Davud
Kayseri - Mukaddemat -
Notlar
İbn Arabi - İstılahâtu-s Sûfiyye
Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, 1997
Hazırlayan: Prof. Dr. Hasan Şahin, Doç. Dr. Turan Koç, Dr.
Seyfullah Sevim
Önsöz
Vahdet-i vücûd öğretisi, İslam tasavvufu geleneğinin doruk
noktası olarak kabul edilir.
Başta İbnü’l-Arabî olmak üzere takipçileri Konevî, Mevlânâ
ve Dâvûd el-Kayserî gibi seçkin sûfi-filozofların, bu öğretinin Anadolu'da ve
bütün İslam dünyasında yaygınlaşmasında önemli katkıları olmuştur.
Dâvûd el-Kayserî'nin Fusûsu'l-Hikem Şerhi ve bu şerhe
yazdığı "Giriş" (Mukaddemât), vahdet-i vücûd öğretisi ile ilgili
temel metinler arasında sayılır.
Eserin başına / Dâvûd el-Kayserî'nin terminolojisi ile
üstadı İbnü’l-Arabî'ninki arasında büyük bir örtüşme olduğu için,
İbnü’l-Arabî'nin Istılahâtu's-Sûfiyye adlı risalesinin, yine Seyfullah Sevim
tarafından yapılan çevirisini ekledik.
Davud El-Kayseri’nin Vücud Öğretisi
İbn Sina varlığı mahiyetin bir arazı (niteliği) olarak
görürken; İbnü'l-Arabî ve Davud el-Kayserî ekolü, vücûdu tek ve mutlak
gerçeklik, nesneleri ise bu gerçekliğin geçici arazları olarak kabul etmiştir.
Ahadiyyet, zâtın tüm isim ve sıfat belirlemelerinden uzak
olduğu batıni (gizli) boyuttur; Vahidiyyet ise isimlerin ve sıfatların zuhur
ettiği zahiri boyuttur.
Varlığın beş ana mertebesi (Hazarât-ı Hamse)
1- Mutlak Bilinemezlik Siferi (Mutlak Gayb Hazreti)
2- Göreli Bilinemezlik Siferi İzafi Gayb Hazreti)
3- Mutlak Bilinemeze yakm Soyut Akıllar ve Nefsler Siferi
(Ceberut)
4- Duyulur dünyaya yakın Misal Siferi (Melekût)
5- Duyulur
Dünya Siferi (Şehadet Âlemi)
Kayserî, Kur'an'daki terimlerden yola çıkarak varlık
katmanlarını kozmik kitaplar olarak adlandırır: İlk Akıl
"Ümmü'l-Kitab", Küllî Nefs "Kitabü'l-Mübîn", Küllî Cisim
ise "Mahv ve İsbat Kitabı"dır.
İlk Akıl aynı zamanda Hakikat-i Muhammediye veya Nur-u
Muhammedî olarak tanımlanır
…
Matlau Hususi'l-Kilem Fi Meânî “Fusüsu’l.Hikem”
Fusûs'un Manaları Hakkında Kelimelerin Hususiyetlerinin
Doğuş Yeri
Zâtıyla zâtına tecellî eden Allah'ı tesbih ederim, ki O
böylece sonunda Adem'i ortaya çıkardı ve onu âlem diye nitelenen isimlerinin
mazharlarına halife kıldı.
Kendisi olmak bakımından vücûd" (mutlak varlık), varlığın
zihni veya harici sınırlamalardan, tümel-tikel, genel-özel gibi akli
kategorilerden bağımsız, saf ve mutlak bir gerçekliktir.
Varlık; Aristotelesçi anlamda bir "cevher" veya
"araz" olmadığı gibi, sadece zihni bir kurgudan ibaret olan
"itibari" bir şey de değildir. Varlık salt iyiliktir.
Evrendeki tüm çokluk ve zıtlıklar, bu tek ve mutlak varlığın
(Hakk'ın) farklı mertebelerde isim ve sıfat elbiselerine bürünerek dış dünyada
tecelli etmesinden (belirmesinden) ibarettir.
Varlık itibarî olsaydı, evrendeki her şeyin hayalden ibaret
olması gerekirdi. Varlık, var olmak için kendisi dışında hiçbir şeye muhtaç
olmadığı için bizatihi Vacibü'l-Vücûd'dur.
İnsan fertleri arasındaki muazzam ahlaki ve manevi mertebe
farkları da insanlık tabiatının kendisinden değil, varlık nurunun o fertlerdeki
tecelli ve zuhûr gücünden kaynaklanır.
Varlığın hiçbir kayıt taşımayan saf zâtı Ehadiyet, tüm isim
ve sıfatları potansiyel olarak topladığı mertebe Vâhidiyyet (veya Rubûbiyet)
Bundan sonra İlmi suretler, Akıl, Nefis, Hayal ve nihayet
Mülk (fizik) âlemi şeklinde somutlaşır.
Ehadiyet mertebesinde hiçbir çokluk ve sıfat ayrımı yokken,
Vâhidiyyet (ilahlık) mertebesinde akıl bu sıfatları birbirinden ve zâttan ayırt
eder.
İlahi isim ve sıfatların tasnif edildiği bu kesitte,
sıfatlar öncelikle icâbî (olumlu) ve selbî (tenzihî) olarak ikiye ayrılır.
İcâbî sıfatların merkezinde Yedi İmam (Eimme-i Seb'a) denilen ana sıfatlar
(hayat, ilim, kudret, sem', basar, irade, kelam) yer alır.
İsimlerin dış dünyada hüküm sürdükleri
"devletleri" (etki süreleri) vardır; şeriatların değişmesi veya
varlıkların dönüşmesi, egemen olan ilahi ismin değişmesiyledir.
Eşya, vücûd (varlık) bakımından Hakk'ın aynısı, fakat
taayyün (sınır ve biçim) bakımından Hakk'ın gayrısıdır.
A'yân-ı Sâbite
İlahi isimlerin Allah’ın ilminde aldığı bu ma'kul suretler,
henüz dış dünyada varlık kazanmamış ama potansiyel olarak sabit olan
hakikatlerdir
Feyz-i Akdes (en kutsal tecelli), a'yân-ı sâbitelerin ilimde
belirmesini sağlar; Feyz-i Mukaddes (kutsal tecelli) ise bu sâbite aynalarının
dış dünyada, maddî levazımatıyla vücûd bulmasını (zuhûrunu) sağlar. Varlıklar
dünyası; Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimlerinin birer yansıması (mazharı)
olarak katman katman inşa edilir.
A'yân-ı sâbite yaratılmamıştır
Ca'l (yapma/yaratma) ancak dış dünyadaki varoluşa
ilişebilir; oysa a'yân-ı sâbite Allah'ın kadim ilmindeki suretlerdir. Eğer
ilimdeki her surete mec'ûl denseydi, imkansız olan şeylerin (mümteniler) bile
yaratılmış sayılması gerekirdi. Hakk'ın zâtını bilmesi, zaman dairesinin
dışında ezelen ve ebeden bu sâbit aynları gerektirir.
Evrendeki tek hakiki cevher, ilahi zâtın mazharı olan ve
ehlullahça Rahmânî Nefes (Nefes-i Rahmânî) veya Tümel Heyûlâ denilen varlık
nurudur.
Kozmik cevher arazlarla örtünerek somut varlıkları (ilahi
kelimeleri) oluşturur.
Taayyün ortaklaşma olmayacak şekilde, bir şeyi başkasından
ayıran şeydir.
Bu taayyünlerden öncesine gelince, mahz vücûd olan İlâhî
Zât'tan başka bir şey yoktu.
Allah vardı ve beraberinde hiçbir şey yoktu.
"Âlem", Allah'ın isim ve sıfatlarının kendisiyle
bilindiği bir alâmettir. Bu bağlamda evren, gaybın en derin noktasından dış
dünyaya doğru beş büyük mertebe halinde katmanlaşır. Bu katmanlar sırasıyla:
Mutlak Gayb (A'yân-ı Sâbite), Ceberût (Ruhlar âlemi), Melekût (Misal âlemi),
Mülk (Şehadet/Duyusal âlem) ve tüm bu âlemleri bünyesinde cemeden İnsan-ı Kâmil
hazretidir.
İlk Akıl ve Küllî Nefis’teki ilmî suretler, onların
hakikatinden ayrı değildir; dış dünyadaki tüm varlıklar bu iki kozmik ilkenin
birer gölgesidir.
İnsanın dış dünyayı bilmesi, nesnelerden soyutlama yoluyla
değil, özündeki ilahi nurlar vasıtasıyladır.
Misâlî âlem, nurani cevherden oluşan ruhani bir âlemdir; o,
niceliksel ve duyusal olması açısından cismani, nurani olması açısından ise
mücerret akli cevhere benzer.
Manevî Keşif
Hads (Sezgi): Müfekkire (düşünce) gücünün öncüller olmadan
sonuca ulaşmasıdır (En aşağı basamaktır).
Kutsal Nur: Akıl yetisinde manaların belirmesidir.
İlham: Gaybî manaların doğrudan kalp mertebesinde açığa
çıkmasıdır.
Ruhî Şühud: Manaların bizzat Alîm olan Allah’tan vasıtasız
alınmasıdır; gökleri aydınlatan güneş gibidir.
Sır ve Hafâ (Gizli) Mertebeleri: Dile getirilmesi ve işaret
edilmesi imkansız olan en yüksek manevi idrak alanlarıdır.
İlham; Hakk’ın, her bir mevcutla birlikte olduğu özel bir
yönden (vech-i hâs) melek aracılığı olmadan Hakk’tan hasıl olur. Vahiy ise
melek aracılığı ile olur.
Hakk’a tam bir yöneliş ve insanî ibadetlere sevk eden büyük
bir lezzetten sonra meydana gelen her içe doğuş (vâridat) melekî ya da
ruhanîdir. Bunun tersi niteliklere sahip olan her vâridat ise şeytânîdir.
İnsanî hakikatin ilk zuhûru, amâî mertebe için icmâlî bir
sûret demek olan İlk Akıl sûretinde olmuştur.
Peygamberlerin getirdiği şeriatlar zamansal ihtiyaçlara göre
farklı görünse de, özde tek bir hakikatin (Muhammedî Hakikat) tecellileridir.
Teşrî (şeriat getiren) nübüvvetin Hz. Muhammed ile son bulmasıyla, evrenin
yönetim merkezi olan Kutupluk makamı mutlak olarak velâyete intikal etmiştir.
Bu daire, velâyetin nihai kemalini temsil eden Hâtemü’l-Evliyâ (Velilerin
Mührü) ile mühürlendiğinde, zâhir isminin yerini bâtın ismi alacak ve evrensel
dönüşüm (kıyamet) kaçınılmaz olacaktır.
Cennet ve cehennemin beş ilahi hazrette de (ilmî, ruhanî,
misalî, cismanî ve insanî âlemlerde) birer karşılığı vardır. İnsanî boyutta
kalp ve ruhun yetkinlikleri cennetin ta kendisiyken; nefsin heva ve
şehvetlerine esir olması cehennem azabıdır.
Gerçekte insanî ruh demek olan Büyük Ruh (Ruh-ı Âzam),
rubûbiyeti açısından, İlâhî Zât'ın mazharıdır.
O’nun künhünü Allah'tan başka kimse bilmez.
Onun insanî küçük âlemdeki isimleri: sır, hafâ, ruh, kalp,
kelime, fuâd, sadr, akıl, nefis'tir.
Nefis, hayvani yetilerin ruhanî yetilere galip gelmesi
açısından emmâre; kalbin nuru gayba ilişkin parıltılarla dolduğu sırada kendi
fiillerini kınadığından dolayı levvâme; kalbi nûr ağır basıp gücü hayvani
yetiye galip gelince mutmainne adını alır.
Hakk'ın eşyada zuhûr etme keyfiyetini... bilen kimse, ruhun
bedende nasıl zuhûr ettiğini de bilir. Çünkü ruh kendi bedeninin rabbidir.
Nübüvvet (Peygamberlik): İlahi zâtın zâhirî plandaki
mazharlığıdır. Halkı irşat etmek ve potansiyellerini gerçekleştirmek için
gönderilen elçiliktir. Sadece zâhir âleme dönüktür ve Hz. Muhammed ile sona
ermiştir.
Risalet (Elçilik): Yeni bir şeriat ve kitap getirme yönüdür.
Risalet kullara dönük olduğu için peygamberin beşeriyet yönünü; nübüvvet vahiy
aldığı için meleki yönünü temsil eder.
Velâyet (Dostluk/Yakınlık): Nübüvvetin ve risaletin
bâtınıdır (iç yüzüdür). Kulun Hakk'ta fâni, O'nunla bâki olmasıdır (kurbiyet).
Velâyet dairesi nübüvvet dairesinden daha büyük ve kuşatıcıdır; zira
"Velî" Allah’ın sonsuz isimlerinden biridir. Bu yüzden nübüvvet
bitmiş, velâyet ise ebediyen sürmektedir.
İlme'l-yakîn; bir emrin ne ise o olarak tasavvur
edilmesidir. Ayne'l-yakîn, o şeyin görülmesiyle olur. Hakka'l-yakîn ise yalnız
bilgi olarak değil, bilgi, müşahede ve hal olarak Hakk'ta yok olmak ve O'nunla
bâki kalmakla olur.
Harikuladelik
Sünnetullah üzere câri takdire değil, doğrudan ilâhî kudrete
bağlıdır... Evliyadan sadır olunca 'keramet' adını alır.
Bu, asli yaratılışı itibariyle güçlü olan nefis
sahiplerinden de meydana gelir... Tabiaten iyi olan velâyet makamına ulaşırsa
velî... Tab'an kötü olanlar ise kötü bir sihirbazdır.
Eğer bu kötülere dış sebepler yardımcı olursa insanların
başına bela olurlar ve zâhirî güç açısından zamanlarına hakim olurlar.
…
Kitabu İstılahâtu-s Sûfiyye
(Tercüme: Seyfullah Sevim)
Hâcis (İlk Fısıltı):
Kalbe gelen ilk hâtırdır. Rabbani’dir ve asla hata kabul etmez. Sufi şeyhler
buna "ilk sebep" veya "hâtırın daveti" derler.
Hâtır: Kalbe ansızın
gelen, yerleşik olmayan iç hitap ya da sestir. Kulun hiçbir çabası olmadan
kalbe doğan ruhanî, melekî, nefsanî veya şeytânî vâridattır.
İrade, İye, Himmet ve Azm: Hâcis kalpte yer edince irade (karar), salik
tereddüt edip fısıltı tekrarlanınca iye, üçüncü gelişinde himmet, dördüncü
kararlılık aşamasında ise azm adını alır. Eyleme geçildiğinde temâdî, fiile
başlandığında ise niyet olur.
İrâde: Kalbe düşen ilahi
bir ateş parçasıdır.
Mürîd: Kendi cüz'î
iradesinden sıyrılıp ilahi iradeye teslim olan, esmâ nurlarının kendisine
açıldığı kimsedir.
Murâd: İradesi elinden
bütünüyle alınmış, cezbeye mazhar olmuş kimsedir. Makamları ve manevi halleri
zahmetsizce, hızla aşar.
Sâlik: Manevi makamlarda
kuru kuruya teorik ilmiyle değil, bizzat yaşadığı "hâl" ile ilerleyen
kimsedir. Onun için ilim artık ayne’l-yakîn (gözle görür gibi) olmuştur.
Misafir: Akledilebilen
âlemde (makûlât) fikri ve tefekkürüyle yolculuk yaparak dünya kıyısından ahiret
kıyısına geçendir.
Sefer: Zikir ve riyazet
yoluyla Hakk Teâlâ’ya yönelen kalbin rûhî seyahatidir.
Tarîk (Yol): İçinde
gevşekliğe ve tembelliğe yer olmayan, Hakk Teâlâ'nın meşru kıldığı ibadet ve
merasimlerin bütünüdür.
Vakit: Sâlikin geçmiş ve
gelecekle bağı kopararak tamamen yaşadığı "ân" içindeki rûhî
durumudur ("İbnü'l-vakt" / vaktin oğlu olma hâli).
Edeb: Kulun konumunu
bilmesidir.
Makam: Sâlikin manevi
durakların gereklerini bütünüyle yerine getirerek o niteliği rûhuna mülk
edinmesidir.
Hâl: Kulun iradesi ve
zahmeti olmadan kalbe aniden gelen ve sâlikin vasıflarını değiştiren manevi
esintilerdir. Çabuk yok olması şanındandır.
Hakk ve Adl: Allah'ın evreni yarattığı ilk mevcuttur
(Hakîkat-i Muhammediyye / Nur-ı Muhammedî). Nitekim ayette, "Biz gökleri,
yeri ve ikisi arasındakileri ancak Hakk ile yarattık" buyrulmuştur.
Kutub ve Gavs: Her devirde âlemde Allah’ın rahmet ve
nazarının yöneldiği yegâne "bir" kişidir. İsrafil (a.s.)’ın kalbi
üzere bulunur. Sıkıntı anlarında kendisine sığınıldığında Gavs adını alır.
İki İmam: Gavs’ın sağında
ve solunda bulunan iki yardımcıdır. Sağdaki melekût âlemini (gayb), soldaki ise
mülk âlemini (şehadet) seyreder. Soldaki imam arkadaşından üstündür, çünkü
Gavs’ın halifesidir.
Evtâd (Direkler):
Dünyanın dört yönünde (Doğu, Batı, Kuzey, Güney) manevi durakları olan ve
alemin dengesini koruyan dört kutlu kişidir.
Bedel (Büdelâ): Yedi
kişidirler. Bir meclisten ayrıldıklarında, yoklukları anlaşılmasın diye
yerlerine kendi suretlerinde ruhanî bir ceset bırakabilirler. Hz. İbrahim’in
kalbi üzere karargâh kurmuşlardır.
Nücebâ (Kırklar):
İnsanların manevi yüklerini ve sıkıntılarını taşımakla görevli kırk kişidirler.
Tasarrufları sadece başkaları üzerinedir.
Nükebâ (Üçyüzler): İnsan
nefislerinin gizli ve örtülü ayıplarını, niyetlerini keşfeden üç yüz
kişidirler.
Efrâd: Kutbun manevi
idaresinin ve nazarının dışında kalan, doğrudan doğruya ilahi zâttan feyz alan
bağımsız, müfreze velilerdir.
Melâmîler: İç
dünyalarındaki muazzam manevi değişimi ve ilahi tecellileri dışlarına asla
yansıtmayan, zâhiren sıradan insanlar gibi görünen en üst düzey sufilerdir.
Kabz (Daralma): Kalbe
gelen bir uyarı veya te'dip (terbiye) işaretiyle sâlikin kalbinin sıkışması,
korku halidir.
Bast (Genişleme): Kulun
nesnelere egemen olması, ilahi genişlik, rahmet ve üns rüzgârıyla
ferahlamasıdır.
Heybet: Kalpte Allah’ın
Celâl (azamet ve ihtişam) tecellilerini müşahede etmekten doğan sarsıcı ürperti
halidir.
Üns: Kalpte ilahi Cemâl
(güzellik ve lütuf) tecellilerini müşahede etmekten doğan ilahi yakınlık ve
huzur halidir.
Tevâcüd, Vecd ve Vücûd:
Yapay olarak vecd halini çağırmaya tevâcüd; kalbin perdesiz bir şekilde ilahi
bir hâle çarpılmasına vecd; vecd halinin zirvesinde Hakk’ın bizzat kulda
bulunuşuna ise vücûd denir.
Cem' (Birleşme): Halkı
(yaratılmışları) görmeksizin tamamen Hakk’a odaklanma ve O’na işaret etme
halidir.
Cem’u’l-Cem' (Birliğin
Birliği): Kulun her yönüyle Allah’ta yok olmasıdır (Fena fillah).
Fark (Ayrılık): Hakk’ı
görmeksizin sadece halka işaret etmektir. Kulun kulluk makamını müşahede
etmesidir.
Fenâ ve Bekâ: Kulun ilahi egemenliğin ihtişamından ötürü
kendi amellerini görememesi, kendinden geçmesi fenâ; ardından her şeyde
Allah’ın varlığını ve saltanatını müşahede etmesi ise bekâ halidir.
Ârif: Rabbin kendisini
hakikatine tanık kıldığı ve üzerinde manevi hallerin zâhir olduğu kimsedir.
Âlim: Allah’ın zâtının
ilahlığına tanık kıldığı fakat üzerinde hiçbir vecd ve hâl izi gözükmeyen
kişidir.
Muhâdese: Hakk’ın
ariflere mülk ve şehadet âleminden (fiziksel dünyadan) seslenmesidir; Hz.
Musa’ya ağaçtan seslenmesi gibi.
Müsâmere: Hakk'ın esrar
ve gayb âleminden ariflerin kalbine Ruhü'l-Emîn (Cebrail) vasıtasıyla indirdiği
gizli gece hitabıdır.
Levâih, Tâli’ ve Levâmî:
Kalbe doğan nurların aşamalarıdır. Levâih, halden hale geçişte beliren zâti
nurlardır. Tâli’, diğer tüm nurları söndüren güçlü tevhid nurlarıdır. Levâmî
ise iki an arasında kalıcı olan parlak tecellilerdir.
Telvîn ve Temkîn: Kulun haller arasında dalgalanmasına
telvîn denir ("O, her an bir iştedir" sırrı). Bu telvîn halinde
sarsılmadan sabit ve yerleşik kalmaya ise temkîn denir.
Mekr (Tuzak/İstidrac):
Kulun ilahi emirlere aykırı davranmasına ve kötü edebine rağmen nimetlerin ve
kerametlerin kendisinde artarak devam etmesidir.
Şath (Şathiye):
Kontrolsüz vecd anında söylenen, içinde iddia ve ölçüsüzlük kokusu barındıran
zâhiren şeriata aykırı gibi duran sözlerdir. Muhakkik ariflerde nadiren
görülür.
Kalem, Levh ve Şecer:
İlk Akıl Kalem’dir; Nefs-i Küllî olan Levh-i Mahfuz Verkâ’dır; İnsan-ı Kâmil
ise Şecer (Ağaç) sembolü ile ifade edilir.
Sırrü’s-Sırr: Hakk’ın
kendisini kuldan tamamen ayırdığı, mahlukatın hiçbir şekilde ortak olamayacağı
mutlak zâtî mahremiyet alanıdır.
İlme’l-Yakîn: Akli ve
nakli delillerin rûha verdiği kesin bilgidir.
Ayne’l-Yakîn: Müşahede,
keşif ve şuhûd yoluyla bizzat gözle görür gibi elde edilen yakîndir.
Hakka’l-Yakîn: Sadece
bilgi ve görme ile yetinmeyip, o hakikatin içinde yok olarak (fena), bizzat o
halin kendisiyle kalıcılaşmaktır (bekâ).
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder