2 Eylül 2021 Perşembe

Jack London – Kızıl Veba

Jack London – Kızıl Veba

 


Patika, bir zamanlar üzerinden demiryolu geçen yükseltilmiş toprak set boyunca uzanıyordu.

 

İhtiyar bir adamla bir çocuk bu yoldan yürüyordu.

Koca bir yapraktan, maharetle yapılmış güneş siperliğinin koruduğu gözleri, dikkatle ayağının bastığı yerlere bakıyordu.

 

Çocuğun bakışları hareketlenen çalılara sabitlendi. Sonra manzaranın içine koca bir ayı, bir boz ayı daldı ve insanları görür görmez aynı onlar gibi donup kaldı.

 

Yayını hazır tutup geri geri giderek o da ihtiyacı izledi.

 

"Amma da büyüktü, değil mi Granser," diye kıkırdadı. İhtiyar başıyla onayladı.

 

Bu para, basılan son paralardan olmalı çünkü 2013 yılında Kızıl Ölüm geldi.

Bunlar altmış yıl önce oldu ve dünyada o yılları gören bir tek ben kaldım.

 

İnsanın bu dünyadaki bütün çalışması köpükten öte bir şey değil. İnsan kendine faydası olacak hayvanları evcilleştirip düşmanca davrananları yok etti, toprağın yabani bitki örtüsünü temizledi. Ama sonra insan yok oldu ve ilkel hayat geri dönüp onun elleriyle yaptığı her şeyi sildi süpürdü.

 

Veba, kızıl vebaydı. İnsanların yüzü bir saat içinde tamamen kızıla dönüyordu.

 

Vebadan sonraki dönemde kadınların sayısı çok azalmıştı. İsterse babanın dediği gibi getir götürcü olsun, evlenmek için bulabildiğim tek kadın oydu.

 

…elleriyle kumu kazdılar ve bir süre sonra üç iskelet ortaya çıkardılar. İkisi yetişkin, biriyse çocuk iskeletiydi. Koca cüssesiyle ihtiyar da yanaşıp oğlanların bulduklarına baktı. "Veba kurbanları," dedi.

 

İnsanoğlu uygarlık yolundaki kanlı ilerleyişine başlamadan önce, ilkelliğin karanlığına giderek daha çok batmaya mahkûmdur. Sayımız artınca ve herkese yer olmadığını hissettiğimizde birbirimizi öldürmeye başlayacağız.

 

"Haydi Granser, bize Kırmızı Ölüm'ü anlat,"

 

Bütün dünya insan doluydu. 2010 nüfus sayımına göre dünyada sekiz milyar insan yaşıyordu.

 

Salgın başladığında gençtim, 27 yaşındaydım,

 

"Kızıl Ölüm'e ne oldu, Granser?"

 

…bu hastalığın ilk işaretlerinden biri yüzün ve tüm vücudun kızarmasıydı, bir de hastalığa yakalananlar çok kısa sürede ölüyordu.

Bir başka ilginç şey de ölenin vücudunun büyük bir hızla dağılmasıydı.

 

Ben de ilk ölüme salı günü tanık oldum; öğrencilerimden Bayan Collbran sınıfta, gözlerimin önünde otururken ölüp gitti.

Sınıfımda ölen kızla beraber kaldığım o kısa süre içinde haber bütün üniversiteye yayılmış, binlerce öğrenci sınıfları, laboratuvarları terk edip kaçmıştı.

…tek başıma kalmıştım.

 

Kızıl Ölüm'ün gelmesiyle birlikte dünya mutlak ve geri dönüşsüz olarak dağıldı, paramparça oldu. On bin yıllık kültür ve uygarlık, göz açıp kapayıncaya kadar yok oldu, 'köpükler gibi uçup gitti'.

 

Yangınlar öyle büyümüştü ki alevler bütün göğü aydınlatmıştı.

 

Bütün evcil hayvanlara tuhaf şeyler oluyordu. Vahşileşiyor ve birbirlerini avlıyorlardı.

 

…roman 1912 yılında İngiltere'de London Magazine'de yayımlandı. 1913 yılının Haziran ve Eylül ayları arasında ABD'de American Sunday Monthly Magazine'de tefrika edildi. 1915 yılında da Macmillan Yayınevi tarafından kitap olarak basıldı.

 

The Scarlet Plague

Türkçeleştiren: Levent Cinemre

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020

 

1 Eylül 2021 Çarşamba

Jack London - Yaşamak Hırsı

 Jack London - Yaşamak Hırsı

 

Yaşamak Hırsı (Love of Life)

(İki eleman altın bulmak üzere yola çıkmış. Erzakları tükendiği için şartlar zorlaşıyor. Üzerlerinde yük olan şeyleri atıyorlar, altınları bile. Geceleri kurtların seslerini duyuyorlar, korku onları dinçleştiriyor.)

 

He, her şeyin sonunda işte bu kalacak

Yaşadılar· ve oynadılar:

Oyunun bir kısmı hep kazanılacak,

Boyasız kaldıkları halde zarlar.

 

Yamaçtan aşağı topallayarak indiler; önde giden kayaların üstünde ayağı kayarak düştü.

 

“Hey Bill, bileğim burkuldu.”

Bill bulanık suların içinde yürümeğe devam etti.

 

Yükünü açınca ilk işi kibritlerini saymak oldu. Altmış yedi taneydiler. Emin olmak için üç kere saydı.

 

Arada bir böğürtlenleri yemek için duraklıyarak sola doğru yürüdü. Bileği sertleşmiş, topallaması artmıştı ama bunun acısı midesinin ağrısı yanında hiç kalıyordu. Açlığın pençeleri keskindi. Böğürtlenler bu kemirmeye bir şey yapamadıkları halde dilini ve damağını yaralıyorlardı.

 

Zihnini bir hayal meşgul ediyordu. Son bir kurşunu kaldığına emindi. Şarjörde olduğunu farketmemişti. Öte yandan şarjörün boş olduğunu da biliyordu. Fakat hayal ısrar ediyordu. Saatlerce buna karşı savaştıktan sonra tüfeği açtı ve boşlukla karşılaştı. Sanki kurşunu orada bulacağını hakikaten bekliyormuş gibi hayal kırıklığına uğramıştı.

 

Sırtüstü kımıldamadan yatarken hasta kurdun soluğunun gittikçe yaklaştığını işitiyordu.

 

…kurt o kadar çok zamandır beklediği yiyeceğe dişlerini bastırmak için son kuvvetini harcıyordu. Fakat adam da uzun zamandır bekliyordu; meşinleşmiş eli hayvanın çenesi üzerine kapandı. Kurt zayıfça karşı koymaya çalıştı, adamın bir eli kuvvetsizce tutarken diğer eli de yavaş yavaş kavramaya hazırlandı. Beş dakika sonra adanan vücudunun bütün ağırlığı kurdan üstünde idi. Ellerinde hayvanı boğacak kuvvet yoktu, fakat yüzü hayvanın boğazına yapışmış, ağzı kıl dolmuştu.

 

Üç hafta sonra adam gemide yatağı üzerinde, gözlerinden yaşlar akarak kim olduğunu, başından neler geçtiğini anlatıyordu.

 

Bir gün gizlice odasını aradıkları zaman yastığın, şiltenin, her köşe bucağın ekmekle doldurulmuş olduğunu gördüler. Fakat yine de adamın aklı başındaydı. Sadece muhtemel bir kıtlığa karşı tedbir alıyordu…

 

Beyaz Issızlık (The White Silence)

(Zorlu doğada yol alan üç eleman, biri yaralanır, diğerleri yola onsuz devam etmeyi düşünür…)

 

Mason, ağzından bir parça buz tükürdü ve üzgün bir bakışla zavallı hayvana bakarak: “Karmen iki günden fazla dayanamaz.” dedi.

 

Birdenbire yerinden fırlayan zayıf hayvanın dişleri Mason’un hemen boğazının yanından geçti.

“Isıracaksın, ha?" Kamçının sapı ile kulağının arkasına hesaplı bir vuruş üzerine ağzından salyalar akan köpek hafif bir hırıltı ile karlar içine yuvarlandı.

