16 Mayıs 2021 Pazar

Salahi Sonyel - Gizli Belgelerle Lozan

 S. Sonyel - Gizli Belgelerle Lozan

 

BÖLÜM I

LOZAN KONFERANSI'NDAN ÖNCEKİ GELİŞMELER

26 Ağustos 1922 günü Mustafa Kemal'in Yunan ordusuna karşı tüm savaş kesimlerinde genel saldırıya geçilmesi buyruğunu vermesi üzerine (…) İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Nathaniel Curzon, daha çok kan dökülmesini önlemek amacıyla bir bırakışma sağlamak için Fransa ve İtalya yönetimlerinden yardım diliyor; Papa da Vatikan'da bu çabalara katılıyordu (s. 1).

 

Türk zaferinden kıvanç duyanlar arasında Müslüman olmayanlar da vardı. Örneğin Saray Bosna'da yayımlanan Hırvat Köylü Partisi'nin organı Hrvatska Sloga adlı gazete, 12 Eylül 1922 tarihli sayısında şöyle diyordu:

“Tüm dünya, Mustafa Kemal'i, varlık savaşımı veren bir ulusun öncüsü [kahraman] olarak görür. Türklerin çekmiş olduğu zulüm, baskı altındaki halklar arasında sempati uyandırmıştı. Kemal'in zaferini kıvançla selamlarız, çünkü bu utku, gerçeğin kötülüğe karşı, yasanın yasasızlığa karşı, ulusal ruhun emperyalizm ve zulme karşı zaferidir. Yunan yenilgisi, self determinasyon ilkesini çiğnemiş olan bir ulusun [Yunanistan] cezasını çekmek zorunda kalacağım bir kez daha kanıtlamıştır.” / s. 2

 

Sırbistan'da Dr. Maglajic'in Hükümet yanlısı Türk gazetesi' olarak tanımlanan İşad [İrşad?], 14 Eylül tarihli sayısında şöyle diyordu:

“Kahraman Türk ordusu Anadolu'da macera düşkünü İngilizlerle Yunanlıları utanç verici biçim de yenilgiye uğratmıştır. Anadolu serüveninin alçakça sona ermiş olması, Yunanistan ve onun gizli müttefiği İngiltere için aşağılayıcı bir darbedir.” / s. 3

 

15 Eylül tarihli Rote Fahne gazetesinde Cari Radek, 'Doğu Bunalımı' başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“Şu anda, Yakın Doğu'da Versay Antlaşması'nın arıtılması yer alıyordu. İngiltere, Anadolu'nun önemli bir bölümünü Yunanistan'a peşkeş çekmişti. Lloyd George'un, Yunan savının öncülüğünü yapmış olması, Yunan klasiklerine olan sevgisinden ötürü değil, dostlarından biri olan Yunanlı Basil Zaharof'a karşı beslediği sevgiden dolayı idi.” / s. 4

 

İngiliz Kabinesi, durumu görüşmek üzere 7 Eylül'de toplanıyor; İstanbul ve Boğazlan bırakmamak ve Gelibolu yarımadasını 'korumak' amacıyla, gerekirse tek başına oraya takviye gönderme kararını alıyordu

 

Bu sırada İngiltere Başbakanı David Lloyd George'la Sömürgeler Bakam Winston Churchill'in 16/17 Eylül'de İngiliz Dominyonlarını Boğazların savunmasına katılmaya çağırmış olması, Müttefikler arasındaki dayanışmaya şok etkisi yapıyor; Türkiye ile yeniden savaşa girmeyi göze alamayan İtalya ile Fransa'yı birbirine yaklaştırarak İngiltere'den uzaklaştırıyordu / s. 5

 

Fransız basım, İngiltere'nin İstanbul'da ikinci bir Cebelitarık yaratmak için girişeceği yeni savaşa Fransa'nın da katılmasına karşı çıkıyor ve İngiltere'ye askeri ve bahri destek verilmesini onaylamıyordu.

 

Çanakkale ve İzmit'teki Fransız ve İtalyan askeri birliklerinin çekilmeleriyle Müttefikler arasındaki dayanışmanın bozulması üzerine, İngiltere, Boğazlar bölgesine ve İstanbul'a ivedilikle takviye güçleri sevk ediyor; Sırbistan ve Romanya'dan yardım diliyor, ama bu iki devlet, Boğazlardaki anlaşmazlığa karışmak istemiyordu (s. 6-7).

 

Türkler savaş gürültüleri çıkarmakla birlikte, sorunu yine de diplomasi yoluyla çözümlemeyi yeğ tutuyorlardı. Mustafa Kemal, Daily Mail adlı İngiliz gazetesinin muhabiri Ward Price'a verdiği demeçte, zafer arımda bile Türk emellerinin Misak-ı Milli'nin çizmiş olduğu hudutları aşmadığını; Amerika'nın Chicago Tribüne gazetesine verdiği demeçte ise, Türk topraklan üzerinde yapılacak herhangi bir konferansa kişisel olarak katılmaya hazır olduğunu bildiriyordu.

 

Rumbold'un bu önerisi üzerine ve İngiliz Kabinesi'nin kararıyla, 19 Eylül'de Paris'e giden Curzon, Fransız Başbakanı Raymond Poincare ve İtalya'nın Paris Büyükelçisi Carlo Sforza ile yaptığı görüşmelerden sonra (…) Türklerin Avrupa'ya dönmeleri prensip olarak kabul ediliyor ve Yunan ordusunun Meriç hattının gerisine çekilmesiyle ilgili işlemler konusunda Mustafa Kemal'le Müttefik Generaller arasında Mudanya'da bir konferans yapılması öneriliyordu (s. 8).

 

İngiliz Kabinesi, istihbarat kaynaklarından Türklerin Çanakkale'ye doğru ilerledikleri yolunda kaygı verici haberler alıyordu

İstanbul'daki İngiliz işgal gücü Başkomutanı General Harington Türklerle Mudanya'da görüşme yapılmasını öneriyordu.

Yunanistan'da, Nikolas Plastiras ile Stilyanos Gonatas adlı Albayların önderliğinde yapılan askeri bir darbeyle Kral Konstantin tahttan çekilmeye zorlanıyor ve Krokidas başkanlığında yeni bir yönetim kuruluyordu.

 

Mussolini: Bir askeri güç Boğazlara egemen olmalıdır; ama, bu güç İtalya olmayacağına ve Boğazlar İngiltere'nin eline geçeceğine göre, iyisi mi Türklerde kalsın, çünkü İngiltere, Boğazları şantaj yapmak için kullanacaktır (s. 12).

 

3 Ekim-11 Ekim / Mudanya Konferansı

Harington: İzmit yarımadası ve Boğazların doğu kesimindeki bölgeleri güvence altına aldım / s. 13

 

Mustafa Kemal: 'Misak-ı Milli’nin geriye kalanı da askeri harekâta başvurmadan gerçekleşecektir

 

Çiçerin: Rusya, Misak-ı Milli'ce saptanmış olan Türkiye hudutlarıyla ilgili tüm hak istemlerini destekler. Boğazların kıyıları üzerindeki Türk egemenliğine destek verir ve hudutlarını küçültülmesine karşı çıkar. Var olan veya yeniden kurulması önerilecek yansız veya uluslar-arası bir bölgenin kurulmasını desteklemez. Boğazların Cemiyet-i Akvam tarafından denetlenmesini kabullenmez (s. 19).

 

27 Ekim'de Müttefikler, 13 Kasım'da başlaması kararlaştırılan konferansa aynı zamanda hem Ankara hem de İstanbul yönetimlerini çağırdılar.

(Bunun üzerine saltanat kaldırıldı)

Son ana kadar İngilizlerden yardım umarak tahtına adeta yapışıp kalmış olan son Osmanlı padişahı Vahdettin, İstanbul hükümetinin çekilmesinden kısa bir süre sonra, İngiliz yönetiminin koruyuculuğuna sığınıyordu (s. 24).

 

İngiltere Dışişleri Bakanlığı yetkililerden Reginald W. A. Leeper, 31 Ekim 'de kaleme aldığı bir yorumda:

…Rusya, gelecekte İstanbul'a sahip olmak amacından vazgeçmemiştir ve vazgeçmeyecektir.

1. Rusya'nın Karadeniz'deki filosu zayıfken Boğazlar kapalı kalmalıdır. 2. Filo güçlenince Boğazlar açılmalıdır. Dolayısıyla, şimdiki siyasası, Boğazların savaş gemilerine kapalı kalmasına dayanır.

Şu anda Batı'da bize düşman iki güçle karşı karşıyayız: Rusya ve Türkiye. Rusya üzerinde herhangi bir etkili denetim kuramayız; Türkiye üzerinde ise bunu kurabiliriz…

Türk ulusal coşkusunun Doğu'da bizi ve Avrupa'da Balkan ülkelerini hedef almasını önlemeliyiz.

Dost bir Rusya'yı düşman bir Türkiye'ye karşı kullanmak bize yardımcı olmayacaktır, çünkü Rusya'yı etkileyemez ve onun politikasını denetleyemeyiz. Türkiye'yi Rusya'ya karşı kullanma siyasası ise henüz denenmemiştir. Bu da olayların gelişimine dayanır; ama, gerekirse, bu deney, bizi şimdi tehdit eden birçok komplikasyonlardan kurtarabilir / s. 25-26

 

İngiltere'de 15 Kasım'da yapılan genel seçimde Liberal Partili David Lloyd George, Bonar Law tarafından yenilgiye uğratılmış; Muhafazakârlardan oluşan bir Kabine işbaşına geçmiş; Lord Curzon Dışişleri Bakanı olarak aynı görevde kalmıştı.

İtalya'da da hükümet değişikliği olmuş; 30 Ekim'de iktidara Benito Mussolini gelmişti (s. 29).

 

Fener ve Galata kesimlerindeki Rum ve Ermeni ayak-takımı, Müslüman yönetimi altına girmekten veya ülke dışına kovulmak olasılığından kaygılanarak olaylar çıkarmaya başlıyor; yerel polis merkezlerine saldırıyor; yaşlı Müslümanları ve Yahudileri tartaklıyordu (s. 31).

 

Sonuçta, konferansın kesinlikle 20 Kasım'da başlayacağı ilgililere duyuruluyordu

İsmet Paşa, orada belki kimseyi bulamayacağı yolunda

Rumbold'un yapmış olduğu uyarıya karşın, konferansın ertelenmiş olduğunun BMM yönetimine resmen bildirilmemiş olduğu (için) 9 Kasım'da, öteki delegelerle birlikte İstanbul'dan Lozan'a hareket ediyordu (s. 32-33).

 

Rumbold'a göre, amacı, Lozan'a ulaşınca, Müttefiklerin delegelerinin saptanmış olan tarihte orada hazır bulunmamalarını protesto etmek ve onları güç bir durumda bırakmaktı

 

8 Kasım tarihli (Sırp) Vreme gazetesi ise, 'silahlanalım' başlıklı yazıda, Balkanlarda barışı korumanın tek yolunun, Sırbistan'ın 'dişlerine kadar silahlanması' olduğunu vurguluyor; Sırbistan'daki Müslümanların Kemalist başarılarından kıvanç duyduklarını; Saray Bosna'da İslam bayrağının açılmış olduğunu; Türklerin Avrupa'ya dönmelerinin, yaşamlarından memnun olmayanlara ve mağlûplara bir umud sembolü oluşturduğunu kaydediyordu (s. 33)

 

İtalyan basım, Ankara yönetiminin ağır basmasına karşı cephe alıyor ve İtalyan yönetimini Türk tehditlerine karşı sert direnişte bulunması için destekliyordu.

Roma'daki İngiliz Büyükelçisi Ronald Graham'a göre, o sırada İtalyan basınında yayımlanan yazılarda Mussolini'nin parmağı vardı (s. 34)

 

Lord Curzon / konferansa gitmeden önce İngiltere ile Fransa ve olabilirse İtalya arasında bir anlaşmaya varılmasının önemi üzerinde duruyordu.

 

Mussolini, yeni Başbakan ve Dışişleri Bakanı sıfatıyla 16 Kasım'da İtalyan parlâmentosunda ilk konuşmasını yaparken, 'Lozan'da Türklerin zaferini tanımanın bir ödev olduğunu' söyledi…

 

İsmet Paşa, delegasyonuyla birlikte 12 Kasım da Lozan’a ulaşıyor ve konferansın ertelenmiş olmasını sertçe protesto ediyordu. Fransa ile İtalya ondan özür diliyor, ama İngiltere özür dilemek inceliğini göstermiyordu.

Poincare, konferansın ertelenmesinden meydana gelmiş olan güç durumdan Müttefikleri kurtarmak amacıyla, ismet Paşa'yı Paris'e çağırıyor

 

19 ile 20 Kasım'da Müttefik delegeler arasında yapılan toplantıdan Curzon kaygılı olarak çıkıyor; Fransızların, görüşlerini değiştireceklerini seziyordu

 

İngiltere, bir Kemalist saldırısına karşı koyabilecek ve konferansta hem kendi ve hem de Yunanistan tarafından koz olarak kullanılmak üzere, Batı Trakya'daki Yunan ordusunun yeniden örgütlenmesi için Atina'daki ihtilâl yönetimini sürekli uyarıyordu (s. 43).

 

BÖLÜM II

KONFERANSIN BİRİNCİ DÖNEMİ

Horace Rumbold'un deyimiyle, Türkler, 'bir elde Misak-ı Milli, bir elde kılıç' olmak üzere konferansa giriyorlardı

Konferansta en güçlü rakip olarak İngiltere'yi karşılarında bulacaklarını biliyorlardı

Osmanlı Devleti'nin sorunlarım çözümlemeye çalışacaklarını; bunu yapmanın güç ve tehlikeli olacağım kavrıyorlardı. Avrupa diplomasisinin deneyiminden yoksun olan Türk delegasyonu, bu görevi gereğince yerine getirecek bir durumda değildi (s. 44).

Andrew Ryan, Lozan Konferansı'na katılan Türk delegelerinin bazılarıyla ilgili olarak şu gizli notları hazırlamıştı:

'İsmet Paşa - Aşırı eğilimli; görüşmelerde inatçı; Mustafa Kemal'in sadık yardımcısı;

Dr. Rıza Nur - Belirli görüşleri olmayan, macerasever, aşırı eğilimli, en çok para ödeyenlere bağlılıkla hizmet eder; Bolşeviklerden ödenek alır;

Hasan Bey - Maliye uzmanı ama mali konularda pek az bilgisi var;

Muhtar Bey - Eskiden İstanbul'un Bayındırlık Bakanlığının tanınmış ve saygın yetenekli yetkilisi; kendi özel sahasında yetenekli; teknik uzman; güçlü bir ulusçu [nasyonalist]; oldukça zeki ve dürüst;

Hamit Bey - Fransız mali çevreleriyle sıkı ilişki içinde; çalışkan ve çabuk anlayışlı, ama genellikle etkili olmaktan çok bir araç [alet], yağcı [dalkavuk], kendisiyle kolay ilişki kurulur, tavrı biraz kaba; kişisel görüşlerinde uzlaşmaz;

Ruşen Eşref - Tanınmış ve çalışkan bir propagandacı; her açıdan katı;

Cevat Bey - Eskiden İngilizlerle ilişkisi olmasına karşın güvenmediğim bir kişi;

Haim Nahum Efendi - Zeki, varlıklı ve daha da zengin olma hevesinde; Siyonistlere karşıt; Paris ve ABD'de ilişkileri var; ılımlı duygular gösterir ve görüşlerinde görünürde Mustafa Kemal'e karşı İttihat ve Terakki'nin davranışlarına benzer biçimde bir muhalefet kurmaya çalışanlardan biri; Türkiye'de kendi kişisel tutkularım sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir yöntemi destekleyebilir;

Cahit Bey - Burada [Lozan'da] en tanınmış gazetecilerden biri; İttihat ve Terakki'nin 1908'den bu yana en iyi bilinen politika yazarı; daha sonra kamu borçları komisyonunda Türk üye olarak görev yaptı; Cavit’le sıkı işbirliği yapar ve şimdi onunla birlikte Mustafa Kemal'e karşı İttihat ve Terakki'yi diriltmeye çalışıyor; ikinci derecede önemli konularda Ankara'yı açıkça eleştirmeye başlamıştır;

Cevdet Bey - İkdam gazetesi sahibi, ama bu gazeteyi dış ülkelerden yönetmeyi yeğ tutar;

Reşit Safvet - Alınanlara ve Ermenilere karşıt; Fransız mali çevreleriyle ilişkileri var; İstanbul'da kısmen yabancı kuruluşlarda semiz [bol] paralı görev peşinde;

Münir Bey - Yetenekli;

Celal Bey - Eski Ekonomi Bakanı

Celâlettin Arif - Roma'daki Kemalist temsilcisi; gerçekten 'domuz' gibi bir hukukçu; İtalyanlara özveride bulunulmasını destekler ve herhalde bundan çıkar bekler' / s. 49-51

 

İngiliz delegasyonu üyesi Sir William Tyrrell'in 28 Kasım'da kaleme aldığı bir rapora göre, bizzat kendisi, İsmet Paşa'nın isteği üzerine 27 Kasım akşamı onunla Lozan Palas otelinde iki saat süren bir görüşme yapmıştı.

