30 Ocak 2022 Pazar

Davud Kayseri - Mukaddemat / İbn Arabi - İstılahâtu-s Sûfiyye - Notlar

Davud Kayseri - Mukaddemat - Notlar

İbn Arabi - İstılahâtu-s Sûfiyye

Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, 1997

Hazırlayan: Prof. Dr. Hasan Şahin, Doç. Dr. Turan Koç, Dr. Seyfullah Sevim

 


Önsöz

Vahdet-i vücûd öğretisi, İslam tasavvufu geleneğinin doruk noktası olarak kabul edilir.

Başta İbnü’l-Arabî olmak üzere takipçileri Konevî, Mevlânâ ve Dâvûd el-Kayserî gibi seçkin sûfi-filozofların, bu öğretinin Anadolu'da ve bütün İslam dünyasında yaygınlaşmasında önemli katkıları olmuştur.

 

Dâvûd el-Kayserî'nin Fusûsu'l-Hikem Şerhi ve bu şerhe yazdığı "Giriş" (Mukaddemât), vahdet-i vücûd öğretisi ile ilgili temel metinler arasında sayılır.

 

Eserin başına / Dâvûd el-Kayserî'nin terminolojisi ile üstadı İbnü’l-Arabî'ninki arasında büyük bir örtüşme olduğu için, İbnü’l-Arabî'nin Istılahâtu's-Sûfiyye adlı risalesinin, yine Seyfullah Sevim tarafından yapılan çevirisini ekledik.

 

Davud El-Kayseri’nin Vücud Öğretisi

İbn Sina varlığı mahiyetin bir arazı (niteliği) olarak görürken; İbnü'l-Arabî ve Davud el-Kayserî ekolü, vücûdu tek ve mutlak gerçeklik, nesneleri ise bu gerçekliğin geçici arazları olarak kabul etmiştir.

 

Ahadiyyet, zâtın tüm isim ve sıfat belirlemelerinden uzak olduğu batıni (gizli) boyuttur; Vahidiyyet ise isimlerin ve sıfatların zuhur ettiği zahiri boyuttur.

Varlığın beş ana mertebesi (Hazarât-ı Hamse)

1- Mutlak Bilinemezlik Siferi (Mutlak Gayb Hazreti)

2- Göreli Bilinemezlik Siferi İzafi Gayb Hazreti)

3- Mutlak Bilinemeze yakm Soyut Akıllar ve Nefsler Siferi (Ceberut)

4- Duyulur dünyaya yakın Misal Siferi (Melekût)

5- Duyulur Dünya Siferi (Şehadet Âlemi)

 

Kayserî, Kur'an'daki terimlerden yola çıkarak varlık katmanlarını kozmik kitaplar olarak adlandırır: İlk Akıl "Ümmü'l-Kitab", Küllî Nefs "Kitabü'l-Mübîn", Küllî Cisim ise "Mahv ve İsbat Kitabı"dır.

 

İlk Akıl aynı zamanda Hakikat-i Muhammediye veya Nur-u Muhammedî olarak tanımlanır

 

Matlau Hususi'l-Kilem Fi Meânî “Fusüsu’l.Hikem”

Fusûs'un Manaları Hakkında Kelimelerin Hususiyetlerinin Doğuş Yeri

 

Zâtıyla zâtına tecellî eden Allah'ı tesbih ederim, ki O böylece sonunda Adem'i ortaya çıkardı ve onu âlem diye nitelenen isimlerinin mazharlarına halife kıldı.

 

Kendisi olmak bakımından vücûd" (mutlak varlık), varlığın zihni veya harici sınırlamalardan, tümel-tikel, genel-özel gibi akli kategorilerden bağımsız, saf ve mutlak bir gerçekliktir.

Varlık; Aristotelesçi anlamda bir "cevher" veya "araz" olmadığı gibi, sadece zihni bir kurgudan ibaret olan "itibari" bir şey de değildir. Varlık salt iyiliktir.