 

İkindi ilerliyordu, sessiz yolcular Beyaz ıssızlıktan doğan korku ile işlerine eğilmişlerdi. Tabiatın insanı kendi faniliğine inandıracak pek çok oyunları vardır nehirlerin sonsuz akışı, fırtınanın dehşeti, zelzelenin sarsıntısı, göklerin gürlemesi - fakat en müthişi, hepsinin en şaşırtıcısı, beyaz ıssızlığın meçhul görünüşüdür. Her türlü hareket durur, gökyüzü açılır, semalar bronz gibidir; en küçük bir fısıltı mukaddesata tecavüze benzer ve kendi sesinin gürültüsünden korkan insan ürkekleşir. Bu ölü dünyanın vus’atından seyahat eden yegâne hayat zerresi olduğu için bu cür’etinden titrer, hayatının bir sinek hayatından fazla bir şey olmadığım fark eder (s. 23).

 

Senelerin ve karların ağırlığıyla yüklü koca ağaç hayat faciasında son rolünü oynadı. Mason ikaz edici çatırtıyı işitti, kenara fırlamaya kalkıştı, fakat hemen hemen ayakta iken darbeyi omuzu üstüne yedi.

 

Yataklarını ölümle paylaşan insanlar sıralarının ne zaman geldiğini bilirler. Mason, feci bir şekilde ezilmişti.

Ümit yok; yapılacak hiçbir şey yok.

 

Ben ölmüş bir adamım Kid. Üç dört uykuluk bir zamanım kaldı. Siz yola devam edin.

 

Malemut Kid yalvardı: "Bana uç gün müsaade et. Belki biraz iyileşirsin; belki bir şeyler olur.”

"Hayır.”

 

…adam ölmüyordu.

 

Meksikalı (The Mexican)

(Devrimci anne-babası askerler tarafından öldürülen eleman, Teksas’ta devrimci bir gruba katılır. İhtiyaç duydukları silahları alabilmek için paraya, para kazanmak için de boks maçları yapmaya gerek duyarlar. Elaman iyi dövüştüğü için boks maçlarına çıkar. Ünlü bir boksöre karşı maç ayarlanır ve şike pazarlığı yapılır. Güya devrimci arkadaşları da elemanın aleyhinde bahis yaparlar.

 

Hikâyesini kimse bilmiyordu. Hele Junta'dakiler büsbütün habersizdiler.

İsminin Felipe Rivera olduğunu söylemişti.

 

“Demek ihtilâl için çalışmak istiyorsun? Peki, ceketini çıkar, şuraya as. Gel sana kovayla bezin nerede olduğunu göstereyim. İşe yerleri temizlemekle başlarsın…”

 

“Bak nasıl olacak. Ortaya konulan para gişe hâsılatının yüzde altmış beşidir. Sen tanınmayan bir boksörsün. Kârı Danny ile paylaşacaksın, yüzde yirmisi sana, sekseni ona. Nasıl, âdilâne bir taksim değil mi..”

 

Rivera, asık suratı ile: ‘‘Kazanan hepsini alır." diye ısrar etti.

 

Rivera’nın ringe girişi hemen hemen farkedilmemişti.

Ona kimsenin güveni yoktu.

 

Bu boks değildi. Cinayetti, katliâmdı.

O anda şaşırtıcı bir şey oldu. Dönen, göz karartan karışıklık birdenbire durdu, Rivera ayakta yalnızdı. Danny, heybetli Danny, sırtüstü yerde yatıyordu. Şuuru geri geldikçe vücudu titriyordu. Sendelememiş, yığılmamış, ağır ağır düşmemişti. Rivera'nın sağ kroşesi onu ölüm kesinliği ile olduğu yere sermişti.

 

İkinci ve üçüncü raundlar tatsız geçti. Danny ilerliyor, geriliyor, tutunuyor, müdafaa ediyor, o ilk raunddaki yumruğun tesirinden kurtulmaya çalışıyordu.

Rivera'nın bir yumruğuna karşılık o üç tane atıyordu; fakat bunlar tesirsiz darbelerdi.

 

Fakat şimdi hakem harekete geçmiş, Danny'ye taraf tutan bir hakemin yapacağı bütün kolaylıkları göstererek, Rivera’yı geri çekiyordu. Halbuki Danny güç durumda kalıp da ona sarıldığı zaman onu ayırmıyordu.

 

…O, tüfekler için dövüşüyordu. Bütün tüfekler kendisi idi. O, ihtilâldi. Bütün Meksika için dövüşüyordu.

 

Raundlar arasında Rivera'nın yardımcıları ona hemen hemen hiç yardım etmiyorlardı.

 

Salonda tek sakin insan Rivera idi.

 

Danny alayını on yedinci raunda sürükledi. Bir yumruğun altında Rivera sersemleyerek sendeledi. Geri doğru düşerken kolları yanına sarktı. Danny beklediği fırsatın bu olduğunu sandı. Çocuğun Akıbeti artık insafına kalmıştı. Rivera onu böylece kandırıp, müdafaasız bir vaziyete sokunca, ağzına şiddetli bir yumruk indirdi. Danny düştü. Kalktığı zaman çenesinin sağ tarafına müthiş bir tane daha indirdi. Bunu üç kere tekrarladı. Bunlara faul demek imkânsızdı.

 

Danny bir daha kalkmamıştı.

 

Ateş Yakmak (To Build a Fire)

(Elaman, dondurucu soğuğa dayanmaya çalışıyor. Islandığı için ateş yakmaya çalışıyor.

 

Adam yamacı tırmanıp da asıl Yukon yolundan ayrılarak ağaçlar arasındaki doğuya giden yola saptığı zaman soğuk ve kasvetli gün doğmuştu.

…her şeyin üzerinde gündüzü karanlık yapan bir kasvet, ele geçmez ince bir örtü vardı sanki…

 

Adam ırmak yatağında yürümeye başlayınca köpek, cesareti kırılmışçasına kuyruğunu sallayarak peşinden yürüdü.

 

Karın altındaki bu su bir santim derinliğinde de olabilirdi, bir metre de. Bazan üstlerinde bir iki santimlik bir buz tabakası, bunun üstünde de kar olabilirdi. Bazan da üst üste su ve buz tabakaları olurdu ki, buraya basan insan bir biri arkasından hepsinden geçerek beline kadar ıslanırdı.

 

Hiç bir işaret olmayan, dümdüz karın emniyet telkin ettiği bir yerde adam birdenbire battı. Derin değildi. Sağlam yöre basmadan evvel dizlerine kadar ıslanmıştı.

 

Ağacın üst dallarından birinin karları aşağı düşmüştü. Bu, alttaki dallara çarparak onları da salladı. Hareket böylece devam ederek bütün ağacı kapladı. Bir çığ gibi büyüdü ve birdenbire adamın ve ateşin üzerin e indi. Ateş sönmüştü! Yandığı yerde şimdi taze bir kar yığını vardı.

 

Desteden bir kibrit ayırmaya çalışırken hepsi birden karların arasına düştüler. Kaldırmak istedi, kaldıramadı. Şimdi çok dikkat ediyordu. Zihninden donan ayakları, burnu, yanakları, donmakta olduğu düşüncesini atarak, bütün ruhunu kibritlere vakfetti.

 

Kibriti dişleri arasına sıkıştırarak bacağına sürttü. Alev alınca dişleri ile ağaç kabuğuna tuttu. Fakat yanan kükürt burnuna, ciğerlerine kaçtı, öksürmeğe mecbur oldu ve kibrit karlar arasına düşerek söndü.

 

Ateş yakmaya muvaffak olamamıştı.

 

Kar fırtınasına tutulmuş bir adamın hikâyesini hatırladı. Bir geyik öldürmüş, içine girmiş ve böylece kurtulmuştu. O da köpeği öldürür, ellerini hissi gelene kadar sıcak vücut içine sokardı.

 

Köpeği öldüremeyeceğini anladı.

 

Donma ile olan savaşını kaybediyordu. Soğuk her tarafından vücuduna işliyordu.

 

Nasıl olsa donacaktı, hiç olmazsa bunu bir erkek gibi kabul etmeliydi.

 

Adam bundan sonra kendince en rahat, en tatmin edici uykuya daldı.

 

Altın Damarı (All Gold Canyon)

(Altın bulunan bir kanyonda, altın madeninin yerini bulmaya çalışan eleman, bir süre sonra kanyonda yalnız olmadığını fark eder.)

 

Burada her şey istirahat halinde idi. Dar ırmak gürültülü akışını sessiz bir havuz haline getirecek kadar yavaşlatmıştı.

 

Kanyonda tek bir zerre bile toz yoktu. Yapraklar ve çiçekler temiz ve saf, otlar taze kadife gibiydiler.

 

Altın damarının derinleşmesi adamın işini fazlalaştırdığı halde o tavaların gittikçe artan zenginliği ile teselli buluyordu.

 

Birdenbire bir tehlike önsezisi hissetti, sanki üstüne bir gölge inmişti. Fakat gölge yoktu. Kalbi boğazına fırlamış onu boğuyordu. Sonra yavaşça kanı soğudu ve yerli gömleğini soğuk soğuk sırtında hissetti.

Ne yerinden fırladı ne de etrafına baktı. Hiç kımıldamamıştı.

 

Bütün bu müddet içinde arkasından birisinin omuzu üstünden altın külçelerine baktığını biliyordu.

Hâlâ elindeki külçeye alâka gösterirmiş gibi yaparak dikkatle dinledi ve arkasındaki şeyin nefes aldığını duydu. Gözleri önündeki toprakta bir silâh araştırdı ise de sadece bu tehlike ânında ona hiç bir kıymet ifade etmeyen altın külçelerini gördü.

 

Böylece düşünürken, yüksek gürültülü bir ses kulağında patladı. Ayni anda sırtının sol tarafına şiddetli bir darbe indi, sanki bunun değdiği noktadan vücudunun içine bir ateş dalgası girmişti. Havaya fırladı, fakat daha ayağa kalkamadan olduğu yere yığıldı. Vücudu ani bir sıcaklıkta kuruyan bir yaprak gibi buruştu ve başı kayaların arasında, göğsü altın dolu tavasına, bacaklar çukurun dibinin darlığı yüzünden karmakarışık bir vaziyette düştüler. Bacakları ihtilâçla sarsıldı, vücudu şiddetli bir nöbete tutulmuş gibi titredi. Derin bir iç çekişi ile ciğerler ağır ağır genişledi. Sonra nefesi yavaş, çok yavaş dışarı verildi ve vücudu ağır ağır hareketsizleşti.

Yukarda elinde tabancası ile bir adam çukurun kenarından aşağı bakıyordu. Uzun zaman altındaki yüzükoyun yatmış hareketsiz vücuda baktı (s. 79).

 

Ayakları dipten yarım metre kadar yüksekte iken ellerini bırakarak aşağı atladı.

Ayakları dibe değdiği anda altın arayıcısının kolunu birden uzattığını gördü, ayaklan şiddetle çekildi ve kendini yerde buldu. Atlarken tabancalı eli başının üstünde idi. Ayaklarının yakalandığı sür'atle o da silâhını aşağı indirdi. Daha düşmesi tamamlanmamış havada idi ki, tetiği çekti. Dur yerde kulakları sağır eden bir patlama duyuldu. Çukur dumanla dolduğundan bir şey görünmüyordu, Yere sırt üstü düştü ve altın arayıcısının vücudu kedi gibi sıçrayarak üstüne bindi.

 

Sırt üstü yatan yabancı etrafı hayal meyal görüyordu, fakat hasım tarafından gözlerine kasten atılan bir avuç toprakla tekrar körleşti. Bu şaşkınlık anında tabancayı tutan eli gevşemişti. Bir an sonra beynine parçalayıcı bir karanlığın indisini hissetti ve karanlığın ortasında karanlık dahi dindi.

 

Hazinesi tamamıyla toplandığı zaman sıkı sıkı battaniyelerinin içine sardı ve kıymetini takdir etti.

“iki yüz kilo çekmezse adam değilim.” diye vardığı neticeyi belirtti. “Yüz kilosunun kuvartzla, toprak olduğunu kabul edelim, geriye yüz kilo altın kalır. Hey, Bill, uyan uyan! Yüz kilo altın! Kırk bin dolar! Hepsi de senin! Hepsi! Hepsi!’’

 

Yüz Karası (Lost Face)

(Deri için avcılık yapan bir grup eleman, bu iş için yerlileri zor koşullarda çalıştırıyor. Ve sonra yerliler intikam alıyor.)

 

Bu artık sondu. Avrupanın bir merkezinden diğerine kuş gibi konan Subienkow'un ıstırap ve dehşetle dolu yolu nihayet burada, her zamankinden daha uzakta Rus Amerikasında sona eriyordu. Kollan arkasında bağlı karların içine oturmuş işkence sırasının kendisine gelmesini bekliyordu.

 

Kalenin yapılmasına başlandı. İşçileri zorla çalıştırıyorlardı. Birbirine bağlı kütüklerden duvarlar, Nulato Kızılderililerinin haykırış ve inlemeleriyle yükseldi.

 

Elini kaldırdı. Makamuk baltayı, kütük yarmak için kullandığı geniş baltayı kaldırdı. Parlak çelik donuk havada parıldadı, bir saniye Makamuk'un başı üzerinde durakladı, sonra Subienkow'un çıplak ensesine indi. Eti ve kemiği yararak alttaki keresteye kadar girdi. Şaşkın vahşiler başın kan damlayan kütükten bir metre öteye fırladığını gördüler.

Büyük bir şaşkınlık ve sessizlik vardı, sonra akıllarına ilâç diye bir şey olmadığı fikri geldi. Kürk hırsızı hepsinden akıllı çıkmıştı. Bütün esirler arasında sadece o işkenceden kurtulmuştu. Oynadığı koz bu idi.

 

Türkçeleştiren: Mehmet Harmancı

Varlık Yayınları, 3. Basım, 1961





Jack London - Uçurum İnsanları

Jack London - Uçurum İnsanları

 

1. İNİŞ

“Fakat yapamazsın bunu, biliyorsun,” diyordu, Londra’nın Doğu Yakası’na gitmek meselesinde yardımına başvurduğum arkadaşlarım.

 

İstediğim şey Doğu Yakası’na dalmak, olup biteni kendi gözlerimle görmek. Bu insanların nasıl yaşadıklarını, niçin orada yaşadıklarını ve ne için yaşadıklarını öğrenmek istiyorum.

 

Londra’nın sokaklarında insan yoksulluğun sefil görüntülerinden kaçamaz

 

2. JOHNNY UPRIGHT

Size Johnny Upright’ın adresini vermeyeceğim. Doğu Yakası’nın en saygın sokağında yaşadığını söylesem yeter

 

Kendisi Doğu Yakası’nda aralıksız otuz yıl çalışmış bir dedektifti

 

3. KALDIĞIM YER VE DİĞER MEKÂNLAR

 

4. BİR ADAM VE UÇURUM

Kısacası Londra Uçurumu koca bir mezbahaydı.

 

5. UÇURUMUN KIYISINDAKİLER

Şehir hayatı zaten insana uygun olmayan gayri tabii bir hayattır; ama Londra’nın şehir hayatı öylesine gayri tabiidir ki, ortalama bir erkek ya da kadın işçi buna dayanamaz.

İyi bir toprak emekçisi, birinci nesil şehir işçisi olarak yetersiz kalır. İkinci nesil işçi de, güdülenme ve girişimcilik eksikliğinden, ayrıca fiziksel olarak da babası gibi çalışacak durumda olmadığından, Uçurum’un dibindeki mezbahalara doğru yol almaya başlar.

 

6. FRYING PAN SOKAĞI VE CEHENNEME BİR BAKIŞ

Bir sürü çocuk, suyu çekilmiş bir göletin dibindeki yeni kurbağa olmuş iribaşlar gibi dar kaldırıma yayılmıştı.

