6 Aralık 2019 Cuma

Dostoyevski - Budala


Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Budala

1
Kasım sonlarında, karların eridiği bir sabahın saat dokuzunda Varşova-Petersburg treni hızla Petersburg’a yaklaşmaktaydı.

…ikisinin de birbiriyle sohbet etmek istediği belliydi.

— Üşüdünüz mü?

Bu tür ukala insanlara toplumun belli kesimlerinde kimi zaman, hatta çoğu zaman rastlanır. Her şeyi bilirler Zamanımızın bir düşünürünün dediği gibi, yaşamda ilgi duydukları daha önemli şeyler ve görüşleri olmadığından, zekâlarının, yeteneklerinin tüm ilgisi tek bir yöndedir. Gelgelelim, “her şeyi bilirler” derken burada oldukça sınırlı bir alanın kastedildiğini bilmek gerek

— Affedersiniz, kiminle tanışmak mutluluğunu tattığımı sorabilir miyim?
Sarışın genç hemen cevap verdi:
— Prens Lev Nikolayeviç Mışkin…

Prens Mışkinler’den kimse kalmadı artık, benden başka yani; yanılmıyorsam ben sonuncuyum.

(Rogojin) Uğra bana prens. Önce şu ayağındaki tuhaf şeyleri çıkarıp atalım. En kalitelisinden bir sansar kürkü alırım sana; birinci sınıf bir frak, beyaz ya da hangi renk istersen bir yelek diktiririm sana, ceplerini tıka basa para doldururum ve… sonra Nastasya Filippovna’ya gideriz!

Aslında ben… Belki de bilmiyorsunuzdur… Doğuştan olan hastalığım nedeniyle kadınları hiç tanımam.

2
General Yepançin, Liteynaya’nın biraz uzağında, Preobrajeniye Kilisesi’ne yakın kendi evinde oturuyordu.

Çiçek bahçesi gibi bir ailesi vardı.

…yaşamda ana baba olmak hedefinden önemli, kutsal ne olabilir? Ailesinden daha sıkı neye sarılabilir insan? Generalin ailesi eşi ve üç kızından oluşuyordu.

Karısı Prens Mışkinler soyundandı.
Generalin üç kızı (Aleksandra, Adelaida ve Aglaya) son yıllarda büyümüş, gelişmiş, yetişkin birer genç kız olmuşlardı.

Prens, generalin oturduğu dairenin kapısını çaldığında saat on bire geliyordu.

— Bu durumda uzun beklemem gerekecekse rica etsem, burada bir köşede pipo içebilir miydim acaba? Pipomla tütünüm yanımda.
— Pipo… mu içeceksiniz?.. dedi. Pipo ha? Olmaz, burada pipo içemezsiniz.
— Dışarı çıkar, uygun göreceğiniz bir yerde içerdim…
— Peki, bu durumda nasıl haber vereceğim geldiğinizi? Öyle ya, bir kere burada olmayacaksınız, ayrıca bekleme odasında oturmalısınız, çünkü konuksunuz. Orada olmazsanız, bana sorarlar sonra…

Kendisine ölüm kararı okunup acı çektirildikten sonra “Hadi git, bağışlandın” denen biri vardır belki.

3
Dört yılı aşkın bir süredir yurtdışındaydım. Oraya giderken aklım pek başımda değildi! Bir şey bilmiyordum, şimdi de öyle… İyi insanlara ihtiyacım var.
Sizlerin iyi insanlar olduğunuzu duymuştum.

Sahi, kaç yaşındasınız prens?
— Yirmi altı.
— Ya! Oysa ben çok daha genç olduğunuzu sanmıştım.
— Evet, yüzden küçük gösterdiğimi söylerler. Ama sizi rahatsız etmemeyi çabucak öğrenecek ve buradan hemen gideceğim, çünkü insanları rahatsız etmeyi hiç sevmem…

— Nastasya Filippovna bu demek? diye mırıldadı ve hemen heyecanla ekledi: İnanılmaz bir güzellik!

4
Nastasya Filippovna: Güzelliği herkesin dilindeydi, ama hepsi o kadar. Hiç kimse hiçbir şeyle övünemezdi; hiç kimse hiçbir şey söyleyemezdi…

…kendini tutkuya fazlasıyla kaptırmış bir insan, hele bir de yaşlı ise, tam anlamıyla kör olur, ortada umutlanabileceği bir şey yokken, umutlanmaya hazırdır. Ayrıca sağduyusunu yitirir, alnında yedi kat kırışık olmasına karşın, aptal bir çocuk gibi davranır.

5
Lizaveta Prokofyevna soyadı konusunda çok hassastı. Hiç hazırlıklı olmadığı bir anda, Mışkin soyunun son temsilcisinin (daha önce onunla ilgili bir şeyler duymuşluğu vardı) acınacak bir budala, neredeyse sadaka dilenen bir yoksul gibi ortaya çıkıvermesi ne çok sarsmıştı onu.

