25 Ağustos 2014 Pazartesi

Ortega y Gasset – Kütlelerin İsyanı

Ortega y Gasset – Kütlelerin İsyanı

Takdim
…cemiyetin bir entelektüel azınlık tarafından yönetilmesini savunan Ortega, aksi taktirde, onu bir tek şeyin bekleyeceğini söyler: kaos. (s. 9)

Kütle adamı (…) kendini herkes gibi hisseden (…) insan.

Cemiyette iki çeşit insan var: Seçkin azınlık ve kütle… (s. 11)

…alelade kafa taşıdıkları bilinen bu insanlar (…) yetenekli, seçkin olan her şeyi, diğerlerinden farklı olan her şeyi, mükemmel olan her şeyi ezer. (s. 12)

Mazi, tıpkı bir ağacın köküne benzer. Ağaç ne kadar büyürse büyüsün, onun en yüksekteki yaprakları bile köke daima muhtaç. (s. 13)

Kütlelerin Gelişi
Entelektüelin karakteristik davranışı, dünyaya, faltaşı gibi açılmış gözleriyle, hayretler içinde bakmak.

Bu yığınları oluşturanlar insanlar tek tek daha önceleri de vardı ama yığın halinde değil. (s. 19)

Cemiyet, her zaman, iki parçanın, iki parçanın dinamik bir birliğinden oluşur: azınlıklar ve kütleler.

Kütle aleladedir.

Birbirlerinden ayırt edilemeyen insanlar müşterek sosyal vasıf halini alır, genel bir tip ortaya çıkar. (s. 20)

(kütle) kendini herkes gibi hisseden ve bu halin kendisini düşündürmediği, gerçekte herkes gibi hissetmekle kendisinin mesut hisseden herkestir.

Beşeriyet, en köklü bir şekilde, iki çeşit yaratıktan oluşmuş sınıflara ayrılmıştır:
Güçlük ve görevleri üst üste yığarak kendi varlıklarından büyük talepte bulunanlar ve kendilerinden özel hiçbir şey talep etmeyenler, yaşadıkları anı hayat diye kabul edenler, mükemmellik yolunda hiçbir gayret göstermeyen, dalgalar üzerinde sallanıp duran şamandıra misali insanlar. (s. 22)

Kütle ağırlığı altında ferdi, yetenekli seçkin olan her şeyi ezer. (s. 26)

Tarihi Seviyenin Yükselişi
Beşer cemiyeti, olsa da olmasa da, aristokratiktir ve daha da ötesi, bir cemiyet, aristokratik olduğu ölçüde cemiyettir. (s. 28)

İnsan haklarının ilanı ile güdülen gaye, beşer ruhlarını, içlerine yerleşmiş kulluktan kurtarmak, onlarda, belirli bir üstünlük ve vakar hissi yerleştirmekti.

Alelade insanın efendi olmasını istiyorsunuz. Öyle ise, o da kendisi için hareket eder.

Şimdi bu özellikler alelade insanda, kütlede kök salıyor. (s. 33)

Çağların Yüksekliği
Yol, handan her zaman iyidir.
Meşhur olgunluk çağımız aslında yolun sonuna gelmiştir. (s. 42)

Geleneksel ruhun hiçbir kalıntısı kalmadı, hepsi uçup gitti. Önceki modellerin, normların, standartların bize artık hiç faydası yok. (s. 47)

Hayatın Artışı
Eşya, tesiri hissedilen yerdedir, fizik prensibine göre, dünyanın herhangi bir noktasını, tesirinin aynı anda bütün dünyada hissedilen bir yer haline getirebiliriz. (s. 49-50)

Dünya fikrinin temel manası budur, önümüzdeki hayati imkânların toplamıdır.  (s. 52)

İstatistiklere Dayalı Bir Gerçek
Hayat (…) bizim için bilhassa neyin mümkün olduğu demektir (…) imkânlar arasından, gerçekten ne alacağımızı seçmektir.

Hayat, kendi dünyasını seçmez, kendini azimli ve değişmez bir dünyada, şimdiki zamanın dünyasında bulur.

…karar veren karakterimizdir.

Herkesin oy hakkına sahip olduğu sistemde, kütleler karar vermez, onların rolü şu veya bu azınlığın kararını desteklemektir. Programlarını –ne şaheser bir kelime- sunan bu azınlıklardır. Bu programlar ise, aslında, kolektif bir hayatın programlarıdır. Bu programlarla kütleler, kararı kabul etmeğe davet olunur. (s. 63)

Avrupa tarihinin başladığı 6. yüzyıldan 1800 senesine kadar –yani 12 asır boyunca- Avrupa nüfusu hiçbir zaman 180 milyonun üstüne çıkmadı. Öte yanda, 1800’den 1914’e kadar bir asırdan biraz fazla süren bir devrede, nüfus 180 milyondan 460 milyona fırladı. (s. 64)

Kütle Adamının Tahlili Başlıyor
(Kütle) onlar sadece kendi refahları ile ilgilenir ve aynı zamanda o refahı sağlayan sebeplere yabancı kalırlar.