“İsmet'in değindiği ilk konu petrol olmuştur. Türkiye yönetiminin Musul petrol kaynaklarında bir payı olup olmayacağını sordu…” / s. 57

 

Bu şuada, İngiltere Başbakanı Bonar Law, Irak'tan büsbütün çekilmek niyetindeydi ve Irak hudutlarının güvenliğine karşılık olarak Türklere Musul petrollerinde bir pay verilmesini öneriyordu

Ancak, İngiliz Sömürgeler Bakanlığı, 'Musul elden giderse, Irak da gider' kaygısıyla buna karşı çıkmış ve Curzon da Türklere olumsuz yanıt vermişti / s. 58

 

Boğazlar sorunu konferansta görüşülmeye başlandıktan sonra, Rus ve Türk delegasyonları arasındaki ilişkiler oldukça gerginleşmiş; ilişkilerin kopması büyük güçlüklerle önlenmiştir

(Çiçerin Türklerin İngilizlere yakınlaşmasından dolayı) Lozan'daki Hintli ve öteki Doğululara, Türklerin, yalnız Rusların 'çıkarlarım satmakla kalmadıklarım', aynı zamanda, İngiltere'nin eline düşerek ona yardımcı olduklarım açıkça söylüyor; tüm Doğululara ve özellikle zulüm altındaki İslam uluslarına, Lozan'daki Türk delegasyonunun uyguladığı siyasete karşı Ankara yönetimine karşı protestolar göndermelerini öneriyordu (s. 69).

 

BÖLÜM III

KONFERANSIN BUNALIM DÖNEMİ

Türk delegeler, en çok yabancıları Türk adliyesinin yetkisinden muaf tutan adli kapitülasyonlara karşıydılar.

Curzon, İngiliz askeri makamlarım, her türlü önlemin alınması ve olağanüstü bir durum ortaya çıkarsa, uygulanabilecek bir harekât planı hazırlanması yolunda uyarıyordu. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sir Eyre Crowe'a 22 Aralık'ta gönderdiği gizli telyazısında, Türklerin inadı yüzünden Noel ve yılbaşı tatillerini İngiltere'de geçiremeyeceği için yakmıyordu (s. 82).

 

6 Ocak'ta Ermeni konusu, ABD temsilcisi Child, İtalyanlar ve kimi İngiliz Protestanların kışkırtmalarıyla, İngiliz delegesi Sir Horace Rumbold tarafından alt komiteye getirilince, Türk delegesi Dr. Rıza Nur, protesto olarak toplantıyı terk ediyordu:

'Bağlaşıklar, Ermenileri siyasi aletleri olarak kullandılar ve onları yangına [ateşe] sürdüler. Bunun sonucu olarak Ermeniler cezalandırıldılar. Büyük cezalara, hastalıklara, açlığa ve göçe maruz kaldılar. Ermenileri ödüllendirmek gerekiyorsa, onları siz ödüllendiriniz...

Mısır, özgürlüğü için kana boğulmuştur; Hindistan, Tunus, Cezayir ve Fas kendi yurtlarını istiyorlar. İrlandalılar bile, kendi ülkeleri ve bağımsızlıkları için yüzyıllarca kanlarını dökmüşlerdir. Onlara bağımsızlıklarını ve ülkelerini veriniz... Bu koşullar içinde burada kalamayız. Toplantıyı terk ediyorum'. / s. 91-92

 

Dr. Rıza Nur, bu sözlerinin tutanaklardan çıkarıldığım daha sonra öğreniyordu.

 

Ocak ayının ikinci haftasında, Fransızların Ruhr bölgesini işgal etmeleri üzerine, Lord Curzon, konferansı ivedilikle sona erdirmeye çalışıyordu

 

Musul sorunu / İsmet Paşa, Lord Curzon'la bu konuda anlaşamayacağını anlayınca, sorunu doğrudan doğruya İngiliz yönetimiyle görüşme yoluna gidiyor;

İngiltere Başbakanı Bonar Law'u etkilemek amacıyla, Muhtar, Şeref ve Rüstem Beyleri Londra'ya gönderiyordu

(Law’ın değerlendirmesi) amaçları, Musul'daki petrol kaynaklarım Türkler yararına çalıştıracak bir İngiliz şirketi kurmakmış

 

Musul'la ilgili entrikaların sonu gelmiyordu.

 

Curzon, 13.1.1923

…Gelecek hafta, İsmet'e antlaşma tasarısını vererek konferansı sonuçlandıracağım. Ankara'ya danışmak isterse, Ankara'nın yanıt vereceği güne dek konferansı erteleyeceğim; bu da konferansı kesintiye uğratmaktan daha iyi olacaktır. Bu arada Ankara aklını başına toplayabilir

 

Tahran'da yayımlanan İttihad adlı gazete,

Öteki konferanslar gibi, Lozan Konferansı'nın da amacı, Türkiye'yi haklarından yoksun bırakmak ve başarılarım geçersiz kılmaktır. Konferansta görüşülen konular doğrudan doğruya İran'ı da ilgilendirdiği halde, Bağlaşıklar, İran ve öteki İslam ülkelerini konferansa kabul etmemişler, ama hırsız Kürdistanlıları Ermenilerin yalancı temsilcilerim ve Süryani maceracı Ağa Petros'u, Türk delegelerinin protestolarına karşın, dinlemişlerdir. İyilik bilmez ve zalim Avrupa'yı protesto ederiz.

 

Atina'daki yetkililer izin verirse, Yunam Generali Pangalos'un süratle İstanbul'a yürümesi olasılığı olduğuna değiniyor; onun, hükümetinin buyruklarım dinlemeyerek böyle bir harekâta başlaması olasılığından Fransızların kaygılandıklarını bildiriyor / s. 109

 

Curzon, 24 Ocak

'Bu arada, aynı otelde konaklayan Fransızlarla Türkler dostluklarını sürdürüyorlar. Aramızda geçen şeyler ve yapılan planlar Türklere duyuruluyor. Geceleri birlikte şampanya içilerek dostluklar sürdürülüyor. Fransız ve İtalyan delegelerinin birkaç saat önce konferans salonunda açıkça hakaretlerine uğradıkları adamlarla şakalaşarak kadeh kaldırdıkları görülüyor. Ben böyle bir davranıştan kaçındım, çünkü bu, halkımızı tiksindirir ve Türklere, Müttefiklerin iki yüzlü oldukları izlenimi verir' / s. 111

 

Gerçekte, Lozan'daki anlaşmazlıkların başlıca nedeni, Lord Curzon'un, hiçbir uzlaşma kabul etmeden, hemen her konuda Türklere dikte etmeye çalışması ve kendisine karşı koyanları, özellikle İsmet Paşa ve Türk delegasyonunun öteki üyelerini aşağılamasıydı.

 

Curzon, 24.1.1923

“Konferans kesintiye uğrarsa, Musul sorunu yüzünden olmayacaktır. İsmet'in geciktirmek için yaptığı tüm taktikleri önleyeceğim... Diledikleri zaman antlaşmayı imzalamak üzere Türklerle yeniden toplanabileceğimizi onlara bildireceğim. Bu arada Türkler, tehdit edici askeri harekâtta bulunabilirler ve bu da husumete yol açabilir. Göstergeler bunun olmayacağını işaret ediyor, Çünkü Fransa, Doğu'da İngiltere ile olan ilişkileri kesilir kaygısıyla ve bizim de, Ruhr'daki Fransız davranışlarına olan toleransımızın yitirilmiş olacağını bilerek,

Türkleri suskun tutmak için çok çaba harcayacaktır. Ayrıca, Türkler, yeniden örgütlenmiş olan Yunan ordusunun ileri hamlelerde bulunmasından korkuyorlar.” / s. 113

 

İngiliz işgal gücü Başkomutanı General Harington, 28 Ocak'ta Savaş Bakanlığı'na gönderdiği gizli telyazısında:

“Askeri açıdan oldukça kötü bir durumdayız... Bu açıdan, İstanbul'u hâlâ işgal ettiğimizi sanmak bir komedidir.

(…)

Türklerle ilişkilerimizi kesinlikle kesecek ve onlara karşı savaşacaksak, askeri gücümüz, İstanbul ve İzmit'ten Gelibolu yarımadasına çekilmeli ve Çanakkale, Gelibolu'daki askeri yığınağımızı desteklemek için bir dış mevzi olarak kullanılmalıdır. Oradan, Türkleri Avrupa'dan çıkarabiliriz ve gerçekte onların da korktuğu budur...” / s. 119

 

Poincare, 29.1.1923.

Türklerin (…) Fransızları ilgilendiren kapitülasyonlarla genel borç ve İngiltere'yi ilgilendiren Musul konularında en küçük ödünü bile vereceklerini sanmadığını; Yunanistan'a karşı kazanmış oldukları zaferin, dana önceki yenilgilerini sildiğine inandıklarını; husumet yeniden başlarsa, bunun İstanbul, Suriye ve Mezopotamya [Irak]'da sonucunun felâket olacağım söylüyor, şunları ekliyordu: 'Arapların çoğunluğu Türkleri Fransa ve İngiltere'ye yeğ tutuyor. Araplar, bu sırada, Hicaz'la Mezopotamya'da ve Ankara yönetimiyle entrikalar çeviriyorlar. / s. 122-123

 

Türk delegeler 4 Şubat'ta kendi tasarılarım sunuyorlar

İngiliz delegasyonu 5 Şubat'ta Lozan'dan ayrılıyor

İsmet Paşa, bu durumda, Mudanya Mütarekesinin yürürlükte kalacağını ve Müttefiklerden yazılı bir belge alıncaya dek, konferansın ancak kesintiye uğramış sayılacağı umudunu dile getiriyor

 

BÖLÜM IV

KONFERANSIN KESİNTİYE UĞRAMASINDAN SONRAKİ GELİŞMELER

Konferans, İngiltere'den çok Fransa ve İtalya'yı ilgilendiren adli rejim, kapitülasyonlar ve Türk-Yunan savaş tazminatı konularında kesintiye uğramıştı

 

Lord Curzon da, 7 Şubat tarihli Daily Telegraph gazetesine verdiği demeçte, Türkiye ile İngiltere arasındaki tüm sorunların Lozan'da sona erdiğini söylüyor,

“Fransızlarla İtalyanları ilgilendiren konularda Türklerin anlayış göstermesi için çalışıldı... Türklere, muzaffer bir devletler grubunun yenilmiş bir devlete hiçbir zaman göstermediği cömertlik gösterildi. Türkler, son dakikanın son anına dek çarşı taktikleri kullandılar ve yüz defa, Türkiye'nin egemen bağımsızlığından ve mahkûm olacakları kölelikten söz ettiler. Türklerin bu tutumu inanılmaz bir şey. Onlar, barışın gerçek yıkıcılarıdır. Ülkeme yenilgiyle değil zaferle dönmüş bulunuyorum. Kişisel çıkar ve ulusal yarar kazanmak yerine Müttefiklerimizin safında yer aldım ve onlara, düşünceleri için verdikleri savaşımda yardımcı olmayı yeğ tuttum.” / s. 139-140

 

Türk basını İtalyanlarla Fransızlara saldırıyordu.

 

Türk yönetimi, İzmir'deki Bağlaşık savaş gemilerinin üç güne kadar geri çekilmelerini istiyor; aksı durumda, mütarekenin sona ermiş sayılacak uyarısında bulunuyordu. İngilizler, Türklerin niyetini saptamak amacıyla, İngiliz savaş gemisi 'Curaçoa’yı, İzmir Umanına gönderiyor, fakat Türk kıyı bataryaları hiçbir karşılıkta bulunmuyordu (s. 143).

 

Lord Curzon, 9 Şubat ta, Henderson aracılığıyla, Ankara'yı, antlaşmayı imzalamaya yemden çağırıyor, ama Ankara bunu derhal reddediyordu

Ankara, İngilizlerden, İzmir'deki savaş gemilerinin bir kısmını, iyi niyet belirtisi olarak ve Ankara'da Ulusçulara yardımcı olur umuduyla, geri çekmelerini rica ediyor; bunun üzerine, İngiliz savaş gemilerinin birçoğu 27 Şubat'ta İzmir'den ayrılıyordu (s. 144).

 

16 Şubat'ta Lozan'dan İstanbul'a dönen İsmet Paşa, ertesi günü İngiliz Yüksek Komiseri vekili Nevile Henderson'la görüşüyor; ne yapması gerektiği konusunda onun görüşünü soruyor, Henderson da ona, antlaşmayı imzalamasını öneriyordu (s. 151).

 

Horace Rumbold, 27.2.1923

“Ankara fanatiklerinin ve vahşilerinin ne yapacaklarını söylemek olanaksızdır. Kendilerine şahane [harika] bir anlaşma önerilmiştir; akıllı olsalar onu hemen kabul ederler; ama Türk, olağanüstü bir budaladır ve çoğu kez, ekmeğinin hangi yanma tereyağı sürülmüş olduğunu göremeyecek kadar zavallı görünür.” / s. 155

 

21 Mart tarihli İngiliz gizli istihbarat raporuna göre, BMM'deki gizli görüşmelerinde (…) İsmet Paşa, ansızın ayağa kalkarak, duygulu ve dramatik bir edayla şunları söylüyordu:

“…Kişisel olarak bana ve davranışlarıma güveniniz yoksa Dışişleri Bakam ve Batı Cephesi komutanlığından hemen çekileceğim. Ordunun yorgun düştüğünü ve savaşın çılgınlık olduğunu anlayamıyorsunuz.”

 

İngiliz İstihbarat Servisi'nin 'aktörlük' olarak nitelediği bu olaydan sonra (…) Mustafa Kemal hemen ayağa kalkıyor, hükümete güvenoyu ve barış konusunu çözümleme yetkisi verilmesini öneriyor; 120 milletvekilinin desteklediği hükümet, bu kez askeri şahsiyetlerden oluşan bağımsızların da desteğini sağlıyor ve böylece yönetim, herkesi şaşırtacak biçimde ve Meclis durumu anlamadan güvenoyu sağlıyordu (s. 163).

 

Mustafa Kemal, barışın neden henüz sağlanamadığını halka anlatmak amacıyla 12 Mart'ta Ankara'dan ayrılarak Anadolu gezisine çıkıyor; Osmaniye, Adana, Mersin, Konya ve Kütahya'da konuşarak, 25 Mart'ta Ankara'ya dönüyor

 

Sovyet Rusya diplomatik temsilcisi J. Zilkind, 14 Mart'ta Moskova'ya ve Almanya'daki Rus Büyükelçiliğine gönderdiği gizli yazıda:

Müttefiklerin Lozan'da uygulamış oldukları taktik, ancak onların zayıflığını ve çaresizliklerini göstermiştir; bunu da, Türklerce önemli görülen konularda İsmet Paşa'ya vermiş oldukları ödünler kanıtlamaktadır.