Tablom için bir konu bulun bana prens.
— Resimden hiç anlamam. Ressam bakar, gördüğünü tuvaline çizer, sanırım.
— Görmeyi beceremiyorum ben.
— Bilmiyorum. Ama sağlığıma kavuştuğumu biliyorum. Görmeyi öğrenip öğrenmediğimi bilmiyorum. Bununla birlikte hemen her zaman çok mutluydum orada.
— Mutluydunuz demek! diye haykırdı Aglaya. Mutlu olmayı biliyor musunuz? Öyleyse görmeyi öğrenemediğinizi nasıl söyleyebiliyorsunuz?
Bize de öğretin görmeyi.
Adelaida güldü.
— Öğretin lütfen.
Prens de güldü.
— Kimseye bir şey öğretemem ben.

Cezaevinde on iki yıl kalmış birinin öyküsünü dinlemiştim.
İdam edilecek öteki mahkûmlarla birlikte onu da idam sehpasına çıkarmışlar. Siyasi bir suçu nedeniyle kurşuna dizilerek idam edileceği kararı okunmuş kendisine. Yirmi dakika sonra da bağışlandığı, ölüm cezasının başka bir cezaya çevrildiğinin karar yazısı… İki karar arasındaki yirmi dakikayı ya da en azından bir çeyrek saati birkaç dakika sonra kesinlikle öleceğini düşünerek yaşamış.
Yirmi yedi yaşındaydı, sağlıklıydı, güçlü kuvvetliydi, ama ölecekti.
Bir an önce öğrenmek, açıkça cevaplamak istediği soru şuydu: “Şimdi varım ve yaşıyorum, ama üç dakika sonra bir cansız madde, cansız biri veya bir şey olacağım. Nasıl olacak bu? Nerede olacağım?” O iki dakika içinde hep bunu anlamaya çalışmış! Hemen yakında bir kilise varmış, kilisenin altın kaplı kubbesi güneşin parlak ışığı altında parlıyormuş. Kilisenin kubbesinden ve ondan yansıyan parıltıdan gözlerini ayıramadığını hatırlıyordu. O parlak ışıklara takılıp kalmış bakışı. Bu ışıklar onun yeni kaderiymiş,
“Ya ölmezsem! Ya tekrar yaşamaya başlarsam! Upuzun bir hayat olursa önümde! Her dakikasıyla benim olan bir hayat!.. Her dakikasını yüzyıl yapardım, bir anını boşa harcamazdım, her dakikasını hesaplı kullanırdım, bir dakikasının bile değerini bilirdim!” Bu düşüncenin onu sonunda sinirlendirdiğini, öyle ki bir an önce onu idam etmeleri için sabırsızlanmaya başladığını söylüyordu.
Birden sustu prens. Herkes anlatmayı sürdüreceğini, öyküyü bir sonuca bağlayacağını sanıyordu.
— Bitti mi? diye sordu Aglaya.
Prens, bir an süren dalgınlığından sıyrılıp,
— Efendim? dedi. Evet, bitti.

Gerçekten de, tablonuz için benden bir konu istediğinizde şöyle bir öneride bulunmayı düşünmüştüm size: İdam sehpasında ayakta duran bir idam mahkûmunun başını giyotinin altına koymadan bir dakika önceki yüzünü…
Adelaida yine telaşlı,
— Neyse, tamam, dedi. İnsanları yüzlerinden tanımakta o kadar uzmansanız, kesin âşık da olmuşsunuzdur. Yanılıyor olamam. Hadi anlatın.
Prens yine öyle sakin, ciddi karşılık verdi:
— Âşık olmadım. Ama… mutlu oldum.

6
Mari

…herkesin beni budala olarak gördüğünün farkındaysam nasıl bir budala olabilirim?

7
Çok güzelsiniz Aglaya İvanovna. O kadar güzelsiniz ki, yüzünüze bakınca korkuyor insan.

8
Gavrila Ardalionoviç’in ailesinin oturduğu daire…

…kapıyı açtı, açar açmaz şaşkınlıkla bir adım geri çekildi, ürpermişti bile: Karşısında Nastasya Filippovna duruyordu.
— Çıngırağı onarmaya üşeniyorsan, hiç değilse antrede otur da, kapıyı çaldıklarında duy… Öf, şimdi de kürkümü yere düşürdün, salak!

9
Nastasya Filippovna’nın gelişi, özellikle o anda gelişi herkes için son derece tuhaf, kötü bir sürprizdi.

Nastasya Filippovna şaşırmış gibi baktı prense.
— Prens mi? Prens ha? Düşünebiliyor musunuz, demin antrede uşak sandım onu ve geldiğimi haber vermesi için buraya yolladım! Ha-ha-ha!

