21 Eylül 2017 Perşembe

Antik Yunan’da “Teknik” Teknoloji Felsefesi Tarihine Genel Bir Bakış

Antik Yunan’da “Teknik” Teknoloji Felsefesi Tarihine Genel Bir Bakış

Felsefe insanın kendisini ve çevresini anlamlandırma ihtiyacının kaçınılmaz bir sonucudur.

“Tekhne” kelimesinin içerdiği birçok anlamın yanında el işi, zanaat, pratik yetenek, bilgi, marifet vb. anlamlarına da gelebilecek sanat ve ustalığın bir potada eridiği bir kavramı ifade eder. “Logos” kelimesi ise anlamlandırma mantığa büründürme, akla vurma, vb. anlamlara gelir. Oxford İngilizce Sözlüğü’ne göre teknoloji sistematik iyileştirmedir. Teknoloji bu anlamda pratik uygulamalara yönelik bilgi olarak açıklanabilir.

Antik Yunan’da teknoloji kavramı daha çok bir işi yapmanın doğru yolu anlamında nesnel bir bağlamda kullanılmıştır.

Teknoloji kavramı Eski Yunan’da felsefe kelimesinin karşıtı olarak kullanılmıştır.

Sofistler arasında tekhne retorik süreci ve ikna sanatı bağlamında kullanılmıştır.

Ksenophanes Oeconomicus adlı (…) eserinde “tekhne”yi bir evi çekip çevirmek gibi günlük uygulamalar bağlamında ele alır.

Memorabilia adlı eserinde ise özellikle yönetim bilgisinden bahseder. Bu yeterliliği tekhne olarak sınıflandırır.

Platon’a göre teknoloji doğanın bir imitasyonu, bir taklididir.

Doğal olan, tabiata dair şeyler physis, insanın etkisi ile oluşan şeyler ise poiesis kavramları ile ifade bulur.

---

Ural, M. Nuri. Antik Yunan’da “Teknik” Teknoloji Felsefesi Tarihine Genel Bir Bakış. Mavi Atlas Dergisi. Sayı: 4. (s. 136-144). 2015

Oyunun Kurallarını Yok Saymak Heath Lowry'ye Cevap

Oyunun Kurallarını Yok Saymak Heath Lowry'ye Cevap

Her şey Mart 2011 tarihinde savunduğum Gazi Evrenos Bey (Çalı 2011) adlı doktora tezimin başarı ile tamamlanmasından sonra başladı.
Doktora tezim ile 2014 yılında yayınladığım kitabımın içeriği, küçük düzeltmeler ve bazı ekler dışında aynıdır.
Bu çalışmada, mevcut ulaşabildiğim tüm arşiv belgelerinin yanı sıra, Bizans ve Osmanlı kaynakları ve dönemin muasır kaynakları inceleyip, Evrenos Bey’in şimdiye kadar olmayan biyografisini yazdım.
…Başbakanlık Osmanlı Arşivinden almış olduğum Arapça bir vakfiye dikkatimi çekti. Bu belge Gazi Evrenos’un torunu İsa Bey’e aitti. Belgede Gazi Evrenos Bey’in babasının şimdiye kadar hiçbir kaynakta geçmeyen (…) etnik kökeniyle ilgili ipucu veren bir bilgiyle karşılaştım.

Nihayetinde elimdeki belgeden yola çıkarak kendi tezlerim ve tahminlerimi yazdığım doktora tezimi savunarak Mart 2011’de YÖK tez merkezine iletilmek üzere Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsüne teslim ettim.

Aralık 2011’de Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan Belleten dergisinde “Evrenos Bey’in Kökeni Hakkında Tartışmalar ve Yeni Bir Değerlendirme” (Kılıç 2011a: 745-768) adlı makalem yayınlandı.

…makalenin yayınlandığı Aralık 2011 tarihinde H. W. Lowry’nin Evrenos Bey’in halen Katalan kökenli olabileceği ihtimali üzerinde durduğunu hatırlatmak isterim.

Kendisiyle ikinci görüşmemiz ise yine Bursa’da 4-5 Nisan 2012 tarihinde Sultan I. Murad Hüdâvendigâr Sempozyumu’na her ikimizin de konuşmacı olarak katılması vesilesiyle oldu. Bu sempozyum sırasında beş ay önce yayınlanmış (Aralık 2011) Belleten dergisindeki makalemden haberdar olmuştu.

…kapanış yemeğinde ise nihai patlamayı yaptı. Yemeğe katılanların arasından beni arka masaya yalnız konuşmaya davet etti. Azarlama tonuyla yaptığı uzun konuşmasında ona makalemde saldırdığımı ve haksızlık yaptığımı ve artık kendisinin de bana saldıracağını (…) yüksek sesle ve herkesin içinde küçük düşürmeye çalışan bir tavırla söyledi.

…Belleten’deki makalemin yayınlanmasından dört ay sonra nasıl haberdar olduğunu kendi kitabında anlatırken kendini ele vererek o güne kadar doktora tezimden ve makalemden habersiz olduğunu iddia etmektedir…

Kitap yazdığınız bir konuda, sizin kullandığınız materyallerin aynısını kullanan, aynı tezleri ileri süren bir makale Türkiye’deki en önemli tarih dergisinde yayınlanıyor, siz ise bundan dört ay sonra haberdar olduğunuzu ve aynı konuda bir yıl önce bitmiş bir doktora tezini merak bile etmeden görmediğinizi söylüyorsunuz. Ayrıca o zamana kadar Gazi Evrenos’un kökenine dair teorilerinizi bir kenara bırakıp bir buçuk yıl önce kullandığım belgeye ve sonuçlara ulaşarak görüşlerinizi birden değiştiriyorsunuz.

Konuşması sırasında Belleten’deki makaleme atıfta bulunarak, benim kullandığım belgenin numarasının yanlış olduğunu, zaten elindeki bir başka belgenin benim belgeye benzediğini ama referansların tutmadığını, henüz makaleyi detaylı okumadığını anlatarak Evrenos’un etnik kökenine dair bir kitap yazacağını ifade etti.

(Lowry) Belleten’deki makalemden 4-5 Nisan 2012’de tesadüfen haberdar olduğunu ve 17 Nisan’da, tam da kitabın İngilizce yazdığı kısmı yeni bitmişken eline geçmiş olduğunu söylerken aleni bir şekilde yalan söylemektedir.

Bu sempozyumun üzerinden bir ay geçmeden 4-5 Mayıs 2012’de, yani H. W. Lowry’nin hikâye ettiği şekliyle, kitabının Türkçe çevirisi henüz bitmiş, mizanpajla iki hafta daha uğraşırken, sehven eksik yazdığım belge numarasını düzeltip belgenin aslından ilgili satırların kopyasını da ekleyerek, Pranko Lazarat’ın vakfı ve türbesine dair yeni bir makaleyi Ankara Üniversitesi GAMER’de (Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi) yayınladım.

1-Mart 2011’de Doktora Tezim.
2-Aralık 2011’de Belleten’de yayınlanan makalem.
3- 4-5 Mayıs 2012’de GAMER dergisinde yayınlanan makalem.
Bu kronolojiye göre, kendi ifadesiyle Mayıs ayının ilk haftasında üç ayrı metnim bütün kullanıcılara açık ve ulaşılabilir durumda idi. Dolayısıyla, doktora tezimi görmediğini kabul etsem dahi, Belleten dergisindeki makalemi okumadığı iddiasının da yalan olduğunu yukarıda ispat ettim. Peki, GAMER dergisindeki makalem elinde olmasına rağmen görmezden gelmesinin sebebi nedir acaba? Bir bilim adamı, kitabının en orijinal ve yeni bir buluş olarak sunduğu kısmını yazarken, aynı şeylerden bahseden yayınları iki sebeple görmezden gelir. Ya bunları ciddiye almaz ve bahsetmeye değmez bulur veyahut bu intihal yaptığını gizlemek gibi daha farklı bir amacı vardır.

---
Kılıç, Ayşegül. Oyunun Kurallarını Yok Saymak: Health W. Lowry’ye Cevap. Sosyal Bilimler Dergisi. Yıl: 17, Sayı: 28. (s. 131-156). 2015

Fredrik Jameson - Modernizmin İdeolojisi

Fredrik Jameson - Modernizmin İdeolojisi

(Tam bir vakit kaybıydı bu kitap…)

---
1934’de Cleveland’da doğdu.
1954’de Fransız Dili ve Edebiyatı bölünden mezun oldu.
1959’da Yale’de doktora programına başladı.
İlerleyen dönemde Frankfurt Okulu yazarları ve Lukacs’ın çalışmalarıyla tanıştı.
Marksizm ve Biçim adlı kitabı bu dönemin verimidir (1971).
Yapısalcılık ve bunun iki temel esin kaynağı olan Saussure dilbilimi ve Rus biçimciliğiyle Dil Hapisanesi adlı kitabında hesaplaştı (1972).

Adorno’nun üslubundan ve teorik yaklaşımından etkilenmiş olduğu söylense de Bloch’un da etkisiyle onun karamsarlığını pek paylaşmaz. (görüldüğü gibi, buradaki cümle, Jameson okumalarının etkisiyle bir şey söyleme imkânını yitirmiş).

1981, Siyasal Bilinçdışı: Toplumsal-Simgesel Bir Edim Olarak Anlatı. (Kitabın şiarı) Daima tarihselleştir.
…bu sloganı her türlü diyalektik düşüncenin tek mutlak ve hatta tarihaşırı buyruğu olarak niteler.

Siyasal olan söz konusu olduğunda, her türlü tekçi, tek-işlevli tanım yanıltıcı olmaktan da beterdir,
Ne de olsa hepimiz parçalı varlıklarız. Aynı anda farklı gerçeklik kompartmanlarında yaşıyoruz.

1987, Postmodernizm ve Kültürel Teoriler, Çin Dersleri.
1991, Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı.
1994, Zamanın Tohumları.
1998, Kültürel Dönemeç.
2002, Biricik Modernite.

Jameson bu kitaplarda postmodernizmi, Ernes Mandel’in Geç Kapitalizm adlı kitabındaki ünlü kapitalizm dönemselleştirmesini izleyerek, ellili yıllardan itibaren dünyayı etkisi altına alan çokuluslu finans kapitalizminin kültürel ifadesi olarak görür…

Jameson’ın Modernizmin İdeolojisi diye bir kitabı yok.
(Kitaptaki makaleler seçkidir)

1
Üstyorum
(Yoruma karşı)
Olumsuz yorumbilgisinin temel işlevi gizemsizleştirme… (s. 36)
Yorum üzerine (…) yararlı bir değerlendirmenin çıkış noktası, yorumun doğası değil, öncelikle ona duyulan gereksinme olmalıdır. (Bir şey söylememe örneği cümlelerle dolu bu kitap).

Aynı anda hem yaşamın yüzeyini, hem de iç yüzünü göremeyiz. (Vaay!!!)

İçeriği değerlendirmek ya da yorumlamak gerekmez, çünkü içeriğin kendisi zaten özü itibariyle ve doğrudan anlamlıdır.
…içerik özü itibariyle toplumsal ve tarihsel deneyimdir.

…eleştiri süreci, içeriğin bir yorumu olmaktan çok, onun açığa vurulması (…) su yüzüne çıkarılmasıdır.

2
Tarihte Eleştiri
İngiliz romanı, Fransız romanından çok daha geç bir tarihte modernleşmişse (…) bunun sebebi kesinlikle ondaki retorik damarın hayatiyetidir. İngiliz romanı (…) zarifçe ya da gevezece (…) konuşmaya dayalıdır.
Okur bu tür anlatıların (…) içine canlı bir biçimde yerleştirilmiştir ve insan bu romanları doğal ortamlarını buldukları oturma odalarını ve Victoria dönemi mobilyalarını hemen zihninde canlandırmadan okuyamaz.
…büyük İngiliz romanları doğrudan ve yarı dolaysız toplumsal iletişim biçimleridir…
…bu romanlarda yazılı kompozisyondan ziyade sözlü dile öncelik tanınır.
Fransa’da romandaki retorik, 1857’de tek bir darbeyle, Madam Bovary’nin yayınlanmasıyla ortadan kaldırılır. (s. 57-58)

3
Jargona Dair
…hakikat gündelik hayatın yüzeyinde değildir; şeyleşme (…) bu hakikati yapısal olarak gizlemektedir.
Tüketim toplumu gelişip dünyanın tamamına yayıldıkça bu bulanıklık da gitgide daha beter bir hal alacaktır.

4
Haz: Siyasal Bir Mesele
…kimsenin başını okşamamalıyız, yoksa elimizi ısırıverirler (Gorki)

5
Metin İdeolojisi
(Barthes, Falubert, Balzac)

6
Büyülü Anlatılar: Tür Olarak Romans
Komedinin işlevi, alaya alma yoluyla sapmayı cezalandırmak…

Frye’ye göre (...) romans, gündelik gerçeklik dünyasını başkalaştırmayı amaçlar…

7
Flaubert’in Libidinal Tarihselciliği, Üç Öykü

8
Tarihte Ulysses
Ulysses (…) başkalarının görüp yayınladığı kitaplardan biri olduğu için romanı yepyeni bir gözle görmek zor ve onu sanki bu yorumlar hiç var olmamış gibi okumak imkânsız.
Mitsel, psikanalitik ve etik okumalar… ilki Ulysses’i Odysseia koşutluğu çerçevesinde; ikincisi, baba oğul ilişkisi çerçevesinde; üçüncüsü ise olası bir mutlu son çerçevesinde okumadır. (s. 219)

Bizim için simgeciliğe başvuran herhangi bir sanat daha baştan itibarsız ve değersizdir. Klasik modernizmlerin uzun deneyimi en sonunda bize edebiyatta simgesel olanın iflas ettiğini öğretti; sanatçılardan var olanın aynı zamanda anlamlı olduğu, nesnelerin birer simge de olduğu şeklindeki kolaycı saptamadan daha fazla bir şeyler talep ediyoruz. İşte Joyce’u simgesel bir yazar olarak adlandırılmak gibi son derece şaibeli övgüden kurtarma konusundaki kaygımın nedeni tam da budur. (s. 222)

Sınıf açısından Joyce’un bütün karakterleri kesinlikle küçük burjuvadır.

9
Modernizm ve Bastırdıkları ya da Sömürgecilik Karşıtı Olarak Robbe Grillet

10
Le Guin’de Dünyanın İndirgenmesi: Ütopik Anlatının Ortaya Çıkışı
Güç istencinin en kesin niteliği büyümedir.

11
Modernist ve Postmodernist Olarak Baudelaire
Göndergenin Çözülmesi ve Yapay Yüce
Heidegger için sanatın görevi budu, tarih ile doğa arasındaki olanaksız bu gerilimi, gerilimin içinde yaşayacağımız ve gerilim, yarık, gedik, mesafe olarak gerçekliğini onaylayacağımız biçimde sahnelemektir sanatın görevi. (s. 278)

12
Rimbaud ve Uzamsal Metin

13
Bütünlüğün Poetikası

13 (aslında 14 (ya da 15) fakat kitap 13 demiş)
Çokuluslu Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Edebiyatı

14
Teorinin Semptomları mı, Yoksa Teorisi Yapılacak Semptomlar mı?


---
Türkçeleştiren: Kemal Atakay & Tuncay Birkan
Hazırlayan: Orhan Koçak & Tuncay Birkan
Metis Yayınları
Nisan 2008


9 Eylül 2017 Cumartesi

Neşe Işık - Doğu Karadeniz Efsaneleri - Derleme ve Araştırma

DOĞU KARADENİZ EFSANELERİNİ DERLEME VE ARAŞTIRMA
(TRABZON, RİZE VE ARTVİN EFSANELERİ)

Doğu Karadeniz efsaneleri üzerine yapılan bu çalışmanın derleme sahası Trabzon, Rize ve Artvin illeridir.

Çalışmanın giriş bölümünde önce, efsane bütün yönleriyle tanıtılmış, sonra da diğer halk anlatılarıyla karşılaştırılmıştır.

…çalışma da derlenen 160 efsaneden sadece 101 tanesi alınmıştır, geriye kalan eksik veya çok az farklı olan diğer varyantlar ise dipnotlar şeklinde gösterilmiştir.

Çalışma alanıyla ilgili yazılı kaynaklardan, yalnız 5 efsane metni alınmıştır. Diğer efsaneler ise çalışmacı tarafından derlenmiştir. Efsaneler, kaynak kişilerden alındığı şekliyle değil, anlamı değiştirmemeye özen göstererek, çalışmacının kendi üslubuyla yeniden kaleme alınmıştır.

Birinci bölümde, efsaneler epizotlarına ayrılmış ve şu ana başlıklar altında toplanmıştır.
1. Taş Kesilme ile ilgili Efsaneler
2. Velilerle ilgili efsaneler
3. Hızır ile ilgili Efsaneler
4. Yer Adlan ile ilgili Efsaneler
5. Çeşitli işaretlerle ilgili Efsaneler
6. Dağ, Göl, Pınar ve Mağaralarla ilgili Efsaneler
7. Çeşitli Hastalıklarla ilgili Efsaneler
8. Tabiat Hadiseleriyle ilgili Efsane
9. Olağanüstü Varlıklarla ilgili Efsaneler
10. Şehitlerle ilgili Efsaneler
11. Hayvanlarla ilgili Efsaneler
12. Bitkiyle ilgili Efsane
13. Hazineyle ilgili Efsane
14. Kesik Baş ile ilgili Efsane
15. Çeşitli Yapılarla ilgili Efsaneler
16. Diğerleri

İkinci bölümde (…) efsaneler kısaca incelenmiştir.

Üçüncü bölümde sonuç ve öneriler yer almaktadır.

Özet
Destanlar gibi milli olmamalarına rağmen, toplumun kültür düzeyini, yaşayış şek1ini yansıtırlar.

Giriş
Efsanelerin Diğer Dillerdeki Karşılıkları ve Efsane Tanımları
“Efsane” terimi dilimize Farsçadan girmiştir. Farsçada “efsane” ile birlikte “fesane” kelimesi de kullanılmaktadır. Arapça'da, dini niteliklere sahip olan efsanelere, “menkabe” de denilmektedir. Türkçede, efsane karşılığı olarak “söylence” kelimesi önerilmiştir.

Şemseddin Sami, Kamus-ı Türki'de efsaneyi: “Masal, asılsız hikâye, hurafat, şöhret bulup, dillere düşen vak'a ve hal, destan" olarak tanımlamaktadır.

Türkçe Sözlük'te efsane maddesi şu şekilde verilmiştir: “Halkın imgesinde doğarak, ağızdan ağıza dolaşan ve konusu çok defa olağanüstü nitelikte olan hikâye.”

İslam Ansiklopedisi'nde efsane: Efsanelerde yer alan olayların gerçeğe dayandığı kabul edilir. Fıkralar gibi bunlar da süsten uzaktır.

Saim Sakaoğlu (…) efsanenin özelliklerini şu üç maddede toplar:
I-Şahıs, yer ve hadiseler hakkında anlatılırlar.
2-Anlatılanların inandırıcılık vasıfları vardır. Umumiyetle şahıs ve hadiselerde, tabiatüstü olma vasfı görülür.
3-Efsanelerin belirli bir şekli yoktur. Kısa ve konuşma diline yer veren anlatımlardır.

Belli bir mekâna, şahsa ve zamana bağlı olan, halk tarafından gerçek olarak kabul edilen, ama içinde olağanüstü unsurlar da bulunduran; toplumun örf, adet ve geleneklerinin devamını sağlayan anlatmalardır. İnsan zekâsının ürünü olan efsaneler, taşıdıkları önemli özellikler nedeniyle de toplumu yansıtırlar.

Maziyi bugünle birleştiren halk kültürü, toplumu meydana getiren fertler arasında duygu, düşüncede, davranışta birliği sağlamak konusunda da başvurulacak önemli bir müessesedir.

Halk kültürünün önemli ürünlerinden biri olan efsanelerle, toplum hayatı arasında çok yakın bağlar vardır. Efsaneler bir nevi halkın inanç, duyuş ve düşüncesinin aynasıdırlar. Bir milletin kültürünü öğrenmek için, o milletin sözlü ürünlerine bakmak yeterli olacaktır.

Efsanelerde önemli olan anlatılan olayın sergilenmesi değil, olayın içinde yer alan ve yaşatılmak istenen düşüncedir. Efsaneyi dinleyen, sonunda bundan bir ders alır.

Efsaneler sahip oldukları inanç unsuru nedeniyle, insanları telkin edici ve yönlendirici özelliğe de sahiptirler.

Sakaoğlu (…) teşekkülleri bakımından efsaneleri üç gruba ayırır:
1. Menşelerle ilgili Kaide: Aynı akli kapasiteye sahip bütün milletlerde muhayyile aynı şekilde tezahür eder. Böylece benzer efsanelerin yaratılışına sebep olur.
2.         Birinin Yerine Diğerinin Geçmesi Kaidesi: Bir kahramanın hatırası zayıfladıkça onun şerefine yaratılmış olan efsane bu kahramanı terk eder ve daha meşhur birine mal olur.
3.         Adapte Olabilme Kaidesi: Çevre değiştiren her efsane yeni çevrenin sosyal ve etnografik şartlarına kendini adapte eder.

Efsaneleri besleyen kökleri dört grup halinde incelemek mümkündür:
1-    Mitolojik Kökler
İnsanlar, varlığını ve oluş sebebini açıklayamadığı cisim ve olayları izah etme ihtiyacı hissetmiştir.

İlk dönem insanlarının izahları, zamanla halkın muhayyilesinden katılmış yeni hayali unsurlarla birlikte bütünleşerek, inanç sistemi haline gelmiştir. Bu inanç sisteminin kimi unsurları, bazı efsanelerin kökünü oluşturmuştur.

Özellikle gök cisimleriyle ve hadiseleriyle ilgili olan efsanelerde, bu türden mitolojik kökler aramak gerekir. Bu izah ve anlatmalar, efsaneleştikten sonra inanç sisteminin dışına çıkmıştır.
Bu anlatmalar inanç olmaktan çıktığında, terbiyevi bir karaktere bürünmüşler, bu nedenle de inanılıp ders alınması gereken bir anlatmaya dönüşmüşlerdir.

2-    Tarihi Kökler
Halk, efsanelerde tarihi olayı olmasını istediği gibi ve tarihi şahsı da görmek istediği şekilde gösterir.

3-    Hayali Kökler
Geçmişte olmuş bir olay dilden dile aktarılırken birtakım değişmelere uğrar. Sonradan halk tarafından ilave edilen bu unsurlar, efsanelerin hayali fantastik kökleridir.

4-    Dini Kökler
Eski anlatmalar, yeni dinin çevresinde birikerek geniş kitlelere yeni dini tebliğ etme fonksiyonunu yüklenir.

…efsanelerin arkasında bir hayat gerçeği, en önemlisi bir inanç sistemi vardır.

Efsane Konusunda Yapılan Çalışmalar ve Efsane Tasnifleri
Efsaneler üzerinde yapılan çalışmalar, 19. yüzyılın başlarından itibaren, Avrupa'da başlamıştır.

İslam dünyasında evliya tezkireleri şeklinde ortaya konulan menkıbe külliyatlarının benzerleri Hıristiyan âleminde de görülür.

Türk dünyası için Evliya Çelebi Seyahatnamesi mühim bir kaynaktır.
Efsane üzerinde yapılan ilk çalışmaların en kayda değeri, J. Ludwig Karl Grimm ve Kardeşi Wilhelm Grimm’in çalışmalarıdır.

Efsane Tasnifleri
Budapeşte Kongresi’nin başkanı, Kurt Ranke’nin çalışmaları (sonucunda) efsanelerin uluslararası ölçüde sınıflandırılması üzerinde ortak kararlara varılmıştır. Buna göre efsaneler, dört ana gruba ve bunlar da alt gruplara ayrılmıştır.
1.Dunyanm yaratılışı ve sonu (Kıyamet) ile ilgili efsaneler
2.Tarihi efsaneler ve medeniyet tarihi ile ilgili efsaneler
A Medeniyet ile ilgili yer ve eşyanın menşei
B. Bazı yerler ile ilgili efsaneler
C. Dip tarihi (prehistorya) ve ilk zamanlar ile ilgili efsaneler
D. Harpler ve felaketler
E. Temayüz etmiş kişiler
F. Bir düzenin bozuluşu
3.Tabiatustu varlıklar ve kuvvetler / mitik efsaneler
A. Kader
D. Ölüm ve Ölüler
E. Tekin olmayan yerler ve hayaletler
F. Hayaletlerin resmi geçidi
G. Öbür dünyada ikamet
H. Cinler, periler, ruhlar
L Medeniyetle ilgili yerlerdeki hayaletler
J. Değişmiş varlıklar
K. Şeytan
L. Hastalık yapan kötü ruhlar (cinler) ve hastalıkları
M. Tabiatüstü (sıhri) kuvvetlere sahip kimseler
N. Efsanevi (mitik) hayvanlar ve bitkiler
O. Hazineler
4.Dini efsaneler / Tanrı ve kahramanlarla ilgili efsaneler

Boratav, International Society for F.-N. Research'ın, Budapeşte'de kabul ettiği geçici sınıflandırmanın, Türk Efsanelerine uygun olmadığını belirtmiştir.
1. Dünyanın yaratılışı ve sonu ile ilgili efsaneler
2. Tarihi efsaneler
A Sınırlandırılmış tabii yerlerin menşeleri (dağlar, göller)
B. Meskûn yerlerin menşeleri (şehirler, köyler)
C. Büyük binaların menşeleri (kiliseler, camiler, köprüler...)
D. Hazineler
E. Milletlerin, hükümdar sülalelerinin ve içtimai sınıfların menşeleri
F. Felaketler
G. Tarihi olarak bilinen kahramanların yendikleri tabiatüstü güce sahip canavarlar
H. Savaşlar, fetihler, istilalar
L Kurulu düzene başkaldırmalar
J. Diğer hadiseler ve üstün kişiler; medeniyet getiren kahramanlar, bilginler, şairler
K. Aşk ve aile hayatı
L. Küçük bir cemiyetin tarihinin bir parçasını meydana getirdikleri ölçüde bilinen ortak veya ferdi karakterde çeşitli diğer kişilerle ilgili anlatmalar
3. Tabiatüstü şahıslar ve varlıklar üzerine efsaneler
A Alın yazısı
B. Ölüm ve ötesi
C. Tekin olmayan yerler
D. Tabiatın bir parçası olan yerler (orman, gol, vs.) ile hayvanların sahipleri
(koruyucuları)
E. Cinler, periler, ejderhalar vb. tabiatüstü güçte yaratıklar
F. Şeytan
G. Hastalık ve sakatlık getiren varlıklar (albastı gibi)
H. Tabiatüstü güçleri olan kişiler (büyücü, üfürükçü, afsuncu gibi)
I. "Mythique" nitelikte hayvan ve bitkiler (adamotu gibi) üzerine anlatmalar
4. Dini efsaneler.

Efsaneler mitlerin modernleşmiş şekli olarak kabul edilir.

Mit ve efsanenin ortak olan tarafı, her ikisinin de inanma yönünden gerçek olarak kabul edilmesidir.

Masal hayali bir dünyada geçerken, efsane yaşadığımız dünyada meydana gelir.

Destanlar milli oldukları için, yalnızca bir millete aittir, fakat efsanelerin benzerlerine başka milletlerde rastlamak mümkündür.

Efsanelerin, halk hikâyeleriyle de yakından ilgisi vardır. Hemen hemen her hikâyede efsane özelliği gösteren paryalar vardır.