Bu taktiğe göre, kesin yanıtlar verilmekten kaçınmalı; kimi konularda anlamsız ve belirsiz olmalıdır, çünkü Müttefik delegelerin zayıf noktalarını ortaya çıka muş ve Türklere, görüşlerinde direnirlerse, Türk ulusunun çıkarlarına uygun koşullar sağlayacağı yolunda güvence vermişti.

1922 yılı Kasım ve Aralık aylarında, daha az kabul edilebilen bir antlaşmayı Türk delegasyonu ve BMM onaylayacaktı. O sıralarda Türkiye, Müttefiklerce hipnotize edilmiş gibiydi ve kendi gücünün farkında değildi, ama o zamandan sonra gücünü anlamıştır. Şimdi, Lozan Antlaşmasını imzalamaya artık gerek yoktur. İsmet Paşa bile onu imzalamaya karar verse, Ankara'daki Ulusal Meclis, antlaşmayı asla kabul etmeyecek; kabul etse bile, yeni kurulmuş olan hükümete hiç de yardımcı olmayacak bir seri protestolar yer alacaktır.

Türkiye'nin her yanında ve basında, Fransa'nın, konferansın son aşamasında uygulamış olduğu tutuma karşı, bir değişiklik oluşmuştur. Poincare'in, tüm Müttefik politikasını parçalamış olan şaşırtıcı telyazısı, tüm Türk basınında Fransa'ya karşı bir kampanya başlatmış ve o güne dek yapmamış olduğunu yaparak, onun Avrupa politikasını sertçe eleştirmiştir.

Poincare’nin 1 Şubat tarihli telyazısıyla kışkırtılmış olan bu uyarı, Pelle ile yapılmış olan görüşmeyi sona erdirmiş ve Pelle, Paris'e gönderdiği telyazısında, kendisine verilmiş olan görevi yerine getiremediğini bildirmiştir (s. 167-169).

 

Mustafa Kemal, Fransızlar üzerinde baskı kullanmak için Suriye hududuna asker yığıyordu

 

BMM yönetimi, Amerikalı sermayedarlardan oluşan, Osmanlı Amerikan Kalkınma Şirketi [Ottoman-American Developnıent Company]'yi temsil eden Deniz Yarbayı Arthur Chester ve Albay Kennedy'ye, 9 Nisan 1923'te, BMM'nin onayıyla bir ayrıcalık hakkı [imtiyaz] tanıyordu

BMM yönetimi, bu imtiyazla, Lozan'ın ikinci döneminden önce ve konferans sırasında, Amerikalıları Müttefiklere karşı kullanmak amacını güdüyordu.

 

BÖLÜM V

LOZAN KONFERANSI'NIN İKİNCİ DÖNEMİ

3 Nisan 1923'te Lozan Konferansının ikinci dönemi başlıyordu. Bu dönemde İngiliz delegasyonu başkanlığına Sır Horace Rumbold getirilmişti. Onun yanında yardımcı olarak, İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiserliği siyasi işgüzarlarından [Türk düşmanlığıyla tanınmış] Andrew Ryan vardı.

 

İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri vekili Nevile Henderson, 24.4.1923

“[Türkler] Chester projesinde haşarılık yaptıklarım biliyorlar ve bu haşarılıklarının getireceği sonuçtan kaygılanıyorlar. General Weygand'ın Suriye'ye atanmış olması iyi bir izlenim yaratmıştır. Bu, Fransa'nın, Türklerin blöfüne karşı ilk deneyimidir ve Türkler, Fransız korkaklığının bir sınırı olduğunu anlamaya başlamışlardır.”

 

Atina yönetimi, Yunan ordusunun Anadolu'da yapmış olduğu yıkıma karşılık olarak Türkiye'ye tazminat ödemeye yanaşmıyordu.

Venizelos, Türkler Yunanistan'dan tazminat istemekten vazgeçerse, Karaağaç'ı ve kuzeyde, Meriç'le Arda ırmakları arasında bulunan üçgen biçimindeki küçük bölgeyi onlara önermeyi tasarlıyordu / s. 179

 

14 Mayıs'ta Venizelos İsmet Paşa'yla görüşüyor; Yunanistan'ın savaş tazminatı ödeyemeyeceğini, ama Türk yönetimini manevi açıdan tatmin etmeye hazır olduğunu bildiriyordu. Venizelos'un planına göre, Yunanistan, kendi ordusunun Anadolu'da savaş kurallarına aykırı olarak girişmiş olduğu davranışlardan ötürü tazminat ödemek sorumluluğunu bir deklerasyonla üstlenmeli; buna karşılık, Türkiye, Yunanistan'ın mali durumunun böyle bir tazminat ödemesine izin vermediğini kabullenerek isteminden vazgeçmeli / s. 180

 

Lozan'daki Yunan delegesi Aleksandris, tazminat konusunda anlaşmaya varılmazsa, iki güne dek konferansı terk edeceğini açıklıyor, 22 Mayıs'ta Atina'ya şunu bildiriyordu: kendisi 26 Mayıs'a kadar Lozan'da kalacak; o güne kadar anlaşma olmazsa, Mudanya Mütarekesi iptal edilecek ve 27 Mayıs'ta Yunan harekâtı başlayacaktı.

İki gün geçmeden, İtalyanlarla Fransızlar, Türkiye'den savaş tazminatı istemekten vazgeçtiklerini bildiriyor, böylece, İsmet Paşa'ya, Yunan tazminatı konusunda Ankara'nın talimatı dışında uzlaşma fırsatı veriyor; o da Ankara'ya danışmadan Yunan önerisini kabul ediyor… / s. 182

 

…tazminat konusunda İsmet'le Rauf'un arası açılıyordu. Rauf, Yunan önerisinin kabulünden yana değildi. İsmet ise, öneri kabul edilmezse Ankara'ya döneceğini bildiriyordu

 

Montagna formülüne göre, Türkiye'de adli yönetimin geliştirilmesi için zamana gereksinildiği kabul ediliyor; hiç olmazsa beş yıl süreyle Türkiye'de hukukçulardan oluşacak bir danışma kurul unun bulunması isteniyordu. Bu hukukçuların da katılacağı bir komisyon, Türkiye'de adli yönetimin ve hapishanelerin gelişimine ait projeler hazırlayacaktı. Yabancıların davalarında sürekli yabancı danışman bulunacak; yabancılar hakkında celp, tutuklama ve arama emirleri ancak yabancı hukuk danışmanlarının onayı alındıktan soma verilebilecekti. Bu yabancı danışmanları uluslararası adalet konseyi seçecekti. Türk mahkemeleri bunların adeta denetinde olacaktı. Haksız gördükleri mahkeme kararlarını geçersiz saydırmak için Adalet Bakanı'na itirazda bulunabileceklerdi. Konferansın kesildiği 4 Şubat'ta, İsmet Paşa, geçici bir süre için yabana hukukçulardan danışman olarak yararlanabileceklerini ve onların Türk görevlisi olarak çalışmalarını istemişti / s. 185

 

Mayıs ortalarında, daha çok Fransızları ilgilendiren Osmanlı genel borcunun ödenmesiyle ilgili yeni bir kriz başlıyor

Ödeme, borç senetlerinde belirtildiği gibi, sterlin üzerinden yapılırsa, Türklerin her yıl yaklaşık olarak beş milyon, frank üzerinden yapılırsa, 1,7 milyon sterim ödemeleri gerekecekti. Doğal olarak Türkler, frank üzerinden ödemeyi yeğ tutuyorlardı. Fransızlar ise, borcun, ya altın ya da sterlin olarak ödenmesini istiyorlardı (s. 188).

 

Türkler, Müttefiklerin bu konuda savaşa girmeyeceklerini anlıyorlardı

 

İstanbul'daki İngiliz işgal gücü Başkomutanı General Harington, 10 Haziran'da Savaş Bakanlığı'na gönderdiği gizli telyazısında şöyle diyordu:

“Size daha önce göndermiş olduğum bilgiye göre, Ankara, geriye kalan sorunlarda, görüşmelerin kesintiye uğraması pahasına da olsa, hiçbir ödün vermemesini İsmet Paşa'ya tembihlemiştir... Türk, şimdi dört ay önce olduğu kadar askeri açıdan heybetli değildir. Askeri durumu kötüye gitmiştir. On veya on beş gün içerisinde ancak küçük bir askeri güç toplayabilir ve yedekleri yoktur. Doğu Trakya'da büyük bir güç kurmada başarısızlıkla karşılaşmıştır. Bugün, deniz gücü yoktur; ordusu kötüleşmektedir; hava gücü, parası ve geleceği yoktur. Ankara'nın İsmet'e gönderdiği emirlerde küstahlık gösterilmektedir... İstanbul'da yetkimiz kasten hiçe sayılarak bize karşı meydan okunuyor... Şu anda askeri açıdan güçlüyüz ve isteklerimizi kabul ettirebiliriz. Türk, görevimizde ciddi olduğumuzu görürse, bize karşılık veremeyecektir.” / s. 189-190

 

Türklerin genel borç konusundaki direnişine karşılık olarak, Fransızlar da boyun eğmemeye kararlı idiler.

 

(Rumbold) Türklere boyun eğmeyi onur kırıcı bulmakla birlikte, Müttefikler bu konuda güce baş vurmayacaklarına göre, en uygun anlaşmaya varmaları gerektiğine inanıyor (s. 193).

 

…protokole göre, Türkiye'deki tüm Müttefik kara ve deniz güçleri, antlaşmanın onaylanması üzerine Türk karasularından çekilecek; ancak, Boğazlarla ilgili konvansiyon yürürlüğe girinceye dek, Boğazlardan bağımsız geçişi sağlamak amacıyla Müttefiklere ait bir kruvazörle iki destroyer Boğazlarda kalacaktı (s. 199).

 

Türklerden, İngiliz Vickers Armstrong ve Fransız Regie Generale firmalarının imtiyazlarını onaylamaları, yerlerine yenilerini koymaları, ya da onlara on yıl süre ile tercih hakkı tanıyarak tazminat ödemeleri; İngiliz sermayesiyle çalışan Türk Petrol Şirketi [Turkish Petroleum Company]'nin haklarını tanımaları isteniyordu. Ancak, bu imtiyazlar, Amerika'nın ticari çıkarlarına, özellikle Chester imtiyazına ters düşüyordu. Lozan'daki Amerikalı temsilci Grew, Müttefiklere imtiyaz tanıyan maddelerin antlaşmadan çıkarılmasını istiyor; Amerika'nın Türklerle ayrı bir ticaret anlaşması imzalayacağını söylüyordu (s. 200-201).

 

17 Temmuz'da, Müttefikler, imtiyazlar konusunda ödün veriyor ve Regie Generale ile Vickers Armstrong şirketleri için ödenecek tazminatın beş yıl süre ile eşit rekabet esasına dayanmasını kabullenerek, Amerikalıların 'açık kapı' siyasetine teslim oluyorlardı (s. 201).

 

20 Mayıs tarihli Irak gazetesi, Tafan [Tufan ?]'ın bildirdiğine göre:

“Maalesef BMM, konferansta yapılan görüşmelerde, Irak'taki İngiliz etkisini sona erdirmek için hiçbir çabada bulunmamıştır. Bu, İslam’ın onuruna sürülmüş bir lekedir; Müslümanların kalplerini yaralamıştır ve onları üzmüştür. Irak halkı, İngilizlerce, Irak'taki egemenliklerini sürdürmek için Faysal gibi bir ajan kullansalar bile, onlara asla boyun eğmeyeceklerdir.” / s. 204

 

(13 Mayıs) General Pelle, Ermenilerin Lozan'da İsmet Paşa'yı öldürmek için komplo kurdukları konusunda Türk delegasyonunu uyarmış. Bu haber, İstanbul ve Ankara basınında kaygı ve kızgınlık yaratmıştı.

 

Lozan Antlaşması'nın Yankıları

18 Temmuz tarihli L'Temps gazetesinde Herbette, Türkiye'nin büyük bir diplomatik zafer kazandığını ve en tehlikeli düşmanları olan İngiltere ile Yunanistan'ın, Mudanya Mütarekesinden çekilmeleri durumunda karşılaşılması olası tehlikeyi atlatmış olduğunu; Türkiye'nin ulusal bir devlet haline geldiğini; Fransa'nın, Ankara Antlaşmasında sağlamış olduğu yararlan yitirdiğini ve antlaşmadan zararlı olarak çıktığını; ABD'nin, haklarım koruduğunu; ancak İngiltere'nin de zarara uğradığım, çünkü Asya Türkiyesi'nin İngiliz egemenliğinden kurtulmuş olduğunu kaydediyordu.

 

24 Temmuz tarihli Echo National'de, Andre Tardieu, 'Boğazların Hanımı İngiltere' başlıklı bir başyazıda, İngilizlerin, Çanakkale'de kalarak Akdeniz'in tüm kapılarına sahip olacaklarım; İngiltere'nin o sırada Boğazlarda yeni bir Cebelitarık'a sahip olduğunu ve birkaç hafta içerisinde bu durumunu değiştireceğine inanmadığını; Fransa'nın Türk dostluğunun İngiltere'ye Doğu'da saygınlık kazandırdığını ve onu Boğazların hanımı yaptığını öne sürüyordu (s. 207-208).

 

25 Temmuz tarihli Fransız Eclair, çılgınca bir politikanın feci sonuçlarından söz ediyor; şöyle diyordu:

“Hilâl, Haç'a böylesine bir yenilgi darbesi indirmemiştir. Batı'nın saygınlığı toprak olmuştur ve uygarlık, barbarlığın önünde eğilmektedir-... Fransa'yı bu aşağılayıcı duruma getirmiş olan Franklin-Bouillon, parlamentoya üye seçilmiştir.”

 

Echo de National'da Pertinax, antlaşmayı bir yenilgi sembolü olarak niteliyor; Türk Ulusçuların Anadolu'da geniş topraklar yitirmiş olmalarına karşın, muzaffer olarak Balkan yarımadasına döndüklerini yazıyor; Müttefiklerin teslim oldukları sorunları sayarak, Türk rövanşının bir oldu-bitti olduğunu öne sürüyordu.

 

Figaro'da Henri Bidou, Türkiye'nin ilk kez Batılı bir devlet olarak kabul gördüğünü; savaş Türkiye'yi Avrupa'dan çıkarmaya yolu açmışken şimdi Avrupalılaşmış olduğunu kaydediyordu. Victoire'da M. Herbette, Yunanlılarla Ermenilerin matem tuttuğunu; ancak antlaşmanın, İngiliz açısından da çok parlak olmadığım; sayısız askere ve toplara sahip Türkiye'nin, Boğazların efendisi olarak kaldığını vurguluyordu (s. 208).

 

18 Temmuz tarihli Times adlı İngiliz gazetesi, “Türk barışı çözümlendi, 'Müttefiklerin son ödünleri” başlığı altındaki yazılarında şöyle diyordu:

“Güç bir hamilelikten sonra başarılı sonuç elde edilmiştir. Bebek tatmin edici olmamakla birlikte... Türklerden başka hiç kimse o yavrunun onur verici olduğunu benimseyemeyecektir.” / s. 208

 

Aynı gazete, 28 Temmuz tarihli sayısında Ağa Han'ın Müslümanlara gönderdiği şu mesajı yayımlıyordu:

“Tarihte, ilk kez, bir İslam ulusu tarafından, kesin eşitlik esasına dayanarak, Batı'nın büyük devletleriyle bir antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşma, Gazi Mustafa Kemal'in sarsılmaz önderliğine ve İsmet Paşa'nın sabırlı diplomasisine verilen krediyi yansıtır. Türk ulusunun sağlamış olduğu özgürlük bir bütündür.” / s. 208-209

 

Daily Telegraph adlı İngilizce gazete, 28 Temmuz tarihli sayısında, İngiltere'nin eski Başbakanı David Lloyd George'un şu demecini yayımlıyordu:

“Uygarlığın başarısızlığı... Her şey sona erince, İsmet'in gülümsemesine şaşmamalıdır. Ankara'dan alman haberlere göre, barış, orada büyük bir Türk zaferi olarak karşılanmıştır ve gerçekten de öyledir... Mudanya Paktı Sevr değildi, ama kesinlikle Lozan'dan daha iyiydi. Sevr'den Mudanya'ya bir gerileme idi; ancak, Mudanya'dan Lozan'a bir bozgundur [hezimettir].” / s. 210

 

Yunan basım, Müttefiklerin, barış yolunda birçok ödün verdiğini öne sürerek acılarını belirtiyor

Yunan ihtilâlcilerinin organı Eleftheros Loğos, “Fransa şimdi başka devlet adamlarına ve yüce geleneklerine uygun bir siyasaya dönmeye gereksinim duyuyor” yorumunda bulunuyordu. Yunan ihtilâlinin destekleyicilerinden Patris gazetesi, acı bir tutumla şöyle diyordu:

“Lozan'ın manzarasının Avrupa diplomasisinde eşi yoktur. Türkiye, Müttefikleri yenilgiye uğratarak onları moral açısında aşağılamıştır... Lozan barışı Avrupa'nın moral çöküntüsünün yazılı bir belgesi olacaktır. Anıtlaşma, Helen ulusunun yüce düşünün mersiyesidir; ama, umutsuzluğa kapılmayalım. Son on ay zarfında ülke, Helenizm'in evrensel olduğunu kanıtlamıştır. Bir gün İyonya'nın güneşi Yunan savaşçılarının süngülerinde parlayacaktır. Helen ideali ağır bir yara almıştır, ama ölmemiştir. Yunanistan, öteki Balkan ülkeleriyle olan dostça ilişkilerini pekiştirmektedir.” / s. 209-210

 

Venizelos tarafları Vima gazetesi şunları yazıyordu: “Yunan halkı barış haberini üzüntüyle karşılamıştır... Ancak, barış, ülkeye sükûn getirecek ve halka, kendi iç sorunlarını çözümleme fırsatı verecektir. Yunan tarihi, ikinci bir Lozan kaydetmemelidir.”

 

Venizelosçu Eleftheros Tipos gazetesi şöyle diyordu:

“Müttefiklerin hakaret oluşturan durumu tehlike yaratabilir.”

 

Venizelosçu Estia [İngiliz yandaşı] gazetesi şöyle diyordu:

“Barış, Yunanistan'dan çok Müttefikler için büyük bir yenilgidir.”

 

Venizelos ve General Metaksas'a muhalif, 'ılımlı' Yunan gazetesi Politia şunları yazıyordu:

“Lozan Konferansı, tüm konferansların en üzücüsü olarak tarihe geçecektir... Yunanistan, Türkiye ile olan anlaşmazlıklarını çözümledikten sonra ortaya çıkan anlaşmazlıklar kendisine pahalıya mal olmuştur. Buna karşın, Balkan ülkeleri arasında dayanışma kurulmuştur ve bu, konferans sonunda kaybolmayacaktır. Aksine, Balkan işbirliğine daha yakın ortam hazırlamıştır ve bu da Doğu'da barışı güçlendirecektir. Sevr'den hemen sonra, Yunanistan, küçük halkları koruma sözü vermiş olanlar tarafından terk edilmişti... Ancak, bu küçük halklar, Müttefik devletlerin çıkarları için satranç taşı gibi oynatmışlardır.”

 

Embros gazetesi, Yunan halkını, ne pahasına okusa olsun, birliğe çağırıyor; General İoannis Metaksas yanlısı Kathimerini, Lozan Konferansı'nın dört savaşa son vermiş olduğunu; Yunanistan'ın, 12 yıldan fazla süren savaşlardan sonra barış için ağır ödemede bulunduğunu öne sürüyor / s. 210

 

Metaksas yanlısı Hronos gazetesi ise şöyle diyordu: “Lozan'da yenilmiş olan yalnız Yunanistan değil, Müttefiklerdir.”

 

Hollanda basını da Lozan Antlaşması'na ilgi gösteriyor; “Türkiye, Müttefikler arasındaki ayrılıklardan tümüyle yararlanarak konferans salonundan zaferle çıkmıştır” diyordu.

 

Haagsche Post adlı gazete, Türkiye'de Ulusçuların her yana nasıl yayıldıklarını ve Türkiye'yi Batı hegemonyasından kurtardıklarını anlatıyor; şöyle diyordu: “Bugün yeni bir yaşam kazanmış olan Türkiye, eskiye oranla, şimdi Boğazlarda daha güçlü bir duruma gelecektir.”

 

Niuwe Rotterdamsche Currant şöyle diyordu: “Türkiye, yeni bir deniz ve kara gücü olarak ve Sovyet Rusya ile birlikte, Levant'ta ve İngiltere'nin Hindistan yolu üzerinde güçlü bir duruma gelecektir.”

 

Het Volk şunları ekliyordu: “Lozan'ın elastiki antlaşması, Avrupalı diplomatlara uykusuz geceler geçirmeyi sürdürecektir.”

 

Vanderland, Türklerin modem prensipleri öğrenmelerinden memnunluk duyuyor; Lozan'ı, Paris barış antlaşmalarında gedikler açtığı için iyi karşılıyor; barışın imzalanmasının Türkler için büyük bir gün olduğunu kaydediyor; ama Times muhabirinin, Türklerin onu dikte ettiği görüşüne katılmıyordu. Gazetenin tek kaygısı şuydu: “Mağlubiyetten galibiyete geçen bir Türkiye'yi, boyunduruk altındaki veya mağlup halklar, zafer getirici bir örnek olarak alabilirler

 

Lozan Antlaşması İtalya'da da iyi karşılanmıştı. Konferansın ikinci döneminde İtalya'yı temsil eden delegasyonun başkanlığım yapmış olan ve barıştan sonra İtalya'nın Türkiye Büyükelçiliğine atanan Montagna, basma verdiği demeçte, barış antlaşması hakkında şöyle diyordu:

“Türkiye ile aktedilmiş olan barıştan memnunuz. Başbakan Mussolini de antlaşmadan memnundur.” / s. 211

 

Corriera Delta Sera şöyle diyordu:

“Türkiye, başlıca amacı olan egemenliğe sahip yönetim sistemini elde etmeyi başarmıştır... Ankara'nın ulusal gürüm tatmin edilmiştir. Barış antlaşması mali ve ekonomik sorunları tümüyle çözümlemiyor. Lozan Antlaşması her ne kadar eksikse de, Avrupa'nın iyileştirilmesi için herhalde bir adım oluşturur. Doğu sorunu yeni bir safhaya girmiştir.”

 

28 Temmuz tarihli New York Times gazetesi:

Basma demeç veren [ABD'nin eski İstanbul Büyükelçisi] Morgenthau, Avrupa'nın hâlâ içinde bulunduğu karışık durumdan yararlanan Türkiye'deki Kemalistler ve Rusya'daki Bolşevikler gibi küçük grupların, dünya barışını tehdit ettiklerini; Lozan'ın tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış olduğunu belirtti ve şunları ekledi:

“Türkler, kendi güçlerinden çok Müttefiklerin aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak öne sürdükleri koşulları onlara kabul ettirmeyi başarmışlardır. Türkiye gibi huzur bozucu küçük devletleri bir bir önümüze alarak onlarla uğraşacağımıza, büyük devletlerle yakın işbirliği kurarak ilişkilerimizi geliştirmemiz ve bu çerçevede önderliği kabul ederek tecrit olma politikasını rafa kaldırmamız uygun olacaktır.”

 

Hintli Müslüman önderlerden Sir Abbas Ali Baig, Asintic Review dergisinin Ekim 1923 tarihli sayısında şöyle diyordu:

“Lozan Antlaşması, Asya ve Avrupa için oldukça önemli olan diplomatik bir zaferdir. Ölü olarak doğmuş olan Sevr Antlaşması'nı mezara koymuş ve Venizelos'la Lloyd George'un saldırgan politikalarını sonuçta çöktürmüştür. Bitkin kalmış bir dünya, uzun sürmüş olan güç görüşmeleri sonuçlandırmış olan İsmet Paşa ve Sir Horace Rumbold'a minnettardır... Bütün Avrupa, İsmet Paşa'yı, yetenekleri, dürüstlüğü, içtenliği ve ağırbaşlılığından ötürü takdirle anmaktadır...

Modern Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Paşa'nın da, İslam dünyasının her yarımda saygınlığı büyüktür ve ona "Seyfullah" [Tanrı'nın kılıcı] adı verilmiştir... Barış, Hindistan'ın her yanında sevinçle karşılanmıştır.” / s. 212-213

 

Amerikalı yazar Harry Howard şöyle der:

“Türklerin ulusal bağımsızlık yolundaki uzun savaşımları, modem dünya tarihinin yüce destanlarından biridir. Küçük Asya [Anadolu]'nın savaş alanlarında kazanılmış olan bağımsızlık, Lozan'da sağlanmış olan büyük başarılarla bütünlenmiştir.”

Toynbee ve Kirkwood şunları ekler:

“Lozan'da, Müttefikler, Türk Ulusçuların yaklaşık olarak tüm taleplerine boyun eğdiler. Dünya, şaşılacak şu manzarayla karşılaşmıştır: Yenilgiye uğratılmış ve görünürde yıkılmış olan bir ulus, yıkıntılarının üzerinden yükselerek, kesinlikle eşit koşullar içerisinde, dünyanın en yüce uluslarının önüne çıkarak, 1. Dünya Savaşı'nın aşağılanmış olan muzafferlerinden, hemen hemen her ulusal dileğini kazanmıştır. Bu düelloda en büyük kredi, sağu, zeki, hesapçı ve sürekli inatçı devlet adamı ve asker İsmet Paşa'ya aittir. Onun sağırlığı bile yararlı olmuştur, çünkü muhalif grupların önerilerini duymazlıktan gelmiştir.” / s. 213

 

Türklerden pek hoşlanmayan Sir Andrew Ryan şöyle yakınır:

“[Lozan'da] onursuz bir barış imzaladık. Bu, İngiltere'nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür.” Tüm bu alıntılar, Türklerin Lozan'da sağlamış oldukları yüce zaferi doğrular (s. 214).

 

SONUÇ

Lozan Antlaşması, 21 Ağustos'ta onaylanmak üzere, yeni seçilmiş olan BMM'ne sunuluyor; aleyhte 14 oya karşı 213 oyla onaylandı…

Müttefikler son askeri güçleri, 1 Ekim'de Türkiye'den büsbütün çekiliyor…

 

TTK, Ankara, 2006

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Süleyman Kocabaş - Türkiye'nin Canı Boğazlar

Süleyman Kocabaş - Türkiye'nin Canı Boğazlar

Milletlerin geleceklerini etkileyen en önemli unsurlardan birisi de üzerinde oturdukları coğrafi alanın özellikleri olmuştur.

 

Anadolu Yarımadası, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının "düğümlendiği" bir coğrafya parçasıdır.

 

Türk Milleti'ni de Anadolu'ya çeken onun "Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi" olmuştur.

 

"Sanayi İnkılâbı" sonucu, "dünya hâkimiyeti" dendi mi neredeyse tek başına "Boğazlar'a hâkimiyet" anlaşılmaya başlanmıştır.

 

Dünyamızda sömürgeciliğin kızıştığı XVII. Asrın sonlarından itibaren "Türk Boğazları", bu mücadelede "kader tayin edici" aktif bir “faktör” özelliği kazanmıştır.

 

İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya gibi Büyük Devletler veya Süper Güçler, bunun ancak Boğazlara sahip olmaktan geçeceğini görerek, mücadelelerini devamlı bu alana yöneltmişlerdir. Fakat, buralara birinin yerleşmesine diğerleri izin vermediğinden, "menfaatleri dengelemek" uğrunda Osmanlı Devleti'ni ister istemez "Boğazlar'ın bekçisi olarak bırakmışlardır. Boğazlarını bu özelliği olmasa idi, Osmanlı Devleti daha 1766-1774 Türk-Rus Harbi yıllarında bitmişti. 1774-1916 zaman diliminde Osmanlı'yı yaşatan "Boğazlar'ın büyük stratejik önemi olmuştur. Bu sebepten Boğazlar'a "Türkiye'nin Canı" denilmiştir.

 

Dünya'da ekonomik ve stratejik öneme haiz 30 civarında boğaz bulunmaktadır.

…boğazlar ve kanallardan geçiş, milletlerarası hukuk ve andlaşmalar çerçevesinde düzenlenmiştir.

 

İstanbul ve Çanakkale Boğazları arasında yer alan Marmara Denizi, tarih boyunca genelde bir "iç deniz" statüsünde bulunmuştur. İç deniz, bütün kıyıları tek devletin hâkimiyetinde olan deniz demektir. Bu durumda olan denize, ilgili devletin "gölü" adı da verilir. Milletlerarası hukukta, "iç deniz" veya "kapalı deniz" üzerinde, bu denizin kıyılarına bütünüyle hâkim olan devletin tam hâkimiyet hakkı vardır. Yani, yabancı gemilerin geçişini veya seyrini istediği gibi tanzim edebilir. Fakat, Marmara Denizi için bu istisna tutulmuştur.

 

Akdeniz, tarih boyunca devamlı bir "açık deniz" olarak kalmıştır.

Karadeniz 1475'de Kırım Hanlığı'nın Osmanlı Devleti'ne tâbi olması sonucu Kuzey Karadeniz kıyıları da bu devletin hâkimiyetine girince, Karadeniz bir kapalı deniz halini almış, diğer bir tâbirle "Türk gölü" olmuştur.

 

Boğazlar üzerinde Türkiye'nin mutlak hâkimiyeti 1774'e kadar sürdü. Bunun yerini 1774-1840 yılları arasında Türk hâkimiyetini ikili andlaşmalarla sınırlayan statü aldı. Boğazlar'ın statüsünde üçüncü bir devir, 1841 'den günümüze kadar devam eden "Türk hâkimiyetini çok taraflı andlaşmalarla tahdit eden" devir oldu.

 

(Rusya’nın) "Sıcak Denizler"e inme ideali ve "Bizans Varisliği" iddiası, tarihte adına "Boğazlar Meselesi" denilen meselenin ortaya çıkmasında (sebep oldu)

 

Boğazlar Meselesinin Başlaması

Daha ilk çağlarda Çanakkale Boğazı'nın Ege girişinin Truvalılar tarafından tahkim edilip, kontrol altında tutulduğu, Akdeniz'den Karadeniz'e geçiş izninin bunlara tâbi olduğunu biliyoruz. Bu durum, Boğazlar'ın kontrolü konusunda Truvalılar'la Elenler (Yunanlılar) arasında büyük ihtilâflar doğurmuştur.

 

Boğazlar Meselesi, büyük ölçüde "Rusya faktörü" sebebiyle ortaya çıktı.

 

M.S. 988'de Ruslar'ın Hristiyanlığa girmeleri, onlarla Bizans arasında ilk mânevî bağların kurulmasına sebep oluyor

 

İstanbul'un fethinden sonra Batı Katolik Dünyası da kuzeyde Türklerle mücadele edecek bir rakip ortaya çıkarmak için Ortodoks Rusya'yı Osmanlı Devleti aleyhine tahrik etti.

Papa, bunu daha da kuvvetlendirmek için III. İvan'ı son Bizans İmparatoru'nun yeğeni Sophia ile evlenmeye teşvik etti.

 

İstanbul'un fethi sırasında ölen Bizans İmparatoru XIII. Konstantin'in kardeşi Thomas Paleologos, Mora'nın desbotu (idareci başı) olarak bulunuyordu.