Yiyecek sıkıntısının sebep olduğu huzursuzluk anlarında, güruh, ekmek aramaya koyulur ve onu elde etmek için kullandığı vasıtalarda, umumiyetle, fırınlara saldırıp kırıp dökmektir. (s. 77)

Asil Hayat ve Alelade Hayat veya Gayret ve Atalet

Kütleler Neden Her şeye Müdahale Eder ve Müdahaleleri Neden Sadece Şiddetle Olur?
Dünya ve hayat vasat insan önünde açılır açılmaz, onun ruhu kendi içine gömüldü.
Kütlelerin ayaklanmasını bu vasat insanın ruhunun ortadan kaybolmasında aramak gerek. (s. 89)

Kütle insanı, kendini mükemmel addeder.

Kütle adamı, kendisi için gerekli olduğuna inandığı bütün aleladelikleri (…) kafasında tesadüfen yığılan boş kelimeleri kabullenir ve ancak kendi saflığı ile izah edilebilecek bir cüretle onları her yerde kabul ettirmeye çalışır. (s. 92)

Fikirleri düzenleyecek daha yüksek bir otoriteyi, bir tartışma sırasında başvurulacak standartları kabul etmeksizin fikirlerden bahsetmek yersizdir. Bu standartlar, üzerinde kültürün kurulduğu prensiplerdir.

…bunların bulunmadığı yerlerde kültür yoktur (…) barbarlık vardır (…) barbarlığın standartları yoktur.  (s. 94)

Bir fikir sahibi olmak için, bir kimsenin ona sahip olmasını gerektiren sebepleri olduğuna inanması ve bunun neticesinde, akıl denen bir şeyin, anlaşılır hakikatler dünyasının varlığına inanması gerekir. (s. 96)

Medeniyet, her şeyden önce, beraberce yaşama arzusu ve iradesidir. Bir kimse, diğerlerini göz önünde bulundurmadığı nispette gayri medenidir. (s. 99)

(Kütle) kendinden olmayanlarla hayatı paylaşmak istemez. Kendinden olmayan her şeyden öldüresiye nefret eder. (s. 100)

İlkel ve Teknik
Hayat, kelimenin kesin anlamıyla bir dramdır. (s. 102)

İlkellik ve Tarih
Medeniyet ilerlemesi nispetinde muğlaklaşır ve daha da zorlaşır. Bu da önümüze çapraşık bir sürü mesele yığar. Bu meselelerin hakkından gelebilecek kafalar da git gide azalıyor.

Kendinden Hoşnut Çağ
Kendi varoluşumu gerçekleştirebilmek için karşılaştığım güçlükler, beni uyandıran ve yeteneklerimi seferber eden vakıaların ta kendileridir. (s. 128)

Sinik, Helenizm’in nihilisti idi. (s. 137)

İhtisas Barbarlığı
Savunduğumuz tez, 19’ncu asır medeniyetinin otomatik olarak kütle adamını yarattığı(dır).

19’ncu asır medeniyeti iki büyük düzeyde özetlenebilir: liberal demokrasi ve teknisizm. Şimdilik sadece ikincisini ele alalım. Modern teknisizm, kapitalizm ve tecrübi ilmin birleşmesinden doğar.

Sadece, modern Avrupa tekniğinin ilmi tabanı vardır;  sınırsız gelişme imkânlarını bu ilmi tabandan alır. (s. 139)

Sosyal iktidarı günümüzde elinde tutan kim?
Şüphesiz orta sınıf insanı. Bu orta sınıf içinde üstün sayılanlar (…) teknisyenler, mühendisler, doktorlar, finansörler, öğretmenler… Bu teknisyenler grubunda onu, en iyi ve en saf haliyle temsil edenler kimler? Hiç şüphesiz ilim adamı. (s. 140)

Hakiki ilim adamı, kütle insanının prototipidir.

Tecrübi ilim, 16’ncı asrın sonlarına doğru başlatıldı.
Bir şeyin gelişmesi, meydana gelişiyle aynı değildir.
İlerletilebilmesi için, ilim (…) ihtisaslaşmayı gerekli kıldı. İlim, ihtisas değildir. (s. 141)

İhtisaslaşma, medeni insana ansiklopedik unvanını veren devirle aynı zamanda başladı.

İhtisaslaşma, ilim adamlarından kültürü ayırmaya başladı. (s. 142)

Tecrübi ilim, büyük ölçüde, aleladeden de aşağı insanların çalışmaları sayesinde ilerledi. (s. 143)

Uzman, şayet, işlediği ilmin dâhili felsefesini bilmiyorsa, onun devamı için gerekli tarihi şartları hiç bilmiyor. (s. 147)

Devlet: En Büyük Tehlike
Kütle, kendi başına buyruk kesildiği zaman (…) linç eder.

Kütle adamı, kendinin devlet olduğuna inanır ve kendini (…) rahatsız eden azınlığı, ağırlığı altında ezmek için (…) devlet makinesini harekete geçirmek temayülleri gösterir.