Birinci Bölüm
Efsaneler
Taş Kesilmeyle İlgili Efsaneler

Şekil değiştirme motifleri içinde değerlendirilen taş kesilme Anadolu-Türk efsanelerinde çok sık görülen bir motiftir. Taş kesilme motifi ağırlıkla ibret ve ders verme gayesi güder. Anadolu-Türk efsanelerinde taş kesilme motifini inceleyen ve tip kataloğunu hazırlayan Sakaoğlu, taş kesilmenin sebebini yedi gurupta toplamıştır, temel olarak beş farklı neden tespit etmiştir. Bunlar; (1) aşk, (2) zor durumdan kurtulma, (3) saygısızlıklar, (4) kötü huylar, (5) Hızır ve insanlar şeklinde sıralanır.[1]
Nedeni aşk olan taş kesilme efsanelerinde genellikle birbirini seven ancak bir nedenle kavuşamayan kadın-erkekten biri diğerine beddua eder ve bedduayı alan kişi taş kesilir.
Yoluna çıkan bir engel karşısında çareyi Allah’tan taşa döndürülmesini istemekte bulan kişiler de, zor durumdan kurtulmaktan bahane taş kesilmenin örnekleri olarak karşımıza çıkar.
Özellikle aile büyüklerinin sözünü dinlememek en sık görülen saygısızlık örnekleridir. Pek çok efsanede gelin-kaynana arasındaki sürtüşmenin sonu taş kesilmeyle sonuçlanır.  
Kibirlenmek, cimrilik ve hilekârlık efsanelerde akıbeti taş kesilmek olan kötü huylar olarak karşımıza çıkar.
Kötü pek çok davranış, insanlara daha çok dilenci kılığında görünen Hz. Hızır tarafından cezalandırılır.

1-  Gelincik Kayası
Of’un Erenköy köyünde, iki genç birbirlerini severler. Fakat kızın ailesi (…) evlenmesine müsaade etmez ve kızı istemediği birisiyle nişanlarlar.
Kazankıran Tepesi'ne geldikleri sırada, kızın sevdiği;
“Bana yar olmadı, başkasına da yar olmasın, taş olsun!” diye beddua eder.
Telli duvaklı gelin, oracıkta taş kesilir.
Bugün hâlâ gelini andıran beyaz bir taş, köyün orta yerinde durmaktadır.

2-  Gelin Kayası
Koyun güzel kızını sevdiği gence vermezler. Genç kız bir başkasıyla evlenir, çocuğu olur.
Yayla yolundayken çocuğu ağlamaya başlar. Sinirlenen kadın;
“Taş olsam da kurtulsam diye beddua eder.”
Anne ve çocuk orada taş kesilir.

3-  Gelin Kayası
Oğulağaç köyünde bir genç babasının rızası olmadığı halde sevdiği kızla evlenir.
Düğün alayı kapıya yaklaştığı sırada, gencin babası:
“Eğer bu gelin hayırlıysa gelinim olsun, hayırlı olmayacaksa taş kesilsin,” der.
Gelin alayı, orada taş kesilir.

4-  Gelin Taşı
Akçaabat'ın Akyazı köyünde, düğün kervanındaki genç kız, evde unuttuğu iğnesini almak için kervanı geri çevirir.
İğnesini alıp, yoluna devam ederken, kızgın ve şaşkın olan anne, babası:
“Allah seni taş kessin” diye beddua ederler.
Gelin ve kervanı orada taş kesilir.

5-  Dodopallar
Dodopallar, gelin anlamına gelmektedir.
Savşat'ın Şalcı köyünde, ormanın içinde düğün alayını andıran taşlar vardır. Efsaneye göre ailesinin rızasını almadan evlenen kızın ardından ailesi beddua etmiş ve düğün alayı ormandan geçerken taş kesilmiş.

6-  Taş Kesilen Gelin
Biri zengin diğeri fakir iki kardeş varmış. Fakir olan zenginin işlerini yaparmış. Zengin olan da fakire yardım edermiş.
Zengin olan altı kül, üstü un dolu bir got vermiş kardeşine. Fakir kız un dolu sandığı gotu omzuna almış yola koyulmuş. Kız yolda yaşlı bir adama rast gelmiş.
Yaşlı adam kıza:
“Kızım ne elindekine bak ne de dön geri bak!” demiş.
Kız merakını yenemeyerek ardına bakmış. …kız kardeşinin evi yerle bir olmuş. Evin bulunduğu yerde göl oluşmuş.
Kadın da, oracıkta taş kesilmiş.

Trabzon’da merkeze bağ]ı Dolaylı köyünde yaşanan bu olayın geçtiği yere “Got
Kaya,” evin yerinde oluşan göle de “Limli Gölü” denilmektedir. Burası Hıdırellez’de ziyaretçi akınına uğramaktadır.

7-  Gelin Kayası
Şalpazarı’nda Sisdağı Yaylasında birbiriyle geçinemez gelin ile kaynana.
Gelin suya giderken kaynana beddua eder:
“Allah seni bu eve bir daha getirmesin, taş yapsın bıraksın!” der.
Gelin suya giderken yolda taş kesilir.
Gelin Kayası denilen yerde üç tane taş vardır.

8-  Taş Kesilen Gelin
Artvin Şavşat yolunda İki Gözlü Köyü vardır. Köydeki yeni gelin kayınpederine yemek götürmek üzere yola çıkmış, Dereyi geçerken karşı tepede ejderha görmüş. Ejderhadan kurtulmak için:
“Allah’ım, ejderhaya yem olmaktansa beni taş kes!” demiş.
…başındaki sofrayla birlikte orada taş kesilir.

9-  Gelin Taşı
Ardeşen’in Duygulu Köyüne gelin gelecektir. Aşçılar yemek yaparlar. Gelin alayı gecikir.
…yaptığı yemekleri soğuyan aşçı kadın (…) sinirli sinirli ortalıkta dolaşırken ayağı kayar, yemek kazanı devrilir, canı yanar.
“Neredesiniz bu saate kadar, sizin yüzünüzden ayağım yandı. Taş üstünde taş kalasınız inşallah!” diye beddua eder.
T kesilen gelin ve düğün alayının bulunduğu bölgeye yörede, Gelin Taşı denilmektedir.

10-            Gelin Alayı
Gelin alayına rast gelen yaşlı kadın, yürümeye hali kalmadığını söyleyip gelinden eşeğini ister. Düğüncüler kabul etmeyince beddua eder.
Bedduadan dolayı gelin ve gelin alayı taş kesilir.

11-            Taş Kesilen Köylüler
Maçka’nın Kadırga Yaylasına gelen aksakallı yabancı bir adam aç olduğu için gördüğü ilk kapıyı çalmış. Süt istemiş. Kapıyı açan adam yaşlıya bir şey vermemiş. Yaşlı adam başka bir kapıyı çalmış. Bu defa yağ istemiş. Kapıyı açan adam o sırada yağ yaptığı halde yabancıya bir şey vermemiş. Yaşlı adam bu defa çobandan koyun istemiş, o da bir şey vermemiş.
Bunun üzerine Hızır:
“Allah hepinizi, sizden daha hayırlı olan taş gibi yapsın!” diye beddua etmiş. Köyde bulunan her şey taş kesilmiş.

12-            Taş Kesilen Gelin
Yeni gelin Araklı Yoncalı köyündeki kaynanasına şöyle bir haber gönderir:
“Kaynanam anahtarı bana göndersin kendisi de evden çıksın!”
Bu haberi alan yaşlı kadın, geline beddua eder. Gelin, Yoncalı Köyü yakınlarında taş kesilir.
Aynı efsane, Rize-Hemşin ilçesinin Karameşe köyünden de derlenmiştir.

13-            Kötü Evlat
Kaynanasına bakmak istemeyen gelin, eşinden annesini öldürmesini ister.
(Çaresiz kalan adam) Annesini alıp ormana götürür, fakat öldürmeğe kıyamaz.
Eşi, her gün isteğini tekrarlar. Adam da, annesini alarak ıssız bir yere götürür.
Yaşlı kadın, oğlunun niyetini anlar ve ondan namaz kılmak için biraz vakit ister. Kadın namazını bitirir, arkasını döner ki, oğlu elindeki baltasıyla birlikte taş kesilmiştir.

14-            Taş Kesilen Kadın
Araklı’nın Ağaçbaşı köyünde bir kadın, mart ayı çıkar çıkmaz yaylaya gitmeye karar verir.
Komşusu, bu ayda yaylaya çıkılmayacağını, Garıcık Fırtınası olduğunu söyler. O da;
“Martı arkama attım, aprili önüme kattım. Allah izin verse de çıkacağım, vermese de” der ve yola koyulur.
Kadın yayla yolundayken bir fırtına kopar. Öleceğini anlayan kadın, kazanı başına geçirir geçirmez taş kesilir.

15-            Esrarengiz Pusula
Borçkalı yaşlı bir adam mısır satmak için Maradit Köyüne gider. Yıllar önce Tiflis’teyken bir Ermeni ona bir pusula vermiş ve:
“Ölülerin ruhları için bu pusulayı Maradit Kalesi’nden aşağıya at.” demiştir.
Yaşlı adam söyleneni yapar. Pusulayı atar atmaz korkunç bir ses duyar. Ardından sinek vızıltıları duyar. Elleriyle sinekleri kovalamaya çalışır. Eline değen sinekler yere düşer ve altına dönüşür.

Velilerle İlgili Efsaneler

Veliler, din büyükleri Anadolu insanının her daim saygısına mazhar olmuşlardır. Bu kimselerle ilgili olarak anlatılanlar da yine saygıyla dinlenir. Velilerde görülen kerametler, o kimseye karşı duyulan saygıdan mütevellit dillerden düşmez. Tayyi mekân,  tayyi zaman, su üstünde yürüme, insanların içlerinden geçirdiklerini, düşündüklerini anlamak gibi olağanüstü haller velilerle ilgili anlatılarda sık görülen kerametlerdir. Velilere duyulan saygıdan, onların anısına ve özellikle kabirlerine yapılacak bir saygısızlığın çok kötü biçimde cezalandırılacağına inanılır. Pek çok efsanede veliyullahtan olduğuna inanılan biri hastalıklara şifa, dertlere deva getirir. Bazı insanlarda görülen olağanüstü haller o kimsenin veli olduğu inancını doğurur ve olayla ilgili anlatı efsaneye dönüşür.

16-            Rızık
Velilerden biri yaşlı kadınla, torununa senenin kurak geçeceğini söyler. Yaşlı kadın da, o sene hiçbir şey ekmez. Köy halkı mahsulünü alırken, onlar dilenmeye başlarlar.
Bunun üzerine veli, yaşlı kadına, fırını yakıp içine biraz arpa atmasını söyler. O da, isteneni yapar. Sabah olunca fırını açıp bakarlar ki, arpalar büyümüş, başları aşağıya doğru dönmüş.
Kurak olsun, sel olsun çalışacaksın, Allah da verecek…

17-            Mezarlık
Şavşat'ın Ciritdüzü köyünde anne ile kızı, cuma günü mezar ziyaretine gider. Kur' an okuyan kadın garip bir ses duyar. Duyduğu ses, kendisine de Kur'an bağışlamasını istemektedir.
Annesi ise hiçbir şey duymamıştır.
Mezarlıktan çıktıklarında anne, o sesin mezarlıkta yatan veliye ait olduğunu söyler.
Köy halkından bazıları, cuma sabahları mezarlıkta ezan okunurken, mum yandığını görmektedirler.

18-            Cami
Aşağı Koyunlu köyünün camisinde, bazı günler birtakım gariplikler olur. Sabah ezanına yakın vakitlerde, camide gürültüyle namaz kılındığı duyulur.
Köyün yaşlılarından biri, komşusunun kapısını çalarak onu namaza çağırır.
Çağrılan kişi namaza gitmez. Yaşlı adam camiye girince ses kesilir. Birkaç ay sonra yaşlı adam ölür. Ölümünden soma, birçok kişi mezarı başında mum yandığını görür.

19-            Dilenci
Çamlıhemşinli bir adam, evini yaptırmak için ustanın yanına gitmiş.
Usta: “Evini yaparım ama bana veli gösterirsen” demiş.
Bir gün usta ve konak sahibi yemek yerken, bir dilenci gelmiş.
Aç olduğunu söyleyince, konak sahibi onu sofraya davet etmiş. Dilenciyi, ustanın yanına oturtunca, adam yanına oturan dilenciden hoşnut olmamış ve kalkmış.
Evin yapımı bitmiş.
“Hani bana veliyi gösterecektin.” demiş.
O da:
“Sana veliyi gösterdim, üstelik de yanına oturttum.” deyince, usta yaptığı büyük hatayı anlamış.

20-            Mukule Hoca
Mukule Hoca, medrese tahsili görmüş, âlim bir kişiymiş.
Karlı bir cuma günü, hoca uzak bir yerden köyüne dönüyormuş. Yolda, köyün gençleriyle karşılaşınca, hep birlikte yürümeye başlamışlar. Gençler, hocaya:
“Geri dönelim, bu fırtınada yolda kalır, ölürüz” demişler.
Ancak, hoca yoluna devam etmekte kararlıymış. Gençler geri döndüğü halde, o yoluna devam etmiş.
Akşama doğru hocanın arkasından gitmişler.
Gençler, hocanın bir yerde donmuş olabileceğini düşünmüşler.
Ertesi gün köye ulaşan gençler hocayı sormuşlar.
Sordukları kişi, hocanın cuma günü cemaate namaz kıldırdığını söyleyince, hocanın ermiş olduğu anlaşılmış.

21-            Numan Efendi
Numan Efendi, çevresinde dindarlığıyla tanınan bir kişidir.
Arkadaşları da, onun hiç çaba göstermeden, Kur'an'ı öğrendiğini gördüklerinde hayret ederler. Bir gün hocası ona, nasıl çalıştığını sorar. O da hiç çalışmadığını, sabah kalktığında hepsini ezberlemiş olduğunu söyler. Sırrı öğrenilen, Numan Efendi bir daha Kur'an'ı çalışmadan ezberleyemez.