Fatih Sultan Mehmet 1460'da Mora'yı fethedince, Bizans Prensi bir Venedik gemisine binerek İtalya'ya kaçmış, Papa'ya sığınmıştı. Paleologos ölünce, kızı Sophia Papa'nın himâyesinde kaldı.

Papa II. Paul, III. İvan'ı Sophia ile evlenmeye teşvik etti. 1492’de evlendiler.

 

William M. Sloane'ye göre, Rusya'nın Osmanlı Devleti'ni ortadan kaldırmaya yönelik "Büyük İdeal"inin temelini "Bizans Vârisliği" teşkil eder.

 

III. İvan, kendisini Bizans'ın vârisi olarak görmeye başlayınca, Roma İmparatorlarının ünvanı "Caesar"dan bozma "Tsar" (Çar) ünvanını aldı (s. 7).

 

"Şark Meselesi", Boğazlar Meselesinden neşet etmiştir.

 

Rusya için Şark Meselesi'nin hareket noktası, Boğazlar üzerinde hâkimiyet kurmak olmuştur. Batının Büyük Devletleri, ekonomik ve stratejik menfaatleri sebebiyle buna karşı çıkınca, XIX. asır ve XX. asrın ilk yarısında Türkiye üzerinde olan mücadelelerin temelini Boğazlar Meselesi teşkil etmiştir.

 

Rusya, 1480'de bağımsız devlet haline gelince, sınırlarını genişletme politikası takibe başladı.

İlkin, 1552'de Kazan Hanlığı Rusya'nın işgaline uğradı. Ardından 1556'da Nogay ve Astırhan hanlıkları, 1584'de Sibir Hanlığı Rusya'nın eline geçti. Astırhan Hanlığı'nın yıkılması sonucu Ruslar, bir "Sıcak Deniz" olan Hazar Denizi'ne inmeyi başardılar.

 

Bin yıldan beri bir "Türk Nehri" olan Volga'nın "Rus Nehri" haline gelmesi, Batı Türk Dünyası ile Doğu Türk Dünyası arasındaki irtibatı kesti. Hazar Denizi'nin güneyinde de İran yolu kapattığı için Doğu Türk Dünyası "sıkboğaz"a alındı.

 

Hristiyan Kazaklar'ı silahlandırıp, tahrik ederek Türk sınırına gerilla benzeri tecavüzlere başladı.

Kazak saldırıları, Rusya'nın bu devlete doğrudan saldırıya geçtiği 1695 yılına kadar devam etti.

 

Kazaklar, 1614'deSinop'u, 1621 'de Ahyuli'yi yaktılar. 1625'de Kazak korsanlar, İstanbul Boğazı'nda Yeniköy'ü yağmaladılar.

1637'de Azak Kalesi yeniden Kazaklar'ın saldırısına uğradı. Savunması zayıf olduğu için kale düştü. Kazaklar, bütün Müslümanları öldürdüler.

 

(Rusların Karadeniz’e girebilmesi için anahtardır Azak Kalesi)

Azak Kalesi, Karadeniz'e Kerç Boğazı ile bağlı Azak Denizi'nin kuzey ucunda stratejik önemi büyük bir kale idi.

 

Osmanlı Devleti, 1683 'de Viyana önlerinde bozguna uğrayınca, bu durum Rusya'ya ilk saldırı fırsatını verdi.

 

Azak Kalesi 26 Temmuz 1696'da Ruslar'a teslim oldu.

Ruslar Azak Kalesini aldıktan sonra Özi Kalesi üzerine de saldırdılar.

 

Ruslar, Karlofça görüşmeleri sırasında Azak yanında Kerç'i de istemişler, Osmanlı Devleti bunu reddedince, andlaşma masasından çekilmişlerdi.

Çar, tek başına Türkiye ile harbi göze alamayınca, 1700'de elçisini İstanbul'a göndererek Osmanlı Devleti ile anlaşmak zorunda kaldı.

İstanbul Antlaşmasına göre, Azak Kalesi Ruslar'a verildi.

 

Sultan II. Mustafa'nın Rus elçisi Galitzin’e buyruğu:

"Karadeniz'de diğer milletlere mensup gemiler serbest seyrüsefer selahiyetini aldıkları gün Osmanlı Devleti'nin son saati çalmış olur." "Memâlik-i Osmaniye alt üst olmadıkça Karadeniz'de hiç bir ecnebi görünemez." / s. 14

 

I. Petro Baltık Denizi'ne ulaşmak uğrunda İsveç'e saldırdı,

Haziran 1709'dan itibaren Rusya, Baltık'a kesin bir şekilde yerleşiyor, liman şehri Saint Petersburg kuruluyordu.

 

Prut Harbi / Temmuz 1711

Osmanlı ordusu, Rus ordusunu tamamen ortadan kaldırmak gibi önemli bir fırsatı yakaladığı halde, Yeniçerilerin gayretsizliği yüzünden bu fırsat kaçırıldı.

Andlaşma sonucu Ruslar, Karadeniz'den uzaklaştırılmışlardı.

 

I. Petro, Hazar Seferi'ne 1722'de Astırhan'dan başladı. Hazar Denizi'nin batı sahillerinden hareketle İran'a inmek istiyordu.

Türkiye, Çar'ın kendisini arkadan çevirme hareketine seyirci kalmadı.

I. Petro, Kafkasya'da da Türkiye ile anlaşmak zorunda kaldı. 30 Haziran 1724'deyapılan "Bölüşme Antlaşması" ile Gürcistan hakiki surette Osmanlı nüfuzuna dahil edildi.

I. Petro 1725'de öldü. Tahtı, karısı Katerina'ya kaldı.

 

Osmanlı Devleti İran'la savaşıyordu. Rusya, fırsattan istifade ile 30 Mart 1736'da

Azak Kalesi'ne saldırdı. Kale sonunda Rusların eline geçti.

 

Mareşal Münich, 100 bin kişilik ordusuyla Urkapı'dan Kırım'a girdi. Ruslar, burayı baştan başa yakıp, yıktılar.

Osmanlı ordusu Kırım'ın imdadına yetişmek için Romanya cihetinden ilerliyordu. Bu durumlar karşısında Ruslar, Temmuz 1736'da Kırım'ı boşalttılar.

 

1768'de başlayan Türk-Rus Harbi tam dört yıl sürmüştü. Rus ordusu, Türk ordusundan üstün değildi. Asker ve silah sayısı eşitti. Osmanlı yenilgisinin en önemli sebeplerini, ehliyetsiz komutan tayinleri, ordudaki disiplinsizlik ve II. Katerina'nın bağımsızlık vaatleriyle Kırım Hanı'nı Osmanlı Devleti'nden kopararak kendi safına çekmesi teşkil ediyordu.

 

Sulhü Osmanlı Devleti isteyince, Ruslar andlaşma masasında hemen hemen bütün isteklerini kabul ettirdiler. 1774'de imzalanan Küçük Kaynarca Andlaşması'nın en önemli özelliğini, Karadeniz'in bir "Türk gölü" olmaktan çıkıp, "açık deniz" haline gelmesi teşkil etti.

 

Kırım Hanlığı'nı yutmaktan ilkin çekinen II. Katerina, bu emeline bir başlangıç olarak ilkin buraya bağımsızlık verdirmiş, ardından da çevirdiği entrikalarla 1738'de Kırım'ı ilhak ederek tam bir Karadeniz devleti olmuş, bunun sonucu adı geçen deniz "açık deniz" özelliği kazanmıştı.

 

1454 ve 1479'da yapılan andlaşmalarla Venedik ve Cenevizliler'e yılda belli bir para ödemeleri karşılığı Karadeniz'de ticaret yapmak hakkı verilmişti. Bu hak, 1503'de kaldırılmış, yabancı ticaret gemilerinin Karadeniz'de ticaret yapmaları tamamen yasaklanmıştı. Küçük Kaynarca Andlaşması'nın arefesinde durum bundan ibaretti.

 

Karadeniz'in açık deniz haline gelip, serbest ticarete açılmasına bağlı olarak Boğazlar'ın mevcut statüsü de değişmeye başladı. Şimdiye kadar birer "Türk suyolu" olarak bulunan iki boğaz, milletlerarası bir statü kazanmaya başlıyor, "artık Boğazlar, iki açık denizi birleştiren tabii bir suyolu oluyordu."

 

Osmanlı Devleti, Rus ticaret gemilerine Boğazlar'dan serbest geçiş izni vermekten rahatsız olmuştu. Bunu bir düzene koymak için Küçük Kaynarca Andlaşması'na ek olarak 1779'da "Aynalı Kavak Andlaşması" imzalandı. Buna göre, Rus ticaret gemilerinin tonajı 400 tonu aşmayacak, İngiliz ve Fransız gemilerinin tıpkısı olacak, Babıâli'nin izni olmaksızın bu gemilerde Osmanlı tebaası istihdam edilemeyecekti.

 

"Rus ticaret gemileri, Boğazlar'dan 'serbest geçiş hakkı'ndan faydalanarak, Ege Denizi'ndeki adalarda yaşayan Rumlar'a ve Karadağlılar'a boyuna kaçak silah ve mühimmat taşımakta ve onları isyana kışkırtmakta idiler." (Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya)

 

Fransa, Rusya'ya verilen ticaret serbestisini ileri sürerek, aynı hakkın kendisine de tanınmasını istedi.

Osmanlı Devleti, bu imtiyazın Fransa'ya da verilirse, aynı şekilde diğer devletlerin sıraya girerek, bu hakkı istiyecekleri gerekçesiyle Fransız elçisinin teklifini reddetti.

 

İngiltere de serbest ticaret ve geçiş hakkı istemeye başlamıştı. İngiltere'nin bu istekleri, ancak Mısır'dan I. Napolyon'u çıkarmak için yapılan "1799 Türk-İngiliz

Savunma İttifakı" sonucu yerine getirildi.

 

Fransızlar ticarî serbestlik hakkına, 25 Haziran 1802'de imzalanan Türk-Fransız Barış Andlaşması sonucu sahip oldular.

 

Karadeniz'e yerleşen Ruslar için Boğalar artık "evlerinin kapısı" olmuştu. Boğazlar, Türkler'in elinde bulunduğu müddetçe Karadeniz Ruslar için "kapalı bir deniz" olarak kalacaktı. "Öyle ya! İçerisinden çıkılmayan bir denizin serbestliği neye yarar?

 

Rusya, Karadeniz'i bir "Rus gölü" veya "Rus içdenizi" haline getirmek uğrunda Küçük Kaynarca Andlaşması'nı müteakip ilk fırsatta "Bağımsız Kırım Devleti"ni yutma hazırlıklarına başladı. Çevirdiği çeşitli entrikalarla bunu 1784 yazında başardı. Mareşal Potemkin, ordusuyla Kırım'a girerek burasını işgal ediyor, Rusya'ya ilhak edildiğini açıklıyordu. Osmanlı Devleti, bu ilhakı 8 Kasım 1784'de imzalanan ve adına "Kırım Senedi" denilen üç maddelik bir andlaşma ile tanımak zorunda kaldı.

 

II. Katerina, Kırım'ı ilhak ettikten sonra Karadeniz'de donanma yapmaya karar verdi. Buna bir başlangıç olarak Kırım'da Sivastopol liman şehrini kurdu.

 

II. Katerina'nın Osmanlı Devleti'ne yönelik yeni planına "Grek Projesi" adı verildi.

(Plana göre) Osmanlı toprakları, Rusya, Avusturya, Fransa ve İngiltere arasında paylaşılacak Türkler, Avrupa'dan Anadolu'ya koğulacaktı.

 

1784'de Kırım'ın Rusya'ya ilhakı üzerine İngilizler ve Fransızlar, Rusya'yı Boğazlar'ı, giderek "Hindistan Yolu"nu tehdit edecek bir güç olarak görmeye başlamışlar, bu tehdidi bertaraf için Türkiye'nin "toprak bütünlüğü'nü savunma ve onu Rusya'ya karşı "yaşatma ve güçlendirme politikaları" takibin eşiğine gelmişlerdi.

 

Hem "Grek Projesi"ni akim bırakmak hem de Kırım'ı geri almak hedefleri uğrunda Osmanlı Devleti 17 Ağustos 1787'de Rusya'ya harp ilân etti. Ardından, Avusturya da Osmanlı Devleti'ne harp açınca, Türkiye iki cephede savaşmak zorunda kaldı.

 

1789'da Fransa'da ihtilâl olmuş, bunun kendisine sirayet edeceğinden korkan Avusturya harpten çekilmişti. Adı geçen ihtilâlden Rusya da korkmuş, üstelik, üzerinde İngiliz baskısının da ortaya çıkması sonucu, harbi bırakarak Osmanlı Devleti ile 9 Şubat 1792 'de Yaş Andlaşması'nı imzalamak zorunda kalmıştı.

 

Osmanlı Devleti, harbe hazırlıksız girmişti. "Kırım'ı kurtarayım" derken koskoca Özi eyaletini kaybetti.

 

Rusya'nın güçlenip, güneye doğru yayılmasından korkan ilk devlet Avusturya oldu.

Avusturya, 1788-1792 Türk-Rus ye Türk-Avusturya Harbi'ni müteakip, Osmanlı Devleti ile bir daha savaşmayacak, ona olan "ebedi düşmanlığını terk edip, Rus tehlikesine karşı, genelde onun "toprak bütünlüğü"nü savunan bir politika takibe başlayacaktır.

 

"XVIII. asrın son çeyreğinde Amerika'daki müstemlekelerinin büyük bir kısmını kaybeden İngiltere'nin Doğu'ya doğru döndüğü ve genel olarak Güneydoğu Asya bölgesinde geniş bir sömürge politikası takip ettiği görülür. Bundan böyle Hind ve Güneydoğu Asya yollarının emniyeti İngiliz politikası için hayatî bir önem kazanacaktır."

 

Boğazların Dünya Kuvvet Dengesine Girişi ve Tarafsızlaştırması

Napolyon'un hayalleri çok büyüktü. Avrupa'yı hegemonyasına almak istiyor, giderek İngiltere'yi de mağlup edip, onu Asya'daki sömürgelerinden çıkararak, "Batı'nın ve Doğu'nun İmparatoru" olmak istiyordu.

 

Napolyon'un Mısır Seferi üzerine Çar I. Paul, özel elçisini hemen İstanbul'a göndererek, II. Katerina gibi Osmanlı Devleti'nin düşmanı değil, artık bundan böyle dostu olduğunu, Sultan isterse Fransa'ya karşı savunma ittifakı andlaşması imzalayacağını bildiriyordu.

23 Aralık 1798'de Türk-Rus Savunma İttifakı Andlaşması imzalandı.

Andlaşmâ'nın en önemli maddelerinden birisini, Osmanlı Devleti'nin Boğazlar'ı Rusya'nın harp gemilerine açması teşkil ediyordu. Üstelik, Karadeniz'e Rusya'nın harp gemileri dışında hiçbir devletin harp gemisi geçemeyecekti.

Böylece Rusya, Karadeniz'de kendisini emniyete alıyordu.

Adı geçen Türk-Rus Andlaşması, Osmanlı Devleti'nin Boğazlarla ilgili mutlak hâkimiyet hakkını yitirmeye bir başlangıç teşkil etti.

 

Napolyon, Çar I. Paul'e 1801'de İngiltere'yi Akdeniz ve Hindistan'dan kovmak için teklifte bulundu. Çar bu teklife, Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılması karşılığı olumlu cevap vermişti.

…taslağa kesin şekil verilmeden I. Paul Mart 1801'de öldü.

 

Osmanlı Devleti, devam eden Napolyon tehlikesi sebebiyle Türk-Rus İttifak Andlaşması'nı 24 Eylül 1805'de dokuz sene müddetle yeniledi.

 

Napolyon'un en sâdık generallerinden Horace Sebastiani'yi İstanbul'a büyükelçi olarak ataması ve bunun Bâbıâli'ye verdiği güven üzerine Osmanlı Devleti, Boğazlar'ı Rusya'nın harp gemilerine kapattı.

