31 Temmuz 2023 Pazartesi

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - FENOMENOLOJİ

 FENOMENOLOJİ

…fenomenolojinin analitik felsefenin 20. yüzyılda temsilciliğini yaptığı modern doğalcı, bilimci ve nesnelci düşünce anlayışına bir tepkinin ürünü olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir.

 

Analitik filozoflar / Onlara bilincin nesnelerinin veya bilincin dolayımsız olarak bildiği şeylerin ne olduğu sorulacak olsa, aynen Hume gibi, “izlenimler” veya “zihin halleri” yanıtını verirler.

 

Husserl olmak üzere, fenomenolojik gelenek içinde yer alan filozoflar, analitik filozofların bu tavrını hatalı bir tutum olarak görmekle kalmayıp, onun adeta bir körlük olduğunu öne sürerler.

…bilince ilişkin Hegel tarafından başlatılmış olan soruşturmayı biraz daha geliştirip, derinlikli hale getirmeyi kendilerine amaç edinirler.

 

Husserl

Avrupa insanının krizini / krizi alternatif bir şekilde hakiki akılcılığın sona erişi diye tanımlarken, amacını da “insan aklını kurtarmak” olarak belirler.

 

Husserl, modern insanlığın krizinden sorumlu tuttuğu doğalcılığın bir yandan da Antik Yunan’da geliştirilen felsefe idealinden bir kopuşu temsil ettiğine inanır.

 

fenomenoloji terimi, / fenomenlerin ötesine, yani deneyimde sunulan verilerin, bilinç için erişilebilir olan görünüşlerden türetilmiş verilerin ötesine gitmeyi reddetme tavrından gelir.

 

Husserl’in tutumunu veya yaklaşımını eşsiz kılan şey de onun var olanın veya fenomenlerin kendilerini bilince sunan öznel edimde içerildiğini öne sürmesidir.

 

Deneyimimizin unsurlarını, Husserl’e göre en iyi, bilincin fenomenlere yönelip onları yaratma sürecindeki aktif rolünü açığa çıkarmak suretiyle anlayabiliriz.

 

zihinsel fenomenleri, bilinç edimlerini dile getiren sözlerin, ancak ve ancak bir şeye gönderimde bulunmak, bir şeyle ilişki kurmak suretiyle anlam kazandığını dile getirir.

 

Husserl, Descartes ve Kant felsefelerinin, kendisinin transandantal alan adını verdiği, fenomenal alanın veya deneyim dünyasının ötesine giden yönlerini reddeder. Onun deneyim alanıyla sınırladığı felsefesine transandantal fenomenoloji adını vermesinin nedeni budur.

 

Epokhe / fenomenleri “doğru” biçimde, dolaysız kavramaya çalışmak üzere ne yapmalı; fenomenlere dair yerleşik veya içsel yargılardan kaçınmak gerek. Bu nasıl olacak: fenomeni bağlamından, zihnimizdeki tasarımından ayrı, saf haliyle düşünmeye çalışmak gerek. Bunu “paranteze almak” gibi bir manaya da gelebilen epokhe terimi ile ifade ediyor Husserl.

 

Heidegger

Heidegger, henüz bir teoloji öğrencisiyken, aynen Aristoteles gibi, “varlığın çok farklı türden şeylere ve farklı anlamlarda yüklenmesinden hareket ederek, onun en temel anlamının ne olduğu sorusu”yla ilgilenmişti.

Fenomenolojinin konusu Husserl’de, bireysel, saf bilincin varlığı da dâhil olmak üzere, tek tek varlıklar iken, Heidegger’de varlığın kendisidir.

 

Bütün diğer varlıklar, Heidegger’e göre sadece vardırlar, ama varolmazlar, varolan sadece Daseindır. Varoluş, Daseinın varolmaya-yönelik-imkân olması anlamına gelir. Başka bir deyişle, Dasein, kendi varlığını değişik imkânlar üzerine kurar. Bu anlamda varoluş “gelecek” fenomenini temsil eder.

 

Dünya ile çok çeşitli şekillerde ilgilenme, dünyadaki şeyler çok farklı biçimlerde alakadar olma, insanın yaratıcı zekâsına, problem çözme kapasitesine vurgu yapar. Geleneksel ayrımı kullanacak olursak, Heidegger’in işte bu noktada, insanı insan yapan şeyi, bilgi ve akıl olarak değil de eylem ve irade olarak gördüğünü söyleyebiliriz.

 

…özel herhangi bir şeyin tetiklemediği bir hiçlik, bir şeylerin neden var olduğunu açıklayamama, kendimizin bu dünyada neden olduğunu somut olarak ortaya koyamama, varoluşumuzun sonu olarak ölümü duyumsama söz konusu olduğunda, bir iç daralması ya da kaygı duyarız. Bu, varlık karşısında ve varlık içinde bir çekinmedir.

Böyle bir kaygının, aslında insana sahici bir varoluş imkânı temin etmek anlamında önemli bir şey olduğunu düşünen Heidegger, pek çok insanın bu kaygıdan kurtulmak üzere, anonimleşmiş bir ortam olarak gündelik hayata daldığını, “onlar”a sığındığını söyler.

Dasein kendi dünyasının çeşitliliğinden, gizemi ve hatta teröründen uzaklaşmak, kaygıdan kurtulmak için bilinçli bir çaba ile onları arar. Çünkü onlara sığınma, kişi özgür olmaktan da kurtarır. Ne olmak gerektiği sorusu bir tarafa bırakılırken, yerine ne yapmak gerektiğiyle ilgili bir dizi önemsiz soru geçirilir.

Heidegger, işte bu varlık tarzını tanımlayıp ifade edebilmek için “düşmüşlük” terimini kullanır. Düşmüşlük, sahicilikten yoksun varoluş halidir

 

…sahicilik kişinin dünyadaki gerçek konumunun farkına varılıp bütünüyle hayata geçirilmesinden, tecrit edilmişliğinin ve ölüme doğru olan kaçınılmaz yürüyüşünün gerçekleşmesinden oluşur.

 

Heidegger’e göre, insan zamansal bir varlık olup, zamansallık onun varolma tarzıdır.

Dünya ile olan kaygılı ilişki, Heidegger açısından, “yapılacak bir şeyler var” düşüncesinden oluşur ve böyle bir düşünce, elbette bir gelecek zaman düşüncesini gerektirir.

 

“Varlık, varolan gibi nesnel olarak tasarımlanıp vücuda getirilemez. Tüm varolanlardan tamamıyla başka olan Varlık, Varolan-olmayandır.”

 

Varolanlar ile varlık arasındaki ontolojik ayırımın unutulmasıyla, Varlığın anlamının unutulması arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu öne süren Heidegger’e göre, Batı metafiziği Varlığı verili bir şey olarak kabul edip, varolanlar dünyasına dalmak suretiyle yozlaşmıştır. Bu yozlaşmanın kaynağında ise, o, “şey” üzerinde düşünürken, aslolan Varlığı gözden kaçırmanın bulunduğunu söyler.

 

Varlığı bir varolan olarak ele almanın mümkün olmadığını söyleyen Heidegger, Varlığın, başka herhangi bir şeye müracaat etmeksizin, kendisini kendisinden farklı olarak açığa çıkardığını ve böylece de özü itibariyle olmadığı bir şey içinde kendisini gizlediğini iddia eder. Varolan her şey, Varlığın bu “yokluğu”dur.

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - ANALİTİK FELSEFE

ANALİTİK FELSEFE

…analitik filozoflar açıklamanın yönünün kompleks olandan basit olana, büyükten küçüğe doğru olması gerektiğini söylerler.

 

Frege, Russell ve ilk dönemi itibariyle Wittgenstein, mantığı dilin ve dili de dünyanın gerçek yapısını açımlayan bir araç veya disiplin olarak düşündü.

 

George Edwards Moore

Felsefesinin her daim iki ana teması oldu: (1) Dünyanın gerçek doğasıyla ilgili, birtakım ezoterik, septik veya metafizik görüşlere karşı, sağduyunun görüşlerinin savunuculuğunu yapmak. (2) Felsefi problemlere yaklaşımın doğru yolunun, problemi çözmeye çalışmaktan önce, problemi yaratan şeyin ne olduğunu sorup anlamaya çalışmak olduğunu öne sürmek. Moore, işte bu çerçeve içinde, felsefenin yönteminin analiz olduğunu öne sürdü.

 

Moore metafiziğinde, her şeyden önce temel ontolojik bölünmenin var olan şeyler ile var olmayan şeyler arasındaki bölünme olduğunu söyler.

İkinci kategoride yer alan şeyler ise onun gözünde “düşsel veya imgesel nesneler”dir.

 

Frege

Frege, Aristoteles mantığının çok dar olduğunu, Hegelci diyalektik mantığın hiçbir şekilde mantık olmayıp, psikolojiden ibaret olduğunu ileri sürer.

 

…mantığın dilinin bütünüyle formel bir dil olması gerektiğini ileri süren Frege, böylesi saf bir dilin geliştirilmesi noktasında, kendisine örnek ya da model olarak matematiği alır.

 

Frege, kendi alternatif sayı anlayışının üç temel ilkesini şu şekilde ifade eder: (1) Mantıksal ve dolayısıyla nesnel olan ile psikolojik ve bu yüzden öznel olan arasında mutlak bir farklılık vardır. (2) Sözcükler, sadece bir önerme bağlamında bir şey ifade ettikleri için bir sözcüğün anlamının yalıtılmış olarak aranmaması gerekir. (3) Kavram ile nesne arasındaki farklılığa dikkat edilmesi gerekir.

 

Kullandığımız sözcükler her zaman anlamları aracılığıyla gönderme yapar. Bir isme hangi anlamı yükleyeceğimiz bizim seçimimize kalsa da o anlamın dünyada hangi nesneyi belirleyeceği bizim kararımıza bağlı değildir.

 

Bertrand Russell

…geleneksel metafiziği besleyen şeyin esas itibariyle klasik Aristoteles mantığı olduğunu iddia etti.

…yeni bir mantığın düşünceye kanat takacağını ileri sürdü.

 

…bir önerme bir olguyu ifade eder. Olabilecek en basit türden olguya atomik olgu

adını veren Russell, atomik olguları ifade eden önermelere atomik önermeler adını verir.

 

…felsefesinde esas ağırlığı analiz ve eleştiriye verir

 

Wittgenstein

Kant’a benzer. Gerçekten de Wittgenstein’ın en önemli ayrımı söylenebilen ile söylenemeyen arasında yapmış olduğu ayrımdı ve bu ayrım her yönüyle Kant’ın bilinebilir olan ile bilinemez olan arasında yapmış olduğu ayrımı anımsatmakta…

 

Wittgenstein, bizim olguları kendimize resmettiğimizi belirtirken, resmin betimlediği nesne ya da olgularla ortak bir şeye sahip olması gerektiğini iddia eder. …bu şey, “resimsel form”dur.

 

Tractatus’un kökeninde şu halde, oldukça önemli sonuçları olan bir anlam teorisi bulunur. Bu anlam teorisinin ilk ve en önemli sonucu, isimlerle adlandırma olgusuna yapılan vurgu olarak ortaya çıktı.

 

A priori olarak doğru olan resimler bulunmadığını söyleyen Wittgenstein’a göre, Kant aslında fizik ve matematiğin bize dünya hakkında a priori resimler verdiğini söylemektedir. Oysa onun bakış açısından, fizik dünyayı resmeder, ama a priori değildir; matematik ise a prioridir, fakat herhangi bir şeyi resmetmez.

 

“gösterilebilir olan söylenemeyendir”, fakat öte yandan “söylenemeyen, kendisiyle ilgili olarak sessiz kalmamız gereken şey, her şeye rağmen gösterilebilir.”

 

…mantıksal olarak doğrulanan ikinci ana önerme türüne, “analitik önerme” adı verilir. Analitik önermeler, mantıksal doğrulamaya paralel olarak, anlamlılıklarını ihtiva ettikleri sözcüklerin veya sembollerin tanımlarından alırlar.

 

Analitik önermeler bize dünya hakkında yeni bilgi vermezler, yani onlar dünyaya dair mevcut bilgilerimizi artıran önermeler değillerdir; bu yüzden onlara, “totoloji” adı verilir.

 

Felsefi Soruşturmalar

…önceki eserinde dil, dilin kavramsal yapısının mantıksal yapı ile özdeşleştirildiği mantıksal bir kalkül modeline uygun olarak ele alınmış, tüm anlamlı tümceler, yalın tümcelerin doğruluk fonksiyonları olarak görülmüştü. Oysa Felsefi Soruşturmalar’da (…) anlamın, belirli faaliyetleri düzenleyen ifadelerin kullanımı hakkında sosyal olarak koşul altına alınmış anlaşmalardan doğduğu ve dahası bunların nihai olarak kullanıcıları gerektirdiği ifade edilir. İkinci dönemin Wittgenstein’ına göre bir ifadenin anlamını bilmek demek, o ifade ile neyin adlandırıldığını veya adlandırmanın nasıl tanımlandığını bilmek değil, fakat diğer kişilerle ilişki içinde ifadenin nasıl kullanıldığını bilmek demektir. (kitle manipülasyonu)

 

…anlamanın ne olduğunu kavramak istiyorsak eğer, dilin, fiilen kullanıldığı bir durumda nasıl iş gördüğünü, işlevini ne şekilde yerine getirdiğine bakmamız gerektiğini söyler.

 

Benimsediğimiz yaşam biçimi veya içinde bulunduğumuz hayat formunun şeylere nasıl baktığımızın, onları nasıl gördüğümüzün, nelere bakıp nelere bakmadığımızın, neleri görüp neleri görmediğimizin yegâne belirleyicisi olmak durumundadır.

 

Wittgenstein’a göre, bizim kendimizi tıpkı şişedeki sinek gibi sıkışmış hissetmemize yol açan şey, o halde dilin normal, gündelik hayatta kullanılmadığı şekillerde kullanılmasıdır. Bu yüzden felsefenin en önemli sonuçlarından biri, “aşikâr anlamsızlık veya saçmalıkların gözler önüne serilmesi” olmak durumundadır.

 

Karl Raimund Popper

Ona göre, bir hipotez ya da teorinin, yani sınırlanmamış bir genellemenin doğrulanması ile yanlışlanması arasında mantıksal yönden tam bir asimetri vardır. Buna göre, binlerce, hatta yüz binlerce örnek bir hipotez ya da kuramı doğrulamaya yetmezken, tek bir aykırı örnek onu yanlışlamaya yeter.

 

Popper’a göre, bilimsel ve dolayısıyla yanlışlanmaya elverişli hipotezlerin en önemli özelliği, onların yanlış olma riskini alarak birtakım şeylerin olmasını yasaklamalarıdır. Hipotez doğruysa bazı şeyler olamaz; oluyorsa eğer, kuram doğru değildir. “Metaller ısıtıldıkları zaman genleşir” hipotezi, ısıtıldığı zaman genleşmeyen metallerin olabilmesini yasaklar. Belirli şeylerin olmasını yasaklama becerisi bilimsel hipotezleri güçlü kılan şeydir. Bu yüzden, bilimselliğin ölçütü (…) yanlışlanabilirlik olmak durumundadır.

 

John Langshaw Austin

Bazı bağlamlarda birtakım söz ya da ifadelerin doğru ya da yanlış diye tanımlanmalarının imkânsız olduğunu gören Austin, sonuçta, olgu bildiren veya bir olgu hakkında bildirimde bulunan sözcelemler ile birtakım sonuçlar üreten sözcelemler arasında bir ayrım yapar. Ayrımı vurgulamak için de olgu bildiren ve dolayısıyla da doğru ve yanlış olan önerme ya da bildirimlere teknik bir dille “saptayıcı” adını verirken, bir sonuç üretmek amacıyla ortaya konan ifadeleri “edimsel” diye niteler.

 

…sözcüğün tam ve gerçek anlamıyla bir şey söyleme edimine, yani sırasıyla seslendirme, dillendirme ve anlamlandırma katmanlarından bir edime, Austin “düzsöz edimi” adını verir. O, burada bunun dışında iki temel edimden daha söz eder. Bunlardan birincisi, bir şey söylerken gerçekleştirilen bir edim türü olarak “edimsöz edimi”dir, diğeri ise bir şey söylemek suretiyle neden olunan bir edim türü olarak, “etkisöz edimi”dir. Sözgelimi “Hayvanat bahçesinden kaçan bir aslan dehşet saçıyor” dediğimi, varsayalım. Makul ve kolayca anlaşılır bir önermeye karşılık gelen bu sözcelem, bir düzsöz edimini ifade eder. Bununla birlikte bu sözü, yaşadığım kentteki diğer insanlara hitap ederek söyleyebilir ve onları yaklaşan bir tehlikeden dolayı uyarmak isteyebilirim. Sözcelemi işte bu şekilde kullandığım zaman, onları uyarmak suretiyle bir edimsöz edimi gerçekleştirmiş olurum. Bununla birlikte, bu uyarı maksadını aşarak, hiç istemediğim halde veya önceden kestiremediğim şekilde, hemşerilerimi kaygılandırıp korkutabilir, hatta bir panik dalgasına neden olabilir. İşte bu sonuncu durumda söz konusu olan şey bir etkisöz edimidir…

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - PRAGMATİZM

 PRAGMATİZM

ABD’nin felsefi düşünceye yaptığı yegâne özgün katkıyı ifade eder.

…pragmatizm terimini, “iş” ya da “eylem” anlamına gelen Grekçe “pragma” sözcüğünden yola çıkarak kullanmaya başlayan ilk kişi Peirce’tır.

 

Charles Sanders Peirce

Ona göre, öncelikle şeylerin kendileriyle ilgili doğrular anlamında transandantal doğrular vardır.

…transandantal doğrular kendi içlerinde, etik doğrular veya mantık doğruları benzeri farklı türlere ayrılırlar.

Peirce, gerçekte bir önermenin ampirik olarak doğrulandığı takdirde değil de deneyimsel olarak yanlışlanmadığı sürece doğru olduğunu söyler.

Peirce’ın bir dünya görüşünden ziyade bir metodoloji, yani düşünceleri açıklığa kavuşturmayı amaçlayan bir düşünme yöntemi olarak tanımladığı pragmatizminin merkezinde bir anlam teorisi, sözcüklerin anlamlarını nasıl kazandıklarıyla ilgili bir açıklama bulunur.

 

Bilimin özü, ona göre, bilimin bir şeyler yapmanın, bir şeyleri hayata geçirmenin yöntemi olmasından oluşur. Peirce düşünmeyi bir şeyler yapmanın bir yöntemi olarak mütalaa eder.

 

William James

…evrim teorisi, “varlığın kaynağı nedir?” diye soruyor

…pragmatizm, “sonuçlar nelerdir?” diye sormakta ve düşüncenin yüzünü, eylem ve geleceğe yöneltmekte

 

Gerçeklikler doğru olmayıp, sadece vardır; doğru olan onlara ilişkin inançlarımızdır

James’a göre, mantıksal doğruluk ve yanlışlık, şeylere veya olgulara değil de önermelere yüklenir. Başka bir deyişle doğru olan, olgunun kendisi değil de olguyu ifade eden önermedir.

 

James, doğruluğun somut bireylerin kişisel çıkarlarıyla yakından ilişkili olduğunu savunur.

 

John Dewey

Dewey, gerçekten de insan zihninin ezeli-ebedi hakikatlere erişemeyeceğini ama gereği gibi donatıldığı takdirde, yakıcı politik ve sosyal problemlerle etkili bir biçimde başa çıkmaya muktedir olduğunu öne sürdü. Bu yüzden fiili dünyaya dönüp insan zekâsının burada neler yapabileceğiyle ilgilendi.

 

Uzun bir süre boyunca indirgenemez bir töz olarak görülmüş olan zihnin tarihin eseri olduğunu, zihnin oluşumu ve şekillenmesinin dil yaratmaya ve kullanmaya muktedir varlıklar arasındaki ortak faaliyetin bir fonksiyonu olduğunu öne süren Dewey, bilgi konusunda da aynı şekilde bilginin konusunun tarihin eseri olduğunu ifade eden meşhur görüşünü öne sürmüştür.

 

Zekâ, kişinin çevresiyle başa çıkmak amacıyla geliştirmiş olduğu bir güçtür. Düşünme de aynı şekilde, dünyadan ve pratik problemlerden yalıtılmış olarak, özel bir çerçeve içinde gerçekleştirilen bir faaliyet değildir. Düşünme veya etkin zekânın problem durumlarında ortaya çıktığını söyleyen Dewey, tıpkı James gibi düşünme veya bilme ile yapma arasında çok yakın bir ilişki bulunduğunu öne sürer.

 

Düşünme insanın çevresiyle arasında sağlıklı ve ahenkli bir ilişki kurmasına, onun çevresine uyarlanıp çevresini dönüştürmesine imkân veren zihinsel bir faaliyettir.

 

Dewey açısından düşünme, bir belirsizlik veya sıkıntı durumu ortaya çıktığı, bir ihtiyaç tatmin edilemediği zaman başlar.

Dewey, düşünceleri / hedef veya amaçlara erişmede kullanılan araçsal eylem planları olarak görür.

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - 20. YÜZYILDA FELSEFE

20. YÜZYILDA FELSEFE

20. yüzyılda / pek çok filozof / dili temel almış, söylemi ve dilsel temsili bilgi ve hakikat arayışında felsefenin ulaşabileceği en yüksek nokta diye tanımlamıştır.

19. yüzyıl filozoflarının önemli bir bölümü üniversite dışında kalmıştı.

20. yüzyılda felsefe tamamen kurumsal olarak icra edilen, üniversitelerde ve araştırma enstitülerinde yürütülen bir faaliyet haline gelir.

 

…yüzyılın ilk yarısının hemen hemen tüm filozoflarının ortak bir realist amaç doğrultusunda, nesnelliği yeniden ele geçirme çabasıyla karakterize oldukları kabul edilir.

Bergson, tıpkı Schopenhauer gibi, sezgide açımlandığına inandığı gerçekliğin, kör ve tatmini imkânsız olan bir iradeden ziyade, yaratıcı bir hayat hamlesi olduğunu söylüyordu.

 

Analitik Felsefe

G. E. Moore’la başlar.

(Wittgenstein) hakiki problemlere çözüm bulunmasını engelleyen yanılsamalara kapılınmasının en önemli nedeni, ona göre, dilsel karışıklıklardır.

Russell gibi, Wittgenstein da gündelik dilin asıl mantıksal formu gizlediğine inanır.

 

Kıta Felsefesi

…içeriğinde modern ya da Aydınlanma düşüncesinin çözülmesine vücut veren felsefeleri veya Aydınlanma karşıtı bir karakterle karşımıza çıkan felsefeleri barındırır.

 

Çağdaş Metafizikçiler

Bergson

…felsefesinin merkezine, “bir şeyi bilmenin birbirinden farklı iki yolu bulunduğu” iddiasını geçirir.

Birinci yoldan elde edilen bilgi, nesneyi gözlemlediğimiz bakış açısına, durulan yere bağlıdır.

…diğerinde, bilgi mutlaktır

Bergson, bunlardan birincisine, o, “analizin yolu,” diğerine ise “sezginin yolu” adını verir.

 

Analiz-sezgi karşıtlığı, Bergson’da bizi, bilim-metafizik karşıtlığına götürür.

…bilimlerin evrenin tam ve yeterli bir açıklamasını veremeyeceklerini ve bu nedenle bir başka disiplinin bu bilimleri tamamlaması gerektiğini savunur. Bu disiplin de metafiziktir.

…metafizik ile bilimin o çok arzu edilen birleşimini gerçek anlamda sezgiyi temele alan bir felsefe gerçekleştirebilir.

 

Hayatta önceden hazır verilmiş formlar yoktur; hayat kendi formlarını değişen koşullara göre sürekli olarak yaratır. “Yaşam bir eğilimdir” ve eğilim birbirine karşı yönler yaratmayı gerektirir.

 

Tanrının gerçekliği yaratıcılık olarak ortaya konur.

…onda Tanrının temel belirlenimi yaratıcılıktır.

 

Alfred North Whitehead

…analitik düşünce tarzına karşı çıkmaktaydı. Şeylerin özünde, birbirleriyle ilişkili olmanın bulunduğunu söyleyen Whitehead, / felsefede statik ya da değişmez bir varlık anlayışına karşı çıktı.

 

…felsefenin görevinin “olgulardaki formları aramak” ve bu formları birbirleriyle olan karşılıklı ilişkilerine de vurgu yapacak şekilde ortaya çıkarmak olduğuna inandı.

 

Newton, şeylerin doğasının mekânda var olan bireysel madde parçacıklarından meydana geldiğini varsaymak açısından Antik Yunan atomcusu Demokritos’u takip eder. Whitehead’e göre, buradaki hata esas itibariyle bir madde parçacığını, bütün ilişkilerinden soyutlayarak, zaman ve mekân içinde basit bir yere konumlandırıp, salt soyutlamalar üzerinden ilerleme yanlışından oluşur.

 

…metafiziğinin dört temel kavramı vardır: Olay ya da okasyon, prehansiyon ya da kavrayış, ezeli-ebedi nesneler.

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - POZİTİVİZM

POZİTİVİZM

Auguste Comte

(1798-1857)

Comte’un pozitif felsefesi / bir “dünya görüşü”nü veya bir “ideoloji”yi tanımlar.

Bilimin betimlediği dünya onun gözünde gerçek ve biricik dünyadır; bilimin yöntemi de olabilecek yegâne yöntemdir

 

Comte’un sırasıyla teolojik, metafizik ve pozitif evrelerden meydana gelen üç hal yasasının temel özellikleri şöyle sıralanabilir / evrim

…yeni sistemin inşası eskisi yıkılmadan ve eski zihinsel düzenin potansiyelleri tükenmeden gerçekleşemez.

…entelektüel ilerlemenin birinci evresi teolojik evreden oluşur.

…teolojik bilinci metafizik bilinç izler.

…üçüncü evre olarak pozitif hal…

 

…bilimsel bilgi de belirli evrelerden geçerek ilerler.

 

Düzen ve ilerleme düşünceleri sosyal fiziğin en temel fikirleridir.

 

Aydınlanmanın bireyci, liberal ideallerine en küçük bir yakınlık duymaz. Hatta birer metafiziksel dogma olarak gördüğü özgürlük, eşitlik ve halk egemenliği fikirlerine şiddetle karşı çıkar. Ona göre, bireycilik Batı dünyasının bir şekilde iyileştirilmesi gereken bir hastalığıdır.

 

Arthur Schopenhauer

Arthur Schopenhauer’ın pesimist felsefesi / Batı akılcılığına şiddetli bir karşı çıkışı / yalnızlaşan ve zavallı hale gelen insana merhametle yaklaşıp modern hayatın köksüzlüğünü, insan hayatının boşluğunu, Tanrının sekülerleşmeyle birlikte sahneyi tümden terk edişinin yarattığı nihilizmi derinden hisseden bir yeni weltanschaung, bir irrasyonalizm ideolojisidir.

 

Fichte ve Hegel / Schopenhauer bu iki filozofun Kant’ta doğru ve derinlikli olan ne varsa ortadan kaldırdığı kanaatindedir.

Kant’ın etik bir çerçeve içinde yorumladığı “irade”yi, o, temel bir metafizik kategori haline getirir ve gerçek addedilen her şeyin temelinde iradenin bulunduğunu söyler.

 

İradenin akıldışı kudreti insanda, esas içgüdüsel tepiler, arzu, istek ve dürtüler şeklinde ortaya çıkar.

Schopenhauer’e göre, bu arzuların yokluğu hayatın biricik gerçekliği ve özünü meydana getirir.

 

Algıya dayalı bilgide, şeylerin gerçekte ne olduklarını hiçbir zaman bilemeyiz.

 

…gerçek olan rasyonel olan değildir; gerçekten var olan, işlemleri veya faaliyetleri nihai bir amaç veya plandan yoksun olan, akıldışı ve kör bir güç olarak iradedir.

 

…varoluşumuz düzen ve amaçtan yoksun bulunan dünyanın temelindeki kör bir güç olarak iradenin yaşam isteğinin, onun insan şeklinde nesnelleşmesinin bir sonucudur.

 

…estetik deneyim, isteme ve boşuna uğraşma çarkının dışına çıkabilme yolunda insanın azımsanmayacak bir mesafe almasını mümkün kılar.

 

Schopenhauer’a göre, insan eylemlerini belirleyen üç temel güdü ya da motif vardır: Bencillik, kötülük yapma ya da intikam alma ve merhamet. Bunlardan en temel olan da bencilliktir.

 

Søren Kierkegaard

Kierkegaard, Aydınlanmanın nesnelliği vurgularken, geleneksel din ve ahlakın hakikatlerine karşı aldığı düşmanca tavırdan rahatsız olarak, öznel hakikatin önemini vurgular.

Kierkegaard’a göre, rasyonalist sistemler gerçekliğin tümünü bir düşünce sistemi içine sıkıştırır, her şeyi akla indirger; akıl dışındaki öğeleri ve hepsinden önemlisi var oluşu unutur.

 

Kierkegaard’a göre, Hegel insanı dünya tarihinin bir aracı haline getirmiş, onu güya materyalist bir determinizmden kurtarırken, tinsel bir determinizme tutsak etmiştir.

 

Kierkegaard, genel sistemlere, kavramsal şemalara ve nesnelliğe karşı egzistansı ve varoluşu öne çıkarır.

 

Kierkegaard hakikatin öznellik olduğunu söyler.

Kierkegaard insanın özsel benliğini Tanrıda gerçekleştirinceye kadar kaygı içinde yaşamaya mahkûm olduğunu söyler.

 

…bireyin hayatının akışı boyunca kendisinde yer alabileceği üç, ama gerçekte biri diğer üçüne hazırlık olacak şekilde dört ayrı varoluş küresi ya da tarzından söz eder: Estetik, ahlaki ve dini varoluş tarzı.

 

Hayatımızın en önemli ve kritik anına esas itibariyle suç ve umutsuzluk yoluyla sürüklendiğimizi söyleyen Kierkegaard’a göre, Tanrının varoluşunu insana kendisine yabancılaşmışlığının, varoluşsal benliğiyle özsel benliği arasındaki karşıtlığın farkına varması gösterir.

 

Friedrich Nietzsche

Nietzsche, hümanizme karşı çıkışında, insanı tanrılaştıran, ona hayvani varoluşu aşma imkânı veren başarıların temelinde, hakikatin değil de yanlış ve yanılsamanın bulunduğunu göstermeye çalışmıştır.

…sanatın uyum ve düzenle irtibatlandırılan Apollon’a dayanmadığını, Dionyssos’un kaotik ve yıkıcı gücünün bir ifadesi olduğunu öne sürer…

 

Nietzsche’ye göre, Hıristiyanlığa duyulan inanç çökerken, insanlar Darwin’in evrim fikrine giderek daha çok inanır olmuşlardır. Çok tehlikeli olan bu gelişme, ona göre, insan ve hayvan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmıştır.

 

Nietzsche’ye göre, Sokrates’ten beri felsefenin genel eğilimi oluşun ardında, değişmeyen bir varlık, bir töz aramak olmuştur.

 

Herakleitos’un Nietzsche için önemi, onun oluşu, olanca masumiyeti ve açıklığı ile oluşu görebilmesinden kaynaklanır.

Nietzsche’ye göre, masumiyet varoluşun, iradenin ve gücün oyunudur.

Nietzsche’nin felsefesinde, bundan dolayı oluşun dışında bir varlıktan söz etmek hiçbir şekilde mümkün olmaz. Ona göre, varlıkta sürekli bir oluş ve değişme vardır.

 

…geleneksel felsefenin klasik özne, temsil ve hakikat anlayışlarına karşı çıkarak, olguların değil de sadece yorumların bulunduğunu, nesnel ve değişmez hakikatlerin değil de çeşitli bireylerin veya grupların yapım ya da inşalarının var olduğunu öne sürer.

Bilgiye sahip olanlar, ona göre dünyayı hiçbir zaman yalın bir biçimde ve olduğu gibi göremezler.

Bilenler gördüklerini bir tanım içinde ya da teorileştirerek sunmak zorundadırlar.

Akıl ve bilinç salt yüzeysel fenomenlerdir; insanın benliği de aklın kaynağı olan ve akıl tarafından anlaşılması mümkün olmayan organizmanın bir parçasıdır.

 

…insanların güçlüler ve zayıflar olarak ikiye ayrıldıklarını, bu insanlar arasındaki ilişkilerin temelinde de ahlaki unsurlar yerine gerçek hayatta bulunan her şeyin olduğunu söyler.

…ilişkiler güç ilişkileri olup, ahlakın mahiyetini belirleyen şey bireyin güçlü ya da zayıf olmasıdır. Buna göre, verili ahlak zayıf, güçsüz karakterli insanların teşekkül ettirdiği bir ahlaksa eğer, bu ahlak köle ahlakıdır; buna mukabil o güçlü, kendilerine güvenen, sağlıklı insanlar arasında teşekkül etmiş olan bir ahlak ise, söz konusu ahlak bu kez efendi ahlakı olmak durumundadır.

 

Hâkim ahlak anlayışının söz konusu köle ahlakı ekseninde oluşturulduğunu düşünen Nietzsche, sıkıntının kökenlerini jeneolojik soruşturmasından hareketle, Hıristiyanların Yunanlılar üzerinde kazandığı hâkimiyette bulur.

…iyinin en erken dönemlerdeki kullanımının “soylu, kudretli, yüksek mevkili ve yüksek fikirli” kavramlarına işaret ettiğini söyler.

Hıristiyanlığın zayıfın, ezilmişin, alçakgönüllünün, yoksulun yanında yer alması ve onları yüceltmesi, Nietzsche’ye göre Hıristiyanlığın güce, kudrete, aristokrat ahlakına yönelik gizli hınç ve nefret duygusundan kaynaklanır.

 

…köle ahlakı kendini olumlayan bir ahlak olmayıp, kendi varlığını ötekini olumsuzlamak suretiyle teminat altına alan bir ahlaktır. Onun tanımlayıcı tutumu, hınç tutumudur. Köle varolabilmek için kendisine düşman bir dış dünyaya ihtiyaç duyar; onun eylemde bulunmasında dışsal uyarıcılar etken rol oynar ve eylemi bu durumun bir sonucu olarak tepkiseldir.

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - YARARCILIK

YARARCILIK

19. yüzyılın başlarında, tüketim kültürü, dünyayı artık değiştirmeye başlamıştı. Kişisel tatmine yapılan vurgunun yeni bir felsefe telakkisini, kişisel mutluluğun maksimizasyonunu nihai amaç haline getirecek bir felsefe anlayışını tetiklemesi kaçınılmazdı.

…bu anlayış, yararcı bir ahlak görüşü temelinde, her türlü sosyal ve politik teorinin insandaki hazcı güdülenmeye dayandırılması gerektiğini savunur.

 

Jeremy Bentham

Yararcılığın ilk büyük filozofu

…hukukun doğrudan doğruya etikten türetilmesi gerektiğini savunur…

…dinin yalnızca yararına bakan Bentham, onu yararsız bulmakla kalmaz, zararlı olduğunu ve topluma sıkıntı verdiğini düşünür.

Bentham’ın söz konusu hazcılığının temelinde, kendi çıkarını gözeten rasyonel bir kendilik olarak belli bir birey görüşü bulunur.

Doğa insanı iki hükmedici efendinin yönetimine vermiştir: Acı ve haz. Ne yapacağımızı belirlemek kadar, ne yapmamamız gerektiğine işaret etmek de sadece onlara düşer.

…önemli olan hazzın niteliği değil, niceliğidir (Hayvan-insan)

 

…insanlar, eğitim sayesinde kişinin kazandığı mutluluğun başkaları için sevgi, iyi niyet ve hayırhahlığı da içine aldığını anlayabilirler.

Devlet birey için bireyin mutluluğu, yurttaşlarının refahı için vardır.

 

John Stuart Mill

…toplumsal planlamayla pratik eylemin doğrudan doğruya bilimsel bilgiye dayandırılması gerektiği inancıyla, / ampirist epistemolojiye bağlanır.

…ona göre, gerçekten var olan yegâne şeyler duyu-deneyleri veya duyumlardır. O, varlığından emin olabileceğimiz biricik şeyin söz konusu izlenimler veya duyumlar olduğunu öne sürer.

…yararcı etik anlayışını benimsemişti.

Mill’in teorisine göre de ahlaki eylemin ve dolayısıyla hayatın amacı, “summum bonum” olarak mutluluktur:

(Hayvan-insana karşı) Ona göre, hazlar niteliklerine göre sıralanır ve birtakım entelektüel, estetik ve ahlaki nitelikteki daha yüksek düzeyden hazların, salt hayvani içgüdülerin tatminine tercih edilmesi gerekir.

 

Özgürlükten anladığı, öncelikle negatif özgürlüktü; yani kişinin düşüncelerine ve eylemlerine, başkaları veya birtakım kurumlar tarafından getirilecek bir kısıt, tahdit ya da sınırlamanın olmaması durumunu, özgürlük olarak değerlendirdi.

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - GENÇ HEGELCİLER

 GENÇ HEGELCİLER

…materyalizm / mülkiyetsiz ve sınıfsız bir toplum oluşturma amacının bir parçası olarak tasarlanmıştı.

…sosyalizmi meşrulaştırmak için tarihi oldukça farklı bir şekilde yorumlayan Marx / tarihsel materyalizm adı altında yeni bir tarih düşüncesi ortaya koyar / tarihsel materyalizme temel olacak bir materyalist evren telakkisi geliştirdi.

…genç bir Hegelci olarak Marx’ı en fazla etkileyen şey, Hegel’in Tanrıyı doğa ya da dünya ile özdeşleştirmesi olmuştur.

(genç Hegelciler) Hegel’deki özdeşliğin bir ayağını değiştirerek, Tanrının yerine insanı veya insanlığı koyarken, doğallıkla tam bir ateizme vardılar.

 

Ludwig Feuerbach (1804-1872)

…en önemli başarısı / din çözümlemesi

Feuerbach’a göre, felsefenin bir bilim, yani antropoloji haline gelmeye ihtiyacı vardır.

Feuerbach, modern felsefenin özü itibariyle teoloji tarafından çizilen yolu izlediğini düşünür.

Spinoza / maddeyi Tanrının bir sıfatı ya da ana niteliği haline getirmiş / dolayısıyla da maddenin Tanrılaştırılmasıyla sonuçlanmıştır.

…panteizm / dinin gelecekteki çözülüşü veya yıkılışını haber verir.

 

…tinin Tanrısallaştırılması / teizm

…tinin çözülüşü / panteizm

…rasyonalizm, özü itibariyle tamamen seküler bir tavır olduğu için duyular tarafından keşfedilen dünyanın hesabını vermek durumunda kalmıştır.

…rasyonalizm bunu zihin dünyası ile duyu dünyası arasında mutlak bir boşluk bulunduğunu öne sürerek yapabilirdi

Hegel / bu boşluğu Descartes’ta tanrısallaştırılan aklı bir bütün olarak dünyaya yaymak suretiyle kapayabildi.

 

Descartes ve Kant tarafından tanrılaştıran akıl

Spinoza eliyle tanrılaştırılan madde

Hegel tarafından tanrılaştırılan bilinç

 

Feuerbach / bilincin, insanların gerçek benliği, zihnin özü olduğunu savunur

 

İnsan / izlenimlerin pasif bir alıcısı değildir, fakat deneyimin oluşumuna aktif ve yaratıcı bir biçimde katılan bir varlıktır.

 

Karl Marx

Marx / daha sonraki sosyal teoriyi fazlasıyla etkileyecek bir tarihsel gelişme öğretisi ortaya koyan bir sosyal bilimcidir.

Proletarya devrimi ve sınıfsız toplum, onun gözünde kapitalist bir ekonominin özünde var olan çelişkilerin zorunlu sonuçları olmak durumundadır

 

(Diyalektik) Hegel gibi Marx için de insanlık tarihinin, içinde barındırdığı her sosyal sistemin kaçınılmaz olarak karşıtına dönüştüğü bir zorunlu gelişme süreci

 

Marx bir toplumsal sistem içinde belli öğeleri birbirinden ayırır:

(1) İnsanların kendileriyle hayat için gerekli araçları sağladıkları aletlerden, beceri ve tekniklerden meydana gelen “üretim güçleri” (teknoloji);

(2) üretenlerin üretim sürecinde birbirlerine bağlanma biçimlerinden oluşan ve “toplumun ekonomik yapısını” oluşturan “üretim ilişkileri” (iktisat).

(3) Toplumun hukuki ve politik kurumları ve nihayet

(4) toplumun üyelerinin kendilerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini kendileri aracılığıyla düşündükleri düşünceler, düşünsel alışkanlıklar ve idealler.

Marx, bu sonuncuların yani düşüncelerin toplumsal gerçekliğin tahrif edilmiş resimleri olduğunu düşünür ve onları “ideolojiler” olarak tanımlar.

 

(Marx) insanların geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını ürettiklerine işaret eder.

 

Marx açısından tarihsel diyalektiğin itici gücünü üretim ilişkileri meydana getirir.

…ilk evre / “ilkel toplum” veya “kabile toplumu”

…kabile toplumunda, ataerkil aşiret reislerden, aşiret üyeleri ve kölelerden meydana gelir.

Marx’ın analizinde aşiret mülkiyetinden sonra gelen mülkiyet şekli, köleci mülkiyettir.

Marx’ta üçüncü mülkiyet biçimi, Ortaçağ’da gördüğümüz feodal mülkiyettir.

Marx’ın mülkiyet biçimlerine ilişkin analizinde, bundan sonra yer verdiği iki mülkiyet tipi: kapitalist mülkiyet ile sosyalist ve komünist mülkiyettir.

 

…başlangıçtaki ilkel komünizmi köleci toplum, köleci toplumu da feodalizm izler. Feodalizmin ardından da kapitalizm gelmek durumundadır.

 

Marx’ın tarihsel materyalizm öğretisine göre, kapitalizmde sınıf mücadelesinin en az üç temel özelliğinden söz etmek mümkündür.

(Sistemde iki sınıf var) Burjuvalar / işçiler

 

…kapitalist sistemde ürünün emeğin maliyetinden daha yüksek bir bedelle satılması ve böylelikle artı değerin üretim araçlarına sahip olan burjuvalar tarafından alınması, işçinin sömürülmesine ve emeğin yabancılaşmasına yol açar.

 

Ona göre, insanın özü her şeyden önce, onun bir türün yani insan türünün üyesi olmasından başka, bu durumun bilincinde olan bir varlık olmasıyla belirlenir.

 

Kapitalizm Eleştirisi

…burada, mübadele ve kapital insanlar arasına girer, onlara aracılık edip, etkileşimlerini kontrol altına alır.

Marx’a göre, mübadele insani erdemleri de bozar; ahlaki erdemler burada peşinden koşulmaları gereken hedefler veya amaçlar olmaktan çıkıp, sadece pazar ekonomisinin belirlediği amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlar haline gelirler.

 

Yabancılaşma

Marx, insanın özünü ancak gerçek cemaat içinde gerçekleştirebileceği düşüncesini daha açık bir biçimde ifade etmek amacıyla, nesne ve nesneleştirme kavramlarına başvurur.

 

İnsanın emeğiyle yavaş yavaş ihtiyacı karşılayan nesnelere dönüştürülen doğanın, insandan bağımsız çıplak varoluşundan, nesnelerin insana yabancı olabilmelerinden söz edebilmek mümkün değildir.

 

İşçi üretim sürecinin ürününü bilinçli bir şekilde kontrol altında tutamıyorsa, / bu faaliyet sadece bir bireyin, kapitalistin çıkarına hizmet edecek bir araç haline gelir. Bu koşullar altında, işin kendisi de anlamsız hale gelir.

İşçi kapitalist düzende, yoğun işbölümünden dolayı üretim eylemine de yabancılaşır.

Yabancılaşmanın bu üç düzeyi, yani insanın emeğinden, üründen ve üretim sürecinden yabancılaşması, onda yabancılaşmanın birinci boyutunu ortaya koyar: Tinsel ya da manevi yabancılaşma yani bireylerin kendilerini hiçbir şekilde olumlayamamaları, doğrulayamamaları ve fiilen gerçekleştirememeleri durumu.

Yabancılaşmanın Marx’taki dördüncü düzeyi olan insanın türsel varlığına, türe yabancılaşması ise üründen ve üretim sürecinden yabancılaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar.

 

…kapitalist üretim tarzı hâkim olduğu veya varlığını devam ettirdiği sürece ortadan kaldırılamaz; dolayısıyla, yabancılaşmış insanların, bu düzende özgürleşebilmeleri ya da kendilerini gerçekleştirebilmeleri mümkün değildir.

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - ALMAN İDEALİZMİ

ALMAN İDEALİZMİ

Kant’a göre ahlak / bizi kurtarır. Ahlak inancının peşine takılan Alman düşünürleri, dönemin en güçlü düşünce akımını/cereyanını tesis ettiler.

 

Fichte

…iradenin ahlaki önceliğiyle ilgili görüşünü, Kant’tan çıkarmış

…zihnin kavram ve kategorilerinin sadece fenomenal dünyaya uygulanabileceğini, bu yüzden bilginin fenomenlerin bilgisiyle sınırlandığını söyleyen Kant, numenin veya kendinde şeyin bilinemez olduğunu ileri sürmüştü.

Fichte, Kant’ın tezinin tam karşıtını benimsedi: Var olan her ne ise bilinebilir olandır.

 

Düşünce varlıktan asla türetilemez

Fichte, varlığın esas bilinçten çıkabileceğini söyler.

Bir insanın seçtiği felsefenin ne tür bir insan olduğuna bağlı bulunduğunu belirten Fichte / idealizmi benimser.

…mutlak ben ya da bilincin en belirgin özelliğinin, eylem ya da etkinlik olduğunu söyler.

…bilinç bir olgu değil, fakat bir ilk yapma ya da eylemde bulunmadır,

…varlık yapmanın ya da eylemde bulunmanın bir ilineği ve neticesidir.

 

Fichte’ye göre, insan bilgisi diyalektik bir nitelik taşıyan, yani karşıtlıklardan geçerek ilerleyen üç adımlı bir hareketten meydana gelir. Buna göre, bir nesneyi bilmek demek, her şeyden önce onu gerçek bir şey olarak vaz edip kavramak demektir (a, a’dır). Bu ise bilgide ilk adımın, özdeşlik ilkesi üzerine yükselen sentezden oluştuğu anlamına gelir. Öte yandan söz konusu nesneyi bilmek ikinci olarak, onu başka nesnelerin karşısına koyup, onlardan ayırmak anlamına gelir (a, a-olmayan değildir). Çelişmezlik ilkesine dayanan antitezden sonra gelen sentez aşamasında, a ile a-olmayan, her ikisini de içine alan daha yüksek bir kavram içinde sınırlanır.

 

Demokrasiden halkın bir bütün olarak doğrudan yönetimini anlayan Fichte, demokrasiye, onda çoğunluğu kendi yasalarına sahip çıkmaya zorlayacak hiçbir otoritenin bulunmaması, politik topluluğun sorumsuz ve kaprisli bir yığına dönüşmesini ve her şeyin baştan aşağı alabildiğine vasatileşmesini engelleyecek hiçbir güç olmaması nedeniyle karşı çıkar.

 

Fichte, doğallıkla tarihin kör ve plansız bir oluş olmadığını, amaçlı bir yükseliş ve ilerleme olduğunu belirtir.

…onun gözünde, tarih birbirlerine yasa ve özgürlük olarak bağlanmış inanç ve anlama gibi iki ilkenin etkileşimi sayesinde ortaya çıkar ve inançla anlamanın uzlaştığı / bir senteze doğru ilerler.

Fichte, tarihin tam bir rasyonaliteye, aklın mutlak tecessümüne doğru olan yürüyüşünde, beş çağın birbirlerinden ayrılabileceğini söyler.

İlk gelen çağ (1) aklın, henüz bir bilinç ve özgürlükten yoksun olduğu / masumiyet çağı veya cennet dönemi

İkinci dönem, (2) zorlayıcı otoritenin güdülerin yerini aldığı ilk günah çağıdır

Üçüncü dönem ise (3) yasaya karşı ayaklanma, dışarıdan gelen otoriteye karşı başkaldırı dönemidir. Bu çağ, Fichte’nin içinde bulunduğu çağ olup, evrensel tarihin egoizm aşamasına karşılık gelir. Almanların başlatacağı bir kurtuluş döneminin başında, Fichte (4) aklın kısmen hâkim olmaya başladığı, hakikatin en yüksek iyi kabul edildiği ilk hakikat çağının bulunduğunu söyler. Bunu, (5) aklın tümüyle hâkim olduğu mutlak hakikat ve takdis çağı takip edecektir.

 

Schelling

Schelling felsefenin sonsuz olandan sonlu olana geçemeyeceğini ileri sürer.

Schelling açısından benin özü tin ya da ruhtur, doğanın özü ise maddedir.

 

Schelling evrenin ben’in yarattığı bir şey olmadığını, onun düşünen özneden ayrı varlığı olduğunu kabul eder.

 

…ruhun faaliyetinin izini sırasıyla bilgi, etik, tarih ve estetik alanlarda sürer.

…duyumdan algıya, algıdan refleksiyon ya da düşünüme ve en nihayet düşünümden iradeye doğru ilerleyen üç evreli bir bilgi teorisi geliştirir.

Dış dünyaya ilişkin algıdan düşünüm, iç dünya üzerine düşünümden de irade doğar.

 

Onda benlik / bilginin nesnelerinden biri olmayıp, aynı zamanda bilginin koşuludur. Benliğin özü de saf kendinde faaliyet olduğu için bilgi son çözümlemede benliğin eylemi olan istemeden türemek durumundadır.

 

Schelling’e göre sanatın amacı / sonsuzun sonluda gerçekleşmesidir.

Schelling, çeşitli dinlerdeki efsanelerin insanı nihai şeylerin bilgisine nasıl yavaş yavaş ulaştırmaya çalıştığını göstermeye çalışır.

 

Hegel

Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831)

Hegel’den önceki filozoflar, doğayı ve zihni, tek tek şeylerin değişen çokluğuna ezeli-ebedi bir tarzda yüklenen statik kavramlarla değişmez yasaların perspektifinden görmüşlerdi.

 

Hegel açısından, felsefenin görevi tikeli anlamaktır / Tikel veya bireysel olan ise ancak başka her şeyle olan ilişkileriyle bilinebilir.

Hegel bu yüzden, evreni veya gerçekliği organik bir süreç olarak düşündü.

 

Tinsel bir ilke olarak Mutlak’ın gerçekliğin bütünü olduğunu söyler / Buna göre, önce kendinde var olan sonra antitezi doğada tezahür eden ve en nihayet kendisini beşeri veya tinsel dünyada gerçekleştiren Mutlak, bir kendini gerçekleştirme, kendini düşünme süreci içinde olur.

 

Buradan hareketle, Mutlak’ın veya Geist’ın hayatının veya gerçekleşme sürecinin üç ana evreden meydana geldiği söylenebilir: Mantıksal İdea ya da kavram, Doğa ve Tin. İşte bu yüzden, Hegel’in felsefesi üç ana kısımdan meydana gelir: Mutlak’ın doğasını salt “kendisinde” ele almak anlamında metafizikle özdeş olan mantık, doğa felsefesi ve tin felsefesi. Buna göre, mantık Mutlak’ı “kendisinde” araştırır, doğa felsefesi “kendisi için” olan Mutlak’ı konu alır, oysa tin felsefesi “kendinde ve kendisi için” olan Mutlak üzerinde yoğunlaşır.

 

Mantık

Hegel’in mantığının diyalektik olması, elbette onda mantıkla metafiziğin özdeş olmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar.

…mantığının ilk üç kategorisi Varlık, Hiçlik ve Oluş

Varlık kategorisi, Hegelci diyalektiğin, tezini oluşturur.

 

Varlık kavramı bir soyutlama olduğu, saf varlık kategorisi bütünüyle belirsiz olduğu için mutlak olarak negatif bir kavramdır. Başka bir deyişle varlık kavramı, bütünüyle belirsiz ve içeriksiz bir kavram olduğundan, yokluk ya da hiçlik kavramına dönüşür.

 

Bilgi Felsefesi

Hegel açısından hakikat ve bilgi, tıpkı rasyonel gerçekliğin kendisi gibi, canlı bir mantıksal süreçtir.

Rasyonel olan gerçek ve gerçek olan da akılsaldır.

…doğada var olanları veya olup bitenleri mantıksal bir türetim yoluyla açıklamak mümkün olmaz. Doğada var olanlara ancak fiziki nedenselliğe dayanan ampirik bir açıklama getirilebilir.

 

Tin Felsefesi

Mutlak’ın hayatındaki / üçüncü adım Tin alanıdır.

…doğal dünyada düştüğü yabancılaşma durumundan, Geist, insan ve kültürün meydana getirdiği tinsel dünyada kurtulur.

 

…ruh, bedenden farklı olarak zaman ve mekânda değildir; tam tersine zaman ve mekân insan bilincindedir.

 

…tin felsefesinin / öznel ruh, nesnel ruh ve mutlak ruh şeklinde ortaya çıkan üç ayrı bölümü vardır.

öznel ruh, insan zihninin kendi iç işleyişine gönderme yapar.

nesnel ruh, Geist ya da kozmik aklın toplumsal ve politik kurumlardaki dışsal tezahür ya da tecessümlerine işaret eder.

Mutlak ruh ise, kendi kendisini düşünen düşünce olarak Mutlak aklın eseri veya başarıları olan sanat, din ve felsefeye gönderimde bulunur.

 

Tarih Felsefesi

Geist’ın kendini gerçekleştirme aracı olarak değerlendirdiği devleti, dünya tarihini temellendirmek için kullanmıştır.

ilk evreyi, ona göre Doğulular meydana getirir

Doğulular, / insanın özgür olduğunu bilmezler.

Yalnızca tek bir kişinin özgür olduğunu kabul ederler.

Doğu’da en iyi durumda yalnızca tek bir kişinin özgür olduğu yerde, Yunan dünyasında, sadece bazı köle olmayan insanlar özgürdür.

 

Mutlak Ruh

Diyalektik süreçte / insan zihni/ sırasıyla sanat, din ve felsefe evrelerinden geçerek (mutlak’ın bilincini sezer/kavrar)

 

Sanat: Hegel, sanatın insan zihnini duyusal bir nesneyle temasa sokmak suretiyle, “İdeanın duyusal bir görünüşünü” sağladığını, sanat eserinde zihnin Mutlak’ı güzellik olarak kavradığını söyler.

 

Hegel’e göre, sanatın hakikati, İdeanın yegâne doğru ifadesi olan felsefede bulunur.

 

Hegel, Hıristiyanlığı felsefenin resimsel ifadesi veya temsili olarak görür.

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - 19. YÜZYIL FELSEFESİ

 19. YÜZYIL FELSEFESİ

Aydınlanmayla birlikte, dikkatler doğayı büyük bir başarıyla fethetmiş olan zihnin yapı ve karakteri üzerine yöneldi

…idealizm üç ana öncülü: beşeri, benlik ve onun özbilinci / 2) Dünya bir bütün olarak tinsel bir yapıdadır; onun bir tür kozmik benlik olarak anlaşılması gerekir. 3) önem arz eden yegâne şey, iradi ve ahlaki öğedir.

Fichte’nin Kant yorumu / O, bizim dünyayı, içinde kendimizi göstermek ve ispatlamak için kurduğumuzu veya inşa ettiğimizi söylemekteydi.

(Schelling) Dünyayı tesis eden veya yaratan, birlikli bir “irade” veya “tin” olarak hepimizdik.

Hegel / Mutlak ya da Bütün’ün, statik bir şey olmayıp, gelişmeye tabi olduğunu” söyledi.

19. yüzyıl felsefesinin / irrasyonel kısmı vardır.

Kierkegaard, Hegel’in rasyonalizmini alaya aldı

Schopenhauer da gerçekliğin / akıldışı olduğunu ileri sürdü.

Nietzsche de akli olmayan bir insan doğası anlayışını öne çıkartır

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - AYDINLANMA KARŞITLARI

AYDINLANMA KARŞITLARI

Aydınlanma / felsefeye / dinden bağımsız bir temel kazandırma amacıyla karakterize oldu

 

Vico akıl ve bilim yerine muhayyile ve retoriği geçirmiştir.

(Vico, bilim ve matematikle) İnsanın doğadaki ereksel nedenlere ulaşamayacağını söyler.

 

Rousseau’ya göre, Kişinin kendisinin varolduğunu kanıtlaması için argümana ihtiyacı yoktur; kendi varoluşunu dolayımsız olarak bilir. Kişi aynı şekilde, Tanrının var olduğunu da ispat olmadan bilir.

 

Vico

Ona göre bilgi ve kesinlik “açık ve seçik ideler” yoluyla elde edilmez; bilgi ve kesinlik, insani eylemlerle faaliyetlerde bulunur.

Aydınlanmacıların sabit ve statik insan doğası anlayışına karşı

Vico’ya göre, her millet kaçınılmaz olarak sırasıyla dört evreden geçer. hayvan çağı / Tanrılar çağı / kahramanlar çağı / insan çağı

 

Edmund Burke

Fransız Devrimi’ne şiddetle karşı

…devrimci fikirlerin ulusal sınırları, dini duyarlılıkları, sınıf çıkarlarını, kısacası her şeyi tehdit ettiğine inanır.

Gelenekçidir

…yönetim biçimi olarak, monarşi ve aristokrasiyi savunur.

 

Jean-Jacques Rousseau

rasyonalist değil fakat romantik bir filozoftur.

İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.

Modern devlet, / kendi varlığını ve bir sonuç olarak da yurttaşlarının varlıklarını koruma amacına yönelmiştir. Bundan dolayıdır ki o bütünüyle negatif bir şeydir

kaynaklar sınırlı, fakat insanların istek ve arzuları sınırsız olduğu için sonuç her durumda zenginlerin korunması, yoksulların baskılanması olmuştur.

bilginin hiçbir zaman insanları erdemli kılmak için kullanılmadığını savunur…

Rousseau doğal insanı toplumsal insan durumuna özgü olan her şeyin yokluğuyla tanımlar.

doğal insan sadece acıdan sakınır.

Rousseau’nun / rasyonalitenin yerine ikame ettiği / temel niteliklerden birincisi irade özgürlüğüdür. / …ikinci temel niteliği, kendi kendini geliştirebilme, yetkinleşebilme özelliğidir.

 

Émile’de, bir eğitim şeması içinde, doğal insanın modern versiyonunu ortaya koymaya kalkışır

İnsanın / hayatını birtakım çağlara böler.

Émile’in birinci kitabında ele alınan dönem çocuğun 0-3 yaş dönemi olup, Rousseau ona İçgüdü Çağı adını verir.

4-12 yaş arası / Duyumlar Çağı

12-15 yaş arası dönem / Fikirler Çağı / bundan sonrası duygu, ahlak veya sorumluluk çağı…

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - ALMAN AYDINLANMASI

ALMAN AYDINLANMASI

Kant

Immanuel Kant / mutlak bir hümanizmi tüm unsurlarıyla hayata geçirmiş

aklın mutlak otoritesini kabul eder.

(18. asra gelindiğinde bilimin kat ettiği mesafe karşısında felsefenin geri kalmışlığına dikkat kesilen Kant, felsefeyi kısırlaştıran düşüncelerle mücadeleye girişti)

 

Descartes / gerçekliği metafiziksel bakımdan birbirlerinden bütünüyle farklı iki ayrı töze böldüğü zaman amacına ulaştığını düşünmüştü.

Descartes ve takipçileri algıya en küçük bir değer vermedi…

 

“bilginin deneyimle başladığı” konusunda ampiristlerle hemfikirdir.

A priori bilginin nasıl mümkün olduğu sorusunu sorar.

Ona göre bir yargı, konu ve yüklem gibi iki unsuru bir araya getirerek, onları birbirleriyle ilişkilendiren bir düşünce hareketi olmak durumundadır.

Yargının temelini oluşturan şey, işte bu bağıntıdır.

 

bütün yargıları dört ana başlık altında toplar.

yargının temeli / deneyime dayandığımız için birinci yargı türüne Kant, ampirik veya a posteriori yargı adını verir.

İkinci kategoriye / saf veya a priori yargılar adını verir.

analitik yargılar, yüklemi öznesinde bir şekilde veya zımnen içerilen ve özne konumunda bulunan terimin çözümlenmesiyle elde edilen yargılardır.

sentetik yargılarda yüklem öznede içerilmez…

Üçüncü kategori / tözsel, yani dış gerçeklikle ilgili olan, bilgi veren ve uzlaşımsal olmayan yargılardır.

Dördüncü kategori / sentetik a priori yargılar / matematik ve fizik

 

Kant’a göre / metafizik insanın doğal eğilimidir…

gerçekliğe dair bilgimizin kapsamını genişletmeye çalışan metafiziği, doğal eğilim olarak tasvir ettiği metafizikten ayrı bir metafizik olarak kabul eder.

 

Deneyim / salt ampirik olarak verilmiş olana indirgenirse, zorunlu bir nedensel ilişkinin varlığını keşfetmek imkânsız olur.

zihnin nesnelere uyması, dolayısıyla insanın bilgide salt pasif bir alıcı konumunda bulunması, bilgi problemini çözmez

 

Kant a priori bilgiyi açıklayabilmek, bir hipotez değişikliğine gitmenin kaçınılmaz olduğu sonucuna varır.

Buna göre Kant, bilgide insanların dış dünyaya uyduğu hipotezinin yerine, dış dünyanın ve nesnelerin insan zihninin yapısına uyduğu hipotezini geçirir.

 

Kant’ın bakış açısından, bir deney yapmak gerçekte bir soru sormaktan başka bir şey değildir

Dış dünyaya ilişkin deneyim, zihin tarafından sağlanan form olmadan, hiçbir şekilde mümkün olamaz.

Deneyim kaçınılmaz olarak deneyime form kazandıran kavramlarla, ona içeriğini veren sezgilerin bir birleşiminden meydana gelir.

duyarlık ve anlama yetisi deneyimi oluşturur

Kant insan zihninin yalnızca, kavram ve kategorileri aracılığıyla kendilerine bir yapı kazandırdığı fenomenleri bilebileceğini, bunun ötesine giderek şeylerin bizatihi kendilerini bilemeyeceğini, algılanan nesnelerin insan zihninin işleyişine uydukları için bilinebildiklerini söyler.

 

Bilgi algıyı içerir, oysa şeylerin bizatihi kendileri veya kendinde şeyler duyular tarafından algılanamaz, algılanamadığı için de bilinemez. Bilgimiz ikinci olarak, algılama ve düşünme yetilerimizin deneyimin ham malzemesini işleme ve düzenleme tarzlarıyla sınırlanmıştır.

 

Kant saf akılda üç İdea bulunduğunu söyler: Sürekli tözsel özne olarak ruh, birbirleriyle nedensel bir ilişki içinde bulunan fenomenler toplamı olarak dünya ve mutlak yetkinlik, genel olarak düşüncenin nesnelerinin koşullarının nihai birliği olarak Tanrı. / transandantal İdealar

 

ahlaklılığın veya erdemin bizatihi kendisi sadece mutluluk ile ilgili bir şey olamaz

iyi iradenin ödevden dolayı yapılan eylemde tezahür ettiğini söyler.

Eylemlerin ahlaki değeri Kant’a göre, onların fiili ya da tasarlanmış sonuçlarından değil, fail ya da öznenin eylemine temel yaptığı maksimden gelir.

“Öyle eylemde bulun ki eyleminin gerisindeki maksim herkes için geçerli evrensel bir yasa olsun!”

 

bütün hakların bir anlamda kendisine bağlı olduğu yegâne doğuştan getirilen hak özgürlüktür

 

Kant’ın hukuk devletinde / en yüksek güç ya da egemenlik yasa koyucunun şahsında bulunur; ikinci güç, yöneticinin şahsında ifadesini bulan yürütme gücü, üçüncü güç ise yargıç tarafından temsil edilen yargı gücüdür.

 

Yargı Gücünün Eleştirisi’nin en temel kavramı güzelliktir.

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - FRANSIZ AYDINLANMASI

FRANSIZ AYDINLANMASI

Özgürlüğün her türüne, mutlak bir inanç beslediler.

 

Bernard le Bovier de Fontenelle (1657-1757)

tarihin bir yığın peri masalı ve bir sürü yanlıştan ibaret olduğunu söyler…

otoriteden doğallıkla nefret eder; bir şeyin doğruluğunu kanıtlamak için herkesin ona inandığının ileri sürülmesini saçmalık olarak değerlendirir.

Ona göre, ilkel insanın korktuğu her şey, kısa bir süre sonra ibadet ya da tapınmanın objesi haline getirilmiştir.

 

Montesquieu Baronu Charles Louis de Secondat (1689-1755)

politika bilimine yönelik ampirik, analitik ve özellikle de karşılaştırmalı yaklaşımda bulunur.

Tanrı ile insan arasında kurulan ilişki onu, evrensel yasaların bulunduğu sonucuna götürür.

Hobbes’un doğa durumundaki insan görüşüne de karşı çıkar.

 

Her milletin yasalarının o milletin yönetim biçimiyle, onun iklim ve coğrafya benzeri fiziki koşulları ve hürriyet, gelenek ve görenekler, ticaret ve din benzeri sosyal koşullarıyla uyumlu olması gerektiğini söyler…

 

…iktidarın kimde olduğu ve bu iktidarı nasıl kullandığı ölçütünden hareketle, üç ayrı yönetim biçimi olduğunu öne sürer: Cumhuriyet, monarşi ve despotizm.

 

Demokrasi, Montesquieu’ye göre ancak küçük devletlerde başarılı olabilir, sadece Atina benzeri küçük kent devletlerine uygun düşer.

 

Aristokrasi / soylulardan ılımlı bir tutum benimseyerek eşitliğe mümkün olduğunca yaklaşmalarını beklemesi ama kendisinin eşitsizlik üzerine temellenmiş olması nedeniyle çelişik bir yönetimdir.

 

Monarşide / kral ile yönetilen halk arasında ara iktidarlar bulunduğunu öne sürer. Soylular ile din adamları veya ruhban sınıfı / monarşi iktidarının “akmasını” sağlayan zorunlu kanallar olup, monarşinin despotizme dönüşmesinin önündeki en büyük engeli oluşturur.

 

…eşitsizlikler ve farklılıklar üzerinde temellenmiş / Monarşinin modern zamanların yönetim biçimi olmasının temel nedeni, / modern toplumların kişisel çıkarın peşinden koşulduğu ve ticaretin, zenginliğin, lüksün her yanı sardığı yapılar olması…

 

Despotizm / monarşinin bozulmuş şekli / “tek adamın kural ve yasa tanımaz keyfi yönetimi”

 

…ideal yönetim tarzı olarak, yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrılığına, dengeli anayasa düşüncesine dayanan anayasal monarşiyi keşfetmiştir.

 

özgürlüğün ilk koşulu “bağımsızlığın sınırlanması”dır.

yasama ve yürütme güçleri aynı kişi ya da kurumda olursa, burada politik özgürlük olamaz.

 

Voltaire

Fransız monarşisiyle kiliseye açtığı savaş yanında, esas din ve Hıristiyanlık konusundaki görüşleriyle tanınır.

hayalcilere ve idealistlere hiç güvenmemiş,

İngiltere’de, bir şekilde idealize ettiği anayasal monarşiye büyük bir hayranlık beslemiş, fakat Fransa’ya döndüğünde, / mutlak monarşinin savunuculuğunu yapmış…

 

La Mettrie

ruhun var olmadığını savunur / varolanın yalnızca madde olduğunu kanıtlamaya çalışır

 

Condillac

duyumculuğuyla ünlüdür.

 

D’Alembert

Ansiklopedi projesinin mimarı ve iki editöründen biri

Bilgiyi fenomenlerin “gerçek” doğaları yerine, onların insan tarafından algılanışına dayandırır.

mutluluğa erişmenin yegâne yolu, başkalarının mutluluğunu hesaba katmaktan geçer.

 

Diderot

maddenin statik olmayıp, dinamik bir yapı sergilediğini öne sürmüş…

 

D’Holbach

insanın bilgisizliğinden ve güçsüzlüğünden dolayı, doğal nedenleri bulamadığı her seferinde, işin içine Tanrı ve ruhu karıştırmış olduğuna inanır.

 

Condorcet

İyimserdir, Doğabilimlerinde kaydedilen ilerleme ile moral ve sosyal bilimlerde kaydedilecek ilerleme arasında yakın bir ilişki bulunduğunu / insanın doğabilimlerinden elde ettiği bilgi yardımıyla doğal çevresini düzenlemeyi öğrenmekle kalmayıp, moral ve sosyal bilimlerden kazandığı bilgi yoluyla sosyal ve politik çevresini düzenlemeyi de öğreneceğini söyler.

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - İSKOÇ AYDINLANMASI

İSKOÇ AYDINLANMASI

Adam Smith, toplumsal tarih veya sosyal gelişmeyi / dört aşamalı bir süreç olarak değerlendirmişti: Avcılık, hayvancılık, tarım ve mübadele.

İskoç filozoflar, ilkel toplumların tembel, cahil ve vahşi olduklarını; öteden beri dağılmış küçük gruplar halinde yaşadıklarını, pek çok Tanrıya taptıklarını, gelişmiş bir ahlak duygusu ve beğeniden yoksun bulunduklarını / öne sürer… (bu kategoriler Britanya’ya emperyalist politikalarında yardımcı olur)

 

Hutcheson, Hobbes’a tepki olarak insanda asli bir iyilik unsurunun da bulunduğunu dile getiren iyimser bir insan doğası tasarımı kurmaya çalıştı.

…yararcı etik anlayışı, hemen hemen tamamen, bütün insanlarda var olduğunu söylediği “ahlak duyusu”na dayanır.

 

David Hume

Geleneğe yönelik yıkıcı ve geleceğe dönük kurucu tavrıyla / bilimciliği, liberalizmi ve ahlakı duygulara bağlayan anlayışıyla, gerçekten de Aydınlanmanın kesinlikle en kusursuz temsilcisidir.

Kartezyen felsefenin başlangıç öncülünü veya cogitoyu, felsefenin dışarıdan değil fakat içeriden hareketle kurulması gerektiği düşüncesini temele almış…

…sadece zihin hallerimizin dolayımsız bilgisine erişirken, yalnızca zihinsel içeriklerimizle ilgili olarak bir kesinlik içinde olabiliriz / felsefeye / işte bu temelden, yegâne kesinlik merkezinden başlamak gerekir.

…nedensellik ilkesini, “düşüncelerimiz de dahil olmak üzere, her şeyin bir nedeni olması gerektiğini” bildiren ilkeyi eleştirel incelemeye, felsefi sorgulamaya tabi tutan ilk kişidir.

“zihnin bütün malzemesini izlenim veya algılardan kazandığını”, “izlenimi olmayan ide bulunmadığını” söyleyerek ifade eder.

Algılar duyumları, tutkuları ve duyguları ihtiva eder.

Canlı ve güçlü olan bu algılara Hume, “izlenim” adını verir.

Ayrıca algılarla / ilgili düşünceler oluşturabileceğimizi, / belirtir. O, bu ikinci türden algılara “ideler” adını verir.

…nedensellik ilkesini ancak alışkanlığa indirgemek suretiyle açıklayabilen Hume, bilgiye kaçınılmaz olarak bir sınırlama getirmek durumunda kalır.

 

Adam Smith

Hume felsefesinden “muhayyile” ya da “imgelem” kavramını alan Smith, bu kavram aracılığıyla belli bir bilim felsefesi telakkisi geliştirmiş…

Muhayyileyi, “beşeri dünyayı yaratan ya da daha doğrusu ona şekil veren etkin zihinsel güç” olarak tanımlayan Smith, onunla insanın gerek fiziki ve gerekse moral dünyanın algılanan unsurları arasında bağlantılar kurabildiğini öne sürer…

Muhayyile, insanın şeyleri düzene sokma yeteneğinin bir ifadesi olup, insan onunla bilim, sanat, felsefe ve teknolojiyi yaratır.

Newton’un yerçekimi ilkesinin beşeri yönden muadili olacak bir ilke bulmaya çalışan Smith, insan doğasının evrensel bir özelliği üzerinde durur.

Ahlaki Duygular Teorisi adlı eserinde insanın en temel özelliğinin “duygudaşlık”, yani kişinin kendisini başkalarının yerine koyması, başkalarının sevincini ve üzüntüsünü paylaşması olduğunu söyler. Buna mukabil, Ulusların Zenginliği adlı eserinde, Smith insan doğasının evrensel özelliğinin “özçıkar” olduğunu ifade eder.

Dört Aşamalı Sosyal Gelişme Teorisi

birinci evresinde, en aşağı toplum biçimi olarak avcılıkla geçinen insanların oluşturduğu toplum düzeni bulunur.

ikinci evreyi hazırlayan şey nüfus baskısı / artan nüfus, bir kez daha toplum biçiminin değişmesine, toprağın ekilmesine yol açar; Smith, işte bu döneme “tarım ya da çiftçiler çağı” adını verir.

üçüncü evrenin liderleri de büyük toprak sahipleridir.

dördüncü dönem / ticaret toplumu

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - İNGİLİZ AMPİRİSİZMİ

İNGİLİZ AMPİRİSİZMİ

Aydınlanmanın kurucu babaları Isaac Newton ve John Locke

Aydınlanma felsefesi / deneyim üzerinden felsefe yaptı / bu yüzden /  epistemolojik ve deneyci bir karakter taşıdı.

 

John Locke

…insan sadece fenomenleri bilebilir.

İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme adlı eserinin girişinde, “Bizim işimiz, her şeyi değil, kendi davranışımızla ilgili şeyleri bilmektir.”

“bilgi güç içindir”

…aklın doğuştan getirdiği teorik ve pratik hiçbir ilke bulunmadığını, zihnin boş bir levha olduğunu ve her şeyin deneyim yoluyla bilinebileceğini öne sürer…

İde /  zihnin düşünme faaliyeti sırasında konusu veya nesnesi olan şey /  algılanan veya düşünülen şey, varlık veya fiziki nesne değil, fakat onun zihindeki temsili olarak ide

 

…ideleri temin eden kaynak deneyimdir.

bilgiye erişme sürecinde dile özel bir önem atfeder…

 

politik toplumun yaratılmasının en önemli nedeni / Mülkiyet…

 

George Berkeley

…zihinden bağımsız bir gerçekliğin olamayacağını, gerçekliğin zihne tabi olduğunu öne sürer.

…maddenin var olmadığını, gerçekten var olanın ide olduğunu söyler…

…buradan fiziki nesnelerin, zihinden bağımsız, nesnel bir varoluşa sahip olmadıkları, fakat yalnızca algılandıkları zaman varoldukları sonucu çıkar.

 

Berkeley’in metafiziğinde, madde veya fiziki nesneler söz konusu olduğunda var olmak algılanmış olmaktır ama zihin ya da tin söz konusu olduğunda, var olmak bu kez algılamak veya algılayan olmaktır.

Tanrının insan zihninden bağımsız olarak varolan şeyleri algılayan neden olduğunu ifade eder.

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - RASYONALİSTLER

RASYONALİSTLER

Descartes, Spinoza ve Leibniz gibi rasyonalist filozofların / programı, matematiksel akıl yürütme yöntemini genelleştirmek ve onu, hiçbir sınırlama olmaksızın, felsefe ve bilimin tüm problemlerine uygulamaktan meydana gelir.

…bir diğer ortak noktaları, düşünce ve kafa karışıklığının ve dolayısıyla yanlışın ilk ve en önemli kaynağını imgelem olarak görmeleridir.

 

René Descartes

…modern dünyanın inşasını özne eliyle gerçekleştirdi.

Descartes’a göre, doğal dünya tek bir şeyden, mekânın her yerine yayılmış olan maddeden meydana gelir.

(temel yapı madde ise) Dünyanın nihai gerçekliği / duyumsal olmayan, matematiksel bir tasvir yoluyla ortaya konabilir.

Skolastik gelenek içinde yetişti / mezun olunca Aristotelesçi felsefeyi reddetti.

…cisimlerin hareketlerini ve özelliklerini onları meydana getiren küçük parçacıkların şekil, büyüklük ve hareketleriyle açıklayan mekanistik dünya görüşüne bağlandı.

Descartes açısından bilgi, metafizikle, metafiziğin kendisi de benlikle başlar.

…benlikten daha sonra Tanrıya, Tanrıdan da cismin bilgisine ulaşılacağını dile getirir.

…matematikten yola çıkarak yeni bir yöntem önerir. / matematikte kullanılan tümdengelimsel yöntem,

…insan zihnine apaçık doğruları, / dolayımsız olarak bilme imkânı veren entelektüel sezgidir.

Aklın ikinci gücü, sezgi yoluyla bilinen apaçık doğrulardan yeni ve başka doğrular çıkarma ve böylelikle de bilgimizi artırma imkânı veren dedüksiyon ya da tümdengelimdir.

Metot Üzerine Konuşma: “doğru olduğu açık ve seçik bir biçimde bilinmeyen hiçbir şeyi doğru kabul etmemek gerektiğini” bildiren ünlü “Apaçıklık Kuralı

“düşünceleri mümkün olduğu ve gerektiği kadar bölümlere ayırmak gerektiğini” öne süren “Analiz Kuralı

“bileşik şeylerin bilgisine en basit ve anlaşılması en kolay şeylerden başlayarak yükselmenin önemine işaret eden” “Sentez Kuralı

“bütün bu işlemler sırasında hiçbir şeyin unutulmadığından emin olmak için eksiksiz sayımlar yapmak gerektiğini” bildiren “Sayma kuralı

 

Yöntemsel Kuşku

Descartes sahip olduğu tüm inanç ve bilgileri üç başlık altında, genel inanç türleri olarak toplar. Buna göre, birinci sırada duyulara veya duyu-deneyine dayanan inançlar, ikinci sırada gerçek “basit doğalara” ilişkin bilgi ve üçüncü sırada da akıl yürütmeye dayanan inançlar veya matematiksel doğrular bulunur.

…her şeyden kuşku duyulabilir, fakat bir şeyden kuşku duyulamaz. / varoluş…

Zihin içeriklerini inceleyip, önce ide türlerini ve sonra da bu idelerin kaynaklarını belirler, yani bilgi teorisi yapar. En nihayetinde, bu teoriye uygun bir varlık görüşüne ulaşabilmek için dış dünyaya geçer. Fakat bu sonuncu adımı atabilmek için kendisini solipsizmden kurtaracak bir Tanrıya, bir nevi atlama tahtasına ihtiyaç duyar.

 

Descartes’ın sisteminde Tanrı / evrenin muhafazası ve himayesi fonksiyondan yoksun deistik Tanrı anlayışıdır.

 

Baruch Spinoza

Geometrik Yöntem

Euklides’in geometri için yapmış olduğunu, metafizik, epistemoloji, fizik, psikoloji ve hatta etik için yapmak istedi.

Spinoza’da farklı olan noktalar, kuşkuya hiç yer verilmemesi ve analiz yerine sentezin ön plana çıkmasıdır.

…bir şeyi bilmek, o şeyin nedenini bilmektir,

Ona göre, tek töz ya da Tanrı, zorunlulukla varolur.

Tanrı söz konusu olduğunda, öz ve varoluş birbirine eşdeğerdir.

Tanrının varolan her şeyin, aşkın ve geçici değil de içkin ve kalıcı nedeni olduğunu ifade eder.

 

Spinoza’da özgürlük bilgiyle, doğada hüküm süren nedenselliğe ilişkin bilgiyle gerçekleşir.

…siyasal fenomenleri, değerden bağımsız bir biçimde, tıpkı başka herhangi bir bilim dalının fenomenlerini inceler gibi ele alır.

…bütün insanların zorunlulukla kendi varlıklarını koruma ve sürdürme, güç ve özgürlüklerini arttırma amacı peşinde koştuklarını öne sürer ve bu temel hakikatin politika teorisinin vazgeçilmez başlangıç noktasını meydana getirdiğini iddia eder.

 

Gottfried Wilhelm Leibniz

Ona göre, Kartezyanizm / madde ile ruhu, bilim ve dinden /  tümden koparmıştır…

 

Yöntem

Çelişmezlik İlkesi: Bu ilkeye dayanan önermelere, Leibniz zorunlu doğrular adını verir. / özdeşlik önermeleri veya totolojiler

 

Öznedeki Yüklem İlkesi: mevcudiyet (in esse) ilkesi” olarak da bilinir…

…bütün önermelerin son çözümlemede özne-yüklem formundaki önermelere indirgenebileceğini dile getirir / bütün doğru önermelerde yüklemlerin özne konumundaki kavramda ihtiva edildiğini, tüm analitik önermelerin doğru ve tüm doğru önermelerin de analitik olduğunu ifade eder…

 

Yeter Sebep İlkesi / Yetkinlik İlkesi / Ayırt Edilemezlerin Özdeşliği

 

Leibniz’e göre madde bir töz değil çünkü madde bölünebilir, parçalara ayrılabildiği için başka bir şeyin varlığına muhtaç ve ayrıca yer kaplıyor hülasa madde temel olamaz. Ona göre gerçek veya temel olan güçtür.

…dört temel güç vardır: (i) İlkel etkin güç, (ii) ikincil etkin güç, (iii) ilkel pasif güç ve (iv) ikincil pasif güç. Etkin gücü de Leibniz, canlı güç (vis viva) ve ölü güç olarak ikiye ayırır. Ölü güç, yer çekimi / canlı güç hareket halindeki top…

 

…tözü bağımsız eylem yoluyla tanımlar.

…var olmanın eylemde bulunmak olduğunu öne sürer.

Varlığı görünüş ve gerçeklik diye ikiye ayırır…

…cisimler basit tözlerden meydana gelen bileşik varlıklardır. / fenomenal düzeyin gerisindeki esas gerçeklik düzeyini temsil eden bağımsız güç ya da eylem merkezlerine / monad adını verir.

Monadlar gerçek varlığı meydana getiren temel ve nihai metafiziksel birimlerdir.

Atomdan farklı olarak Yer kaplama ve şekilden yoksun oldukları için monadlar bölünebilir de değildirler.

Leibniz’in monadı tinsel bir tözdür.

Monadlar birbirlerinden niceliksel olarak değil de Leibniz’in ünlü “ayırd edilemezlerin özdeşliği ilkesi”ne göre, niteliksel olarak farklılık gösterirler.

…her monad, küçük ölçekli bir dünya, bir mikrokozmostur; “evrenin canlı bir aynası”, yoğunlaşmış bir âlem, kendi içinde bir dünyadır.

 

“Tanrı vardır” / kişi bu önermenin öznesini, yani Tanrı kavramını ya da idesini kavradığı takdirde, varoluş yükleminin onda içerildiğini görür.

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - RÖNESANS FELSEFESİ

RÖNESANS FELSEFESİ

Aristoteles putu yıkıldı.

İstanbul’un fethedilmesi

Hümanizm

retoriğin diyalektik üzerinde kazandığı zafer

Platon araştırmalarının merkezi olan Floransa Akademisi

 

Montaigne (1533-1592)

Kuşkucuların argümanlarını yeniden ele aldı. İnsana canlılar dünyasının herhangi bir türü olmak dışında bir nitelik atfetmedi.

…kişinin bilgisizlik bilinci, geleneksel sosyal, politik ve dini form ya da yapılara bağlanmasının en temel nedenini oluşturur…

Ona göre kuşku, şeylerin hakikatine bağlanmaya karşı insanı korur.

 

Nikolaus Cusanus, şüphecilikten negatif teolojiye…

Rönesans düşüncesi çeşitlilikteki birliğe, doğanın çok çeşitli görünüşlerinin gerisine saklanmış güçlere bilgi ile sokulmak ister.

 

Giordano Bruno, evrenin merkezi diye adlandırılabilecek bir yıldız ya da gezegen bulunmadığını söyler.

Dünya sonsuz sayıda minimum ya da monaddan meydana gelir. Giardano Bruno monad ya da minimumları üç düzeyde ele alır. Buna göre matematiksel minimumlar birimlerdir; fiziksel minimumlar bölünemez ve bir anlamda canlı olan atomlardır; minimumlar, metafiziksel düzeyde ise ölümsüz ruhlara karşılık gelir.

 

Agrippa küçük evren olarak insanın kendisinde üç dünyayı bir araya getirdiğini öne sürer. Bu dünyalar da sırasıyla elementlerin bulunduğu maddi dünya, göksel cisimlerin meydana getirdiği dünya ve nihayet manevi dünyadır.

 

Rönesans’ta Aristoteles’in metinlerine beslenen güvenin yerini olguların doğrudan gözlemi almış, teolojik önyargılarla Skolastik düşünüş yerini ampirik verilerle doğrudan tanışıklığa bırakmıştı.

 

Nikholas Kopernik (1473-1543) aslında bir din adamıydı.

 

…madde-ruh düalizmi ya da Hobbes’ta olduğu gibi materyalizm şeklinde tezahür ettiği söylenebilir.

politik mutlakçılık

…tüccarlar / feodal soyluluktan kurtulmak için (feodallerin tasallutundan demek gerek) iktidarın merkezileşmesinin yanında oldu.

 

Machiavelli (1469-1527)

…ahlaki bir bakış açısıyla olması gereken üzerinde yoğunlaşmak yerine, tanık olduğu veya gördüğü şekliyle fiili politik hayatı konu almış ve politik olguları incelemiştir.

İnsanın özü gereği bencil olduğunu öne süren Machiavelli / toplumun doğal olmadığını ve onun bir sözleşmeden doğmadığını ilan eder…

…toplumun kaynağı / toplumun kurucusu

…herhangi bir ahlaki ilkeden hareket etmeyi reddederek, rasyonalizmden tam bir kopuşu gerçekleştirir. / yasa koyma ediminde egemenin iradesini serbest bırakır.

…güçlü ve birliği olan bir devlet için ihtiyaç duyulan erdemi ortak yarar çerçevesinde yaratan şey hukuktur, hukukun ortaya konması ise bir yasa koyucuyu gerektirir. Machiavelli buradan mutlak yasa koyucunun bu amaca ulaşmak için her yolu kullanabileceği sonucunu çıkarır; o, hukukun da ahlakın da nedeni veya yaratıcısı olduğu için politik işlevini yerine getirirken, kendisini bunlardan hiçbiriyle bağlamaz.

…özgür bir cumhuriyet mutlak monarşiden daha üstün ve iyi bir yöntemdi.

Papalığın etkisinin ortadan kaldırılması için de mutlak bir hükümdara ihtiyaç duyar.

 

Thomas More (1478-1535)

Ütopya gerçekten de giderek yükselen ticari sömürü ruhuna karşı radikal bir protesto olarak kaleme alınmıştır.

…güç politikasının iktisadi ve toplumsal bozukluk ve kötülükleri artırdığını öne sürer.

…din ve ahlakın doğrularının sorgulanmasına / More, hiçbir şekilde izin vermez.

 

Richard Hooker (1553-1600)

Aquinalı Thomas’tan yararlanarak bir doğal hukuk öğretisi geliştiren Hooker’ın esas amacı, İngiltere’de Kraliçe Elizabeth’in hükümdarlığını temellendirmekti.

…doğa durumundan toplumsal yaşama geçişi “rıza” kavramına dayanarak açıklar.

 

Jean Bodin (1530-1596)

…politik düşünceye “egemenlik” kavramını armağan etmiş

…monarşiyi felsefi ve hukuksal temeller üzerine oturtur…

…devleti “birçok ailenin ve bu ailelere ortak olan şeylerin doğrulukla yönetilmesi” olarak tanımlar.

…devletin kökenini, zapt etmek isteğinin yol açtığı “güç ve şiddete” dayandırır.

…devletin iktidarını eşkıya veya zorbaların iktidarından ayıran özelliğin devlet yönetiminin adaleti içermesi,

…ailedeki otorite ile devletteki otorite arasında bir paralellik kurar.

Tiranlığın iktidarının yalnızca köleler, kullar, serfler üzerinde olduğu yerde, devlette egemen güç özgür yurttaşlar üzerinde hüküm sürer.

Bodin’e göre, en yüksek buyurma-yönetme gücü olarak egemenlik mutlaktır,

Egemen, kendisini ne koyduğu yasalarla ne de kendinden öncekilerin yaptıklarıyla bağlar.

…süreyle kısıtlanmış olan ya da istendiği zaman geri alınabilen bir iktidar, egemenlik olmayıp, sadece bir yetkidir. Söz konusu yetkiyi kullanan ise egemen olmayıp, sadece bir yönetici olarak kalır.

 

Johannes Althusius (1557-1638) bütün cemaat ya da toplumların temeline sözleşmeyi koyar.

…bir topluluğun amacına erişmesi için ortak bir otoriteye sahip olması gerekir.

Althusius’a göre, egemenlik ancak halkın elinde bulunabilir

 

Hugo Grotius (1583-1645)

…doğal hukuk kurallarını insanın rasyonel ve toplumsal bir doğaya sahip olduğu ilkesinden çıkartır

...beşeri hukuk, yasa üç türlüdür. Birinci / bir babanın, efendinin veya benzer amirlerin emirlerini ifade eden yasadır. İkincisi ise sivil güçten çıkan ve özel bir politik toplum içinde yaşayan insanların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen sivil yasa olarak pozitif hukuktur. Üçüncü beşeri hukuk türü ise ulusların yasası, yani zorlayıcı gücünü milletlerin iradesinden alan uluslararası hukuktur.

…insan, doğasını meydana getiren rasyonalite uyarınca uyum ve barış içinde yaşamak isteyen bir varlık olduğundan, barışı sağlayacak bir otorite tesis etmek amacıyla bir birleşme sözleşmesiyle toplumu yaratır ve bir politik sözleşme ile toplumun yönetim biçimini ve yöneticilerini belirler.

 

17. yüzyıl felsefesi, özne temelli / düşünce, duygu ve eylem yönünden mutlak ve kesin bir özgürlük talebini dile getirip somutlaştırır.

17. ve 18. yüzyıldaki bütün büyük özgür filozofları üniversiteden uzak durmuşlardır.

17. yüzyılın bütün büyük filozoflarına göre, hakikat dini otorite veya kutsal metinler tarafından aktarılan bir şey değildir; hakikat akla dayalı, özgür ve tarafsız araştırma ile keşfedilen bir şeydir.

…bilime modern zamanlarda, pratik değeri, sağladığı yarar için değer verilmiştir.

 

Francis Bacon (1561-1626)

…doğayı doğrulukla bilmenin tek güvenli yolunun bilim olduğunu, bilimsel yöntemin insana doğayı denetleyeceği bilgiyi sağlayacağını ileri sürmekteydi.

Novum Organum bilimsel yöntem ve metodolojideki, Nova Atlantis [Yeni Atlantis] ise toplum ve politik alandaki reform teşebbüsünü ifade eder

…bilginin farklı dalları veya çeşitli bilimler insan zihninin farklı meleke ya da yetilerini temsil eder veya yansıtır; buna göre, tarih belleğe, şiir ya da edebiyat hayal gücü ya da imgeleme, felsefe de akla karşılık gelir.

Gerçek bir ilerleme için teoriyle pratiğin kesinlikle birleştirilmesi gerektiğini savunan Bacon, ilke olarak spekülatif her disiplinin yanına pratik bir sanat getirmeye çalışmıştır. Örneğin, fiziğin pratik karşılığı mekaniktir.

…bilginin özsel özelliğini, doğruluk yerine, faydada gören Bacon, bütün bir geçmişin bilgeliğini inkâr edip, bilimlerin, bütün bir insani bilginin yeni baştan inşasını kendisinin en büyük amacı yapar.

Bacon Machiavelli’yle, siyaset felsefesinin insanların ne yapmaları gerektiği üzerinde değil de ne yaptıkları üzerinde uzmanlaşmak durumunda olduğu konusunda tam bir uyuşma içinde oldu.

Bacon Anglikanizme bağlılığını hep sürdürdü.

 

Thomas Hobbes (1599-1679)

Leviathan’da pek çok Aristotelesçi kavram ve düşünceyle özel olarak alay etti.

Machiavelli’nin realizmini takip ederek, doğal hukuk öğretisini insanın yetkinliği düşüncesinden ayırmaya özen gösterdi. (insanlarda) baskın olanın, Sokratik geleneğin öne sürdüğü gibi, akıl değil de duygu ve tutkular olduğunu öne sürdü.

…mekanik materyalizmine uygun olarak üç ayrı cisim olduğunu öne sürüyordu: Evreni meydana getiren madde, diğeri insanı oluşturan beden ve sonuncusu da bir vatandaşlar topluluğunu meydana getiren politik gövde.

…her şey maddi olduğuna, olup bitenler mekanik nedenlerin bir sonucu olarak vuku bulduğuna göre, bilinecek olan her şeyin duyularımız aracılığıyla bilinmesi gerekir.

 

(Hobbes’a göre) Düşünce dilden önce gelir,

…hayatın korunması ve sürdürülmesinin insan eyleminin biricik ve temel amacı olduğunu söylemiş ve etik görüşünü, bu öz varlığını koruyup devam ettirme itkisi, çabası, eğilimi ya da istemi üzerine inşa etmiştir.

…insan aklını, değeri tanıyacak, değer yaratacak veya taşıyacak bir melekeden ziyade, iştihanın veya arzuların muhtemel sonuçlarını hesaplama yetisine indirger.

Hobbes, doğallıkla hazcılığa ve göreciliğe varır. Onun gözünde iyi, insan tarafından istenilir olanla özdeştir.

Doğa durumuna, yani “herkesin herkesle savaşına” son verecek olan şey, her insanın her şey üzerinde sahip olduğu doğal haktan başkalarıyla aynı ölçüde vazgeçmesi, yani sahip olduğu hakkın başkalarının hakkıyla eşit ölçüde sınırlandırılmasına rıza göstermesidir. Bu sınırlandırma, insanların sahip oldukları doğal hakkı karşılıklı olarak tek bir kişiye devretmelerini ve onu egemen olarak tanımalarını öngören bir sözleşme sayesinde gerçekleşir.

…egemenin ya da devletin ilk ve en temel hakkının ceza verme ve polis gücü tesis etme hakkı olduğu söylenebilir.

…egemenliğin temel ilkeleri; onun “mutlak”, “bir”, “sürekli” ve “bölünmez” olmasından çıkar.