Devletin müdahalesi neticesinde spontane sosyal hareket, tekrar tekrar parçalanacak, hiçbir tohum ve meyve vermeyecek. (s. 156)

Cemiyet, daha iyi yaşamak gayesiyle, bir alet olarak devleti yıpratır. Sonunda, Devlet üstün çıkar ve artık cemiyet, Devlet için yaşamaya başlar. (s. 157-158)

Polis kuvveti
Düzeni korumak için kurulan (…) kamu otoritesi kuvvetlerinin düzeni, daima partinin istediği şekilde korumakla yetineceğini sanmak budalalık olur. Empoze edecekleri düzenin nasıl bir düzen olacağı hususundaki nihai kararı eninde sonunda onlar verecektir. (s. 159-160)

Dünyayı Kim Yönetiyor
16’ncı asırdan itibaren (…) beşeriyetin hiçbir parçası (…) birbirinden ayrı yaşayamaz. O asırdan itibaren, dünyayı yönetenlerin gerçekte dünyanın her tarafında otoriter bir nüfuz icra ettikleri söylenebilir.
Bu çeşit yaşayış, umumiyetle, modern çağ adı ile anıldı. Avrupa hegemonyası devri…

İnsanlar arasında idare etmek diye bilinen bu istikrarlı ve normal münasebet hiçbir zaman kuvvete dayanmaz. (s. 162)

Hükümranlık etmek, otoritenin normal olarak yürütülmesidir.  Ve daima kamuoyuna dayanır.
Hükümranlık etmek elin ağırlığı değil, oturulan yerin ağırlığıdır.

Komuoyunun yokluğu ile boşalan yeri kaba kuvvet doldurur.

İnsanların çoğu, belirli konularda kanaat sahibi değillerdir ve makinelerin yağlanmasını andırırcasına bu kanaatlerin de dışarıdan onlara pompalanması gerekir. (s. 166-167)

Üç asır boyunca dünyayı yöneten Avrupa idi
Avrupa şimdi hükümranlık edip edemeyeceğini kendi de bilmiyor.

Hayatımızı, bir şeye adamaktan uzaklaştığımız nispette boş bir hale sokarız.

New York ve Moskova, Avrupa karşısında yeni hiçbir şey temsil etmiyor. (s. 175)

Alçalış, kabul edilmesine rağmen, hâlâ doğru değil diye düşünülen bir düzensizliği, yanlış olduğu bilinen bir şeyin normal yerleşmiş bir şart olarak kabul edilmesinden başka bir şey değildir.

Her ülke, hükümranlık etmemesi gereken kimselerin ülkenin dizginlerini ellerine geçirmeye teşebbüs ettiği devrelerden geçti fakat kuvvetli bir içgüdü bu ülkeleri, derhal enerjilerini toplamaya ve iktidar üzerindeki o haksız iddiayı ezmeye zorladı. (s. 180)

Hayatım, benim tarafımdan herhangi bir şeye yöneltilmezse parçalarından ayrılır, gerginliği ve şekli kaybolur. İçinde bulunduğumuz yıllarda, kendilerini adayacak hiçbir şeyleri olmadığından, sayısız insanların kendi labirentlerinde kaybolup dolaştıkları muazzam bir manzara ile karşı karşıyayız.

Egoizmden başka bir ley olmayan hayat bir labirenttir. Gerçekten yaşamak, bir şeye doğru yönelmek, bir hedefe doğru gelişmektir. (s. 181)

Kumanda, boşlukta uygulanmaz.
Kumandanın iki yüzlü bir işlem olduğunu unutmamalıyız; birisi yönetir ve bir şey yapması için yönetilir.
Uzun vadede kendisine yapılması emredilen şey (…) tarihi kaderden hissesine düşeni almaktır.
Hayat programı olmayan bir imparatorluk düşünülemez. (s. 182)

Batı kafalarını gergin tutan, hükümranlık hayali ve onun gerektirdiği mesuliyet disiplinidir.
Eğer bu olmazsa Avrupalı tedricen alçalacaktır.
…ister istemez günü gününe yaşayan biri olacaktır.
Çöküntü halindeki Yunanlar ve Bizanslılar gibi alelade, alışılagelmiş boş bir yaratık haline dönecektir. (s. 184)

Ya yükselir ya düşer, işte devlet budur. Bir eşya değil, hareket. (s. 206)

Mazide şaşaalı zamanlar yaşamak, şimdiki zamanda müşterek bir azim ve iradeye sahip olmak, büyük işler yapmayı arzu etmek: bir milleti oluşturan temel şartlar bunlar. (s. 217)

(Mazi) en iyi taraflarını istikbale yansıtır.
Savunulması için seferber olmamızın sebebi budur.
Milleti müdafaa ederken biz kendi istikbalimizi savunuyoruz, dünümüzü değil. (s. 218-219)

Avrupalı, bir büyük birleştirici teşebbüse girişmedikçe yaşayamaz. (s. 229)

Sovyet hükümetinin herkülvari gayretlerle ele aldığı beş yıllık planın bekleneni yerine getirdiğini tasavvur edin…

Avrupa’nın büyük bir milli devlet halinde inşa edilmesi, beş yıllık planın zaferi karşısında denge kurabilecek tek teşebbüstür. (s. 232-233)

Gerçek Meseleye Geldik
Mesele şu; Avrupa bir ahlaki prensipten mahrum bırakıldı.
Gayri ahlakilik artık aleladelik haline geldi ve herkes bu yola başvurmakla övünüyor. (s. 235)

Türkçeleştiren: Nejat Muallimoğlu
Birleşik Yayıncılık

Kasım, 1996

Ortega y Gasset – Sistem Olarak Tarih

Ortega y Gasset – Sistem Olarak Tarih


Tarih, benim yaşamım olan gerçeğin sistematik bilimidir.

16. yüzyılda Avrupa insanları Tanrı’ya, vahye olan imanlarını kaybetmiş bulunuyorlardır.

Ortaçağ boyunca Avrupa insanı vahiyle yaşamıştı.

15. yüzyılın ortalarına doğru, o canlı inanç apaçık biçimde yorgun, etkisiz inanca dönüşür, hatta bireysel ruhtan sökülüp atılır. O çağın insanı (…) artık vahyin yeterli olmadığını hissetmeye başlar.
Bu nedenle 15 ve 16. Yüzyıllar muazzam bir ruhsal sıkıntı ve müthiş bir tedirginlik dönemidir.
Batılı insanı o sıkıntı ve tedirginlikten yeni bir inanç kurtarır: akla, yeni bilimlere duyulan inanç.

İnançlarımız hayatımızın mimarisinin en derinlerdeki temel katmanını oluştururlar. Onlarla yaşarız ve işte o yüzden durup üstlerinde düşünmeyiz. (s. 9)

Bizim kişisel görüşümüz toplumsal görüşe karşıt olabilir ama bu onun gerçekliğinden milim eksiltmez.

Doğalcı akıl insanı irdelediğinde kendi kendisiyle tutarlı olarak, insanın doğasını açığa çıkarmaya çalışır. (s. 16)

İlk akılcı kuşaklar fizik bilimleriyle insan yazgısını açıklayabileceklerini sanmışlardı.
Ancak bugün biliyoruz ki, doğal bilimlerin ilke olarak tükenmez sayılan tüm harikaları insan yaşamı denilen tuhaf gerçeğin karşısında her zaman kalakalacaklardır.
İnsan bir nesne değildir, insan doğasından söz etmek hatadır, insanın doğası yoktur. (s. 17)

(pozitivizmin palazlanmaya başladığı dönemde Schopenhauer’in ruh kavramına atıf yapması)
Ruh denen o büyük ütopik kavram doğa kavramına karşı çıkma iddiasındaydı.

Cogitatio = akıl yürütme
Res cogitans = düşünen nesne
Res extensa = yer kaplayan nesne
Natura sive Deus / Doğa ya da Tanrı

Geleneksel varlıkbilimde, res terimi her zaman natura ile bağlantılıdır.
Doğa kavramı safkan Yunandır.
Natura olguları düzenleyen kural ya da kurallar dizgesidir, kısacası yasadır.
Yunan düşüncesi Parmenides’te oluşur… (s. 20-21)

…düşünür (…)devingen şeyde, o şeyin hareketiyle değişmeyen, devinimi sırasında kalıcı olan özelliği aradı. Ona nesnelerin doğası adını verdi,
Pysys (Φύσις) değişimlerin değişmez ilkesiydi. (s. 22)

…gerçeğe sadık kalmayı istiyorsak, onu kendi zihinsel kalıplarımızdan arındırmalıyız.
Eleacılık varlığın kökten zihinselleştirilmesiydi… (s. 24)

…insanın doğası yoktur. İnsan kendi bedeni değildir, çünkü bedeni bir ‘şey’dir; canı, ruhu, psike’si, bilinci de değildir, çünkü o da bir ‘şey’dir. İnsan hiçbir ‘şey’ değildir, olsa olsa bir dramdır, kendi yaşamıdır.

Yaşam bir zarf-fiildir, sıfat-fiil değil: hayat bir uğraştır. (s. 27)

İnsan kendisini yapan kendiliktir. (s. 28)

İnsan yalnızca keyfi iradelerden oluşan bir dünyada var olduğu inancından, doğanın değişmez somutlukların, özdeşliklerin vs. bulunduğu bir dünyada var olması gerektiği inancına geçmiştir.

İnan kendi kendisini ortam koşuluna bağlı olarak yaratır, durumsal bir Tanrı’dır. (s. 31)

Bir şeyi olmuş olmak o şeyi bir kez daha olmayı kendiliğinden önleyen güçtür. (s. 33)

…insan şudur demeyelim, yaşamaktadır diyelim yalnızca.

Yaşamı biraz olsun saydamlaştırmanın yolu ancak tarihsel akıl sayesindedir.

Taş devrinde bir dişi ya da Cengiz Han (…) başa gelen şeylerdendir. İnsan o kalıpların hiçbiriyle özdeşleşmez. (s. 37)

İnsan (...) varlığın avaresidir, oldum olası göçmendir… (s. 38)

Edindiği yaşam deneyimleri insanın geleceğini daraltır. İlerde ne olacağını bilmesek de ne olmayacağını biliriz. Geçmişimizi göz önüne alarak yaşarız bir.
…insanoğlunun doğası yoktur… Tarihi vardır. (s. 39)

Tarih bir sistemdir. Kaçınılmaz ve eşsiz bir zinciri oluşturan insan deneyimlerinin sistemi. Bu yüzden de tarihin kendisi baştan sona aydınlanmadıkça içinde hiçbir şey gerçekten açığa kavuşamaz. Şu rasyonalist Avrupa insanının ne olduğunu iyi anlayabilmek için Hıristiyan olmanın ne demek olduğunu iyice anlamak gereklidir, Hıristiyan olmanın ne olduğunu anlamak için de Stoacı olmanın ne demek olduğunu anlamak gereklidir ve bu hep böyle geriye doğru gider, başka türlüsü olanaksızdır. (s. 41-42)

Yüz yılı aşkın süredir “akıl” sözcüğünü değerini her gün yitiren bir anlam vererek kullanmaktayız, sonuçta salt bir fikir oyunu anlamına indirgenmiş bulunuyor.
…eski Yunan’da doğduğu zaman (…) evrenin doğası fiziksel aklın aracılığıyla kendi o müthiş, o aşkın gizini insanın yüreğine boca ediyordu. Yani akıl bir imandı.
…bizi gerçekle ilişkiye sokan, aşkınlıkla yüz yüze gelmemizi sağlayan her türlü zihinsel işlem, sahici ve kesin anlamıyla akıldır. Geri kalanı olsa olsa… zihindir. (s. 45)

Fizik bilimi bizi hiçbir aşkınlığa ulaştırmıyor. Doğa denilen şey, en azından fizikçinin o ad altında incelediği şey, onun kendi üretip, kendi kişiliği ile sahici gerçeğin arasına yerleştirdiği bir düzenek. (s. 48)

…tarihsel akıl, ratio’dur, logos’tur, kesin kavramdır.
Tarihsel akıl fiziksel akıldan daha rasyoneldir, daha kesindir. (s. 50)

…bir moda olmaktan öteye geçmeyen bir şeyin modasının geçmesi yazgısı gereğidir.

Düşünce (…) şimdi hiç kimseden itibar görmemesi sayesinde özüne yeniden kavuşmakta, varlığının en saf biçimine erişmektedir. (s. 55)

Düşünce, Barı tarihinin son üç yüzyılı boyunca şu üç bilimi kendi en arı ve yoğun simgesi saymıştı: fizik, matematik ve mantık. (s. 59)

Avrupa bilimlerinin bugünkü durumu (…) bilimler sonuçta kendi kendilerine, içerdikleri mutlak anlama duydukları büyük imanı yitirmiş bulunuyorlar. (s. 60)

İnsan, kendi ürettiği fikirlerin karanlık ormanında yitip gitmiş, onları ne yapacağını bilemez halde.

Herhangi bir şeyin varlığını ya da gerçeğini, yani o şeyin kendisinin aslında ne olduğunu araştırdığımız her sefer ilk karşılaştığımız onu gizleyen başka şeyler, onun maskeleri olur.
Gerçek gizlenmekten hoşlanır. (s. 65)

…düşünceyi maskeleyen bir başka kitle de mantıktır.
Mantık, düşüncenin sonsuz biçimsel yapısının yerine o yapılardan bir tanesini koyar; mantıksal düşünce… (s. 68)

Yunanlılar için bilgi, bilme eyleminin kuşku götürmez ürünüydü. Bu nedenle bizim deneyimsel bilimimiz onların gözünde bilgi sayılmazdı. (s. 76)

Dua etmek bir düşünce biçimi ve tekniğidir. (s. 79)

Nesneler sürekli yaratılış halindedir.
Her an Tanrı nasıl istiyorsa öyledirler.
Amin, ’emunah, İbrani insanı için “gerçek” anlamına gelen sözcüktür. (s. 80)

a-lethia

Historia Como Sistema
Türkçeleştiren: Neyyire Gül Işık
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Eylül, 2011

Emir Kuşçu – Mitoloji ve Varoluş

Emir Kuşçu – Mitoloji ve Varoluş
Rudolf Bultmann’ın Mitolojiden Arındırma Yöntemi Üzerine


Mitolojiden arındırma kavramı, tarihselciliğin sınırlı bakışının ötesinde mitolojinin tarihsel çağrısını dile getirme çabasını ifade eder.

Tarihselcilik, insan tarihselliği ile ilgili tartışmanın sona erdiği inancına sahip çıkar…

Bultmann mit sözcüğü ile özel bir tarihsel fenomene, mitoloji sözcüğü ile de düşünmenin özel bir moduna işaret etmektedir.

Mitoloji, aşkın güçleri içkin güçlere analoji yaparak temsil ettiğinde onlardan yetersiz bir biçimde bahsetmektedir.

Ona göre mit, insana kurtuluş getiren bir imkânı taşımaktadır.

Dinler tarihi okulu mit kavramını kültür tarihinin bir fenomenine indirgerken, Bultmann, mitte günlük koşuşturmanın ötesine uzanan imana işaret edildiğini belirtir. (s. 10)

Bultmann, mitolojilerin, olayların nedenlerine ilişkin bir açıklama çabası olduğu anlayışını tamamen reddetmemekte, fakat varoluşu her türlü nedenselliğin temeline yerleştirmektedir. Zire Bultmann için varoluş, nedenselliğe dayalı her türlü açıklama biçiminden ayrı olarak tam bir özerkliğe sahiptir. (s. 12)

…modern insanın mitsel düşüncede ifade edilen varoluşsal hakikati görebilmesi için, gerek mitolojinin gerekse bilimin nesnelleştirici düşüncesinin ötesine gitmelidir.
…mitolojiden arındırma, mitin gerçek mahiyetini (…) açığa çıkarmaya çalışır. (s. 13)

Bireysel varoluş ve kolektif varoluş arasında Bultmann’ın yaptığı ayrım, temelde, insanın varlık imkânlarına işaret eder.

Bultmann kendisinden önce üstlenilen mitolojiden arındırma çabasının (…) kerigmayı (kerigma = Tanrısal kelam) da giderdikleri için (…) Hıristiyan imanı için olumsuz sonuçlara yol açmıştır. (s. 17)

Tarih, uyandırılan öz anlamlarda karşılaşılan somut durumun talep ettiğine karşı bireyin aldığı kararlar sayesinde varolur.

Tarih, dünya görüşleri tarihidir.

Hıristiyan kerigması, mitolojik bir dünya görüşüne ait olduğundan dolayı, bilimsel dünya görüşünün kültürel araçlarına yabancıdır.

Schinewend
Modern insan ve Hıristiyanlık arasındaki esas çatışma alanı, Nietzsche’nin ilan ettiği Tanrı’nın ölümü trajedisinden kaynaklanan kriz sorunudur. Ona göre bu durumda, insan sadece teknoloji sayesinde doğaya hükmeden insan değil, aynı zamanda büyüsü bozulan dünyanın nihilist insanıdır. Bu durumda, mitolojiden arındırma sayesinde, kerigmanın varoluşsal hakikati açığa çıkarılsa bile, nihilist olan modern insanın İncil’e inanması mümkün olmaz. (s. 22)

Modern dünyada amel, kökenini kaygı içindeki varoluşta, dile gelme biçimi ise bilimsel dünya görüşünde bulmaktadır.
Bultmann amel sözcüğünü daima insanın karşıtı olarak kullanmıştır.

Tanrı’nın kelamı, dünyanın ötesini unutan insanı kuşatan kaygıdan onu kurtarabilir. Kelam ona (…) hitap ettiğinde dünyadan özgürleşme imkânı sağlar.

Bultmann’a göre, gündelik kaygı, kişiyi kolektif varoluşun içinde eriteceğinden dolayı, kişi Tanrı’ya imandan uzaklaşır.
…kendi eylemlerimiz ile güvenliğe erişeceğimizi zannettiğimizde, kendi eylemlerimizin kölesi oluruz.

Özgürlük, mevcut anın sınırlarını aşan bir amilden beslendiği için, kendi egosunu öznellikle özdeşleştiren insanın keyfi özgürlüğü değildir. Hakiki özgürlük sadece öte dünyadan seslenene Tanrı’nın çağrısına itaat etme konusunda özgür olmaktır. (s. 27)

Gnostik mitoloji insanın dünyevi güvenliğini terk etmesinin öteden gelen çağrıya icabet için zorunlu olduğunu ifade ediyorsa, Bultmann da modern insanın Tanrı’nın kurtarıcı fiiliyle karşılaşabilmesi için, bilimselci dünya görüşünün ötesine geçmesinin gerektiğini vurgular. (s. 29)

Bultmann İsa’nın tarihsel mesajını duyabilmek için Sinoptik İncillere kulak vermek gerektiğini ifade etmektedir.
Sinoptiklere uyguladığı biçim tenkidinin sonunda İsa’ya atfedilen sözleri üç grupta tasnif etmektedir. Ona göre Sinoptiklerdeki apokaliptik-eskatolojik sözlerden başka İsa’nın bir kısım sözü, logia olarak bilinen (…) doğulu hikmet geleneğinin bir devamı iken diğer bir kısmı (…) Yahudi dindarlığından yükselen mevcut düzene yönelik eleştirilerdir. (s. 31)

Bultmann’a göre İsa’nın mesajının özünü Tanrı Krallığı oluşturmaktadır.

İsa insanlara almaları gereken kararın Ne olduğunu değil Nasıl olduğunu vaaz etmiştir.

…her zaman bir karar krizi içinde bulunan insan, sadece Tanrı’ya itaat etme bilinci taşıdığında gerçek kararlar almış olabilecektir. (s. 33)

Bultmann’a göre tarihsel İsa kerigmadaki gibi kelamın bizatihi kendisi değil, sadece kelamı taşıyan birisidir. (s. 37)

Pavlus’a göre İsa, Tanrı’nın affedici kelamından başka bir şey değildir.

Bultmann’a göre Yunan düşüncesi ve Yeni Ahit’teki insan anlayışı arasında en temel fark, Yunan düşüncesinde, insanın zamanla olan ilişkisinin yok sayılması ya da en azından bu konuda İncil ile aşikâr bir karşıtlık içinde olmasıdır. Yunan düşüncesinde insan, başkalarıyla karşılaşması sayesinde varolamaz. İnsan kendi gerçek doğasını kavramada zamandan bağımsız olduğu için, gelecek yeni bir şey getiremez. Yunan düşüncesinde, her insanın hayattaki rolü önceden belirlenmiştir.
Yunan düşüncesinde insan, kendi bireyselliğini (…) dünyanın rasyonelliğinde arar.

Yeni Ahit’te insan (…) temelde muvakkat bir varlıktır. (s. 40)

Bultmann’a göre ‘hayatımız Mesih’le beraber Tanrı’da saklıdır’ dendiğinde, bilinmeyen geleceğin, Kutsal Ruh sayesinde inananları niteleyen sevgide mevcut olduğu ifade edilmektedir. (s. 41)

Eski Ahit’te dünyanın sonu öğretisi anlamında hiçbir eskatoloji yoktur. (s. 42)

Pavlus, insanı sadece kararlarında özgür olabilen bir varlık olarak kabul eder.
Pavlus, mevcut durumun çağrısını Tanrı’nın çağrısıyla özdeşleştirdi.

İnanan zaten olduğu şey olmalıdır ve olacağı şeyi halihazırda olmuştur. Burada emperatif-endikatif diyalektiği, kişinin halihazırda olduğuyla olacağı şey arasındaki bir eş zamanlılıkla sağlanan bir diyalektik, paradoksal bir birlikteliktir. Zira her endikatif içinde gizli bir emperatif, her emperatifin ise içinde gizli bir endikatif mevcuttur.

Ruhla yaşarız / ruhla yürürüz. (s. 45)

Kelamla karşılaşan kimse, aynı zamanda yargılamaktadır. İsa’nın kelamını işiten herkes, hayat ve ölüm arasında bir karar vermek durumundadır.

Benim sözümü dinleyip beni gönderene iman edenin ebedi hayatı vardır ve yargılanmaz fakat ölümden hayata geçmiştir. [Yuhanna, 5:24]

Bu ona, (…) hayatın olağan vasatilikteki anlamından uzaklaşırsa, sahiciliği bulabileceğini öğretir. (s. 50)

Bultmann, kişinin sadece varoluşsal kaygılar sayesinde Mesih hadisesiyle onun kelamında karşılaşabileceğine işaret etmektedir.

…tarih, hiçbir arkaik sembolizmin yapısını radikal bir biçimde değiştiremez. Aksine tarih, ona sadece yeni anlamlar yükler.

Kilise Babalarının eserlerinde dışsallaşan dünya tarihi anlayışı, Yahudi apokaliptik tarih anlayışının bilimselci bir ilgiyle yorumlanmasından başka bir şey değildir. Augustine Tanrı Şehri adlı eserinde, tarihi, Mesih’in ve Kilise’nin gelişine kadar hazırlık safhası olan ve şeytanın hükmü altında olan kötülük çağı ve tanrısal inayetin gücü altında olan kurtuluş çağı olarak iki safhada ele alır. (s. 61)

Kant’ın tarih görüşünün Hıristiyan tarih teolojisinin ve eskatolojisinin ahlakçı bir dünyevileştirmesi olduğu söylenebilir.

Hegel tin öğretisiyle, Hıristiyan Parousia inancının sekülerleştirilmesinden başka bir şey elde edemedi. (s. 63)

Spengler, medeniyetlerin doğasının doğru bir biçimde teşhis edilmeleri halinde, gelecekte vuku bulabilecek olayların önceden kestirilebileceğinden bahsetti. (s. 68)

İncil metinlerini mitolojiden arındırma daha çok hermenötik bir meseledir.

Tarihsel hakikat, sadece tarihsel olarak varolan insanların varoluş hakikati olarak anlaşılabilir.

Bultmann insan varlığından varoluş olarak bahsettiğinde, nesne düzeyine indirgenemez olan hakikatten, sadece insana ait olan bir varlık biçiminden bahsetmektedir. (s. 74)

Doğa bilimi, varoluşun tarihselliğini anlamayı güçleştiren nesnelleştirici düşünce biçimine sahiptir.

Bir tarihçi her hangi bir olayın nasıl gerçekleştiğini anlamaya yönelir yönelmez, tarihsel olayı meydana getiren nedenleri keşfetmeye çalışacağından dolayı, tarihin nesnel bir fotoğrafını elde etmeye çalışacaktır. Bultmann, hiçbir olayın tarihsel bir neden olmaksızın gerçekleşmeyeceğine işaret ettiğinde Kant’ın etkisi altındadır.

Bultmann, tarih biliminde rastladığımız neden-sonuç bağıntısını doğa biliminde ortaya konan nedensellik anlayışından ayırt ederken Yeni Kantçı felsefeye yönelir. (s. 77)

Heidegger, tarihin temelini tarihten önce olan Dasein’ın tarihselliğinde arar.
Dasein’ın tarihselliğinin temelinde, onun ölüme-doğru-varlık olması bulunmaktadır.

İnsan ölüme-doğru-varlığında kendi varoluşunun sonluluğu-sınırlılığı ile karşılaştığında, sonsuz imkânlardan kendi yazgısının faniliğine sürüklenmektedir. (s. 78)

…tarihsel bir olayın anlamı sadece tarihin sonunda kesin olarak anlaşılabilir. Nitekim insan tarihsel bir varlık olduğu için, tarihin anlamını kesin olarak anlaması mümkün değildir. (s. 82)

Dilthey çeşitli formları içinde hayatı anlamaya çalıştı. Ona göre hermenötiğin görevi, sadece metnin yorumuna ait bir şey olmanın ötesinde, hayatın kendini eserlerde nasıl ifade ettiğine ulaşmaya çalışmaktır.

Bultmann’a göre, metni anlamak, metnin söylediği şeyi anlamaktır. Yorum daima metnin hakkında konuştuğu şey tarafından yönetilir. (s. 87)

Bultmann’a göre, yorumun koşulu metin ve yorumcunun aynı tarihsel dünyada yaşadıkları olgusuna dayanır. (s. 91)

Bultmann’ın katılımcı anlama kuramı, büyük ölçüde Aristoteles’in trajedi yorumuna dayanır.
Trejedi sayesinde izleyici, sahnede temsil edilen oyunun bir katılımcısı haline gelir.
Bultmann, Aristoteles açısından izleyicinin trajediye katılımının, trajedide temsil edilen varoluşa ya da karar krizine katılım olarak anlaşıldığını vurgular. (s. 92)

Kişi özel varoluşu ile ilgili suallerde Tanrı’yı araştırdığında, onun hayatı Tanrı’yla ilgili araştırmasının bir parçası olur. Çünkü kişinin Tanrı ve kendi hakkındaki suali özdeştir. Bir başka ifadeyle, kişi Tanrı’dan bahsettiğinde kendi varoluşundan da bahsetmiş olacaktır. Çünkü hem Tanrı hem de insan varoluşu nesnelleştirilemez bir niteliğe sahiptir. Bu nedenle İnciller, kişinin varoluşuna hitap eder. (s. 95)

Bultmann’ın teolojik hermenötiği, insan varoluşunun İncil metinlerinde nasıl anlaşıldığı üzerine odaklanmaktadır. (s. 96)

Felsefe kesin özel bir nasıl sorusuyla belirlenen insan varoluşu ile ilgili olarak nasılın kendisi hakkında değil, sadece nasılın neliği hakkında konuşur.
Bir başka ifadeyle, felsefe varoluşa sadece varoluşsallık açısından ilgilenmektedir. (s. 103)

Tanrı’nın kelamı, insanın ön anlaması tarafından belirlenemez.
Tanrı konuştuğunda insana düşen, kelamı kendi ön anlaması ile özdeşleştirmek değil, dinlemektir. (s. 106)

Bultmann, Heidegger felsefesinin Yeni Ahit’in sekülerleşmiş felsefi bir biçiminden ibaret kaldığını belirtmektedir.

Heidegger’in sahici varoluş ile ilgili söyledikleri Hıristiyan’ın kendi varoluşunu kazanabilmesi için katkı sağlamaz.

Çünkü Bultmann’a göre varoluşu tamlığa kavuşturan Dasein’ın ölüme-doğru-varlık oluşu değil, Tanrı’yla sen-ben ilişkisi içinde karşılaşmasıdır. (s. 109)

Nihilist umutsuzluk, insanın gerçek anlamda tarihselliğini yitirmesiyle ilgilidir. Zira nihilizm, insan varoluşunun geleceğe açıklığını yok ettiğinden, yeni bir oluş anlamında aktüel bir imkânı ifade eden insan varoluşunun tarihselliğini imha eder.

Nihilizm, insanın tarihsel bir varlık olduğu gerçeğini inkâr etmez, sadece insanın tarihselliğinin tamamen anlaşıldığını/aşıldığını(?) savunur. (s. 112)

İnsan kendi varoluşunu Tanrı’nın hediyesi olarak kabul etmek zorundadır. Kendi varoluşunu tanrısal inayetle gerçekleşen bir hediye olarak kavramayan kimse, hayatı kötümser bir biçimde kendi istekleri karşısında kendi omuzlarına bindirilen bir yükmüş gibi anlayacaktır. (s. 113)

Tanrı’yı, gözümüzle değil, ruhumuzla tecrübe ederiz. Kişi sadece varoluşsal bir ilişki içinde Tanrı’nın bilgisine erişebilir. (s. 115)

Hıristiyan imanı için Tanrı’nın fiili, inanmayandan çok inanan kimse için gizlidir. Bu nedenle Hıristiyan imanı, Tanrı’nın fiilini gözlemlenebilen bir olayla özdeşleştiremez. (s. 121)

Mucize, sadece onda Tanrı’yı göremeyen kişi için gizlidir. Bununla birlikte, insanın tanrısızlığı, sadece kendi isteği ve iradesiyle aşabileceği bir durum değildir. Zira tanrısızlık, insanın günahı tarafından belirlenen varoluş olduğundan, insanın varolma tarzıdır. (s. 126)

Bedenden doğan bedendir, ruhtan doğan ruhtur.

Elis Yayınları
Aralık, 2006, Ankara