22-            Hasan Dede Türbesi
Ardeşen’in Seslikaya köyünde yaşayan Hasan dede ölmeden önce kendi mezarını kazdırmaya karar verir. Yeğeni mezarı kazmaya başlar. Çalışırken aklından yayladaki soğuk sulardan içmek geçer. Bu sırada dede yeğenine dönerek, yaylaya çıkabileceğini söyler. Yeğen yaylaya çıkar, döndükten sonra da mezarı kazmayı tamamlar.
Hasan dede çocuklarını çevresine toplayarak, şöyle der:
“Ben ölünce, beni bu mezara gömün. Dört sene sonra mezarımı açın. Eğer, vücudum çürüyüp toprak olmuşsa, mezarı tekrar kapatırsınız. Ama vücudum çürümemişse o zaman türbemi yaparsınız.
Hasan dede ölür, aradan beş-altı sene geçer.
Çocuklan babalarının vasiyetini unutunca, babalarını rüyalarında görürler.
Çocukları önce din adamlarına danışırlar, daha sonra Hasan dedenin mezarını açarlar. Hasan dedenin çürümemiş olduğunu görünce adına türbe yaptırırlar.
Hasan dedenin, Hüseyin adında bir ikizi vardır. Hüseyin dede veli olmadığı halde, onun mezarı da türbenin yanına yaptırılır. Hasan dede bir nedenden dolayı seksen yaşında evlenmiş, bu evliliğinden Süleyman adında bir oğlu olmuştur. Süleyman dedenin mezarı da türbenin yanındadır (Süleyman dedenin de veli olduğu söylenmektedir).
Hasan dedenin türbesi ziyaret yeridir. Burayı çocuğu olmayanlar, hastalar ziyaret etmektedir. İnsanlar, şifalı olduğuna inandıkları için, mezardan aldıkları toprağın suyunu içerler.
Rize’den derlenen diğer varyantta; Seslikaya köyündeki bu türbe, I. Dünya Savaşı yıllarında şehit düşen baba ve oğulun türbesidir.

23-            Kalamozlu Mehmet Efendi
Rizeli saatçi Kalamozlu Mehmet Efendinin, namaz kılarken titrediği söylenir. Mehmet Efendinin, mezar ziyaretleri sırasında, kabirde azap çekenleri anladığı ve bu nedenle ürperdiği anlatılmaktadır.
Mehmet Efendi, ziyaretine gelen Halil Kahveci’ye, babasının çok az ömrü kaldığını söyler. Bu ziyaretten kısa süre sonra Halil Kahveci’nin babası vefat eder.
İnançsız birinin şikâyeti üzerine askerler, Kalamozlu Mehmet Efendinin ellerini kelepçeleyerek, Trabzon'a götürmek üzere arabaya bindirirler.
Kalamozlu Mehmet Efendinin ellerindeki kelepçeler birden bire çözülünce, askerler hayretler içinde kalır.

24-            Kuraklık
Şavşat’ın Ziyaret köyü ve civarında şiddetli bir kuraklık olmuş. Halk yaylalara göç etmek zorunda kalmış. Kuraklık yedi sene sürmüş.
Yedi senenin sonunda bir veli ortaya çıkmış ve kuraklığın sona ereceğini müjdelemiş. Topkulu denilen dağın ardından çıkacak kara bulutun, sel felaketine yol açacağını da eklemiş. Velinin uyarısını dinleyenler, yayladan köye inmişler. Birkaç gün sonra felaket gerçekleşmiş. Velinin dediği gibi olmuş ve o kadar çok yağmur yağmış ki, yaylada kalan insanların hepsi yok olmuş.

25-            Eyüboğlu Dede
Ardeşen’in Yeniyol köyünde Eyüboğlu dede isimli kişinin veli olduğuna inanılmaktadır. Eyüboğlu dedenin yaşadığı yıllarda, aynı anda iki ayrı yerde görüldüğü söylenir. Köyün camisinde Kırklarla namaz kıldığına inanılmaktadır.
Dedenin ölümünden yıllar sonra iki balıkçı fırtınalı bir havada, Eyüboğlu dedenin yön göstermesi sayesinde karaya çıkar.

26-            Ziyaret
Şavşat'ın Kirazlı köyünde, adamın biri ulu çınarı kesmek ister.
Adam, yaşlı çınara bir balta vurur, çınardan kıpkırmızı kanlar akmaya başlar.
Aradan kısa bir süre geçer, yaşlı adam oğlunu kaybeder. Bu olaydan sonra, birçok kişi ağacın olduğu yerde mumların yandığını görür. Köy halkı, burada bir velinin yattığını anlar.
Daha sonra burası ziyaret yeri olmuştur. Perşembe ve cuma günleri dileği olanlar veya hastalıklarına çare arayanlar, burayı ziyaret ederler.

Hızırla İlgili Efsaneler
Hz. Hızır, halk inancına göre ölümsüzlük sırrına ermiş bir kişidir. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez” atasözünün de işaret ettiği gibi darda kalanların yardımına koşar. Halk inancında bahar merasimlerinde de Hz. Hızır çıkar karşımıza: Anadolu’da yaygın şekilde görülen Hızır Nebi Günü / Hıdırellez, Hızır ile İlyas peygamberlerin bir araya geldiği 6 Mayıs’ta kutlanır. Hızır nasıl karada imdada yetişiyorsa, denizlerde dara düşenlere de İlyas yardım eder. Hızır toprağın, İlyas ise suyun temsilcisidir. Hızır ile İlyas’ın bir araya gelmesi, toprak ile suyun kavuşmasıdır. Bu da doğrudan doğruya bereketle ilgilidir. Bu ikisi birleşince o yılın bereketli olacağına inanılır. Hızır Nebi törenleri bu nedenle âdet haline gelmiş, geleneksel kutlamalardır.

27-            Hızır
Ağır kış nedeniyle Geyiklinin yolları kapanır.
…köye yaşlı bir dilenci gelir. Kapısını çaldığı insanlardan yiyecek bir şeyler ister, ancak kimse bir şey vermez.
Akşam namazı vakti yaşlı adam, Bayram Özsoy’un kapısını çalar. Bayram Özsoy, yabancıya bir ibrik su verir. Yabancı, suyu alarak dışarı çıkar.
Ertesi gün köye çığ düşer, Öküzlü Mahallesi’ni alıp götürür. Bu mahallede oturan Bayram Özsoy’un evine ise hiçbir şey olmaz.

28-            Cimri Kocakarı
Köprübaşı ilçesinin Akpınar Köyünde cimri bir kadın yaşarmış. Kapısına gelen yaşlı bir adam ondan bir parça ekmek ister. Kadın, ihtiyar adama ağlayan çocuğunu susturursa ekmek vereceğini söyler. Yaşlı adam el açıp dua etmiş, ağlayan çocuk susmuş.
Cimri kadın, fırından çıkardığı ekmeği ihtiyara uzatınca, elindeki ekmek büyümeğe başlamış. Ekmeği ikiye bölmüş. Böldüğü parçayı adama uzattığında ekmek yine büyümeğe bağlayınca kadın ekmeği vermekten vazgeçmiş.  
Yaşlı adamın gitmesiyle, çocuğun ağlaması aynı anda olmuş.
Aynı gün köyde sel felaketi yaşanmış Köyde hiç kimseye bir şey olmamış, sadece cimri kadının evini sel almış. Halk bu olayı, cimri kadının Hızır'a ekmek vermeyişine bağlamış.

Yer Adlarına İlişkin Efsaneler

Belli bir mekâna ilişkin efsaneler o yerin adının efsane ilişkilenmesi sonucunu doğurur.

29-            Şehitler Tepesi
Sultan Murat yaylasının Şehitler Tepesinde her yıl 23 Haziran’da şehitleri anma törenleri yapılır.
I. Dünya Savaşı sırasında Seyfettin yüzbaşı rüyasında erleriyle birlikte şehit olacağını görür. Ertesi gün, arkadaşlarına rüyasını anlatır. Birkaç gün sonra da subay ve onunla birlikte zafere koşan 70 er şehit olur.

30-            Akkase
Beşikdüzü’nde, Kilise Kıranı denilen yerde, yıkık bir kilise vardır. Kilisenin taşları beyaz renkte olduğu için köyün adına da Ak Kilise denilmiştir. Ak Kilise zamanla, “Akise” daha sonra da bugün köye ad olan “Akkese” şeklini almıştır.

31-            Çadırağacı
Rus işgali nedeniyle Akçaabat’ın Işıklar köyünden kaçan köylülerin bir kısmı yüksek bir tepeye çıkarak çadır kurar. Bu tepede uzun sure kaldıkları için tepenin adı Çadırdağı olur.

32-            Duakıranı
Akçaabat’ın Ortaalan köyünde, kıtlık yaşanmaktadır. Köy sakinleri toplanarak, akıl danışmak için Molla Temel’e giderler. Molla Temel, köylüye yağmur duasına çıkmayı önerir.
…dualar günlerce devam eder, sonunda beklenen yağmurlar gelir. Köylü de kıtlıktan kurtulur.
O günden sonra bu yerin adı “Duakıranı” olarak kalır.

33-            Geyikli
Şalpazarı’nın Geyikli Beldesinde yıllar önce, mutsuz bir aile yaşamaktadır. Ailenin çocukları doğumdan kısa süre sonra ölür.
Ailenin iki tane oğlu olur. Bu defa çocukların babaları ölür. Ardından da oğlunun biri olur. Buna çok üzülen kadın, diğer oğlunun ölümünü görmemek için, çocuğunu bir ağaç kovuğuna bırakır.
Bir süre sonra kadın, öldüğünü düşündüğü oğlunu gömmek üzere ağaç kovuğunun olduğu yere gider.
Ağacın yanına gelen kadın bir de ne görsün; elik keçisi (geyik) çocuğuna süt emzirmekte... Geyik, kadını görünce kaçarak gözden kaybolur. O da, oğlunu alarak köyüne döner. Bu olaydan sonra, köyün adı “Geyikli” olmuştur.
Geyikli’de yaşayan Bayraktaroğlu sülalesi de işte bu çocuktan türemiş. Bugün Bayraktaroğlu sülalesi, geyik eti yememektedir.

34-            Güneşara
Sürmene’ye gelip yerleşen üç kardeş çiftçilik yapmağa başlar. Tahıllarını kurutmak istedikleri zaman ardı sıra yağan yağmur onlara göz açtırmaz. Tahılları ziyan olur.
Bir gün küçük kardeşine:
“Git güneşi ara” der.
Küçük kardeş yollara düşer. Köprübaşı’na geldiğinde burayı günlük güneşlik görür. Hemen Sürmene’ye dönüp ağabeyine haber verir. İkisi bu güneşli yere yerleşirler.
Bu olaydan soma, bugün Köprübaşı olarak bilinen ilçeye, “Güneşara” adı verilir.

35-            Hızırnebi
Akçaabat’ta Argo adında zalim bir toprak ağası varmış. Köylüye göz açtırmaz, bütün işlere onları koşarmış. Söz dinlemeyenleri uçurumdan aşağıya atarmış.
Ağanın zulmünden bıkan köylüler Ziyaret Kaya dedikleri yere gidip dualar eder adaklar adarlar.
Bir gün köye at sırtında bir yabancı gelir. Köylülere, yakında kurtulacaklarını, Argo’nun yakında öleceğini müjdeler. Bu yabancı Ziyaret Kaya denen yerden atıyla birlikte aşağıya atlar ve gözden kaybolur.
Köylüler bu kişinin Hızır Nebi olduğunu düşünürler.
Yabancının söylediği gibi, Argo ağa yakın zamanda dengesini kaybeder, uçurumdan aşağıya düşerek ölür. Zulümden kurtulan halk Argoli Çimeni diye anılan yerde şenlikler yapmaya başlar. Bu şenliğe günümüzde Hızır Nebi denilmektedir.

36-            Kanlı Kaya
Sis Dağı yaylasının Pazarsuluk mevkiine “Kanlı Kaya”adlı kayalıklarda kırmızı renkli taşlar vardır.
Rus işgali sırasında düşmana esir olmaktansa ölmeyi yeğleyen 40 kız, el ele tutuşarak buradan aşağıya atlamış. O günden beri de kayalıklara Kanlı Kaya denmiş.

37-            Murat Suyu
Yomra’nın Kasabuğun yaylasında yanında mezar bulunan suyu soğuk bir pınar vardır.
Çakılgölün tepesinde yapılan bir savaş sırasında çok susayan bir asker:
“Bir su içsem de ölsem” demiş.
Biraz ilerisine akan sudan içtikten sonra da ölmüş. Askeri suyun yanına gömmüşler. İsmi “Murat” olduğu için pınarın adı “Murat Suyu” olmuş.

38-            Tonya
Tonya, güzelliği dillere destan Rum Kralının kızıdır. Kız bir gün çok hastalanır, hastalığına çare bulunamaz.
Doktorlardan biri çamlık, havadar bir yerde yaşarsa, düzelebileceğini söyler.
Tonya’da bir konak yaptırmaya karar verirler. Kral, kızı için yaptırdığı konağa taşınır. Kız ölür, yaşadığı ilçenin adı “Tonya,” konağın bulunduğu yer de “Konakyanı” diye anılır.

Çeşitli İşaretlerle İlgili Efsaneler

Şekli dikkat çeken taşlar, kayalıklar insanların ilgisini çeker ve bu ilgi zamanla efsanelere kaynaklık eder. Etrafında efsane anlatılan bu gibi taşlar zamanla dilek ve adak yeri haline gelebilir.

39-            Hz. Ali’nin Ayak İzi
Akçaabat’ta Hıdırnebi kayalıklarında Hz. Ali’nin ayak izleri olduğuna inanılan oyuklar vardır.
Sevdiklerine kavuşamayanlar Hıdırellez’de burayı ziyaret ederler. Ziyaretçiler: “Her ne derdim varsa burada kalsın” dedikten sonra oyukta biriken sudan içip üzerlerine sürerler. Daha sonra kendi üst-başlarından kopardıkları kumaş parçalarını buradaki ağaçların dallarına bağlarlar.
Trabzon-Köprübaşı Gündoğan köyünün Kocalak mevkiinde, Trabzon- Maçka’nın Oğulağaç köyünde ve Trabzon-Tonya’da bir kaya üzerinde, Hz. Ali’nin atının ayak izi vardır. Bu oyuklarda biriken sulardan içen halk, hastalıklarının geçeceğine inanır. Maçka’nın Oğulağaç köyündeki sudan içen insanlar, Hıdırnebi varyantında olduğu gibi, “Her ne derdim varsa burada kalsın” dedikten sonra, üzerlerinden kopardıkları ipi kayaya bırakır. Oğulağaç’tan derlenen bir başka varyantta da, dilek dileyen kişinin üzerinden ip atıldığı söylenmektedir.
Sürmene-Çavuşlu köyünün yaylasında ve Araklı-Alçakdere’de ise Hz. Ali’nin Çeşmesi denilen bir su vardır. Hz. Ali askerleriyle beraber, bir seferden dönerken su içmek ister fakat su bulamaz. Hz. Ali bir kayanın üzerine çıkar, dua ederek kılıcını kayaya vurur. O anda kayadan sular akmaya başlar. Bu su, günümüzde de ziyaret yeridir.