 

Rusya, Boğazlar'ı harp gemilerine yeniden açmak için 16 Ekim 1806'da Osmanlı Devleti'ne harp ilân etti.

 

Osmanlı tarihinde ilk kez yabancı bir devletin donanması Çanakkale Boğazı'm zorla geçerek 24 Şubat 1807'de İstanbul önlerine demirliyordu. Bu donanma, İngiliz donanması idi.

 

İstanbul'un müdâfaası için Fransız Büyükelçisi General Sebastiani derhal devreye girdi.

İngiliz donanması, İstanbul önlerine demirleyince şu isteklerde bulunmuştu: Sebastiani, bütün sefaret heyeti ile birlikte kovulacak; Osmanlı harp gemileri ve Çanakkale garnizonu İngilizler'e teslim edilecek

 

İngilizler, bu sert tutum karşısında 1 Mart 1807'de geri çekilmek zorunda kaldılar. İngiliz donanması, Çanakkale Boğazı'ndan Türk ateşi altında güçlükle geçerek Bozcaada önlerine demirledi.

 

Fransa'nın Rus ordusunu Haziran 1807'de Fridland'da mağlup etmesi ve Ruslar'ın anlaşma isteği, I. Napolyon ile Çar I. Aleksandr'ı Tilsit'te bir araya getirmişti. Bu sırada Türk-Rus harbi devam ediyordu.

 

Napolyon Türkiye'nin paylaşılması karşılığı, Rusya’yla İngiltere'ye yönelik ittifak yapmak istiyordu.

 

İki İmparator, İstanbul ve Boğazlar üzerinde anlaşamayınca, Türkiye'yi paylaşımı gündemden çıkararak 8 Temmuz 1807'de Tilsit Andlaşması'nı imzaladılar.

 

Paylaşımın ön görüşmeleri, Fransa'nın Petersburg Büyükelçisi Caulaincourt ile Rusya Dışişleri Bakanı Kont Rumiantsov arasında Mart 1808'de Petersburg'da başladı.

İstanbul ve Boğazlar sebebiyle, Osmanlı'nın taksim edilemeyeceği ortaya çıkmıştı.

 

Napolyon, İstanbul'un stratejik önemini en çok takdir eden devlet adamlarından birisi olmuştu. "Büyük Napolyon, İstanbul'u eline alan birinci sınıf bir devlet, bütün cihanın hâkimi olur" diyordu. Saint-Helene Adası'nda yazdığı hatıralarında ise, şunlardan bahsediyordu: "Türk İmparatorluğu'nu Rusya ile paylaşabilirdim. Mesele aramızda birkaç defa konuşuldu. İstanbul onu her defasında kurtardı. Bu başkent, büyük gaile, meselenin gerçekten mihenk taşı idi. Bu şehir, bir cevherdir. Öyle bir cevherdir ki, bir imparatorluğa değer. Ona sahip olan dünyayı idare eder." / s. 51

 

(Rus Fransız yakınlaşması) Osmanlı Devleti ile İngiltere'yi birbirine yaklaştırmıştı.

İki devlet arasında 5 Ocak 1809'da ittifak andlaşması imzalandı.

Boğazlar'ın sulh zamanlarında bütün devletlerin harp gemilerine kapatılması kararına varılıyordu.

 

1809 Türk-İngiliz Andlaşması, Boğazlar'ın statüsünde yeni bir dönüm noktası oldu. Adı geçen andlaşma ile Türkiye, Boğazlar'ın bütün devletlerin harp gemilerine kapatılmasını İngiltere'ye kabul ettiriyordu. "Şimdiye kadar sırf kendi iradesiyle, hiç kimseye danışmaksızın hareket eden İstanbul, Boğazlar'ın harp gemilerine kapalılık ilkesini İngiltere'ye taahhüt etmekle, Boğazlar Meselesi'ni sırf bir Osmanlı meselesi olmaktan çıkararak kendi isteğiyle beynelmilel bir mesele şekline dönüştürmüştür. / s. 54

 

Bu andlaşma ile Boğazlar tarihinde Osmanlı Devleti'nin mutlak hâkimiyet devri bir daha geri gelmemek üzere kapandı

 

Bükreş Andlaşması'yla, Kuzeybatı Karadeniz cihetinden Özi Nehri ile Prut Nehri arasındaki Besarabya ülkesi, Hotin, Bender, Kili, Akkerman ve İsmail kaleleri Ruslar'a bırakılmakla, Rusya'nın Karadeniz'deki konumu daha da kuvvetlenmişti. Ayrıca Ruslar, Kili Boğazı'na sahip olmakla, Tuna Nehri'ne ayak basmışlar,

 

Rusya 1812 Bükreş Andlaşması'nı müteakip Boğazlar üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için 'Yunan Meselesi"ni ihdas etti.

 

Rusya, Ortodoks cemaatleri ihya etmek mazeretini uydurarak Odesalı iki Rum ve bir Bulgar'a 'Etniki Eterya' cemiyetini kurdurmuştu. Cemiyet'in kurucusu, Rus Çarı, faal başkanı da Çar'ın yâveri Aleksandr İpsilanti idi."

Etniki Eterya, 1821'de isyanı başlattı.

 

Rusya ve İngiltere arasında 1826'da Petersburg'da Yunan istiklâlini hedef alan bir andlaşma imzalandı.

İngiltere, bundan böyle Hristiyan toplumlar ve ülkelerin Türkiye'den kopmasına destek vermeye başladı. Bunun ilk örneği, Yunanistan'ın bağımsızlığına kavuşması oldu.

 

1828'deTürk-Rus harbi başlayınca, Osmanlı Devleti yeniliyor, Rus orduları Edirne'ye kadar geliyordu.

İngilizler bir ihtiyat tedbiri olarak donanmalarını Akdeniz'e göndermişler, Ruslar, İstanbul ve Boğazlar'ı işgale kalkışırlarsa, bu donanma onlara karşı koyacaktı.

1829'da imzalanan Edirne Andlaşması'yla Yunanistan'a muhtariyet, ardından da 1830'da bağımsızlık verildi…

 

1828 Türk-Rus Harbi'nden Osmanlı Devleti iyice hırpalanmış olarak çıkmıştı. O derece zayıf düşmüştü ki, neredeyse devlet yıkılmak, imparatorluk dağılmak üzere idi. Bu sebepten Çar I. Nikola, Osmanlı Devleti'ne "ölmekte olan hasta adam" adını takmıştı.

 

II. Mahmut, Yunan İsyanı'nı bastırması karşılığı Cirit ve Mora valiliklerini Mısır valisi M. Ali Paşa'ya vererek ondan yardım istemişti. Yunanistan bağımsızlığına kavuşunca, M. Ali Paşa adı geçen valiliklere sahip olamamış, bunlara karşılık, Suriye Valiliği'ni istemişti.

 

Mısır kuvvetleri Konya'ya geldiği sırada Rusya hemen harekete geçti. Çar, özel elçisi General Mouraiev'i Sultan'ın nezdine göndererek, kendisine yardımcı olacağını bildirdi. Mouraiev, bununla da kalmadı; Mısır'a gelerek M. Ali Paşa'yı Konya'dan daha ileriye gitmemesi için uyardı.

 

M. Ali Paşa'nın İstanbul'a yerleşmesine İngiltere'de karşı idi.

İngilizler, Fransa'nın desteğindeki M. Ali Paşa'nın zaferini, kendilerinden alınmak istenen "Napolyon'un intikamı" olarak görüyorlardı.

 

Mısır kuvvetleri ilerleyip Kütahya'yı da eleğe çirince, II. Mahmut'u iyice korku sardı. Yardım için hazır olduğunu bildiren Rusya'ya evet demek zorunda kaldı. Rus filosu, 20 Şubat 1833'de İstanbul'a geldi.

 

Rus filosunun İstanbul'a gelişi, Fransa ve İngiltere'yi dehşete düşürmüştü.

M. Ali Paşa, 9 Mart 1833'de Bâbıâli'ye bir ültimatom vererek, Suriye ve Adana valiliklerinin kendisine bırakılmadığı takdirde İstanbul üzerine yürüyeceğini bildirdi.

İngiltere ve Fransa, Sultan'ı M. Ali Paşa ile anlaşmaya zorladılar. 7 Mayıs 1833'de Kütahya Andlaşması imzalandı. Suriye ve Adana valilikleri M. Ali Paşa'ya verilince ortalık yatışır gibi oldu.

 

I. Nikola, Kont A. F. Orlov'u 5 Mayıs 1833'de İstanbul'a olağanüstü elçi olarak göndermişti. Görüşmeler sonucu, 8 Temmuz 1833'de "Hünkar İskelesi Andlaşması" adıyla anılan 8 yıl süreli bir andlaşma imzalandı. Andlaşmayı müteakip Rus filosu 10 Temmuz'da İstanbul'u terketti.

Adı geçen andlaşmanın en dikkat çekici yönü gizli maddesi idi. Buna göre, Rusya ve Türkiye, bir devletin saldırısına uğramaları halinde birbirlerine yardım edeceklerdi.

Bunu duyan İngiltere ve Fransa ateş püskürüyordu. İngiltere, adı geçen andlaşmayı 1809 Türk-İngiliz Andlaşması'nın feshi olarak değerlendirdi.

 

(Mehmet Ali Paşa’ya karşı Osmanlı’yı korumak üzere) İngiltere, Avusturya, Rusya ve Prusya arasında 15 Temmuz 1840'da dörtlü bir andlaşma yapıldı.

14 Ağustos 1840'da Beyrut'a gelen İngiliz, Osmanlı ve Avusturya donanmaları karaya asker çıkarmaya başladılar.

M. Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa 2 Kasım 1840'da Suriye'yi terk etti. M. Ali Paşa, Mısır valiliği ile yetinmek zorunda kaldı.

 

Mademki Rusya, Boğazlar'dan kendisi harp gemilerini geçiremeyecekti, başka devletleri de geçirmemeli, zayıf Türkiye "Boğazlar'ın bekçisi" olarak bırakılmalıydı.

Boğazlar'a yeni statüsünü veren andlaşma, 13 Temmuz 1841 'de Londra'da Osmanlı Devleti, İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya ve Purusya'nın katılmasıyla imzalandı. Buna göre, Türkiye sulh zamanında Boğazlar'ı bütün devletlerin harp gemilerine kapatacaktı. Böylece Boğazlar rejiminde "kadim usûl" e dönülüyordu. Harp zamanında ise, Osmanlı Devleti, Boğazlar'ı menfaati bakımından uygun gördüğü devlet veya devletlerin harp gemilerine açabilecekti. Böylece Rusya'nın Hünkar İskelesi Andlaşması ile Boğazlar üzerinde sahip olduğu "inhisar" ortadan kalkıyordu.

 

1798, 1809 ve 1833 andlaşmalarıyla Boğazlar'daki Türk hâkimiyeti iki taraflı andlaşmalarla tahdit edilmişti. 1841 Andlaşmasıyla, bu iki taraflılık "çok taraflılık" a dönüştürülerek, Boğazlar'dan geçiş, milletlerarası kaidelere bağlı hale getiriliyor, Türkiye'nin hâkimiyet hakkı iyice sınırlandırılıyordu.

 

Devlet kapamak vazifesini deruhte etmişti; fakat açmak hakkına mâlik değildi. Bu da hakikaten Padişah'ın hâkimiyet hakkına bir darbe idi.

 

Lord Palmerston, Rusya'nın tehditleri karşısında Ortadoğu'da İngiliz menfaatlerini korumak için Osmanlı Devleti'nin yaşatılmasını gerekli görüyordu. Adı geçen devletin yaşaması, ancak reformlarla güçlendirilmesi sonucu gerçekleşebilirdi. Bu sebeplerden ıslahatı esas alan "1839 Tanzimat Fermam" İngiliz etkileri sonucu ortaya çıktı.

İngiltere, 1839'dan itibaren Osmanlı ordusunu ıslah için subaylar göndermeye başlamıştı (s. 71).

 

I. Nikola, Türkiye reformlarla güçlenip, Rusya'ya kafa tutacak hale gelmeden önce onu Büyük Devletlerle pazarlık konusu yaparak paylaşmayı aklına koymuştu.

Bu uğurda ilkin Avusturya'ya açıldı.

Avusturya'dan yüz bulamayan I. Nikola'nın İngiltere'ye yaklaştığı görüldü.

 

Çar I. Nikola, 1843'den beri Büyük Devletler'e yaptığı paylaşım teklifleri sonucu şunu görmüştü: Bunlar, Osmanlı İmparatorluğumun dağılmasına asla razı değiller. Üstelik onu, reformlarla güçlendirip Rusya'nın Güney'e doğru yayılmacılığına karşı bir "sed" veya "tampon" devlet statüsünde tutmak istiyorlar.

 

Osmanlı Devleti Rusya'ya 8 Ekim 1853’te harp ilân etti.

30 Kasım 1853'de Sinop'ta Osmanlı filosunun Ruslar tarafından yakılması, Türk-Rus Harbi'nin önemli bir dönüm noktası oldu. "Bu olayın önemli yanı, bu harekete girişen Ruslar'ın barbarlığı değil, müttefik donanmasına rağmen böyle bir teşebbüse girişilmiş olmasıdır. Üstelik, müttefik donanmasının da Türk topraklarını savunma amacıyla mevzi aldıkları Ruslar'a bildirilmişti.

Bu sebepten İngiltere ve Fransa, Sinop'taki saldırıyı, aynı zamanda kendilerine yapılmış bir saldırı olarak görüyorlardı.

Viyana'da yeniden biraraya gelen İngiltere, Fransa, Avusturya ve Osmanlı devletleri, 20 Ocak 1854'de bir deklerasyon yayınla- yarak, Rusya'dan Eflak ve Boğdan'ı boşaltmasını, tarafsız bir şehirde sulh görüşmelerine başlanılmasını istediler. Reddedilince, İngiltere ve Fransa 27 Şubat'ta Rusya'ya ültimaton verdiler. 12 Mart'ta adı geçen devletler, Osmanlı Devleti ile ittifak andlaşması imzaladılar. Buna, 14 Haziran'da Avusturya da katıldı. Müttefikler, 28 Mart'ta Rusya'ya harp ilân edince “Kırım Harbi" başladı.

 

İngiltere'nin görüşüne göre, Sivastopol tabyaları yerle bir edilmedikçe, kavganın sağlam bir sonuca bağlanmasına imkan yoktu.

 

Sivastopol sonunda 10 Eylül 1855'de düştü.

 

Mustafa Reşit Paşa: “Devlet-i Aliye İstanbul'u değil, İstanbul Devlet-i Aliye'yi koruyor" sözlerini sarf etmişti.

 

30 Mart 1856'da Paris Andlaşması imzalandı. Andlaşmaya göre, 1841 Londra Boğazlar Andlaşması yeniden onaylanıyordu.

 

Andlaşma ile Besarabya Rusya'dan geri alınarak Türkiye'ye verilmiş, bu suretle Rusya Tuna'dan da uzaklaştırılmıştı.

 

Rusya, Paris Andlaşması'nı Kırım Harbi yenilgisinin ağır şartları altında istemeyerek imzalamıştı. İlk fırsatta onu bozup, lehine ortam meydana getirmenin şartlarını aramaya başladı.

 

Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde iç isyanlar çıkarıp, bunları kendi lehinde kullanmaya çalıştı.

 

1858 ve 1862'de Karadağlılar'ın Osmanlı Devleti'ne saldırıları, 1861 Sırp, 1866 Girit isyanları, hep Rusya'nın başı altından çıktı.

 

Paris Andlaşması'nın en büyük garantörlerinden Fransa'nın Almanya'ya 1 Eylül 1870'de Sedan'da yenilmesi verdi. Karadeniz'i tarafsızlıktan kurtarmak uğrunda sabırsızlanan Çar II. Aleksandr için (fırsat oldu)

Paris Andlaşması'na taraf devletler Londra'da bir araya gelerek, 13 Mart 1871'de Karadeniz'in tarafsızlığını ortadan kaldıran "Londra Andlaşmas"nı imzaladılar.