(General tren hatırasını anlatıyor) sonra ansızın, inanın bir uyarı yapmadan, yani en küçük bir uyarıda bulunmadan, sanki çıldırmış gibi fırladı yerinden açık mavili kadın, elimdeki puromu kaptığı gibi pencereden dışarı fırlattı. Tren uçarcasına gidiyordu, bense aptal aptal bakıyordum. Yabani kadın, gerçekten çıldırmış gibiydi…
Bir şey söylemeden kalktım yerimden, olağanüstü kibar, son derece saygılı ve nasıl söylesem, çok nazik bir tavırla gittim, iki parmağımla yumuşakça, hiç incitmeden ensesinden yakaladım finoyu ve pencereden dışarı, puromun arkasından gönderiverdim! Yalnızca bir kez ciyaklamıştı, o kadar! Tren uçarcasına gitmeyi sürdürüyordu…

10
(Rogojin ve Lebedev salona girdiler)

Gavrila’nın gözü döndü, kendini kaybedip kız kardeşine vurmak için hızla kaldırdı kolunu. (…) bir el havada yakaladı
Gavrila’nın kolunu.
Varvara ile Gavrila’nın arasında prens duruyordu. Kararlı bir tavırla,
— Yeter, bırakın artık! dedi.
Olanlardan etkilenmiş, titriyordu.
Gavrila birden bıraktı Varvara’nın kolunu, boşta kalan eliyle, çılgın bir öfke içinde kudurmuş gibi bağırarak bu kez prense bir tokat attı.
— Ah, dedi, bu yaptığınızdan ne çok utanacaksınız!

11
Prens konuk salonundan çıkıp odasına gitti, kapısını kapadı.

12

13
Çok tedirgindi prens.
Bir fırsatını bulur da Nastasya Filippovna’ya “O adamla evlenmeyin, kendinizi mahvetmeyin, sizi sevmiyor, paranızı seviyor, kendisi söyledi bunu bana, Aglaya Yepançina’dan da duydum aynı şeyi, buraya size bunu söylemek için geldim,” diyebilirse…

(Emekli öğretmen) — Prensin masum bir şaka karşısında bile tertemiz bir genç kız gibi kızardığına bakılırsa, bence dürüst bir genç olarak onun kalbinde son derece soylu, övülesi duygular yer etmiştir.
Herkes daha çok gülmeye başlamıştı.
Oyun çok basit, hayatımızda yaptığımız en kötü şeyi anlatacağız. Çok kolay bir oyun bu baylar!

XIV
Nastasya Filippovna: Evleneyim mi, evlenmeyeyim mi? Siz ne derseniz, onu yapacağım.
Prens ölgün bir sesle,
— Ki-kiminle? diye kekeledi
— Gavrila Ardalionoviç İvolgin’le.
— H-hayır… evlenmeyin! diye mırıldandı.
— Öyle olsun bakalım! Gavrila Ardalionoviç! dedi. Prensin kararını duydunuz. Size cevabım bu işte. Bir daha açmamak üzere kapatalım artık bu konuyu!

15
Rogojin’in çetesinde aşağı yukarı yine sabahki kişiler vardı.

— Ben bir şey bilmiyorum Nastasya Filippovna, bir şey görmedim, çok haklısınız, ama ben… öyle düşünüyorum ki, evlenirsek ben size değil, siz bana onur vereceksiniz.

16
Nastasya Filippovna: — Dikkat et, asla ömür boyu sürecek bir söz verme!
Prens Mışkin: …Demin mahvetmek istiyordunuz kendinizi, hem de dönüşü olamayacak biçimde. Ondan sonra da bir daha affedemeyecektiniz kendinizi. Üstelik hiçbir suçunuz yokken. Hayatınızı henüz tümden mahvetmiş değilsiniz. Rogojin’in size gelmesinin, Gavrila Ardalionoviç’in sizi aldatmak istemiş olmasının ne anlamı olabilir? Neden hep bunlardan söz ediyorsunuz? Sizin yapmış olduğunuzu çok kişi yapmış olabilir, tekrar söylüyorum size, Rogojin’le gitmeyi düşündüğünüzde aklınız başınızda değildi, o anda bunalım geçiriyordunuz. Şimdi de kendinizde değilsiniz. Gidip yatsanız çok iyi edersiniz. Yarın Rogojin’in yanında kalmaktansa çamaşır yıkamaya gidersiniz… Çünkü siz onurlu bir insansınız Nastasya Filippovna, ama sanırım o kadar şanssızsınız ki, gerçekten suçlu olduğunuzu düşünüyorsunuz. Yakından ilgilenmek gerekiyor sizinle Nastasya Filippovna. Ben ilgileneceğim sizinle. Resminizi gördüm bugün, yüzünüz hiç yabancı gelmedi bana. Sanki çağırıyordunuz beni… Ben… ben… ömrümün sonuna kadar saygı duyacağım size Nastasya Filippovna…

— Teşekkür ederim prens, dedi, şimdiye kadar hiç kimse böyle konuşmadı benimle. Hep pazarlık ettiler benim için, doğru dürüst kimse evlenmek istemedi benimle.
Nastasya Filippovna bir kahkaha atıp kalktı sedirden.
— Ciddi mi söylüyorum sandın? dedi. Ağzı süt kokan böyle bir çocuğun hayatını nasıl mahvedebilirim?
Ne duruyorsun Rogojin? Hadi hazırlan, gidiyoruz!

Evet prens, inan böylesi daha iyi oldu, sonra küçük görmeye başlayacaktın beni, mutlu olamazdık! Yemin etmeye kalkışma, inanmam! Hem ne kadar aptalca olurdu bu!.. Evet, iyisi mi güzel güzel vedalaşalım. Çünkü ben de bir hayalperestim, işler kötü olurdu!.. Ben de seninle ilgili hayaller kurmadım mı sanıyorsun?

— Tamam, şimdi beni dinle Gavrila, son bir kez daha bakmak istiyorum nasıl bir ruhun olduğuna. Üç aydır çok eziyet ettin bana, şimdi sıra bende. Elimdeki şu paketi görüyor musun? Yüz bin ruble var içinde! Şimdi herkesin, tanıkların önünde şömineye, ateşin içine atacağım bu paketi! Paketi ateş sarınca elini şömineye sokup alacaksın, ama eldivensiz olarak, çıplak elle… kollarını da sıvayacaksın. Paketi alırsan içindeki yüz bin ruble senin olacak (…) Sen benim param için elini ateşe sokarken, ben de senin ruhunu seyredeceğim keyifle. Herkes tanık, ateşten alırsan paket senin olacak! Almazsan, yanıp kül olacak, kimsenin onu oradan almasına izin vermeyeceğim.

Gavrila bu beklenmedik son sınava hazır değildi.
…o anda yeni bir duygu dolmaktaydı sanki ruhuna. Bu işkenceye sonuna kadar dayanmaya kararlı gibiydi. Yerinden kıpırdamıyordu.

Gavrila hızla itti Ferdışçenko’yu, dönüp kapıya yürüdü. Ama daha iki adım atmıştı ki sendeledi, yere yığıldı.

Nastasya Filippovna,
— Katya, Paşa, su getirin ona, çabuk ispirto getirin! diye bağırdı. Maşayı kaptı, paketi aldı ateşten. Paketin dışı yanmış, tütüyordu. Ama içine bir şey olmadığı belliydi. Paket üç kat gazeteye sarılı olduğu için paralar sağlamdı. Herkes derin bir soluk almıştı.
astasya Filippovna paketi Gavrila’nın önüne bırakırken,
— Hepsi onun! Paketteki paranın hepsi onun! Duyuyor musunuz baylar! diyordu, hepsi onun! Elini sokmadı ateşe, ama yine de kazandı!
(…) Rogojin, marş marş! Hoşça kal prens, hayatımda ilk kez bir insanla karşılaştım! Hoşça kal Afanasiy İvanoviç, merci!

İkinci Bölüm
1
Öykümüzün ilk bölümünün sonunda anlattığımız Nastasya Filippovna’nın evindeki akşam toplantısında geçen o tuhaf olaydan iki gün sonra Prens Mışkin, hiç beklemediği miras işiyle ilgilenmek için aceleyle Moskova’ya gitti.

Ağır hasta oldu Gavrila Ardalionoviç

…Nastasya Filippovna’nın üçüncü kez, neredeyse nikâhtan hemen önce kent dışında bir yerlere kaçtığı haberi gelmişti…

2
Prens Lev Nikolayeviç Mışkin, Moskova’dan gelen sabah treninden indi.
İstasyonda kimse karşılamamıştı onu.

Lebedev: …bu kez tam nikâh kıyılacakken. Rogojin artık dakikaları saymaya başlamıştı, ama o kaçıp buraya, Petersburg’a, doğru benim yanıma geldi. “Kurtar beni Lukyan, koru, prense de sakın haber verme…” dedi.

Lebedev: …Apokalipsis konusunda çok bilgiliyimdir, on beş yıldır anlatırım. Üçüncü siyah at ile elinde terazi tutan binici döneminde olduğumuz yorumuma o da katıldı. Çünkü günümüzde her şey ölçüyle ve anlaşmayla yapılıyor. Herkes yalnızca hakkını arıyor: “Bir ölçek buğday bir dinara, üç ölçek arpa bir dinara…”
Ayrıca herkes özgür bir ruh, tertemiz bir yürek, sağlıklı bir beden, ayrıca Tanrı’nın her türlü nimeti kendisinin olsun istiyor. Ama yalnızca hakları var diye elde edemezler bütün bunları. Soluk renkli ata binmiş ölüm peşlerinde çünkü, onun arkasından da cehennem… Bir araya geldiğimizde böyle şeyler konuşuyoruz işte… çok etkileniyor anlattıklarımdan.

3
Kapıyı Parfyon Semyoniç Rogojin kendi açtı. Karşısında prensi görünce yüzü öylesine bembeyaz kesildi ki…

Yüzündeki sevecen gülümseme o anda hiç yakışmıyordu yüzüne. Sanki kırılgan bir şeyler vardı bu gülümsemede ve Parfyon çok uğraşsa da düzeltemiyordu onu.

— Parfyon, düşmanın değilim ben senin, hiçbir şeyine de engel olmayacağım.
…Daha önce de söyledim sana: Onu “bir âşık gibi değil, acıma duygusuyla seviyorum”.