 

7. VICTORIA NİŞANI SAHİBİ ADAM

Düşkünlerevinin geçiciler koğuşuna yatmak kolay değilmiş meğer. Şu ana değin iki kez denedim, yakında üçüncü kez deneyeceğim. İlk seferinde akşamın yedisinde, cebimde dört şilinle yola düştüm. Böylece iki hata yapmış oldum. Öncelikle, koğuşa yatmak için başvuran kişinin muhtaç durumda olması gerekiyor ve üstü inceden inceye aranıyor.

 

Köşeyi döndüğümüz sırada adamlardan biri şöyle dedi: “Bugün buraya girebilirdim. Saat birde geldim; o sırada kuyruk daha yeni oluşuyordu - onların evcil hayvanları bunlar. Her gece aynı kişileri içeri alıyorlar.”

 

8. ARABACI VE MARANGOZ

Arabacı ile Marangoz’un arasında, Mile End Caddesi boyunca yürüdüm. Mile End Caddesi, Doğu Londra’nın ortasından geçen işlek bir caddedir; sokakta kalmış on binlerce insan vardı caddede.

 

Çamurlu, balgam dolu kaldırımda gördükleri portakal ve elma kabuğu parçalarını, üzüm çöplerini alıp yiyorlardı. Erik çekirdeklerini dişleriyle kırıyor, içlerini çıkarıyorlardı. Bezelye büyüklüğündeki ekmek kırıntılarım, ne olduğu anlaşılmayacak denli kirlenip kararmış elma koçanlarını toplayıp ağızlarına atıyorlar çiğneyip yutuyorlardı. Bunlar Tanrı’nın senesi 1902’de, 20 Ağustos gününün akşamı saat altıyla sekiz arasında dünyanın gördüğü en büyük en zengin ve en güçlü imparatorluğun merkezinde yaşanıyordu.

 

9. ÇİVİ

 

10. BAYRAĞI TAŞIMAK

 

11. MANDAL

Argoda, parasız yemek bulunan yerlere “mandal” deniyor.

 

12. TAÇ GİYME GÜNÜ

Bir Çin atasözü der ki, bir adam tembelce yaşarsa bir diğeri açlıktan ölürmüş. Montesquieu de şöyle demiş: “Çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insan elbisesiz kalıyor.”

 

13. RIHTIM İŞÇİSİ DAN CULLEN

…Dan Cullen adındaki rıhtım işçisi, şimdi hastanede ölüm döşeğindeydi.

 

Dan Cullen’ın hikâyesi küçük, kısa bir hikâye; ama satır aralarında okunacak çok şey var. Alt tabaka bir ailede, kastların birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı bir şehirde ve ülkede doğmuş. Hayatı boyunca ağır iş yapmış.

 

“Büyük Rıhtım Grevi”nde önderlik yapma suçunu işlemiş. İşte bu, Dan Cullen’ın sonu olmuş. Artık damgalı bir adammış ve her gün, on yıl veya daha fazla süreyle, ona bu yaptığı “ödetilmiş”.

 

14. ŞERBETÇİOTU TOPLAYANLAR

Bu yıl tarım alanı az olduğu gibi, kötü geçen yaz mevsimi ve rezil yağmurlar da verimi azalttı. Yaşanan talihsizlik şerbetçiotu sahiplerini de, şerbetçiotu toplayanları da kötü etkiledi.

 

15. DENİZLERİN KADINI

 

16. MÜLKE KARŞI İNSAN

Maddeci ve ruha değil, mülke dayalı bir uygarlıkta, mülkün ruha göre daha el üstünde tutulması, mülke karşı işlenmiş suçların insana karşı işlenmiş suçlardan daha ciddi telakki edilmesi kaçınılmazdır.

 

17. VERİMSİZLİK

Sendika emekçiler arasındaki rekabeti engeller, ama sendikanın bulunmadığı yerlerdeki rekabeti de sertleştirir.

 

Mile End Waste’deki bu adam, tartışmayı uzatmaksızın, iki adam aynı işin peşinde oldukları zaman ücretlerin düşeceği ilkesini vurgulamıştı.

 

Endüstriyel dokunun her yerinde bir ayıklama sürer gider. Verimsizler elenip aşağı atılır.

 

Çalışmaya hazır insan sayısı, mevcut işlerin sayısından fazlaysa, iş sayısının üzerinde kalanlar verimsiz sayılacak, aylak gezmeye ve acılar içinde yok olup gitmeye yazgılı olacaklardır.

 

18. ÜCRETLER

 

19. GETTO

Kendiniz için yeterli görmediğiniz bir şey, başka insanlar için de yeterli değildir; işte o kadar.

 

Bir sınıfın üstünlüğü için, başka bir sınıfın alçalmışlığı şarttır; işçiler gettoya tıkıldıklarında, bunu izleyen alçalma kaçınılmaz hale gelir. Kısa, güdük insanlar yaratılır, efendilerinin neslinden çarpıcı şekilde farklı, takatten, güçten mahrum görünen bir nesildir bu.

 

20. KAFELER VE UCUZ PANSİYONLAR

Sabahın erken saatlerinde, çalışmaya giden işçilerle dolu sokaklarda çok sayıda kadın, yanlarında ekmek çıkınlarıyla kaldırıma oturur. Bir sürü işçi bu ekmeklerden satın alıp hem yer hem yürürler. Kuru ekmeği, kafelerden bir peniye alabilecekleri çayla bile ıslatmazlar. Bir insanın böyle bir yemekle günlük işine başlamasının doğru olmadığına kuşku yok; meydana gelecek zararı işverenin ve ülkenin çekeceğine de kuşku yok. Devlet adamları bir süredir “İngiltere, uyan artık!” diye bağrışıp duruyor. Oysa “İngiltere, beslen artık!” deselerdi, daha sağduyulu bir söz etmiş olurlardı.

 

21. HAYATIN TEKİNSİZLİĞİ

Batı Yakası’ndaki insanların ortalama yaşam süresi elli beş yıl; Doğu Yakası’ndaysa bu süre otuz yıl.

 

22. İNTİHAR

Hayat bu kadar tekinsiz, mutlu olma imkânı bu kadar uzak olunca, hayatın ucuzlaması ve intiharların yaygınlaşması kaçınılmaz olur.

 

23. ÇOCUKLAR

 

24. BİR GECE GÖRÜNTÜSÜ

 

25. AÇLIĞIN FERYADI

 

26. İÇKİ, İÇKİ KARŞITLIĞI VE TUTUMLULUK

Kader bugün beni Doğu Yakası’nda yaşamaya mahkûm etse ve bir tek dileğimi yerine getirecek olsaydı, ondan güzelliğe, hakikate ve iyiliğe dair bildiğim her şeyi unutturmasını isterdim.

 

…menekşe satıcısı her bir çiçeği üç kez eline almaktadır; dörtte üç peni için üç kez. Gün boyunca, dokuz peni kazanmak için bu çiçekleri 6.912 kez eline alır. Bu bir soygundur. Sırtında birilerini taşımaktadır; güzellik, hakikat ve iyilik arzusu onun yükünü hafifletmez.

 

27. YÖNETİM

Bu son bölümde toplumun Uçurum’una geniş açıdan bakmak, Medeniyet’e bazı sorular yöneltmek iyi olacak…

 

Eskimo ile İngiliz’i dürüstçe karşılaştırırsak, hayatın Eskimo için daha kolay olduğu görülecektir. Eskimo sadece kötü zamanlarda açlık çekerken, İngiliz iyi zamanlarda da açlık çeker; hiçbir Eskimo yakıt, giysi, barınak sıkıntısı içinde değilken, İngiliz bu üç temel unsurdan her daim yoksundur.

 

Medeniyet insanın üretim gücünü artırdı. Beş adam bin kişinin ekmeğini üretebiliyor. Bir adam 250 kişi için pamuklu elbise, 300 kişi için yünlü elbise, 1000 kişi için ayakkabı ve çizme üretebiliyor. Yine de, bu kitabın sayfaları boyunca gösterildiği üzere, milyonlarca İngiliz’in yeterince besini, elbisesi, çizmesi yok.

 

The People of the Abyss

Türkçeleştiren: Yiğit Yavuz

İletişim Yayınları, 2014






Jack London - Şafak Kızı

 Jack London - Şafak Kızı

 

Şafak Kızı (s. 5-23)

Sen ki, nasıl derler ona? Evet evet, hımbılın tekisin!