 

Rusya, Boğazlar'ı ele geçirmek uğrunda 1871 Londra Andlaşması'nı müteakip Panislavizm cereyanından azamî derecede faydalanmış, bu uğurda Bosna-Hersek İslavları ve Bulgarlar'ı Osmanlı Devleti aleyhine tahrik ederek isyanlara sebep olmuştu. Bu isyanlara bir son vermek ve adı geçen bölgelerde islahat yapmak için Aralık 1876'da Büyük Devletler'in katılmalarıyla İstanbul'da bir konferans toplanmıştı. Konferans'ta insiyatifi ele alan General İgnatiyef, Bâbıâli'yi güç durumlarda bırakıp, onu uzlaşmaz göstererek Türkiye'yi Avrupa'dan tecrit politikası takiple Osmanlı Devleti'ne karşı harp ortamı aramıştı. Nihayet bunu başarmış, Türkiye, Nisan 1877'de Rusya ile harbe tutuşmuştu.

 

Ruslar'ın Tuna'yı geçip Balkanlar'ı işgale girişmesi İngiltere'yi korkuttu.

30 Haziran'da İngiltere'nin Akdeniz donanması İzmir Körfezi'ne hareket emri aldı.

13 Aralık'ta Plevne, 20 Ocak’ta Edirne düştü.

İngiliz donanması Çanakkale Boğazı girişinde bekliyordu.

Ruslar, adı geçen donanmanın Marmara'ya girmesi halinde İstanbul'u işgal edeceklerini bildirdiler. İngilizler donanmalarını, "İstanbul'daki tebaalarını korumak" amacını ileri sürerek 12 Şubat 1878'de Marmara'ya soktular. Donanma, Sarayburnu önlerinde demirledi. Buna kızan Ruslar, Edirne'den İstanbul'un varoşu Ayastefanos'a (Yeşilköy) kadar gelmişlerdi.

 

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 3 Mart 1878'de imzalanan Ayastefanos andlaşması, harbin galibi Rusya lehine maddeler taşıyordu. Andlaşma sonucu, Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlığına kavuşuyordu. Tuna'dan Ege Denizi, Karadeniz'den Sırbistan sınırına kadar uzanan, Osmanlı Devleti'ne muhtariyet idaresi ile bağlı “Büyük Bulgaristan Prensliği" kuruluyordu (s. 91).

 

Türkiye, Balkanlardaki topraklarını Arnavutluk dışında bütünüyle kaybediyor, bu cihetten Boğazlar "sıkboğaz" haline geliyordu. Doğu Anadolu'da da Batum, Kars, Ardahan ve Bayezid Ruslar'a bırakılmıştı.

 

İngiltere Rusya'ya 1 Nisan'da verdiği notada Ayastefanos Andlaşması'nı tanımadığını bildirdi.

 

Avusturya da, Rusya "Büyük Bulgaristan'la "Viyana'dan Selânik'e" yolunu kapattığı için Ayastefanos Andlaşması'na karşı çıkmıştı.

 

İngiltere ve Avusturya ile savaşı göze alamayan Rusya, Alman Başbakanı Bismark'ın teklifini kabul ederek, adı geçen andlamayı tadil için Berlin'de bir konferans toplanmasını kabul etti.

Ayastefanos Andlaşması, büyük ölçüde Rusya'nın Karadeniz ve Boğazlar üzerindeki nüfuzunu kıracak şekilde tadil edildi. Bu babtan olarak, "Büyük Bulgaristan Prensliği" üçe bölünüyordu: "Makedonya" adıyla anılan Ege Denizi ile Balkan Dağları arasındaki alan Osmanlı Devleti'ne geri veriliyordu. Böylece Rusya, Ege Denizi'nden uzaklaştırılıyordu. Yine Boğazlar'ı "sıkboğaz" olmaktan kurtarmaya yönelik olarak "Şarkî Rumeli"ye muhtariyet veriliyordu. "Muhtar Bulgaristan Prensliği", Tuna ile Balkan Dağları arasındaki alana sıkıştırılmıştı. Rusya, Doğu'da Eleşkirt ve Bayezıd'ı boşaltacaktı. Boğazlar'ın eski statüsü korunacaktı.

 

İngiltere Rusya'nın Doğu Anadolu üzerinden İskenderun ve Basra körfezlerine, Ortadoğu petrol bölgesine inmesini önlemek için nüfuzunda bağımsız bir "Ermeni Devleti" kurmak için kollarını sıvamış, bu uğurda şiddet olayları da dahil her yola başvuran faaliyetler geliştirmişti.

 

Boğazlar'ı işgal planları yapan Rusya'nın, ileride buraları rahatlıkla ele geçirebilmek için tahkim edilmesine karşı çıktığı görüldü.

İngiltere de, İstanbul Boğazı'nın tahkimine razı olduğu halde, Çanakkale Boğazı'nın tahkimine muhalefet ederdi."

 

…böylece Rusya ile büyük bir mesele çıkarmamak için Karadeniz Boğazı istihkamlarına 35 sene kadar bir müddet hemen hiç el sürülmemiştir.

 

1905 Haziran'ında Rusya'nın Karadeniz filosundan Potemkin Zırhlısı personeli isyan etmişti. Zırhlı, Odesa limanını topa tutmuş, Romanya'nın Köstence limanında görünmüştü. Karadeniz'de serserice dolaşıyordu (Padişah II. Abdülhamit ancak bunu gerekçe göstererek Boğazlara tahkimat yaptırabildi).

 

Alman tehlikesi sebebiyle, 1907'de İngiltere-Rusya İttifak Andlaşması'nın imzalanması, Rusya'yı Boğazlar'a sahip olmak uğrunda ümitlendirmeye başlamıştı.

 

Rusya Hariciye Nâzırı İsvolsky, 2.7.1908'de Avusturya hükümetine bir teklif yazısı gönderdi. Yazıda, Bosna-Hersek ve Yeni Pazar'ın (Sancak) Avusturya'ya ilhak edilmesi karşılığı Boğazlar'ın Rusya'ya bırakılması talep ediliyordu.

 

İki ülkenin hariciye nâzırları 15.16.1908'de Buchlov şehrinde bir araya gelerek müzâkerelere başladılar. Avusturya, Bosna-Hersek'i alması karşılığı Boğazlar rejiminde Rusya lehine değişiklik yapılacağına dair teminat vermişti.

 

Avusturya'nın Rusya'ya haber vermeden 6 Ekim 1908'de Bosna-Hersek'i ilhakı bu devleti kızdırdı. Sırbistan, Bosna-Hersek'te kendisinin de gözü olduğu için Avusturya'ya cephe almıştı. I. Dünya Harbi'nin ilk kıvılcımını, bu Avusturya-Sırbistan çekişmesi yakacaktır.

 

Rusya'nın Boğazlar konusunda pazarlığa oturduğu devletlerden birisi de İtalya oldu.

1909 Ekim'inde iki devlet arasında Racconiği Andlaşması imzalandı. Andlaşmaya göre, İtalya, Rusya'nın Boğazlar üzerindeki emellerini tanıyor, buna karşılık Rusya da İtalya'nın Trablusgarp'la ilgili emellerine karşı çıkmayacağını taahhüt ediyordu.

 

Rusya, Balkanlar'a daima Boğazlar'a bir atlama tahtası olarak bakmıştır. Bu babtan olarak XX. asrın başlarında Rusya, Boğazlar Meselesi'ni kendi lehine halledemeyince, yeniden Balkanlar'ı karıştırarak, bu yolla Boğazlar'a yerleşme faaliyetlerine başladı.

 

Neopanislavistler'in Balkanlar'daki hedefi, Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Bosna-Hersek'i içerisine alacak şekilde bir "İslav Birliği" kurmaktı. 1912'de "Balkan Harbi"ne sebep olacak olan, bahsedilen birlik ruhundan doğan "Balkan İttifakı", Rusya'nın Belgrad Büyükelçisi N.G. Hartving'in gayretleri sonucu 13 Mart 1912'de Sırbistan ve Bulgaristan arasında imzalanan bir andlaşmayla ortaya çıkmıştı. Bu ittifaka Yunanistan 29 Mayıs 1912'de katılmış, Karadağ tarafından da gayri resmî olarak desteklenmeye başlanmıştı. Balkan İttifakı'nın birinci hedefi, Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'dan tasfiyesi idi (s. 106).

(Rusya Balkan Harbi sırasında) İstanbul'u işgal etmeye çalışacaktı. Fakat Türk ordusunun başarısızlığa uğrayarak Çatalca'ya çekilmesi ve Bulgarlar'ın da çok çabuk olarak Çatalca yakınlarına gelmeleri, hesapları alt-üst etmişti.

 

Harp, 8 Ekim 1912'de Karadağ'ın saldırısıyla başladı. Ardından Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan da Türkiye'ye harp ilân ettiler.

 

Edirne'nin Bulgarlar eline geçmesini müteakip Bulgar birliklerinin İstanbul'a doğru ilerlemesi, Rusya'yı iyice dehşete düşürmüştü.

…tehditler karşısında Bulgarlar, Çatalca'dan daha ileriye gidemediler.

 

Rusya'ya gücenen Bulgarlar, Almanya taraftarı bir politika takip etmeye başladılar.

 

Tarihte, "Almanya" adıyla anılan bir devlet 1871'de ortaya çıkmıştı. Bu tarihten önce Alman ülkesi, 39 dükalığa ayrılmıştı. Bunların en büyüğü ve güçlüsü başkenti Berlin olan "Prusya" idi.

 

Almanya, birliğini kurup sanayi ve ticarette büyük gelişme gösterince, dünyaya açılma politikası takibe başlamış, bu politika 1880'li yıllarda sarih olarak ortaya çıkmıştı.

Weltpolitik, Alman sömürgeciliğinin adı olmuş, Osmanlı İmparatorluğu da Almanya'nın ekonomik, siyasî ve askerî yayılma alanı haline gelmişti.

 

XX. asrın başlarına gelindiğinde bütün dünya sömürgeci Büyük Devletler tarafından paylaşılmış, paylaşılmayan birkaç alandan birisi olarak Osmanlı İmparatorluğu kalmıştı.

 

İtilaf ve İttifak devletleri arasında ilk çatlak Limon von Sanders'in İstanbul ve Boğazlar'ı savunmakla görevli I. Kolordu'ya komutan olarak atanması sonucu ortaya çıktı. Rusya, Boğazlar'da Almanya'nın nüfuz ve kullanımında güçlü bir Türkiye istemediği için olayı ilk protesto eden devlet oldu. İngiltere ve Fransa da ona katılınca, Osmanlı Devleti bu baskı karşısında Sanders'i yukarıdaki görevinden alarak I. Ordu Müfettişliği'ne atadı.

 

Rusya Hariciye Nâzırı Sazanof, Kasım 1913'de Çar'a verdiği bir memorandumda,

Boğazlar'ın kuvvet yoluyla işgalini istiyordu.

“Avrupa Harbi” veya "Genel Harp"in Rusya'nın işini iyice kolaylaştıracağı üzerinde duruluyordu.

 

Eylül'ün 26'sında Bir Türk torpidobotu Boğaz ağzında dolaşmakta olan İngiliz filosu tarafından çevrildi. Mürettebat içinde Alman gemicileri olduğu görülünce gemi geriye, Türkiye'ye gönderildi. Bu haber işitilince, Weber Paşa denilen ve müstahkem mevki kumandanlığı yapmakta olan bir Alman paşası, kendiliğinden Çanakkale Boğazı'nı kapattı.

Boğazlar, uluslararası bir andlaşmayla tarafsızlarca olduğu gibi, savaşan devletlerce de serbest olarak kullanılabilecekti. Burada beynelmilel nakliyata engel olma, bir harp hareketi sayılıyordu.

 

Rusya'nın hayat yolu kesilmişti. Birkaç hafta içinde Karadeniz'den gelen Rus buğdayı yüklü gemiler Haliç'te tutuldu...

 

28 Haziran 1914 / Büyük Savaşın fitili ateşlendi…

28Temmuz / Avusturya Sırbistan'a saldırıyor

1 Ağustos / Almanya Rusya'ya harp açtı, 3 Ağustos'ta da Fransa'ya saldır

5 Ağustos / İngiltere Almanya'ya harp ilân etti.

 

Osmanlı donanmasına 29 Ekim 1914'de Rusya'nın Odesa ve Novorossisky limanlarını bombalaması üzerine Rusya, Osmanlı’ya harp ilân etti.

 

Müttefikler Boğazlar Meselesi'ni Eylül 1914'de gündeme getirdiler. Fransız ve İngiliz Büyükelçileri'ne Türkler'in artık Asya'ya çekilmeleri veya İstanbul'un Tanca gibi serbest bir şehir olması, Rusya'nın Büyükdere'de bir üssünün bulunması gerektiği yolunda sözler söyler ve bu iş üzerinde görüşmelere başlamak isteğini gösterirler (s. 122).

 

…bütün İngiliz ve Fransız girişimlerinde, Boğazlar'ın ancak Alman yenilgisi sonucu Ruslar'a verilebileceği üzerinde duruluyordu.

 

Ruslar Mart 1917'de İstanbul Boğazı'na ve hiç olmazsa Sakarya Irmağı ağzına yakın bir yere asker çıkarmak ister. Bunun için dokuz tümen (130 bin kişilik) bir askerî birlik hazırlanır. Hazırlıklar devam ederken 12 Mart 1917'de Komünist ayaklanma başlar ve rejim yıkılır.

 

BOĞAZLARIN BEYNELMİLELLEŞTİRİLMESİ (1918-1936)

Harbin galipleri İtilaf Devletleri'nden İngiltere ve Fransa idi. Komünistler, harp devam ederken Rusya'yı harpten çekmişlerdi.

Mondros Mütarekesi (Ateşkes Andlaşması) ile Boğazlar bu devletlere terkediliyordu.

 

"Wilson Prensipleri"nin 12. maddesinde Boğazlarla ilgili olarak şunlar yer alıyordu: "Çanakkale Boğazı devamlı surette açık tutulacak ve uluslararası garantiler altında bütün milletlerin gemileri ve ticareti için serbest bir geçit teşkil edecektir."

Bundan sonra, Batı'da Boğazlar'ın statüsünü de belirleyen Sevr ve Lozan Andlaşmaları bu prensip doğrultusunda tanzim edilecektir.

İngiltere, Boğazlar üzerinde ABD mandasının kurulmasını Başkan Wilson'a teklif etmişti. "Bunun bir tek nedeni vardı. Bu, Avrupa devletleri arasındaki büyük rekabetti." İngiliz tekliflerinde yer aldığı üzere, Boğazlar, Amerikan manda idaresinde, 18 Kasım 1901 'de kabul edilen "Panama Kanalı Prensiplerine göre yönetilecekti. Buna göre, Boğazlar "barışta ve savaşta bandıralar arasında bir fark gözetilmeksizin harp ve ticaret gemilerinin serbest geçişine" açık olacaktı. ABD, manda idaresini kabul etmeyince, İngiltere, bu sefer Boğazlar'ı "Milletler Cemiyetinin idaresine vermeyi sağladı (s. 135).

 

28 Ocak 1920'de bir "Misak-ı Millî" yayınlandı.

 

İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlarla birlikte Boğazlar'da Milletler Cemiyeti'nin manda idaresini kurmak için 20 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ettiler.

 

Sevr Andlaşmasının 37. maddesi Boğazlarla ilgiliydi. Maddede, Boğazlar'ın barış ve savaşta, m illiyet farkı gözetilmeksizin bütün ticaret ve harp gemileri, askerî ve ticarî uçaklara açık olacağı, ablukaya alınmayacağı, Milletler Cemiyeti Meclisi kararlarının icrası haricinde Boğazlar'da harp hali hakkı kullanılmayacağı, hiç bir düşmanca harekete başvurulmayacağı hususları yer alıyordu.

 

Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul ve Boğazlar'ın Yunanistan'a verilmesi uğrunda var gücüyle çalışanlardan birisi de İstanbul'daki Fener Rum Patriği L. Dretheos olmuştu.

 

Ordumuz, 11 Eylül 1922'de de Çanakkale ve Üsküdar'a kadar gelmişti. Tam bu sırada İngiltere, T.B.M.Meclisi Hükümeti'ne bir nota vererek, Türk ordusunun Boğazlar cihetinden "Bağımsız Bölge"ye girmemesini istedi. Bu durum karşısında Sovyet Rusya da İngiltere'ye 13.9.1922'de bir nota vererek, Boğazlar rejimini düzenleyen tek milletlerarası andlaşmanını 1921 tarihli Moskova Andlaşması olduğunu hatırlatıyor, Türkiye, Ukrayna ve Gürcistan işin içinde olmadan Boğazlar Meselesi'nin çözümlenemeyeceğini bildiriyordu.

 

Lord Curzon, sulh muahedesinin aktinde birinci derecede rol oynamış olan İngiliz diplomatıdır.

İngilizler, Boğazlar'ı başlıca İngiliz Meselesi olarak kabul ediyorlar ve Boğazlar'ın kendilerine, harp gemilerine açık bulunmasını istiyorlar. Cihan Harbi sonunda Boğazlar zâten tahrip edilmiş, İngilizler'in eline geçmiş, gayri askerî hale sokulmuş durumda. Bu durumun devamını İngilizler, konferansın esas şartı saymak kararında görüyorlar.

 

Sovyet Rusya'nın Boğazlar tezi:

Bu tez, daha Lozan Konferansı başlamadan Ekim 1922'de Lenin tarafından Observer ve Manchester Guardian gazeteler; muhabirlerine verdiği beyanatta açıklanmıştı.

Birincisi: Türk ulusal isteklerinin yerine getirilmesi,

İkincisi: Bizim programımız, Boğazlar'ın, gerek barışta, gerek savaşta bütün savaş gemileri için kapalı olması temeline dayanmaktadır.

Üçüncüsü: Boğazlar'la ilgili bizim programımız, deniz ticareti filolarının tam bir serbestliğini savunmaktır (s. 143). / Semen İvanoviç Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, Çev: H.A. İdiz, Birey-Toplum Yy., Ankara, 1985, s. 216

 

Sovyetler Birliği iç savaşlardan yeni kurtulmuş, dünya devrimi beklentileri boşa çıkmıştı. Devrimi Rusya'da yerleştirme çabasındaydı. En önemli amaç, gerçekleştirilen devrimi korumaktı. Bunun için kara ve deniz sınırlarında güvenliği artırmak gerekli idi.

 

Fransızlâr, Bulgarlar, Yunanlılar ve Romenler İngiliz tezini destekliyorlardı.

 

Boğazlar Meselesi, İngiltere ve Müttefiklerinin istekleri doğrultusunda çözümlendiği halde taraflarca 24.7.1923'de imzalandı. Sovyet Rusya delegeleri, adı geçen meselenin hallinin aleyhlerine olduğunu ileri sürerek imzalamadılar. İngiltere ve müttefikleri ile harp yapacak durumda bulunmadıkları için sonunda onlar da 14 Ağustos günü Lozan Andlaşması'nın "Boğazlar Sözleşmesi"ni Roma'da imzaladılar.

 

1936 MONTREUX BOĞAZLAR ANDLAŞMASI

İngiltere, Alman tehlikesi karşısında fazla direnememişti. Genelde, Türkiye'nin tezi bazı tadilâtlarla kabul edilerek onaylandı. 29 maddeden ibaret Mondreux Boğazlar Andlaşması 20 Temmuz 1936'da Türkiye, İngiltere, Fransa, S. Rusya, Japonya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya arasında imzalandı.

 

Sovyet Rusya: Mondreux Konferansının çalışmalarını sonuçlandıran yeni Boğazlar Andlaşması'nın imzalanması Sovyet diplomasisinin Mondreux'da, sadece S. Birliği'nin çıkarları açısından değil, aynı zamanda barış açısından da ısrarla savunulan düşüncenin bir zaferidir (s. 156).

 

29 maddeden ibaret olan adı geçen andlaşma ana hatlarıyla şöyledir: Boğazlar Komisyonu kaldırılıyor, Boğazlar'ın askersizleştirilmesi ve tahkim edilmemesi hükümleri iptal ediliyordu. Ticaret ve savaş gemilerinin geçişleri yeni esaslara bağlanmıştı.

 

II. DÜNYA HARBİ'NDE BOĞAZLAR MESELESİ VE SOVYET RUSYA'NIN ÜS İSTEĞİ

18.3.1938'de Avusturya'nın Almanya'ya ilhakı, 14 Mart 1939'da Çekoslovakya’nın Almanya'ya bağlanması, Nisan'da İtalya'nın Arnavutluk'u işgali, "Barış Cephesinin ümitlerini yok etti. 22 Mart 1939'da "İngiltere-Fransa İttifakı" kuruldu. 6 Nisan'da da İngiltere ile Polonya arasında karşılıklı yardımlaşma paktı imzalandı. 1 Eylül 1939'dâ Almanya Polonya'ya saldırınca, İngiltere ve Fransa da Almanya'ya harp ilân ettiler. Böylece II. Dünya Savaşı başlamıştı.

 

15 Mayıs 1939'da Türkiye ile İngiltere ve Fransa arasında üçlü ittifaka bir başlangıç olmak üzere 15 Mayıs 1939'da bir deklerasyon yayınlanmış, Almanya bunu iyi karşılamamıştı.

 

Almanya'ya karşı görünen Sovyet Rusya'nın 23.8.1939'da onunla 10 sene müddetli bir saldırmazlık paktı imzalaması, başta Türkiye olmak üzere İngiltere ve Fransa'yı şaşkına çevirmişti.

…andlaşmayı müteâkip Polanya ve Baltık ülkeleri Almanya ve Sovyet Rusya arasında paylaşılmıştır.

Sovyetler'in bu tecâvüz hattı hareketi, Dünya efkâr­ı umûmiyesinde derin akisler tevlid etmiş ve Milletler Cemiyeti Konseyi, 14 Aralık'ta Sovyet Rusya'nın Milletler Cemiyeti'nden ihracına karar vermiştir.

 

 

Sovyet Rusya: kendisini en güçlü hissettiği bir zamanda 1939 güzünde Türkiye'den Boğazlar'ın statüsünün değiştirilmesini istedi…

Rusya'ya gelen Saraçoğlu, 21 Eylül 1939'da Dışişleri Bakanı Molotov'la görüşmelere başladı.

S. Rusya ile anlaşmaya varamayan Türkiye, 19 Ekim 1939'da İngiltere ve Fransa ile bir ittifak andlaşması imzaladı.

 

Sovyet Rusya, Boğazlar üzerinde ortak savunma istemekle, 1833 Hünkar İskelesi Andlaşması'ndan daha ileri derecede şartlar elde etmek istiyor, giderek Boğazlar'ı bütünüyle kontrolüne almak emeli taşıyordu.

 

18 Aralık 1940'da Almanya Yüksek Komuta Heyeti'ne Rus Savaş Planı'nın (Barbaros Harekatı) uygulanması için gerekli emirleri vermişti.

Sovyetler, 24 Mart 1941 'de Türkiye ile "Saldırmazlık Deklerasyonu" imzaladılar.

 

Almanya'nın 22 Haziran 1941'de S. Rusya'ya harp ilânı üzerine bu devlet, Türkiye'den daha emin olmak için Boğazlar'ın mevcut rejimini değiştirmek isteğinden vazgeçtiğini Ankara'ya bir kere daha bildirdi.

 

Türkiye, harbin sonuna kadar "tarafsızlık" politikası takip etti.

 

Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Churchill'e, "50 tümenimiz var, onu donatınız savaşa girelim" dedi. İngilizler, bunu yerine getiremeyecekleri için Türkiye'yi harbe girmeye zorlamaktan vazgeçtiler (s. 173).

 

II. Dünya Harbi'nde Almanya ve Japonya'nın yenilmesi S. Rusya'nın Balkanlar ve Kuzey İran'a yerleşmesi, tarihte ikide bir bu devletin karşısına dikilen İngiltere, Fransa ve A.B.D.'nin onunla müttefik olması, üstelik, Türkiye'nin askerî yönden zayıflığı, Boğazlar'ı ele geçirmek ve Türkiye'nin Doğu sınırında tadilat yapmak uğrunda S. Rusya'yı cesaretlendirmişti.

 

S. Rusya, Türkiye'den isteklerine bir başlangıç olarak Mart 1945'de izinle Türkiye'ye dönmekte olan Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper'i kabulü sırasında ona, "günün şartlarına ve harbin getirdiği değişikliklere uymadığı için esaslı tadilleri gerektiren 7.9.1925 tarihli Türk-Sovyet Tarafsızlık Andlaşması'nın feshedildiğini bildirdi."

 

Molotov, Sovyet dostluğunun kazanmak için Türkiye'nin gereken fiyatı ödemesi lâzım geldiğini bildirdi.

Kars ve Ardahan vilayetlerini kendisine geri vermeli idi. İkinci şart olarak, Molotov, Türkiye'nin Akdeniz'den gelebilecek bir taarruza karşı Çanakkale Boğazı'nı başarı ile savunma kudretinden şüphe göstererek Sovyet kuvvetlerine Boğazlar'da üs verilmesini ve iki taraf arasında Montreux Andlaşması'nın tadili için bir prensip mutabakatına varılmasını istedi.

Selim Sarper, Molotov'un yukarıdaki isteklerine red cevabı verdi.

 

A.B.D. Başkanı Roosvelt, İngiliz Başbakanı Churchill ve S. Rusya Diktatörü Stalin arasında Tahran, Yalta ve Potsdam'da yapılan konferanslarda, harbin gidişatı ve harpten sonra dünyaya verilecek şekil görüşülmüştü.

 

10.2.1945'de Yalta'da: Roosvelt, Stalin'e verdiği cevapta, "Rusya, hiç sıkıntıya uğramadan Sıcak Denizler'e iniş serbestisini elde etmelidir" diyordu. Churchill'in cevabında ise, Montreux'un değiştirilmesinin kabul edildiği, yalnız, Türkiye'nin egemenlik ve toprak bütünlüğünün garanti edilmesi isteniliyordu. Müttefikler, Yalta'da Boğazlar rejiminin değiştirilmesinde mutabakata varmışlardı.

 

Bu gelişmeler karşısında Türkiye, İngiliz ittifakı ile Amerikan dostluğuna büyük önem vermeye başladı.

 

5 Nisan 1946'da dünyanın en büyük harp gemisi olan A.B.D.'nin Missouri Zırlısı'nın Amerika'da vefat eden Türk Büyükelçisi Münir Ertegün'ün cenazesini İstanbul'a getirmesi olayı, S. Rusya tehdidi karşısında Türkiye'nin yüreğine iyice su serpti.

Her yılın 5 Nisan'ı A.B.D.'de "Ordu Günü" olarak kutlanır. Missouri Zırhlısı'nın İstanbul'a gelişi bu güne rastlıyordu.

 

…ilk Sovyet notası Ankara'ya 7 Ağustos 1946'da ulaştı. Nota'da (…) Boğazlar rejimi için (…) şartlar ileri sürülmüştü

24.9.1946'da ikinci Sovyet notası geldi. Nota'da, 7 Ağustos tarihli notadaki istekler aynen tekrarlanıyordu.

 

Türkiye'ye yönelik S. Rusya tehdidi, onu iyice "Amerikan kampına sokmuştu.

 

İnönü, Amerika'ya dayanabilmek için, lafla olsun demokrat görünmeye çalışıyordu. Demokrasi'den yana olduğuna dış âlemi de inandırmak zorunda idi (s. 196).

 

Dünya'da 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması'na kadar Osmanlı Devleti birinci devletti. Yani, bugünkü anlamda dünyanın "Süper gücü" idi.

Osmanlı'nın birinci devlet oluşu, 1453'de İstanbul'un fethiyle başlamış, 1774'e kadar tam 321 yıl sürmüştü. 1774 tarihinden itibaren birinciliği İngiltere'ye kaptırdı.

İngiltere, 1774-1945 zaman diliminde dünyanın birinci devleti oldu. Adi geçen devlet, II. Dünya Harbi'ni müteakip sömürgelerden çekilmeye başlayınca birinciliği A.B.D.'ne bıraktı.

 

Tarihte, "dünyada birinci devlet olmak"ın en önemli şartlarından birisi, Ortadoğu'ya, özellikle bunun içinde yer alan üç kıta Asya, Avrupa ve Afrika'nın düğümlendiği Anadolu Yarımadası, onun birer parçaları İstanbul ve Çanakkale Boğazları'na hâkim olmaktan geçmiştir. Osmanlı'yı 321 yıl birinci devlet yapan özellik buralara hâkim olması idi.

 

I. Dünya Harbi sonunda Ortadoğu'daki Arap ülkeleri İngiltere'nin sömürgesi haline getirilince, petrol İngiltere'nin eline geçmişti.

Türk İstiklâl Harbi, İngiltere'nin Anadolu üzerine yaptığı yukarıdaki planları akim bıraktı. Fakat, Boğazlar, 1936'ya kadar "serbest bölge" olarak kalmaya devam etti.

 

Bir "ada ve deniz devleti" olması sebebiyle, varlığının devamı ve güçlenmesini denizler üstünde gören İngiltere, 1774'de birinci devlet olduğu yıllardan beri dünya hakimiyeti ideali uğrunda kendisinden başka hiçbir devletin güçlü donanma kurmasına izin vermemiş, I. ve II. Dünya Savaşları, Almanya'nın bu kaideyi bozma girişimlerinden kaynaklanmıştı (s. 199).

 

A.B.D. Başkanı Truman, 12 Mart 1947'de Kongre'de yaptığı konuşmada, Türkiye ve Yunanistan'a askerî yardım yapılmasını istedi.

"Truman Doktrini" çerçevesinde Türkiye ile A.B.D. arasında 12.7.1947 tarihinde "Türkiye'ye yapılacak yardım hakkında Anlaşması" imzalandı.

 

A.B.D. Başkanı Lyndon Johnson, adı geçen andlaşmanın 4. maddesini ileri sürerek Amerika'nın Türkiye'ye verdiği silahların Kıbrıs'ta Rumlar'a karşı kullanılamayacağı doğrultusunda 4 Haziran 1964'de Başbakan İsmet İnönü'ye bir mektup yazdı.

 

Türkiye, sırf Boğazlar sebebiyle XIX. asrın başlarından itibaren süper güçlerin sürekli nüfuz ve hâkimiyet mücadelelerine sahne olmuş, bu güçler, Türkiye ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynamışlardır.

 

S. Rusya'nın Türkiye'nin NATO'ya girmesini engellemek uğrundaki tehditleri bir netice vermemiş, Türkiye'ye adı geçen ittifaka dahil olarak Batı Blok'u içinde yerini almıştı.

 

11 Nisap 1960'da Ankara'da yayınlanan bir Türk-Sovyet ortak bildirisinde, iki ülke arasında yüksek seviyede toplantı için temasların yapıldığı bildiriliyor, Başbakan Adnan Menderes'in Temmuz 1960'da Moskova'yı resmen ziyaret edeceği, Kruşçev'in de buna karşılık olarak Ankara'ya geleceği açıklanıyordu.

27 Mayıs 1960'da Demokrat Parti yönetiminin bir ihtilâlle alaşağı edilmesi üzerine Menderes'in S. Rusya'ya planlanan ziyareti gerçekleşmedi.

 

Rusya'da Komünizm çökünce, "Büyük Güç" olma ideali varlığını korumuş, bunun itici gücü ve beslenme kaynağı olarak "Slavizm-Ortodokizm felsefesi" yeniden diriltilmiştir.

 

Rusya, tarihi boyunca hep Batı'nın hesap hataları veya yanlış politikaları sonucu büyümüştür.

 

Vatan Yayınları, Kayseri, 1994