Prens: Bugünkü aşkın için, çektiğin bunca acı için nefret etmeye başlayacaksın ondan. Benim en çok yadırgadığım da, tekrar seninle evlenmek istemesi.

4
Din duygusunun özü birtakım düşüncelere, hatalara, suça ya da ateizme bağlı değildir. Bambaşka bir şeydir bu, her zaman da öyle kalacaktır. Ateizmin hiçbir zaman ulaşamayacağı, sözünü edemeyeceği bir duygudur bu. Ama en önemlisi de, en açık seçik ve belirgin olarak Rus insanının ruhunda bulursun bunu. Benim çıkardığım sonuç bu işte! Rusya’mızdan edindiğim en önemli kanı bu. Yapacak çok şey var Parfyon! Rusya’mızda yapılması gereken çok şey var, inan bana!

— Haçlarımızı değiştirmemizi istiyorsun yani, öyle mi? Tamam Parfyon, neden olmasın… Kardeş olalım!

— Senindir o! Kader işte! Senindir! Sana bırakıyorum onu… Rogojin’i unutma!
Ve dönüp, prense bakmadan hemen dairesine girdi, arkasından sertçe kapadı kapıyı.

5
Tüm bu şimşekler, aydınlanmalarla varlığımı en yüksek düzeyde hissetmem, kendi bilincime varmam, yani ‘en yüksek düzeydeki varoluş’ bir hastalık, normal durumumun bozulması değil de nedir? Öyleyse yüksek bir varoluş falan değil, tersine varoluşun en kötüsü sayılması gerekir.

Bu bir hastalıksa ne olmuş peki? Bu anormal gerginlik ya sonucun kendisiyse, ya daha sağlıklı durumdayken hissedilen, hatırlanan o an en yüksek düzeyde bir uyum, güzellik anıysa? Ya şimdiye kadar duyulmamış ani bir doygunluk, uyum ve uzlaşma duygusu veriyor, yaşamın en yüce senteziyle vecd halini birleştiriyorsa?

6
“Zavallı şövalye” Don Quijote

7 - 8
…asalak bir toprak sahibinin parayla pazardan alınır gibi akıl bile satın alınabileceğini düşünmesi son derece doğaldır. Hele İsviçre’de çok daha kolay… Prensimiz İsviçre’ de ünlü bir profesörün yanında beş yıl tedavi gördü, binlerce ruble harcandı… Anlaşılacağı gibi, budala akıllanmadı…

Bay Burdovskiy “Pavlişçev’in oğlu” olmasa da “Pavlişçev’in oğlu” gibi: Öylesine acımasızca aldatmışlar ki onu, gerçekten onun oğlu sanmış kendini!

9 - 10
(İppolit) — Buraya ağaçları görmek için geldiğimi biliyor muydunuz? diye sordu. İşte, şu ağaçları… (Parktaki ağaçları gösteriyordu.) Komik bu, değil mi?

Bu insanları bir daha görmeyeceğim! Bu ağaçları da… Yalnızca kırmızı tuğla bir duvar ve Meyer’in evi olacak… penceremin karşısında… Hadi anlat onlara bütün bunları… Anlatmaya çalış… Şu güzeller güzeli kız… Ama bir ölüsün sen artık, ölü olduğunu açıkla, “Ölü bir adam her şeyi söyleyebilir…” de.

11 - 12

Üçüncü Bölüm
1
Ahlaki açıdan kendine güvensizlik ve özgünlük yetersizliği, şimdiye kadar toplumda yerleşmiş genel kanıya göre, iş bilir, saygın insanın en temel özelliğiyse, bunun öyle çabucak değişmesi de doğru değil, hatta yakışıksızdır.

Öykümüzün daha başında Yepançinler’in herkesçe gerçekten saygı duyulan bir aile olduğunu söylemiştik.
Bu saygıyı hak etmesinin birinci nedeni varlıklı, “önde gelen zenginlerden” biri olmasıydı; ikinci nedeni ise, kafası pek çalışmasa da dürüst olması… Aslında kalın kafalılık her işadamı için olmasa bile, en azından para sahibi olmayı ciddi olarak düşünen herkes için zorunlu bir özelliktir.
Lizaveta Prokofyevna’ya gelince, daha önce anlattığımız gibi, önemli bir aileden geliyordu. Bilindiği gibi, gerekli etkin ilişkiler sağlamıyorsa aileye pek önem verilmez bizde.

(Yevgeniy Pavloviç) — Edebiyattan pek anlamam, ama bence Lomonosov, Puşkin ve Gogol’un dışında baştan aşağı Rus değildir edebiyatımız.
Ama şimdi konumuz edebiyat değil. Sosyalistlerden söz ediyorduk, söz döndü dolaştı buraya geldi. Bizde tek Rus sosyalistin olmadığını iddia ediyorum. Daha önce de yoktu, şimdi de yok. Çünkü sosyalistlerimizin hepsi de büyük toprak sahipleri sınıfıyla ruhban sınıfındandır.

Rus liberalizmi yalnızca eşyanın var olan düzenine değil, doğrudan eşyaya da bir saldırıdır. Rus düzenine değil, doğrudan Rusya’ya bir saldırıdır. Benim liberalim Rusya’yı yadsımaya kadar götürmüştür işi, yani anayurdundan nefret eder, onu aşağılar. Rus’a dair şanssız ve başarısız her olay kahkahalarla güldürür onu, neredeyse coşturur.

2 - 3
(Rogojin tekrar ortaya çıktı)

4
Utançlar ve demiryolları çağındayız…

5
Kolomb Amerika’yı keşfettiği anda değil, onu keşfederken mutluydu.

6
Hatırladığım kadarıyla, ressamlar İsa’yı tablolarında ya çarmıhta ya da çarmıhtan indirilmiş, olağanüstü güzel bir yüzle vermişlerdir. En büyük acıları çekerken bile bu güzelliği eksik etmezler yüzünden.

7
…İppolit tabancanın tetiğini çekmişti. Tetiğin düşmesinden çıkan keskin, kuru bir ses duyulmuş, ama arkasından bir patlama olmamıştı. İppolit üzerine atılan Keller’in kollarına kendini kaybetmiş gibi, belki de öldüğünü düşünerek yığılıp kalmıştı.

8
(Prens ve Aglaya konuşuyor)
…her şeyi biliyorum. Evet, o kadın için geldiniz buraya, o kadın için…
Prens dalgın, başını önüne eğip alçak sesle, üzgün,
— Evet, onun için… dedi.

9
Tanrı birini cezalandırmak istediğinde önce aklını karıştırırmış derler…

10
(Prensin Aglaya’ya yazdığı mektuplar) Ressamlar İsa’nın resmini hep İncil’de anlatılan öykülere göre yapmışlardır. Ben olsam öyle yapmazdım: O tek başına olurdu benim tablomda. Kimi zaman yalnız bırakıyordu onu havarileri. Yalnızca küçük bir çocuk bırakırdım yanında. Küçük çocuk oyun oynardı hemen yanında. Çocuk belki kendi çocuk diliyle ona bir şeyler anlatır, İsa da dinlerdi. Ama o anda düşüncelere dalmıştır İsa. Elini çocuğun aydınlık, küçücük başında unutmuş gibidir. Uzaklara, ufka bakmaktadır, dalgın. Dünya kadar büyük bir düşünce sinmiştir bakışına. Yüzünde bir hüzün vardır. Küçük çocuk susuyordur. İsa’nın dizine dayadığı koluna yanağını koymuş, (çocukların kimi zaman düşüncelere daldığı gibi) dalgın, küçük başını yukarı kaldırmış, gözlerini kırpmadan İsa’nın yüzüne bakmaktadır. Güneş batmak üzeredir… Benim yapacağım tablo böyle olurdu işte!

Dördüncü Bölüm
1
Özelliklerine, kişiliğine dair şeylerin bir çırpıda tam olarak anlatılması zor insanlar vardır. Toplumların gerçekten de çok büyük çoğunluğunu oluşturan bu insanlara genellikle “sıradan”, “çoğunluk” denir. Yazarlar romanlarında, öykülerinde çoğu zaman toplumda belirgin özellikleri olan tipleri ele almaya ve onları canlı, sanat değeri olacak biçimde anlatmaya çalışır. Değişik özellikleri olan bu çeşit tiplere toplumda sık rastlanmaz ama, aslında bunlar gerçeğin kendinden de gerçektir.

2
(İppolit ve Gavrila tartıştı…)
Gavrila Ardalionoviç, sırf şunun için nefret ediyorum sizden (belki şaşıracaksınız buna), evet, sırf şunun için nefret ediyorum sizden: En küstah, en kendini beğenmiş, en adi, en iğrenç sıradanlığın doruktaki temsilcisi, vücuda gelmiş halisiniz! Sıradanlığınız, kendinden en küçük kuşkusu olmayan bir sıradanlık sizinki, Olympos tanrılarınınki kadar serinkanlı ve kendini beğenmiş bir sıradanlık. Sıradanın da sıradanısınız! Kafanızda da, kalbinizde de kendinize ait tek bir düşünce yok ve asla da olamaz. Ayrıca alabildiğine kıskançsınız, büyük bir deha olduğunuza inanıyorsunuz, ne var ki karanlık bazı anlarınızda yine de kuşkunun ziyaret ettiği oluyor sizi, kızıp köpürüyorsunuz, kıskanıyorsunuz…

3
(Lebedev oturduğu sandalyenin altında kaybettiği cüzdanını ilkin nasıl arayıp da bulamadığını anlatıyor) Kaybettiği bir şeyi bulmayı çok istediği zaman insan bazen öyle yapar… Bakar bir göremez, bomboştur baktığı yer, öyleyken yine de on beş kez bakar aynı yere.

4 - 5 - 6
Prens: İspiyonculuk yapmaya iten neydi sizi?
Lebedev mırıldanarak karşılık verdi:
— Yalnızca hoş bir merak

7
Bizimkiler kıyıya geldiklerini ancak kıyıya vardıklarında anlarlar, işte o zaman sevinirler…
“Ayağının altında toprağı olmayanın Tanrı’sı da olmaz.”
“Öz yurdunu reddeden kişi Tanrı’sını da reddetmiştir.”

“İçtenlik davranışın önünde gelir.”
Öyle değil mi?
— Kimi zaman öyledir.

8
Nastasya Filippovna / Prensle Aglaya’yı karşılamak için ayağa kalktı, ama gülümsemiyordu, prense elini bile uzatmamıştı.

Aglaya gururla kaldırdı başını.
— Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun, ben buraya sizinle, sizin silahınızla savaşmak için gelmedim…
— Ya! Ama yine de “savaşmaya” geldiniz, öyle mi? Biliyor musunuz, sizin daha… zeki olduğunuzu sanıyordum.

Aglaya / Dinleyin, mektuplarınızın hepsine topluca cevap veriyorum: İlk kez kendisiyle tanıştığım gün acıdım Prens Lev Nikolayeviç’e,
Acıdım, çünkü sizin gibi bir insanla… mutlu olabileceğine… inanabilecek kadar temiz yürekli ve saf bir insandır.
Aşırı gururlu biri olduğunuz için sevemezdiniz onu… Yo, hayır, gururlu değilsiniz siz, yanlış söyledim, kendinizi beğenmiş olduğunuzdan sevemezdiniz onu…

Nastasya Filippovna / Yalnızca em-re-de-yim, hemen bıraksın seni, bir daha ayrılmamak üzere bana gelsin, evlensin benimle, sen de evine yalnız dön?
İster misin, Rogojin’ini de kovayım?
Prens, başıma ne gelirse gelsin, beni hiçbir zaman bırakmayacağına söz veren sen değil miydin? Beni seveceğini, ne yaparsam yapayım bana saygı… duyacağını? Evet, bunu da söyledin sen! Ve sırf özgür bırakmak için kaçtım senden… Ama şimdi bir kez daha yapmak istemiyorum bunu! Neden hafif bir kadınmışım gibi konuştu benimle bu kız? Hafif bir kadın mıyım ben,

9
…Bir prensin, nişanlısı olan saygın ve ünlü bir ailenin kızını bir yosma için terk ettiğini (…) söylüyorlardı.

(son) iki hafta süresince prens gece gündüz Nastasya Filippovna’nın yanındaydı,

Yevgeniy Pavloviç / Aranızda her şey yalanla başlamıştı, öyle de bitmek zorundaydı, doğanın yasasıdır bu.
Bir genç olarak İsviçre’de anayurt özlemi çekmiştiniz, bilmediğiniz ama çok şeyler beklediğiniz ülkenize kavuşmak istiyordunuz, Rusya ile ilgili, belki de çok güzel, ama sizin için zararlı birçok kitap okumuştunuz, bir şeyler yapmak heyecanıyla dopdolu gelmiştiniz yurdunuza! Ve ilk gün size, yani bu şövalyeye, düşmüş bir kadının yürek sızlatan öyküsünü anlatıyorlar! Aynı gün görüyorsunuz da o kadını, onun güzelliği karşısında, inanılmaz, şeytani güzelliği karşısında (onun çok güzel olduğunu kabul ediyorum) büyüleniyorsunuz. Sinirlerinizin durumunu ekleyin buna, sara hastalığınızı ekleyin, Petersburg’umuzun buzların çözüldüğü mevsimdeki insanın sinirlerini bozan havasını ekleyin, ayrıca size yabancı, neredeyse fantastik bir kentte geçirdiğiniz karşılaşmalarıyla, olaylarıyla o günü, inanılmaz karşılaşmalarıyla o günü, Yepançinler’in üç güzel kızıyla, bu arada Aglaya’yla da tanıştığınız o beklenmedik olayının olduğu o günü ekleyin… Bütün bunlara yorgunluğunuzu, baş dönmenizi ekleyin, Nastasya Filippovna’nın konuk salonunu, bu salonun havasını ve… o anda ne bekleyebilirdiniz kendinizden, siz söyleyin?

Ama sorun bu değil sevgili prens, sorun burada gerçeğin olup olmadığında, duygularınızın gerçek olup olmadığında, bu yaptığınızın kişiliğinizin mi, yoksa bir anlık heyecanınızın sonucu mu olup olmadığında.

Prens: …ben, ben Aglaya İvanovna’nın arkasından koşmuştum, tam o sırada Nastasya Filippovna bayılıverdi… o gün bu gündür de Aglaya İvanovna ile görüştürmüyorlar beni…

…Gidelim, gidelim!
— Nereye?
— Aglaya İvanovna’ya gidelim, hemen şimdi!..
…Hayır prens, hayır! Böyle görevler vermeyin bana, yapamam!

10
Evlilik için acele ediyorlardı. Nikâh Yevgeniy Pavloviç’in ziyaretinden yaklaşık bir hafta sonraydı.

İppolit: “Aslında ben yalnızca Aglaya İvanovna için korkuyorum: Rogojin Aglaya İvanovna’yı ne çok sevdiğinizi biliyor. Aşka karşı aşk… Siz onun elinden Nastasya Filippovna’yı aldınız, bu yaptığınıza karşılık o da Aglaya İvanovna’yı öldürecek…”
Amacına ulaşmıştı İppolit. Prens deli gibi ayrılmıştı onun yanından.
Rogojin’le ilgili bu uyarı prense nikâhtan bir gün önce ulaşmıştı.

Nikâh akşam saat sekizdeydi. Nastasya Filippovna daha saat yedide hazırdı.

Nastasya Filippovna’ya, birden merdivenlerin beş altı adım ötesinde Rogojin göründü.
— Kurtar beni! Götür beni buradan! Nereye istersen götür, ama hemen şimdi!
Rogojin neredeyse kucağına aldı Nastasya Filippovna’yı. Kucağında arabaya kadar götürdü onu.

Durumu öğrenince yüzü bembeyaz kesildi prensin, ama haberi sakin karşıladı, zor duyulur bir sesle şöyle söyledi yalnızca: “Gerçi bir korku yok değildi içimde, ama yine de böyle bir şeyin olacağını beklemiyordum…”

11
…sonra Petersburg’daydı prens. Saat sekizi geçerken Rogojin’in oturduğu binanın ana kapısından girdi…

Şimdi tek istediği, bir an önce, Nastasya Filippovna’nın yakın zamana kadar oturduğu İzmaylovskiy Mahallesi’ne gitmekti.

Dul öğretmen eşinin evinde Nastasya Filippovna’yı dün de, o gün de duyan, gören olmadığını öğrenince çok kötü oldu prens.

Sonra yine Rogojin’in evine gitti.

…sokak başında kalabalığın içinden biri ansızın koluna dokundu, kulağına eğilip alçak sesle şöyle dedi:
— Lev Nikolayeviç, gel benimle kardeşim, çok önemli…
Rogojin’di bunu söyleyen.

Sonunda ayrı kaldırımlardan Gorohova Sokağı’na sapıp Rogojin’in evine geldiklerinde prensin bacakları yine titremeye başladı.

Prens tıkanıyormuş gibi,
— Nastasya Filippovna nerede? diye sordu.
Rogojin cevap vermek için bir an bekledikten sonra tane tane,
— O mu… burada… dedi.

Biri derin bir uykuya dalmış, kıpırdamadan yatıyordu karyolada.

Rogojin prensi daha iyi olan soldaki mindere yatırdıktan sonra kendi soyunmadan sağdakine uzandı, ellerini başını altına aldıktan sonra,

Prens: …en başta şunu söyle sen bana: Evlenmemizden önce, kiliseye girmeden, kilisenin kapısında bıçakla öldürmek istiyordun onu değil mi? İstiyor muydun, istemiyor muydun?
Rogojin: …tuhafıma giden ne, biliyor musun: Beş altı santim girdi bıçağın ucu… tam sol memesinin altına… kan da ancak yarım çorba kaşığı bulaştı giysisine. Hepsi o kadarcık…

Saatler sonra kapı açıldı, insanlar girdi odaya. Katili bulduklarında bilinci yerinde değildi, ateşler içinde yanıyordu. Prens onun yanında minderde kıpırdamadan, sessizce oturuyor,

Sonuç
Beyin iltihabından iki ay yattı Rogojin, iyileşince soruşturma ve yargılama başladı.
Hafifletici nedenler göz önüne alınarak on beş yıl Sibirya’da sürgün cezasına çarptırıldı.
…servetinin kalan çok küçük bölümü (buna pek sevinen) kardeşi Semyon Semyonoviç’e kaldı.
Lebedev, Keller, Gavrila, Ptitsın, öykümüzün daha birçok kahramanı eskisi gibi sürdürüyor yaşamlarını.
İppolit, Nastasya Filippovna’nın ölümünden iki hafta sonra, korkunç bunalımlar içinde, beklenildiğinden biraz erken öldü.

…prens tekrar yurtdışına, Şneyder’in İsviçre’deki sağlık kurumuna gitti.

Yevgeniy Pavloviç Paris’ten yazdığı oldukça karışık bir mektupta, Aglaya’nın Polonyalı göçmen bir kontla kısa süren alışılmadık bir aşk yaşadıktan sonra, olayın büyük bir skandalla sonuçlanacağa benzemesi üzerine anne babasının ister istemez gösterdikleri rızayla, o kontla ansızın evlendiğini yazıyordu.

Aglaya’nın o kontla evlenmesine izin verilmesinden sonra (…) Kontun aslında kont falan olmadığı, göçmen olmasına göçmen, ama karanlık geçmişi olan bir göçmen olduğu anlaşılmış.

Avrupa hayranlığını bırakalım artık, aklımızı başımıza toplayalım. Burada her şey, bütün bu yurtdışınız… bütün bu Avrupa’nız… hepsi hayal bunların, yurtdışındaki biz Ruslar da hayalden başka bir şey değiliz… unutmayın bu dediğimi ileride görüp anlayacaksınız!”
17 Ocak 1869

Türkçeleştiren: Ergin Altay
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder