1 Mayıs 2022 Pazar

N. Aleksandroviç Berdyaev - Dostoyevski - Notlar

N. Aleksandroviç Berdyaev - Dostoyevski - Notlar

Mütercim: Erol Gürol, Adam Yayınları, 1984

 


Önsöz

İnsanlar felsefi ve ruhsal bakımdan ikiye ayrılır: Dostoyevski'yi kavrayıp onun dünyasında yaşayanlar ("Dostoyevskiciler") ve ona yabancı kalanlar.

 

1920-1921 kışında yönettiği seminerlerde Dostoyevski üzerine yaptığı konuşmalar ve tartışmalar, düşüncelerini sistemli bir şekilde bir araya getirmesine vesile olmuş ve bu eser ortaya çıkmış.

 

1. Ruh

Kitabın amacı biyografi veya edebi eleştiri yazmak değil; Dostoyevski'nin ruhsal yapısını ve "dünya görüşünü" sezgisel bir yaklaşımla ortaya koymaktır. Dostoyevski büyük bir sanatçı olmasının yanında Rusya'nın en büyük metafizikçisi ve vizyoneridir. Onda düşünceler durağan kategoriler değil; canlı, dinamik ve insanın kaderini belirleyen ateş dalgalarıdır. Yazar, ruhun gizlerini anlamaya çalışan bir gnostiktir.

 

Rus Ruhunun İki Kutbu: Apokalipsçiler ve Hiçciler (Nihilistler)

Dostoyevski hem özbeöz Rus hem de evrensel insancıldır. Rus ruh yapısı ılımlı ortalarda yaşayamaz; zorunlu olarak uçlara kayar. Ruslar ya yeryüzünde cennetin kurulacağına inanan "apokalipsçiler" ya da tüm değerleri yıkan "hiçciler" (nihilistler) olurlar. Bu iki kutupluluk Rusya'da tutarlı bir kültür geleneğinin oluşmasını engellemiştir.

 

Dostoyevski klasik roman kalıplarının ötesinde bir tragedya yazarıdır. Sanatı Diyonizoscu bir coşku taşır ve okurun ruhunu ateşle vaftiz eder.

Tolstoy var olanın, geçmişin ve doğanın ressamıyken (Apollon sanatı); Dostoyevski oluşmakta olanın, geleceğin ve ruhun devriminin yazarıdır (Diyonizos sanatı).

 

Dostoyevski deneysel dünya ile değil, insanın iç derinlikleri ve Tanrı-Şeytan ilişkisiyle ilgilenen bir "mistik gerçekçi" veya "pnömatolog"dur. Yeraltından Notlar, onun psikologluktan metafizikçiliğe geçtiği ve diyalektiğini kurduğu temel eşiktir.

 

Dostoyevski'nin keskin zekası sanatçılığını bile gölgede bırakır. Kahramanlarının her biri (Raskolnikov, Stavrojin, Kirilov, İvan Karamazov) canlı birer fikirdir. İnsana yitirdiği ruh derinliğini kazandırmış, dış otoritelerden bağımsız, özgürlüğe dayalı taze bir Hıristiyan anlayışı sunmuştur.

 

2. İnsan

Dostoyevski tüm yaratıcılığını tek bir konuya adamıştır: İnsan ve insanın yazgısı. İnsan doğanın sıradan bir parçası değil, varoluşun merkezindeki mikrokozmostur. Şehirler, meyhaneler ve mekanlar sadece insanın iç dünyasının simgeleridir. Romanlarındaki merkez karakterler herkesin çözmeye çalıştığı birer bilmecedir.

 

Dante’de insan nesnel tanrısal kozmosun organik bir parçasıdır. Shakespeare ve Hümanizma çağında insan yeryüzüne çekilip kendi ruh sınırlarına hapsedilmiştir. Dostoyevski çağında ise Hümanizma çökmüş, yeraltı volkanları patlamış ve insanın içindeki uçurumda Tanrı ile Şeytan, Cennet ile Cehennem yeniden belirmiştir.

 

Yeraltı Adamı

Yeraltından Notlar, insanın akıldışı ve mantığa sığmaz özgürlük arayışını ortaya koyar. İnsan sırf mantıklı veya çıkarına uygun olduğu için davranmaz; kendi benliğini ve bağımsızlığını kanıtlamak için saçma ve zararlı olanı bile seçebilir. İki kere iki dördün getirdiği kesinlik yaşamın değil ölümün başlangıcıdır.

 

İnsan ruhu durağan değildir; Tanrı ile Şeytan’ın boğuştuğu trajik bir savaş alanıdır. Güzellik de bu kutuplaşmadan payını alır, hem Meryem Ana ülküsünü hem Sodom ülküsünü aynı çekicilikle içinde barındırır.

 

Çağdaş insan bölünmüştür. Hümanizmanın tıkanması Nietzsche'de "Üstün İnsan" hayaliyle insanın ezilmesine yol açarken, Dostoyevski insanı Tanrı-İnsan İsa'ya bağlayarak korur. Tanrı reddedildiğinde insan da ortadan kalkar.

 

3. Özgürlük

Dostoyevski'nin felsefesinin kalbi özgürlüktür. İki tür özgürlük tanımlar:

1) İlk özgürlük (iyi ile kötü arasında seçim yapma özgürlüğü).

2) Son özgürlük (İsa'daki iyinin içindeki özgürlük). Zorunlu kılınan bir iyilik değerini yitirir; gerçek iyilik ancak kötülüğü seçme riskiyle var olur.

 

Özgürlük tanrısal bağlarından kopup keyfi ben iradesine dönüştüğünde kendi kendisini tüketir ve tutsaklığa varır. Raskolnikov, Stavrojin, Kirilov ve İvan Karamazov'un trajedisi, sınırsız keyfiliğin insanı yıkıma götürmesidir.

 

Hem Katoliklik hem de Sosyalizm, insanları zoraki bir refah ve uyum adına özgürlüklerinden mahrum bırakmak ister. Şigaliyev’in "Sınırsız özgürlükten sınırsız zorbalığa geçiş" formülü devrimci ütopyaların kaçınılmaz sonudur.

 

İvan Karamazov’un "Euclide düşüncesi" üç boyutlu mantıkla dünyadaki acıları öne sürerek Tanrı’nın evrenini reddeder. Oysa özgürlük dördüncü boyuttur. Dünyadaki kötülük ve acı, özgürlüğün; özgürlük ise Tanrı'nın varlığının kanıtıdır.

 

4. Kötülük

Kötülük ve suç özgürlüğün ürünüdür. Dostoyevski, suçu toplumsal ortama bağlayarak insanı sorumsuz kılan pozitivist anlayışa karşı çıkar; bu yaklaşım insan kişiliğini aşağılar. Gerçek ceza dış yasalardan değil, insanın kendi özgür vicdanından gelir.

 

Tanrı ve ölümsüzlük yoksa "her şey mubah" hale gelir. Raskolnikov yüce bir amaç uğruna tefeci kadını öldürür fakat üstün insan olmadığını, aksine kendi ruhunu katlettiğini anlar. Yaşayan somut insan, soyut ideallere kurban edilemez.

 

Suç sadece fiziki eylemle sınırlı değildir; bilinçaltındaki öldürme arzuları da ruhta işlenmiş suçlardır. İvan Karamazov babasını fiziken öldürmese de zihnen öldürmüş ve Smerdiyakov'u kışkırtmıştır; bu yüzden çıldırır. Baba katli, tanrıtanımazlığın ve köksüz devrimin simgesidir.

 

İnsanın mutlak değeri ancak ruhunun ölümsüzlüğü ile mümkündür. Kötülük içinde bölünen insanın karşısına çıkan Şeytan, kır saçlı, bayağı ve uşak ruhlu bir beyefendidir; benliğin hiçleşmiş kötülüğünü temsil eder.

 

5. Aşk

Dostoyevski’de aşk yasa tanımayan, insanı yakan ve parçalayan Diyonizoscu bir fırtınadır. Batı’daki şövalyelik ve romantik aşk gelenekleri Rusya’da bulunmaz. Kadın, bağımsız bir karakterden ziyade erkeğin trajik yazgısındaki bir iç temadır.

 

Aşk insanı bütünleştirmez, aksine ikiye böler: Sınırsız "şehvet aşkı" ve sınırsız "acıma aşkı". Prens Mişkin’in Nastasya Filipovna’ya duyduğu aşırı acıma duygusu ile Aglae’ye olan tutkusu felaketle sonuçlanır.

 

Sefahat fiziksel değil ontolojik bir yalnızlık ve benliğe kapanmadır. Stavrojin ve Svidrigaylov’da şehvet sönmüş, ölüm soğukluğuna dönüşmüştür. Stavrojin her şeyi isteyerek seçim yapamaz hale gelmiş ve kısırlığa düşmüştür.

 

Versilov, Tanrı fikrini yitiren insanların yetim kalıp birbirlerine çaresizce sarılacakları bir Tanrısız insanlık aşkı anlatır. Ancak Dostoyevski’ye göre Tanrı olmadan insanı sevmek aldatmacadır; insanı köleleştirmeye varır.

 

6. Devrim ve Sosyalizm

Dostoyevski devrimin dış olaylarını değil, ruhun derinliklerindeki diyalektiğini sezmiştir. Ecinniler geleceğin romanıdır. Devrim insanı özgürleştirmek yerine ruhsal tutsaklığa götürdüğü için ona karşı çıkmıştır.

 

Sosyalizm ekonomik bir mesele değil, tanrıtanımazlığın somutlaşması ve Tanrısız Babil Kulesi kurma çabasıdır. Rus genci meyhanelerde evrensel sorunları ve sosyalizmi tartışan apokaliptik bir ruha sahiptir. Sosyalizm, ekmek uğruna insan ruhunun özgürlüğünü satar.

 

Dostoyevski, Katolik teokrasi ile Sosyalizmi vicdan özgürlüğünü reddeden iki kardeş sistem olarak görür. Şigaliyev’in sisteminde toplumun %90'ı koyun sürüsü gibi köleleştirilir, %10'luk elit kesim onları yönetir.

 

İvan Karamazov devrimin teorisyeni, Smerdiyakov ise onun kanlı uygulayıcısıdır. Gelecekteki hayali bir uyum uğruna masum çocukların gözyaşlarının dökülmesi kabul edilemez.

 

7. Rusya

Dostoyevski Rus ruhunun gizi ve çelişkilerinin yoğunlaştığı kişidir. Rusya’nın uçsuz bucaksız ova coğrafyası, Rus ruhundaki sınırsızlığı, disiplinsizliği ve uçlara kayma eğilimini simgeler.

 

Rusya'da aydın sınıfı ile halk (mujikler) arasında derin bir uçurum vardır. Dinsel popülizmde gerçek kişilikte değil, halkın kolektif sürüklenişinde aranır.

 

Dostoyevski Slavofillerin taşralılığını eleştirir; Batıcıların dinamizmini beğenir. Versilov’un belirttiği gibi, gerçek bir Rus Avrupalılaştıkça daha çok Ruslaşır ve Avrupa’nın kültür mirasını Avrupalılardan daha çok sever. Reddedilen şey Avrupa kültürü değil, ruhsuz burjuva uygarlığıdır.

 

Rus ulusu dünyayı kurtarma misyonuna (Mesihçiliğe) inanmıştır. Çarlık çöktükten sonra bu dinsel sapma biçim değiştirmiş ve "Üçüncü Roma" idealinin yerini "Üçüncü Enternasyonal" almıştır.

 

8. Engizisyon Baş Yargıcı, İsa ve Deccal

Efsane Dostoyevski diyalektiğinin doruğudur. Tanrıtanımaz İvan Karamazov anlatır ama sessizce duran İsa’nın imgesi Baş Yargıcı’nın nutkunu ezer. Karşı karşıya gelen iki ilke vardır: Özgürlük ile Zorlama, İsa ile Deccal. Baş Yargıcı Tanrı’ya inanmadığı için insana ve insanın özgürlüğüne de inanmaz.

 

İsa çarmıhtan inmeyerek insanı mucizeyle köleleştirmek istememiş, özgür sevgiyi seçmiştir. Baş Yargıcı ise insanın vicdan özgürlüğü yükünü taşıyamayacağını, insanlara ekmek, mucize ve otorite verilmesi gerektiğini savunur.

 

Kirilov'un kendini tanrılaştırması İnsan-Tanrı sapmasıdır. Rahip Zosima ve Alyoşa ise sevgiye, doğayı kucaklamaya ve dirilişe dayanan taze, özgür bir Hıristiyanlığı (Yuhanna Hıristiyanlığı) temsil ederler.

 

9. Dostoyevski ve Biz

Dostoyevski ile Rus zihniyeti 4 boyutlu bir apokaliptik derinlik kazanmıştır. 20. yüzyıl başındaki Rus dini düşüncesi (Rosanov, Merejkovski, Şestov, Berdyaev) onun açtığı izden yürümüştür.

 

Dostoyevski soyut felsefe yapmaz; canlı, elle tutulur fikirlerle (Tanrı, Şeytan, Ölümsüzlük, Özgürlük) çalışır. Karanlığın içinde yanan İsa ışığını göstermiştir.

 

Dostoyevski'nin değeri öylesine büyük ki sırf onu yetiştirmiş olmak, dünyada Rus halkının varlığını haklı çıkarmaya yeter; ulusların yargı gününde o Rus halkının tanığı olacaktır.

…

 

Victor Terras - Dostoyevski'yi Okumak - Notlar

Victor Terras - Dostoyevski'yi Okumak - Notlar

Mütercim: Işıl Özbek Arslan, 2. Basım, Kırmızı Kedi Yayınları, 2017

 


Önsöz

Dostoyevski eserleri sadece kurgusal romanlar olmayıp, çok katmanlı anlam boyutlarına (ampirik, psikolojik, sembolik ve metafizik) sahiptir.

 

Dostoyevski, kariyerinin başında İnsancıklar (1846) ve Ezilenler (1861) ile toplumdaki mazlumların, ezilenlerin savunucusu ("duygusal doğalcılık") olarak selamlanmıştır (A. Grigoryev, N. A. Dobrolyubov).

Ancak Yeraltından Notlar (1864) sonrasında eleştirmenler, onda insan ruhunun karanlık taraflarına, aklın hastalıklı hallerine yönelik sapkın bir merak veya sadistçe bir haz ("Zalim Yetenek" - N. K. Mihaylovski) görmeye başlamışlardır (Belinski, Turgenyev).

 

Zaman ve Dönem dergilerini çıkaran Dostoyevski, Slavcı Sağ ile Nihilist Sol arasında tehlikeli bir alanda durmuş; hayatı boyunca ve sonrasında eserlerinin değeri okurların ideolojik duruşlarına göre belirlenmiştir. Daha sonra Bir Yazarın Günlüğü ile muhafazakâr-milliyetçi pochva (toprak) hareketinin sözcüsü olmuştur.

 

Felsefî ve Varoluşçu Okuma: Vladimir Solovyev, V. V. Rozanov ve Lev Şestov; Dostoyevski'yi Kierkegaard ve Nietzsche ile bağdaştırarak varoluşçuluğun öncülerinden biri ve büyük bir düşünür ilan etmişlerdir.

Mitolojik ve Tragedya Modeli: Vyaçeslav İvanov, onun eserlerini "trajik-romanlar" (roman-tragedii) olarak adlandırmış ve arketipleri ortaya çıkarmıştır.

İdeolojik Roman: Boris Engelhardt, roman karakterlerini "fikirlerin can bulmuş halleri" olarak görmüştür.

Metinlerarasılık ve Parodi: Yuri Tinyanov, V. Vinogradov ve V. Komaroviç, Dostoyevski'nin diğer metinlerle girdiği diyalogları ve alıntıları incelemişlerdir.

Çokseslilik (Polifoni) ve Diyalogizm: M. M. Bahtin, Dostoyevski'nin Sanatına Dair Sorunlar eserinde önceki tespitleri sentezleyerek onun romanlarının doğası gereği diyalojik, çoksesli ve "açık biçimli" olduğunu savunmuştur.

Yapısalcı ve Hristiyan Merkezli Okuma: Yuri Lotman ve Peeter Torop, eserlerdeki (örneğin Suç ve Ceza'daki Lazarus vurgusu) tutarlı Hristiyan-merkezli alt metinleri ve kapalı dizgileri ortaya koymuşlardır.

Biyografik ve Psikolojik Okuma: N. N. Strahov, L. Grossman, Joseph Frank vb., yazarın çalkantılı yaşamı ile kurgusal metinleri arasındaki bağları araştırmışlardır.

…

 

Dostoyevski'nin Sanatını Kötüleyenler ve Savunanlar

Dostoyevski yaşarken olumsuz eleştirilerle karşılaşmış, eserlerini aceleyle yazmak zorunda kaldığı mazeretine sığınmış, ancak bu durum eleştirmenlerce sanatının estetik eksikliğine delil sayılmıştır. Dobrolyubov, Bunin, Nabokov, Çehov ve Turgenyev gibi isimler romanların kurgusunu kaotik, psikolojik analizi aşırı, karakterleri ise şematik veya aynı sesle konuşan "kuklalar" olarak nitelendirmiştir. Mihaylovski 1882'de yazara "zalim yetenek" yaftasını yapıştırmış; marazilik, kötümserlik ve samimiyetsiz bir Hristiyanlık suçlamaları yöneltilmiştir.

 

Mikhail Bahtin, Dostoyevski metinlerinin anlatıcının egemenliğindeki tek sesli yapıdan ziyade, her biri kendi özerk sesine sahip karakterlerden oluşan "çoksesli" (polifonik) bir konser olduğunu göstererek bu eleştirileri çürütmüştür. Çizgisel (dizimsel) kurgu bakımından gevşek görünen romanlar; nakaratlar, durumsal uyaklar, simgesel imalar, ikizleşme ve edebi yankılar gibi dizisel araçlarla bilinçaltına hitap eden sıkı bir örgüye sahiptir.

 

Dostoyevski somutluğun peşinde koşmuş (Viktor Şklovski) ve gerçekçi bir ayrıntı ustası olmuştur. "Daha yüksek anlamda gerçekçi" anlayışıyla, sıradan olanı değil istisnai durumları işlemiş; bu istisnaların insanlık durumunu ortalamadan daha iyi açıkladığını savunmuştur. Dini fikirleri ise Tanrı'nın varlığından ziyade Tanrı'yla veya Tanrısız varoluşun modern insan için ne anlama geldiği üzerine odaklanarak onu varoluşçuluğun öncülerinden kılmıştır.

 

Dostoyevski'nin Erken Dönemi

Genç Dostoyevski, Charles Passage'ın deyişiyle bir "uyarlamacı" ve A. L. Bem'in tanımıyla "dahi bir okur" olarak edebiyat sahnesine çıkmıştır. Puşkin, Gogol, E. T. A. Hoffmann, George Sand ve Eugene Sue gibi yazarların temalarını parodi, anıştırma ve diyaloglarla yeniden işlemiştir.

 

İnsancıklar (Bednye lyudi)

Gogol'ün Palto öyküsünün doğrudan bir eleştirisi ve yeniden değerlendirilmesidir. Makar Devuşkin, Akakiy Akakiyeviç Başmaçkin'in dilsiz ve akılsız figürüne karşı bir "psikolojik derinlik" kazandırılarak yazılmıştır. Dostoyevski, Gogol'ün insanı makineye/kuklaya çeviren "metafizik grotesk" dünyasına toplumsal gerçekçi ve psikolojik bir insan hikayesiyle yanıt vermiştir.

 

Öteki (Dvoynik)

Hoffmannvari romantik Doppelgänger (ikiz) temasının ve Gogol'ün Burun öyküsünün bir hicvidir. Golyadkin'in sarsak hareketleri ve sinematik/motor kurgusu varoluşsal hiçliği simgeler.

 

Ev Sahibesi (Khozyayka)

Hoffmann'ın Erscheinungen ve Gogol'ün Korkunç İntikam temalarının başarısız, aşırı romantik bir uyarlamasıdır.

 

Beyaz Geceler (Belye nochi)

Alman romantizminin ruhunu yakalayan; hayalperestin gerçeklik korkusunu incelikli bir ironi ve dokunaklılıkla sunan yapıtıdır.

 

Netoçka Nezvanova

George Sand'in Consuelo ve Sue'nun Mathilde eserlerinden izler taşır. İlk üç bölümde üvey baba kemancı Yefimov üzerinden "tutkusunu gerçekleştirecek kalibrede olmayan bencil sanatçı" psikolojisi, ardından Katya ile Netoçka arasındaki tutkulu çocuksu ilişkiler işlenmiştir. "Dürüst Hırsız" ve "Bir Yufka Yürekli" gibi metinlerde ise Fourier'ci ütopik sosyalizm etkileri görülür.

 

Dostoyevski'nin Sanatında Gerçeklik, Kurgu ve Psikoloji

Ölü Bir Evden Hatıralar

Sibirya sürgünü dönüşü Amcanın Rüyası, Stephançikovo Köyü (Gogol parodisi) ve Ezilmiş ve Aşağılanmışlar (Dickens tarzı) sonrası Dostoyevski, Ölü Bir Evden Hatıralar ile gerçekçi sanatta zirveye ulaşmıştır. Eser, fizyolojik taslak geleneğindedir; Matruşka/Çin kutusu yapısıyla kurgu ile belgesel gerçekliği mükemmel biçimde harmanlar.

 

Tolstoy'un kahramanları geleneksel ilişkiler içinde sıradan insanlar ve merkezcil (centripetal) bir psikolojiye sahipken; Dostoyevski'nin karakterleri sıradan bir dünyada yaşayan istisnai tiplerdir ve merkezkaç (centrifugal) bir öz-bilinçle sürekli sınırları zorlarlar. Tolstoy zamanı kronolojik (kronos), Dostoyevski ise can alıcı anlar (kairos) olarak algılar. Dostoyevski'de Platoncu Eros tutkusu egemendir.

 

Yeraltından Notlar

Yeraltından Notlar nevrotik davranışın soğukkanlı bir psikanalizidir. Anti-kahraman, "iki kere iki dört eder" düzenine ve ahlaki rasyonalizme isyan eder.

 

Valeryan Maykov'un aksine Dostoyevski, insan durumunun nihai olarak psikolojik kavramlarla çözülemeyeceğini savunur. Psikoloji "iki tarafı keskin bir bıçaktır" (Porfiriy Petroviç). Ebedi Koca'da Velçaninov'un analizi kısırdır. Karamazov Kardeşler mahkeme sahnesinde "Son Sürat Psikoloji" mantıksal olarak ikna edici ama tamamen yanlıştır. Psikolojik karmaşa inançsızlık ve zayıflıkla ilişkilendirilir; Keşiş Zosima ve Alyoşa gibi azizlerin "psikolojisi" yoktur çünkü özgür irade ve imana sahiptirler.

 

Suç ve Ceza'nın Sanatı

Eser; dini dram (Raskolnikov-Sonya), doğalcılık (Marmeladov ailesi), Gotik melodram (Svidrigaylov), polisiye (Porfiriy) ve Platoncu diyalogların birleştirildiği bir montaj harikasıdır. Romanın temeli "En büyük gerçeklik nedir?" sorusudur. Sonya'nın koşulsuz Hristiyan imanı; Raskolnikov'un güç teorisi, Svidrigaylov'un ahlakdışılığı, Lujin'in Benthamcı faydacılığı ve Lebezyatnikov'un pozitivizmi ile karşı karşıya getirilir.

 

Roman düellolar, kalabalık skandal sahneleri, rüyalar ve "kardinal buluşmalar" ile örülmüştür. Mekanlar (Raskolnikov'un tabuta benzeyen odası, tavernası) ve zaman (730 adım, saat ayrıntıları) simgeseldir. Karakterlerin çoğu (Marmeladov, Raskolnikov, Lujin, Svidrigaylov) rol keser.

Porfiriy Petroviç: Tipik dedektiflerin aksine, iki uçlu psikolojiyi ve rol yapmayı kurnazca kullanan muğlak bir figürdür.

Marmeladov ve Katerina İvanovna: Sefalet, gurur ve dini duyarlılık arasındaki trajik ve komik çelişkileri taşırlar.

Raskolnikov ve Sonya: Raskolnikov zıtlıklar yumağıdır. Sonya ise Yeni Ahit simgeciliğiyle donatılmış, saf Hristiyan merhametini temsil eden azize bir fahişedir.

 

Anlatıcı, sahneleri titizlikle yöneten her şeyi bilen bir dış ses olmakla birlikte yer yer koro işlevi görür. Sofoklesçi ironi ve parodi öğeleriyle duygusallık yumuşatılır.

 

Budala'daki Anlamlar Hiyerarşisi

Budala romanındaki karmaşık yapı ancak dört farklı epistemolojik düzlem hiyerarşisiyle çözümlenebilir:

  1. Ampirik (Gerçekçi) Düzlem: Kentli Rus kapitalist toplumunun sosyo-psikolojik incelemesi, skandallar ve gazete tartışmaları.
  2. Ahlaki Düzlem: Nastasya'nın doğum günündeki "iğrenç eylem" oyunu üzerinden dünyevi adalet ve iyiliğin metalaşması tartışması (Marie zıtlığı).
  3. Alegorik Düzlem: Prens Mışkin "İsa figürü" ve Don Kişot ikizi; Nastasya Filippovna kurban edilen mutlak güzellik (barashek/anastasis); Rogojin ise fani/Titanik tutkudur. Walter Nigg'in belirteceği gibi: "Der Christ muss scheitern" (Bir Hristiyan başarısızlığa uğramalıdır); Mışkin'in dünyevi başarısızlığı onun trajik doğasının gereğidir. Budala, insanın doğanın ritmine ayak uyduramaması, doğanın zamanı olan kronos'u bir düşman olarak görmesi, aynı zamanda da tasarıları için uygun ve elverişli bir zamanın, yani kairos'un peşinden koşmasına ilişkindir.
  4. Batıni / Mistik Düzlem: Mışkin'in sara nöbetlerindeki kutlu ışık ve Basel pazarında eşek anırmasıyla yabancılaşmayı aşması. Tyutçev'in "düşünen sazlık" temasıyla insanın doğanın zamanı olan kronos ile değil, kutlu an olan kairos ile uyumu yakalamasıdır.

 

Dostoyevski ve Drama Ecinniler

Vyaçeslav İvanov, Dostoyevski romanlarını Antik Yunan tragedyalarına ve Shakespeare'e benzeterek metnin merkezinde trajik çatışma ve Dionysosçu tutkunun yattığını (Es ergo sum) savunur. Bahtin ise yapıtların trajedi değil, karnavalımsı ve çoksesli bir roman türü olduğunu vurgular.

 

Tanrı'ya ve toplumsal düzene isyanın yıkım getireceğini savunan tezli bir romandır. Eser, Luka İncili'ndeki "domuzlar sürüsü" mucizesi (8:32-34) ve Puşkin'in "Şeytanlar" şiiri alegorisi üzerine kuruludur.

Nikolay Stavrogin: Byronvari trajik kahramanın parodisidir; maske yüzlü, iyilik ve kötülüğe kayıtsız "zeki bir yılan"dır. Stavrogin nihilizmi, bütün değerlerin inkarını ve aşırı uçlara taşınmasını simgeler. Baştan beri dehşetengiz bir karakterken, yavaş yavaş vicdanı ve ruhu olmayan, iştah ve dürtüden ibaret, hissiz bir adam olduğu ortaya çıkar.

Piyotr Verhovenski: Kaos yaratan kurnaz bir şeytan/dalaverecidir.

Kirillov: Tanrı'nın yokluğunda insanın tanrılaşması ("İnsan-Tanrı") gerektiğini kanıtlamak için intihar eden trajik ateisttir.

Mariya Timofevna (Topal Deli Kadın): Rusya'nın ruhunu ve toprak anayı simgeler. Karmazinov tiplemesi ise Turgenyev'in acımasız bir karikatürüdür.

 

Vakanüvis (Bay G), hem olayların içinde yer alan hem de onları ironik bir dille yorumlayan Yunan trajedisi korosu işlevindedir.

 

Delikanlı'nın Biçemi Üzerine

Delikanlı (Podroshok), Dostoyevski'nin saf birinci tekil şahıs anlatıyı (Arkadiy Dolgorukiy) kullandığı tek romanıdır. Arkadiy'in toy, amatör dili; argo sözcükler, slovechki (sevimli küçük kelimeler), olumsuzlamalar, paradokslar ve dolaylı anlatımlarla dolu yapıbozumcu bir üslup yaratır.

Arkadiy'in "Rothschild olma fikri" (insanlardan uzaklaşıp güçlenme) ile benliksiz sevgi arayışı çatışır.

Öz babası Versilov, "içindeki öteki" (dvoinik) yüzünden zıt duyguları aynı anda hisseden bölünmüş bir ruhtur.

Yasal babası Makar İvanoviç dindar gezginliği, halk anası Sofya ise saflığı temsil eder.

Roman, Mutlak olan ideal ile somut hayatın banalliği, ahlaki ilkeler ile estetik duygular arasındaki çözümsüz çelişkinin kaotik bir aynasıdır.

 

Karamazov Kardeşler' de Alt metin, Metinlerarasılık ve Muğlaklık

İvan Karamazov masum çocukların acı çekmesi üzerinden Tanrı'nın dünyasını reddeder. Yazdığı "Büyük Engizisyoncu Efsanesi", süperegosunun bir kurgusudur; mucize, gizem ve otorite maskesi altında insanlığa tiranlık ve aldatmaca sunar. Bu efsane, metin içindeki mantıksal falsolar ve sonrasındaki bölümlerle temelden çürütülür.

 

İvan'ın alt benliğini simgeleyen Şeytan kabusunda görünür. Bu Şeytan; kibar, agnostik, hastalık hastası, estetik düşkünü haliyle Dostoyevski'nin hayatı boyunca zihnini meşgul eden İvan Turgenyev'in ("Yeter" öyküsündeki inançsızlığının) birebir bir parodisidir.

Fyodor Pavloviç: Şehvet düşkünü, günahkar ama şair ruhlu ve sezgileri güçlü baba.

İvan: Zihinsel tutkuyu ve yabancılaşmış "yağmacı" tipi simgeler.

Dimitri: Bedensel/estetik tutkudan çekerek arınan "uysal" halk tipine dönüşür.

Alyoşa: Ruhani sevgiyi ve Rusya'nın geleceğini simgeleyen "İsa figürü"dür.

Smerdyakov: Şeytan'ın somutlaşmış halidir.

 

Roman Puşkin (Puşkin Üzerine Konuşma, Cimri Şövalye), Schiller (Neşeye Övgü) ve Goethe (Faust) göndermeleriyle doludur. Puşkin'den yana olmak hayatın ve Rusya'nın yanında olmaktır.

Mahkeme sahnesinde savcı ile savunma avukatının mantıksal psikoloji savaşı masum Dimitri'yi mahkum ettirir. Böylece düz akıl ve psikoloji başarısız olurken; hakikate ancak hayal gücü, empati ve sanatçının sezgisiyle ulaşılabileceği mesajı verilir.

…

 

Henri Troyat - Dostoyevski - Özet - Notlar

Henri Troyat  - Dostoyevski - Notlar

Mütercim: Leyla Gürsel, İletişim Yayınları, 3. Basım 2014

 


Birinci Kitap

Aile

Mari Dostoyevski’nin hikâyesi (kocasını uşağına öldürtmesi), Dostoyevski’nin romanlarındaki "suç ve ceza" izleğinin aslında ailesel bir miras olduğunu gösteriyor.

Soy ağacında hem bir aziz (Kiev’deki din adamı) hem de azılı katiller ve dolandırıcılar olması, Dostoyevski’nin karakterlerindeki o uç kutupluluğun (örneğin Karamazov Kardeşler'deki Alyoşa ve Smerdyakov zıtlığı) biyolojik bir temelidir.

 

Dostoyevski'nin babası, Mihail Andreyeviç (zorba ve cimri)

Evde sinek uçsa kıyameti koparan, her şeyi dakikası dakikasına kontrol eden, çocuklarını korkuyla yöneten bir figürdür.

İçtiği likörün şişesini, gümüş kaşıkların sayısını hesaplayacak kadar cimri olsa da, çocuklarına yüksek sınıftan olduklarını aşılamaya çalışan biridir.

Fedor, babasının tam zıttı olmaya çalışarak "savurgan" ve "hoşgörülü" biri haline gelmiştir. Babasından duyduğu fiziksel tiksinme ve aynı zamanda ona duyduğu acıma, ileride Karamazov Kardeşler'deki baba katli temasının ana kaynağı olacaktır.

 

Mari Fedorovna (Anne): Duygulu, yorgun ve şefkatli. Babanın öfkelerini dindirmeye çalışan koruyucu bir liman.

Alyona Frolovna (Dadı): Dostoyevski’ye peri masallarını, halk inançlarını ve o mistik Rus ruhunu aşılayan kişi. Babanın kafa tutamadığı tek kişidir; bu yönüyle evdeki "manevi otorite"yi temsil eder.

 

Dostoyevski’nin çocukluğunu bir "Yoksullar Hastanesi"nin bahçesinde geçirmesi, onun edebiyatındaki "yeraltı" ve "ezilenler" temasının başladığı yerdir:

Babasının yasaklamasına rağmen demir parmaklıkların ardındaki hastalarla, yoksullarla ve "döküntü" insanlarla kurduğu bağ, onun insan ruhunun en karanlık ve acılı köşelerine duyduğu merakın kaynağıdır.

 

Babasının 1839’daki gerçek ölümü (ki kendi köylüleri tarafından öldürüldüğü söylenir), Fedor üzerinde ömür boyu sürecek bir suçluluk duygusu ve ilk büyük epilepsi nöbetlerini tetikleyecektir.

 

Daroyova

1831'de Darovoya yurtluğunun satın alınması, ailenin Moskova’daki donuk yaşamını canlandırır.

Moskova’daki o "penceresiz, gri odalı" boğucu hastane lojmanından sonra Darovoya, çocuklar için bir cennet bahçesidir.

 

Fedor’un kurgu dünyasının ilk tohumları burada atılır. Doğayla kurduğu bağ, sadece fiziksel değil, hayali bir maceradır. "Fedya Ormanı" onun gizli sığınağıdır; tıpkı romanlarındaki karakterlerin kendi iç dünyalarına (yeraltına) çekilmeleri gibi.

 

Ormanın hem büyüleyici hem de kurtlar ve yılanlarla "korkunç" olması, Dostoyevski’nin ilerideki eserlerinde sıkça göreceğimiz "güzellik ve dehşetin birlikteliği" temasını hazırlar.

 

Köylü Marey’in o kirli, nasırlı parmağını çocuğun titreyen dudaklarına değdirip "Geçti küçüğüm" demesi, Dostoyevski için ilahî merhametin dünyadaki karşılığıdır. Yıllar sonra hapishanede (kürek cezasında) diğer mahkûmlara karşı öfke doluyken bu anıyı anımsaması, onun "halkın içindeki kutsallığı" keşfetmesini sağlar.

 

Darovoya sadece bir anı mekanı değil, Dostoyevski’nin en büyük eseri olan Karamazov Kardeşler’in ham maddesidir:

Çeremaşni Köyü: Romanda trajik olayların geçtiği yer olarak tekrar karşımıza çıkar.

Smerdiyaşaya (Budala Agafya): Mezarlıkta uyuyan o zavallı kız, romandaki Smerdyakov’un annesi olan "Pestil" karakterine ilham vermiştir.

Yangın ve Alyona Frolovna: Dadının tüm birikimini aileye teklif etmesi, Dostoyevski’nin "fedakârlık" ve "karşılıksız sevgi" idealinin canlı kanıtıdır.

 

İlk Dersler, İlk Yas

Çocukların eğitimi anneleri Mari Fedorovna ile başlar ve ardından "Kutsal Tarih" dersleri gelir. Babası Mihail Andreyeviç ise onlara sert ve disiplinli bir şekilde Latince öğretir.

Edebiyat, onun ve kardeşi Mişel’in kaçış noktasıdır:

1837'de annesinin ölümü ve şair Puşkin'in düelloda öldürülmesi aileyi derinden sarsar.

(bir postacının arabacıyı dövmesi) “İnsana bulantı veren bu olayın imgesi yaşamım boyunca belleğimde çakılı kaldı...” Dostoyevski, acı çekme düşüncesine saplanmıştır. Her suç acı çekmeyle açıklanır, bağışlanır, yüceltilir.

 

Mühendisler Şatosu

St. Petersburg’daki öğrencilik yılları

Üstüne titrenmiş bir aile yaşamından sonra Dostoyevski, bön, kaba, kaynaşan bu küçük dünyaya katılıverdi birden... Yüzünün üzgün, dalgın, tasalı bir ifadesi vardı... Üniforma yakışmıyordu hiç.

Dostoyevski, ruhunu edebiyatla besler.

Kardeşi Mişel ile mektuplaşmalarında Schiller, Balzac, Hugo ve Racine üzerine ateşli tartışmalar yaparlar. Onun için edebiyat sadece bir hobi değil, bir varoluş biçimidir.

 

“Açlık da var üstelik, çünkü bir yudum sıcak çaya verecek param yoktu...”

 

St. Petersburg'da tanıştığı ozan Şidlovski, Dostoyevski üzerinde silinmez bir iz bırakır. Şidlovski'nin inanç ile küfür, ateş ile buz arasında gidip gelen karakteri, Dostoyevski'nin ilerideki büyük karakterlerinin (özellikle Karamazov Kardeşler) prototipi olur.

 

Bu dönem, Dostoyevski'nin dış dünyadaki askeri disipline boyun eğmiş gibi görünürken, iç dünyasında devasa bir edebi isyan başlattığı yıllardır.

 

Babanın Ölümü

Karısının ölümünden sonra Darovoya’ya çekilen baba Mihail Andreyeviç, alkol ve yalnızlığın etkisiyle gerçeklikten kopmaya başlar. Sert olan mizacı, işsizlik ve umutsuzlukla birleşince köylülere karşı bir "işkenceciye" dönüşür. 1839'da kendi köylüleri tarafından işkenceyle öldürülür.

 

“Ölenin yakınları bile kepazeliği örtbas etmeye çabalıyorlar. Çünkü yargıçlar... öldürülmüş olduğunu anlayacak olursarsa, Çeremaşni Köyü halkının hemen hemen tümü... Sibirya'ya sürülecekti."

 

Bu travma, Dostoyevski’nin edebiyatındaki en temel felsefi sorulardan birine dönüşür: Birini düşüncede öldürmek, onu fiilen öldürmek kadar suçlu mudur?

"İlkin Karamazov Kardeşler'de, Smerdiakov yaşlı Karamazov'u öldürmüştür. Ama o, bu cinayeti işlemeden kafasında kuran büyük oğul İvan Karamazov kadar suçlu değildir."

Yazarın tüm başyapıtlarını çevreleyen "Suç, Ceza ve Vicdan" üçgeni, Darovoya’daki o kanlı haziran sabahında, bir meşe ağacının dibinde son nefesini veren babasının cesedi başında şekillenmiştir.

 

Eğilim

Askeri okuldan mezun olup asteğmen olan Dostoyevski, eline geçen parayı yönetemeyen, bilardoda yitiren veya çevresindeki muhtaçlara (ve onu soyanlara) dağıtan bir karaktere sahiptir.

 

Balzac'ın St. Petersburg'a gelişiyle coşkuya kapılan Dostoyevski, Eugénie Grandet'yi çevirmeye karar verir. Ancak bu sadece bir çeviri değil, metni kendi dramatik süzgecinden geçirdiği bir adaptasyondur:

"Eugénie Grandet'nin çektiği 'acılar' onun kalemi altında 'derin ve korkunç işkenceler' haline geldiler... Duyguları şişirmiş, sıfatları abartmış, bu taşralı kadının gösterişsiz öyküsünü garip bir atmosferle kuşatmıştı."

 

Memuriyetin "patates yemeği kadar" sıkıcı gelmesi üzerine, borç içinde olmasına rağmen istifa eder.

"Cehennemde gibiyim... İstifa ettim çünkü... insanın en iyi anları ahmakça işler için yitirilince yaşam çekilmez oluyor."

 

Eski arkadaşı Grigoroviç ile aynı evi paylaşmaya başlar. Burada, dış dünyadan tamamen koparak, gece gündüz demeden "inci gibi" bir yazıyla ilk romanı üzerinde çalışır. Bu yoğun çalışma temposu ve kapalılık onda sinirsel nöbetleri tetikler.

 

Neva Nehri kıyısında yaşadığı bir an, onun sanat anlayışını kökten değiştirir:

"Öyle sanıyorum ki, bu an gerçek varlığımın doğduğu andır... Yabancı, garip, Don Carlos ile Posa'ya hiç benzemeyen, tümden bayağı kişilerdi bunlar. Ama pekâlâ onursal üyelerdi."

İnsancıklar, bu dönüşümün ve "yeni bir dünyanın" muştusudur.

 

İnsancıklar

Roman, silik bir memur olan Makar Diyevuşkin ile yoksul Varenka arasındaki mektuplaşmalardan oluşur. Dostoyevski, Gogol’ün Palto’sundan esinlenmiş olsa da karakterine onur ve derinlik katarak farkını ortaya koyar.

Makar Diyevuşkin, sadece acınacak bir tip değil, sevdiği kadın için ceketinin düğmelerini satacak kadar fedakâr ve "üslubu biçimlenen" bir adamdır.

Belinski, romanı okuyunca sarsılır. Genç Dostoyevski’yi yanına çağırır ve ona o meşhur nutku çeker:

"Siz, tüm arı yürekliliğiyle aşırı duygunlukta bir sanatçısınız; yalnız, gözler önüne serdiğiniz korkunç gerçeğin ululuğunu ölçtünüz mü? ... Bu armağanın değerini biliniz, ona sadık kalınız, büyük bir yazar olacaksınız."

Belinski kurbanlara acırken, Dostoyevski kurbanların içindeki "insana" hayran kalmıştır.

 

5 Ocak 1846'da, insancıklar Nekrassov'un St. Petersburg Derlemesi adlı almanağında yayımlanıyor.

Dostoyevski o gün sokakta yürürken artık sıradan bir insan değildir; "başka bir dünyaya yükselmiştir."

 

Salonlar

Giyimini düzeltir ve kendini bir Fransız edebiyat kahramanı (Rastignac) gibi görmeye başlar.

Kardeşine yazdığı mektuplarda Turgenyev’in kendisine "âşık" olduğunu, tüm St. Petersburg’un kendisinden bahsettiğini anlatır. Ünlü yazarların ve soyluların peşinde koştuğunu iddia ederek saf bir böbürlenme içine girer.

Salonlara girdiğinde eski çekingenliğine ve sakarlığına geri döner.

Bir kabul töreninde güzel bir genç kızın (Seniyavana) önünde heyecandan bayılması, edebiyat çevrelerinde alay konusu olur.

Turgenyev ve Nekrassov, onun bayılma olayıyla dalga geçen "Edebiyatın burnundaki sivilcesin sen" temalı ağır bir yergi şiiri yazarlar.

 

O dönemin en etkileyici kadınlarından Avdotya Panayeva'ya karşılıksız bir aşkla bağlanır.

Kendi çirkinliğini ve sakarlığını kadının zarafetiyle kıyaslayıp derin bir umutsuzluğa düşer. Teselliyi "Mina'lar, Clara'lar" dediği fuhuş dünyasında arar ama oradan da tiksintiyle döner.

Belinski ile de arası açılmaya başlar.

 

"İkinci Kişilik"ten "Ev Sahibi Kadın"a

Dostoyevski, İnsancıklar’dan bin kat üstün olacağına inandığı Öteki (Golyatkin) üzerinde çalışmaya başlar. Silik, namuslu ve ezik olan "Gerçek Golyatkin", karşısında onun her türlü kurnazlığına, arsızlığına ve sosyal becerisine sahip "Öteki Golyatkin"i bulur. Kötü olan, iyi olanın hayatını elinden alır.

İkinci Kişilik (Golyatkin) yayımlanır ancak beklenen başarıyı kazanamaz; eleştirmenler onu Gogol taklitçiliğiyle suçlar.

 

Dostoyevski borçlarını ödemek ve itibarını kurtarmak için aceleyle yeni öyküler yazar.

 

Ev Sahibi Kadın’daki Ordinov’un imkansız tutkusu, yazarın Bayan Panayev’e duyduğu ancak karşılık bulamadığı aşkın izlerini taşır.

Belinski, bu öyküyü "budalalıkların en kötüsü" olarak niteler ve Dostoyevski’nin dehası konusunda yanıldığını itiraf eder. Onu "herkesin kendine düşman olduğuna inanan Rousseau"ya benzetir.

 

Çözülme

Belinski, demiryolu döşenmesini (teknolojik ilerlemeyi) ruhun dinlenmesi için yeterli gören koyu bir sosyalist ve ateisttir. Dostoyevski ise Belinski'nin İsa'ya ve dini değerlere "sövmesini" asla bağışlamaz.

Belinski "yararlı sanatı" savunurken, Dostoyevski "özgür sanatı" ve insanın metafizik derinliğini savunur.

 

Salonlarda Turgenyev’in onunla alay etmesi, "üzgün yüzlü şövalye" lakabını takması ve sosyal beceriksizliğiyle dalga geçmesi Dostoyevski'de kalıcı bir yara açar.

Turgenyev’i Belinski tarafından "ayartılmış", Batılılaşmış ve içi boş bir aristokrat olarak görür.

 

Dostoyevski, şöhretin zirvesinden "meteliğe kurşun atan" bir yazar konumuna düşer.

Krayevski’den aldığı avanslar onu bir "edebiyat kölesi" haline getirir. Yazmak, artık yaratıcı bir eylemden ziyade borç ödeme aracına dönüşmüştür.

Herzen ve Gonçarov gibi yeni yazarların yükselişi, Dostoyevski’de "unutulma" ve "yerini yitirme" korkusunu tetikler.

Akşamları üzerine çöken, "ifade edilemeyen bir felaket beklentisi" şeklinde tarif ettiği o korku, aslında ilerideki eserlerinin temel atmosferidir.

 

Gitmeye yeri olmayan, buz altında çırpınan bir balık gibidir. İtalya'ya gitme hayalleri veya intihar düşünceleri, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma arzusudur.

 

İkinci Kitap

Komplo

Dekabristler / Napolyon Savaşları'nın Etkisi / Avrupa'ya giden Rus subayları, Batı'daki özgürlükçü fikirleri Rusya'ya taşımış, bu da mutlakiyetçi Çar I. Nikola yönetimine karşı bir yeraltı muhalefeti doğurmuştur.

Dekabristler soylu sınıfındandı; ancak 1840'larda muhalefet memurlar, yazarlar ve öğrencilerden (küçük burjuvazi) oluşuyordu. Bu, halk için yapılan ama halktan gelmeyen bir aydın hareketidir.

 

Dostoyevski, Petraçevski'nin kurduğu gizli derneğe katılır.

Petraçevski, komploculuğu bir oyun gibi sever; mum ışığı, eski mobilyalar ve gıcırdayan merdivenlerle "gizli bir örgüt" havası yaratır.

 

Grubun içine sızan Antonelli, modern polis devletinin "ideal casusu"dur. Erguvan renkli yeleğiyle aralarına giren bu adam, Dostoyevski'nin Belinski'nin meşhur mektubunu okuduğu anı raporlayarak grubun sonunu hazırlar.

Belinski'nin Gogol'e yazdığı mektup, Çarlık Rusyası'nda bulundurulması ve okunması en ağır suçlardan biri sayılan, kiliseyi ve otokrasiyi yerden yere vuran bir metindir.

 

22 Nisan 1849 sabahı saat dördü vurduğunda, Dostoyevski'nin kapısı çalınır. Dostoyevski için bu tutuklanma, "yeraltından" çıkıp gerçek bir felaketle yüzleştiği andır.

 

Cezaevi

Dostoyevski, kalenin en ağır suçlulara ayrılan Aleksi Tabyası'na kapatılır. Burası sadece bir hapishane değil, Rus tarihinin trajik figürlerinin (Çareviç Aleksi, Prenses Tarakanova, Aralıkçılar) hayaletleriyle dolu bir mekândır.

6x3.5 metrelik, kireçle badanalanmış camları olan bu hücre, "taşların ve uzayın durgunluğu" ile tanımlanan mutlak bir sessizlik sunar.

 

Gardiyanın sürekli izlediği o küçük delik, mahkûmun mahremiyetini yok ederken, Dostoyevski için dış dünya ile tek fiziksel bağ haline gelir.

 

Dostoyevski suçlamaları reddetmez ama arkadaşlarını ele verecek tek bir kelime etmez.

Kardeşinin serbest kalması için tüm sorumluluğu üzerine alması, onun aile bağlarına ve adalet duygusuna olan bağlılığını gösterir.

 

Dostoyevski, hücresinde bile Speşnev’den aldığı 500 rublelik borcun ve ona olan "bağımlılığın" işkencesini çeker. Bu, onun için sadece maddi bir borç değil, ruhunu bir "Mefistofeles"e satmış olma korkusudur.

 

Mahkeme önce 28 kişi için idam kararı verir.

Çar I. Nikola, Dostoyevski’nin cezasını 4 yıl kürek ve ardından erlik hizmetine indirir ancak bu indirimin mahkûmlara son ana dek söylenmemesini emreder.

"Ölümün yanından sıyrılıp geçmeyenler anlayamazlar bunu"

 

Darağacı

Çar I. Nikola'nın bizzat planladığı bu infaz töreni, aslında devasa ve acımasız bir tiyatrodur.

Çuval bezinden yapılmış kefeni andıran o "gülünç" giysiler, mahkûmun onurunu kırmak için tasarlanmıştır.

 

Cellatların tüfeklerini doğrulttuğu, borazanların sustuğu o mutlak sessizlik anında gelen "bağışlanma" haberi, herkes için bir kurtuluş olmaz.

Grigoriyev: Bu psikolojik teröre dayanamaz ve akli dengesini yitirir.

Dostoyevski: Sevinci "bir tokmak gibi" hisseder. Bu andan itibaren artık eski Dostoyevski değildir. O, ölümün yanından sıyrılıp geçmiş, "öbür tarafı" görmüş biridir.

 

"Yaşam her yerde yaşamdır. Yaşam içimizdedir, bizi çevreleyen dünyada değil... İnsanlar arasında bir insan olmak, sonuna dek böyle kalmak, koşullar ne olursa olsun gücünü yitirmemek; işte yaşam budur."

Bu satırlar, onun Sibirya'daki "Ölüler Evi"ne giderken yanına aldığı tek azıktır. Acıyı bir ceza değil, bir arınma (katarsis) aracı olarak görmeye başlamıştır.

 

Tobolsk'ta Aralıkçıların eşlerinden aldığı o İncil, Dostoyevski'nin dört yıl boyunca okumasına izin verilen tek kitaptı.

 

Zindan

Omsk'taki zindanda dört yılını hırsızlar ve katiller arasında geçirir.

Omsk Kalesi, metinde "üzerine meşe ağacından 1500 kazık dikilmiş bir tümsek" olarak betimlenir.

Burası zamanın durduğu, sadece fiziksel acının ve hayvansal hayatta kalma güdüsünün hüküm sürdüğü bir "ara bölge"dir.

Pislik, duman, bitler ve "ringa balıkları gibi" üst üste uyunan tahta yataklar, soylu bir entelektüel için bedensel bir yıkımdır.

Zindanın komutanı Krivtzov, Dostoyevski'nin eserlerindeki "mutlak kötü" veya "tiran" karakterlerin prototipidir.

Mahkûmlar onu "soylu" olduğu için asla aralarına kabul etmezler.

Binlerce kişi arasında mutlak yalnızlık çekmek, onu sadece İncil'e ve kendi iç dünyasına yöneltmiştir.

 

Sara hastalığı zindandaki bu aşırı stres, korku ve baskı altında kronikleşmiştir.

 

Üçlü Bulgu

Zindan ona "Halkı, Rusya'yı ve İncil'i" tanıtır.

Dostoyevski, aydın sınıfın kibrini zindanda bırakmış; halkı eğitmek yerine, halkın (katillerin ve hırsızların bile) içindeki o saf, işlenmemiş cevheri ("çöplükteki altın") okumayı öğrenmiştir.

 

Zindan ondaki eski, yüzeysel, Batıcı ve romantik "aydın"ı öldürmüştür.

 

Zindan ondaki mistik, halkçı ve varoluşçu dehayı doğurmuştur.

 

Yıllar sonra kendisine "Halk adına konuşma hakkını size kim verdi?" diyen doktora, paçalarını sıyırıp zincir izlerini göstermesi, onun otoritesinin kitabi değil, bedensel bir bedelden geldiğinin kanıtıdır.

 

 

Semipalatinsk

Cezasını tamamlayınca Semipalatinsk'te er olarak göreve başlar.

Alçak kapılar, penceresiz dış duvarlar, kavuran kum ve her rüzgarda yüzü tokatlayan fırtınalar... Burası medeniyetin bittiği, bozkırın başladığı yerdir.

Dostoyevski gibi zihni durmadan çalışan bir deha için bu sessizlik hem bir işkence hem de eserlerini mayalayacağı bir kuluçka dönemidir.

 

Dostoyevski burada "er" rütbesiyle hizmet eder.

Yürüyüşler, silah talimleri ve nöbetler. 33 yaşındaki, sara hastası ve zindandan yeni çıkmış bir yazar için bu fiziksel yük ağırdır.

 

Baron Vrangel Dostoyevski'nin hayatına sadece bir savcı olarak değil, onu o tozlu kum yığınından çekip çıkaran bir el olarak girer.

Vrangel, soylu kimliğini kullanarak kasabanın üst tabakasına (General Spiridonov gibi) Dostoyevski'yi kabul ettirir.

 

Mari Dimitriyevna İssayev

Evli bir kadın olan Mari'ye aşık olur.

Mari’nin ilk eşi olan sarhoş öğretmen İssayev, dünya edebiyatının en sarsıcı karakterlerinden biri olan Marmeladov’un (Suç ve Ceza) doğrudan prototipidir.

İssayev’in "Bardakta aradığım üzüntüdür" feryadı, Dostoyevski’nin eserlerindeki o meşhur "kendi yıkımından zevk alma" temasının tohumlarını atar.

İssayev ölünce, büyük bir yoksulluk ve rakibi Vergunov ile olan çekişmeler arasında Mari ile evlenir.

Mari, hayatı boyunca "sarhoşluklarla" sınanmış bir kadındır. İlk kocası alkolle kendinden geçerken, ikinci kocası (Dostoyevski) bir hastalıkla, "hayvanlaşarak" yerlerde sürünür.

 

Dostoyevski kadınlara hem tapıyor hem de onlardan korkuyor. Mari ile olan ilişkisi, bir "kurtarıcı" olma arzusu ile "kurban" olma kaderi arasında gidip geliyor.

 

Yazar – Asker

Subaylığa terfi eder ve edebiyata geri döner.

 

Rus toprağına duyduğu o mistik bağlılık, onun ilerideki "Panslavist" ve muhafazakâr düşüncelerinin de temelini oluşturur. Sürgün onu kırmamış, aksine toprağına ve inancına daha "tutkulu" bir şekilde bağlamıştır.

 

Amcanın Düşü, yazarın kendisinin de dediği gibi "para için yazılmış bir şaklabanlık" gibidir.

Stepançikovo Köyü'ndeki Foma Fomiç (Opiskin) karakteri, Dostoyevski'nin asıl dehasının habercisidir. İkiyüzlü, manipülatif ve "ezilmişliğini başkalarını ezmek için kullanan" bu tipoloji, ilerideki büyük romanlarındaki (Cinler, Karamazov Kardeşler) o devasa karakterlerin laboratuvar çalışmasıdır.

 

Tver

Sibirya'dan ayrılmasına izin verilir ancak Petersburg'a girmesi yasaklanır; bir süre Tver'de kalır.

Tver, Semipalatinsk’ten daha ağır gelmiştir. Bunun sebebi coğrafya değil, yakınlıktır.

Tver’de St. Petersburg’un kokusu gelmekte ama kapıları açılmamaktadır.

38 yaşındadır ve on yılını yitirmiştir. Her geçen dakikayı "boşa harcanmış" olarak görmesi, onun o dönemki mektuplarının neden bu kadar sabırsız ve "bomba" gibi olduğunu açıklar.

 

Rus kültüründe Çar, "Küçük Baba"dır. Bakunin gibi bir nihilistin bile diz çökmesi, bu bağın siyasi olmaktan çok dinsel ve geleneksel olduğunu gösterir. Dostoyevski için Çar’a sığınmak bir onur kırıklığı değil, "velinimete" karşı bir evlatlık vazifesidir.

 

Sibirya’da başlayan o büyük aşk, Tver’in gri gökyüzü altında trajik bir evliliğe dönüşmüştür.

Mari’nin hastalığı, hırçınlığı ve Dostoyevski’nin sara nöbetleri... İki yaralı ruhun birbirini iyileştirememesi, aksine daha çok kanatması...

 

Dostoyevski Tver’de boş durmamıştır.

Ölüler Evinden Anılar: O dönem "makale" dediği bu eser, aslında Rus halkının ve zindan hayatının ilk büyük sosyolojik ve psikolojik röntgenidir.

Öteki (İkinci Kişilik): Gençlik eseri olan bu yapıtı yeniden düzeltme arzusu, onun "insan ruhunun bölünmüşlüğü" temasını ne kadar önemsediğini gösterir.

 

Dostoyevski, St. Petersburg’a bir "enkaz" olarak değil, cehennemden çıkmış ve söyleyecek çok sözü olan bir fatih gibi dönmüştür.

 

Üçüncü Kitap

Gazeteden Ölüler Evinden Anılar'a

Dostoyevski, sürgün dönüşü II. Aleksandr'ın reformlarıyla çalkalanan, köleliğin kaldırılmaya çalışıldığı yepyeni bir St. Petersburg ile karşılaşır.

Dostoyevski ne körü körüne Batı hayranı liberallere ne de geçmişe saplanıp kalan muhafazakarlara yakın hisseder.

 

Dostoyevski, düşüncelerini yaymak ve edebi varlığını kanıtlamak için kardeşi Mişel ile birlikte Vakit dergisini kurar. Derginin amacı, Rus halkının özgün ruhunu bulmaktır.

"...Ödevimiz, kendimize yepyenibir yaşam biçimi yaratmak ve toprağımızdan alınmış ruhumuzu, halk geleneklerimizin derinliklerinden çekip çıkarılmış kendi özel yaşamımızı... bulmaktır."

Hemen hemen sadece geceleri çalışıyor... Saat on bire doğru evin sessizliği içinde, bir semaverin karşısına oturuyor... Saat beşte yatmaya gidiyor ve öğleden sonra ikiye dek uyuyor.

Bu yoğun çalışma temposu, yazarın sara (epilepsi) nöbetlerini sıklaştırır.

 

Bu dönemde iki önemli eseri ön plana çıkar: Ezilmiş ve Aşağılanmışlar ve Ölüler Evinden Anılar.

 

Ezilmiş ve Aşağılanmışlar: Aceleyle yazıldığı için eleştirmenler tarafından "cansız mankenler topluluğu" olarak nitelendirilir. Dostoyevski bu eleştirileri kabul eder: "Romanımdaki kişilerin canlı varlıklar olmayıp devinen birtakım mankenler olduklarını... ben de çok iyi biliyorum." Ayrıca romandaki karakter ilişkilerinin, yazarın kendi özel hayatındaki fedakarlıkları ve Mari Dimitriyevna ile olan ilişkisini yansıttığı belirtilir.

 

Ölüler Evinden Anılar: Bu eser ise büyük bir zaferdir. Yazar, bu kitabıyla Dante ile kıyaslanır ve "Okuyucuyu etkileyen bir yapıta rastlamadık edebiyatımızda" övgülerini alır.

 

1860'ların başındaki öğrenci olayları, radikal bildiriler ve St. Petersburg'da çıkan gizemli yangınlar şehri yaşanmaz hale getirir. Dostoyevski, radikallerin sert yöntemlerinden rahatsızlık duyar. 1862'de tek başına Avrupa seyahatine çıkar.

 

Avrupa'ya İlk Gezi - Polonya Olayı

Dostoyevski, hayalini kurduğu Avrupa'da beklediği entelektüel sıcaklığı bulamaz. Paris'i kasvetli, Londra'yı ise ürkütücü bir devasa makine olarak görür.

"Paris korkunç derecede yürek karartıcı bir kent... Hayranlığa değer birçok anıtı olmasa can sıkıntısından ölürdüm."

 

Londra'da sürgündeki muhalif Herzen ile görüşür. Herzen'in yaşam tarzını ve vatanından kopuşunu eleştirerek şöyle der: "Kendilerini halktan ayırmakla, doğal olarak Tanrılarını yitirmişlerdir bunlar."

 

Ülkelerden bir "uyurgezer gibi" geçer. Dış dünyadaki bir detayı sadece kendi içindeki bir dramı tetiklediği anda fark eder.

 

"Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları"

Dönüşünde kaleme aldığı bu notlarda, Avrupa'nın "ilerleme" adı altında ruhunu kaybettiğini savunur.

Fransız burjuvasının doğa sevgisini "otlar üzerinde yuvarlanmak", aşkını ise "iyi bir aşk numarası gerçek aşktan daha değerlidir" diyerek tiye alır.

Batı'nın paraya ve hesaba dayalı düzeninin çökeceğine inanır: "Kurtuluş yeni bir halkta... Tarih'in kapısında saatini bekleyen Rus halkındadır. Avrupa'yı Rusya kurtaracaktır."

 

1863 Polonya İsyanı, Rus kamuoyunda büyük bir milliyetçilik dalgası yaratır. Bu atmosferde Dostoyevski'nin dergisi trajik bir yanlış anlama kurbanı olur. Strakhov'un yazdığı "Uğursuz Sorun" başlıklı makale, Polonya'yı eleştirmesine rağmen üslubu nedeniyle "Polonya yanlısı" sanılır. Sonuç: "24 Mayıs 1863 günü, içişleri Bakanlığı... gazetenin yayımlanmasını bir süre için yasak etti..."

 

Derginin kapatılmasıyla maddi ve manevi yıkıma uğrayan Dostoyevski, borç alarak ve telif haklarını ipotek ederek tekrar yola çıkmaya karar verir.

 

Avrupa'ya İkinci Gezi - Polin Suslova

Dostoyevski, bir yanda ölmekte olan ve kendisini artık sevmeyen karısı, diğer yanda ise taze bir nefes olarak gördüğü genç Polin Suslova arasında kalır.

Karısı verem pençesinde erirken aralarındaki bağ kopmuştur.

Genç, nihilist ve gururlu Polin, Dostoyevski için bir kurtuluş umududur.

Dostoyevski ve Polin'in Avrupa yolculuğu, romantik bir seyahatten ziyade psikolojik bir işkenceye dönüşür.

Dostoyevski için rulet, Polin'in ondan esirgediği yakınlığın bir ikamesi gibidir.

 

Paris'e gitmeden önce kumarhaneye uğrayıp 10.400 frank kazanır, ancak aynı hızla kaybeder. Bu deneyim daha sonra Kumarbaz romanının temelini oluşturacaktır.

 

Paris'e vardığında Polin'in bir İspanyol gencine (Salvador) aşık olduğunu öğrenen Dostoyevski, büyük bir yıkım yaşasa da kadını bırakamaz.

Polin ayaklarının dibine yığılan yazara Salvador'u anlatırken, Dostoyevski onun yanında kalabilmek için "Ağabeyin olacağım senin" diyerek onurundan vazgeçer.

Polin, yazarın kendisine olan tutkusunu bir işkence aracına dönüştürür. Dostoyevski bu durumu şöyle özetler: "Bir erkeğe, senin bana yaptığın gibi işkence edilmez. Günün birinde üstelemeyi bırakır."

 

Polin Suslova; Suç ve Ceza'daki Dunya, Budala'daki Aglae, Karamazov Kardeşler'deki Katrin İvanovna ve özellikle Kumarbaz'daki Polin Aleksandrovna karakterlerinde yaşamaya devam eder.

 

Dostoyevski, bir yanda dergi çıkarma telaşı, diğer yanda karısının ölüm döşeğindeki sayıklamaları arasında, insan ruhunun en karanlık dehlizlerini anlatan Yeraltından Notlar'ı kaleme alır.

 

Polin ile yolları ayrılırken, kadın yazar için ağır bir yargıda bulunur: "Yüreğimdeki inancı ilkin o öldürdü."

 

Yeraltından Notlar - İki Ölüm

1864'te önce karısı Mari'yi, sonra kardeşi Mişel'i kaybeder.

 

Bilimsel yasalar ve "iki kere iki dört eder" kesinliği, insan özgürlüğünü kısıtlayan bir "taş duvar" gibidir. Yeraltı adamı, bu duvarı alnıyla parçalayamayacağını bilse de onunla uzlaşmayı reddeder.

İnsanı makineden ayıran şeyin "acı çekme" ve "kendi buyruğuna göre bir istem" duyma ihtiyacıdır.

Acı, insanı mucizeye ve Tanrı’ya yaklaştıran yoldur.

 

Raskolnikov'dan Karamazovlar'a kadar tüm kahramanlar, konfor veya para peşinde değil, bir "düşünce" için yanıp tutuşurlar.

 

Dul

Kardeşinin borçlarını üstlenir ve sefalet içinde yaşamaya başlar.

Dostoyevski, yasal olarak sorumlu olmamasına rağmen, kardeşinin anısını lekelememek için tüm borçları üstlenir. Ayrıca kardeşinin dul eşi ve dört çocuğunun bakımını da boynuna borç bilir. Bu "gönüllü kölelik", onu hayatının sonuna kadar sürecek bir para bulma yarışına sokar.

 

Dostoyevski bu dönemde adeta bir makine gibi çalışır.

Bu yoğunlukta bile içinde hissettiği yaşama sevincini "bir kedi canlılığı" olarak tanımlar.

 

Anna Krukovski'ye âşık olur, kabul görmez. Onu reddeden Anna'nın küçük kız kardeşi Sonya (Sofya Kovalevskaya), ileride dünyanın en ünlü kadın matematikçilerinden biri olacaktır. Dostoyevski, o sırada 14 yaşında olan bu çocuğun kendisine olan hayranlığını fark edemeyecek kadar kendi acısıyla meşguldür.

 

Yazarın en zor anında karşısına çıkan yayımcı Stellovski, tam bir fırsatçıdır. 3.000 ruble karşılığında Dostoyevski’nin tüm eserlerinin hakkını almakla kalmaz, 1 Kasım 1866’ya kadar yeni bir roman teslim etmezse tüm geçmiş ve gelecek eserlerine el koyacağını belirten acımasız bir sözleşme imzalatır. Bu baskı, daha sonra Kumarbaz romanının sadece 26 günde yazılmasına neden olacaktır.

 

Wiesbaden’deki bir otel odasında, aç ve ışıksız kaldığı, sadece çayla beslendiği günlerde Dostoyevski, Katkov’a yazdığı o meşhur mektupla Suç ve Ceza’nın iskeletini anlatır:

Konu, yoksul bir öğrencinin "üstün insan" olma ve iyilik yapma amacıyla işlediği cinayet.

Katilin cinayetten sonra yaşadığı "insanlardan kopma" ve "yalnızlık" duygusunun, onu kendi isteğiyle cezaya (küreğe) yöneltmesi.

 

Dostoyevski, yazdıklarını önce beğenmeyip yaksa da, sonunda Zavallı Sarhoşlar (Marmeladov ailesi) ile öğrencinin hikayesini birleştirir. 1866 Şubat'ında Vrangel'e yazdığı mektupta, kitabın gördüğü ilgiden ve içindeki "yeni ve yürekli şeylerden" gururla bahseder.

 

Suç ve Ceza

Raskolnikov'un temel trajedisi yoksulluk değil, bir fikirdir. O, dünyayı "olağanüstü insanlar" (Napolyonlar) ve "titreyen yaratıklar" (bitler) olarak ikiye ayırır.

 

Raskolnikov yaşlı kadını parası için değil, "bir ilkeyi öldürmek" için öldürür. Kendi sınırlarını, yani ahlakın ötesine geçip geçemeyeceğini test eder.

 

Cinayete karar verdiği an özgür olduğunu sanırken, aslında bir makinenin dişlisine kapılmış gibi iradesizce sürüklenir. Gerçek özgürlük, "her şeyi yapabilmek" değil, vicdanın sesini duyabilmektir.

 

Sonya, Raskolnikov'un tam zıttıdır. O da "yasayı çiğnemiş" (fahişelik yaparak), kendini feda etmiştir. Ancak onun eylemi gururdan değil, sevgiden ve çaresizlikten doğar.

Raskolnikov'u kurtaran şey onun üstün insan mantığı değil, Sonya’nın dizleri dibinde bulduğu "alçakgönüllü sevgi"dir. Diriliş (Lazarus hikayesi), ancak suçun ve acının kabulüyle başlar.

 

Svidrigaylov: Raskolnikov'un "ahlakın ötesine geçme" fikrinin uç noktasıdır. Hiçbir şeye inanmaz, vicdan azabı duymaz gibi görünür ama sonunda intihara sürüklenir. O, "karanlık odadaki örümcekli sonsuzluğun" sembolüdür.

 

Dunya: Kardeşi için kendini Lujin gibi bir alçağa satmaya (evlenmeye) hazırdır. Fedakarlığı Sonya’ya benzer ama gururu Raskolnikov’un tarafındadır.

 

Karakterlerin çoğunun (Raskolnikov, Marmeladov, Katrin İvanovna) hasta, ateşli veya sayıklıyor olması, onların düşüncelerinin saflığını ve uçlarda oluşunu meşrulaştıran bir "yazar hilesidir". Onlar, bizim söylemeye cesaret edemediğimiz fikirlerin beden bulmuş halleridir.

 

Suç ve Ceza gibi devasa bir eseri yazarken, bir yandan da yayıncı Stellovski’nin "kölelik sözleşmesi" nedeniyle köşeye sıkışan Dostoyevski, hayatını kurtaracak olan o stenografla tanışır: Anna Grigoryevna.

 

Anna Grigoryevna

Anna Grigoryevna ile Dostoyevski'nin karşılaşması, edebiyat tarihinin en verimli iş birliklerinden biridir.

Dostoyevski: 44 yaşında, borç batağında, sara nöbetleriyle sarsılan, geçmişin hayaletleriyle (Sibirya, Polin Suslova) boğuşan ve Stellovski gibi bir "tacirin" pençesindeki kaotik bir adam.

Anna: 20 yaşında, taze, disiplinli, "altın madalyalı" ve her şeyi düzene sokmaya programlı bir genç kız.

Anna onun hayatının "tozunu silmiş", edebi hazinesini bir ev kadını titizliğiyle koruma altına almıştır.

 

Kumarbaz

Romanın kadın kahramanı Polin, yazarın kendisine acı çektiren eski aşkı Polin Suslova'nın ta kendisidir. Ona karşı duyduğu "kölelik" ve "aşağılanma" duygularını roman aracılığıyla Anna'ya (yeni ve temiz bir sayfaya) anlatarak bir bakıma ruhsal bir arınma yaşar.

 

Dostoyevski için kumar sadece para değil, "iki kere iki dört eder" mantığına karşı bir başkaldırı, mutlak bir özgürlük denemesidir.

 

Dostoyevski'nin Anna'ya evlenme teklif etme biçimi, onun utangaç ve incinebilir ruh halini çok iyi yansıtır. Doğrudan "Benimle evlenir misin?" demek yerine, kurgusal bir ressamın hikayesini anlatarak Anna'nın nabzını ölçer.

"Varsayınız ki, bu ressam ben olayım... Söyleyin nasıl yanıtlarsınız?"

Bu soru, aslında bir devin, kendisini kurtaran küçük bir çocuğa duyduğu muhtaçlığın ifadesidir.

 

Evlilikten sonra Anna'nın karşılaştığı manzara korkunçtur. Dostoyevski’nin sömürücü akrabaları (özellikle üvey oğlu Pol İssayev), Anna’yı bir işgalci gibi görür. Anna'nın, bu baskıdan kurtulmak ve kocasını borçlular cezaevinden kurtarmak için kendi çeyizini ve mobilyalarını rehin vermesi, onun sadece bir sekreter değil, Dostoyevski'nin hayatta kalmasını sağlayan asıl güç olduğunu gösterir.

 

Dostoyevski Rulet Başında

Dostoyevski uçuruma en yakın olduğu anda yaşadığını hisseden biridir. Kaybetmek, ona bir çeşit "günah çıkarma" ve "ceza" hissi verirken; kazanmak ise "bağışlanma" anlamına gelir.

Durumu ne denli umutsuzsa, yeşil masa o denli çok çekiyor onu...

 

Anna, bu metinde sadece bir eş değil, Dostoyevski’nin hayata tutunmasını sağlayan tek halattır. Kendi küpelerini, yüzüğünü, hatta kıyafetlerini rehine vermesi ve her seferinde eli boş dönen kocasını istasyonda karşılaması, onun sevgisinin boyutunu gösterir.

 

Anna’nın günlüğünde romanlara dair hiçbir şey yazmaması, onun Dostoyevski'nin "sanatıyla" değil, "insanıyla" ilgilendiğini kanıtlar. O, bir yazarın eşi değil, sevdiği adamın koruyucusudur.

 

Turgenyev ile Çatışma

Turgenyev Batılılaşmış, Rusya’yı uzaktan (dürbünle) izleyen, "Kendimi Alman sayıyorum" diyen aristokrat bir entelektüel.

Dostoyevski, Rus ruhuna sadık, Batı'nın rasyonalizmini soğuk ve ruhsuz bulan, sürgünde bile "Rusya'sız olamam" diye feryat eden bir muhafazakar.

Dostoyevski'nin Turgenyev'e "Rusya üzerine çeviriniz dürbünü" demesi, edebiyat tarihinin en sert ve zekice iğnelemelerinden biridir.

 

Sürgün

Dostoyevski için Avrupa, her ne kadar güvenli bir sığınak gibi görünse de aslında ruhsal bir hapishanedir. Cenevre'nin ikliminden, insanlarından ve hatta mimarisinden nefret eder. O, Moskova’nın bakımsız meydanlarını Avrupa’nın zarif bahçelerine tercih eder. Bu nefretin temelinde "Rusya'sız olamama" duygusu yatar.

 

Anna, kocasının ancak büyük bir pişmanlık ve suçluluk duygusuyla (yani kumar borcuyla) kamçılanarak yazabileceğini bildiği için onu Saxon-les-Bains’e kendisi gönderir. Nitekim öyle de olur; Dostoyevski her şeyini kaybeder ama bu yıkım, Budala'nın doğuşu için gereken karanlık enerjiyi sağlar.

 

Dostoyevski, dünya edebiyatının en zor işine soyunur: Mutlak iyi bir insanı yazmak.

Prens Mişkin karakterini yaratırken Hz. İsa’yı, Don Kişot’u ve Jean Valjean’ı örnek alır.

 

İlk çocukları Sonya doğumundan kısa süre sonra ölür.

Maykov'a yazdığı mektuptaki "Beni avunduracak küçük varlık nerede?" sorusu, onun kaderci anlayışının bile evlat acısı karşısında nasıl sarsıldığını gösterir.

 

Cenevre ve Vevey’deki hüzünlü anılardan kaçıp Floransa’ya gitmeleri, bir nebze olsun nefes almalarını sağlar. Rafael’in resimlerine sığınır, Rusça gazetelere sarılır. Ve nihayet, her şeye rağmen, tüm bu sefalet ve yasın içinden Budala romanını tamamlamayı başarır.

 

Budala

İki Zeka Türü

İkincil Zeka: Toplumun kurallarını, "iki kere iki dört eder" mantığını, kurnazlığı ve sosyal hiyerarşiyi bilen zekadır.

Birincil Zeka: Ruhun, duygunun ve yeraltının zekasıdır. Mişkin, bir yetişkin boyunda olsa da bir "çocuktur". Bu çocuksu saflık, ikincil zekanın hakim olduğu St. Petersburg toplumunda bir "budalalık" olarak algılanır. Ancak Mişkin, kural tanımazlığıyla aslında en sağlam ilkeleri bile sarsar.

 

Mutlak iyi bir insan, beraberinde mutlak bir kurtuluş getirmez.

Mişkin, çevresindekilerin içindeki iyiyi uyandırsa da, dünyevi gerçeklerle başa çıkamadığı için trajedilere engel olamaz.

 

Mişkin’in varlığı ruhları uyandırır ama bu dünyada yaşayamaz; sonunda yine "kendi iklimi olmayan" bu dünyadan delilikle çekilir.

Kadınlar (Nastasya Filipovna ve Aglae) birer "amaç" değil, erkeği Tanrı'ya ya da yıkıma götüren "araçlar"dır.

 

Mişkin’in Nastasya Filipovna’ya duyduğu aşk, cinsel bir çekim değil, sonsuz bir acımadır. Nastasya ise kendi şerefsizliğine ve acısına aşık bir karakterdir; kurtarılmak ister ama "acınmanın sadakasını" kabul etmeyecek kadar gururludur.

 

Eğer doğa yasaları (iki kere iki dört) bu kadar güçlüyse ve İsa gibi bir varlığı bile bu kadar çirkin bir kadavraya dönüştürebiliyorsa, dirilişe ve mucizeye nasıl inanılabilir? Bu, inancın akılla değil, ancak duyguyla kazanılabileceğinin en büyük kanıtıdır.

 

O, matematiksel kesinliklerin ("iki kere iki dört") ruhu hapsettiğine inanır. Budala, mantığın bittiği, peygambervari önsezilerin, telepatik bağların ve uçurumun kenarında yaşama arzusunun başladığı bir romandır.

Budala, toprağa düşen ve ölen bir buğday tanesinin (Mişkin) öyküsüdür. Mişkin ölür/delirir ama arkasında uyandırılmış bilinçler bırakır.

 

Ebedi Koca, Cinler' in İşlenmesi, Savaş

Budala’dan sonra kaleme aldığı Ebedi Koca, Dostoyevski’nin teknik ustalığının bir zirvesi olarak görülür.

Aldatan (Velçaninov) ve aldatılan (Trussotski) arasındaki ilişki, Dostoyevski’nin meşhur "zıtların birliği" temasını işler. Trussotski, aldatıldığını bilmesine rağmen aldatan adama hayranlık ve nefret arasında gidip gelir.

Trussotski’nin yeni nişanlısını da Velçaninov’a kaptırması, onun "ebedi koca" (yani her zaman aldatılmaya mahkûm figür) rolünü kabullenmişliğini gösterir.

 

Dostoyevski'nin Batı hayranlığına ve nihilizme karşı en sert darbesi olan Cinler, gerçek bir olaydan, İvanov’un Neçayev tarafından öldürülmesinden filizlenir.

Dostoyevski bu romanı sadece bir kurgu değil, Rus gençliğini zehirlediğini düşündüğü "cinlere" (yıkıcı fikirlere) karşı bir savunma mekanizması olarak yazar.

Stavrogin, inanıyorsa inandığına inanmıyor..." ifadesi, modern insanın inançsızlık ve boşluk içindeki trajedisini özetler.

 

Kaybettiği bir gecenin sonunda günah çıkarmak için bir Rus kilisesi ararken yanlışlıkla bir Yahudi havrasına girmesi, onun için metafizik bir işaret olur.

Bu olaydan sonra ellerinin "tam özgürlüğe" kavuştuğunu söylemesi, kumarın onun için sadece bir para meselesi değil, ruhunu esir alan bir hastalık olduğunu kanıtlar. Bu "şifa", hayatının son on yılında büyük başyapıtlarını vermesini sağlayacaktır.

 

Tolstoy ve Turgenyev’in edebiyatını "toprak ağası edebiyatı" olarak niteler ve bu türün söyleyeceği her şeyi söylediğini savunur. Kendisi ise şehirli, yoksul, sinirli ve "yeni" insanın sesini duyurmak ister.

 

Yolculuk öncesi sınırda arama yapılacağı korkusuyla Budala, Ebedi Koca ve Cinler’in ilk taslaklarının Anna Grigoryevna tarafından yakılması, bir yazarın yaşayabileceği en dramatik anlardan biridir.

 

Cinler

Raskolnikov "kendisi için" öldürürken, Cinler’deki ihtilalciler "toplumun iyiliği" adına toptan öldürmeyi ve Tanrı’yı insanların zihninden kazımayı hedeflerler.

Metinde geçen "sınırsız özgürlükten yola çıkarak sınırsız zorbalığa varmak" ifadesi, devrimin nasıl bir diktatörlüğe evrildiğinin formülüdür. İnsanların %90'ının köleleştirildiği, üstün zekalıların "gözlerinin oyulduğu" bir "eşitlik" ütopyası, aslında bir karınca yuvası (distopya) tasarısıdır.

 

Pyotr Verkhovenski (Mefistofeles): Saf kötülüğün, manipülasyonun ve yıkımın temsilcisidir. İnandığı bir idealden ziyade, kaosu yönetme arzusu içindedir.

 

Stavrogin (Güneş/Boşluk): Romanın merkezindeki "karanlık güneş"tir. "inanmadığına bile inanmayan" mutlak bir kayıtsızlık içindedir. Çocuk istismarı gibi en ağır suçları bile sadece "can sıkıntısını" dağıtmak için işleyen, ruhu çoktan ölmüş bir figürdür.

 

Krillov (Tanrı-İnsan): Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak için en yüksek özgürlük eylemi olarak intiharı seçer. "Eğer Tanrı yoksa, ben Tanrı'yım" mantığıyla, insanlığı korkudan kurtarmak için kendini kurban eder; bir nevi "Tanrısız İsa" figürüdür.

 

Şatov (Rus Mesihçiliği): Tanrı'ya ancak Rus halkı üzerinden inanmaya çalışan, milliyetçilik ile dini birbirine karıştıran trajik bir karakterdir.

 

Karmazinov karakteri üzerinden Batı hayranı Rus aydınlarını (özellikle Turgenyev’i) sert bir dille hicveder. Kendi ülkesinin sorunlarındansa "Karlsruhe'nin kanalizasyon işlerini" daha önemli gören aydın tipini aşağılar.

 

Dostoyevski’ye göre Rusya, içine giren bu yabancı fikirlerden (cinlerden) ancak büyük bir sarsıntıyla kurtulacak ve sonunda "İsa'nın ayakları dibine" oturarak iyileşecektir.

 

Roman yayımlandığında döneminin liberal ve sol çevreleri tarafından "yeteneksizlik" ve "sanatsal iflas" olarak nitelendirilmiş, Dostoyevski "gericilikle" suçlanmıştır.

 

Dördüncü Kitap

Delikanlı

Dostoyevski borçlar ve alacaklılarla kuşatılmış durumdadır.

Anna, Alman tacir Jentersten gibi alacaklıları, "Kocam hapiste roman yazmaya devam eder, siz de masraflarını ödersiniz" diyerek geri püskürtür.

Anna, kağıdı kendi satın alıp kitapçı memurlarıyla pazarlık yaparak Budala ve Cinler’i kendisi yayımlar. Bu, Dostoyevski’nin finansal bağımsızlığı için bir dönüm noktasıdır.

 

Dostoyevski, Prens Meşerski’nin Yurttaş dergisinde editörlük yapmaya başlar. Bu süreç, onun ileride büyük ses getirecek olan "Bir Yazarın Günlüğü" türünün de temellerini atar.

Dostoyevski burada sadece bir yazar değil; bir peygamber, bir siyasi analist ve bazen de hırçın bir polemikçi olarak karşımızdadır.

Bu dönemde Dostoyevski’nin Batı karşıtı ve tutucu (sağcı) görüşleri iyice belirginleşir.

 

Delikanlı

Romanın kahramanı Arkadi Dolgoruki, Raskolnikov’un "balta" ile aradığı gücü "para" ile aramaktadır. Ancak buradaki para, lüks içinde yaşamak için değil, "gücün yalnız bilincine" sahip olmak içindir. Arkadi, Rothschild kadar zengin olup eski bir pardösüyle çamurlar içinde yürümeyi hayal eder; bu tam bir "Yeraltı Adamı" tavrıdır.

 

Arkadi de tıpkı Raskolnikov gibi "üstün insan" olma yolunda kendi insani duygularına (merhamet, kumar tutkusu, aşk) yenik düşer. Rinoçka adlı bebeği kurtarmaya çalışırken idealleri için biriktirdiği parayı harcaması, yaşamın diyalektiğinin teoriyi yenmesidir.

 

Arkadi’nin babası Versilov, Dostoyevski karakterlerinin bir sentezi gibidir. "İkiye bölünmüşlük" (duality) temasının en keskin örneğidir; hem kutsal bir aşkı hem de yıkıcı bir şehveti aynı anda ruhunda taşır.

 

Eleştiriler

Nekrassov: Kitabı bir gecede okur ve Dostoyevski’nin "tazeliğine" hayran kalır; onu Tolstoy’un son dönem tekrarlarıyla kıyaslayarak över.

 

Turgenyev: Kitabı "pis, hastalıklı bir koku" ve "psikolojik yaltaklanma" olarak nitelendirerek nefretini gizlemez. Ancak iki yıl sonra onu "Rus yazarlarının birincisi" olarak selamlamak zorunda kalacaktır.

 

Bir Yazarın Günlüğü

Dostoyevski, Günlük'te Rus halkını (mujik) Avrupa’nın "rasyonalist hastalığından" korunmuş, saf bir güç olarak tanımlar.

 

Dostoyevski’ye göre Rus insanının en derin ihtiyacı "tükenmez bir acı çekme" arzusudur. İnanç, zihinsel bir süreç değil, kalpten ve bedenden gelen "fiziksel" bir duygu, acıyla yoğrulmuş bir teslimiyettir.

Halkın cahilliği veya ayyaşlığı önemli değildir; çünkü onlar İsa’yı yüreklerinde taşırlar. Kurtuluş elitlerden (Batıcılardan) değil, topraktan ve halktan gelecektir.

 

Dostoyevski’nin siyasi görüşleri bu dönemde mistik bir milliyetçiliğe evrilir.

Rus halkının diğer ulusları anlama ve onlarla bütünleşme yeteneğine ("evrensel kardeşlik") sahip tek halk olduğuna inanır.

 

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nı kutsal bir görev olarak görür. "İstanbul bizim olacak" derken bunu siyasi bir genişlemeden ziyade, Hristiyanlığın (Ortodoksluğun) zaferi olarak kurgular.

Katolikliği "İsa’yı yitirmiş ve devlete dönüşmüş" bir yapı olarak suçlar. Ona göre gerçek tinsel birleşme sadece Rus İsa’sı ile mümkündür.

 

Günlük’te yayımlanan iki şaheser

Gülünç Bir Adamın Düşü: İnsanın cenneti nasıl cehenneme çevirdiğinin; bilgeliğin yerine "bilimi" ve "utancı" nasıl koyduğunun sarsıcı bir alegorisidir.

 

Uysal Kız: Sessiz bir savaşın, gururun ve iletişimsizliğin öyküsüdür. Kadının kollarında bir ikonla pencereden atlaması, Dostoyevski’nin "insan yeryüzünde yalnızdır" çığlığının en somut örneğidir.

 

Karamazov Kardeşler'in Yaradılışı

Üç yaşındaki oğlu Alyoşa’yı bir sara nöbetinde kaybeder.

Dostoyevski, oğlunun kendi hastalığı (epilepsi) yüzünden ölmesini "evrensel sorumluluk" fikriyle birleştirir: "Herkes, her şeyden sorumludur."

Bu acıyla sarsılan yazar, genç filozof Soloviyov ile manastıra gider. Buradaki izlenimleri, Karamazov Kardeşler'deki Rahip Zozima ve Alyoşa Karamazov karakterlerine hayat verir.

 

Dostoyevski'nin "Rus İnsanı" Portresi

Günah: Ayyaşlık, sefalet, yalan (Yaralı hayvanın sıçramaları).

Arınma: Acı çekme iştahı, tinsel gereksinim.

Sonuç: Dünyayı kurtaracak olan "Aydınlık".

 

Karamazov Kardeşler

Karamazovluk: Tek Bir Varlığın Dört Hali

Smerdiyakov: Karamazovluğun en alt basamağı; "tortu", "çöplük" ve eyleme dökülmüş kötü niyet.

Dimitri: Karamazovluğun "eti" ve "kanlı" tutkusu. Hayvan ile insan arasında sıkışmış, ama acı çekerek arınmaya aday olan coşku.

İvan: Karamazovluğun "aklı" ve "kibri". Tanrı’yla boy ölçüşen ama kendi yarattığı maymuna (Smerdiyakov) yenilen trajedi.

Alyoşa: Karamazovluğun "ışığı". Kötülüğü bilmeyen değil, kötülüğü görüp onu sevgiyle dönüştürebilen "eril iyilik".

 

Büyük Engizisyoncu

İnsan özgürlükten korkar.

Engizisyoncu’ya göre İsa, insana taşıyamayacağı kadar büyük bir yük (özgür seçim ve vicdan azabı) vermiştir. Kilise (veya metaforik olarak otorite), bu yükü insanların sırtından alıp onlara "ekmek ve kölece bir mutluluk" vaat ederek İsa’ya ihanet eder. Burada Dostoyevski, hem Katolikliği hem de kendi döneminin yükselen ateist sosyalizmini aynı potada eritir: Her ikisi de tinsel özgürlüğü, dünyevi bir refah düzenine feda etmektedir.

 

Gruşenka

Aynı anda hem bir "kaplan" hem de bir "melek".

Kadının gücü, erkek gibi "tek" veya "düzenli" olmasında değil, biçimsiz bir evren gibi her an değişebilmesinde yatar.

Gruşenka, Dimitri ve babasını hayvanlaştıran o şehvet kutbudur; ancak aynı zamanda Alyoşa’ya "soğan veren" (merhamet gösteren) bir ermişe de dönüşebilir.

 

Puşkin'e Saygı Şenlikleri

1880'de Puşkin anıtının açılışında verdiği söylevle tüm Rusya'yı birleştirir. Halk onu bir peygamber gibi selamlar.

 

Dostoyevski, Alyoşa’yı "Yeni Rusya"nın temsilcisi olarak kurgulayıp onun hikayesini devam ettirmek ister. Bu, Dimitri’nin (Eski Rusya) ve İvan’ın (Avrupalı Rusya) ötesinde bir kurtuluş vaadidir.

Defterine yazdığı "10 yıllık çalışma gerektirir, oysa ben 56 yaşındayım!" notu, yazarın kendi sonunu hissettiğini gösterir.

 

Puşkin anıtının açılışında Dostoyevski’nin yaptığı konuşma, sadece bir edebiyat eleştirisi değil, siyasi ve tinsel bir manifestodur.

 

Dostoyevski’ye göre Puşkin’in büyüklüğü, her milletin (İngiliz, Arap, İspanyol) ruhuna bürünebilme yeteneğinden gelir. Bu yetenek, Rus halkının dünyayı birleştirecek olan "evrensel kardeşlik" misyonunun kanıtıdır.

 

 

Son

Puşkin şenliklerinden sonra yükselen eleştiriler (özellikle Gradovski ve Avrupa Postası), onu hem fiziksel hem ruhsal olarak sarsar. Bu tepkiler, onun son sara nöbetlerini tetikler.

 

Ölümcül kanama, ironik bir şekilde bir "miras kavgası" sırasında başlar. Kız kardeşi Vera'nın suçlamaları ve ailevi hırslar, yazarın zaten incelmiş olan damarlarını patlatır.

"Bu saat için tutmayınız beni, çünkü böylelikle tüm adaleti yerine getirmeliyiz."

 

Dostoyevski’nin cenazesi, Rusya tarihinde eşine az rastlanır bir kitle hareketine dönüşür.

Tabut omuzlarda taşınır.

 

Ölümünden Sonra

Dostoyevski öldüğünde Anna sadece bir dul değil, aynı zamanda kocasının edebi mirasını korumakla görevli bir savaşçıya dönüşür.

 

Yayıncıların sömürü girişimlerine karşı direnir, kocasının tüm eserlerini kendisi yayımlayarak büyük bir başarı elde eder.

 

Dostoyevski’nin el yazmalarını ve eşyalarını korumak için Moskova Tarih Müzesi’nde özel bir bölüm kurar.

 

Kendi ifadesiyle 20. yüzyılda değil, hâlâ 19. yüzyılda, kocasının yanında yaşamaya devam eder. 1918 yılında Kırım’da sefalet içinde ölene dek tek amacı Fedor Mihailoviç’in ölümsüzlüğünü sağlamlaştırmak olmuştur.

 

Dostoyevski’nin ölümünden sonra ortaya çıkan en büyük sarsıntı, en yakın dostlarından Strakhov’un Tolstoy’a yazdığı mektuptur. Strakhov, Dostoyevski’yi "aşağılık, kıskanç ve kötü huylu" olarak tanımlar.

Strakhov, Dostoyevski’nin küçük bir kız çocuğuna banyoda tecavüz ettiğiyle övündüğünü iddia eder.

Turgenyev de bu kervana katılarak Dostoyevski’yi sapkınlığıyla ünlü Marquis de Sade’a benzetir.

Anna, bu iddiaların kocasının kurguladığı karakterlerle (Stavrogin gibi) karıştırıldığını ve Strakhov’un sadece kıskanç bir "çanak yalayıcı" olduğunu savunarak bu saldırıları göğüsler.

 

O hem bir ermiş (Mişkin) hem de bir şeytandır (Stavrogin).

 

Dostoyevski okuyucuya hazır cevaplar vermez; aksine, onu konforlu uykusundan uyandırıp uçurumun kenarına bırakır.

 

Raskolnikov, Suçun ve vicdanın dayanılmaz ağırlığı.

Mişkin, Dünyadaki mutlak saflığın "budalalığı".

Stavrogin, Hiçliğin ve karanlığın en uç noktası.

Karamazovlar, İnsan doğasındaki hayvani tutku ile tinsel yükselişin kavgası.

 

O, bize neye inanmamız gerektiğini söylemez; sadece "inanmanın" ve "beklemenin" sarsıcı tadını öğretir.

…

 

Andre Suares - Dostoyevski - Notlar

Andre Suares - Dostoyevski - Notlar

Mütercim: Vecdi Bürün, Hareket Yayınları, 1971

 


Yayınevinin Önsözü (Dostoyevski’ye Dair)

19. yüzyıl Fransız ve Alman romantikleri insanı sadece duygu ve heyecan diliyle ele alırken; Balzac, Zola ve Flaubert gibi Fransız realistleri hayatın sefil gerçeğini tarafsız bir hekim gibi dışarıdan neşterlemiş, "sefaletin felsefesini" yapmıştır.

Dostoyevski, insanı tanımak için cemiyet veya tabiat dekorundan değil, doğrudan doğruya insan ruhundan işe başlamıştır.

 

Dostoyevski’nin romanlarında tabiat, resimdeki gölgeden farksızdır.

Ruhsuz bir dış dünya, insanın hakiki dünyası olamaz.

İnsanın kurtuluşu, iç hayatın derinliklerindeki ilahi merhamettedir.

 

Hayatı Hakkında

Yoksul bir hastanenin (dileniciler manastırı) arka odasında doğan Dostoyevski, hayatın sefaletiyle çok erken yaşta (annelerini ve babalarını kaybederek) tanışmıştır. Katı, dindar ve işkilli aile ortamı; onun aşırı hassas, içe dönük ve gururlu karakterini şekillendirmiştir.

Hayatı boyunca borç, hastalık ve sefalet canavarlarıyla boğuşmuştur. Tolstoy ve Turgenyev gibi mülk sahibi, sağlıklı ve konforlu yazarların aksine; ekmek parası için, zaman baskısı altında ve "pantolonunu ipoteğe vererek" yazmak zorunda kalmıştır.

Sürgün ve hapis hayatı onun için bir utanç değil; Rusya ile birlikte tinsel olarak arınma ve mistik Rusya'yı keşfetme olanağıdır. Zindanda kendisine hediye edilen İncil, hakiki Dostoyevski'nin başlangıcı olmuştur.

 

Dışarıdan yorgun, bakımsız, elbiselerinin içinde rahat edemeyen ve cemiyet hayatına uyum sağlayamayan silik bir adamdır. Ancak geniş bir alın, derin bir hüzün ve parlayan gözleri onun görünen yüzünün arkasında içsel bir dev barındırdığını gösterir.

 

Hayal

Lagrange’ın analizi ve sayıların cevherine yaklaşma metodu gibidir. İhtirasları sadece incelemez; onları canlandırır ve içinde yaşar. Ruhların en gizli sınırlarına ve hislere dokunur.

Dostoyevski’nin sanatı doğrudan doğruya sezginin resmedilmesidir. Eserlerindeki olayların son derece gerçekçi olmasına rağmen bir rüyayı andırmasının nedeni budur.

Doğayı ve tüm varlığı insanın hizmetinde ve ruhunun yansıması olarak görür.

 

Sanatı üzerine

Dostoyevski, 1812 Napolyon Savaşları'nı görmüş bir kuşağın elit ve cömert mirasçısıdır.

Çağdaşı olan diğer edebiyatçılarla (Turgenev, Belinski) uzun süreli dostluklar kuramamış, onlarla hızla bozuşmuştur. Şairane ve tavizsiz tutumu yüzünden edebiyat dünyasıyla çatışma halindedir.

Suç ve Ceza gibi yapıtlar dış dünyadaki olaylardan ziyade tamamen başkişinin (Raskolnikov) bilincinde cereyan eden trajik bir süreçtir. Hayatın kendisi bir rüyadır; Dostoyevski’nin sanatı ise "rüyada görülen rüya"dır (Shakespeare ve Ibsen’de olduğu gibi).

 

Çılgınlık ve rüya, gerçeğe ulaşmanın yegâne yoludur; çünkü yaratıcı heyecana dayanan içsel sanat, biricik ve gerçek bilgidir.

 

İhtiras ve lahzalar

Dostoyevski’nin sanatı doğrudan hastalığından doğmaz; ancak hastalığı sanatının içine işlemiştir. Sara, ruhun öyle bir mucizesidir ki kendi şifasını yine hastalıktan üretir.

Nöbet öncesindeki o gizemli soluk (aura), dünyayla olan bağı keserek insana kâinatın derinliklerini ve sonsuzluğu hissettirir.

Sara nöbetleri Dostoyevski’nin düşüncesini yok etmez; aksine onu atom atom tahlil yapan, en küçük ayrıntıyı bile ayırt eden derin bir ruh analizcisine dönüştürür.

 

Dostoyevski’nin gerek kendi hayatındaki (Sibirya’daki ilk evliliği, sonrasındaki genç eşi) gerek romanlarındaki evlilikler neşe ve saadet değil; merhamet, çile, gözyaşı, pişmanlık ve hüzün üzerine kuruludur.

 

Dostoyevski tek bir adam değildir; romanlarındaki farklı karakterler aslında aynı aşkın ve aynı adamın (Dostoyevski’nin) farklı yüzleridir.

 

Eski (Antik/Pagan) anlayışta aşk, parlayıp sönen geçici bir alevdir; ıstırap yok edilmeye çalışılır.

Dostoyevski’nin temsil ettiği Hristiyani ihtirasta ise ıstırap bir hastalık değil, bir zenginleşmedir. Istırapsız aşk yüzeyseldir. Gerçek insan ıstıraptan kaçan değil, onu dönüştüren ve kurtaran insandır.

 

Rus Derinliği

Dostoyevski’nin temsil ettiği Rus ruhu, sıradan/konforlu bir saadet peşinde değildir. Bu ruh, kanunların "suç" dediği iktidar ve tutku ifratlarına kadar gidebilen devasa bir hayat aşkına sahiptir.

Dostoyevski’de şeref, bir havarinin hissettiği türden aziz ve mistik bir şereftir.

 

Masumiyete (küçük bir kızın saflığına) duyduğu tutku, onu kirletmek için değil, o saflıkta kendi ruhunu temizlemek ve gözyaşlarıyla masumluğu yaşatmak içindir. Dostoyevski’ye göre insan, mülkiyetine geçirdiği her şeyle bir bakıma "suça temas eder"; ama bu suç şefkat ve gözyaşıyla kefarete dönüşür.

 

Adalet, suçlunun cezayı kendi içinde kabul etmesi, kefaret ödemesi veya kendi kendini cezalandırmasıdır. Suçla kaybedilen hayat, ancak ceza ve kefaretle yeniden kazanılır.

 

Dostoyevski insanları yargılamaz; sadece yargılayan hâkimleri yargılar. İnsan tabiatındaki yalana ve riyaya tahammülsüzdür.

Dostoyevski’nin kumar tutkusu bir para kazanma hırsı değil, kaderin ve bahtsızlığın esaslı bir sorgulanmasıdır.

 

Dostoyevski’nin mizahı ve yarattığı soytarı tipleri (Marmeladov, Lebedev, Karamazov Baba) alafranga bir alaycılık (Flaubert’in Bouvard ve Pécuchet’si gibi) içermez. Bunlar hayatı azizler gibi seven, suçları ve utançları içinde kendi çarmıhlarını taşıyan "aziz cynique"lerdir. Onların gülünçlüğü yıkıcı değil, insanı derin tefekküre ve sarsıntıya götüren insani bir gülünçlüktür.

 

Batı akıl, sayı, geometri ve dış gözlemdir; Rusya ise his, musiki, hatırlama ve içe bakıştır. Batı’dan kopuşu bir nefret değil; Rusya'nın kendi özünü, ruhunu ve İsa’sını kaybetmeme mücadelesidir.

 

Dostoyevski’yi bir musikişinas gibi okumak gerekir. O, dürüst görünen namuslu adamlardan ziyade, "çok iffetli orospular ve çok saf caniler" yaratır. Çünkü bu kişilerin suçu kalıcı bir kötülük değil; anlık bir çılgınlık, sefalet veya hatadır. Dostoyevski, kurban olanın sefaletindeki ihtişamı savunur.

 

Nietzsche, hayatı ve ihtirasları tecrübe etmeden onlara kanun koymaya çalışan "kütüphane ve kalem odası adamı"dır. Nietzsche’nin inkarı donuk ve kibirlidir; felsefesi bir mantık oyunundan ibarettir.

Dostoyevski ise Nietzsche’nin düşündüğü ve ihtar ettiği tüm küstahlıkları zaten yaşamış, fakat orada takılı kalmayıp insanı "şefkatin üst katına" çıkarmıştır. O, "kurtarılmış/satın alınmış bir Nietzsche"dir.

Nietzsche'nin "insanüstü" kavramı debdebeli bir laftan ibarettir. İnsanı geçmenin tek yolu, tam anlamıyla insan olmaktır.

 

Flaubert zekâya sahiptir fakat "dini ruhun derinliğine" ve aşka sahip değildir. Eserleri güzel ama aşksızdır; "cenaze hizmetlerine ait bir dehadır."

Gerçek derinlik zekâda değil, hissin altındaki dinî/mistik ruhtadır.

 

Dostoyevski felsefesinin kalbi; suçun itirafı, hatanın kabulü ve hıçkırıklarla toprağı öperek kâinatla yeniden bütünleşmektir. Bu gözyaşları zayıflık değil, aşkın ve şefkatin taşıyıcısıdır. Toprağa sarılmak bir ölüm değil; bütün hayat olan gönüllü bir ölümle yeniden dirilmektir.

 

İnsan, yalnız kendisi için yaşayarak özgürleşemez. Kendini aşksız inkar eden çölleşir; kendini toprağa, aşka ve Tanrı'ya teslim eden ise "kurtuluşa" erer.

Hayatı kurtaran ve onu anlamlı kılan tek şey aşkla doğurmak ve şefkat göstermektir.

…