40-            Musa AS.
Ardeşen’in yeni yol köyünde iki vadi arasında kalan düzlükteki bir ayak izinin Hz. Musa’ya ait olduğuna inanılır. İnsanlar buraya ellerini sürmeden geçmezler. İzin bulunduğu yere “Mosorut” yani “Musa’nın yolu” derler. Hemen yakındaki bir ağaca da çaput bağlayıp dilek tutarlar.
Ardeşen’in Güneyköy varyantında; Dua Tepesi olarak bilinen tepede, halk cuma günleri namaz kılar. Bu tepeye yakın bir yerde Musa peygamberin ayak izi vardır. Bu ayak izinin yanından geçenler, eğilip bu izi öperler. İzin yakınında bulunan göl, Hz. Musa’nın karşı kıyıya geçerken boğulduğu göl olarak bilinir.

Dağ, Göl, Pınar ve Mağaralarla İlgili Efsaneler
Bu konudaki efsanelerde dağ, göl gibi doğal varlıkların daha çok nasıl oluştukları ve bu yerlerde ne gibi olayların yaşandığına yer verilir.

41-            Hz. Ali Gölü
Maçka’nın, Pazarçiftlik ile Örenler yaylası yolu üzerindeki kalan kayalıkta bir göl vardır. Gölde halka korku veren bir ejderha vardır. Hz. Ali buraya gelip ejderha ile savaşır. Ejderhayı gölün dibine bağlar. Ejderha orada çürür, köylüler de böylece canavardan kurtulmuş olur. Bu olaydan sonra gölün adı “Hz. Ali Gölü” olarak anılır. Gölün çevresindeki kayalarda at nalı izleri vardır.
Gölün biraz yukarısında dik bir kayadan aşağıya bal akar. Buraya da “Bal Kayası” denir. Her iki yer de ziyaretgâhtır.

42-            Güngörmez Dağı ve Güngörmez Gölü
Yusufeli'nin Tekkale bölgesinde, Güngörmez Dağı’nda bir pınar ve pınarın çevresinde irili ufaklı göller bulunmaktadır. Bu pınar gece akar gündüz su vermez. Bu nedenle dağa “Güngörmez Dağı” denilmiştir.
Bu dağdaki küçük göllere taş atılınca veya “Bu da göl mü?” gibi küçümseyen sözler söylenince, gölün etrafa su ve ateş saçtığı söylenmektedir.

Rize-Ardeşen’in Aşağı Durak yaylasında, “Peygamber Suyu,” adıyla anılan bir su vardır. Yayla göçü sırasında su akmaya başlar, insanlar köylerine döndüklerinde su kesilir. İnsanlar, bu suyun kimse olmadığı zamanlarda boş yere akmayarak, kendiliğinden kesildiğine inanır.

43-            Pamuğun Gölü
Pamuğun Gölü adlı şelale Pınarcık yolu üzerindedir.
Köyün güzel kızlarından Pamuk, sevgilisine kaçamayınca kendisini suyun akıntısına bırakır. O gün bugündür, şelale bembeyaz köpüklü akmaktadır. Oluşturduğu küçük göle de “Pamuğun Gölü” denilmektedir.

Aynı yöreden derlenen başka bir varyantta; Pamuk, köyün ağasının kızıdır. Pamuk, hizmetçilerden biriyle, düşüp kalkınca, kardeşleri onu göle atar. O günden sonra, gölün adı, “Pamuğun Gölü” olarak anılır.

44-            Çağırankaya
Ardeşen’de bulunan bu kaya, kimsesizlerin, yoksulların karınlarını doyurdukları mucizevi bir yerdir. Yiyecek, giyecek bir şeyleri olmayan iyi kalpli insanlar, bu büyük taşa gelince, kayanın ortasından bir kapı açılır. İçeriye giren insanlar istedikleri her şeyi alıp, giderler.

45-            Kocakarı Tepesi
Kocakarı Taşları, Pazar ilçesinin Ortalan ve Gündoğan köylerine giden uç yolun kesiştiği tepenin üstündeki, piramit şeklindeki taşlardır.
Efsaneye göre karlı bir günde torunuyla buradan geçmekte olan yaşlı kadın, gücü tükenip yere uzanır. Torununa vasiyet eder; mezar yerine, buradan geçenlerin üzerine rahmet duası okuyarak küçük taşlar atmasını ister. Gelip geçenlerin attığı taşlarla bu mezar oluşmuştur.

Rize-Pazar'ın Handağı varyantına göre; Ermeniler göre sırasında yanlarında götüremedikleri değerli eşyaları bir yerlere gömerler. Daha sonra kolayca bulabilmek amacıyla, gömdükleri yerlere çeşitli işaretler koyarlar. Kocakarı Tepesi olarak bilinen tepede, bu hazinelerden birinin saklı olduğuna inanılmaktadır.

46-            Dağlar Anası
Maçka’nın Karabakan yaylasında anlatılan efsaneye göre yayla zamanı insanlar yaylaya çıktığında Dağlar Anası sevinir, insanlar yayladan köylerine döndüklerinde de üzülürmüş.
Bu anlatılana inanmayan bir hoca, kışı yaylada geçirmeye karar verir. Ortalık ıssızlaştığında dağlardan garip sesler duymaya başlar. Hoca dağlardan gelen bu seslere dayanamayarak ölür. Ölmeden evvel bir kâğıda; “Ben ne açlıktan ne susuzluktan, Dağlar Anasının sesinden öldüm” diye yazar.

47-            Hisli Mağara
Bugün Ziyaret Köyü’nün yaylasının olduğu yerde, yıllar önce bir krallık varmış.
Kral, çocuğu olmadığı için mutsuzmuş. Hazinesinin başkalarının eline geçmesini de hiç istemezmiş. Hazinesini kimsenin bilmediği bir mağaraya saklamaları için muhafızlarını görevlendirmiş. Daha sonra muhafızları mağaranın önünde yaktırdığı ateşe atmış. Mağaranın içine dolan dumanın isi silinmeden kalmış. Duvarları isli olduğu için yöre halkı bu mağaraya “Hisli Mağara” demiş.

48-            Üç Kardeş Taşı
Karçal dağlarının eteklerinde “Üç Kardeşler” ismiyle anılan, yan yana dizilmiş üç tane taş vardır. Nuh Tufanı sırasında Nuh’un gemisinin bu taşlardan en büyüğüne altın bir zincirle demir attığı söylenir.

Rize-Ardeşen’in Yeniyol köyü varyantında; tufandan sonra Nuh’un gemisi, Yeniyol köyündeki kayanın tepesine oturmuştur. Kayalığın üzerinde bulunan zincirlerden dolayı buranın ismi, Zincirli Kaya’dır.
Rize-Çamlıhemşin’in Topluca köyü varyantında; köyün güney yamacına bakan kaya üzerinde bulunan halkaların olduğu kayalık için de aynı efsane anlatılmaktadır. Bu kayanın olduğu yere, “Halkalı Kaya” denilmektedir.

49-            Kırklar Mağarası
Çaykara yaylasında, ulaşılması güç bir tepedeki Kırklar Mağarası’nda yıllar önce kırk ermiş yaşarmış. Ermişler sır olur ortadan kaybolduktan sonra mağara ziyaret yeri olmuştur.

Çeşitli Hastalıklarla İlgili Efsaneler

Hastalıklarla ilgili efsanelerde genellikle, anlatılan hastalığa iyi gelen bir bitkiden ya da başka bir nesneden söz edilir.

50-            Avad Dikenleri
Efsaneye göre Hz. Ali düşmanların elinden kaçarken, bir mağaraya sığınır. Allah’a dua eder. Yüce Allah, mağaranın önüne avad dikenlerini gönderir. Mağaranın ağzı bütünüyle kapanır. Düşmanlarından kurtulan Hz. Ali;
“Allah size çok ön versin” diye dua eder.
Bu duadandır ki avad dikenleri çok uzamış, her yöne yayılmıştır.
Söylentiye göre akan kanı durdurmak için avad dikenlerini çiğneyip, kanayan yere yapıştırmak yeterlidir.

51-            Altın Beşik
Efsaneye göre Meryem Ana’da altın bir beşik varmış. Kadınlar buraya gidip beşiğe dokunur; beşik sallanırsa çocuğu olacağına, sallanmazsa çocuğu olmayacağına inanırmış.

52-            Çam Sakızı
İnanışa göre Hz. Muhammet terleyince alnındaki teri sıyırıp çam ağacına doğru atmıştır. Bundan sonra çam ağacından sakız akmaya başlamış.
Çam sakızı, Peygamberin alın terinden oluştuğu için her derde deva kabul edilir.

Tabiat Hadiseleriyle İlgili Efsane

53-            Denizin Çekilmesi
Trabzon sahili yıllar önce Erdoğdu Mahallesine kadarmış. Allah kullarına; deniz eğer bir arpa boyu şehre doğru ilerlerse sahile altın bırakacak, şayet sahilden içeriye doğru çekilirse sahile kum bırakacak, demiş.
İnsanlar da, sahilden içeriye doğru çekilmesi için Allah’a dua ederler. Dua kabul olur ve şehir bugünkü halini alır.

Olağanüstü Varlıklarla İlgili Efsaneler
Bölgeden derlenen efsanelerde anlatılan olağanüstü varlıklar Cazı, Dağ Adamı, Hobur, Arap, Mayısa, Albastı, Koncoloz, Davaro (bu varlık Artvin’de Ağırbasan adıyla anlatılır), Cika, Cin ve Perilerdir. Trabzon ve Rize illerinde bu varlıklarla ilgili anlatılar birbirleriyle benzerlikler gösterir. Artvin yöresinde bu varlıklarla ilgili farklı efsanelerin yanı sıra başka yerlerde anlatılmayan “Rom Rom Ana,” “Kafraküski” gibi başka varlıklarla ilgili efsaneler de anlatılmaktadır.

54-            Kırım Cazıları
“Kırım Cazıları” Kırım’a gider, insanların yüreklerini koparır, kavanoza koyup saklarlar, daha sonra da, çoluk çocuk toplanıp yerlermiş.
Kırım Cazılarından bir kız, insanoğluyla evlenir. Bir süre sonra bu kız, yemek yememeğe başlar, canı yürek yemek ister.
“Ey gidi annemin yemekleri, ey gidi annemin yemekleri” der.
Eşi de dayanamaz karısını alarak, annesine götürür. Adam;
“Bakalım annenin yemekleri nasıldır?” der.
Yerler, içerler, adam uyuduktan sonra kız ile annesi evin gizli bölmesine girerler.
Fakat adam onları izlemektedir. Bir de bakar ki, anne ve kız kavanozun içinden et parçalarının çıkartıp yemekteler. Bir süre sonra ışıkları söndürürler, kapıya yöneldiklerinde:
“Püsdi handa” derler.
Aniden ikisi de kaybolur. Adam onları arar, bulamaz. Gizli bölmeye girdiğinde, kavanozdaki et parçalarının, insan yüreği olduğunu görür. Odadan çıkar, eşinin dönmesini bekler. Kadın sabaha yakın gelir. Eşine gördüklerinin ne anlama geldiğini sorar. Kadın da kendisinin Kırım Cazısı olduğunu, akşam olduğu zaman deniz kıyısına çekilmiş olan kayıklara binip, “Püsdi handa” diyerek Kırım’a gittiklerini söyler. Orada, insanların yüreklerini toplayıp, geri döndüklerini anlatır.
Adam bir süre sonra eşinden boşanır.

Kırım Cazıları; Kırımdaki pirlerinin buyruğuna girerek, tarlalardaki ürünlerin bereketini çalan, beşikteki bebeklerin canın alan kötü ruhlu kadınlardır. Akçaabat’ta, “Kırım Kocakarısı” ya da “cazi” olarak bilinir.
Kırım Cazıları 13 Mayıs gecesi Kırım’a giderek “Got Dövüşü” yaparlar. Dövüşü hangi köyün cazısı kazanırsa, o köyde bereket olur.
Kırım Cazıları tarlalardaki ürünlere de zarar verir. Trabzon ve çevresinde halk bu varlıkların kötülüklerinden korunmak için Mayıs ayının birinci gecesinde (Miladi takvime göre 13 Mayıs’ta) “Cazı Gecesi” dedikleri gecede bir takım önlemler alırlar.

55-            Cazı
İkizdere - Güneyce’de, adamın biri bir kadına âşık olur. Âşık oldu, insan kılığına girmiş bir cazıdır. Adam kadına evlenme teklif eder. Kadın bu teklifi üç şartla kabul eder:
“Tavuğa “pişt,” kediye “pist” demeyeceksin, ekmeği yoğuracaksın fakat yoğurduğun tekneyi yıkamayacaksın.” der.
Evlenirler.
Adam, verdiği sözü unutarak hamur yoğurduğu tekneyi yıkar. Bunun üzerine kadın ortadan kaybolur. Adam nerede aradıysa da bir daha karısını bulamamış.

56-            Cazı
Adamın çocukları, doğumdan kısa süre sonra ölüyormuş. Beşinci çocuğu doğunca, adam çocuğun başında nöbet beklemeye başlamış. Nöbet beklediği bir gece bacadan aşağıya inen birinin odadan içeriye girdiğini görmüş. Bacadan inen yaratık beşiğin yanına gelmiş.
“Torunumsun sana kıyamıyorum, ama mesleğimden de vazgeçemiyorum.” demiş.
Adam saklandığı yerden çıkıp yaratığı dövmüş. Kolu bacağı kırılan yaratık güçlükle kaçabilmiş.
Sabah olmuş, evde büyükanne hariç herkes kalkmış. Adam, annesinin yanına gidip onu kaldırmaya çalışmış.
Annesi:
“Oğlum nasıl kalkayım, akşam evire çevire beni dövdün, kolumu bacağımı kırdın.” demiş.

Trabzon-Sürmene’den derlenen diğer varyantta; bacadan aşağıya inen örümcek, çocuğun başına doğru gelirken, baba örümceği yakalayarak, bacaklarını koparır.
Sürmene’den derlenen bir diğer varyantta; annesinin yataktan kalkmadığını fark eden oğlu, yorganı kaldırdığında, annesinin bacaklarının kesik olduğunu görür. Trabzon-Akçaabat Düzköy varyantında; adamın çocuklarını öldüren kendi kardeşidir. Adam, cazı kılığına girmiş yaratığı yakaladığında, kulağını keser. Adam, sabah kalktığında, kardeşinin bir kulağının kesik olduğunu görür.

57-            Mayısa
Mayısalardan yağ aldığının farkında olmayan bir adam, yedi tane dere geçtikten sonra, bidonlardan kötü koku geldiğini fark eder. Bidonları açıp baktığında, yağların insan dışkısı olduğunu görür.
Mayısalar, dişidir, alevden saçları vardır. Çaykara’da “cazu” olarak da bilinirler. Mayısalar ıssız yerlerde olurlar. Yaylalarda yapılan ilk yağın bereketini alırlar.

58-            Mayısa
Sürmene’nin yaylasında çobanın hayvanları birden bire yanından uzaklaşır. Çoban, hayvanların ardından gider. İneklerinden birini bulamaz. Uzakta, ineğe ters binmiş bir mayısa görür. Mayısanın başındaki eşarp yere düşer. Çoban onlara yetişip eşarbı yerden alır. Mayısa eşarbını ister. Eşarbı geri alabilirse mayısalığı bırakacağına söz verir. Mayısa sözünü tutar, eşarbı alıp oradan uzaklaşır, bir daha da görünmez.

59-            Cadi Cemile
Maçka’nın Yeşilyurt köyünde Cadi Cemile diye tanınan bir kadın varmış. Yayla zamanlarında Cadi Cemile herkesten daha çok ürün alırmış. Bu durum komşuların merakını cezbedermiş. Komşularından biri onu izlemeye başlamış.
Cadi Cemile, sabah namazı olmadan kalkıp yakındaki suyu az akan çeşmeden su almış. Eve dönüp bu suyu yayığa dökerek yağ yapmaya başlamış. Komşusu yanına gittiğinde Cadi Cemile yağı çıkarmaya başlamış. Yayıktan kilo kilo yağ çıkardığı halde yayık boşalmamış.
Ertesi sabah Cadi Cemile elindeki güğümü çeşmenin altına bırakıp evine dönmüş. Onu izleyen komşusu Cadi Cemile gittikten sonra güğümü alıp kendi evine gidip yayığa dökmüş. Yayıktan bol bol yağ almış. Böylece Cadi Cemile’nin hilesi ortaya çıkmış.
Cadi Cemile aslında Mayısaymış. Çeşmeden sabahları ilk önce Cadi Cemile su aldığı için suyun bereketini de o alırmış.

Cadi Cemile’nin bacalardan aşağıya inerek kaşıkları çizdiğine inanılır. Bu nedenle Mayısın 6’sında herkes kaşıklarını saklarmış. Cadi Cemile her kimin kaşıklarını çizerse o yıl o evin bereketi olmazmış.

60-            Arap
Eskiden Maçka ve çevresinde insanlar Şeytan, Peri ve Arap taşlarlarmış.
Bunların her üçü de insanlara farklı suretlerde görünebilirler.
Bir gece yolda yürüyen beş altı kişilik gurubun en önündeki kadın bir köpek görür. Kadın köpeği azarlayarak yanından uzaklaştırır. Gurubun diğer üyeleri daha sonra kadına dönerek: Azarladığının köpek olmadığını Arap olduğunu, köpeği azarlarken dua ettikleri için canını kurtardığını söylerler.

61-            Arap
Rumlarla Türklerin bir arada yaşadığı dönemde Özdemir ailesi ev inşaatını yapmaktadır. İnşaat alanına bir Rum gelir yere oturur.
“Kalk oradan ezilirsin” derler, adam kalkmaz oturduğu yerden.
Çalışanlardan biri elindeki taşı düşürür, adam ölür.
İnşaat biter ama ev hiç kimseyi güldürmez.
Eve Arap musallat olur. Ev sahipleri evde yemeklerin ortadan kaybolduğunu görürler. Geceleri gürültüler duyarlar.
Maçka ve çevresinde “Arap” inancı oldukça yaygındır.

62-            Arabın Taşı
Maçka’nın Yeşilyurt köyünde Arabın Taşı olarak bilinen oyuk bir taş vardır. Arabın sahiplendiğine inanılan bu taşın yanından geçenlerin dua okuduğu bilinir.
Köyün hocası buna inanmadığı için taşın yanından dua okumadan geçer. Evine vardığında eşinin uyuduğunu görür. Bir kenarda oturup bekleyen hoca bir anda kendini perilerle horon oynarken bulmuş. Daha sonra dışarıya çıkıp bir avuç toprak alıp yemeğe başlamış. Periler hocayı alıp göğün yedinci katına çıkarmışlar. Hoca durumu karısına anlattıysa da onu inandıramamış. Bu durum günlerce devam etmiş.
Hoca, perilerle horon oynadığı gecelerden birinde, bir perinin üzerinde eşinin gelinliğini görmüş. Gelinliğin bir düğmesini koparıp almış. Eve dönünce eşinden gelinliği getirmesini istemiş. Kadın gelinliği getirmiş, bakmışlar bir düğmesi eksik. Anlamışlar ki kadın “Bismillah” demeden gelinliği dolaba astığı için periler gelinliği almış. Böylece eşi de hocanın başına gelenlere inanmış. Periler bundan sonra hocaya kötülük etmeye başlamışlar. Bu durum aylarca devam etmiş…

63-            Obur
Rize’nin Pehlivan mahallesinden kötü bilinen bir adam ölür. Cenaze zamanı hocanın kulağına garip sesler gelir.
“Kalkayım mı, kalkmayayım mı” diyen seslerin ölüden geldiğini anlayan hoca:
“Kalkarsan kalk” der.
Obur ayağa kalkar. Hoca minarenin merdivenlerinden yukarıya tırmanır.
Obur da peşinden koşar. Obur ancak sabah olunca hocanın peşini bırakır. Obur tekrar ölü gibi yerine uzanınca hoca, pelit ağacından bir kazığı ölünün göbeğine çakar. Obur bu halde mezardan çıkamaz.

64-            Dağ Adamı
Akçaabat’ta kış günü iki kafadar oyun olsun diye, akşam karanlığında mezara gidip kuyu kazmak üzere iddialaşırlar. Hava kararında mezara giden adam, çukur kazmaya başladığı sırada iri yarı biriyle karşılaşır. Garip sesler çıkaran adam ona saldırır. Cebinden çakmağı çıkarıp iri yarı adamın tüylerini yakarak canını kurtarıp mezardan kaçar.

Dağa adamı, iri yarı, bütün vücudu uzun kıllarla kaplı bir yaratıktır. Kuytu yerlerde yaşar. Onunla karşılaşan insan ne yaparsa o da aynısını yapar. İnsanlar ondan kurtulmak için bu özelliğinden faydalanırlar.

65-            Albastı
Loğusa evde yalnızken beşiğin taam karşısındaki duvardan garip görünüşlü bir adam çıkar. Kısa boylu bu adam yavaşça büyümeye başlar. Kadın çığlıklar atarak odadan kaçar. Geri döndüğünde içeride kimse görünmez.

Bütün Türk boylarında anlatılan Al Karısı; Albastı, Albıs, Albis, Almiş gibi adlarla anılır. Albastı, Yakut Türklerinde ak saçlı bir kadın, Buryat Moğollarında kırmızılar giyinmiş yaşlı bir kadın, Teleüt Türklerinde kırmızı ipekten kaftan giyinmiş dalgalanan alevler yahut yeşil ipekten kaftan giyinmiş dalgalanan alevler şeklinde tasvir edilir.
Kırgız-Kazak Türklerinde Kara Albastı, ciddi ve ağırbaşlıdır. Sarı Albastı, doğum yapan kadının ve çocuğun ciğerini söküp suya atar. Genellikle sarışın bir kadın suretindedir ancak keçi ve tilki olarak da görünebilir.

66-            Albastı
Albastı, loğusa kadına üç kanatlı yaratık şeklinde görünür. Kadının üzerine eğilerek ona:
“Kimin ümmetindensin?” diye sorar.
Kadın Hanefi mezhebi cevabını verir. Yaratık bu defa kol kalınlığında kalem uzatarak yazı yazmasını ister. Kadın, okuma-yazma bilmediğini söyleyince albastı, eğer yazmazsa onu ahıra götüreceğini söyleyerek ortadan kaybolur.

67-            Flenzoğun Ahmet’in Perisi
Çamlıdere köyünce, Kısık denilen yerde yaşayan Ahmet Zurnacı adında biri vardır. Öğle vakti yorulup bir ağacın gölgesinde uyur. Akşam evine döner. Gece yarısı uyanınca eşiyle arasında bir boşluk olduğunu fark eder. Boşluğa doğru hareket etmek ister ama kımıldayamaz. Birkaç gece aynı olay tekrar eder. Daha sonra adama bir kadın cin görünmeye başlar. Zamanla aralarında muhabbet başlar. Cinle evlenir, çocukları olur. Bu durum birkaç yıl devam eder. Daha sonra hocalara götürülür, okutulur ve cinlerden kurtulur.

68-            Cin
Maçka’nın Esiroğlu köyünden Rafet Hanım şöyle anlatıyor:
“Bizim köyde okula giden bir çocuğu, ıssız yerden geçerken, periler kaçırır ve taşın altında saklar. Anne, babası onu arar fakat bulamaz. Üç çocuk, dört gün boyunca, taşın altında perilerle beraber yaşar.
Anne ve babası çocuğu, taşın altında bulduklarında, hiçbir şey yemediği halde gayet sağlıklı olduğunu görünce, çok şaşırırlar. Çocuk, yaşadıklarından dolay bir hafta konuşamaz, ailesi onu okutur. Birkaç gün sonra, çocuk kendine gelir.

Akçaabat varyantında cinlerin kaçırdığı adam cinlerle birlikte hiçbir şey yemeden yaşar.
Akçaabat’tan derlenen başka bir varyantta cinler pislikle beslendikleri için, onlarla birlikte yaşayan adam yedi sene hiçbir şey yememiştir.
Tonya varyantında cinlerin kaçırdığı çocuk çarpılmış, kambur olmuştur.

Cinler Kur’an’ı Kerim’de de adı geçen gerçek varlıklardır. Cin sözcüğü, “örtmek, örtünmek, gizli kalmak” anlamlarına gelen “cenn” kökünden türemiştir. Cinlerle ilgili ayetlere göre (Hicr Suresinin 26 ve 27. ayetleri, İsra Suresinin 94 ve 95. ayetleri En’am Suresinin 130 ve Bakara Suresinin 129 ve 151. ayetleri). Cinler ateşten yaratılmıştır. İnsanlar gibi onlar da Allah’a kulluk etmekle mükelleftirler.
Halk anlatılarında cinlerin daha çok ırmak yakınlarında, ıssız yerlerde ve terk edilmiş evlerde yaşadıkları anlatılır. En çok şekil değiştirme özelliğine atıf yapılan cinlerin ayakları geriye dönüktür. İnsanlar onları en çok bu özelliklerine bakarak tanırlar. Cinler insanlarla ilişkiyi girebilir hatta insanlarla evlenip çocuk sahibi olabilirler.

69-            Cin
Şavşat’ın Koyunlu köyünde hasta çocuğuna doktorlardan şifa bulamayan adam Kektavur denilen yerde muska yazan Cevri Hoca’ya gider.
Cevri Hoca adam muska yazıp:
“Bu muskayı alıp, Mansurat suyuna gideceksin. Orada bir gece bekleyeceksin. Cinlerin düğünleri akşamları olur, eğer korkmaz da şu yazdığım kâğıdı onların padişahına verirsen çocuğun kurtulur.” der.
Adam hocanın dediğini yapar, kâğıdı cinlerin padişahına verir.
Padişah:
Hocadan haber geldi, çocuğa kim kötülük yaptıysa onu bıraksın” der.
Topal biri öne çıkarak:
“Çocuk üzerime taş düşürdü, ayağımı topal etti” der.
Padişah, çocuğu bırakmasını tekrarlayınca, topal cin çocuğa kötülük yapmayı bırakır, çocuk da sağlığına kavuşur.

70-            Cin
Mehmet Efendi atıyla giderken horon oynayan bir gurup görür. Atından inip onlara katılır. Horon oynayanların ayaklarının ters olduğunu fark edince onların cin olduğunu anlar. İçlerinden biri Mehmet Efendi’ye:
“Burada beğendiğin kızın koluna gir. “Garauş garayı” diye bağır. Herkes yok olur, o kız senin kolunda kalır.” der.
Adam, beğendiği kızın koluna girerek, “Garauş garayı” der ve kız dışındakiler ortadan kaybolur.
Kızı alır, eve götürür. O günden sonra, adamın tarlaları bir gecede bellenir, bir gecede ekilir. Her şey kısa bir sürede hallolur.
Kız bir gün adama;
“Eve gelirken uzaktan seslen,” diye tembih eder. Adam söyleneni yapar. Fakat bir gün gizlice kızı izler. Ne görsün: kız kafatasını çıkarmış, dizine geçirmiş, saçlarını karıştırıyor. Kız, izlendiğini anlayınca utanır, kaçıp bir kayaya girer, daha da geri dönmez. O günden sonra kayada bir kapı açılır, adam kirli çamaşırlarını bu kapıya koyar, kadın da çamaşırları buradan alır, yıkar, bohçalar.
Bir gün adam yine kayaya gider, Eşine seslenir. Cinler, ona eşinin öldüğünü söyler. Adam, bir daha cin eşini göremez.

71-            Cin
Cinler, Rizeli Osman Dayıyı kaçırarak, padişahlarının olduğu saraya götürürler. Sarayda cinler haksızlık yapan bir cini yargılamaktadırlar. Cin suçlu bulunur ve idam edilir. Osman Dayı bundan sonra kendini dikenliğin içinde bulur. Etrafına bakarken yakındaki ağacın dalından aşağıya asılmış bir örümcek görür. Anlar ki idam edilen cin, örümcek şeklinde dönüşmüştür.

72-            Cin
Akçaabat’ın Pazarcık Köyünde Ayşe Yazıcı adlı kadın bir gece bahçeyi sularken uzaklardan “Ayşe Teyze” diye çağıran bir ses duyar. Kalabalık bir gurubun kendisine doğru geldiğini görür. “Ayşe, haydi düğüne gidelim” derler. Hepsinin ellerinde birer kutu helva ve ekmek vardır. Karşı yoldan arkadaşlarının geldiğini görür. Onlara katılır. Irmağa kadar yürürler. Arkadaşları burada bir kapıdan içeriye girerler. En sona Ayşe Yazıcı kalır. Korktuğu için kapıdan geçemez ve koşarak evine döner. Gördüklerinin cinler olduğunu anlar. Bu olaydan çok etkilenen Ayşe Yazıcı hastalanır. Hocalara okutulduktan sonra iyileşebilir.

73-            Cin / Peri Ebe
Yeni gelin suya gider. Yanına bir kadın gelir:
“Hamile kalacaksın, seni ben kurtaracağım,” der.
Doğumdan sonra cin, kadının çocuğunu boğar.
İkinci hamileliğinde de cin gelir, aynı şeyleri söyler. Doğumda, çocuk yine boğulur.
Kadın üçüncü defa hamile kalır. Cin yine gelir. Kadın bu defa:
“Sen çocuklarımı öldürüyorsun, seni bir daha doğumda istemiyorum” der.
Cin:
“Yok, seni benden başka kimse kurtaramaz” der.
Doğum vakti gelir ama kadın bir türlü doğuramaz. Gelenlerin yardımları da fayda etmez. Kadın mecbur kalıp periyi çağırır. Peri, yanında süslü altın bir beşikle gelir. Doğumu yaptırır. Çocuğu yıkayıp, beşiğe yatırır. Şaşkına dönen gelin, diğer bebeklerinin niçin öldüğünü sorar.
Cin cevap verir:
Onların biri yanıp ölecekti, diğeri boğulacaktı. Onun için onları öldürdüm. Uzun yaşayacak olan bu çocuktur. Bunu da kurtardım. Beşiğimi aldım geldim” der.

74-            Cinlerin Mahkemesi
Atıyla köyüne dönmekte olan adamın yoluna bir kütük çıkar. Adam kütüğü geçemeyince bunun cin olduğunu anlar.
“Kalk buradan, sana bir şey yapmadım, yolumdan çekil” der.
Fakat cin yoldan kalkmaz. Yaşlı adam hızarla kütüğü keser. Yolu açıp evine gider.
Kısa süre sonra kapısı çalınır. Karşısında polisler:
“Bugün adam öldürdün, bizimle geleceksin” derler.
Polisler yaşlı adamı dağa götürürler. Yaşlı adam yolda, başından geçenleri anlatır. Polisler cini ağaca asarlar. Yaşlı adamı da evine geri gönderirler.
Yaşlı adam ertesi sabah götürüldüğü dağa gider. Yerde, otların üzerinde çarpı işareti görür. İşaretin üzerinde de bir farenin asılı olduğunu görür.

Trabzon-Of varyantında; adamın önüne yılan, Trabzon-Şalpazarı varyantında; üç tane taş. Trabzon- Araklı varyantında; kurbağa, Trabzon-Maçka varyantında; iki jandarma çıkar.
Şalpazarı varyantında, adam yolundan çekilmeyen taş suretindeki cine, Maçka varyantında; jandarma Of varyantında ise yılan suretindeki cine ateş eder (Araklı varyantında; adam, yoluna çıkan kurbağayı anlamadan ezmiştir).
Of varyantında; askerler adamı alarak mahkemeye çıkarırlar. Mahkeme salonunun ortasında bir tabut durmaktadır. Hâkim, adama cinayeti neden işlediğini sorar. Adam, bir insan değil, yoluna çıkan bir yılanı öldürdüğünü söyler. Hâkim de, cinlere dönerek, ikindi vaktinden sonra, başka suretlere girip, insanların karşısına çıkmamaları gerektiğini söyler.
Of varyantında; askerler, adamın gözlerini yumdururlar. Adam, gözlerini açtığında, evine gelmiştir.

75-            Cinlerin Yemeği
Süreyya Dede odun kesmek üzere ormana gider. Dönüş yolunda değirmene uğrar. İçeriye girdiğini insan kalabalığıyla karşılaşır. İçeridekiler dedeyi ziyafete davet ederler. Çekinerek sofraya oturur. Masada çeşitli yemekler vardır. Adam gizlice yiyeceklerden cebine koyar. Oradan ayrılıp evine gider. Başından geçenleri evdekilere anlattıktan sonra cebine koyduğu yiyecekleri çıkarır; yiyeceklerin at pisliğine dönüştüğünü görürler.

76-            Ebe
Tarladan evine dönen kadın yol kenarında gebe bir kurbağa görür. Kurbağanın ebesi olsam diye geçirir içinden.
Kadın evine vardığında kapısında iki jandarmanın beklediğini görür.
Jandarmalardan biri:
“Sen neden kurbağanın ebesi olmak istedin, seni ebeliğe istiyorlar” der.
Kadını alıp götürürler. Bir kayanın önüne varırlar. Orada bir kapı açılır. İçeride göz kamaştıran bir odaya geçerler. Ebe kadına kurbağa olarak görünen güzel bir kadın doğum yapmak üzere burada yatmaktadır.
Dışarıda bekleyen diğer cinler horon oynamaktadırlar.
“Kız olursa vah ebeye, oğlan olursa oh ebeye” demektedirler.
Kadın, doğacak çocuk kız olursa ne yaparım diye endişelenmeye başlar. Bebek kız doğar. Kadın, bulduğu bir mumu bebeğe pipi olarak yerleştirir.
Dışarıda bekleyen cinler, kadın evine dönerken eteğini soğan kabuğuyla doldururlar. Kadın soğan kabuklarının işine yaramayacağını düşünerek eteğini silkeler. Eve vardığında eteğinde kalan soğan kabuklarından birinin altın liraya dönüştüğünü görür. Kadın geri dönüp yere silkelediği soğan kabuklarını arar fakat bulamaz.

77-            Ebe
Köy ebesi Fatma Hanımın kapısı çalınır. Kapıya gelen jandarmalar Fatma Hanımı komutanın eşinin doğumuna yardımcı olması için götürmek isterler. Kadın hazırlanıp evden çıkar. Bilmediği bir yere vardıklarında nereye gittiklerini sorar. Askerler, kadının kollarından tutup, iki ırmak arasında kalan Dolopyanı olarak bilinen yere götürürler. Kadın çok korkar. Askerlerden teğmen olan:
“Korkma, kılına bile zarar gelmeyecek” der.
Fatma Hanımı genç bir kadının yanına götürürler. Doğum gerçekleşir. Bir erkek bebek doğar. Bunun üzerine komutan, ateşten aldığı kor parçalarını kadının eteğine döker.
“Korkma, anmayacaksın, evine dönene kadar eteğini açıp bakma” der.
Askerler kadını kollarından tutup Dolapyanı’na götürürler. Kadın koşarak evine gider. Yolda, eteğindekileri silkeler. Başından geçenleri anlatır ev halkına. Bu sırada eteğinden yere bir altın düşer. Sabah olunca eteğini silkelediği yerleri arar ama bir şey bulamaz.

Rize varyantında kadının kapısını tanımadığı bir kadın çalar ve doğum için yardım ister.
Rize varyantında kadınla birlikte bir mağaranın önüne gelirler. Açılan kapıdan içeriye girdiklerinde kalabalıkla karşılaşırlar. Kalabalık: “gelin doğum yapacak, kız olursa viçi viçi, erkek olursa riçi riçi” derler.
Rize varyantında cinler ebe kadının eline bir torba kömür tutuştururlar.
Trabzon-Tonya varyantında cinler ebe kadına, kız çocuk doğarsa onu öldüreceklerini söylerler. Çocuk kız olunca ebe kadın bebeğe mumdan bir pipi takar. Mum eriyince kadının hilesi ortaya çıkar.
Trabzon-Şalpazarı varyantında doğumdan sonra cinler ateşe bir kazan su koyarlar. “Yok diyenin kerameti çok, çok diyenin kerameti yok” tekerlemesini tekrar ederek kaynayan kazanda yemek pişirirler.

78-            Kireçli Konak
Hüseyin Dede hava almak için dışarıya çıkar. “Kireçli Konak” diye bilinen ıssız eve gider. Dinlenmek için eve girip yere uzanır. Bir süre sonra horon tepen bir gurubun ayak sesleriyle irkilir. Dikkatlice bakınca, horon oynayanların ayaklarının geriye dönük olduğunu görür; bunların cin olduğunu anlar. İçlerinden biri Hüseyin Dedeyi evlendirmek ister. Dede evli olduğunu söyleyerek teklifi geri çevirir. Saatler sonra Dede, dili tutulmuş bir halde kendine gelir. Hocalara okutulduktan sonra eski haline dönebilir.

79-            Peri Kızı
Şavşat’ın Koyunlu Köyünde yeşillikler içinde bir göl vardır. Göl yakınlarındaki evin sahipleri bir sabah gölde peri kızı görürler. Peri kızı, gölün kıyısında taşların üzerinde, parıldayan saçlarını taramaktadır.
Peri kızını merak eden başka insanlar göle dinamit atarlar. Böylece gölde ne peri kızı ne renk ne de balık kalmıştır…

80-            İyi ve Kötü Periler
Zangar Mahallesinde Külse denilen yerde inek otlatan biri Külse taşlarına oturup uyuya kalır. İneğin sesiyle uyanır. Bakar ki kalçalarının ağrısından yerinden kımıldayamıyor. Külçe taşları vurmuştur onu oturduğu yerde. Bu kişiyi hocalara götürüp okuturlar. Okuyan kadınlar biri bunu okurken bayılır. Hocanın dediğine göre, Külse taşlarında uyurken iki gâvur perisi kadının ayaklarının koparmaya çalışmıştır. Başka bir peri ise kadının hayatını kurtarmıştır. Ağrıların nedeni buymuş.
Yöre halkı halen Külse’nin perili bir yer olduğuna inanır. Nedenini ise buradaki gâvur mezarlığına bağlarlar.

81-            Kambur
Kambur adam gece vakti buğday öğütmek için değirmene gider. Değirmen başına geçtiğinde kalabalık bir gurup içeriye girer. Gelenler horon oynamaya başlar. Kambur adam da onlara katılır ancak hiç konuşmaz.
Cinler der ki:
“Bu acıktı, bizimle konuşmuyor da... Gelin buna yemek yapalım. Bismillah demeyen için, Bismillah demeyen için” derler.
Bir tava yemeği yere sererler. İçlerinden biri adam iyilik olsun diye kamburunu düzeltmeyi teklif eder. Başka biri, bu olanları kimseye anlatmaması için adamı uyarır. Sonra da adamın kamburunu alırlar.
Kambur adam daha sonra kendisi gibi kambur bir arkadaşına rastlar. Arkadaşı sorar:
“Sen ne yaptın da kamburundan kurtuldun”
Israrla devam eden sorulara dayanamayan adam başından geçenleri anlatır.
Arkadaşı da o değirmene gider. Horon oynayan gurup yine gelir. Adam onlara katılır. Gelen yemeğe oturur, cinlerle birlikte yemek yer.
Cinler ayrılmadan evvel:
“Buna ne iyilik yapalım” diye kendi aralarında konuşurlar. İçlerinden biri:
“Diğerinden aldığımız kamburu bunun sırtına yükleyelim.” derler ve diğerinden aldıkları kamburu bunun sırtına yüklerler.

Artvin varyantında; horon oynarken. “Çarşambadır, Çarşamba” diyen cinlerin sözlerini, kambur adam da aynen tekrar eder.
İkinci kambur adam ise bu sözleri: “Perşembedir, Perşembe” diye tekrar ettiği için sırtına kambur yüklenir.

Şehitlerle İlgili Efsaneler
Türk halkı Trabzon ve çevresindeki illerde I. Dünya Savaşı yıllarında vatan müdafaası uğruna çok sayıda şehit vermiştir. Halk, şehitlere olan minnet borcunu unutmaz, şehitler ve şehitliklerle ilgili efsaneler anlatarak onların anısını canlı tutmaktadır.
Şehitlerle ilgili efsanelerde dikkat çeken ilk husus, şehide saygısızlık yapanın cezalandırılmasıdır. Efsanelerde şehit bedenleri, uzun yıllar geçse de üzerinden asla çürümez. Bazı efsanelerde şehit mezarı şifa kaynağı olarak anlatılır. Yine birçok efsanede şehit mezarında geceleri ışık görülür.  

82-            Rüya
Çamlıdere Köyünün Pevki Çimeni mevkiinde yaşayan Emine Zurnacı adlı kadın akşam namazı vaktinde odun kırmaktadır. Bir ses duyar, döner bakar. At sırtında beyaz elbiseli, tüfekli bir adam görürü. Kadın yabancıyı tanıyamadığı için aynı yöne tekrar bakar, bu defa kimseyi göremez.
Aynı yerde başka biri, yol üzerinde beyaz elbiseli birini yatarken görür. Yanına gittiğinde tabut içinde, omzunda tüfekli genç bir askerin uzanmış olduğunu görür. Korkup dua etmeye başlar. Asker ayağa kalkar, hendeğe girip siper alır. Adam korkarak oradan uzaklaşır.
Aynı gece adam, rüyasında genç adamı şehit olarak görür. Şehit:
“Sana ölü göründüm, korktun, asker göründüm yine korktun. Ne yapmam lazımdı” diye sorar.
Bu olaydan çok etkilenen adam kısa süre sonra ölür.

83-            Asker   
Sürmene’nin Çavuşlu Köyünde bir şehit mezarlığı vardır. Darda kalanlara şehitlerin yardım ettiğine inanılır.
Bir akşam, hastalanan sığırı için yola düşen adamların karşısına bir asker çıkar. Asker, onların yoluna elindeki fenerle ışık eder. Neden sonra bu askerin şehit olabileceğini düşünüp geri dönerler. Vardıklarında mezarlıktan başka şey göremezler.

84-            Çürümeyen Askerler
Araklı’nın Oftinkaya Yaylasındaki şehitlikte halk, yıkık olan mezarlıkları onarmak ister. Mezarları açanlar şehitlerin hiç çürümemiş bedenleriyle karşılaşırlar. İçlerinden biri, tüfeğine sarılmış askerin tüfeğini almak ister. Tüfeği alamayınca komutanı çağırırlar. Komutan şehide:
“Evladım, devletten aldığın emaneti teslim et” der.
Bu söz üzerine şehit asker tüfeği bırakır.

85-            Yağmur
Akçaabat - Karadağ’da şehit mezarlarından birinde hazine olduğu söylentisi yayılır. Birileri mezarı açmaya karar verir. Mezarı açmaya kalktıkları anda hava birden bire bozar, şiddetli bir fırtına çıkar. Köylüler neye uğradıklarını şaşırıp kaçarlar. Gece rüyalarında şehidi görürler. Şehit onlara:
“Mezarı kapatırsanız yağmur kesilir” der.
Mezarı kazanlar yeniden yaylaya çıkıp mezarı kapatırlar. O anda hava yeniden açar.

86-            Şehit Mezarı
Ciritdüzü Köyünde Züleyha Kara adlı kadın, bir gece rüyasında yorganın geriye doğru katlandığını görür. Uyandığında yorganın geriye katlandığını görür. Olaya anlam veremez. Aynı olay birkaç gece tekrar edilir. Yine bir gece rüyasında ses işitir:
“Ayaklarını üzerime uzatıyorsun, geriye çek”
Bu olaydan sonra dünyaya gelen torununun kırklı suyunu bahçeye dökerler. Birkaç ay sonra çocuk sakatlanır. Ailede daha sonra da doğan çocuklar iki üç aylıkken sakatlanır. Danıştıkları bir hoca evlerinin şehit mezarı üzerinde inşa edildiğini, kötü akıbetin nedenini bu olduğunu söyler.

87-            Şehitlik
I. Dünya Savaşı sırasında Rus işgalini engellemek için Çamlıhemşin’in Dikkaya Köyünde bulunan bir taş köprünün yıkılması gerekir. Kolay olmayan bu işi, ölümü pahasına bir asker başarır. Yıllar sonra bölgedeki yol yapım çalışması sırasında garip olaylar yaşanır. Nedensiz yere dozerler arızalanır. Tamir edilenin kepçesi kırılır. Halktan bazı insanlar bu olayların nedenini şehit mezarına bağlar. Kürekle çalışmaya devam eden köylüler şehit cesediyle karşılaşırlar. Vücudunda yara izi olmayan askerin köprüyü havaya uçururken dereye düşen asker olduğu anlaşılır. Halk, minnet duyduğu bu askerin mezarını ziyaret yeri yapar. Yoldan geçenler müzik dinliyorlarsa müziğin sesini kapatırlar. Şehidin yanından geçerken saygısızlık eden şoförlerin kaza geçirip öldükleri anlatılır.

Yine aynı bölgeden derlenen bir varyantta; şehitliğe akşamdan konulan su dolu kabın, sabah boş bulunduğu söylenir. Bunun nedeni de şehidin bu su ile abdest almasıdır.
Bu şehitlikle ilgili olarak, hastalanan bir kadının şehitlikte iki rekât namaz kıldıktan sonra iyileştiği de anlatılmaktadır.

88-            Şehit
Yomra Çakırgöl’deki şehit mezarının yakınındaki kayalıklarda sarkıtlardan su akmaktadır. İyi insanlar sarkıtlara yaklaştığında suyun damladığında, kötü insanlar yaklaştığındaysa suyun damlamadığına inanılmaktadır.
Cuma güleri mezarı ziyarete gidenler, mezar çevresini yedi kez dolanıp namaz kılarlar. Üzerlerinden kopardıkları elbise parçalarını ve bozuk paraları dilek tutarak mezara bırakırlar.

89-            Ziyaret Tepesi
Pınarlı Köyü yakınlarındaki Ziyaret Tepesi’nde Ermeniler tarafından şehit edilen Müslümanların mezarları vardır. Burayı ziyaret edenler de dilek tutar, dileklerinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini anlamak için dilek tuttuktan sonra uyurlar.

Hayvanlarla İlgili Efsaneler
Canlı ve cansız varlıkların oluşumunu açıklamaya yönelik efsanelere etiyolojik efsaneler denir. Hayvanlarla ilgili olarak anlatılan efsanelerde de etiyolojik unsurlar göze çarpar. Gukku ile Durdura efsanesinde ve bu efsanenin varyantlarında iki yaramaz çocuk bu kuşların varoluş nedeni olarak gösterilir.

90-            Canavar Yılan
Zaman zaman su sıkıntısı yaşayan köy bunun nedeni olarak Canavar Yılan’ın köyün su kaynağına ağzını dayayıp su içtiğine inanır. Köylü Canavarı öldürmeye cesaret edemez, su sıkıntısına karşı da başka çare bulamaz.
Günün birinde Canavar Yılanı öldüreceğini söyleyen bir adam çıkar gelir. Köylülerden bu iş için çokça keçi kılı ister. Adam, getirilen kıllardan iplik yapar. Büyük bir iplik yumağıyla birlikte derenin kenarına giderler. İpin bir ucunu ağaca bağlayıp Canavarı beklemeye başlarlar. Canavar Yılan gelince yumağı suya atarlar. Canavar yumağı yutunca, köylü ipi çekmeye başlar. Koca yumak çekiştirildikçe Canavarın midesi parçalanır ve ölür.

91-            Ayı
Yün kurutan adam kendisine yaklaşan dilenciyi görür. Kendisinden yün isteneceğini düşünerek yünlerin arasına saklanır. Gelen, dilenci kılığında Hz. Hızır’dır. Adamın halini görünce:
“Sen kıllı ayı olup dağa düşesin” der.
Adam ayağa kalktığında her yanının yünlerle kaplanmış olduğunu görür.

92-            Gukku ile Durdura
Gukku ile Durdura çok yaramaz iki kardeştir. Annelerini çok üzdükleri için anneleri onlara beddua eder. Annelerinin ölümünden sonra kardeşler kuşa dönüşerek birbirlerini kaybeder. O günden sonra birbirlerini arayıp dururlar. Gürgen ağacı açtığı zaman Gukku, kestane ağacı açtığı zaman ise Durdura kardeşine seslenirmiş.
İnanışa göre bunlar ancak bir akşam ezanında birbirlerine kavuşacaklar. O zaman da kıyamet kopacaktır.

Trabzon-Tonya varyantında; Kukku ile Sansar, her yıl Aprilin on beşinde birbirlerini kaybeden iki kuştur. Sansar bütün bir yıl Tonya’da kalır ve “kukku, kukku” diye öterek, başka diyarlara giden Kukku’yu arar. Kirez ayının on beşi geldiğinde Sansar ile Kukku birbirlerini bulurlar.
Bu efsanenin diğer varyantı da Trabzon-Şalpazarı ilçesi Geyikli Beldesinden derlenmiştir. Geyikli varyantında; kuşların adı, Samsuk ile Guguk’tur.
Tonya varyantında; Gukku ile Sansar ayrılmamak üzere birbirlerine kavuştuklarında kıyamet kopacaktır.

Bitkiyle İlgili Efsane

93-            Kendir Otu
Kaynanasını sevmeyen kadın hastalanır, yemekten içmekten kesilir. Eşine, kaynanasının yüreğini getirirse iyileşebileceğini söyler. Adam ne eşinden ne de annesinden vazgeçebilir. Karısının ısrarları bitmeyince annesini ıssız bir yere götürüp öldürür. Elinde annesinin yüreğiyle eve dönerken ayağı kayıp düşer. O anda, oğluna acıyan annesinin “eyvah” diyen sesini duyar. Adam yaptığına çok pişman olur. Allah’tan hak ettiği cezayı ister. Adam oracıkta ölür. Öldüğü yerde kendir otu biter. O günden beri kendir otunun başından tokmak hiç eksik olmaz.

Hazineyle İlgili Efsane

94-            Ayak İzi
Maçka’nın yükseklerindeki bir dağda mağaraya saklanmış bir hazine efsanesi vardır. Hazineyi herkes bilir ancak kimse mağaradan çıkaramazmış. Altınların olduğu yerde ayak izleri bulunmaktadır. Hazineyi alabilmenin yolu, ayak izlerinin olduğu yerde bir insan kurban etmektir.

Kesik Baş İle İlgili Efsane
Kesik baş efsaneleri Türk topluluklarında, Balkanlardan Orta Asya’ya kadar yayılan bir alanda anlatılmaktadır.

95-            Kesik Baş
Rus işgali sırasında birbirinden hiç ayrılmayan iki arkadaş aynı cephede savaşmaktadır. Çarpışmalar sırasında düşman, birinin başını kılıçla keser. Düşman askeri kestiği başı kılıcına takıp koşmaya başlar. Arkadaşının öldüğünü gören diğeri bu duruma dayanamaz.
“Canını verdin yetmedi mi, kelleni niye veriyorsun” diye haykırır.
Bunun üzerine, başını kaybetmiş olan gövde ayağa kalkarak düşmanın elinden başını alarak savaşmaya devam eder.

Çeşitli Yapılarla İlgili Efsaneler

96-            İslam Paşa - Kurşunlu Cami
İslam Paşa halkı mahalleye bir cami yapmaya başlar. Sıra kubbeye geldiğinde yağmur yağar. Çalışmaya ara verip evlerine giderler. Sabah iş başına döndüklerinde kubbeyi yapılmış görürler.
Kubbe siyah kurşundandır, bu nedenle camiye “Kurşunlu” denilmiştir.
Yol yapım çalışmaları sırasında camiyi yıkma girişimleri defalarca başarısızlığa uğramıştır.

97-            Taş Köprü
Çamlıhemşin’in Koçdüzü yaylasındaki taş köprünün olduğu yerdeki tahta köprüyü yıllar önce sel suları alır. Halk köprüyü yeniden yapmış ancak yağan yağmur köprüyü yine bozmuş. Köylüler bu defa taş köprü yapmaya kara vermiş. Sağlam olsun diye çok büyük taşlar getirmek istemişler ancak büyük kayaları yerinden oynatamamışlar.
Tulum çalan bir çoban, yardım ederlerse kayayı kaldırabileceğini söylemiş. Çoğu inanmasa da bazıları çoban ayardım etmek istemiş. Birlikte, taşların yanına gitmişler. Köylüler kalasları uçlarından tutmuş. Çoban da yanık havalar çalmaya başlamış. Müziği duyan köylüler taşları kolayca yerinden taşıyıp derenin kenarına götürmüşler.
Köylülerin hayret içindeki bakışları arasında köprü kısa sürede inşa edilmiş. Köprü inşa edildikten sonra çoban yine tulum çalmış köylüler de horon tepmiş. Bugün hâlâ aynı köprünün yakınında şenlikler, eğlenceler düzenlenmektedir.

98-            Değirmen
Çamlıhemşin’in Çayırdüzü Köyündeki ahşap değirmene tahıl öğütmeye gelen kişi, işinin başında beklemezse değirmen durur, tahıl öğütmezmiş.
Değirmene çalıntı mal götürülürse, değirmen hiç çalışmazmış. Değirmen ayrıca tuzu öğütmezmiş. Değirmene giden kişi iyi biriyse işi çabucak bitermiş. Bazı zamanlar köylüler hiç tanımadıkları kişilerin değirmene girip tahıl öğüttüğünü görürlermiş.

Çeşitli Efsaneler

99-            İşaret
Eşinin askere gideceğini öğrenen kadın üzüntüsünden düşüp bayılır. Yer düşünce alnı yarılır. Alnındaki yarada Arapça bir yazı belirir. Kocası yazıyı okur, annesine dönüp der ki;
“Kırk gün kıra çıkacak, kırk günün sonunda kucağında çalıyla eve dönecek. Eğer kırk gün sonra eve dönerse onu eve al. Kırk bir gün sonra dönerse onu eve alma.”
Kadın kırda kırk gün gezer. Kırk gün sonra kucağında çalılarla eve döner.

100-         Kurban
Hıdırnebi’deki kilisenin papazı halka zulmeder. Bu zulüm döneminde halk papaza her gün bir bakire vermektedir.
Günün birinde düğününe sayılı gün kalan nişanlı bir kıza sıra gelir.
Nişanlısı kadın kılığına girerek papaza gider ve onu öldürür. Zulüm böylece sona erer.

101-         Lanet Taşı
Yomra’da Karabakan denilen yerde yüksek bir taş yığını vardır. Burası, hırsızlık yapmış bir adamın mezarıdır. Üzerindeki taşlar ise gelen geçenin onu lanetlemek için attığı taşlardan meydana gelmiştir. Buraya taş atanın yolunun tez tükeneceğine dair bir inanç vardır.

İkinci Bölüm
Değerlendirme

Üçüncü Bölüm
Sonuç ve Öneriler
Efsaneler toplumun örf ve adetlerini muhafaza ettikleri gibi insanları her zaman iyiye ve güzele yönlendirmeye çalışırlar.
Efsaneleri yeni nesle aktarmak için çizgi filmlere, tiyatrolara malzeme olarak kullanmak mümkündür.

---
Neşe Işık
Yüksek Lisans Tezi
KTÜ, 1998



[1] Sakaoğlu, Saim. Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Kataloğu. S. 65