Evrendeki tüm çokluk ve zıtlıklar, bu tek ve mutlak varlığın (Hakk'ın) farklı mertebelerde isim ve sıfat elbiselerine bürünerek dış dünyada tecelli etmesinden (belirmesinden) ibarettir.

Varlık itibarî olsaydı, evrendeki her şeyin hayalden ibaret olması gerekirdi. Varlık, var olmak için kendisi dışında hiçbir şeye muhtaç olmadığı için bizatihi Vacibü'l-Vücûd'dur.

İnsan fertleri arasındaki muazzam ahlaki ve manevi mertebe farkları da insanlık tabiatının kendisinden değil, varlık nurunun o fertlerdeki tecelli ve zuhûr gücünden kaynaklanır.

 

Varlığın hiçbir kayıt taşımayan saf zâtı Ehadiyet, tüm isim ve sıfatları potansiyel olarak topladığı mertebe Vâhidiyyet (veya Rubûbiyet)

Bundan sonra İlmi suretler, Akıl, Nefis, Hayal ve nihayet Mülk (fizik) âlemi şeklinde somutlaşır.

 

Ehadiyet mertebesinde hiçbir çokluk ve sıfat ayrımı yokken, Vâhidiyyet (ilahlık) mertebesinde akıl bu sıfatları birbirinden ve zâttan ayırt eder.

 

İlahi isim ve sıfatların tasnif edildiği bu kesitte, sıfatlar öncelikle icâbî (olumlu) ve selbî (tenzihî) olarak ikiye ayrılır. İcâbî sıfatların merkezinde Yedi İmam (Eimme-i Seb'a) denilen ana sıfatlar (hayat, ilim, kudret, sem', basar, irade, kelam) yer alır.

 

İsimlerin dış dünyada hüküm sürdükleri "devletleri" (etki süreleri) vardır; şeriatların değişmesi veya varlıkların dönüşmesi, egemen olan ilahi ismin değişmesiyledir.

 

Eşya, vücûd (varlık) bakımından Hakk'ın aynısı, fakat taayyün (sınır ve biçim) bakımından Hakk'ın gayrısıdır.

 

A'yân-ı Sâbite

İlahi isimlerin Allah’ın ilminde aldığı bu ma'kul suretler, henüz dış dünyada varlık kazanmamış ama potansiyel olarak sabit olan hakikatlerdir

Feyz-i Akdes (en kutsal tecelli), a'yân-ı sâbitelerin ilimde belirmesini sağlar; Feyz-i Mukaddes (kutsal tecelli) ise bu sâbite aynalarının dış dünyada, maddî levazımatıyla vücûd bulmasını (zuhûrunu) sağlar. Varlıklar dünyası; Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimlerinin birer yansıması (mazharı) olarak katman katman inşa edilir.

 

A'yân-ı sâbite yaratılmamıştır

Ca'l (yapma/yaratma) ancak dış dünyadaki varoluşa ilişebilir; oysa a'yân-ı sâbite Allah'ın kadim ilmindeki suretlerdir. Eğer ilimdeki her surete mec'ûl denseydi, imkansız olan şeylerin (mümteniler) bile yaratılmış sayılması gerekirdi. Hakk'ın zâtını bilmesi, zaman dairesinin dışında ezelen ve ebeden bu sâbit aynları gerektirir.

 

Evrendeki tek hakiki cevher, ilahi zâtın mazharı olan ve ehlullahça Rahmânî Nefes (Nefes-i Rahmânî) veya Tümel Heyûlâ denilen varlık nurudur.

Kozmik cevher arazlarla örtünerek somut varlıkları (ilahi kelimeleri) oluşturur.

 

Taayyün ortaklaşma olmayacak şekilde, bir şeyi başkasından ayıran şeydir.

Bu taayyünlerden öncesine gelince, mahz vücûd olan İlâhî Zât'tan başka bir şey yoktu.

Allah vardı ve beraberinde hiçbir şey yoktu.

 

"Âlem", Allah'ın isim ve sıfatlarının kendisiyle bilindiği bir alâmettir. Bu bağlamda evren, gaybın en derin noktasından dış dünyaya doğru beş büyük mertebe halinde katmanlaşır. Bu katmanlar sırasıyla: Mutlak Gayb (A'yân-ı Sâbite), Ceberût (Ruhlar âlemi), Melekût (Misal âlemi), Mülk (Şehadet/Duyusal âlem) ve tüm bu âlemleri bünyesinde cemeden İnsan-ı Kâmil hazretidir.

 

İlk Akıl ve Küllî Nefis’teki ilmî suretler, onların hakikatinden ayrı değildir; dış dünyadaki tüm varlıklar bu iki kozmik ilkenin birer gölgesidir.

İnsanın dış dünyayı bilmesi, nesnelerden soyutlama yoluyla değil, özündeki ilahi nurlar vasıtasıyladır.

 

Misâlî âlem, nurani cevherden oluşan ruhani bir âlemdir; o, niceliksel ve duyusal olması açısından cismani, nurani olması açısından ise mücerret akli cevhere benzer.

 

Manevî Keşif

Hads (Sezgi): Müfekkire (düşünce) gücünün öncüller olmadan sonuca ulaşmasıdır (En aşağı basamaktır).

 

Kutsal Nur: Akıl yetisinde manaların belirmesidir.

 

İlham: Gaybî manaların doğrudan kalp mertebesinde açığa çıkmasıdır.

 

Ruhî Şühud: Manaların bizzat Alîm olan Allah’tan vasıtasız alınmasıdır; gökleri aydınlatan güneş gibidir.

 

Sır ve Hafâ (Gizli) Mertebeleri: Dile getirilmesi ve işaret edilmesi imkansız olan en yüksek manevi idrak alanlarıdır.

 

İlham; Hakk’ın, her bir mevcutla birlikte olduğu özel bir yönden (vech-i hâs) melek aracılığı olmadan Hakk’tan hasıl olur. Vahiy ise melek aracılığı ile olur.

 

Hakk’a tam bir yöneliş ve insanî ibadetlere sevk eden büyük bir lezzetten sonra meydana gelen her içe doğuş (vâridat) melekî ya da ruhanîdir. Bunun tersi niteliklere sahip olan her vâridat ise şeytânîdir.

 

İnsanî hakikatin ilk zuhûru, amâî mertebe için icmâlî bir sûret demek olan İlk Akıl sûretinde olmuştur.

 

Peygamberlerin getirdiği şeriatlar zamansal ihtiyaçlara göre farklı görünse de, özde tek bir hakikatin (Muhammedî Hakikat) tecellileridir. Teşrî (şeriat getiren) nübüvvetin Hz. Muhammed ile son bulmasıyla, evrenin yönetim merkezi olan Kutupluk makamı mutlak olarak velâyete intikal etmiştir. Bu daire, velâyetin nihai kemalini temsil eden Hâtemü’l-Evliyâ (Velilerin Mührü) ile mühürlendiğinde, zâhir isminin yerini bâtın ismi alacak ve evrensel dönüşüm (kıyamet) kaçınılmaz olacaktır.

 

Cennet ve cehennemin beş ilahi hazrette de (ilmî, ruhanî, misalî, cismanî ve insanî âlemlerde) birer karşılığı vardır. İnsanî boyutta kalp ve ruhun yetkinlikleri cennetin ta kendisiyken; nefsin heva ve şehvetlerine esir olması cehennem azabıdır.

 

Gerçekte insanî ruh demek olan Büyük Ruh (Ruh-ı Âzam), rubûbiyeti açısından, İlâhî Zât'ın mazharıdır.

O’nun künhünü Allah'tan başka kimse bilmez.

Onun insanî küçük âlemdeki isimleri: sır, hafâ, ruh, kalp, kelime, fuâd, sadr, akıl, nefis'tir.

Nefis, hayvani yetilerin ruhanî yetilere galip gelmesi açısından emmâre; kalbin nuru gayba ilişkin parıltılarla dolduğu sırada kendi fiillerini kınadığından dolayı levvâme; kalbi nûr ağır basıp gücü hayvani yetiye galip gelince mutmainne adını alır.

 

Hakk'ın eşyada zuhûr etme keyfiyetini... bilen kimse, ruhun bedende nasıl zuhûr ettiğini de bilir. Çünkü ruh kendi bedeninin rabbidir.

 

Nübüvvet (Peygamberlik): İlahi zâtın zâhirî plandaki mazharlığıdır. Halkı irşat etmek ve potansiyellerini gerçekleştirmek için gönderilen elçiliktir. Sadece zâhir âleme dönüktür ve Hz. Muhammed ile sona ermiştir.

 

Risalet (Elçilik): Yeni bir şeriat ve kitap getirme yönüdür. Risalet kullara dönük olduğu için peygamberin beşeriyet yönünü; nübüvvet vahiy aldığı için meleki yönünü temsil eder.

 

Velâyet (Dostluk/Yakınlık): Nübüvvetin ve risaletin bâtınıdır (iç yüzüdür). Kulun Hakk'ta fâni, O'nunla bâki olmasıdır (kurbiyet). Velâyet dairesi nübüvvet dairesinden daha büyük ve kuşatıcıdır; zira "Velî" Allah’ın sonsuz isimlerinden biridir. Bu yüzden nübüvvet bitmiş, velâyet ise ebediyen sürmektedir.

 

İlme'l-yakîn; bir emrin ne ise o olarak tasavvur edilmesidir. Ayne'l-yakîn, o şeyin görülmesiyle olur. Hakka'l-yakîn ise yalnız bilgi olarak değil, bilgi, müşahede ve hal olarak Hakk'ta yok olmak ve O'nunla bâki kalmakla olur.

 

Harikuladelik

Sünnetullah üzere câri takdire değil, doğrudan ilâhî kudrete bağlıdır... Evliyadan sadır olunca 'keramet' adını alır.

Bu, asli yaratılışı itibariyle güçlü olan nefis sahiplerinden de meydana gelir... Tabiaten iyi olan velâyet makamına ulaşırsa velî... Tab'an kötü olanlar ise kötü bir sihirbazdır.

Eğer bu kötülere dış sebepler yardımcı olursa insanların başına bela olurlar ve zâhirî güç açısından zamanlarına hakim olurlar.

 

Kitabu İstılahâtu-s Sûfiyye

(Tercüme: Seyfullah Sevim)

 

Hâcis (İlk Fısıltı): Kalbe gelen ilk hâtırdır. Rabbani’dir ve asla hata kabul etmez. Sufi şeyhler buna "ilk sebep" veya "hâtırın daveti" derler.

Hâtır: Kalbe ansızın gelen, yerleşik olmayan iç hitap ya da sestir. Kulun hiçbir çabası olmadan kalbe doğan ruhanî, melekî, nefsanî veya şeytânî vâridattır.

İrade, İye, Himmet ve Azm: Hâcis kalpte yer edince irade (karar), salik tereddüt edip fısıltı tekrarlanınca iye, üçüncü gelişinde himmet, dördüncü kararlılık aşamasında ise azm adını alır. Eyleme geçildiğinde temâdî, fiile başlandığında ise niyet olur.

 

İrâde: Kalbe düşen ilahi bir ateş parçasıdır.

 

Mürîd: Kendi cüz'î iradesinden sıyrılıp ilahi iradeye teslim olan, esmâ nurlarının kendisine açıldığı kimsedir.

 

Murâd: İradesi elinden bütünüyle alınmış, cezbeye mazhar olmuş kimsedir. Makamları ve manevi halleri zahmetsizce, hızla aşar.

 

Sâlik: Manevi makamlarda kuru kuruya teorik ilmiyle değil, bizzat yaşadığı "hâl" ile ilerleyen kimsedir. Onun için ilim artık ayne’l-yakîn (gözle görür gibi) olmuştur.

 

Misafir: Akledilebilen âlemde (makûlât) fikri ve tefekkürüyle yolculuk yaparak dünya kıyısından ahiret kıyısına geçendir.

 

Sefer: Zikir ve riyazet yoluyla Hakk Teâlâ’ya yönelen kalbin rûhî seyahatidir.

 

Tarîk (Yol): İçinde gevşekliğe ve tembelliğe yer olmayan, Hakk Teâlâ'nın meşru kıldığı ibadet ve merasimlerin bütünüdür.

 

Vakit: Sâlikin geçmiş ve gelecekle bağı kopararak tamamen yaşadığı "ân" içindeki rûhî durumudur ("İbnü'l-vakt" / vaktin oğlu olma hâli).

 

Edeb: Kulun konumunu bilmesidir.

 

Makam: Sâlikin manevi durakların gereklerini bütünüyle yerine getirerek o niteliği rûhuna mülk edinmesidir.

 

Hâl: Kulun iradesi ve zahmeti olmadan kalbe aniden gelen ve sâlikin vasıflarını değiştiren manevi esintilerdir. Çabuk yok olması şanındandır.

 

Hakk ve Adl: Allah'ın evreni yarattığı ilk mevcuttur (Hakîkat-i Muhammediyye / Nur-ı Muhammedî). Nitekim ayette, "Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak Hakk ile yarattık" buyrulmuştur.

 

Kutub ve Gavs: Her devirde âlemde Allah’ın rahmet ve nazarının yöneldiği yegâne "bir" kişidir. İsrafil (a.s.)’ın kalbi üzere bulunur. Sıkıntı anlarında kendisine sığınıldığında Gavs adını alır.

 

İki İmam: Gavs’ın sağında ve solunda bulunan iki yardımcıdır. Sağdaki melekût âlemini (gayb), soldaki ise mülk âlemini (şehadet) seyreder. Soldaki imam arkadaşından üstündür, çünkü Gavs’ın halifesidir.

 

Evtâd (Direkler): Dünyanın dört yönünde (Doğu, Batı, Kuzey, Güney) manevi durakları olan ve alemin dengesini koruyan dört kutlu kişidir.

 

Bedel (Büdelâ): Yedi kişidirler. Bir meclisten ayrıldıklarında, yoklukları anlaşılmasın diye yerlerine kendi suretlerinde ruhanî bir ceset bırakabilirler. Hz. İbrahim’in kalbi üzere karargâh kurmuşlardır.

 

Nücebâ (Kırklar): İnsanların manevi yüklerini ve sıkıntılarını taşımakla görevli kırk kişidirler. Tasarrufları sadece başkaları üzerinedir.

 

Nükebâ (Üçyüzler): İnsan nefislerinin gizli ve örtülü ayıplarını, niyetlerini keşfeden üç yüz kişidirler.

 

Efrâd: Kutbun manevi idaresinin ve nazarının dışında kalan, doğrudan doğruya ilahi zâttan feyz alan bağımsız, müfreze velilerdir.

 

Melâmîler: İç dünyalarındaki muazzam manevi değişimi ve ilahi tecellileri dışlarına asla yansıtmayan, zâhiren sıradan insanlar gibi görünen en üst düzey sufilerdir.

 

Kabz (Daralma): Kalbe gelen bir uyarı veya te'dip (terbiye) işaretiyle sâlikin kalbinin sıkışması, korku halidir.

 

Bast (Genişleme): Kulun nesnelere egemen olması, ilahi genişlik, rahmet ve üns rüzgârıyla ferahlamasıdır.

 

Heybet: Kalpte Allah’ın Celâl (azamet ve ihtişam) tecellilerini müşahede etmekten doğan sarsıcı ürperti halidir.

 

Üns: Kalpte ilahi Cemâl (güzellik ve lütuf) tecellilerini müşahede etmekten doğan ilahi yakınlık ve huzur halidir.

 

Tevâcüd, Vecd ve Vücûd: Yapay olarak vecd halini çağırmaya tevâcüd; kalbin perdesiz bir şekilde ilahi bir hâle çarpılmasına vecd; vecd halinin zirvesinde Hakk’ın bizzat kulda bulunuşuna ise vücûd denir.

 

Cem' (Birleşme): Halkı (yaratılmışları) görmeksizin tamamen Hakk’a odaklanma ve O’na işaret etme halidir.

 

Cem’u’l-Cem' (Birliğin Birliği): Kulun her yönüyle Allah’ta yok olmasıdır (Fena fillah).

 

Fark (Ayrılık): Hakk’ı görmeksizin sadece halka işaret etmektir. Kulun kulluk makamını müşahede etmesidir.

 

Fenâ ve Bekâ: Kulun ilahi egemenliğin ihtişamından ötürü kendi amellerini görememesi, kendinden geçmesi fenâ; ardından her şeyde Allah’ın varlığını ve saltanatını müşahede etmesi ise bekâ halidir.

 

Ârif: Rabbin kendisini hakikatine tanık kıldığı ve üzerinde manevi hallerin zâhir olduğu kimsedir.

 

Âlim: Allah’ın zâtının ilahlığına tanık kıldığı fakat üzerinde hiçbir vecd ve hâl izi gözükmeyen kişidir.

 

Muhâdese: Hakk’ın ariflere mülk ve şehadet âleminden (fiziksel dünyadan) seslenmesidir; Hz. Musa’ya ağaçtan seslenmesi gibi.

 

Müsâmere: Hakk'ın esrar ve gayb âleminden ariflerin kalbine Ruhü'l-Emîn (Cebrail) vasıtasıyla indirdiği gizli gece hitabıdır.

 

Levâih, Tâli’ ve Levâmî: Kalbe doğan nurların aşamalarıdır. Levâih, halden hale geçişte beliren zâti nurlardır. Tâli’, diğer tüm nurları söndüren güçlü tevhid nurlarıdır. Levâmî ise iki an arasında kalıcı olan parlak tecellilerdir.

 

Telvîn ve Temkîn: Kulun haller arasında dalgalanmasına telvîn denir ("O, her an bir iştedir" sırrı). Bu telvîn halinde sarsılmadan sabit ve yerleşik kalmaya ise temkîn denir.

 

Mekr (Tuzak/İstidrac): Kulun ilahi emirlere aykırı davranmasına ve kötü edebine rağmen nimetlerin ve kerametlerin kendisinde artarak devam etmesidir.

 

Şath (Şathiye): Kontrolsüz vecd anında söylenen, içinde iddia ve ölçüsüzlük kokusu barındıran zâhiren şeriata aykırı gibi duran sözlerdir. Muhakkik ariflerde nadiren görülür.

 

Kalem, Levh ve Şecer: İlk Akıl Kalem’dir; Nefs-i Küllî olan Levh-i Mahfuz Verkâ’dır; İnsan-ı Kâmil ise Şecer (Ağaç) sembolü ile ifade edilir.

 

Sırrü’s-Sırr: Hakk’ın kendisini kuldan tamamen ayırdığı, mahlukatın hiçbir şekilde ortak olamayacağı mutlak zâtî mahremiyet alanıdır.

 

İlme’l-Yakîn: Akli ve nakli delillerin rûha verdiği kesin bilgidir.

 

Ayne’l-Yakîn: Müşahede, keşif ve şuhûd yoluyla bizzat gözle görür gibi elde edilen yakîndir.

 

Hakka’l-Yakîn: Sadece bilgi ve görme ile yetinmeyip, o hakikatin içinde yok olarak (fena), bizzat o halin kendisiyle kalıcılaşmaktır (bekâ).

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder