13 Aralık 2019 Cuma

Gösteri Peygamberi


Chuck Palahniuk - Gösteri Peygamberi
 
Deneme, deneme. Bir, iki, üç.
Bu belki çalışıyordur. Bilmiyorum. Beni duyabilecek misiniz, bunu da bilmiyorum.
Ama duyabiliyorsanız, dinleyin. Ve eğer dinliyorsanız bulduğunuz, yolunda gitmeyen her şeyin hikâyesidir.

Tekrarlamaya devam edeceğim, ama bu kesinlikle doğru. Ben katil değilim.
…uçağın kokpitinde yalnız olduğumu bilmelisiniz.
Pilot, sırasıyla bütün motorların duracağını söyledi.

Saniyede otuz iki fitle yere doğru iniş. O buna nihai hız diyor; bu hızda aynı kütleye sahip tüm nesneler aynı hızda hareket ederler.
Silahı sıkı sıkı kavramaktan artık hissizleştim.

Hikâyemi anlatmak için birkaç saatim var.
…

Yaşam tarzımdan ötürü, dana pirzolasını galeta ununa bulamak benim için başlı başına zor bir iş.
Bu gece gürültülü bir dans kulübünden kızın biri aradı.
Bazıları ölmek istiyor ama önce benden izin almak için arıyorlar.
Dans kulübündeki bu kızla bir yere varamayacağımı düşünüyorum, o yüzden “Öldür kendini,” diyorum.

Gerçek şu ki, bu berbat bir dünya ve ben onun acılarına son verdim.
Gerçek bir kriz hattı için ilan veren bir gazetenin fikriydi bu.
...insanlar gece gündüz beni arayıp problemlerini anlatmaya başladılar.
Bir zamanlar az kalsın McDonald’s’ta işe giriyordum. Oraya sadece genç kızlarla tanışmak için başvurmuştum.
Bu, kızlarla sokakta tanışmaktan daha güvenliydi.

Bazı geceler karanlıkta seslerini duymak bana ilaç gibi gelirdi.
İlanlar çarpıcı olmalıydı.
İlanda;
“Kendinize ve Hayatınıza Bir Şans Daha Tanıyın. Yardım İçin Beni Arayın,” yazıyordu. Ardından da telefon numaram.
İkinci seçeneğim şuydu:
“Alkol Problemi Olan ve Cinsel Açıdan Sorumsuz Genç Kızlar, İhtiyacınız Olan Yardım Burada.” Sonra da telefon numaram yazıyordu.

Bana seks avcısı diyebilirsiniz, ama (…) Bizimki avcı-av ilişkisi değil.

…telefondaki yeni kız ağlıyordu.
Kızı sakinleştirmek ve dinlemesini sağlamak için balığımın hikâyesini anlatıyorum. Bu ömür boyu sahip olduğum altı yüz kırk birinci balık.
Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu.
…

Dışarıdaki dünyada kadınlar saç renklerini değiştirme gücüne sahipler, dedi. Ve göz renklerini. Ve dudak renklerini.
Dışarıdaki dünyada insanlar kuşları evlerinde tutuyorlar, dedi
Dışarıdaki dünyada televizyon denilen ruhlar insanları evlerinde ziyaret ediyor, dedi
Bir arada olmaktan nefret ettikleri ama yalnız kalmaktan da korktukları için insanlar telefon denilen bir alet kullanıyorlarmış.
Dışarıdaki dünyada gerçek sessizlik yok, dedi
Dışarıya çıkınca vazgeçmen gereken nimetlerden bir tanesi de karanlıktır, dedi

Kilise doktrinine göre sadece ailenin ilk erkek çocuğunun, yani Adam’ın, evlenip kilise topraklarında yaşlanmaya hakkı vardı. Geri kalan çocuklarsa, yani ben, yedi erkek ve beş kız kardeşim, on yedi yaşına basar basmaz kilise yerleşimini terk edip çalışmaya başlayacaktık.
Kaderimizin bütün derinliği bundan ibaretti.

Dış dünyada otomobillere güç vermek ve uçakları gökte uçurmak için şeytanla pazarlık yapılıyor, dedi Adam. İnsanları tembelleştirmek için elektrik tellerinden kötülük geçiyormuş.
Dışarıdaki kiliseler, dev dinlerin uzaktaki fabrikalarında üretilen yalanları insanlara satan mağazalardır, dedi Adam.
Evi terk ettiğimde on yedi yaşımdaydım.
Adam’a bakmak aynaya bakmak gibiydi. Üç dakika ve otuz saniyeyle benim ağabeyimdi
…

Emrinde çalıştığım insanlar sürprizlerden hoşlanmıyorlar.
Temizliğini de yaptığım evde yaşayan çift hiçbir zaman evde olmuyor.
Acaba alır mıyım diye beni denemek için şifoniyerin arkasına kazayla düşürülmüş süsü verilen paralar asla elli dolardan az değil.

İki nokta arasındaki en kısa mesafe bir zaman dilimidir,
Yapacaklarınızı kâğıt üstünde görünce, yaşam süreniz konusunda her zaman karamsarlığa kapılırsınız.

…öğrendiğim çoğu şeyi bu insanların temizlemem için bana bıraktıkları pisliklerden öğrendim.
Kürkteki kan lekesi nasıl çıkarılır, sorun bana.
…

Benim bir canavar olmadığımı anlamalısınız.

Kitabı Mukaddes’te seks ve yemek benzetmesine çok sık rastlanır.
…

…adımla ilgili bir açıklama yapmak istiyorum. Tender Branson. Bu aslında gerçek bir isim değil.

Adam dışarıdaki dünyada insanların hayvanlar gibi pervasız olduklarını ve sokaklarda tanımadıkları insanlarla zina yaptıklarını söylemişti.

Hiç tanımadığım insanlar yüzüme bakıp bakir olup olmadığımı sorarlar.
Bilmiyorum. Unuttum.

Tender’lar hayal kurmazdı.
…

Bu gece yine her zamanki telefonlar geliyor. Gökyüzünde dolunay var. İnsanlar okulda aldıkları düşük notlar yüzünden ölmeye hazırlar.
Kızın biri arayıp “Ölmek insanın canını çok yakar mı?” diye soruyor.

“…Sen iyi bir dinleyicisin,” diyor. “Çok etkilendim. Tipin nasıl?”
Şimdi telefonu kapatıyorum, diyorum. Ama kapatmıyorum.
“Beni istiyorsun, sen de biliyorsun,” diyor Fertility.
…

Kitabı Mukaddes’te anlatılan insanlar sürekli bir yerden bir yere koşturup dururlar.

…bir plan yaptım. Hem benden nefret edip hem de bana âşık olması için korkunç bir plan yaptım. Planım onu baştan çıkarmamak. Çekici olmamak.
…

…678 sayılı mezarın önünde duran Fertility Hollis’i görüyorum.
…

O gece tekrar telefonlara cevap vermeye başlıyorum.

Her görüşmemizde sosyal danışman bende başka bir hastalık olabileceğini söylüyor ve belirtilerinin ne olduğunu öğrenmem için bana farklı kitaplar veriyordu.
Danışman beni gerçek olmayan yüzlerce sendromdan kurtarmış ve sonunda da aklımın başımda olduğunu açıklamıştı.
…

Öldürülmek fikri o kadar da kötü gelmiyor. Sırtım ağrıyor. Gözlerimde sanki jiletle açılmışlar gibi bir yanma hissi var. Giyinip işe gidiyorum.

“Amerika’da her gün insanlar kendilerini öldürüyorlar. Senin çoğunu tanıyor olman durumu daha kötü yapmıyor,” diyor.
…

Her gün bir yabancının pisliğini temizleyerek geçen bir hayatın nasıl olacağını hiçbirimiz düşünmemiştik.
Sonsuza kadar bulaşık yıkamak.
Sonsuza kadar gümüşleri parlatmak.
Çimleri kesmek.
Tekrar.

Abim dimdik durmamı ve gülümsemeden, temiz bir sesle sorduğu sorulara cevap vermemi istemişti.
Dış dünyada buna pazarlama deniyor.
…

Üçüncü buluşmamızda Fertility ile birlikte otobüste tanımadığımız bir herifin önünde oturuyoruz ve yaptığı esprileri duyuyoruz.

Herif fısıldıyor, “Cenaze arabası geçerken bir Creedish ne diye bağırır?”
Taksi!
…

İnsanların hayatlarını kurtarabilmek için yapmam gereken şey Fertility’ye gerçeği, yani kardeşini öldürenin ben olduğumu söylemek, ama bunu yapmıyorum.

İnsanlara gerçeği söyleseniz bile gözleriyle görmeden asla size inanmazlar. O zaman da çok geç olur. Bu arada söyledikleriniz onları kızdırmaktan başka işe yaramaz ve sizin de başınızı derde sokar.
…

Danışman kilise müritlerinin hepsinin öldüğünü filan söyleyince ilk yaptığım şey sigaraya başlamak oldu. Şimdiye kadar yaptığım en akıllıca şey sigaraya başlamak.

Sigaranın dumanı içimde sıcak ve yoğun bir his bırakıyor. Bir ruhum olsa böyle hissederdim herhalde.
…

Polislere masum olduğumu söylüyorum.
Ben kimseyi öldürmedim.

Bilgi Çağı’nın Endüstri Devrimi’nden hemen sonra gelmesi planlanmıştı. Sonra Postmodern Çağ başlayacaktı. Sonra da Mahşerin Dört Atlısı. Kıtlık. Tamam. Salgın. Tamam. Savaş.

İşinden nefret eden ve bütün hastalarını kaybeden danışmana ne denir?
Ölü.
…

İnsanların neden uyuşturucu kullandıklarını anlamaya başlıyorum. Çünkü zamanın sınırlı olduğu, kanunlar ve emirlerle dolu ve mülkiyete dayalı bu dünyada insanların yaşayabilecekleri tek gerçek kişisel macera bu.
Sadece uyuşturucu ve ölümde yeni bir şeyler tecrübe etme şansına sahibiz ve maalesef ölümün hâkimiyeti fazla kuvvetli.

Eğer yaptıklarınızı kimse fark etmiyorsa, hayatınız koca bir sıfırdan ibarettir. Boştur. Anlamsızdır.
…

1665 yılında bazı rahipler küçük gruplar halinde kendilerini yakarak intihar etmeye başladılar.
1997 yılında Cennetin Kapıları toplu intiharında otuz dokuz kişi öldü.
Creedish kilisesi olayı bu kültürün içinde küçücük bir noktaydı,” diyor.

Madem o kadar uzmansın, intihar eden insanların arasında öldürülüp de intihar süsü verilenler oldu mu hiç, diye soruyorum. Diğer dinlerde kurtulanları öldüren birileri oldu mu, diyorum.
…

Gündelik Dualar Kitabı
Kitabın içinde, insanların benim yazdığımı sandıkları dualar vardı:
Orgazmı Geciktirme Duası.
Zayıflama Duası.
Sigarayı Bırakma Duası.
Küf Lekelerini Çıkarma Duası
Saç Dökülmesini Önleme Duası
Park Cezalarım Önleme Duası
Tesisat Sızıntılarını Önleme Duası…
…

Katil arılar beklediğimiz kadar başarılı olamadı. Kimseyi öldürmediler ama çok ilgi çektiler.
…

Ünlü bir ruhani lider olmanın en zor yanı insanların düşük beklentilerini karşılamaya çalışmak.

Amerika zengin ve ünlü insanlarla dolu ama benim az bulunur türden bir kombinasyon sergilemem gerekiyor: Meşhur ama aptal, ünlü ama mütevazı, saf ama zengin.
…

Yarın Superdome stadında Süper Kupa maçı var ve maçın devre arasında ben evleniyor olacağım.
…

Colt’ların maçı kazanacağını söylediğim anda Superdome stadındaki herkes sahaya inmişti bile.
…

Kanada’yı ve kaçmanın sorunları çözüp çözmeyeceğini düşünüyorum.
…

Denver, Colorado’daki bir kamyon durağında Fertility’yi kaybediyoruz.
…

Adam konuşuyor.
“İnsanları iğdiş ederek köleleştirmeyen kültürler, onların beyinlerini iğdiş ederler. Seksin son derece kirli, kötü ve tehlikeli olduğunu insanların beynine öyle bir kazırlar ki, kişi cinsel ilişkiye girmenin ne kadar zevkli olduğunu bilse bile, yine de yapmaz.”
…

(Kazadan sonra) Eskiden sol gözünün bulunduğu yerden, Tender Branson maskotunun kanlı küçük plastik ayakları çıkıyor.
Adam hem gülüyor hem de bağırıyor “Bu benim cezam!”
…

…bütün hayatımın üstüne lokal anestezik sürülmesini istiyorum.
Taksi sesimi duyurabileceğim bir mesafede duruyor. Arkadan Fertility inip el sallıyor.

Adam’ı gömmekle uğraştığım üç saat, hayatımda işsiz geçildiğim en uzun süre oldu.
…

Güneş tepemizdeki gökyüzünden aynı hataları tekrarlayıp duran bizi izliyor. Yaşadığımız onca şeye rağmen gökyüzü hâlâ aynı. Yeni olan hiçbir şey yok. Hiçbir şey şaşırtmıyor.
…

Küçük bir köle olarak yetiştirilmiş, eğitilmiş ve satılmış olmanın ruhuyla, temizlik yapmak üzere işe koyuluyorum.

Tek yeteneğinizin gerçeği gizlemek olduğunu fark etmenin nasıl bir duygu olduğunu görmezlikten gelin. Sizin korkunç bir günah işlemek için Tanrı vergisi bir hüneriniz var. Bu sizin yazgınız. İnkâr yeteneği size doğuştan ihsan edilmiş. Bir lütuf gibi.
…

“Sidney’e sabah sekizde uçuşunuz var mı?”
Nereye gidiyorsun, diye soruyorum.
“Sidney’e” diyor.
“Bir sebebi yok.”
“Bunu çok radikal bir kürtaj yöntemi gibi düşün,”

Fertility’nin ajandasını kaptığım gibi kaçmaya başlıyorum.
Ajandayı karıştırıp bugünün tarihini buluyorum ve aradığım cevap karşıma çıkıyor.
Bugün öğleden sonra saat 13:25’te, direkt Sidney’e uçan 2039 sayılı uçak bir manyak tarafından kaçırılacak ve uçak Avustralya’nın iç kısımlarında bir yere düşecek.
…

“Kardeşimin küllerini uçakta yanımda taşımak istiyorum. Sorun olur mu?” diye soruyor.

Güvenlik görevlileri etrafımızı sardığı sırada kavanozun kapağı açılıyor. Trevor Hollis’in ölümlü bedeninden geri kalanlar etrafa saçılıyor.

Kimse kıpırdamasın, diye bağırıyorum.

Yolcuların hepsi uçağın arkasına toplanmış, yere çökerek elleriyle kafalarını örtmüşler.
Kimsenin canını yakacak değilim ama ülkeyi terk etmem gerekiyor. Bu uçak kalkmalı. Sonra Amerika’yla Avustralya arasında emniyetli herhangi bir yere inebiliriz. Sonra herkes uçaktan inebilir.
Yanımda kahkahalarla gülen Fertility’ye “Sen de ineceksin,” diyorum.
…

Dört motor da durdu ve kontrollü inişe geçtim, yani yere burun üstü çakılıyorum.
…
Türkçeleştiren: Funda Uncu Irklı
Ayrıntı Yayınları, 2002


9 Aralık 2019 Pazartesi

İstiklâl Harbi’nin Son Safhası


Türk İstiklâl Harbi II. Cilt Batı Cephesi 6. Kısım 4. Kitap
İstiklâl Harbi’nin Son Safhası

Giriş
1911’de Osmanlı Maliye Nazırı Cavit Bey'in İngiltere Deniz Bakanı Winston Churchill'e yaptığı ittifak önerisinin geri çevrilmesi ve 1914'te Osmanlı Bahriye Nazırı Cemal Paşa'nın Fransa'ya yönelik girişiminin sonuçsuz kalması üzerine Osmanlı İmparatorluğunu yalnızlıktan kurtulmak için Almanya'ya yöneldi ve bu devletle 2 Ağustos 1914'te bir ittifak antlaşması imzaladı.

Sarıkamış harekâtı / 90.000 askerimize mal oldu.
Çanakkale savaşları asil Türk ulusunun kahramanlık destanıdır.
Kutülamare'de başlarında Tümgeneral Townshend'in bulunduğu 13.000 kişilik bir İngiliz tümeni esir alınmıştır.

Çanakkale savaşları sona erdikten sonra bu harekât alanından alınan kuvvetler Sina, Irak ve Kafkas cephelerine gönderileceğine Almanya ve Avusturya-Macaristan ve Makedonya'da görevlendirilmişlerdir. Avrupa cephelerine gönderilen Türk birlikleri ordunun en seçkin ve gürbüz personelinden, en bilgili ve faal subaylarından kuruluyordu. Buralara gönderilecek bir tümeni kurmak için iki, üç Türk tümeninden subay ve er seçiliyor, bu iki üç Türk tümeni savaşamaz hale getiriliyordu.

Mondros Ateşkes Anlaşması, çok ağır hükümler içermesine rağmen, ülkede sevinçle karşılanmıştı.

Galip devletler ateşkes sözleşmesinin hükümlerine dayanarak 1 Kasım 1918'den itibaren ilk anda Musul, İskenderun, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını işgal ettiler.

Mondros Ateşkesi, iki taraf kuvvetleri arasındaki çarpışmaları durduran klasik bir ateşkes anlaşması değildir. Bu anlaşma İtilâf Devletleri'nin Osmanlı Devleti ve ülkesiyle ilgili emellerine ortam hazırlayan, politik yönü ağırlıklı bir anlaşmadır (s. 9).

Güney Anadolu'da, Fransızların bölgeye gelişleriyle birlikte, bir sivil direniş başlatılmıştı.

Kuvâ-yı Milliye İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalinden bir süre sonra kurulmuştur.
(Batıda) Düşman istilâsına karşı ilk millî direniş Urla'da oldu. 100 asker ve silahlandırılmış 120 sivil, burada. Yunanlılara karşı iki gün direndi.

Erzurum Kongresi'nce seçilen, başkanlığını Mustafa Kemal Paşa'nın yaptığı "Temsil Heyeti (Heyet-i Temsiliye)" 27 Aralık 1919'da millî hareketlerin yöneltilmesi için daha uygun olan Ankara'ya intikâl etti.

İstanbul Meclisi'nce kabul edilen Misak-ı Millî metni 27 Şubat 1920'de bütün dünya parlamentolarına gönderildi.

24/25 Haziran 1920'de Batı Cephesi Komutanlığı kuruldu ve komutanlığına Ali Fuat (Cebesoy) getirildi.

İtilâf Devletleri'nce, Sevres Antlaşması'nın ağır hükümlerini Osmanlı Devleti'ne zorla kabul ettirmek ve millî direnişi tamamen boğmak için, ileri harekâta başlatılan Yunan ordusu Temmuz sonuna kadar Anadolu'da Bursa ve Uşak'ı, Doğu Trakya'da Tekirdağ, Lüleburgaz, Edirne ve Kırklareli'ni işgal etti.

…antlaşma Paris'in Sevres kasabasında, 10 Ağustos 1920'de, Danıştay başkanı Tevfik Bey, Millî Eğitim bakanı Hadi Paşa ve Reşat Halis Bey'den kurulu bir heyet tarafından imzalanmıştı.

9 Kasım 1920'de Batı Cephe Komutanlığı'na Kurmay Albay İsmet (İnönü), Güney Cephe Komutanlığı'na da Kurmay Albay Refet (Bele) Beyler getirildi.

Yunanlılar Küçük Asya Ordusu'nun mevcudunu 220.000'e yükselttiler.
18 Temmuz'da Mustafa Kemal Paşa Batı Cephesi karargâhına gelerek durumu inceledi ve Sakarya nehri doğusuna çekilmeye karar verdi. Bu hareketler esnasında 30122'si silâhlı olmak üzere 30.809 erin muharebe sahasından kaçtı (s. 20).

Yunan ordusu 23 Ağustos'tan itibaren taarruza başladı. Yaklaşık olarak yüz kilometre genişliğinde bir cephede başlayan bu kanlı boğuşma tarihin kaydettiği önemli meydan muharebelerinden biridir.
…bu kanlı savaş 22 gün 22 gece devam etti.
Sakarya Meydan Muharebesi en fazla subay zayiatı verilen bir savaş olarak harp tarihine geçmiştir. Bu nedenle bu meydan muharebesine, eskiler, subay muharebesi de derler.

Viyana önünden Sakarya'ya kadar Türkler geri çekilmiş, genel olarak kaybedilen toprakların bir karışı bile geri alınamamıştır. Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra durum değişmiş…

Millî Mücadele döneminde, güney cephesindeki savaş, çoğunlukla bölge halkı tarafından yapılmıştır.

Yunan ordusunun Sakarya'da mağlûp olup çekilmesinden sonra, 20 Ekim 1921 'de, Fransa ile TBMM Hükümeti arasında Ankara İtilâfnamesi imzalandı. Bu antlaşma ile, Hatay hariç, güneyde Misak-ı Millî'nin ön gördüğü sınırlara ulaşıldı.

Büyük taarruzun hazırlıkları çok gizli yapıldı.
Bu savaş Döğer-Afyon-Ağırdağ üçgeni içinde beş Yunan tümeninin tamamen imhasıyla sonuçlanmıştır.
18 Eylül 1922'de Anadolu'da, esirler dışında, hiç bir Yunan askeri kalmamıştı.

Birinci Bölüm
Batı Cephesi Ordularının Boğazlara Karşı Harekâtı
1922 yılı Ağustosuna kadar batı devletleriyle, olumlu anlamda, gerçek ilişkiler kurulamadı.

18 Haziran 1922'de, Lord Curzon, Fransa ve İtalya'ya Türk-Yunan savaşının sona erdirilmesi koşullarından biri olarak Batı Anadolu'ya özerklik verilmesinden bahsetmişti (s. 32).

Yerli Rumlar Yunanlıların İzmir'e çıkışından bu yana onların yanında yer almış. Yunan Küçük Asya Ordusu'na 35.000 asker vermişlerdi. Türkler tekrar gelirse ne olacaktı.
…yerli Rumların Batı Anadolu'da bağımsız bir Rum devleti -İyonya Devleti- kurma hareketine Mikro Asya Hareketi adı verilmişti.
Batı Anadolu Rumları Atina'ya da, Ankara'ya da karşıydılar (s. 33).

Batı Anadolu Rumları ordularını da hazırlamaya başlamışlar, bu konuda bir hayli mesafe almışlardı. Bursa, Bandırma, Soma Manisa ve Simav bölgelerinde 48 tabur halinde teşkilatlanmış 20 000 askerleri olmuştu. Manisalı Rum kadınların diktiği üniformaları giymiş 500 kişilik bir kıta bir geçit törenine katılmış, bu törende 70 kişilik bir süvari müfrezesi de halkın önünden geçmişti.

Atina Hükümeti 14 Temmuz 1922 günü "şimdilik hiçbir Yunan kuvvetinin Anadolu'daki yerlerinden çekilmeyeceğini, gizlice İngiltere'ye bildirdi. 30 Temmuz 1922'de, Londra'ya, Batı Anadolu'nun özerkliğinin ilân edileceğine dair bir telgraf çekildi. Yunanistan'ın İzmir Yüksek Komiseri M. Sterghiadis iyonya Devleti'nin temelini atacaktı. 30 Temmuz'da kurulacak özerk devletin başına kral naibi olarak Yunan prenslerinden birinin getirileceği de duyulmuştu (s. 34).

Yunanistan 29 Temmuz 1922'de müttefiklere bir nota vererek İstanbul'un kendilerine verilmesini istemiş (s. 35),

Türk Kurtuluş Savaşı süresince İngilizlerin Anadolu'da, çok iyi çalışan. Kara Jumbo adıyla anılan mükemmel bir casus teşkilâtı vardı. Bu teşkilât en gizli haberleri bile öğreniyor, TBMM'nin gizli oturumlarında görüşülenler de dahil her türlü haberi İstanbul'daki İngiliz makamlarına ulaştırıyordu (s. 35).

26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.30 'da Büyük Taarruz başladı. Taarruzun başladığını da Anadolu'daki İngiliz casusları öğrenememişti.

İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbolt, Londra'ya çektiği bir telgraf ile. Yunanlıların durumunu hafifletmek için, Venedik Konferansı’nın mümkün olduğu kadar çabuk toplanmasını önerdi (s. 36),

7 Eylül 1922 günü saat 16.00'da Yunan Hükümeti istifa etti.
Yunan ordusunun kalıntıları 7 ve 8 Eylül günleriyle 8 Eylül gecesi gemilere bindirilerek İzmir ’ den ayrıldılar.
TBMM orduları Kocaeli yarımadası ve Çanakkale boğazı istikametlerinde ilerliyorlardı.
11 Eylül'de İngilizler Çanakkale'nin savunması için müttefiklerinden ve dominyonlarından yardım istedilerse de Avusturalya ve Yeni Zelanda dışında olumlu yanıt alamadılar.

Komutanlığı, bu nedenle, büyük bir telâş içindeydi. Başlangıçta İngilizlerin Çanakkale'de bir, Kocaeli yarımadasında iki piyade taburları vardı. Çanakkale'de piyade taburuyla birlikte bir süvari bölüğü ve bir de topçu bataryası bulunuyordu.

İngiltere Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold'un iddiasına göre Türkler Rusların yardımıyla, askerlerini Karadeniz yoluyla Asya'dan Avrupa'ya geçirecekler; Romanya İngiltere'den yana bir tavır takınırsa Sovyet Rusya da Baserabya'yı işgal edecekti (s. 43).

İngiltere başbakanının dominyonlarını boğazları savunmaya çağırması müttefikler arasındaki dayanışmayı olumsuz etkiledi.

Mustafa Kemal Paşa ile General Pelle, 18 Eylül 1922'de İzmir'de görüştüler.

14 Eylül 1922'de İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold Londra'ya bir telgraf çekerek "İngiltere'nin Türklerin hem boğazlarda hem de Irak'ta yaratacağı tehlikeye karşı koyacak durumda olmadığını" bildirmişti.

Lord Curzon'un bütün amacı Türklerin Trakya'ya geri dönmelerini önlemekti. Ancak, bunda başarılı olamadı

İtilâf Devletleri (…) 1922 yılı Mart ayında ateşkesi de kapsayan bir barışı Türkiye ve Yunanistan'a önermişlerdi. Bu öneri Türklerce bazı koşullarla kabul edilmiş, Yunanlılarca da reddedilmişti.
Yunan ordusu Dumlupınar'da 30 Ağustos 1922'de, büyük kısmıyla imha olduktan sonra 2 Eylül 1922 günü. Yunanlılar, İngilizlere Mart 1922 ateşkes önerisini kabul ettiklerini bildirmişler…

19 Eylül 1922'de, hükümetlerinin emirleriyle Fransız ve İtalyan birlikleri Çanakkale'den ayrıldı (s. 50).

Bu dönemde Yunanistan’da ihtilal oldu.
Yunanistan'da yapılan ihtilâlin nedeni Anadolu'daki feci yenilgidir.

Damat Ferit Paşa, İngiliz polisinin koruması altında 22 Eylül 1922 günü, İstanbul'dan Avrupa'ya hareket etti.

Sovyet Rusya'nın İtilâf Devletleri'ne, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve Mısır'a 24 Eylül'de bir nota verdi:
Yakın Doğu olayları aslında Türk halkının Türk ülkelerinde ve ilk önce İstanbul ve boğazlarda tam egemenliği hakkının kabulünden ibaret tek sorundur (s. 53).
Sovyet Rusya, başta Karadeniz devletleri bulunmak üzere, diğer bütün ilgili devletlerin, gecikmeksizin, bir konferansa, çağrılmalarını önerir (s. 54).

26 Eylül 1922 günü İstanbul'daki İtilâf Kuvvetleri Komutanı General Harrington Mustafa Kemal Paşa'ya bir mektup göndererek müzakerelere kadar Türk birliklerinin tarafsız bölgeden çekilmelerini ister.

(Tarafsız bölgede neler oluyor) Çanakkale'deki İngiliz birlikleri tarafından Erenköy ile Çanakkale arasında arazi üzerinde tahribat yapılması, Çanakkale civarında binaların yıkılması, bize ait olan silâh ve mühimmatın imhası, birliklerimiz civarında top ve bomba atışları, bizi Yunan ordusuna ulaştıracak yol üzerinde İngiliz birlikleri tarafından tahkimat yapılmakta olması ve bu tahkimatta İslâm halkın çalıştırılması gibi hareketler… s. 55

Doğu Trakya için / Türklerle Yunanlılar arasında İngilizler vardı.
Yunanistan Doğu Trakya'daki kuvvetlerini teşkilâtlandırmaya, buraya yeni kıtalar getirmeye, bazı genç doğum tarihli vatandaşlarını silâh altına almaya başlamıştı.

27 Eylül 1922'de Yunanistan'da askerî darbe gerçekleşti.

Batı Cephesi Komutanlığından 27 Eylül 1922 günü, İstanbul ve Çanakkale boğazlarına yönelik ileri harekâtını sürdüren 2nci Ordu Komutanlığı'na çekilen bir telle Mudanya'da bir ateşkes konferansının başlayacağı, birliklerimizin bulunduğu mevkilerde kalmaları, ikinci bir emre kadar ileriye müfreze göndermemeleri bildirildi (s. 57).

28 Eylül 1922'de, Franklin Bouillon Metch adlı bir Fransız savaş gemisiyle İzmir'e gelerek Mustafa Kemal Paşa ile görüştü.
…kararlaştırılan esasların en önemlisi Doğu Trakya'nın, Edirne dahil olduğu halde. Yunanlılar tarafından boşaltılmasıyla Türk mülkiye memurları ve jandarmasına teslimi ve şimdilik orada askerî birlikler bulundurmayacağımız için Yunanlıların olası bir taarruzunu önlemek maksadıyla Meriç nehri batısında müttefik birliklerin bulundurulması durumuydu.
Franklin Bouillon'un İzmir'de kararlaştırılan hususları sağlayacağına dair teminatı üzerine Türk ordularının boğazlara yönelik harekâtı durdurulmuştu (s. 59).

Türklerin Mudanya'da ateşkes görüşmelerinin yapılmasını kabul ettiklerini bildirdikleri gün İngiliz kabinesi savaş kararı almış, Çanakkale'deki kuvvetlerini arttırmak için ölçemler saptamış, Türkler tarafsız bölgeden çekilmediği taktirde harekâta başlama emri vermişti (s. 62-63).

İngiliz kabinesinin 29 Eylül 1922 günü Türklerin tarafsız bölgeden çıkması, çıkılmadığı taktirde savaşın başlaması ile ilgili telgrafı İstanbul'daki General Harrington'a ulaşmıştı (s. 64-65).

…konferans 3 Ekim 1922'de Mudanya'da başladı.
Konferans yeri olarak deniz kıyısında Rus tüccarı Ganyanof'un sahibi olduğu iyice bir bina seçilmişti (s. 68).
(İngiliz kuvvetlerinin durumu) Çanakkale ve İstanbul boğazlarını savunmaya hazırlanmışlardı. Mudanya Ateşkes Konferansı başladığı sırada Çanakkale, genellikle bu şehrin hemen doğusundan iki tugaylı 28nci Tümen tarafından; İstanbul şehri ise Maltepe-Dudullu hattında tertiplenmiş bir tugay tarafından savunulacak hale getirilmişti.

Yunan ihtilâlcilerinin önemli hedeflerinden biri Doğu Trakya'yı geri vermemekti. İhtilâli bunun için de yapmışlardı,

Venizelist subaylardan Albay Ambelas "Yeni Onbinlerin İnişi" adlı kitabında "Doğu Trakya'da Yunan kuvvetleri buranın savunulmasına yetecek gibi değildi. Siyasetle de elde tutulması mümkün olamadı. Türkiye'nin Batı Trakya hakkında hiç bir istekte bulunmaması koşuluyla. Doğu Trakyanın Yunan kuvvetleri ve Rumlar tarafından boşaltılmasına karar verildi" diyordu (s. 81).

Batı Cephesi Komutanlığı boğazlara yönelik harekâtı Çanakkale Boğazı'na ve İstanbul'a yönelik iki farklı harekât olarak düşünüyor. Bu iki farklı harekâttan Çanakkale'ye yönelik olanı birinci öncelikle ele alınıyor, İstanbul'a yönelik harekât için gerekli birlikler İzmit bölgesinde toplanacak, Kocaeli yarımadasında yapılacak harekât için ayrıca emir verilecektir. Çanakkale bölgesinde tarafsız mıntıka tanımıyoruz,
Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları Başkomutanlığı İngilizlerle ve İtilâf ordularıyla yeni bir çatışmadan kaçınmak kararındadır (s. 86).

Türkler Nara burnu ile Kepez arasındaki kesim hariç boğazla temas sağlayacaklardır. Ne var ki, boğazı geçecek deniz vasıtalarına sahip olamaması ve boğazda mevcut İngiliz Deniz Kuvvetleri Türklerin Trakya'ya asker çıkarmalarına ve Trakya'nın Yunan istilâsından kurtarılmasına imkan vermez görünmektedir.

İngilizlerle Türkler arasında ilk temas Sarıca Hamidiye köyünde gerçekleşmiş, 6 kişilik bir İngiliz keşif kolu 2nci Süvari Tümeni'nden bir bölük komutanı ile görüşmüştür.

Mudanya Ateşkes Konferansı
İsmet Paşa tarafından kaleme alınarak TBMM Hükümeti Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey'in imzasıyla 30 Eylül 1922'de, İtilâf Devletleri'nin 23 Eylül 1922 tarihli notasına yanıt olarak hazırlanan Türk notası üzerine konferansta İtilâf Devletleri'ni temsil edecek generallerle yardımcıları 3 Ekim 1922 sabahının erken saatlerinde İstanbul'dan Mudanya'ya hareket ettiler.

İstanbul'dan Mudanya'ya gelen generaller Türk muhafız kıtalarınca törenle karşılandılar (s. 100).

İsmet Paşa, Batı Cephesi Kurmay Başkanı Asım Paşa, Kurmay Yarbay Tevfik (Bıyıklıoğlu) Bey Türk delegasyonu olarak konferansa katılıyorlardı.

Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da konferans konuşmalarını yakından takip etmek için Mudanya'ya gelmişti.

Konferansın birinci toplantısı kararlaştırılan gün ve saatte, 3 Ekim 1922, saat 15.00'te başladı.
Tümgeneral Harrington İtilâf delegelerince birlikte kararlaştırılmış Taslak Ateşkes Projesini dağıttı.
Toplantının amacı; Doğu Trakya'da Yunan kuvvetlerinin geri çekilmeye davet edilecekleri hattın belli edilmesini, boşaltma düzenini ve o bölgede çıkabilecek karışıklık ve tahriplerin önlenmesini ve genel olarak güvenlik ve düzenin devamını ve genel dirliğin sağlanmasını hazırlamaktır.

Bu sözleşmenin yürürlüğe konmasından itibaren Trakya'da Yunan kıtalarının çekileceği hat Meriç nehri olacaktır.

(4 Ekim’de Türk karşı projesi masaya yatırıldı. Türk heyeti, itilaf devletlerinin hazırladığı taslağın tashih edilmiş biçimiydi (s. 107), Misak-ı Milli daha bu aşamada göz ardı edilmiş; Batı Trakya ve bugün Bulgaristan sınırları dahilinde görülen Türk topraklarına dair hiçbir tasarruf dile getirilmedi)

Mudanya Konferansı; müttefik devletler notasıyla, gerçek çıkarlarımızla ve askerî gereklerle uyuşmayan öneriler ve bu önerilerin tartışmasıyla dört günden beri meşguldür. Bu süre içinde İngilizler Çanakkale Boğazı'nın Asya yönündeki piyade ve topçu kuvvetlerini çoğaltmakta, devamlı olarak tel örgülerle kuvvetlendirilen tahkimat yapmakta, Çanakkale'deki Türk halkı evlerinden çıkararak baskınlar tertiplemekte, İstanbul ve Marmara'da olağanüstü önlemler almaktadır (s. 114).

4 Ekim 1922 akşamı Mudanya'ya gelen Yunan delegasyonu müttefik generallerle yaptığı özel temaslardan. Yunan ordusunun geri çekilmeye davet edileceği hattın Meriç nehri batısı olduğunu öğrenince bunun siyasî bir sorun olduğunu ileri sürerek müzakerelere katılmamıştır (s. 119).

Mudanya Konferansı'nın her an kesilmesi tehlikesini doğuran bunalım döneminde, Sovyet Rusya'da yayınlanan Pravda gazetesinin 10 Ekim 1922 tarihli makalesi dikkatle incelenmeye değer.
(Özetle) Trakya sorununun çözülmesi ne kadar uzarsa, Türk milleti genel barış konferansında elde edeceği kazançlı sonuçtan o derece uzaklaşır (s. 121-122).

Mudanya Askerî Sözleşmesi'nin Metni
…konferansın amacı şundan ibarettir:
1. Yunan kuvvetlerinin Doğu Trakya'dan gerisine çekilmeye davet edilecekleri hattı belirtmek.
2. Yunan askerî kuvvetlerinin ve mülkî idaresinin bu araziyi boşaltma düzeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti mülkî idare ve jandarmasının bu araziye yerleşmesi tarzını tayin etmek.
3. Geçiş döneminde bu bölgelerde düzenin ve genel güvenliğin devam ettirilmesi maksadıyla kontrol sağlamak (s. 141).

1. Sözleşmenin yürürlüğe konması tarihinden başlayarak Türk ve Yunan askerî kuvvetleri arasında çarpışmalar durdurulacaktır.
2. Bu sözleşmenin yürürlüğe konması tarihinden başlayarak Trakya'daki Yunan kuvvetlerinin, gerisine çekilmeye davet edilecekleri hattı Adalar denizine döküldüğü yerden Trakya ile Bulgaristan sınırını kestiği noktaya kadar Meriç'in sol kıyısı teşkil edecektir.
3. Barış yapılıncaya kadar, mümkün olabilecek her türlü karışıklığı önleyebilmek için Meriç'in sağ kıyısı (Karaağaç dahil olmak üzere) müttefik devletler kıtalarınca işgal edilecek ve bu kıtalar müttefik devletlerce tayin edilecek noktalara konacaktır (s. 142).

(Mudanya’da ayrıca, müttefik kıtalarının Barış yapılıncaya dek Boğazlar bölgesini işgal altında tutmaları kabul edildi)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, barış antlaşmasının onayına kadar Doğu Trakya'ya kıta geçirmemeyi ve orada bir ordu toplamamayı ve devam ettirmemeyi taahhüt eder (s. 144).

(Mudanya ateşkesinden sonra) Lloyd George "İngiliz tehdidi ve General Harrington'un karşı koyma azmi olmasaydı Mustafa Kemal Paşa tarafsız bölgeyi ve İstanbul'u işgal ederdi. Bu taktirde Türkler barış konferansında boğazların serbestliğinin yalnız kendilerince garanti edileceğini söyleyebilirlerdi" diyordu.

Bu olay Lloyd George'un 19 Ekim 1922'de iktidardan uzaklaşmasına neden olacaktır (s. 147).
…

Ateşkesin ilânında elimizde bulunan Musul, ateşkes sözleşmesinden hemen sonra İngilizlerce işgal edilmişti.

İngilizler Şeyh Mahmut adlı birisine para, bir kaç bin silâh, bir Nasturi taburu, iki topçu bataryası ve bir uçak vererek Novil adlı bir İngiliz binbaşısı ile birlikte Süleymaniye'ye göndermişler ve orada bir Kürdistan devleti kurulduğunu ilân ettirmişlerdi. İngilizler bu bölgeye ve daha kuzeye kadar tehditler ve propogandalar yapmak, paralar göndermek suretiyle aşiretleri Şeyh Mahmut çevresinde toplamaya ve kurdukları Kürdistan'ı sağlamlaştırmaya çalışıyorlardı. İngilizler Türklerden yana olan aşiretlerin ve Türk müfrezelerinin bulunduğu bahanesiyle Köysancak kasabasını ve dolaylarındaki köyleri uçaklarla bombalamakta ve halka bölgeden Türklerin çıkarılması için bildiriler atmaktaydılar (s. 163-164).

Lozan Konferansı başlamadan önce Elcezire Cephesi'nin kuvvet ve mevcudunun ve hazırlıklarının yeterli olmaması ve uygun bir fırsatın çıkmaması sebebiyle Musul'a yönelik bir askerî harekât yapılamadı.

Mudanya Ateşkes Sözleşmesi'nin imzalanmasından hemen sonra Batı Cephesi ordularında, en yaşlı doğumlulardan itibaren terhislere başlanmıştı. Lozan Konferansı sonuçlanıncaya kadar 1297 (1881) doğumlu erlerden 1314 (1898) doğumlu erlere kadar 17 sınıf asker terhis edilmişti (s. 165).

Batı Cephesi ordularında yapılan terhisler ordu komutanları üzerinde de üzüntü ve tepki yaratmıştı. 2nci Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa bu durumla ilgili olarak, 11 Kasım 1922'de Genelkurmay Başkanlığı'na aşağıdaki öneriyi yaptı:
…Bu terhisler kadroları boşaltıyor. Değerli ve savaşkan erler gidiyor. Ordumuz kuvvet ve değerce düşüyor. Bu durum düşmanların gözüne çarpacaktır.
…Terhis edilecek erler yerine yeni erler verilmezse 2nci Ordu'nun genel mevcudu 48.000'den 21.000'e inecek, her tümende 3000 er kalacaktır böyle tümenlerle gerektiği zaman iyi iş görülemez (s. 166).

Yine aynı konuda 1nci Ordu Komutanı Nurettin Paşa 30 Kasım 1922'de özeti aşağıdaki öneriyi Genelkurmay Başkanlığına göndermişti:
"1. Yunanlılar mahvolan tümenlerini diriltmeye ve ordularını yeniden düzeltmeye ve oluşturmaya çalışıyor ve kuvvetli görünmek istiyorlar, İngilizlerin de savaş hazırlığı içinde oldukları anlaşılmıştır.
…Lozan'da müzakerelerin devam ettiği ve düşmanlarımızın kuvvetlerini arttırmaya uğraştığı şu sırada Türkiye'nin de, öncekinden daha kuvvetli bulunması ve görünmesi gereklidir (s. 166-167).

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin çoğunluğu barış konferansına gidecek Türk Delegasyonunun başkanı olarak Başvekil (icra Vekilleri Kurulu Başkanı) Hüseyin Rauf Bey'i düşünüyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa kendi fikir ve düşüncelerini kavramış olan İsmet Paşa'yı delegasyon başkanı olarak uygun buluyordu.

27 Ekim 1922'de Fevzi (Çakmak) Paşa, Genelkurmay Başkanlığı da üzerinde kalmak koşuluyla. Batı Cephesi Komutanlığı'na atandı.

Lozan Konferansı Öncesi
Konferansa Babiali ve Ankara davet edildi.

Millet kişisel egemenlik, saray halkı ve etrafının zevk ve eğlenceye düşkünlüğü esası üzerine kurulu bir saltanat yerine halk kütlesinin ve köylünün hukukunu koruma ve saadetinden sorumlu olan bir halk hükümeti idaresi kurmuştur.

1 Kasım'da Büyük Millet Meclisi kararıyla saltanat kaldırılmış, 4 Kasım'da İstanbul'daki hükümet dağılmış, Refet Paşa babıâliye yerleşerek İstanbul'da millî iradeyi fiilen kurmuş, buradaki bütün resmî daireler ve kuruluşlar kendi istekleriyle millî hükümete bağlanmıştı.

Son Osmanlı padişahı Vahdettin 17 Kasım 1922 sabahı, İngiliz zırhlısıyla ülkeyi terk etti.
18 Kasım 1922’de Sultan Abdülaziz'in küçük oğlu olan Abdülmecit Efendi halife seçildi.

Lozan Barış Konferansı
Lozan Konferansı'ndan hemen önceki günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin karşısındaki devletlerin en güçlüleri olan Fransa ve İngiltere arasında yıllar boyunca oluşmuş esaslı ve büyük anlaşmazlıklar vardı.

Lozan Konferansı'na katılacak Türk delegasyonuna Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nce 14 maddelik bir direktif verilmişti (s. 195-196).

Lozan'a gidecek Türk Delege Kurulu 9 Kasım 1922'de Doğu Ekspresi'yle İstanbul'dan hareket etmiş ve 11 Kasım 1922'de Lozan'a varmıştı.

O tarihlerde dış teşkilâtımız gerçekten çok zayıftı.

İngiltere'nin yeni Bonar Law kabinesinin Dışişleri Bakanı Lord Curzon Londra'dan Paris'e gelmiş, Lozan'a hareket etmeden önce burada Fransız Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Poincare ile görüşmüştü.
Paris'te yapılan konuşmalara Türkiye ile barışın düzenlenmesi için hazırlanan İngiliz muhtırasıyla başlanmış, sınırlar, boğazlar, Türk ordusunun sayıca sınırlandırılması, boğazların silâhtan arındırılması ve kapitülasyonlar hakkında anlaşmaya varılmıştı. Türklere yapılacak öneriler saptanmıştı (s. 203).

İngiltere için boğazlar rejimiyle Musul sorunu en baştaki konulardı. Musul vilâyeti, Mondros Ateşkesi'nin imzalanmasından sonra el çabukluğuyla İngiltere tarafından işgal edilmişti. İngiliz kara kuvvetleri ve donanması Çanakkale ve Karadeniz boğazlarını ellerinde bulunduruyorlardı. Bu bakımdan konferanstan evvel Türkiye'ye karşı, İngiltere daha kuvvetli bir durumdaydı.

İsviçre'nin küçük fakat önemli bir kültür merkezi olan Lozan (Lausanne) şehri konferans münasebetiyle çok kalabalık ve hareketli bir görünümdeydi.

İngiltere, Fransa ve İtalya kendilerini en çok ilgilendiren konuların inceleneceği komisyonların başkanlıklarını almışlardı.

22 Kasım
Türk baş delegesi Doğu Trakya için 1913 sınırını ve Batı Trakya için plebisit istedi. Venizelos bu isteğe uzun bir nutukla karşılık vererek, Türklerin kendi istekleriyle Bulgarlara arazi terk ettiklerini. Batı Trakya üzerindeki iddiayı da kabul edemeyeceğini bildirdi. Yugoslav delegesi Venizelos'u destekledi ve ayırıcı sınırda tarafsız bir bölge ve askersizleştirme önlemi alınmasını istedi.
Bulgar delegesi Ege denizinde Bulgaristan'a bir çıkış sağlanması konusundaki tezlerinin dinlenmesini istedi. Türk delegesi bu isteğe karşı olmadığını bildirdi (s. 214).

Bundan sonra Lord Curzon Türkiye'nin kendi isteğiyle Bulgarlara arazi terk ettiğine ve notalarda daima Meriç ve Edirne sözü geçtiğine işaret ederek "Doğu Trakya'da Türk sınırını Meriç teşkil etmeli, Edirne kuzeyinde bir noktadan başlayarak Tunca ve Meriç'in iki taraf kıyılarında 20-30 kilometrelik tarafsız bir bölge bırakılmalı, Cesr-i Mustafa PaşaDedeağaç demir yolu uluslararası işletmeye bağlanmalı. Batı Trakya Yunanistan'da kalmalı" dedi (s. 215).

24 Kasım
Bulgar delegasyonunun Dedeağaç ’ a kadar bir koridor verilmesiyle ilgili isteği dinlendi. Venizelos bu isteğe karşı şiddetli hücumlarda bulundu.
Yunanlılar ile Bulgarlar arasındaki tartışmalar hayli uzadı. İsmet Paşa söz alarak, Bulgarların Dedeağaç'tan geniş ölçüde yararlanmaya hakkı olduğunu  (söyledi, bunun üzerine) Lord Curzon Bulgarlara yol vererek onları toplantı salonundan çıkardı (s. 217).

25 Kasım
(Lord Curzon şunları dikte etti)
1. Trakya sınırı Meriç batısına alınacak;
2. Karaağaç Türkiye'ye verilmeyecek;
3. Batı Trakya için plebisit yapılmayacak.

İsmet Paşa müttefiklerce istenilen işgal masraflarına "Türkiye'den askerî işgal masrafı istenemez. Çünkü Türkiye "Gel bizi işgal et" diye bir davette bulunmamıştır (s. 219).

Toplantıda Osmanlı borçlarının prensip itibariyle paylaşılması esası kabul edildi.

Kapitülasyonlar ne demekti?
Özet olarak, bir yabancı Osmanlı ülkesinde para kazanır, vergi vermez, çalar çırpar, iflâs eder, hatta adam öldürür, fakat Osmanlı Devleti yetkililerince hiç bir şey yapılamazdı.

Kapitülasyonlarla ilgili toplantı çok heyecanlı ve sinirli geçmişti. Müttefikler Türkiye'ye, vaktiyle Osmanlı İmparatorluğu'na, İsmet Paşa'ya da Babıali vezirlerine yaptıkları muameleyi yapmak istiyorlardı.

29 Kasım
Çanakkale Boğazı'nın savunmasıyla ilgili adalarla Midilli, Sakız, Sisam, Nikarya adalarının askersizleştirilmesi konusu tartışılmıştı.
Midilli, Sakız, Sisam, Nikarya adalarının askersizleştirilmesi kesin olarak kabul edildi (s. 225).

4 Aralık
Çiçerin: Boğazları ticarî ulaştırmaya kesin olarak açmak, savaş gemilerine ise kapatmak gerekir.
Boğazları tahkim ve takviye etmek hakkı Türkiye'ye verilmelidir. Boğazların ticarî araçlara serbestliği ancak bu şekilde güvence altına alınabilir.

Romanya delegesi:
“…Her iki kıyının Ege denizinden Karadeniz'e kadar askersizleştirilmesi ve bunu sağlamak için uluslararası bir komisyon kurulması gereklidir. Karadeniz de askersizleştirilmelidir."

Çiçerin:
“Boğazlar sorununda Türkiye ve Rusya'nın görüşlerine ters her hangi bir düzenleme dünya barışını tehlikeye sokar" dedi.

6 Aralık
Curzon’un Boğazlarla ilgili projesi
1. Boğazlardan ve Marmara'dan serbest geçişi önleyecek şekilde daimî askerî ve deniz tesisleri bulunmayacak.
2. İstanbul boğazında, doğuda Şile-Gebze-Darıca, batıda Akpınar-Küçük Çekmece hattına kadar; Çanakkale Boğazı'nda Tekirdağ-Karaçalı güneybatısındaki arazi ve Gelibolu yarımadası ve Karabiga-Biga hattının batısı askersizleştirilecek (Jandarma bulunacak).
3. Marmara denizindeki adalarla, Limni, Semadirek, Bozcaada ve İmroz (Gökçeada) askersizleştirilecek.
4. Türkiye İstanbul'da en çok on beş bin kişilik kuvvet bulundurabilecek, bu kuvvetlerin silâhları serbest olacak.
5. Ticaret gemilerinin barışta ve savaşta boğazlardan geçişleri serbest olacak.
6. Barışta Karadeniz devletlerinden en kuvvetli donanması olandan fazla olmamak koşuluyla, her devlet boğazlardan savaş gemileri geçirebilecek.
7. Savaş zamanında, Türkiye karşı tarafta olursa her türlü savunma önlemleri almakta serbest olacak, bununla beraber tarafsız devletlere ait gemilerin geçmesini sağlayacak.
8. Barışta Türkiye Anadolu'dan Rumeli'ye demir yoluyla ve Marmara denizi limanlarından asker geçirebilecek (s. 230).

Ayrıca, uluslararası bir komisyonun boğazlarda trafiği düzenlemesi ve askersizleştirilmiş bölgeyi de denetlemesi projenin kapsamına girmişti.

İsmet Paşa'nın Boğazlarla ilgili teklifi (Curzon’un projesinin tashihi gibidir):
1. Boğazların, başkentin ve Marmara'nın baskınlara karşı korunması için güvence.
2. Boğazlardan geçecek savaş gemilerinin sayı ve nitelik bakımından iki boğaz arasında tehlike teşkil etmeyecek surette sınırlandırılması.
…
4. Yalnız trafiği düzenlemek üzere, uluslararası bir komisyonun kurulması (s. 234).

18 ve 19 Aralık 1922 günleri boğazlar rejimi ile ilgili konularda şiddetli tartışmalar olmuş, konferansın her an kesilmesine neden olabilecek bir sinirlilik ortamı konferans salonunun her tarafını sarmıştı (s. 250).

Fevzi Paşa,
Konferansın kesilmesi halinde orduların ilk hedefi derhal boğazları ele geçirerek Anadolu yakasındaki İngilizleri denize atmak ve boğazdan düşman gemilerinin gelip gidişini yasaklamaktır. Trakya'daki kuvvetlerimiz İstanbul üzerine yürüyerek, 1nci Ordu ile birlikte, İstanbul'daki İngiliz kuvvetlerini esir ve imha edeceklerdir (s. 253).

General Harrington'un raporundan anladığımız kadarıyla İstanbul'da etkin bir kontrolün sağlanması, Türklerin baskı altında bulundurulması ve kendi uyruklarını korumak için İtilâf Devletleri komiserleriyle askerî yetkililerinin İstanbul'da sıkıyönetim ilânını düşünmüşler, yeterli birlik ve sivil memur sağlayamadıkları için bundan vazgeçmişlerdir (s. 263).

27 Aralık'ta İngilizler Musul hakkındaki mektuplarını göndermişlerdi. Mektup özetle "Artık delil alış verişine gerek yoktur. İngiltere Milletler Cemiyeti'nin kararıyla Irak mandasını kabul etmiş, Irak kralıyla anlaşma yapmış, Kürdistan'a özerklik verilmiştir. Musul ’ u kesin olarak terk edemeyiz (s. 272-273).

1923 yılı Ocak ayının ikinci yarısında yeniden örgütlenen Yunan ordusunun Doğu Trakya’ ya yönelik bir harekâtı başlatabilme olasılığı Fransızları bir hayli endişelendiriyordu (s. 284).

(Yunanlılar) Bu bölgede topladığı altı tümene ek olarak iki tümen daha getirmeye teşebbüs etmiş, Meriç nehrinin geçişi için gereken araçları bölgeye yığmayı sürdürmüştü. Yunanlılar bu hazırlıklardan sonra bölgede düzeni ve güvenliği bozucu hareketlere giriştiler (s. 295).

20 Ocak 1923 tarihli "Le Matın (Lömaten)'' gazetesi özetle "Batı Trakya'da Albay Pangalos komutasında 70.000 Yunan askerinin toplandığı, bunların savaş gücünü, disiplin ve moralini yükseltmek için çok ciddî önlemlerin alındığını, bilhassa İpsala kesiminde Türk jandarmasıyla Yunan keşif kolları arasında çatışmalar olduğunu" yazıyor (s. 296),

İngilizler bir vapurla 2000 sandık cephane, birçok sandık bomba, iki yüz makineli tüfek, on uçak, yirmi top ve pek çok malzemeyi Yunanlılara yardım için Dedeağaç'a göndermişlerdir (s. 299).

7 Şubat sabahından itibaren İzmir limanı mayınla kapatıldı.

Türklerin İngiltere'yi ilgilendiren bütün sorunlarda uyumlu hareketine rağmen Lord Curzon'un konferansı kesmesi, özellikle, savaş, deniz ve müstemlekeler bakanlarınca kınanmıştı (s. 324).

Lozan Konferansı'nın İkinci Safhası
İkinci Lozan Konferansı'nın ağırlık merkezini ve en büyük engelini malî ve ekonomik sorunların teşkil edeceği anlaşılıyordu.

Türkiye'nin Trakya sınırı olarak kabul edilen Meriç nehri doğu kıyısının nehrin Talveg (nehrin en derin yerlerinden geçen) hattı olarak değiştirilmesi hakkındaki Türk önerisi tartışıldı (s. 340),

Lozan Barış Antlaşması İngiltere'yi tatmin etmişti.

Lozan, Fransızlar için bir yenilgi sayıldı.

(Lozan’ı savunmak üzere sürekli tekrar edilen cümleler) Birinci Dünya Savaşı sonunda galipler bu savaşın mağlûplarına Versaille, Saint Germain, Neilly, Trianon, Sevres barış antlaşmalarını dikte ettirmişlerdi (s. 383).

(Lozan) Misak-ı Millî'den bazı ödünlerin verilmesi dışında, yeni Türkiye'nin hedeflerine ulaşmasını sağladı.

Lozan Konferansı'na Katılan Türk Delege Kurulu
Delegeler
İsmet Paşa: Hariciye Vekili-Delegasyon Başkanı
Dr. Rıza Nur Bey: Sağlık Bakanı-Delege
Hasan (Saka) Bey: Eski Maliye Vekili-Delege

Danışmanlar
Münir Ertegün: Hariciye Vekâleti Hukuk Danışmanı
Muhtar Çilli: Eski Bayındırlık Vekâleti Müsteşarı
Veli Saltık: Burdur Mebusu
Zülfü Tigrel: Diyarbakır Mebusu
Zekai Ayaydın: Adana Mebusu
Celâl Bayar: Eski Ekonomi Vekili ve İzmir Mebusu
Şefik Başman: Maliye Denetleme Kurulu Başkanı
Semiyettin Başak: İstanbul Evkaf Hukuk Danışmanı
Şevket Doğruker (Yarbay): Millî Müdafaa Vekâleti Deniz Dairesi Md.
Tevfik Bıyıklıoğlu: Kurmay Yarbay
Tahir Taner: Adliye Vekâleti Müsteşarı
Nusret Metya: Hariciye Vekâleti İkinci Hukuk Danışmanı
Yusuf Hikmet Bayur: Hariciye Vekâleti Siyasî İşler Müdürü
Zühtü İnhan: Üniversite Öğretim Üyesi
Fuat Ağralı: Maliye Vekâleti Hesap İşleri Genel Müdür
Mustafa Şeref Özkan: Eski vekil
Şükrü Kaya: Mülkiye Müfettişi
Hamit Hasancan: Kızılay İkinci Başkanı
Cavit Bey: Eski Maliye Vekili
Hayım Naum: Yüksek Mühendis Okulu Fransızca Öğretmeni*
Baha Bey: Adliye Vekâleti Mezhep İşleri Müdürü

Basın Danışmanları
Ruşen Eşref Ünaydın: Yazar
Yahya Kemal Beyatlı: Üniversite Öğretim Üyesi

Genel Sekreter ve Danışman
Reşit Saffet Atabinen: Devlet Şurası Azası

Tercüman
Hüseyin Pektaş: Robert Koleji İkinci Müdürü

Sekreterler
Ali Türkgeldi: Hariciye Vekâleti'nde görevli
Mehmet Ali Halin: Hariciye Vekâleti'nde görevli
Cevat Açıkalın: Hariciye Vekâleti'nde görevli
Celâl Hazım Arar: Hariciye Vekâleti'nde görevli
Saffet Sav: Kızılay Genel Müdürlüğü'nde görevli
Süleyman Saip Kıran: Hariciye Vekâleti'nde görevli
Rıfat Bey: Hariciye Vekâleti'nde görevli
Dr. Nihat Reşat Berger: Paris Basın temsilcisi

İsmet Paşa'nın Yaverleri
Atıf Esenbel: Süvari Binbaşı
Sabri Artuç: Süvari Binbaşı

…

Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995

6 Aralık 2019 Cuma

Dostoyevski - Budala


Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Budala

1
Kasım sonlarında, karların eridiği bir sabahın saat dokuzunda Varşova-Petersburg treni hızla Petersburg’a yaklaşmaktaydı.

…ikisinin de birbiriyle sohbet etmek istediği belliydi.

— Üşüdünüz mü?

Bu tür ukala insanlara toplumun belli kesimlerinde kimi zaman, hatta çoğu zaman rastlanır. Her şeyi bilirler Zamanımızın bir düşünürünün dediği gibi, yaşamda ilgi duydukları daha önemli şeyler ve görüşleri olmadığından, zekâlarının, yeteneklerinin tüm ilgisi tek bir yöndedir. Gelgelelim, “her şeyi bilirler” derken burada oldukça sınırlı bir alanın kastedildiğini bilmek gerek

— Affedersiniz, kiminle tanışmak mutluluğunu tattığımı sorabilir miyim?
Sarışın genç hemen cevap verdi:
— Prens Lev Nikolayeviç Mışkin…

Prens Mışkinler’den kimse kalmadı artık, benden başka yani; yanılmıyorsam ben sonuncuyum.
…

(Rogojin) Uğra bana prens. Önce şu ayağındaki tuhaf şeyleri çıkarıp atalım. En kalitelisinden bir sansar kürkü alırım sana; birinci sınıf bir frak, beyaz ya da hangi renk istersen bir yelek diktiririm sana, ceplerini tıka basa para doldururum ve… sonra Nastasya Filippovna’ya gideriz!

Aslında ben… Belki de bilmiyorsunuzdur… Doğuştan olan hastalığım nedeniyle kadınları hiç tanımam.

2
General Yepançin, Liteynaya’nın biraz uzağında, Preobrajeniye Kilisesi’ne yakın kendi evinde oturuyordu.

Çiçek bahçesi gibi bir ailesi vardı.

…yaşamda ana baba olmak hedefinden önemli, kutsal ne olabilir? Ailesinden daha sıkı neye sarılabilir insan? Generalin ailesi eşi ve üç kızından oluşuyordu.

Karısı Prens Mışkinler soyundandı.
Generalin üç kızı (Aleksandra, Adelaida ve Aglaya) son yıllarda büyümüş, gelişmiş, yetişkin birer genç kız olmuşlardı.

Prens, generalin oturduğu dairenin kapısını çaldığında saat on bire geliyordu.

— Bu durumda uzun beklemem gerekecekse rica etsem, burada bir köşede pipo içebilir miydim acaba? Pipomla tütünüm yanımda.
— Pipo… mu içeceksiniz?.. dedi. Pipo ha? Olmaz, burada pipo içemezsiniz.
— Dışarı çıkar, uygun göreceğiniz bir yerde içerdim…
— Peki, bu durumda nasıl haber vereceğim geldiğinizi? Öyle ya, bir kere burada olmayacaksınız, ayrıca bekleme odasında oturmalısınız, çünkü konuksunuz. Orada olmazsanız, bana sorarlar sonra…

Kendisine ölüm kararı okunup acı çektirildikten sonra “Hadi git, bağışlandın” denen biri vardır belki.

3
Dört yılı aşkın bir süredir yurtdışındaydım. Oraya giderken aklım pek başımda değildi! Bir şey bilmiyordum, şimdi de öyle… İyi insanlara ihtiyacım var.
Sizlerin iyi insanlar olduğunuzu duymuştum.

Sahi, kaç yaşındasınız prens?
— Yirmi altı.
— Ya! Oysa ben çok daha genç olduğunuzu sanmıştım.
— Evet, yüzden küçük gösterdiğimi söylerler. Ama sizi rahatsız etmemeyi çabucak öğrenecek ve buradan hemen gideceğim, çünkü insanları rahatsız etmeyi hiç sevmem…

— Nastasya Filippovna bu demek? diye mırıldadı ve hemen heyecanla ekledi: İnanılmaz bir güzellik!

4
Nastasya Filippovna: Güzelliği herkesin dilindeydi, ama hepsi o kadar. Hiç kimse hiçbir şeyle övünemezdi; hiç kimse hiçbir şey söyleyemezdi…

…kendini tutkuya fazlasıyla kaptırmış bir insan, hele bir de yaşlı ise, tam anlamıyla kör olur, ortada umutlanabileceği bir şey yokken, umutlanmaya hazırdır. Ayrıca sağduyusunu yitirir, alnında yedi kat kırışık olmasına karşın, aptal bir çocuk gibi davranır.

5
Lizaveta Prokofyevna soyadı konusunda çok hassastı. Hiç hazırlıklı olmadığı bir anda, Mışkin soyunun son temsilcisinin (daha önce onunla ilgili bir şeyler duymuşluğu vardı) acınacak bir budala, neredeyse sadaka dilenen bir yoksul gibi ortaya çıkıvermesi ne çok sarsmıştı onu.

Tablom için bir konu bulun bana prens.
— Resimden hiç anlamam. Ressam bakar, gördüğünü tuvaline çizer, sanırım.
— Görmeyi beceremiyorum ben.
…
— Bilmiyorum. Ama sağlığıma kavuştuğumu biliyorum. Görmeyi öğrenip öğrenmediğimi bilmiyorum. Bununla birlikte hemen her zaman çok mutluydum orada.
— Mutluydunuz demek! diye haykırdı Aglaya. Mutlu olmayı biliyor musunuz? Öyleyse görmeyi öğrenemediğinizi nasıl söyleyebiliyorsunuz?
Bize de öğretin görmeyi.
Adelaida güldü.
— Öğretin lütfen.
Prens de güldü.
— Kimseye bir şey öğretemem ben.

Cezaevinde on iki yıl kalmış birinin öyküsünü dinlemiştim.
İdam edilecek öteki mahkûmlarla birlikte onu da idam sehpasına çıkarmışlar. Siyasi bir suçu nedeniyle kurşuna dizilerek idam edileceği kararı okunmuş kendisine. Yirmi dakika sonra da bağışlandığı, ölüm cezasının başka bir cezaya çevrildiğinin karar yazısı… İki karar arasındaki yirmi dakikayı ya da en azından bir çeyrek saati birkaç dakika sonra kesinlikle öleceğini düşünerek yaşamış.
Yirmi yedi yaşındaydı, sağlıklıydı, güçlü kuvvetliydi, ama ölecekti.
Bir an önce öğrenmek, açıkça cevaplamak istediği soru şuydu: “Şimdi varım ve yaşıyorum, ama üç dakika sonra bir cansız madde, cansız biri veya bir şey olacağım. Nasıl olacak bu? Nerede olacağım?” O iki dakika içinde hep bunu anlamaya çalışmış! Hemen yakında bir kilise varmış, kilisenin altın kaplı kubbesi güneşin parlak ışığı altında parlıyormuş. Kilisenin kubbesinden ve ondan yansıyan parıltıdan gözlerini ayıramadığını hatırlıyordu. O parlak ışıklara takılıp kalmış bakışı. Bu ışıklar onun yeni kaderiymiş,
“Ya ölmezsem! Ya tekrar yaşamaya başlarsam! Upuzun bir hayat olursa önümde! Her dakikasıyla benim olan bir hayat!.. Her dakikasını yüzyıl yapardım, bir anını boşa harcamazdım, her dakikasını hesaplı kullanırdım, bir dakikasının bile değerini bilirdim!” Bu düşüncenin onu sonunda sinirlendirdiğini, öyle ki bir an önce onu idam etmeleri için sabırsızlanmaya başladığını söylüyordu.
Birden sustu prens. Herkes anlatmayı sürdüreceğini, öyküyü bir sonuca bağlayacağını sanıyordu.
— Bitti mi? diye sordu Aglaya.
Prens, bir an süren dalgınlığından sıyrılıp,
— Efendim? dedi. Evet, bitti.
…

Gerçekten de, tablonuz için benden bir konu istediğinizde şöyle bir öneride bulunmayı düşünmüştüm size: İdam sehpasında ayakta duran bir idam mahkûmunun başını giyotinin altına koymadan bir dakika önceki yüzünü…
…
Adelaida yine telaşlı,
— Neyse, tamam, dedi. İnsanları yüzlerinden tanımakta o kadar uzmansanız, kesin âşık da olmuşsunuzdur. Yanılıyor olamam. Hadi anlatın.
Prens yine öyle sakin, ciddi karşılık verdi:
— Âşık olmadım. Ama… mutlu oldum.

6
Mari

…herkesin beni budala olarak gördüğünün farkındaysam nasıl bir budala olabilirim?

7
Çok güzelsiniz Aglaya İvanovna. O kadar güzelsiniz ki, yüzünüze bakınca korkuyor insan.

8
Gavrila Ardalionoviç’in ailesinin oturduğu daire…

…kapıyı açtı, açar açmaz şaşkınlıkla bir adım geri çekildi, ürpermişti bile: Karşısında Nastasya Filippovna duruyordu.
— Çıngırağı onarmaya üşeniyorsan, hiç değilse antrede otur da, kapıyı çaldıklarında duy… Öf, şimdi de kürkümü yere düşürdün, salak!

9
Nastasya Filippovna’nın gelişi, özellikle o anda gelişi herkes için son derece tuhaf, kötü bir sürprizdi.
…

Nastasya Filippovna şaşırmış gibi baktı prense.
— Prens mi? Prens ha? Düşünebiliyor musunuz, demin antrede uşak sandım onu ve geldiğimi haber vermesi için buraya yolladım! Ha-ha-ha!

(General tren hatırasını anlatıyor) sonra ansızın, inanın bir uyarı yapmadan, yani en küçük bir uyarıda bulunmadan, sanki çıldırmış gibi fırladı yerinden açık mavili kadın, elimdeki puromu kaptığı gibi pencereden dışarı fırlattı. Tren uçarcasına gidiyordu, bense aptal aptal bakıyordum. Yabani kadın, gerçekten çıldırmış gibiydi…
Bir şey söylemeden kalktım yerimden, olağanüstü kibar, son derece saygılı ve nasıl söylesem, çok nazik bir tavırla gittim, iki parmağımla yumuşakça, hiç incitmeden ensesinden yakaladım finoyu ve pencereden dışarı, puromun arkasından gönderiverdim! Yalnızca bir kez ciyaklamıştı, o kadar! Tren uçarcasına gitmeyi sürdürüyordu…

10
(Rogojin ve Lebedev salona girdiler)

Gavrila’nın gözü döndü, kendini kaybedip kız kardeşine vurmak için hızla kaldırdı kolunu. (…) bir el havada yakaladı
Gavrila’nın kolunu.
Varvara ile Gavrila’nın arasında prens duruyordu. Kararlı bir tavırla,
— Yeter, bırakın artık! dedi.
Olanlardan etkilenmiş, titriyordu.
Gavrila birden bıraktı Varvara’nın kolunu, boşta kalan eliyle, çılgın bir öfke içinde kudurmuş gibi bağırarak bu kez prense bir tokat attı.
— Ah, dedi, bu yaptığınızdan ne çok utanacaksınız!

11
Prens konuk salonundan çıkıp odasına gitti, kapısını kapadı.

12

13
Çok tedirgindi prens.
Bir fırsatını bulur da Nastasya Filippovna’ya “O adamla evlenmeyin, kendinizi mahvetmeyin, sizi sevmiyor, paranızı seviyor, kendisi söyledi bunu bana, Aglaya Yepançina’dan da duydum aynı şeyi, buraya size bunu söylemek için geldim,” diyebilirse…

(Emekli öğretmen) — Prensin masum bir şaka karşısında bile tertemiz bir genç kız gibi kızardığına bakılırsa, bence dürüst bir genç olarak onun kalbinde son derece soylu, övülesi duygular yer etmiştir.
Herkes daha çok gülmeye başlamıştı.
…
Oyun çok basit, hayatımızda yaptığımız en kötü şeyi anlatacağız. Çok kolay bir oyun bu baylar!

XIV
Nastasya Filippovna: Evleneyim mi, evlenmeyeyim mi? Siz ne derseniz, onu yapacağım.
Prens ölgün bir sesle,
— Ki-kiminle? diye kekeledi
— Gavrila Ardalionoviç İvolgin’le.
— H-hayır… evlenmeyin! diye mırıldandı.
— Öyle olsun bakalım! Gavrila Ardalionoviç! dedi. Prensin kararını duydunuz. Size cevabım bu işte. Bir daha açmamak üzere kapatalım artık bu konuyu!

15
Rogojin’in çetesinde aşağı yukarı yine sabahki kişiler vardı.
…

— Ben bir şey bilmiyorum Nastasya Filippovna, bir şey görmedim, çok haklısınız, ama ben… öyle düşünüyorum ki, evlenirsek ben size değil, siz bana onur vereceksiniz.

16
Nastasya Filippovna: — Dikkat et, asla ömür boyu sürecek bir söz verme!
Prens Mışkin: …Demin mahvetmek istiyordunuz kendinizi, hem de dönüşü olamayacak biçimde. Ondan sonra da bir daha affedemeyecektiniz kendinizi. Üstelik hiçbir suçunuz yokken. Hayatınızı henüz tümden mahvetmiş değilsiniz. Rogojin’in size gelmesinin, Gavrila Ardalionoviç’in sizi aldatmak istemiş olmasının ne anlamı olabilir? Neden hep bunlardan söz ediyorsunuz? Sizin yapmış olduğunuzu çok kişi yapmış olabilir, tekrar söylüyorum size, Rogojin’le gitmeyi düşündüğünüzde aklınız başınızda değildi, o anda bunalım geçiriyordunuz. Şimdi de kendinizde değilsiniz. Gidip yatsanız çok iyi edersiniz. Yarın Rogojin’in yanında kalmaktansa çamaşır yıkamaya gidersiniz… Çünkü siz onurlu bir insansınız Nastasya Filippovna, ama sanırım o kadar şanssızsınız ki, gerçekten suçlu olduğunuzu düşünüyorsunuz. Yakından ilgilenmek gerekiyor sizinle Nastasya Filippovna. Ben ilgileneceğim sizinle. Resminizi gördüm bugün, yüzünüz hiç yabancı gelmedi bana. Sanki çağırıyordunuz beni… Ben… ben… ömrümün sonuna kadar saygı duyacağım size Nastasya Filippovna…
…

— Teşekkür ederim prens, dedi, şimdiye kadar hiç kimse böyle konuşmadı benimle. Hep pazarlık ettiler benim için, doğru dürüst kimse evlenmek istemedi benimle.
…
Nastasya Filippovna bir kahkaha atıp kalktı sedirden.
— Ciddi mi söylüyorum sandın? dedi. Ağzı süt kokan böyle bir çocuğun hayatını nasıl mahvedebilirim?
…
Ne duruyorsun Rogojin? Hadi hazırlan, gidiyoruz!
…

Evet prens, inan böylesi daha iyi oldu, sonra küçük görmeye başlayacaktın beni, mutlu olamazdık! Yemin etmeye kalkışma, inanmam! Hem ne kadar aptalca olurdu bu!.. Evet, iyisi mi güzel güzel vedalaşalım. Çünkü ben de bir hayalperestim, işler kötü olurdu!.. Ben de seninle ilgili hayaller kurmadım mı sanıyorsun?
…

— Tamam, şimdi beni dinle Gavrila, son bir kez daha bakmak istiyorum nasıl bir ruhun olduğuna. Üç aydır çok eziyet ettin bana, şimdi sıra bende. Elimdeki şu paketi görüyor musun? Yüz bin ruble var içinde! Şimdi herkesin, tanıkların önünde şömineye, ateşin içine atacağım bu paketi! Paketi ateş sarınca elini şömineye sokup alacaksın, ama eldivensiz olarak, çıplak elle… kollarını da sıvayacaksın. Paketi alırsan içindeki yüz bin ruble senin olacak (…) Sen benim param için elini ateşe sokarken, ben de senin ruhunu seyredeceğim keyifle. Herkes tanık, ateşten alırsan paket senin olacak! Almazsan, yanıp kül olacak, kimsenin onu oradan almasına izin vermeyeceğim.

Gavrila bu beklenmedik son sınava hazır değildi.
…o anda yeni bir duygu dolmaktaydı sanki ruhuna. Bu işkenceye sonuna kadar dayanmaya kararlı gibiydi. Yerinden kıpırdamıyordu.

Gavrila hızla itti Ferdışçenko’yu, dönüp kapıya yürüdü. Ama daha iki adım atmıştı ki sendeledi, yere yığıldı.

Nastasya Filippovna,
— Katya, Paşa, su getirin ona, çabuk ispirto getirin! diye bağırdı. Maşayı kaptı, paketi aldı ateşten. Paketin dışı yanmış, tütüyordu. Ama içine bir şey olmadığı belliydi. Paket üç kat gazeteye sarılı olduğu için paralar sağlamdı. Herkes derin bir soluk almıştı.
astasya Filippovna paketi Gavrila’nın önüne bırakırken,
— Hepsi onun! Paketteki paranın hepsi onun! Duyuyor musunuz baylar! diyordu, hepsi onun! Elini sokmadı ateşe, ama yine de kazandı!
(…) Rogojin, marş marş! Hoşça kal prens, hayatımda ilk kez bir insanla karşılaştım! Hoşça kal Afanasiy İvanoviç, merci!

İkinci Bölüm
1
Öykümüzün ilk bölümünün sonunda anlattığımız Nastasya Filippovna’nın evindeki akşam toplantısında geçen o tuhaf olaydan iki gün sonra Prens Mışkin, hiç beklemediği miras işiyle ilgilenmek için aceleyle Moskova’ya gitti.

Ağır hasta oldu Gavrila Ardalionoviç

…Nastasya Filippovna’nın üçüncü kez, neredeyse nikâhtan hemen önce kent dışında bir yerlere kaçtığı haberi gelmişti…

2
Prens Lev Nikolayeviç Mışkin, Moskova’dan gelen sabah treninden indi.
İstasyonda kimse karşılamamıştı onu.

Lebedev: …bu kez tam nikâh kıyılacakken. Rogojin artık dakikaları saymaya başlamıştı, ama o kaçıp buraya, Petersburg’a, doğru benim yanıma geldi. “Kurtar beni Lukyan, koru, prense de sakın haber verme…” dedi.

Lebedev: …Apokalipsis konusunda çok bilgiliyimdir, on beş yıldır anlatırım. Üçüncü siyah at ile elinde terazi tutan binici döneminde olduğumuz yorumuma o da katıldı. Çünkü günümüzde her şey ölçüyle ve anlaşmayla yapılıyor. Herkes yalnızca hakkını arıyor: “Bir ölçek buğday bir dinara, üç ölçek arpa bir dinara…”
Ayrıca herkes özgür bir ruh, tertemiz bir yürek, sağlıklı bir beden, ayrıca Tanrı’nın her türlü nimeti kendisinin olsun istiyor. Ama yalnızca hakları var diye elde edemezler bütün bunları. Soluk renkli ata binmiş ölüm peşlerinde çünkü, onun arkasından da cehennem… Bir araya geldiğimizde böyle şeyler konuşuyoruz işte… çok etkileniyor anlattıklarımdan.

3
Kapıyı Parfyon Semyoniç Rogojin kendi açtı. Karşısında prensi görünce yüzü öylesine bembeyaz kesildi ki…

Yüzündeki sevecen gülümseme o anda hiç yakışmıyordu yüzüne. Sanki kırılgan bir şeyler vardı bu gülümsemede ve Parfyon çok uğraşsa da düzeltemiyordu onu.

— Parfyon, düşmanın değilim ben senin, hiçbir şeyine de engel olmayacağım.
…Daha önce de söyledim sana: Onu “bir âşık gibi değil, acıma duygusuyla seviyorum”.

Prens: Bugünkü aşkın için, çektiğin bunca acı için nefret etmeye başlayacaksın ondan. Benim en çok yadırgadığım da, tekrar seninle evlenmek istemesi.

4
Din duygusunun özü birtakım düşüncelere, hatalara, suça ya da ateizme bağlı değildir. Bambaşka bir şeydir bu, her zaman da öyle kalacaktır. Ateizmin hiçbir zaman ulaşamayacağı, sözünü edemeyeceği bir duygudur bu. Ama en önemlisi de, en açık seçik ve belirgin olarak Rus insanının ruhunda bulursun bunu. Benim çıkardığım sonuç bu işte! Rusya’mızdan edindiğim en önemli kanı bu. Yapacak çok şey var Parfyon! Rusya’mızda yapılması gereken çok şey var, inan bana!

— Haçlarımızı değiştirmemizi istiyorsun yani, öyle mi? Tamam Parfyon, neden olmasın… Kardeş olalım!

— Senindir o! Kader işte! Senindir! Sana bırakıyorum onu… Rogojin’i unutma!
Ve dönüp, prense bakmadan hemen dairesine girdi, arkasından sertçe kapadı kapıyı.

5
Tüm bu şimşekler, aydınlanmalarla varlığımı en yüksek düzeyde hissetmem, kendi bilincime varmam, yani ‘en yüksek düzeydeki varoluş’ bir hastalık, normal durumumun bozulması değil de nedir? Öyleyse yüksek bir varoluş falan değil, tersine varoluşun en kötüsü sayılması gerekir.

Bu bir hastalıksa ne olmuş peki? Bu anormal gerginlik ya sonucun kendisiyse, ya daha sağlıklı durumdayken hissedilen, hatırlanan o an en yüksek düzeyde bir uyum, güzellik anıysa? Ya şimdiye kadar duyulmamış ani bir doygunluk, uyum ve uzlaşma duygusu veriyor, yaşamın en yüce senteziyle vecd halini birleştiriyorsa?

6
“Zavallı şövalye” Don Quijote

7 - 8
…asalak bir toprak sahibinin parayla pazardan alınır gibi akıl bile satın alınabileceğini düşünmesi son derece doğaldır. Hele İsviçre’de çok daha kolay… Prensimiz İsviçre’ de ünlü bir profesörün yanında beş yıl tedavi gördü, binlerce ruble harcandı… Anlaşılacağı gibi, budala akıllanmadı…

Bay Burdovskiy “Pavlişçev’in oğlu” olmasa da “Pavlişçev’in oğlu” gibi: Öylesine acımasızca aldatmışlar ki onu, gerçekten onun oğlu sanmış kendini!

9 - 10
(İppolit) — Buraya ağaçları görmek için geldiğimi biliyor muydunuz? diye sordu. İşte, şu ağaçları… (Parktaki ağaçları gösteriyordu.) Komik bu, değil mi?

Bu insanları bir daha görmeyeceğim! Bu ağaçları da… Yalnızca kırmızı tuğla bir duvar ve Meyer’in evi olacak… penceremin karşısında… Hadi anlat onlara bütün bunları… Anlatmaya çalış… Şu güzeller güzeli kız… Ama bir ölüsün sen artık, ölü olduğunu açıkla, “Ölü bir adam her şeyi söyleyebilir…” de.

11 - 12

Üçüncü Bölüm
1
Ahlaki açıdan kendine güvensizlik ve özgünlük yetersizliği, şimdiye kadar toplumda yerleşmiş genel kanıya göre, iş bilir, saygın insanın en temel özelliğiyse, bunun öyle çabucak değişmesi de doğru değil, hatta yakışıksızdır.

Öykümüzün daha başında Yepançinler’in herkesçe gerçekten saygı duyulan bir aile olduğunu söylemiştik.
Bu saygıyı hak etmesinin birinci nedeni varlıklı, “önde gelen zenginlerden” biri olmasıydı; ikinci nedeni ise, kafası pek çalışmasa da dürüst olması… Aslında kalın kafalılık her işadamı için olmasa bile, en azından para sahibi olmayı ciddi olarak düşünen herkes için zorunlu bir özelliktir.
Lizaveta Prokofyevna’ya gelince, daha önce anlattığımız gibi, önemli bir aileden geliyordu. Bilindiği gibi, gerekli etkin ilişkiler sağlamıyorsa aileye pek önem verilmez bizde.

(Yevgeniy Pavloviç) — Edebiyattan pek anlamam, ama bence Lomonosov, Puşkin ve Gogol’un dışında baştan aşağı Rus değildir edebiyatımız.
Ama şimdi konumuz edebiyat değil. Sosyalistlerden söz ediyorduk, söz döndü dolaştı buraya geldi. Bizde tek Rus sosyalistin olmadığını iddia ediyorum. Daha önce de yoktu, şimdi de yok. Çünkü sosyalistlerimizin hepsi de büyük toprak sahipleri sınıfıyla ruhban sınıfındandır.

Rus liberalizmi yalnızca eşyanın var olan düzenine değil, doğrudan eşyaya da bir saldırıdır. Rus düzenine değil, doğrudan Rusya’ya bir saldırıdır. Benim liberalim Rusya’yı yadsımaya kadar götürmüştür işi, yani anayurdundan nefret eder, onu aşağılar. Rus’a dair şanssız ve başarısız her olay kahkahalarla güldürür onu, neredeyse coşturur.

2 - 3
(Rogojin tekrar ortaya çıktı)

4
Utançlar ve demiryolları çağındayız…

5
Kolomb Amerika’yı keşfettiği anda değil, onu keşfederken mutluydu.

6
Hatırladığım kadarıyla, ressamlar İsa’yı tablolarında ya çarmıhta ya da çarmıhtan indirilmiş, olağanüstü güzel bir yüzle vermişlerdir. En büyük acıları çekerken bile bu güzelliği eksik etmezler yüzünden.

7
…İppolit tabancanın tetiğini çekmişti. Tetiğin düşmesinden çıkan keskin, kuru bir ses duyulmuş, ama arkasından bir patlama olmamıştı. İppolit üzerine atılan Keller’in kollarına kendini kaybetmiş gibi, belki de öldüğünü düşünerek yığılıp kalmıştı.

8
(Prens ve Aglaya konuşuyor)
…her şeyi biliyorum. Evet, o kadın için geldiniz buraya, o kadın için…
Prens dalgın, başını önüne eğip alçak sesle, üzgün,
— Evet, onun için… dedi.

9
Tanrı birini cezalandırmak istediğinde önce aklını karıştırırmış derler…

10
(Prensin Aglaya’ya yazdığı mektuplar) Ressamlar İsa’nın resmini hep İncil’de anlatılan öykülere göre yapmışlardır. Ben olsam öyle yapmazdım: O tek başına olurdu benim tablomda. Kimi zaman yalnız bırakıyordu onu havarileri. Yalnızca küçük bir çocuk bırakırdım yanında. Küçük çocuk oyun oynardı hemen yanında. Çocuk belki kendi çocuk diliyle ona bir şeyler anlatır, İsa da dinlerdi. Ama o anda düşüncelere dalmıştır İsa. Elini çocuğun aydınlık, küçücük başında unutmuş gibidir. Uzaklara, ufka bakmaktadır, dalgın. Dünya kadar büyük bir düşünce sinmiştir bakışına. Yüzünde bir hüzün vardır. Küçük çocuk susuyordur. İsa’nın dizine dayadığı koluna yanağını koymuş, (çocukların kimi zaman düşüncelere daldığı gibi) dalgın, küçük başını yukarı kaldırmış, gözlerini kırpmadan İsa’nın yüzüne bakmaktadır. Güneş batmak üzeredir… Benim yapacağım tablo böyle olurdu işte!

Dördüncü Bölüm
1
Özelliklerine, kişiliğine dair şeylerin bir çırpıda tam olarak anlatılması zor insanlar vardır. Toplumların gerçekten de çok büyük çoğunluğunu oluşturan bu insanlara genellikle “sıradan”, “çoğunluk” denir. Yazarlar romanlarında, öykülerinde çoğu zaman toplumda belirgin özellikleri olan tipleri ele almaya ve onları canlı, sanat değeri olacak biçimde anlatmaya çalışır. Değişik özellikleri olan bu çeşit tiplere toplumda sık rastlanmaz ama, aslında bunlar gerçeğin kendinden de gerçektir.

2
(İppolit ve Gavrila tartıştı…)
Gavrila Ardalionoviç, sırf şunun için nefret ediyorum sizden (belki şaşıracaksınız buna), evet, sırf şunun için nefret ediyorum sizden: En küstah, en kendini beğenmiş, en adi, en iğrenç sıradanlığın doruktaki temsilcisi, vücuda gelmiş halisiniz! Sıradanlığınız, kendinden en küçük kuşkusu olmayan bir sıradanlık sizinki, Olympos tanrılarınınki kadar serinkanlı ve kendini beğenmiş bir sıradanlık. Sıradanın da sıradanısınız! Kafanızda da, kalbinizde de kendinize ait tek bir düşünce yok ve asla da olamaz. Ayrıca alabildiğine kıskançsınız, büyük bir deha olduğunuza inanıyorsunuz, ne var ki karanlık bazı anlarınızda yine de kuşkunun ziyaret ettiği oluyor sizi, kızıp köpürüyorsunuz, kıskanıyorsunuz…

3
(Lebedev oturduğu sandalyenin altında kaybettiği cüzdanını ilkin nasıl arayıp da bulamadığını anlatıyor) Kaybettiği bir şeyi bulmayı çok istediği zaman insan bazen öyle yapar… Bakar bir göremez, bomboştur baktığı yer, öyleyken yine de on beş kez bakar aynı yere.

4 - 5 - 6
Prens: İspiyonculuk yapmaya iten neydi sizi?
Lebedev mırıldanarak karşılık verdi:
— Yalnızca hoş bir merak

7
Bizimkiler kıyıya geldiklerini ancak kıyıya vardıklarında anlarlar, işte o zaman sevinirler…
“Ayağının altında toprağı olmayanın Tanrı’sı da olmaz.”
“Öz yurdunu reddeden kişi Tanrı’sını da reddetmiştir.”

“İçtenlik davranışın önünde gelir.”
Öyle değil mi?
— Kimi zaman öyledir.

8
Nastasya Filippovna / Prensle Aglaya’yı karşılamak için ayağa kalktı, ama gülümsemiyordu, prense elini bile uzatmamıştı.

Aglaya gururla kaldırdı başını.
— Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun, ben buraya sizinle, sizin silahınızla savaşmak için gelmedim…
— Ya! Ama yine de “savaşmaya” geldiniz, öyle mi? Biliyor musunuz, sizin daha… zeki olduğunuzu sanıyordum.

Aglaya / Dinleyin, mektuplarınızın hepsine topluca cevap veriyorum: İlk kez kendisiyle tanıştığım gün acıdım Prens Lev Nikolayeviç’e,
Acıdım, çünkü sizin gibi bir insanla… mutlu olabileceğine… inanabilecek kadar temiz yürekli ve saf bir insandır.
Aşırı gururlu biri olduğunuz için sevemezdiniz onu… Yo, hayır, gururlu değilsiniz siz, yanlış söyledim, kendinizi beğenmiş olduğunuzdan sevemezdiniz onu…

Nastasya Filippovna / Yalnızca em-re-de-yim, hemen bıraksın seni, bir daha ayrılmamak üzere bana gelsin, evlensin benimle, sen de evine yalnız dön?
İster misin, Rogojin’ini de kovayım?
Prens, başıma ne gelirse gelsin, beni hiçbir zaman bırakmayacağına söz veren sen değil miydin? Beni seveceğini, ne yaparsam yapayım bana saygı… duyacağını? Evet, bunu da söyledin sen! Ve sırf özgür bırakmak için kaçtım senden… Ama şimdi bir kez daha yapmak istemiyorum bunu! Neden hafif bir kadınmışım gibi konuştu benimle bu kız? Hafif bir kadın mıyım ben,

9
…Bir prensin, nişanlısı olan saygın ve ünlü bir ailenin kızını bir yosma için terk ettiğini (…) söylüyorlardı.

(son) iki hafta süresince prens gece gündüz Nastasya Filippovna’nın yanındaydı,

Yevgeniy Pavloviç / Aranızda her şey yalanla başlamıştı, öyle de bitmek zorundaydı, doğanın yasasıdır bu.
Bir genç olarak İsviçre’de anayurt özlemi çekmiştiniz, bilmediğiniz ama çok şeyler beklediğiniz ülkenize kavuşmak istiyordunuz, Rusya ile ilgili, belki de çok güzel, ama sizin için zararlı birçok kitap okumuştunuz, bir şeyler yapmak heyecanıyla dopdolu gelmiştiniz yurdunuza! Ve ilk gün size, yani bu şövalyeye, düşmüş bir kadının yürek sızlatan öyküsünü anlatıyorlar! Aynı gün görüyorsunuz da o kadını, onun güzelliği karşısında, inanılmaz, şeytani güzelliği karşısında (onun çok güzel olduğunu kabul ediyorum) büyüleniyorsunuz. Sinirlerinizin durumunu ekleyin buna, sara hastalığınızı ekleyin, Petersburg’umuzun buzların çözüldüğü mevsimdeki insanın sinirlerini bozan havasını ekleyin, ayrıca size yabancı, neredeyse fantastik bir kentte geçirdiğiniz karşılaşmalarıyla, olaylarıyla o günü, inanılmaz karşılaşmalarıyla o günü, Yepançinler’in üç güzel kızıyla, bu arada Aglaya’yla da tanıştığınız o beklenmedik olayının olduğu o günü ekleyin… Bütün bunlara yorgunluğunuzu, baş dönmenizi ekleyin, Nastasya Filippovna’nın konuk salonunu, bu salonun havasını ve… o anda ne bekleyebilirdiniz kendinizden, siz söyleyin?

Ama sorun bu değil sevgili prens, sorun burada gerçeğin olup olmadığında, duygularınızın gerçek olup olmadığında, bu yaptığınızın kişiliğinizin mi, yoksa bir anlık heyecanınızın sonucu mu olup olmadığında.

Prens: …ben, ben Aglaya İvanovna’nın arkasından koşmuştum, tam o sırada Nastasya Filippovna bayılıverdi… o gün bu gündür de Aglaya İvanovna ile görüştürmüyorlar beni…

…Gidelim, gidelim!
— Nereye?
— Aglaya İvanovna’ya gidelim, hemen şimdi!..
…Hayır prens, hayır! Böyle görevler vermeyin bana, yapamam!

10
Evlilik için acele ediyorlardı. Nikâh Yevgeniy Pavloviç’in ziyaretinden yaklaşık bir hafta sonraydı.

İppolit: “Aslında ben yalnızca Aglaya İvanovna için korkuyorum: Rogojin Aglaya İvanovna’yı ne çok sevdiğinizi biliyor. Aşka karşı aşk… Siz onun elinden Nastasya Filippovna’yı aldınız, bu yaptığınıza karşılık o da Aglaya İvanovna’yı öldürecek…”
Amacına ulaşmıştı İppolit. Prens deli gibi ayrılmıştı onun yanından.
Rogojin’le ilgili bu uyarı prense nikâhtan bir gün önce ulaşmıştı.

Nikâh akşam saat sekizdeydi. Nastasya Filippovna daha saat yedide hazırdı.

Nastasya Filippovna’ya, birden merdivenlerin beş altı adım ötesinde Rogojin göründü.
— Kurtar beni! Götür beni buradan! Nereye istersen götür, ama hemen şimdi!
Rogojin neredeyse kucağına aldı Nastasya Filippovna’yı. Kucağında arabaya kadar götürdü onu.

Durumu öğrenince yüzü bembeyaz kesildi prensin, ama haberi sakin karşıladı, zor duyulur bir sesle şöyle söyledi yalnızca: “Gerçi bir korku yok değildi içimde, ama yine de böyle bir şeyin olacağını beklemiyordum…”

11
…sonra Petersburg’daydı prens. Saat sekizi geçerken Rogojin’in oturduğu binanın ana kapısından girdi…

Şimdi tek istediği, bir an önce, Nastasya Filippovna’nın yakın zamana kadar oturduğu İzmaylovskiy Mahallesi’ne gitmekti.

Dul öğretmen eşinin evinde Nastasya Filippovna’yı dün de, o gün de duyan, gören olmadığını öğrenince çok kötü oldu prens.

Sonra yine Rogojin’in evine gitti.

…sokak başında kalabalığın içinden biri ansızın koluna dokundu, kulağına eğilip alçak sesle şöyle dedi:
— Lev Nikolayeviç, gel benimle kardeşim, çok önemli…
Rogojin’di bunu söyleyen.

Sonunda ayrı kaldırımlardan Gorohova Sokağı’na sapıp Rogojin’in evine geldiklerinde prensin bacakları yine titremeye başladı.

Prens tıkanıyormuş gibi,
— Nastasya Filippovna nerede? diye sordu.
Rogojin cevap vermek için bir an bekledikten sonra tane tane,
— O mu… burada… dedi.

Biri derin bir uykuya dalmış, kıpırdamadan yatıyordu karyolada.

Rogojin prensi daha iyi olan soldaki mindere yatırdıktan sonra kendi soyunmadan sağdakine uzandı, ellerini başını altına aldıktan sonra,

Prens: …en başta şunu söyle sen bana: Evlenmemizden önce, kiliseye girmeden, kilisenin kapısında bıçakla öldürmek istiyordun onu değil mi? İstiyor muydun, istemiyor muydun?
Rogojin: …tuhafıma giden ne, biliyor musun: Beş altı santim girdi bıçağın ucu… tam sol memesinin altına… kan da ancak yarım çorba kaşığı bulaştı giysisine. Hepsi o kadarcık…

Saatler sonra kapı açıldı, insanlar girdi odaya. Katili bulduklarında bilinci yerinde değildi, ateşler içinde yanıyordu. Prens onun yanında minderde kıpırdamadan, sessizce oturuyor,

Sonuç
Beyin iltihabından iki ay yattı Rogojin, iyileşince soruşturma ve yargılama başladı.
Hafifletici nedenler göz önüne alınarak on beş yıl Sibirya’da sürgün cezasına çarptırıldı.
…servetinin kalan çok küçük bölümü (buna pek sevinen) kardeşi Semyon Semyonoviç’e kaldı.
Lebedev, Keller, Gavrila, Ptitsın, öykümüzün daha birçok kahramanı eskisi gibi sürdürüyor yaşamlarını.
İppolit, Nastasya Filippovna’nın ölümünden iki hafta sonra, korkunç bunalımlar içinde, beklenildiğinden biraz erken öldü.

…prens tekrar yurtdışına, Şneyder’in İsviçre’deki sağlık kurumuna gitti.

Yevgeniy Pavloviç Paris’ten yazdığı oldukça karışık bir mektupta, Aglaya’nın Polonyalı göçmen bir kontla kısa süren alışılmadık bir aşk yaşadıktan sonra, olayın büyük bir skandalla sonuçlanacağa benzemesi üzerine anne babasının ister istemez gösterdikleri rızayla, o kontla ansızın evlendiğini yazıyordu.

Aglaya’nın o kontla evlenmesine izin verilmesinden sonra (…) Kontun aslında kont falan olmadığı, göçmen olmasına göçmen, ama karanlık geçmişi olan bir göçmen olduğu anlaşılmış.

Avrupa hayranlığını bırakalım artık, aklımızı başımıza toplayalım. Burada her şey, bütün bu yurtdışınız… bütün bu Avrupa’nız… hepsi hayal bunların, yurtdışındaki biz Ruslar da hayalden başka bir şey değiliz… unutmayın bu dediğimi ileride görüp anlayacaksınız!”
17 Ocak 1869

…
Türkçeleştiren: Ergin Altay
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012