 

Şaşkın ördek gibi derler ya, aynı öylesin sen. Olmayacak yerlerde arıyorsun altını.

 

Uzak Diyarlarda (s. 24-)

Başımızı alıp, verelini uzak bir ülkeye gittiğimiz zaman, vardığımız yerin törelerine, geleneklerine uymak için, o zamana kadar bellediğimiz nice şey varsa, hepsini kafamızdan silip atmamız gerekir.

 

Kuzey Kutbundaki altın masalı bütün dünyaya yayıldığı, o büyülü Kuzey Kutbu sözünün insanların yüreğini titrettiği günlerde…

 

Yirmi yıldır Northland’lı altın arayıcıların gide gelen aşındırdıkları yolları bırakıp, bir takım dangalak gibi o da, ilkbaharda Edmonton’dan geçerek, adeta felâketten kaçarcasına altın arayan bir topluluğa karıştı.

 

…bir insan gerçek dostluğun d’sini bile bilmez ama soylu bir kişi olabilir.

Sanat tarihi uzmanı, yanındaki arkadaşına tam bir yabanın ayısı, pis, mundar bir hayvan gözüyle bakıyordu.

 

Hüzün başka iklimlerde, doğanın üstüne çöktüğü zaman, yine de bir umut kırıntısı, insanın yüreğini gönendirecek bir ışık eksik olmaz pek. Yarım kalmış bir türküyü tamamlayacak bir ses bulunur oldum olası. Gelgelelim Kuzeye vergi değildir bunlar.

 

Bir yerlerden soğuk geliyordu kurşun gibi.

 

Hatırlamak (s. 55-72)

Talihli İnci, binbir güçlükle, soluk soluğa karın üstünde yürüyor…

 

Hayat dediğin kalıbı deldirmemek için savaşmaktır,

 

Siwash (s. 73-95)

Hele erkek olsaydım bir ah!

Bu yürekten gelen haykırışın öyle büyük bir önemi yoktu. Ama Molly’nin kendisiyle birlikte çadırda duran iki adama pisliğe bakar gibi bakması onların gözünden kaçmamıştı.

 

O bir siwash’di. Ama kadındı ha! Her şeyiyle, bütün varlığıyla beyaz bir kadındı.

 

Siwash’i insan yerine, adam yerine komaz kimse.

 

Yolagelmez Yan (s. 96-109)

Yan, gık demeden debelenip durdu yerlerde.

 

Yan, nereye gideceğini bilmeden alabildiğine kaçıyordu. Kafasında bir tek düşünce vardı: «Yaşamak».

 

Yan, geri geri çekilip yumruklarını göstererek:

“Yo, yo diye bağırdı, asılmak falan istemiyorum ben…”

 

Fedakâr Kadın (s. 110-136)

Tüyleri buzdan diken diken olmuş tilki bakışlı, kurt kafasına benzeyen bir kafa çadırın perdeleri arasına süzülüverdi.

 

…kadınların fedakârlığından, sevgisinden falan söz ettiniz. Hakçası esaslı şeyler söylediniz. Benim de şimdi aklıma buralar daha yeniyken, insanların yaktığı ateşler yıldızlar kadar birbirinden uzakken olmuş birtakım şeyler geldi.

 

Sözünü edeceğim kadının adı Passuk’tur. Onu, kıyıda oturan anasından babasından namusumla satın almıştım.

 

Bir akşam dükkânda toplanmıştık hep. Boş raflara baktıkça, daha iyi duyuyorduk karnımızın açlığını.

 

Onun neden böyle birden halsizleştiğini, gücü kuvveti kalmadığını ossaat anlamıştım. Biz her gün yiyeceği kardeş payı yapıyorduk. O ise, her gün, kendine düşenin yarısını yemiş, yarısını küçük bir torbaya koyup artırmıştı. Şöyle dedi bana:

“Passuk’un yolu bitiyor burda. Ama seninki çok sürecek daha…”

 

Ayrılan Yollar (s. 137-159)

Güleç yüzlü, pırıl pırıl tenli türkücü oğlan, fasulyelerin fokur fokur kaynadığı tencereye bir parça daha su koymak için eğildi.

 

Hayat yaşanılır, çekilir nane değil. Çünkü birimizi beyaz, birimizi kızıl derili yaratmış. Haksızlığın daniskası bu. Sonra tutmuş yollarımızı birleştirmiş. Sonra tutmuş, yollarımızı ayırmış. Elimizden bir şey gelmiyor.

 

Türkçeleştiren: İrfan Yalçın

Yankı Yayınları, 1974




Jack London - Martin Eden

Harika bir roman. 
Martin Eden bir denizci, eğitim/görgü dersi (varsa böyle bir şey) alamamış ve bu nedenle bazı çevrelerce "kaba" görülen, küçümsenen biri. Onu küçümseyen çevrelerden Ruth adlı bir kıza âşık oluyor. Kızın sevgisini, takdirini kazanabilmek için kendini geliştirmeye çalışıyor. Okuyor, sürekli okuyor. 
Bir süre sonra yazılar/hikâyeler yazıp bunları dergilere gönderiyor. Çoğunlukla cevap bile alamıyor fakat yazmaya devam ediyor. 
Zor zamanlar geçirir fakat bunların üstesinden gelir, zaman geçer, yaptığı siyasi içerikli hararetli konuşmalardan biri bir dergide yayınlanır. Ruth'un ailesi  bu yazıyı, zaten sevmedikleri Martin'i başlarından savmak ve kızlarından uzaklaştırmak için fırsata dönüştürür. Ruth ondan uzaklaşır. Değer verdiği, entelektüel sohbet edebildiği tek arkadaşı intihar eder. Bu kötü günlerde bir romanı yayınlanır. Kitabı çok ilgi görürü fakat bu başarı Martin'in umurunda olmaz. Her şeyden uzaklaşıp güney denizine gitmek ister. 
Şöhreti artar, bir zamanlar onu küçümseyenler artık ona yakın olabilmek için sıraya girer. Ruth dahi , bir zamanlar "hata" deyip yüz çevirdiği Martin'in peşine düşer. 
Pek az sayıdaki yakınına maddi katkılar yapar ve güney denizin gitmek üzere yola çıkar. Denizi düşünerek güverteden aşağıya bırakır kendini.
...

Jack London - Martin Eden

 

Biri kapıyı anahtarla açarak içeri girdi. Onu, beceriksiz bir tavırla başındaki şapkasını çıkartan genç izledi.

Deniz kokan kaba giysiler vardı üstünde.

 

Güzelliğe karşı duyarlıydı.

 

Onun eline su dökmeye bile layık değildi...

 

Onlar yaşamı kitaplardan öğrenirken kendisi yaşamakla meşguldü.

 

Tek bir başarıyla onu kazanmayı umamazdı. Dişlerini fırçalamaktan, özgürlüğünü yitirmesi kadar kendini etkileyen kolalı yakaya varıncaya dek her şeyde kişisel bir reform yapmalıydı.

 

Aynada kendine bir kez daha baktı ve büyük bir ciddiyetle konuştu:

«Martin Eden, yarın sabah yapacağın ilk iş kütüphaneye gidip, görgü kitabı okumak olacak. Anlaşıldı mı?»

 

Görgü kurallarının çokluğu karşısında şaşırıp kaldı ve kibar bir toplumda insanlar arasındaki davranış biçimleri içinde kendini yitirdi.

 

Cinsellik ortaya çıkalı beri, geçen bütün yüzyıllar boyunca kadının en etkili konuşması gözleriyle olmuştur.

 

Ruth Morse ile ilk karşılaşmasından sonra okumayla dolu bir hafta geçmişti ve hala onu aramayı göze alamıyordu.

 

(Parasız kalan Martin çamaşırhanede çalışıyor)

 

“Bana ne zaman âşık oldun?” diye fısıldadı.

“Ta baştan beri, ilk baştan... Seni ilk gördüğüm andan beri…”

 

“Babanla benim senin için başka tasarılarımız var... Hayır, hayır! Senin için başka birini seçmiş falan değiliz. Planlarımız, kendi sınıfından, âşık olduğun zaman seçeceğin iyi ve saygıdeğer biriyle evlenmenden öteye gitmiyor.”

“Ama ben Martin'i seviyorum” diye karşı çıktı kız.

 

Dünyadaki müzik eleştirmenleri haklı olabilir. Ama ben, zevkimin yerine insanlığın bir ağızdan aldığı kararlan koymayacağım. Eğer bir şeyi beğenmezsem, beğenmem, hepsi bu kadar. Ve türümün birçokları bir şeyi beğeniyor, ya da beğendiklerini sanıyorlar diye aynı şeyi beğenmem için hiçbir neden yok. Beğendiğim ya da beğenmediğim şeylerde modayı izleyemem.

 

Ruth onun düşüncelerini, yine görünüşteki karşılaştırmalarla ve kabul edilmiş fikirlere olan inancına göre tarttı. Kimdi ki o, bütün dünya yanılırken haklı olacaktı? / s. 183-184

 

Ruth'a göre yoksulluk pek de hoş olmayan bir yaşama biçimiydi. Bu konu üstündeki bütün bilgisi bu kadardı.

 

Öykünüzün tefrika hakkına karşılık size kırk dolar öneriyoruz / s. 195

 

Martin'in şans yıldızı parlamaya başlamıştı. Ruth'un ziyaretinden bir gün sonra New York'taki haftalık dergilerden biri gülünç şiirleri için üç dolarlık bir çek gönderdi (s. 204).

 

Ama çok geçmeden başarı Martin'in adresini yitirdi… (s. 217)

 

Sevgi dolu bir mektup değildi bu.

Ama bütün mektupta Martin'e en acı gelen şu bölümdü: «Bir işe girip, kendini yükseltmeye çalışabilseydin!» diye yazıyordu. “Ama olacak şey değildi bu. (…) Lütfen bunu unutma. Bu yalnızca bir hataydı. Annemle babamın da belirttikleri gibi biz birbirimiz için yaratılmamıştık. Çok geç olmadan bunun farkına vardığımız için ikimiz de sevinmeliyiz... Beni görmeye çalışmanda hiçbir yarar yok,” diyordu mektubun sonlarına doğru.

 

Birkaç hafta sonra beklediği şey oldu. Ruth ile sokakta karşılaştı.

 

Kuzey Oakland'a kadar uzun bir yol vardı ama merdivenleri çıkıp odasına girene dek, yürüdüğünün farkına varmadı.

 

Odasına gelince yazmaya devam etti. Gündüzler ve geceler geçiyor, o masasının başından kalkmaksızın yazdıkça yazıyordu.

 

Yakında iki kitabı çıkacaktı ve yayımlanma olasılığı olan daha bir sürü kitabı vardı.

 

Birinin kapıya vurmasıyla kendine geldi. Uyumuyordu. Kapıya vurulduğu an bunun bir telgraf, bir mektup ya da çamaşırhaneden temiz çamaşırlarını getiren hizmetçilerden biri olduğunu düşündü. O anda aklına Joe geldi ve onun nerede olduğunu merak etti.

Sonra, “Girin,” dedi.

Aklı hala Joe'da idi. Kapıya dönüp bakmadı bile. Kapının yavaşça kapandığını duydu. Bunu uzun bir sessizlik izledi. Kapıya vurulduğunu unutmuştu bile. Bir kadının hıçkırdığını işittiğinde hala boş gözlerle önüne bakmaktaydı. isteksizce ve ani bir hıçkırıktı bu. Martin başını çevirirken fark etti bunu. Biraz sonra ayağa fırlamıştı.

“Ruth!” dedi şaşkınlıkla (s. 344).

 

“Gizlice girdim. Burada olduğumu kimse bilmiyor. Seni görmek istedim. Çok aptalca davrandığımı söylemek için geldim buraya. Artık senden ayrı kalmaya daha fazla dayanamadım. Kalbim buraya gelmeye zorladı beni. Çünkü... çünkü gelmek istiyordum.”

Böyle bir anda reddedilmenin bir kadının uğrayabileceği en büyük aşağılanma olduğunu düşünerek Ruth'a sarılıp onu kendine doğru çekti. Ama öpüşmelerinde hiçbir sıcaklık, dokunuşlarında hiçbir ihtiras yoktu (s. 345).

 

Bir süre ikisi de konuşmadan oturdular. Kız kara kara düşünüyor, Martin ise yitirdiği aşkını anımsıyordu. Şimdi Ruth'u hiçbir zaman gerçekten sevmemiş olduğunu anlıyordu. O idealize edilmiş bir Ruth'u, kendi yarattığı olağanüstü bir yaratığı, yazdığı aşk şiirlerindeki o saf kadını sevmişti (s. 350).

 

Editörler ve yayımcılar da mektup yığınlarını arttırıyordu. Editörler yazıları için, yayımcılar kitapları için ayağına kapanıyorlardı. Varını yoğunu rehincide bırakarak yazdığı o zavallı yazılarının ardında koşuyorlardı.

 

Kendi kendine sırıttı. Birkaç ay içinde insanlarda böyle bir fikir değişikliği yaratacak ne yapmıştı? (s. 356)

 

O anda durumunun ne denli umutsuz olduğunu anladı. Gölgeler vadisinde olduğunu berrak gözlerle gördü. İçindeki bütün yaşama duygusu onu bırakıyor, ölüme itiyordu.

Yirmi dört saatte uykuya ayırdığı dört saat, onun yaşamından çalınan bir zamandı. Şimdi ise yaşamdan nefret ediyordu. Hiçbir tadı kalmamıştı. Umutsuzluğu buradaydı işte. Yaşamı özlemeyen bir yaşam bitmeye yüz tutmuştu (s. 356-357).

 

Ömründe ilk kez Martin birinci sınıf bir kamarada yolculuk ediyordu.

 

Evrendeki yararlı tek şey buydu. Yaşam ıstırap veren bir yorgunluğa döndüğünde ölüm sonsuz uykusuyla bütün acıları dindirmeye hazırdı. Daha fazla ne bekliyordu?

Gitme zamanı gelmişti.

 

Kolları ve bacakları yorgunluktan hareket edemeyecek bir hale gelinceye dek derine indi.

 

Aşağılarda bir yere, karanlığın içine düştü. Bu kadarını biliyordu. Karanlığın içindeydi. Bunu bildiği an başka bir şey bilemedi.

 

Türkçeleştiren: Gülen Aktaş

Oda Yayınları

 


Jack London - Deniz Kurdu

Hikâyeyi anlatan elemanı taşıyan gemi, kaza yapar ve batar. Elemanı "Hayalet" isimli bir başka gemi denizden çıkarır. Hayalet'in kaptanı ilginç bir karakter, "deniz kurdu" adını ak ediyor. Kazazede ile kaptan arasında geçen diyaloglar dikkate değer. İkisi arasındaki gerilim ve çatışma çok güzel işleniyor. 

...

Jack London – Deniz Kurdu

 

Sausalito ile San Francisko arasında gidip gelen Martinez gemisine binmiştim.

 

Birden sis yarıldı kara bir tekne üstümüze geldi ve bize çarptı.

 

Bir can yeleği bulup sırtıma geçirdim ve suya daldım.

 

"Yeter artık, bağırma. Geldik! Kurtaracağız seni." dedi.

 

" Adın ne?"

"Van Weyden efendim. Humphrey Van Weyden."

"Yaşın kaç?"

"Otuzbeş."

 

Burada her şey kaba kuvvetle çözümleniyordu. İnsanlık, ahlak gibi erdemler bir kenara atılmıştı.

 

"Biliyor musun Hımbıl... İnsan ancak kendi kendine haksızlık eder. Benim sana parayı vermem, kendime karşı bir haksızlık değil mi?" dedi.

Öfkeyle bağırdım:

"Sizin ahlakla uzak yakın hiçbir ilginiz yok!"

" Evet, öyle." dedi hiç kızmadan. "Benim namım Kurt'tur, unutma !"

 

Kurt Larsen ' le dostluğumuz gün geçtikçe güçleniyordu.

 

"Ekin ekmeye giden çiftçileri gözünün önüne getir Hımbıl." dedi. "Tarlaya attıkları tohumlardan bir kısmı taşların ya da ısırgan otlarının üstüne düşerler ve hiçbir zaman kök salıp yeşeremezler. İşte ben de o talihsiz tohumlardan biriyim. Norveç'te, batı kıyılarında, Romsdal fiyordu dolaylarında doğdum. Danimarkalı bir ailenin çocuğum. Yoksul ve bilgisiz insanların arasında geçti çocukluğum. Küçük yaşlardan beri denizlerde, gemilerde çalıştım. Azar işittim, küfür yedim, itilip kakıldım."

 

Her taraf karanlık olunca üst ranzalardan kaptanın üzerine atılanlar oldu. Kaptan karşı koyuyordu, ama onlarla baş etmesi olanaksızdı.

Gemiciler: "Vur kafasına! Dağıt beynini !" diye bağırıyorlardı.

 

İkinci kaptan olduğum için, artık bulaşık yıkamıyordum.

 

Japonya kıyılarına gelince, büyük bir ayıbalığı sürüsü karşımıza çıktı.

 

Bizi ölümden kurtaran adaya "Gayret Adası" adını vermiştik. Adaya çıkınca kibrit getirmediğim için hayıflandım.

 

Kış mevsimi yakındı. Soğuktan korunmak için bir kulübe yapmak gerekiyordu.

 

Denize bakınca şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım neredeyse. Sığlıkta kocaman bir gemi vardı. Hem de çok iyi tanıdığım, içinde dolaştığım, iş yaptığım bir gemi... Evet... Yanılmamıştım. Hayalet'ti bu.

 

Her tarafımdan sular damlayarak güverteye çıktım. Ön kamara pislik içindeydi. İçinde kimseler yoktu. Daha sonra mutfağı, diğer kamaraları dolaştım. Oralarda da gemicileri bulamadım.

Tam gemiyi onarıp yola çıkabilmeyi, Maud'la içinde yaşamayı hayal ediyordum ki, pupanın yanında Kaptan Larsen'i görüverdim. Midem bulandı, düşmemek için bir yere tutundum. Gözlerimizi birbirimize dikmiştik. Hiç konuşmuyorduk.

Sonra tabancamı çekip üstüne doğrulttum.

 

"Haydi ne duruyorsun? Beklediğin ne? Ateş et çabuk..." dedi.

Tetiği çekmek istedim. Olmadı. Beceremedim.

Gülümsedi.

 

Kurt Larsen benden istediği kâğıdın üzerine; Sol tarafım da uyuşmaya başladı. Artık zamanım kalmadı..." diye yazdı.

 

Felç her yanını kaplamış olmalıydı.

Ama hala ölmemişti, nefes alıp veriyordu.

 

Ertesi sabah kalkıp güverteye çıktım. Hava düzelmişti. Mau'u aradım. Kurt Larsen'in yattığı yerde, onun başucunda buldum. Ağlıyordu. Kaptan'ın artık yaşamadığını anladım. Hıçkırarak:

"Biz fırtınayla meşgulken ölmüş." dedi.

 

Türkçeleştiren: Hüseyin Bengi Şen

Eğitim Yayınları


Jack London - Ademden Önce

Elemanı korku içinde bırakan rüyalarından söz ediliyor, eleman rüyalarında tarih öncesi / ilkel dönemde yaşamakta / yaşamaya çalışmakta. Rüyaları aracılığıyla okurları o aleme götürüyor. 
İyi yazılmış fakat okunmasa da olur.

Jack London - Ademden Önce

 

Resimler! Resimler! Resimler! Düşlerime üşüşen resim yığınları…

 

Yalnızca gündüzleri az çok mutlu olabiliyordum. Gecelerime ise korku egemendi

 

…benim korkum uzun yıllar öncesine özgü bir korku, yeryüzü daha çok gençken, üstelik genç yeryüzünün de gençliğinde etkin olan korkuydu.

 

Anımsayabildiğim günden beri uyku saatleri benim için dehşet dönemleri olmuştur. Düşlerimde hemen hemen hiç mutlu olmazdım.

 

Çift kişiliğimi, bendeki bu kısmi kişilik çözülmesini — sanırım böyle adlandırmakta haklıyım — kimseye söylememeyi, giz olarak saklamayı daha o zaman alışkanlık edinmiştim.

 

Düşlerimde hiç insan görmediğimi belirtmiştim.

 

Çocukluğumda en sık gördüğüm düşlerden biri şöyleydi… (…) Ağaçların yüksek dallarında kurulmuş yuvamda uzanmış yatarken altımdaki koca boşluğun bende uyandırdığı duygu, korku…

 

Düşlerim genellikle düşmelerle son bulur.

 

Herkes düş görür, ancak düşünün ortasında bile düş gördüğünün farkındadır ve eğer gördüğü kötü bir düşse, yalnızca bir düş olduğunu düşünerek avunabilir.

 

Türkçeleştiren: Anjel Selver

Oda Yayınları, 1982





Jack London - Kız, Kar ve Kan

 Jack London - Kız, Kar ve Kan

 


Özet: Alaska, Yukon, Klondike civarına nüfus çekmek için altın hayali ve zenginlik pompalayan romanlardan biri.

Jack London’ın ilk romanı.

Jack London henüz meşhur bir romancı olmadan önce, altına hücumun zirve yaptığı dönemlerde Klondike'de kısa bir süre kaldı

 

Klondike’de toprak zengini bir tüccarın kızı Frona, uzun bir aradan sonra babasının yanına dönüyor. Frona güce tapan evrimci biri.

Yolda tanıştığı genç mühendis Corliss ve kasabada bir hayli popüler olan gazeteci Gregory St Vincent Frona’yı arzular.

 

Romanın sonları, bahara doğru doğru; buzlar eriyecek, nehirde yol alırken karşı kıyıda yardıma ihtiyacı olan birini görürler. Frona’nın yanındakiler yardım etmek için kanoyla/tekneyle buz kütlelerinden kaçarak adama doğru yol alırlar.

 

Kasabadaki bir duruşma romanın son bölümünü oluşturuyor. Cinayetle suçlanan kişi Frona’nın nişanlısı Gregory. Cinayetle sonuçlanan olaylar açıklanmadan mahkeme başlıyor, sırf bu nedenle roman örgüsü kusurlu duruyor: Neredeyse 300 sayfa boyunca hiçbir şey olamayan romanın son bölümlerinde sıradışı kurtarma operasyonu ve sürpriz bir cinayet duruşması çıkıyor karşımıza. Belli ki “bitir artık” telkiniyle acele edilmiş.

 

Romandan notlar

Ülkeye Dönüş

Her şey hazır, Bayan Welse. Ama ne yazık kullanır durumda sandalımız yok.

 

Yolcular, itişip kakışıyor, birbirlerine sövüyorlardı. Bin kadar altın arayıcısı, ne pahasına olursa olsun, bir an önce karaya inmek istiyordu.

 

«Siz siz Frona Welse'siniz demek?» dedi yavaşça. Jacob Welse, babanız mı olur?»

«Evet ben Jacob Welse'in kızıyım.»

 

Sivash Kampı

 

Chilcoot Yolu

(Welse) Kuzey, yalnızca sağlam yüreklileri kabul eder. Evinize geri dönün. Burada kalırsanız, ölürsünüz.

 

Konuksever Bir Adam

Frona, kahve doldururken adamı dikkatle süzdü. Yüzü hoştu, bedeninden de bir tür enerji yayılıyordu. «Öğrenci olmalı,» dedi içinden.

 

«Siz tehlikelerden yılmayan şu budala kadınlardan olmalısınız,» dedi. Zengin olmayı mı düşlüyorsunuz, yoksa? Bu ülkeye iki tür kadın gelir: Kimisi babaları ve kocaları için sınırı aşarak gelir. Bunlar, saygıya değer kadınlardır. Ötekilere de sanatçı ya da ‹müzikhol yıldızı' denir... Ama şunu da aklınızdan çıkarmayın. Yola koyulan her kadın, bu iki gruptan birine girmek zorundadır. Bunun ortası yok.»

 

Jacob Welse

Jacob Welse'in Klondike'daki durumu oldukça tuhaftı. Ticaret yapılmayan bir ülkede de büyük işlerin tüccarıydı.

 

Demokrasinin çocuğu olarak, insanın doğal hakla-inanıyordu. Buna karşın, herkesin onun mutlak gücü karşısında da eğilmesini isterdi.

 

Platte Irmağı kıyısındaki çayırlıkta, göğün altında dünyaya gelmişti.

Sağlam yapılı Gal soyundan gelen Jacob Welse'in babası, Ohio'ya yerleşmek üzere Batı'yı ilk terkedenlerdendi. İrlanda göçmeninin kızı olan annesi, Ontario Kampında dünyaya gelmişti.

 

Yaradılışın sırrı, ayıklanmaya dayanıyordu. İnsan ancak bitmez tükenmez çabasıyla gelişiyordu. Dünya, güçlülerindi, yalnızca onlar üstün geliyordu.

 

Frona'nın Gelişi

«Baylar, size kızımı tanıtayım!» diye bağırdı Jacob Welse. Yüzünde büyük bir gurur okunuyordu.

 

Vance Corliss

Vance Corliss, evine aldığı genç kızla daha yakından ilgilenmek istiyordu.

 

İki Dost

(Frona) Kendi soyundan güçlü ve düzgün vücutlu adamlara gururla bakardı. Ona göre bir erkek, her şeyden önce mücadeleci olmalıydı.

 

Yolda Bir Kadın

 

Açıklamalar

 

Dawson'un Gazinosu

 

Gregory Saint-Vincent

«Siz gerçek bir öncüsünüz, Bay Saint-Vincent,» dedi Frona

 

(Saint-Vincent) Dünya çevresinde yeni bir yol bulma gibi delice bir düşünce kurdum.

 

İki Rakip

Gregory Saint-Vincet, kısa zamanda Dawson sosyetesinin en gözde adamlarından biri oldu.

 

Evlilik, serüven tutkusunun biricik çaresidir.

 

Aşk İlanı

Ufukta alçalan güneş, Frona'yı kızıla boyamıştı. Corliss, kendi soyundan gelen bu güzel kıza bakıyordu. Kızın ince bedeni, parıldayan havada yükseliyor, saclarında altın tozları oynaşıyor ye buz parçacıkları, kirpiklerini beyazlaştırıyordu.

Kızın ellerini tutkuyla yakaladı.

«Frona, karım olmak ister misiniz?»

 

Del Bishop'un Aklı

Frona kışlanın kapısında Corliss'ten ayrılırken elini sıktı, dostça gülümseyerek:

«Çok sevindirdiniz beni,» dedi.

«Dostluğumuzun ne olursa olsun, bozulmaması gerek. Beni görmeye eskisinden daha sık gelmenizi rica ediyorum. Anlaştık, değil mi?»

 

(Corliss) Suçu, Saint-Vincent'e yükledi. Ona Frona'yla birlikte sık sık rastlamıştı. Gazeteciye karşı duyduğu kin gitgide büyüyordu.

«Altın, otların kökleri arasında!»

 

Fransız Dağı'na Hücum

 

Baba ve Kız

«Gelecek yıl, bu zamanlar nerede olacağız acaba?»

Jacob Welse, bu soruyu odunlara sorar gibiydi. Sanki buna karşılıkmış gibi, odunlardan bir kıvılcım sıçradı.

 

«Bu adam... Şu Saint-Vincent... Aranızda ne var?»

«Ben... ne demek istediğini anlayamadım, baba.»

 

Doğan Aşk

Kız, başını Saint-Vincent'in omzuna dayadı.

Gökyüzü kızıl bir mantoya büründü.

 

Alçak Bir Adam

Çiğ et ve balık yiyen Kızılderililerin soyundan gelen Hao-Ha, soydaşları gibi ilkel ve sert huyluydu.

On yıl önce, Jacob Welse'in yanına aşçı olarak girmişti, o zamandan beri de bağlılıkla hizmet ediyordu.

 

Şunu Frona Welse'e verin

Kâğıtta, «Sizi görebilir miyim? - Lucile.» yazılıydı.

 

Beklenmeyen Ziyaretler

 

Albay Treathaway'ın Sürprizi

 

John Borg

 

Irmağın Çözülmesinden Önce

…ılık ve güzel bir bahar gelmişti.

 

Jacob Welse, bir süre sonra: «Bu bir adam,» dedi.

 

«Belki de ölmek üzere,» dedi Frona.

 

Jacob Welse, önden gidiyor, bastonuyla önünü, sağı solu yokluyordu.

 

«Oradaki zavallı adam... Onu kurtaramadık.»

 

Bijou’nun Tayfaları

Akıntının gücüyle, buzlar kıyıları yıkarak büyük bir hızla, ırmaktan aşağı iniyordu.

 

…hastayı sürüklerken, koca bir buz kütlesi kulübeye çarparak iskambil kâğıdı gibi devirdi.

Jacob Welse, su yüzüne çıktı. Başı çamur içinde kalmıştı.

 

Kurtarma

Kuzey toprağında yaşam kısadır.

 

Bijou, buzlu kıyıya birkaç kez vurduktan sonra, hareketsiz kaldı.

 

Duvardan kopan koca bir kütle üzerlerine yıkılınca, soluk soluğa toprağa serildiler.

 

Klondikeda Bir Yargılama

«Tommy, kayboldu,» diye mırıldandı Corliss.

(Frona) Onun eklemlerine vurdum, ne korkunç! Ama ne yapabilirdim? Kayığa asılmıştı, bizi devirebilirdi.

 

«Tanrı adına, mahkeme önünde söyleyeceklerin için yemin et...»

 

«Gregory, ne oluyor?»

Adam, kızın ellerini sıktı.

«Onlara inanmayın. Onlar beni... asmak istiyor.»

 

Saint-Vincent'in Savunması İçin

Kulübede maskeli iki yabancı gördüm. Başlıklarının kulaklıkları indirilmişti, yüzlerini göremedim.

Borg, tabancamı benden ödünç almıştı, silahsızdım.

…ikinci adam, Borg'un ve Bella'nın üzerine atıldı. Borg'u ve hizmetçiyi o öldürdü.

 

Tuzak

 

Yerli Gow

Sayın Başkan, adaletle alay ederek tutukluyu kaçırma girişiminde bulunan Jacob Welse'i, Frona Welse'i ve Coubertin'i kınamakla birlikte, onların bu iyi davranışlarına anlayış gösteriyoruz.

 

(Saint-Vincent) «Bu cinayeti ben işlemedim, ama tanık oldum. İki1 kişi yoktu, biri vardı yalnızca... Borg'u öldürdü ve Bella da ona yardım etti.»

 

O sırada, madencilerin dikkatini Separation Adası'nı dönüp, kıyıya yaklaşan büyük bir salın gelişi çekti.

 

«Hepiniz tanık olun, işte, John Borg'u bu adam öldürdü!»

 

Adı, Gow ve son nefesini vermek üzere.

 

John Borg, ayrılmadan önce ona: ‹Gow, bana karını ver. Karşılığında sana çok mal vereyim,' demiş. Gow, kabul etmemiş.

 

Borg kadını kaçırmış. Ona ‹Bella' adını takmış

 

Flitche, yerlinin alnındaki yara izini gösterdi.

Bu yarayı Borg yapmış. Gow, az kalsın ölecekmiş, uzun süre hasta yatmış. Ne babasını, ne annesini ne de kimseyi tanımıyormuş, küçük bir bebek gibiymiş. Sonunda, bir gün, beyninde bir aydınlanma olmuş ve eski kişiliğine dönmüş. Belleği yerine gelince, karısını anımsamış.

 

Kızgın Nişanlı

«Gregory.» dedi Frona, «bir adamla tuzunu ve ekmeğini paylaştıktan sonra ona ihanet ettiniz. Onun dövüştüğünü gördünüz ama yardım elinizi uzatmadınız. Onu savunurken ölmüş olsaydınız, çok daha iyi olurdu. Sizin ölmüş olmanızı isterdim. Bir alçağa acır gibi acıyorum size.»

 

Türkçeleştiren: Nuriye Yiğitler

Kafekültür Yayınları, 2012