3 Haziran 2026 Çarşamba

Tobias Hauffe - Eylemin Merkezindeki Boşluk - Notlar

Tobias Hauffe - Eylemin Merkezindeki Boşluk - Notlar

Dolaysız Şiddetin Sosyolojisi

Die Leere im Zentrum der Tat, Eine Soziologie unvermittelter Gewalt, Hamburger Edition, Hamburg, 2024

 


Konu Nedir?

Kitabın ana sorusu: daha önce hiç şiddet suçu işlememiş ya da çok az işlemiş "önceden sabıkası olmayan/sıradan" kişilerin, gündelik ve basit kamusal kavgalarda (taksi sırası, sarhoş arkadaşı yatıştırma, anlık hakaret vb.) neden ve nasıl aniden yerde yatan birinin kafasına/vücuduna tekme atacak kadar ağır, aşırı ve tırmanmayan ama aniden patlayan bir şiddete (vahşete) başvurabildiğidir.

 

Bu çalışma şiddetin gerçekleştiği o anın kendisine", durumsal bağlamına, bedenleşmiş haline (fiziksel/duyusal boyut) ve eylem biçimine odaklanmaktadır.

 

Şiddet anında mağdur durumsal olarak gölgede kalır. Failin, karşısındaki nesne/insan ile bağının tamamen kopar.

Şiddet eylemi burada bir çatışmadan çok bir tür "vandalizme / yıkıcılığa" dönüşmektedir.

 

 

Yaklaşımlar: Şiddet Anını Kavramak

Temellendirilmiş Teori Yöntemi (Grounded Theory)

Araştırma, ampirik verilerden yola çıkarak teori üretmeyi amaçlayan "Grounded Theory" (Temellendirilmiş Teori) yöntemine dayanmaktadır.

Bu yöntem, katı tarifler yerine "sosyal gerçeklik hakkında düşünmenin ve keşfetmenin belirli bir yolu veya tarzı" olarak tanımlanır.

 

Anı koruma çabası: Andrew Abbott’un "Lirik Sosyoloji"si

Lirik sosyoloji, "sosyal anları duygusal olarak yakalamayı" hedefler.

 

Lirik tutum, "duruma yukarıdan bakmak yerine kendini onun içine kaptırmak" demektir.

Bu yaklaşım sayesinde şiddet anına "farklı merceklerden" bakmak mümkün olmaktadır.

 

Çalışmayı somut olarak yapın: Dava nedir ve dava nasıl bu hale geldi?

Şiddet içeren durumlar karmaşıktır: her şiddet durumunun kendine has bir durumu vardır.

 

Şiddet insanların duyusal algısını ve kendini ifade etme yeteneğini yok eden trajik bir eylemdir.

 

Berlin Metrosu Tekmeleme Olayı

Kamusal alanda bir adam merdivenlerden inen bir kadının sırtına hiçbir görünür neden (tartışma, ırkçılık, soygun vb.) olmaksızın, son derece sakin ve kayıtsız bir biçimde tekme atar ve sigarasını içerek uzaklaşır.

Eylemin vahşetinden ziyade, failin gösterdiği aşırı umursamazlık, kayıtsızlık ve anlamsızlık analizi çıkmaza sürükler.

Medyada faile karşı linç ve şiddet içeren ("taşakları kesilmeli", "halkın önüne çıkarılmalı") tepkiler doğar.

 

Berlin olayına benzeyen (aniden beliren, sebepsiz) olayların medyanın yarattığı algının aksine istatistiksel olarak yeni bir "salgın" veya yaygın bir trend olmadığı, ancak polisin elinde benzer özellikler taşıyan somut ağır cinayete teşebbüs dosyalarının bulunduğu anlaşılır.

 

Mesele failin psikolojisi veya "Neden" yaptığı değil, şiddete geçiş anının durumsal olarak "Nasıl" gerçekleştiği olmalıdır.

 

…bir feneri söndürür gibi bir insanı merdivenden aşağı tekmelemek

 

Veri Materyali Üzerine: Olasılıklar, Sorunlar ve Yeni Yollar

Polis ve savcılık belgeleri…

 

Sosyal bilimler araştırmalarında suç, şiddet içeren bir durumdan farklıdır.

Soruşturmalar bireysel faile odaklanırken, sosyolojik analiz durumsal dinamikleri yakalamaya çalışır.

 

Hafıza ve Algı Sorunları

Şiddet eylemi sırasında kişilerin "mikroskobik ayrıntıları hatırlayıp bunların nereye ait olduğunu hatırlayamadıkları" durumlar gözlemlenmiştir.

Şiddetten etkilenenler mikroskobik bir ayrıntıyı hatırlar ama bunun nereye ait olduğunu hatırlayamaz.

 

Edebiyat ve Sosyoloji

Sosyoloji dili, şiddeti anlatmakta yetersiz kaldığında edebiyattan (özellikle Albert Camus’nün Yabancı romanından) yardım alır.

Bu sayede duyguların, tutkuların ve bedenin pratik zekasının sosyolojik dile nasıl taşınabileceği tespit edilebilir.

 

Dört Ani Şiddet Vakası

Bu vakaların ortak özelliği, faillerin daha önce ciddi şiddet suçuna karışmamış olmaları ve şiddetin "aniden" patlak vermesidir.

 

Vaka 1: İki arkadaşın eğlenceli geçen bir gecesinin ardından, birinin aniden diğerine sokak ortasında vahşice saldırması.

Soruşturma raporuna göre sanığın, mağdurun zararına saldırıyı açıklayabilecek bir saik tespit edilememiştir.

 

Vaka 2: Tren istasyonunda evsiz ve sarhoş bir grubun içinde çıkan tartışmada, failin mağdurun kafasına "futbol topuna vurur gibi" tekmeler atması.

 

Vaka 3: Bir taksi durağında çıkan sıra tartışmasının, bir kişinin araçtan zorla indirilip yerde sürüklenmesi ve tekmelenmesiyle sonuçlanması.

 

Vaka 4: İki grup arasındaki sözlü atışmanın, failin aniden tişörtünü çıkarıp mağdura hücum etmesi ve onu "asfaltın üzerine bir çuval gibi" düşürene kadar dövmesiyle sona ermesi.

 

Şiddet İçeren Anti-sosyal Davranış Biçiminin Yönleri

Yön 1

Şiddet anında failin dış dünya ile bağı kopar ve şiddetli bir öfke durumu içine hapsolur.

Mağdurun yere düştüğü an kritik bir dönüm noktasıdır; bu an şiddeti durdurmak yerine şiddetin patlak vermesini hızlandırır.

 

Yön 2

Failler, eylemden kısa süre sonra "sanki hiçbir şey olmamış gibi" mesafeli ve kayıtsız davranabilirler.

 

Şiddet uygulayanların şiddetli öfke durumunu terk ettiği görülüyor. Dahası, sanki bunların hiçbiri gerçekten onu ilgilendirmiyormuş gibi görünüyor.

Bu noktada şiddet uygulayanların da sözde bilinç kaybı yaşadıklarını da eklemek gerekiyor.

 

Yön 3

Faillerin şiddet uygulama konusundaki deneyimsizliğine rağmen, eylemleri popüler kültürdeki (filmler, videolar) kalıplara benzemektedir.

 

Ek ders: Albert Camus'nün Yabancı'sı

Camus’nün Yabancı’da kullandığı dil, anlatı teknikleri ve duyusal yoğunluk; şiddet eyleminin failin gündelik hayatı, alışkanlıkları ve anlık duyusal algılarıyla (güneş, sıcaklık, ter, bıçağın parıltısı) nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir.

 

Bu edebi-sosyolojik okuma, şiddetin sosyolojik analizinde eksik kalan öznel gerçeklik anını, durumun ne kadar hızlı yorumlandığını ve spontane eylem dürtülerinin bedensel/duyusal algılar tarafından nasıl tetiklendiğini anlamaya yardımcı olur.

 

"Annem bugün öldü. Belki dün de olabilir. Bilmiyorum." cümlesiyle başlayan olaylar silsilesinde Meursault, toplumsal beklentilerin (yas tutma, ağlama, üzüntü gösterme) aksine tamamen mesafeli ve kayıtsızdır.

 

Marie’nin kendisini sevip sevmediği sorusuna "bunun bir anlamı olmadığını" söyler.

Cenazenin ertesi günü "aslında hiçbir şeyin değişmediğini" düşünür. Yaşamındaki hiçbir şey onun için bir "anlam" veya "gerekçe" kaynağı değildir.

 

Meursault’nun dünyasında ahlaki, psikolojik veya sosyolojik güdülerden ziyade doğal ve bedensel faktörler (özellikle güneş, ısı, ter, gözlerin körleşmesi, baş ağrısı) eylemleri yönlendirir.

 

Cinayet anı, kriminolojik bir nedensellik veya kişisel bir husumet üzerinden değil, durumsal ve bedensel bir refleks olarak gerçekleşir.

 

Meursault'nun şiddet eyleminde psikolojik veya sosyal motifler rol oynamaz.

Bir olay diğerini nedensizce tetikler; tüm sürece şans, tesadüf ve fiziki ortam şartları hakimdir.

 

Tıpkı Berlin metrosundaki adamın kadını merdivenlerden aşağıya tepelemesinde olduğu gibi, Meursault'nun cinayeti de bir gerekçeye/nedene dayanmayan, durumsal ve anlamsız bir refleks eylemidir.

 

Meursault, cinayeti ahlaki bir motifle işlemediği için mahkemenin aradığı "faile" dönüşemez.

Kahve içmek, denize girmek, mektup yazmak veya bir insanı vurmak Meursault için eşit derecede anlamsızdır.

 

Şiddet eyleminin kurbanı olan "Arap" isimsizdir (sömürgeci güç ilişkilerinin yansıması…)

 

Sonuç: Oyunun Ortasındaki Boşluk

Şiddet içeren a-sosyal eylem tarzı üç temel boyutta ele alınır:

1.     Kapsüllenmiş Öfke Durumu (Durumsal Anlık)

Fail, şiddet anında dış dünyaya kapalı, aşırı bir öfke durumuna hapsolur. Eylem radikal biçimde anlıktır.

2.     Vandalistik Boyut (Yıkım ve Şeyleştirme)

Şiddet bir insana değil, nesneleşmiş/şeyleşmiş bir "cesede" veya "boşluğa" yöneliktir. Eylem insanlık dışı bir vandalizme (maddi hasara) benzer.

3.     Resimsel/Performans Yönü (Gerçeklik Sıçraması)

Şiddet durumsal bir tırmanıştan ziyade bir "sıçrama"dır. Popüler kültür ve medyadaki soyut eylem kalıpları (film sahneleri) taklit edilir.

 

Kurbanın yere düşmesi çatışmayı bitirmez; aksine şiddeti körükler. Fail kurbanı özne olarak değil, bir nesne/parça gibi görür. Bu asimetri, failin karşıdakinin insanlığını ve paniğini tanımasını engeller.

 

Failler eylem anını ve biyografilerini anlatırken "Sonra durdu, şokunu yaşadı" veya "Bu kadar yaralandığını fark etmedim" gibi edilgen ifadeler kullanır. Failler kendilerini aktif bir aktörden ziyade, olayların sürüklediği pasif bir "bilardo topu" gibi konumlandırırlar.

 

Camus'nün Yabancı romanındaki Meursault karakteri gibi, şiddet eylemi hayatın diğer gündelik rutinleri (yemek pişirmek, yürümek) kadar sıradan, nedensiz ve "hiyerarşiden arındırılmış" bir eylem grameriyle gerçekleştirilir.

 

Şiddet her zaman "haz/coşku" arayışıyla (Reemtsma'nın ototelik şiddet kavrayışı) gerçekleşmez; aksine soğuk, kayıtsız ve failin kendi eylemine yabancılaştığı biçimlerde de ortaya çıkar.

 

Bu eylemler faillerin olağan "eylem repertuarında" veya geçmiş şiddet kariyerlerinde yer almamasına rağmen, anlık bir sıçrama (jump into action) şeklinde ortaya çıkmaktadır.

 

Günther Anders'in teknoloji ve medya felsefesi

Şiddet faili, eylemin gerçekleştiği fiziksel ortam ile dijital/medyatik kurgu arasındaki farkı tam olarak kavrayamaz (orada/burada, gerçek/görünüş çelişkisi).

Bireyler televizyon, internet ve sosyal medya aracılığıyla şiddete, acıya ve ölüme dair muazzam miktarda bilgi biriktirir. Ancak bu bilgi "cansızdır"; insanın incitme gücü ve başkasının incinmeye açıklığıyla gerçek bir empati bağı kuramaz.

Ekranda izlenen ölümcül bir kazanın yarattığı sarsıntı nasıl "küçük ve hayali" kalıyorsa, gerçek hayattaki şiddet anında da failin eyleminin sonuçlarına dair sarsıntısı "küçük ve hayali" kalmaktadır.

 

Lee Ann Fujii kitlesel veya kamusal şiddet gösterilerinde izleyicilerin dahi pasif kalmadığını, "aktif katılım" gösterdiğini savunur. Şiddet performansı; fiziksel mekânda kimin gruba ait olduğunu, kimin "öteki" olduğunu belirleyen ve toplumsal düzen üreten bir süreçtir.

 

Sosyal medyada gerçek şiddet videolarını çeken, editleyen, sohbet gruplarında paylaşan, altına emojiler/yorumlar ekleyen veya onlardan caps/meme üreten kişilerin de şiddet gösterisine dahil olur.

 

Ani şiddet sıçramalarında (örneğin Kongre Binası baskını, yasadışı araba yarışları, canlı yayınlanan vahşi suçlar); failin kendi incitme/zarar verme gücünün farkında olmaması ile kurbanın fiziksel olarak incinmeye açıklığı/kırılganlığı arasındaki gerçeklik bağı kopmaktadır.

 

John D. Brewer - C. Wright Mills ve Şiddetin Sonlandırılması - Notlar

John D. Brewer - C. Wright Mills ve Şiddetin Sonlandırılması - Notlar

C. Wright Mills and the Ending of Violence, Palgrave Macmillan, New York, 2003

 


Önsöz

Kuzey İrlanda ve Güney Afrika barış süreçleri karşılaştırması

Bu kitap, barış sürecini siyaset biliminin tekelinden kurtarma ve sosyolojik bir analiz çerçevesine oturtma ("kurtarma") girişimidir.

 

Mills’in yaklaşımı basitleştirilerek sadece birey-toplum ilişkisi olarak görülmektedir. Oysa Mills; bireysel biyografi, tarih, toplumsal yapısal değişimler ve siyasi süreçlerin kesişimini inceler.

 

Kitap barış süreçlerini açıklamadaki başarısını ve aynı zamanda olayların sosyoloji disiplinine sağladığı katkıyı gösteren yorumlayıcı bir tarih sunar.

 

Giriş: Çatışma, Şiddet ve Barış

Bu kitap bilinçli olarak bir önsöz olarak yazılmıştır.

Sosyoloji barış süreçlerini tahmin etmede yetersiz kaldı

Barış süreçleri, şiddetin tüm biçimlerini ortadan kaldırmasa da, toplumsal şiddetin disiplinli bir dönüşümünü temsil eder.

 

Terörizm ve kitlesel siyasi şiddet dursa da; yapısal şiddet (işsizlik, ekonomik eşitsizlik), suç odaklı şiddet (Güney Afrika örneği) ve sokak/gençlik şiddeti (Kuzey İrlanda örneği) daha düşük yoğunlukta devam eder. Barış süreçleri hassas ve kırılgan yapılardır.

 

Sosyoloji çoğu zaman olayları ve tarihi çarpıtan soyut "büyük teoriler" üretmeye çalışır. İddialı teoriler kurmak yerine; açıklamada açıklığı, inandırıcılığı, ampirik ve tarihsel doğruluğu önceliklendirmek gerek.

 

C. Wright Mills'in Sosyolojik Tahayyül (Sociological Imagination) kavramı

Bu yaklaşım 4 temel unsurun kesişimini inceler:

 

Toplumsal Yapı (Social Structure)

 

Bireysel Biyografi (Personal Biography)

 

Tarih (History)

 

Siyasi Süreç (Political Process)

 

Kuzey İrlanda ve Güney Afrika / Her iki ülke de "ırk", din veya milliyet gibi tek bir keskin fay hattıyla bölünmüş toplumsal yapılara sahiptir.

 

Sinn Féin / ANC (Cumhuriyetçiler/Afrika Ulusal Kongresi): Kendilerini sömürgecilik karşıtı özgürlük hareketleri olarak eşitlemişlerdir.

 

İttihatçılar (Unionists) / Afrikaner Milliyetçileri: Egemen konumlarını korumaya çalışan, kuşatılmışlık hissiyatı ve muhafazakar Dini/Protestan arka planı paylaşan gruplar olarak paralellik kurmuşlardır.

 

Güney Afrika'daki "ırk" ve Kuzey İrlanda'daki "din", toplumsal tabakalaşmayı etno-ulusal sınırlar boyunca örgütleyen işlevsel eşdeğerlerdir.

Bir tarafın kazancı diğerinin mutlak kaybı olarak algılanmış; barınma, eğitim ve sağlık gibi tüm sosyal konular ulusal egemenlik çatışmasına indirgenmiştir.

 

Mandela'nın da vurguladığı gibi, sıfır toplamlı çatışmalar ya taraflardan birinin yok olmasıyla ya da iki tarafın birlikte imhasıyla ("ölümcül kucaklaşma") sonuçlanır.

Gerçek "barış", mutlak zaferden vazgeçip karşılıklı avantaj sağlayan "en iyi ikinci çözümü" kabul etmeyi gerektirir.

 

Sosyolojik tahayyül, barış sürecinin sonucunu kehanet gibi öngörmez (öngörü teorilerin işidir), ancak sürecin nasıl ortaya çıktığını açıklar.

 

1. Bölüm: C. Wright Mills ve Sosyolojik Tahayyül

Sosyoloji; suç, işsizlik veya eğitim gibi herkesin hakkında bir fikri olduğu konularla ilgilendiği için sıradan "sağduyu" (common sense) ile sürekli yarış halindedir.

Sosyolojik bulgular sağduyuya aykırı çıktığında "sezgilere aykırı" denilerek alaya alınır; sağduyuyu doğruladığında ise "zaten bilineni söylemekle" suçlanır. Ne var ki sorun sosyolojide değil, sağduyunun yöntemsel titizlikten uzak olmasındadır.

 

Sosyolojik tahayyül, şu üç temel eksenin kesişim noktasını yakalama becerisidir:

Biyografi ve Toplumsal Yapı: Bireysel deneyimler ile içinde yaşanılan tarihsel ve kurumsal yapı arasındaki bağı kurmak.

Kişisel Sorunlar ve Kamusal Meseleler: Bireyin yaşadığı kişisel sıkıntıların (işsizlik, ailevi sorunlar vb.) altında yatan kamusal/toplumsal dinamikleri açığa çıkarmak.

Disiplinlerarası Bütünlük: Tarih, siyaset bilim, ekonomi, psikoloji ve felsefeyi kapsayan ortak bir düşünme biçimi geliştirmek.

 

Mills, 20. yüzyıl Amerikan sosyolojisinin profesyonelleşme adına apolitik ve teknik bir yapıya bürünmesine şiddetle karşı çıkmıştır.

 

Teksas'ta yetişen Mills; ateist duruşu, bağımsızlığına düşkünlüğü, motosiklet tutkusu ve kurallara uymayan yaşam tarzıyla akademik dünyanın tam anlamıyla bir "yabancısı" (outsider) olmuştur.

Sosyolojiyi akademinin steril duvarları arasından çıkarıp Küba Devrimi, Soğuk Savaş militarizmi, iktidar elitleri ve orta sınıfın sorunları gibi doğrudan gerçek dünya meselelerini analiz etmek için bir araç olarak kullanmıştır.

 

Mills’in Karşı Çıktığı Sosyoloji Eğilimleri

Soyut Ampirizm (Paul Lazarsfeld): Sosyolojiyi toplumsal kavramlardan ziyade istatistiksel değişkenlere, anketlere ve ölçüm tekniklerine indirger. Yöntem fetişizmi yaparak araştırma konusunu yöntemin kendisine köle eder; toplumsal yapıyı gözden kaçırarak olguları bireysel düzeyde (psikolojikleştirerek) ele alır.

 

Genel Teori / Büyük Teori (Talcott Parsons): Tarihsel zaman ve mekândan kopuk, aşırı soyut ve karmaşık bir dil (kavram fetişizmi) kullanır. Bireyleri toplumun iplerini elinde tuttuğu "aşırı sosyalleşmiş kuklalara" dönüştürür ve iktidar, çatışma gibi temel dinamikleri göz ardı eder.

 

Sosyal Yönetim / Pratik Sosyoloji: Sosyolojiyi bürokrasinin, devletin, ordunun ve büyük şirketlerin hizmetine sunan teknik bir araca dönüştürür. "İnsan ilişkileri" veya "verimlilik" adı altında fabrikalardaki ve toplumdaki güç hiyerarşilerini saklayarak egemen elitlerin çıkarlarına hizmet eder.

 

Sosyolojik Tahayyül

Gerçek ve nitelikli bir sosyoloji, tek taraflı ampirizm veya soyut teoriler yerine dört temel unsurun kesişimini tek bir çerçevede dengede tutmalıdır:

Bireysel Biyografi (Faillik): İnsanın gündelik yaşam deneyimi, yaşanmış geçmişi ve mikro düzeydeki kişisel çevresi.

Toplumsal Yapı: Bireyin içinde yaşadığı ekonomik, siyasi, askeri ve dini kurumların makro düzeni.

Tarih (Tarihsel Özgüllük): Toplumların ve yapıların boşlukta oluşmadığı, geçmişten gelen tarihsel süreçlerin ve spesifik dönemsel koşulların bugünü şekillendirdiği bilinci.

Siyasal İktidar ve Devlet: Sosyal yapıların siyasi devlet altında örgütlendiği gerçeği; iktidar elitlerinin ve karar alıcıların bireysel yaşamlar üzerindeki belirleyici gücü.

 

Sosyolojik tahayyülün en kritik işlevi, bireylerin kendi dar çevrelerinde yaşadıkları özel sıkıntıların (troubles), aslında toplumun yapısından kaynaklanan kamusal sorunlarla (issues) doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koymasıdır.

 

Barış süreçlerini açıklamak için her yere uygulanabilen "Büyük Teori"ler kurmak yerine; analiz doğrudan gerçek zaman ve mekândaki vakalarla (Kuzey İrlanda ve Güney Afrika) sınırlandırılmalıdır.

 

2. Bölüm: Barış Sürecinin Tarihsel Özelliği

Din mi, ırk mı, siyaset mi?:

Yüzeysel olarak bakarsak Kuzey İrlanda'daki çatışma dini, Güney Afrika'daki ise ırksal görünür. Esasen her iki çatışmanın da özünde siyasi ve ekonomik kaynaklara erişim kavgası vardır.

 

Tarihin mirası ve yükü

Tarihsel bölünmeler toplumsal yapıya yerleşir ve bugünkü barış çabalarını kısıtlayan bir "yük" haline gelir.

 

Tarihsel bir faktör olarak sömürgecilik

Sömürgecilik her iki toplumda da yerleşimci-yerli ayrımına dayalı katı sosyal yapılar yarattı.

 

Daha önceki reform süreçleri

Geçmişteki başarısız reform girişimleri (O'Neill dönemi ve Bantustan politikası gibi) mevcut süreçler üzerinde güvensizliği miras bırakır.

 

Çözüm

Irk (Güney Afrika) veya din (Kuzey İrlanda) temelinde yükselen 17. yüzyıl sömürgeci bölünmeleri, toplumlar modern sanayi aşamasına geçseler dahi yok olmamıştır.

 

Kültürün ve yerleşimcilerin ürettiği eşitsizlik, adaletsizlik ve mülksüzleştirme kalıpları hukuk tarafından onaylanmış; bu durum şiddet ve çatışmayı sosyal yapının ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir.

 

Modern dönemdeki grup ilişkileri, kökleri yüzyıllar öncesine dayanan bu yapısal eşitsizliklerden beslenmeye devam etmiştir.

 

Çatışma tarihi zamanla ilkeler, semboller ve kutsallaştırılmış anlatılara dönüşür (örn. Ian Paisley'nin "şehitlerin kanı" vurgusu).

Masadaki aktörler ve barış yapıcılar bu sembollerin dışına çıkmakta son derece zorlanırlar; çünkü atılan her esnek adım, "davaya veya geçmişte acı çekenlerin mirasına ihanet" olarak algılanma riski taşır. Tarih, siyasi esnekliği sınırlandıran bir barikata dönüşür.

 

3. Bireysel Biyografik Deneyimler ve Barış

Kişisel sorunlar ve kamusal sorunlar

Şiddet bireyler için ontolojik güvensizlik yaratan kişisel bir sorundur.

Barış ise bu sorunların çözümü için ortaya çıkan bir kamusal meseledir.

 

Şiddet deneyimlerinin farklılığı, grupların barış sürecine desteğini etkiler; örneğin Protestanların şiddete maruz kalma biçimleri, onların sürece daha şüpheci bakmasına neden olmuştur.

 

Barışın ontolojik bedeli

Barışın tanıdık rutinleri bozması ve mağdurlar için faillerle bir arada yaşamayı gerektirmesi gibi "bedelleri" vardır.

 

Kilit kişiler ve barış süreci

Barış Karşıtları

"Sert Hayır" (Hard No): Eski egemenlik düzenine (Apartheid veya Protestan üstünlüğü) geri dönmek isteyen radikal gruplardır.

"Yumuşak Hayır" (Soft No): Eski düzene geri dönmeyi savunmasalar da kendi grup çıkarlarından taviz vermeyi reddeden ve "ikinci en iyi" çözümleri kabul etmeyen gruplardır.

Söylemleri: Dışlayıcı, partizan ve gelenekseldir. Eski bağlılıklar, semboller, şehitler ve "bir santim bile taviz yok" mottosu etrafında bir söylem kurarlar.

 

Barış Yapıcılar

F.W. de Klerk (Güney Afrika) ve David Trimble (Kuzey İrlanda); ayrıca Gusty Spence ve David Ervine gibi eski radikal Sadık (Loyalist) milisler.

Bu liderlerin muhafazakar veya sağcı geçmişlerinin "kusursuz" olması, kendi tabanlarını uzlaşmaya ikna edebilmelerini sağlamıştır.

 

Hapsedilme veya gözaltı süreçleri, hem Güney Afrika'da hem de Kuzey İrlanda'da aktörlerin düşmanı anlamalarını, radikal şiddetin insani maliyetini kavramalarını ve sadece siyasi yöntemlerin meşruiyet getireceğini fark etmelerini sağlamıştır.

 

Güney Afrika'da barışın sağlanması ve çoğunluk yönetimine geçilmesi, Siyah nüfusun yoksulluğunu, işsizliğini ve "ekonomik apartheid" gerçeğini ortadan kaldırmamıştır.

 

Ancak Mandela ve diğer kilit liderler, ekonomik koşulları hemen düzelmese dahi Siyah toplumun "artık ikinci sınıf vatandaş olarak görülmediği" duygusunu ve sembolik tanınmayı başarılı bir şekilde işleyerek barış sürecine kitlesel destek toplamayı başarmışlardır.

 

Katolik tarafı, uzun süredir bağlı olduğu "İngilizlerin derhal çekilmesi" ve "Birleşik İrlanda" ideallerinden vazgeçerek rıza ilkesini (Protestanların veto hakkını) kabul etmiştir. Anayasal ve bölgesel hedeflerinden feragat etmelerine rağmen Katolik seçmenin %99'u Hayırlı Cuma Anlaşması'nı desteklemiştir. Bu durum, kilit azınlık liderlerinin tabanı "ikinci en iyi çözüme" ikna etmedeki başarısını gösterir.

 

Protestan kültüründe dini vurgu (günah, tövbe ve yeniden doğuş) belirleyicidir. Protestanlar, eski savaşçıları ancak hapishanede radikal bir Hristiyan dönüşümü ("yeniden doğuş") yaşayıp alenen tövbe ettilerse affetmeye meyillidir. Sadece siyasi olarak barışı savunan Cumhuriyetçiler ise "özür dilemedikleri" gerekçesiyle kınanmaya devam eder.

 

4. Bölüm: Siyaset ile Toplumsal Yapının Kesişimi

Demografi

Kuzey İrlanda'daki Katolik nüfus artışı ve Güney Afrika'daki beyaz azınlığın sayısal yetersizliği siyasi statükoyu sürdürülemez kıldı.

 

Sivil toplum ve demokrasi açığı

Resmi siyasetin tıkandığı alanlarda topluluk grupları, sendikalar barış inşasında kritik roller üstlenir.

Sınıf ve toplumsal cinsiyet gibi yeni bölünme hatları geleneksel etnik blokları aşındırmaya başlar.

 

Barış süreçlerini mümkün kılan ve şekillendiren yapısal dönüşümler iki ana seviyede gerçekleşmiştir.

1.     Uluslararası ve Küresel Etkenler

Siyasi: Soğuk Savaş'ın bitişi, Avrupalılaşma entegrasyonu ve dış üçüncü taraf müdahaleleri (ABD, AB gibi).

Sosyo-Ekonomik: Küreselleşme, laikleşme ve (Güney Afrika örneğindeki) uluslararası ekonomik yaptırımlar.

 

2.     Yerel ve Ulusal Dönüşümler

Demografik / Kültürel: Etnik bloklar içinde sınıf farklılıklarının derinleşmesi, doğurganlık ve göç oranlarının değişmesi.

Ekonomik Krizler: Refah devletinin küçülmesi, sanayisizleşme ve işsizliğin yerel topluluklar (Protestan ve Katolik işçi sınıfları) üzerindeki dönüştürücü baskısı.

 

Sosyolojik tahayyül; uluslararası küreselleşmeden yerel duvardaki grafitiye, liderlerin stratejilerinden sıradan insanların ontolojik korkularına kadar her parçayı birbirine bağlayan geniş bir mercektir.

 

Sonuç: Sosyolojik Tahayyül ve Barış Süreci

Tanrı ile şans arasında

Barış bir "mucize" ya da "şans" değil, tarihsel, siyasi ve yapısal güçlerin kesişiminin bir sonucudur.

 

Barış sürecini sosyolojik olarak anlamak

Sosyolojik Tahayyülün 4 Ana Boyutu ve Kesişim Hali

A. Tarih (History)

Sömürgecilik geçmişi, her iki toplumda çatışmanın neden sıfır toplamlı bir etnik savaşa dönüştüğünü açıklar.

Geçmişteki başarısız reform girişimlerinden ders alınmış; mevcut barış süreçlerinde çatışmanın yapısal nedenlerine (adaletsizlik, mülksüzleştirme) doğrudan müdahale edilmiştir.

 

B. Toplumsal Yapı (Social Structure)

Tarihsel güçlerin yarattığı sömürgeci eşitsizlikler, hukuk ve kültür vasıtasıyla kurumsallaşmış ve modern sanayi dönemine kadar "ırk" veya "din" üzerinden yeniden üretilmiştir.

Katolik karşıtlığı (Ulster) veya ırkçılık (Güney Afrika), toplumsal yapının derinliklerine işleyerek gruplar arası ilişkileri yapılandırmaya devam etmiştir.

 

C. Bireysel Biyografi ve Faillik (Agency & Personal Experience)

Özel Sorunlar / Kamusal Meseleler: İnsanların şiddet, hapis veya kayıp nedeniyle yaşadığı bireysel trajediler (özel sorunlar), medyanın ve kamuoyunun etkisiyle "şiddetin sona ermesi" ve "barış talebi" gibi kitlesel kamusal meselelere dönüşmüştür.

 

Çevre ve Ontolojik Güvensizlik: Bireylerin yaşadığı yerel çevre onların şiddeti ve barışı algılama biçimini belirler. Kuzey İrlanda Protestanlarının yerel ortamı ve dini gelenekleri, af ve sembolik tavizler konusunda daha yüksek bir ontolojik güvensizliğe yol açmış ve barış sürecini daha kırılgan kılmıştır.

 

D. Siyaset ve Küresel Yapılar (Politics)

Yerel/Küresel Kesişimi: Soğuk Savaş'ın bitişi, küreselleşme, Avrupalılaşma, uluslararası yaptırımlar ve dış müdahaleler (üçüncü taraflar), siyasi elitlerin hareket alanını ve stratejilerini değiştirmiştir.

 

Kilit Liderlerin Seferberlik Stratejileri: Mandela, De Klerk, Adams veya Trimble gibi kilit aktörler (eski militaristler ve egemen grup siyasetçileri), tabanlarındaki ontolojik korkuları ve özel sorunları işleyerek toplumu "ikinci en iyi çözümlere" ikna etmeyi başarmışlardır.

 

Mills'in sosyolojik hayal gücünün etkinliği

Sosyolojinin Tarihsel Gelişimi

18. Yüzyıl Aydınlanması (Ferguson, Smith): Bilimsel rasyonalite, toplumsal ilerleme ve işbölümü kavramının topluma uygulanması.

 

19. Yüzyıl Klasik Dönemi (Marx, Durkheim, Weber): Sanayi ve Fransız devrimleriyle şekillenen toplumsal yapının, tarih, siyaset ve insan psikolojisiyle (yabancılaşma, anomi, Verstehen) iç içe anlaşılması.

 

Weber Sonrası "Fetret" ve Daralma: ABD'deki Chicago Okulu (etnografi) ve Parsons-Lazarsfeld aksı (soyut teorisizm / ampirizm) ile İngiltere’deki politik aritmetik geleneği sosyolojiyi dar kalıplara sokmuştur.

 

Mills, klasik 19. yüzyıl geleneğinden dört temel ilke süzerek sosyolojik tahayyülü inşa etmiştir:

Kamuoyunu ilgilendiren konulara odaklanma (Özel Sorun – Kamusal Mesele ikiliği).

Konulara tarihsel özgüllük içinde yaklaşma.

Disiplinler arası geniş bir alan tanımlama (Toplumsal Yapı, Tarih, Siyaset ve Bireysel Biyografi kesişimi).

İnsan özgürlüğünü ve karar alma yetisini güçlendiren eleştirel tutum (Özgürleşme).

 

(Özel Sorunlar ve Kamusal Meseleler)

Sıradan insanların şiddet, mağduriyet ve acı deneyimleri (özel sorunlar), kitlesel barış talebine (kamusal mesele) dönüşmüştür. Ancak barış sürecinin getirdiği yükler veya tavizler de bireyler için yeni özel sorunlar yaratabilir.

 

Toplumsal yapı (ırk, din, sınıf bölümleri) bireysel deneyimleri biçimlendirir. Sömürgecilik Güney Afrika'da "ırk"ı, Kuzey İrlanda'da "din"i baskın statü (master status) haline getirmiştir.

 

Mills’in modeli; politika/sosyoloji, yerel/küresel, tarihsel/çağdaş, özel/kamusal ve birey/yapı ikiliklerini tek bir teorik çerçevede birleştirme başarısı gösterir.

 

Jutta Bakonyi, Berit Bliesemann de Guevara - Şiddetin Mikro-Sosyolojisi - Notlar

Jutta Bakonyi, Berit Bliesemann de Guevara - Şiddetin Mikro-Sosyolojisi - Notlar

Kolektif Şiddetin Kalıplarını ve Dinamiklerini Çözmek

A Micro-Sociology of Violence, Deciphering Patterns and Dynamics Of Collective Violence, Routledge, 2012

 


Kitap, kolektif şiddeti şekillendiren sosyal süreçlerin, dinamiklerin ve kurumların daha derinlemesine anlaşılmasını amaçlamaktadır. Şiddetin toplumsal mantığa bağlı toplumsal bir pratik olduğunu ve kolektif biçimiyle yinelenen kalıplar olarak ortaya çıktığını ileri sürüyor.

Araştırmalar, kolektif şiddetin, en azından belli bir süre devam etmesi halinde, örgütlenmeyi hedeflediğini ve dolayısıyla kurucu ve bütünleştirici mekanizmalar geliştirdiğini gösteriyor.

 

Giriş - Şiddet Mozaiği

Jutta Bakonyi, Berit Bliesemann de Guevara

Şiddet (özellikle kolektif şiddet ve savaşlar); temel bir düzen eksikliği, kaos veya rasyonel olmayan bir patoloji değildir. Zaman ve mekân içinde izleneblenecek yinelenen kalıplara ve işlevsel mantıklara sahiptir.

 

Geleneksel yaklaşımlar (modernizasyon teorileri vb.), Üçüncü Dünya'daki çatışmaları "başarısız devlet" veya "otorite eksikliği" olarak kodlar ve çözümü Batılı devlet modellerini ihraç etmekte (devlet inşası) arar.

 

Devlet her zaman aktörlerden biridir.

 

Metodolojik Çerçeve

Habitus (Pierre Bourdieu): Aktörlerin tarihsel ve öznel deneyimleri ile toplumsal konumları tarafından şekillendirilen algı ve eylem eğilimleri.

 

Eylem Repertuvarı (Charles Tilly): Belirli bir sosyal grubun iddialarını ifade etmek için yararlanabileceği, tarihsel olarak gelişmiş araç ve seçenekler dizisi. İnsanların şiddete başvurup başvurmayacağı ve hangi yöntemi seçeceği (yaralanmaya açıklık ve yaralanma yeteneği) bu birikimle önceden şekillenir.

 

Şiddet, toplumsal kurallara ve geçmiş deneyimlere dayalı yerleşik bir eylemdir.

İnsanların eninde sonunda şiddeti kullanıp kullanmayacağı ve nasıl kullanacağı... daha önceki şiddet deneyimleri tarafından önceden şekillenmiştir.

 

Kolektif şiddet hazırlık ve seferberlik gerektirir. Başarılı bir şiddet örgütünün (protesto hareketi, milis, çete vb.) çözmek zorunda olduğu üç temel örgütsel görev (tessera) vardır:

1. Sosyal Sınırların Etkinleştirilmesi: Bu süreçte iki aktör öne çıkar; siyasi girişimciler ve şiddet uzmanları.

"Biz/öteki" kutuplaşmasını sertleştirir.

 

2. Savaşçıların İşe Alınması: Potansiyel faillerin mobilize edilmesi ve şiddet uzmanlarının (askeri geçmişe sahip olanlar ya da paralı askerler/eşkıyalar) kültürel sermayelerinin devreye sokulması.

 

3. Ekonomik Kaynakların Seferber Edilmesi: Max Weber’in ideal-tipik sınıflandırmasına dayanan finansman biçimleri; gönüllü katkılar (dış destekler), gasp/haraç paraları (yağma, koruma ücreti) ve istikrarlı bir vergi ekonomisi/kendi ekonomik faaliyetleridir. Örgütler güçlendikçe gasp ekonomisinden düzenli vergi ve yarı devlet yapılarına geçme eğilimi gösterirler.

 

Şiddet, sürekli bir eylem biçimi olarak çok fazla kaynak tükettiği için kendi kendini sınırlama eğilimindedir. Akut kolektif şiddet, zamanla kurucu ve bütünleştirici özellikler geliştirerek "ne barış ne de savaş" olarak özetlenebilecek yeni şiddet emirlerini (şiddet düzenlerini) ortaya çıkarır.

 

Bir çatışmanın veya şiddetin uzun süre devam edebilmesi (Kolombiya örneğinde olduğu gibi) toplumsal sınırların çizilmesine, muhalif grupların kurulmasına, savaşçı toplanmasına ve sürekli ekonomik kaynak teminine bağlıdır.

 

Bu önkoşullar tam sağlanamadığında şiddet, ancak yerel siyasi/sosyal ağlara entegre olduğu ölçüde dinamik kazanan veya aniden başlayıp biten yıkıcı isyanlara dönüşür.

 

Şiddet Düzenleri

Şiddet sürekli bir tırmanma (aşırılık) olarak varlığını sürdüremez; çünkü kaynakları ve insan gücünü hızla tüketir.

Şiddet homojen dağılmaz; bir bölgede yıkım sürerken hemen yanındaki bölgede günlük hayat rutininde devam edebilir.

 

Şiddet sadece medyadaki spektaküler olaylardan ibaret değildir; kurumsallaşarak insanların günlük yaşamının bir parçası haline gelir ve kendi kural ve düzenlemeleri olan bir "toplumsal eylem alanı" (Bourdieu) oluşturur.

 

Yerel şiddet alanları dünyadan kopuk veya egzotik değildir; aksine "dünya toplumunun" bir parçasıdır.

 

İlişkilerin Sürdürülmesi Olarak Ayaklanmalar: Hindistan, Gujarat'ta Hindu-Müslüman Şiddeti ve Siyasi Arabuluculuk

Ward Berenschot

 

27 Şubat 2002'de Hindistan'ın Gujarat eyaletindeki küçük bir kasaba olan Godhra'nın tren istasyonunun hemen dışında bir tren vagonunun yakılması sonucu 58 kişi öldü.

Tren yangını bir "tetikleyici" işlevi görmüş, devlet/polis destekli Hindu çetelerin Müslüman mahallelerine yönelik tek taraflı, koordineli ve son derece vahşi saldırılarına (pogrom) dönüşmüştür.

 

Şiddet, siyasi liderlerin (örneğin yerel politikacı Shailesh Macwana), Hindu milliyetçisi örgütlerin (VHP, RSS, Bajrang Dal) ve polisin doğrudan yönlendirmesiyle gerçekleşmiştir. Kalabalıklar kendiliğinden değil; tütün (masala), para, alkol, silah sağlanarak ve korku söylemleri üretilerek sahaya sürülmüştür.

Polis tarafsızlığını yitirerek Hindu çetelerle işbirliği yapmış, Müslüman hedeflere ateş açmış, failleri korumuştur.

Şiddet, bu aktörlerin (politikacılar, polis, suç örgütleri (goondas) ve sağcı aktivistler) hem kendi aralarındaki bağımlılık ilişkilerini sürdürmelerinin hem de devlet kaynakları ve sivil halk üzerindeki otoritelerini/güçlerini sağlamlaştırmalarının bir aracıdır.

 

Vatandaşların hantallık, yolsuzluk ve tepkisizlik nedeniyle devlet kurumlarıyla doğrudan iletişim kuramaması, siyasetçileri zorunlu birer "arabulucu" haline getirir.

Siyasetçiler vatandaşların gündelik bürokratik işlerini çözmeye harcayarak kendilerine borçlu ve sadık bir kitle yaratırlar.

Bu sürekli müdahale hali, devlet ile toplum arasındaki sınırı ortadan kaldırarak devleti yerel siyasetin nüfuz ettiği "süngerimsi bir arayüze" dönüştürür.

 

Polis, rüşvet çarkları nedeniyle siyasetçilere tabidir.

 

Suç örgütleri yasadışı işletmelerini polis baskınlarından korumak için siyasi desteğe ihtiyaç duyarlar. Bunun karşılığında siyasetçilere seçim finansmanı ve rakipleri sindirmek için fiziki güç ("kas gücü") sağlarlar.

 

Hindu milliyetçi örgütler, sağlık ve eğitim gibi alternatif hizmetler sunarak ve kendi üyelerini devlet kadrolarına yerleştirerek mahalle düzeyinde devasa bir patronaj ve bağlılık ağı kurarlar.

 

Alt düzey parti çalışanları ve suçlular için şiddet eylemlerini organize etmek; üst düzey siyasetçilerin gözüne girmek, "iyilik havuzunda" kredi biriktirmek ve gelecekteki siyasi/bürokratik çıkarlarını garanti altına almak için stratejik bir fırsattır.

 

Kitlesel Şiddetin Ahlaki Ekonomileri: Somali 1988-1991

Jutta Bakonyi

Somali iç savaşı

1981’de sürgündeki kentli elitler tarafından kurulan SNM, 1988’deki Hargeysa ve Burco bombardımanları sonrasında alt klan tabanlı kitlesel bir halk hareketine dönüştü.

Dış desteği kesilen SNM, varlığını sürdürebilmek için klanların geleneksel yardımlaşma ve dayanışma kurumu olan Qaaraan sistemine dahil oldu. Bu durum, sivil halkı doğrudan savaşın aktörü ve lojistik sağlayıcısı haline getirdi.

Klan sistemine entegrasyon, yaşlıların (Senato/Guurti) askeri alımlarda ve lojistikte söz sahibi olmasını sağladı.

 

SNM’nin örgütsel modelini ve mobilizasyon taktiklerini kopyalayarak Birleşik Somali Kongresi (USC) kuruldu.

 

Rejimin çöküşünün yakın olduğunu gören gençlerin ve firar eden askerlerin coşkuyla katılımı, klan yaşlılarının denetimsiz milisler kurmasıyla birleşince USC, sahadaki şiddet üzerinde denetimi kaybetti.

 

Savaş bölgelerinden gelen sığınmacılar genç işsiz nüfusunu artırmış, gıda tedarik zincirlerinin kesilmesi fiyatları yükseltmiş ve toplumsal hoşnutsuzluğu tırmandırmıştır.

 

Ayaklanma; hırsızlar, yağmacılar, firar eden kolluk kuvvetleri ve klan temelli çetelerin dahil olduğu anarşik bir yapıya bürünmüştür. Klanlar (Habr Gedir, Abgaal, Murosade, Hawadle) kendi aralarında rekabete girmiştir.

 

İlk yağma dalgası devlet dairelerini, bankaları, kamu işletmelerini ve hatta yabancı büyükelçilikleri (örn. ABD Büyükelçiliği) hedef almıştır.

 

Şiddet kısa sürede tüm Darood klan ailesine yayılmış, USC güçleri ve çeteler ayrım gözetmeksizin Darood mensuplarını hedef alarak kitlesel kıyımlara ve kaçışlara yol açmıştır.

 

Yerinden Olma, Geri Dönüş ve Hac Yolculuğu: Kolombiya'da Şiddet ve Şiddetsizlik Toplumsal Düzenlerinin İnşası

Nora Christine Braun

2001-2002 yıllarında AUC paramiliter güçleri, onlarca yıldır ELN gerillalarının kontrolünde olan Catatumbo'ya saldırarak katliamlar gerçekleştirmiş ve 25.000 köylüyü yerinden etmiştir. Cúcuta gibi kentlerin gecekondu mahallelerine sığınan köylüler; işsizlik, yoksulluk ve şehirde de devam eden paramiliter baskısı nedeniyle "Şehirde açlıktan ölmektense evimizde vurulmayı tercih ederiz" diyerek geri dönme kararı almıştır.

 

Kolombiya'daki zorunlu iç göç ve çatışmalar 19. yüzyıldaki ulus inşası süreçlerine ve 1940-50'lerdeki La Violencia (Liberal-Muhafazakar iç savaşı) dönemine dayanır.

Tarihsel süreçte zorla yerinden edilen halk, ideolojik/politik çizgilere göre ayrışarak coğrafi olarak parçalanmış alanlar oluşturmuştur.

 

Yalnızca silahla meşruiyet sağlanamayacağı için aktörler "patron-müşteri" (kayırmacı) ilişkileri kurar. Gerillalar ve paramiliterler yol, okul yapıp istihdam sağlarken; devlet/ordu ise kalkınma projeleriyle sivil-askeri alan ayrımını bulanıklaştırarak halkın desteğini veya bağımlılığını kazanmaya çalışır.

 

Köylüler silahlı hiçbir aktörün (ordu dahil) giremediği, insan haklarına ve sivil yaşama dayalı özerk "barış ve direniş toplulukları" inşa ederek tarafların Manocu mantığını reddetmişlerdir.

 

İnsani Yardımseverlik, Şiddet ve Kuzey Uganda'daki Kamp

Adam Branch

Uganda hükümeti, LRA'nın (Tanrının Direniş Ordusu) barbarlığını vurgulayıp kendisini "terörle mücadele eden meşru devlet" olarak sunarak uluslararası meşruiyet kazanmıştır. Bu ahlaki söylem, devletin Acholi halkını zorla toplama kamplarına kapatmasını ve uyguladığı ağır kontrgerilla şiddetini görünmez kılmıştır.

Kamp düzeni, Acholi halkını yalnızca "biyolojik olarak hayatta tutulan" ama tüm siyasi haklar ve temsil imkanlarından yoksun bırakılan (çıplak hayat) edilgen nesnelere dönüştürmüştür. Yardımın kesilmesi tehdidi ve kamptaki disiplin uygulamaları, devletin siyasi muhalefeti ezmesini kolaylaştırmıştır.

Bütün bu baskı, kontrol ve depolitizasyon çabalarına rağmen kamp sakinleri tamamen pasif kalmamış; sahte isim listeleri vermek, devlete karşı hak taleplerini sürdürmek ve alternatif toplumsal ağlar kurmak suretiyle kendi direniş ve siyaset biçimlerini üretmeyi başarmışlardır.

 

İnsani söylem, krizleri ve şiddetin etkilerini "teknik ve istatistiksel bir sorun" (beslenme oranları, nüfus sayıları, hastalık verileri) olarak ele alır. Şiddet teknikleştirildiği için çözümü de teknikleştirilir; bu durum yardım kuruluşlarının uzman bilgisini ve müdahalesini meşrulaştırır.

Yardım alıcıları; kendi adlarına hareket edemeyen, korunmaya ihtiyaç duyan pasif aktörler olarak kurgulanır.

Yardım kuruluşları, halkın bu direnme, yağmalama veya boyun eğmeme potansiyeliyle baş edebilmek için askeri güçlere dayanmak zorundadır. Bu durum halkın gözünde insani yardım ile hükümet/ordu şiddetini ayrıştırılamaz hale getirir.

 

Şiddet ve insani yardım birbirini besler. İnsani yardım, kampların uzun vadede sürdürülmesini sağlayarak yerinden edilmeyi kalıcılaştırır; şiddet ise yardımın muhalefetle karşılaşmadan yürütülmesini güvence altına alır.

 

Amerika'da 'İhlalci Nesneler': Ondokuzuncu Yüzyıl Kızılderili Savaşları Sırasında Ganimet Koleksiyonunda Mimesis ve Şiddet

Cora Bender

ABD ordusunun 19. yüzyıldaki Kızılderili Savaşları sırasında uyguladığı yöntemler, "düşmanın (yerlilerin) varsayılan vahşetini/savaş tekniklerini taklit etme" esasına dayanır. Ordu, "vahşi" olarak nitelendirdiği düşmanı yok edebilmek için onun seviyesine inmiş ve mimetik (taklitçi) bir şiddet benimsemiştir.

 

Savaş meydanında vücut parçası veya eser toplamak, zamanla etnografik/arkeolojik koleksiyonculuğa ve Smithsonian Enstitüsü gibi bilimsel kurumlara evrilmiştir. Bu durum, devletin uyguladığı şiddetin rasyonelleştirilip kurumlar aracılığıyla dönüştürülmesini simgeler.

 

General Crook’un kurmay subayı Yüzbaşı John Gregory Bourke, aktif bir savaşçı, aynı zamanda antropoloji/etnografi yazarı ve koleksiyoncudur. Öldürdüğü insanların kulaklarından lamba altlığı yapar.

 

Sınırdaki (Frontier) mimetik şiddet ve beden parçası toplama pratikleri tamamen yok olmamıştır.

 

Yağmur ve Baskınlar: Kuzey Kenya'da Şiddetli Hayvan Baskını

Karen M. Witsenburg, Wario R. Adano

Gözlemciler, STK'lar ve neo-Malthusçu yaklaşımlar (örn. Thomas Homer-Dixon) genellikle çatışmaların kuraklık ve kaynak kıtlığından kaynaklandığını savunur. Ancak Kuzey Kenya (Marsabit ve Moyale) verileri bunun aksini göstermektedir.

 

Kurak yıllarda yıllık ortalama şiddet kaynaklı ölüm sayısı 23 iken, yağışlı yıllarda bu sayı 50'ye çıkmaktadır (yaklaşık iki katı).

 

Yağışlı mevsimde meranın bol olması sebebiyle hayvanlar daha güçlü, sağlıklı ve besilidir. Uzun mesafeli intikallere dayanıklıdırlar.

Bitki örtüsü daha sık ve gür olduğu için baskıncıların saklanması kolaylaşır. Ayrıca yağmur, hayvanların ve baskıncıların ayak izlerini siler.

 

1963'teki bağımsızlıktan bu yana bölge nüfusu ve etnik çeşitlilik (Borana, Gabra, Rendille, Samburu, Turkana vb.) artmıştır. Nüfus artışına rağmen, toplam şiddet olayı sayısında zaman içinde oransal bir düşüş gözlemlenmiştir.

 

Saldırılarda sadece hayvanların çalınmayıp cesetlerin parçalanması, şiddetin yalnızca ekonomik bir kaynak ele geçirme eylemi olmadığını; düşmanı insanlıktan çıkarma, ritüel ve sembolik aşağılama amacı taşıdığını gösterir.

Karanlıkta ve kargaşada kendi üyelerini vurmamak için ağaç kabuğu veya kumaş gibi ayırt edici etiketler kullanılır.

Sık yaşanan kuraklıklar nedeniyle erkek gücünün sürüleri uzun süre terk edememesi, günümüzde devasa baskınların azalmasına; ancak küçük ölçekli ve sık saldırıların devam etmesine yol açmıştır.

… 

Adrian Raine, José Sanmartín - Şiddet ve Psikopati - Notlar

Adrian Raine, José Sanmartín - Şiddet ve Psikopati - Notlar

Violence and Psychopathy, Springer Science+Business Media, New York, 2011

 


Önsöz

Şiddet ve psikopati ne tek başına sosyal/çevresel faktörlerle ne de sadece biyolojik nedenlerle açıklanabilir.

Bu durum, karmaşık biyolojik ve sosyal faktörlerin etkileşimi sonucunda ortaya çıkar.

 

Kitabın Yapısı

I. Bölüm: Psikopatlar

Psikopatlar ABD toplumunun %1'ini, hapishane nüfusunun ise %25'ini oluşturur.

Bölüm, nörobiyolojik mekanizmalara odaklanır.

 

II. Bölüm: Seri Katiller

Seri katiller ikiye ayrılır: Psikotikler ve Psikopatlar.

Katillerin motivasyonları ve duygusal anlam dünyaları analiz edilir.

 

III. Bölüm: Sosyal Katkılar ve Tedavi

Psikopatide biyolojik faktörler sosyal faktörlere göre daha iyi bilinmektedir.

Bazı tedavi programları psikopatları daha yetenekli hale getirerek yeniden suç işleme oranını artırmaktadır.

 

Kitabın asıl mesajı; toplum için büyük bir tehlike arz eden psikopati ve şiddet olgusunun, basitleştirilmiş medya algısının ötesine geçilerek nörobiyolojik ve sosyo-psikolojik veriler ışığında bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiğidir.

 

Psikopatlar

Psikopatlar ve Doğaları

İnsanlardaki Yağmacı Şiddeti Anlamak İçin Bazı Çıkarımlar

Robert D. Hare

Psikopati, psikiyatride tanınan ilk kişilik bozukluğudur.

Kişilerarası düzeyde psikopatlar kibirli, kibirli, duygusuz, baskın, yüzeysel ve manipülatiftir. Duygusal açıdan çabuk öfkelenirler, başkalarıyla güçlü duygusal bağ kuramazlar ve empati, suçluluk veya pişmanlık duygusundan yoksundurlar. Bu kişilerarası ve duygusal özellikler, sorumsuz ve dürtüsel davranışları içeren sosyal açıdan sapkın bir yaşam tarzı ve sosyal gelenekleri ve gelenekleri görmezden gelme veya ihlal etme eğilimi ile ilişkilidir.

 

Psikopatların şiddeti, duygusal bir patlamadan ziyade bir araçtır.

Psikopatlar başkalarını "duygusal, fiziksel ve finansal bir avdan biraz daha fazlası olarak" görürler.

 

Psikopatların tedaviye ve müdahaleye olumlu yanıt verdiğine dair çok az ikna edici bilimsel kanıt vardır.

Ancak tedavi gören psikopatların şiddet olaylarını tekrarlama oranı, tedavi görmeyen psikopatlara göre yaklaşık %50 daha yüksekti.

Grup terapisi ve içgörü odaklı programlar, psikopatların insanları manipüle etmenin, aldatmanın ve kullanmanın daha iyi yollarını geliştirmelerine yardımcı olabilir, ancak kendilerini anlamalarına yardımcı olmak için çok az şey yapabilirler.

 

Psikopatlarda neyin “yanlış” olduğunu en açık şekilde gösteren şey onların dil kullanımıdır.

Görünüşe göre dilin derin anlamsal ve duygulanımsal anlamlarını işleyemiyorlar ya da kullanmak istemiyorlar. Dilsel süreçleri nispeten yüzeyseldir ve dilin ince, daha soyut anlamları ve nüansları onlardan kaçıyor gibi görünmektedir.

 

Psikopatlar normal insanlar için sıradan duygusal olaylara ve duygulara gönderme yapan kelimeleri tam olarak anlamakta ve kullanmakta zorluk yaşıyor gibi görünmektedir. Bunun yerine, bunları öncelikle düz anlam, sözlük anlamları açısından işler ve kullanırlar. Sanki duygu, psikopatlar için ikinci bir dildir.

 

Psikopati, Şiddet ve Beyin Görüntüleme

Adrian Raine

Beyin görüntüleme tekniklerini kullanarak şiddet uygulayan bireylerdeki fiziksel farklılıkları inceler.

Raine, katillerin prefrontal korteksinde (beynin ön kısmı) glukoz metabolizmasının anlamlı derecede düşük olduğunu bulmuştur.

 

İlginç bir bulgu olarak, iyi aile geçmişine sahip katillerde beyin hasarının, kötü çevrelerden gelenlere göre daha belirgin olduğu görülmüştür.

 

Psikopatide Duygusal Süreçler

Christopher J. Patrick

Normal insanlar korkutucu görsellerde daha şiddetli ürkerken, psikopatlar bu görsellerde ürkme refleksi göstermezler.

 

Caydırıcı uyaranların psikopatlarda savunma tepkisini kolaylıkla ortaya çıkarmadığını öne sürüyor (korkmuyorlar).

 

Psikopatın Nörobiyolojisi

James Santiago Grisolia

Hamilelikteki yetersiz beslenme veya erken çocukluktaki beyin hasarları psikopatiye yol açabilir.

Psikopatlar içsel duygusal modeller geliştiremezler.

Duyguların içsel anlamları olmadan büyüyen psikopat, başkalarının incinebileceğini... anlayamaz.

 

Seri Katiller

Seri Katilin Kavramı ve Tarihi

Jose Sanmartin

Seri Katil Tanımı

Aralarında bir sakinleşme/soğuma dönemi (cool-off period) bırakarak üç veya daha fazla kurbanı öldüren kişilerdir.

Eğlence sektörünün (1980 ve 90'lardaki onlarca filmin) etkisiyle seri katil imajı; 30-40 yaşlarında, cinsel sapkınlığı olan, beyaz ve erkek olarak daraltılmıştır.

 

John Wayne Gacy (ABD)

"Palyaço Pogo" kılığında hayır işleri yaparak iyi bir imaj çizdi. Evinin mahzeninde kurbanlarını boğarak öldürdü. Medya tarafından bir "ünlüye" dönüştürülen ilk seri katillerdendir.

 

J. A. Rodriguez Vega (İspanya)

Meleksi yüzünü ve duvarcılık mesleğini kullanarak yaşlı kadınların güvenini kazandı. Kurbanlarını öldürdükten sonra "kırmızı oda" adını verdiği odada sergilemek üzere hatıra/ganimet topladı.

 

Christa Lehmann (Almanya)

Kocasını, kayınpederini ve komşusunu tarımsal böcek ilacı olan Parathion (E-605) ile zehirledi. Zehir tespiti yöntemlerinin (Toksikoloji) tarihsel gelişiminde kritik bir vakadır.

 

Aileen Wuornos (ABD)

Kadınların genelde zehir/kurnazlık kullanmasına karşın, bir erkek seri katil gibi ateşli silah, baskın şiddet ve yabancı kurban seçimiyle hareket etmiştir.

 

Kadın Seri Katiller

Kadınlar genellikle kaba kuvvet yerine zehir veya kurnazlık kullanır. Güdüleri çoğunlukla ekonomiktir (para/bağımlılıktan kurtulma).

 

Seri Katillerin Sınıflandırılması

Mekâna Göre

Hareketsiz: Kendi evi, hastane gibi belirli yerlerde öldürenler.

Coğrafi/Göçebe: Bir şehirde, ülke genelinde veya ülkeler arası gezerek öldürenler.

 

Motivasyona Göre (Holmes & DeBurger):

Vizyoner: Sesler/vizyonlar duyanlar.

Görev Odaklı: Toplumu "çöplerden" temizlediğine inananlar.

Güç/Kontrol: Kurbanı tamamen domine etme hazzı arayanlar.

Hazcı (Hedonistic/Şehvet): Cinsel ve duyusal tatmin arayanlar.

 

Psikolojik Duruma ve İşleyişe Göre:

Psikotik: Düzensiz, plan yapmaz, kaotiktir. Öldürdükten sonra cinsel eylemde bulunur.

Psikopat: Organizedir, ince plan yapar, kiti vardır. Kurbanı canlı tutup kontrol etmek ister. Hatıra eşyası toplar, kanıtları yok eder.

 

Seri Katilin Motifleri

Candice A. Skrapec

Seri katiller şeytani veya üstinsan güçlerin tezahürü değil, tamamen insan kökenlidir. Onları "öteki" veya sadece "çılgın/psikotik" ilan etmek, eylemlerinin altında yatan motivasyon mekanizmalarını anlamayı engeller.

Seri katiller, evrimsel süreçte prehistorik avcı-toplayıcı atalarımızdaki "takip et - saldır - öldür" sabit eylem kalıplarına (Bailey) gerileme gösterirler. Ted Bundy gibi figürler doğuştan gelen bu ilkel dürtüleri kısıtlayacak mekanizmalardan (sosyalleşme/frenleme) yoksun "şeytani" bireylerdir.

 

Tekil Katiller: Prefrontal kortekslerinde (eylem planlama, yönlendirme, dürtü kontrolü) baskılanmış uyarılma gösterirler (dürtüsel öldürürler).

Seri Katiller: Genel psikofizyolojik uyarılmaları (kalp atışı, cilt iletkenliği) düşük olmasına karşın, yüksek prefrontal korteks aktivitesi gösterirler. Bu da onların planlı, soğukkanlı ve "avcı" (predatör) tarzda hareket ettiklerini doğrular.

 

Öldürmek, onlar için kendi zihinsel/psikolojik varlıklarını sürdürme aracıdır.

 

Ampirik Fenomenoloji ve Zihinsel Yapı

Katilin, başkalarının yaşamı ve bedeni üzerinde mutlak hak sahibi olduğuna dair sarsılmaz (şizoid/narsistik) inancı.

 

Kurbanı tamamen domine etme, kaderini belirleme ve kurban üzerinde İlahi bir denetim kurma ihtiyacı.

 

Düşük otonom uyarılmaya sahip katilin, cinayet ve dehşet anında kendini ilk kez gerçekten "canlı", "var olan" ve uyarılmış hissetmesi.

 

Cinayetleri, geçmişte yaşadıkları haksızlıklara veya aşağılanmalara karşı uyguladıkları bir "ceza" veya "intikam yolculuğu" olarak gerekçelendirirler.

 

Kurbanın acı çektiğini bilişsel olarak (aklen) kavrayabilirler ancak duygusal olarak bunu hissetmezler ("Duygusal empati yoksunluğu").

 

Katiller gerçek hayatlarında kendilerini güçsüz ve önemsiz hissederler. Öldürmek ve kurbanı tamamen domine etmek (istismar etmek/aşağılamak), kendilerini "her şeye kadir" hissetmelerini sağlar.

 

Normal insanların kullandığı duygusal kavramlar, bu katillerin zihninde tamamen farklı anlamlara karşılık gelir.

 

Psikopati, Sadizm ve Seri Öldürme

David J. Cooke

3 Faktörlü Psikopati Modeli

Kibirli ve Aldatıcı Kişilerarası Tarz (1. Faktör): Yüzeysel çekicilik, patolojik yalan söyleme ve manipülasyon becerilerini içerir. Katilin kurban edinmesini ve tuzak kurmasını kolaylaştırır (Örn: Ted Bundy'nin sakat rolü yapması).

 

Eksik Duygusal Deneyim (2. Faktör): Empati, vicdan ve suçluluk duygusunun olmamasıdır. Katilin kurbanına vicdan azabı çekmeden işkence etmesini ve aşağılamasını sağlar (Örn: Ian Brady, John Wayne Gacy).

 

Dürtüsel ve Sorumsuz Davranış Tarzı (3. Faktör): Dürtüsellik ve plansızlık başarılı bir seri katil olmanın önünde bir engel teşkil edebilse de, bu faktör içindeki "sıkılmaya yatkınlık ve uyarılma ihtiyacı" cinayeti bir heyecan arayışına dönüştürebilir (Örn: Loeb ve Leopold vakası).

 

Sadist Kişilik Bozukluğu

Sadizm sadece cinsel durumları değil, tüm sosyal etkileşimleri kapsayan kronik bir kişilik bozukluğudur.

 

Davranışsal: Zayıf davranış kontrolü, çabuk sinirlenme; korkutma ve tahakküm kurmaya yönelik araçsal şiddet.

 

Kişilerarası: Kendinden zayıfları ezme, alaycı yorumlar, aşırı kısıtlama ve patronluk/zorbalık yapma (Örn: Eşine, astına veya çocuğuna gaddarca davranan bireyler).

 

Bilişsel: Katı, otoriter, önyargılı ve başkalarının eylemlerine kötü niyet atfeden yapı.

 

Duygusal: Pişmanlık, utanç veya empati eksikliği; soğuk kalplilik.

 

Cinsel Sadizm: Temel özelliği, kurbanın çektiği fiziksel ve psikolojik acıdan, çaresizlikten yoğun cinsel uyarılma duymaktır.

 

Sadizmin özü sadece acı vermek değil; kurban üzerinde tam bir hakimiyet kurmak, onun "Tanrısı" olmak ve mutlak kontrol sağlamaktır. Katil, kurbanı dirilterek işkenceye devam edebilir veya eylemlerini kaydedip (Ian Brady örneğindeki gibi) sonradan izleyerek fantezilerini tazeleyebilir.

 

Cinsel sadist katiller genellikle yüksek düzeyde organize, metodik ve planlı hareket ederler.

 

Psikososyal Yönler ve Tedavi

Psikopatiye ve Şiddete Psikososyal Katkılar

John McCord

Yapılan çalışmada, tedavi görüp salıverilen psikopatların %77'sinin tekrar şiddet suçuna karıştığı, psikopat olmayanlarda ise bu oranın %21 kaldığı görülmüştür.

 

Psikopatların fiziksel acı eşiği yüksektir. Şok veya fiziksel ceza gibi caydırıcılar psikopatlar üzerinde etkisizdir; yalnızca kişisel çıkarlarına dayalı (örneğin parasal kayıp) yaptırımlardan öğrenme gösterirler.

 

Tehlike ve cezadan korkmazlar ("cesur" ve "maceracı" tanımlaması yaparlar). Dürtüsel oldukları için öfke anında anında agresif tepki verirler veya istedikleri bir şeyi hemen alırlar.

 

Araştırmacılar, çocuk psikopatların geçmişinde duygusal yoksunluk, ihmal, süreksiz ilişkiler ve ebeveyn reddi olduğunu tespit etmiştir.

Düşük beyin omurilik sıvısı serotonini, dürtüsellik ve saldırganlıkla ilişkilidir. Lityum tedavisiyle serotonin aktivitesi artırılan mahkumlarda dürtüsel-saldırgan eylemler neredeyse sıfıra inmiştir.

 

İhmal edilen çocuklarda dil edinimi ve yürütücü işlevler gelişmez. Kurumsal bakımla büyüyen veya ihmal edilen çocuklarda fiziksel acıya karşı duyarsızlaşma ve empati yoksunluğu gelişir.

 

Psikopatinin Etkili Tedavisi Mümkün Mü?

Bildiklerimiz ve Bilmemiz Gerekenler

Friedrich Lösel

Psikopatların narsisistik yapısı, empati yoksunluğu, patolojik yalan söyleme eğilimi, manipülatif tavırları ve pişmanlık hissetmemeleri; terapist ile güvene dayalı, dürüst bir bağ kurulmasını engeller.

 

Psikopatlar cezaevlerinde disiplin sorunlarının, şiddetin ve olumsuz iklimin birincil kaynağıdır. Ayrıca genel nüfus içinde ısrarcı suçların %50'sinden fazlasından sorumludurlar.

 

Farmakoterapi tek başına bir çözüm değil, bilişsel-davranışçı müdahalelerin etkinliğini artıracak tamamlayıcı bir araç olarak görülmelidir.

 

Volker Sellin - Şiddet ve Meşruiyet - Notlar

Volker Sellin - Şiddet ve Meşruiyet - Notlar

Devrimler Çağında Avrupa Monarşisi

Gewalt und Legitimität, Die europäische Monarchie, im Zeitalter der Revolutionen, Oldenbourg Verlag, Münih, 2011

 


Önsöz

Her bilim adamı kendisinden önce araştırma yapanların omuzlarında durur.

 

Giriş

Meşru ve Gayri Meşru Kural

Meşruiyet, yönetilenlerin yönetilmeye rıza göstermesi ve sistemin uygulanabilir hukuki inançlara uygunluğudur.

 

Benjamin Constant'a göre, meşru yönetim "genel iradeye" dayanırken, gayri meşru yönetim "zorlamaya" dayanır.

Aristoteles, "doğru" anayasaları kamu yararına hizmetle, "yozlaşmış" olanları ise yalnızca yöneticinin çıkarına hizmet eden "despotik" yönetimle ayırmıştır.

 

Monarşi ve Devrim

Fransız Devrimi, egemenliğin kaynağını hükümdardan "millete" devrederek monarşiyi yeniden tanımlamıştır.

1789 Bildirgesi ile kral, artık mutlak bir hükümdar değil, "kanun adına" itaat talep edebilen anayasal bir organ haline gelmiştir.

 

Meşruiyeti Güvence Altına Almak Tamamlanamayacak Bir Görevdir

Monarşiler, değişen toplumsal değerlere uyum sağlamak için sürekli stratejiler geliştirmek zorunda kalmışlardır.

Jacob Burckhardt'ın "ebedi revizyon ruhu" olarak adlandırdığı devrimci ilkeler, monarşinin meşruiyetini sürekli sorgulanır kılmıştır.

 

Soru ve Yapı

Avrupa monarşilerinin büyük kısmı Devrimler Çağı boyunca uzun süre iktidarda kalmayı başarmıştır. Bu başarı, devrim tehdidi karşısında geliştirdikleri çeşitli meşrulaştırma stratejilerine dayanmaktadır.

 

Kitabın planı

1. Bölüm (Giriş): Araştırmanın kavramsal ve yöntemsel çerçevesi.

 

2. Bölüm: Meşruiyetini kaybeden veya kaybetme tehlikesi yaşayan monarşik iktidarların analizi. Askeri güç kullanımıyla kontrol sağlama çabaları, krizler ve yeni meşrulaştırma politikalarının kaçınılmazlığı ele alınır.

 

3-5. Bölümler (Geleneksel Meşruiyet Kaynakları): Eski Rejim'den devrim çağına aktarılan geleneksel meşruiyet unsurları incelenir:

 

3. Bölüm: Hanedanlığın rolü.

 

4. Bölüm: Dinin araçsallaştırılması (Anayasal hükümdarların ve hatta devrimle gelen Napolyon'un inancı istismar etmesi).

 

5. Bölüm: 19. ve 20. yüzyıl başlarında askeri/savaş başarılarının meşruiyetteki önemi.

 

6. Bölüm (Aydınlanma ve Meşruiyet): Aydınlanma'nın monarşiyi akıl süzgecinden geçirmesi ve devrimci çağda geliştirilen tüm meşrulaştırma stratejilerinin kökenini oluşturması.

 

7-9. Bölümler (Modern Değişim Süreçlerine Uyum Stratejileri):

 

7. Bölüm (Anayasal Devlete Geçiş): Monarşik anayasacılık; anayasaların halk meclislerinden ziyade monarkların iradesi/fermanı ile kurulması.

 

8. Bölüm (Milliyetçilik): Devrimci bir tehdit olan milliyetçiliğe karşı hanedanların kendilerini "ulusal liderlere" dönüştürmesi.

 

9. Bölüm (Sosyal Reform): Lorenz von Stein'ın "sosyal krallık" teorisi ışığında, işçi sınıfı ve alt sınıfların meşrulaştırma sürecine dahil edilmesi.

 

10. Bölüm (Karizma): Max Weber'in karizma kavramı çerçevesinde, kitleler çağında karizmanın hükümdara mı yoksa bir tebaaya mı atfedildiğine bağlı olarak sunduğu fırsatlar ve riskler.

 

11. Bölüm (Sonuç)

 

Dikkate alma düzeyleri

1. Rejim Düzeyi (Monarşi vs. Cumhuriyet): Yönetim biçiminin kendisinin sorgulanması. (Örn. Fransa'da 1792, 1848 ve 1871 tarihlerinde monarşinin aleyhine sonuçlanan süreçler).

 

2. Hanedan Düzeyi (Hanedan vs. Hanedan): Devrimsel kesintiler sonrası rakip hanedanların meşruiyet iddiası. (Örn. İngiltere'de Stuart-Hannover çekişmesi; Fransa'da Bourbonlar ile Bonaparte hanedanı arasındaki çatışma).

 

3. Kişi Düzeyi (Aynı Hanedan İçi Rekabet): Hanedan içi taht veraset hukuku tartışmaları. (Örn. 1833 İspanya'sında Don Carlos ile II. Isabella arasındaki veraset hukuku krizi).

 

Sosyal referans grupları, coğrafi ve zamansal çerçeve

Eski Rejim döneminde hükümdarlar siyasi seçkinler veya parlamenter organlar tarafından görevden alınırken (1688 II. James, 1814 Napolyon), 19. yüzyılda başkentin alt sınıfları ve sokak hareketleri (barikatlar) belirleyici olmuştur.

 

Çalışma, Avrupa Konseri'nin beş büyük gücünü (Büyük Britanya, Fransa, Avusturya, Rusya, Prusya/Alman İmparatorluğu) merkeze alır.

Temel odak noktası 17. yüzyıl sonu Aydınlanma Çağı ile monarşilerin kitlesel savaş baskısını kaldıramayarak çöktüğü 1918 yılı arasıdır. Ancak tipolojiyi sağlamlaştırmak adına Karolenj dönemi, 16. yüzyıl Fransa Valois krizi ve Rusya'daki "Bunalım Dönemi" (1598-1613) gibi tarihsel örneklere de başvurulmuştur.

 

Şiddet

Meşruiyetin kaybolduğu durumlarda yönetim şiddet ve zorlama rejimine dönüşür.

"Tahakküm bir şiddet ilişkisidir" ve şiddet ancak meşrulaştırıldığında kabul edilir.

Meşruiyetten yoksun rejimler, direnişi kışkırtır.

 

George III ve Amerikan Devrimi

Amerikan yerleşimcileri, rızaları olmadan vergilendirilmeye ve askeri güç kullanılmasına karşı çıkarak George III'ün yönetme hakkını kaybettiğini ilan ettiler.

 

Charles X ve Temmuz Devrimi

Charles X'in anayasanın ruhuna aykırı hareket etmesi ve orduyu halka karşı kullanması, onun "meşruiyetini nihai olarak kaybetmesine" yol açmıştır.

 

Louis Philippe ve Şubat Devrimi

1848'de "halkın kanının akması", kralın arkasında "fikrini değiştirmesini imkansız kılan bir kan izi" bırakarak monarşinin sonunu getirmiştir.

 

Friedrich Wilhelm IV ve Mart Devrimi

Berlin'deki kanlı çatışmalar kral için bir "aşağılanma" olmuş; monarşi ancak tavizler verilerek korunabilmiştir.

 

Mirabeau ve süngülerin gücü

23 Haziran 1789 Krizi: Kral XVI. Louis, meclisi dağıtmak istedi.

Ulusal Meclis bu emri reddetmiştir. Bailly’nin "Millet emir almaz" duruşu ve Mirabeau’nun "Buradayız ve ancak süngü zoruyla çıkarız" çıkışı, halk iradesinin ve siyasi meşruiyetin kaba kuvvetle bastırılamayacağını simgelemiştir.

 

Dış müdahale yoluyla şiddet

Eylül 1791'de XVI. Louis, dış güçlerin askeri müdahalesiyle bir halkın yönetilemeyeceğini, askeri zaferlerin halkın egemen ruhuna karşı tek başına hiçbir anlam taşımadığını ifade etmiştir.

 

Peterloo Katliamı (Manchester, 16 Ağustos 1819): Prens Vekili’nin katliamı gerçekleştiren yetkilileri tebrik etmesi, monarşinin halk gözündeki güvenilirliğini yok etmiştir.

 

Milano Katliamı (Mayıs 1898): Kral I. Umberto’nun bu katliamı yapan Generali madalya ile ödüllendirmesi, meşruiyetin tamamen kaybına yol açmıştır. İpek dokumacısı Gaetano Bresci, sırf bu adaletsizliğin intikamını almak için ABD'den gelerek 1900 yılında Kral Umberto’yu öldürmüştür.

 

Kanlı Pazar (Sankt Petersburg, 9 Ocak 1905): Tarım Bakanı Ermolov’un uyardığı gibi, Çar'ın halkın "koruyucusu" imajı yıkılmış ve 1905 Devrimi patlak vermiştir. Çar II. Nikolay bu hatalardan ders çıkarmadığı için, 1917 Şubat Devrimi’nde ordunun halka ateş açmayı reddedip isyana katılmasıyla tahttan feragat etmek zorunda kalmıştır.

 

Hanedan

Hanedan soyu ve veraset kuralları, monarşik meşruiyetin temelini oluşturur.

 

Hanedan Krizleri

Verasetin biyolojik (varis eksikliği) veya siyasi (tahttan indirilme) nedenlerle kesintiye uğraması ciddi krizlere yol açar.

Valois (Fransa), Smuta (Rusya) ve Carlist (İspanya) krizleri bu duruma örnektir.

 

Hanedan Olmayan Taklitçiler

Rusya'da "sahte Demetrius" gibi taklitçilerin ortaya çıkması, halkın "iyi çar" mitine ve "meşru hanedandan çıkan bir çara" olan inancını pekiştirmiştir.

 

Napolyon gibi "yeni bir hükümdarın, bir hanedan hükümdarı gibi davransa bile hanedan meşruiyetini elde edemeyeceği" savunulsa da, 19. yüzyılda birçok yeni kalıtsal monarşi kurulmuştur.

 

Monarşiler, halkın sadakatini güçlendirmek için doğum günleri ve yıldönümleri gibi hanedan olaylarını "kolektif bir ayin" olarak kutlamışlardır.

 

Hanedan, Ulus ve Anayasa

19. yüzyılda hanedan meşruiyeti tek başına yetersiz kalmış; milliyetçilik ve anayasacılık gibi yeni faktörlerle desteklenmesi gerekmiştir.

 

Din

Din, monarşinin payandasıdır: Monarşinin kutsallığı, yönetimin Tanrı'nın lütfuna dayandırılmasıyla meşrulaştırılır.

 

Hükümdarlar unvanlarına "Tanrı'nın lütfuyla" ibaresini eklemiş ve meshetme/taç giyme törenleriyle yönetimlerine dini bir kutsallık kazandırmışlardır.

 

Aydınlanma ve Fransız Devrimi ile bu kutsal karakter zayıflamıştır. 1848 Prusya Ulusal Meclisi'nde "ilahi lütuf" formülü, "mutlakiyetçiliğin bir mirası" olarak görülerek reddedilmiştir.

 

Napolyon (1804), Charles X (1825), I. Wilhelm (1861) ve Alexander III (1883) gibi hükümdarlar, bu törenleri "ilahi meşruiyetleriyle dönemin demokratik eğilimlerine karşı koymak için" kullanmışlardır.

 

Rus Otokrasisi ve Kilise

Rusya'da çar, "heybetinin gücüyle her şeyin üstünde olan Tanrı gibi" görülmüş; kilise ve devlet otokrasiyi sürdürmek için simbiyotik bir ilişki içinde olmuştur.

 

Savaş başarısı

Askeri zafer veya yenilgi, özellikle "gaspçı" olarak nitelendirilen hükümdarlar için kritik bir meşruiyet faktörüdür.

 

Zafer ya da Yenilgi

Benjamin Constant'a göre, "gaspçılar meşruiyetlerini korumak için bir fetihten diğerine geçmek zorunda kalırken", geleneksel hükümdarlar yenilgiye uğrasalar bile tahtlarını koruyabilirler.

 

Napolyon I

Napolyon I'in 1814'teki düşüşü askeri başarısızlığın ardından gelmiş, ancak Senato tarafından "tiranlık" suçlamasıyla meşrulaştırılmıştır.

 

Napolyon III

Napolyon III ise Sedan'daki yenilgiden sonra "askeri açıdan yenilgiye uğraması durumunda her hükümdarın tahtını riske atacağı" gerçeğiyle yüzleşmiştir.

 

II. Nicholas

Savaşın gidişatını değil, "petrograd'daki huzursuzluğu ve iç cephenin sarsılmasını" yönetemediği için siyasi olarak başarısız olmuş ve tahttan çekilmiştir.

 

II. Wilhelm

Yenilginin sorumluluğunu üstlenip zamanında istifa etmediği ve monarşiyi kurtarmak yerine "kendi bakış açısında ısrar ettiği" için hanedanıyla birlikte devrilmiştir.

 

I. Charles (Avusturya-Macaristan)

Çok etnikli devletin dağılması ve ulusal konseylerin kurulmasıyla monarşi meşruiyetini yitirmiş; imparator "devlet işlerinin herhangi bir kısmından vazgeçtiğini" beyan etmek zorunda kalmıştır.

 

Aydınlanma

Aydınlanma düşünürleri monarşiyi aklın eleştirel incelemesine tabi tutmuş, monarşinin geleneksel dayanakları yerine rasyonaliteyi koymuştur.

 

Diderot ve Catherine II

Denis Diderot ile Çariçe Catherine arasındaki görüşmelerde "mutlak monarşinin aydınlanmış devlet ilkeleriyle bağdaşmadığı" tartışılmıştır.

Catherine, Diderot'un teorilerini kağıt üzerinde parlak bulsa da uygulama zorluğunu şu sözlerle vurgulamıştır: Siz yalnızca kağıt üzerinde çalışırsınız... Öte yandan ben fakir bir imparatoriçeyim ve insan derisi üzerinde çalışıyorum.

 

Kameral Bilimi

18. yüzyılda devletin iç işlerinin yönetimi için pratik tavsiyeler geliştiren kapsamlı bir siyaset bilimine dönüşmüştür.

Bu anlayışta hükümdar, tebaanın "refahını" merkeze alan bir girişimci gibi görülür.

 

Büyük Peter

Rusya'da hanedan verasetini kaldırarak devlet çıkarlarını hanedanın üstünde tutmuştur.

Veraset yasasını savunurken "ortak yarar" argümanına dayanmıştır.

 

Reform Yoluyla Meşruiyet

Büyük Petro ile birlikte geleneksel "iyi çar" idealinin yerini "reformcu çar" idealine bıraktığı belirtilmektedir.

 

Siyasi Mekanizma

İdeal devletin bir makineye veya saat mekanizmasına benzetildiği fikri yaygınlaşmıştır.

Bu anlayışta, "işe yaramaz bir üye kötü bir vatandaştır" ilkesiyle bireyin sisteme uyumu esas alınmıştır.

 

Aydınlanmış Mutlakiyetçilik

Mutlakiyetçiliğin gelişim aşamaları tartışılmış; Büyük Frederick'in kendisini "devletin ilk hizmetkarı" olarak tanımlaması bu dönemin prototipi olarak sunulmuştur.

 

Anayasa

Demokratik Anayasacılık

1791 Fransız Anayasası ile kral, "yalnızca anayasanın kendisine açıkça tanıdığı haklara sahip" olan devletin bir organı haline gelmiştir.

 

Referandum ve Plebisit

Napolyon, halk oylamaları (plebisit) yoluyla darbesini ve imparatorluğunu demokratik olarak meşrulaştırmaya çalışmıştır.

 

Napolyon III'ün Sezarizmi

Kitlelerin güvenini kazanan liderin meşruiyetini halk oylamasına dayandırdığı bir sistemdir.

Seçimleri etkilemek için "resmi adaylık" gibi araçlar kullanılmıştır.

 

Monarşik Anayasacılık

Anayasayı yaratma yetkisinin millete değil, hükümdara ait olduğu (monarşik prensip) sistemdir.

 

Oktroi ve Restorasyon

Hükümdarların devrimleri önlemek için kendi iradeleriyle (oktroi) anayasa vermesidir.

XVIII. Louis'nin Anayasa Şartı bu modelin örneğidir.

 

Rusya'nın Anayasalcılığa Geçişi

1905 devrimiyle zorlanmış; Nicholas II, otokrasiyi korumaya çalışsa da gücünün "sınırsız" niteliğini kaybetmiştir.

 

Anayasal Çatışmalar

Hükümet ile halk temsilcileri arasındaki uyuşmazlıklar ele alınmıştır. Bismarck'ın Prusya'daki "boşluk teorisi" ile bütçe onayı olmaksızın yönetimi buna örnektir.

 

Anayasa Kutlamaları

Anayasaların kabulü ulusal festivallere dönüşmüştür. Ancak bu festivaller bazen muhaliflerin taleplerini dile getirdiği platformlar haline gelmiştir.

 

Ulus

Monarşinin Ulus Tarafından Yaratılması

Milletin kendi iradesiyle monarşiyi kurmasıdır (Örn: 1789 Fransız Ulusal Meclisi).

 

Milletin Hükümdar Tarafından Yaratılması

Farklı kökenlerden gelen tebaayı ortak bir ulusal bilinçte birleştirme çabasıdır. Napolyon'un uydu devletlerinde izlediği entegrasyon politikası bu süreci tanımlar.

 

Almanya'da Titizlik

Napolyon sonrası dönemde orta ölçekli Alman devletleri (özellikle Bavyera ve Baden), kendi egemenliklerini büyük bir Alman ulus-devletine devretmemek için bölgesel bir devlet bilinci ("hanedan özgüllüğü") yarattılar.

1818 Bavyera ve Baden anayasaları, Napolyon’un kattığı heterojen toprakları tek bir idari ve siyasi çatı altında toplamak için bir entegrasyon aracı olarak kullanıldı.

 

Çarlık İmparatorluğu'ndaki resmi vatandaşlık

Eğitim Bakanı Uvarov'un "Ortodoksluk, Otokrasi ve Milliyet" üçlemesiyle yürüttüğü Ruslaştırma ve milli eğitim programıdır.

Batı’daki anayasal modellerin aksine Rusya, mutlak monarşiyi (otokrasi) ve dini devletin temeli saydı. Ancak bu süreç de çarı zamanla hanedan hükümdarından "Rus devlet-ulusunun temsilcisine" dönüştürmeye başladı.

 

Monarşi ve Ulusal Hareket

Risorgimento (Yeniden Doğuş) hareketi, Sardunya Krallığı (Kral II. Victor Emmanuel ve Cavour) ile devrimci halk hareketinin (Garibaldi) ittifakıyla başarıya ulaştı.

 

1866 Prusya-Avusturya Savaşı ile Avusturya denklem dışı bırakıldı ve Bismarck liderliğinde "Küçük Almanya" kuruldu.

1849’daki halk egemenliğine dayalı Paulskirche hayalinin aksine, 1871 Alman İmparatorluğu egemenliği ulusa değil, prensler birliğine verdi.

Prusya monarşisi, Alman ulusal hareketiyle stratejik bir ittifak kurarak imparatorluğu "yukarıdan" birleştirdi ve İkinci İmparatorluk vatandaşlığı üzerinden ortak bir Alman bilinci şekillendi.

 

Sosyal Reform

Sanayileşme ve toplumsal değişim karşısında monarşinin kendini "sosyal bir kraliyet" olarak konumlandırmasıdır.

 

Lorenz von Stein'ın Sosyal Kraliyet Ailesi

Sanayi toplumu kapitalistler (yöneten/mülk sahibi) ve işçiler (yönetilen/mülksüz) olarak ikiye bölünmüştür. Stein'a göre devlet, zenginlerin tahakkümüne karşı zayıfları koruyan "özgürlük ilkesinin" temsilcisi olmalıdır.

Monarşi, egemen sınıfların (soylular veya burjuvazi) güdümüne girerse (Fransa ve İngiltere'deki geçmiş örnekler gibi) yıkılmaya mahkumdur. Tahtını korumak isteyen bir hükümdar, bağımsızlığını koruyarak alt sınıfların refahı için sosyal reformlar yapmalı ve işçi sınıfının sadakatini kazanmalıdır.

 

Napolyon III'ün Sosyal Fikirleri

Köklü bir hanedan geçmişine dayanmayan Bonaparte ailesi, meşruiyetini halkın ekonomik refahını artırarak ("faydalı olarak") sağlamaya çalışmıştır.

III. Napolyon askeri fetihler yerine iç kalkınmaya odaklanmıştır. Devlet müdahalesiyle altyapı (demiryolu ağı, telgraf), modern kredi/bankacılık sistemi ve ağır sanayi olağanüstü bir hızla geliştirilmiştir.

 

Victoria ve Albert

1832 reformlarıyla siyasi gücünü büyük ölçüde yitiren ve skandallarla saygınlığı dibe vuran İngiliz monarşisi, radikal cumhuriyetçilerin hedefindeydi. Kraliçe Victoria ve Prens Albert, bu krizi "hayırseverlik" kurumu üzerinden aşmıştır.

Fransa'daki doğrudan devlet müdahalesinin aksine, sivil toplumun güçlü olduğu İngiltere'de kraliyet ailesi; hastanelere, yetimhanelere ve derneklere yüklü bağışlar yapmış ve yüzlerce kurumun yasal hamiliğini üstlenmiştir.

 

Monarşinin bu tutumu, orta sınıfa sosyal sorumluluk bilinci aşılamış, sanayileşmenin ezdiği işçi sınıfına yalnız olmadıkları mesajını vermiş ve toplumsal uyumu sağlayarak tahtı demokratik devrim dalgalarından korumuştur.

 

Bismarck'ın Sosyal Mevzuatı

İşçileri sosyal demokrasiden uzaklaştırıp monarşiye bağlamak için devlet garantili sigorta sistemlerini kurmuştur.

 

Rusya'da Serfliğin Kaldırılması

II. Alexander'ın 1861'de köylüleri serflikten kurtarması, yukarıdan gelen bir modernleşme hamlesi ve devrim korkusuna bir önlemdir.

 

Liberal Sosyal Reformun İlkeleri (İtalya)

Posta tasarruf bankaları gibi kurumlarla halka "kendi kendine yetme" ve kapitalist çalışma ahlakı aşılanması amaçlanmıştır.

 

Karizma

Geleneksel meşruiyetin sarsıldığı kriz dönemlerinde, askeri başarıya ve kişisel yeteneğe dayalı meşruiyet türüdür.

 

Karizmatik Kurtarıcı

Kriz anlarında milleti kurtaran liderin (Saul örneği gibi) itaat talep etmesidir.

 

Napolyon I ve III

Her iki Napolyon da kendilerini devrimin mirasını koruyan ve ülkeyi anarşiden kurtaran figürler olarak sunmuşlardır.

 

Karizmatik Çar

Alexander I'in Napolyon'a karşı kazandığı zaferle kendisini "Avrupa'nın kurtarıcısı" olarak konumlandırmasıdır.

 

Giuseppe Garibaldi ve Victor Emmanuel II

Karizma, kitlelerin kendi eylem normlarından vazgeçerek bir lideri körü körüne ve ölüme kadar takip etmesini sağlar.

Soya, verasete veya geleneksel hukuka (Albertine Tüzüğü veya Rus otokrasisi gibi) dayanan monarşik meşruiyet, kitleleri arkasından sürükleyen karizmatik "halk kahramanları" karşısında kırılgan hale gelir. Tahtın ışığı, kahramanın karizmasının bir yansımasına dönüşme riski taşır.

 

"İki Dünyanın Kahramanı" Garibaldi, Binler Seferi (1860) ile İki Sicilya Krallığı'nı fethedip diktatörlüğünü ilan ettiğinde, diplomatik dengeleri ve Sardunya Monarşisi'nin geleceğini tehdit etti. Fransa'nın tepkisinden korkulurken, kralın meşruiyetinin bir "maceracının gölgesinde" kalması riski doğdu.

Cavour, monarşik prensibi korumak için Kral II. Vittorio Emanuele’yi orduyla güneye gönderdi. Amaç, halk kahramanının önüne geçmek ve birliği monarşi eliyle tamamlamaktı.

Teano Buluşması (26 Ekim 1860) ile Garibaldi, kazandığı toprakları ve diktatörlüğü krala devrederek çekildi. Sonraki yıllarda (1862 Aspromonte, 1867 Mentana) Roma'yı alma girişimleri başarısız oldu; çünkü artık devlet mekanizması ve anayasal düzen kurulmuş, kurumsal yapı karizmanın önüne geçmişti.

 

Mikhail Skobelev ve Alexander III

Rus-Türk Savaşı (Shipka/Plevne) ve Geok-Tepe zaferleriyle büyük bir üne kavuşan "Ak General" Skobelev, halk ve asker nezdinde "Slav Garibaldi" veya "ikinci bir Napolyon" olarak görülmeye başlandı. Çar II. Alexander'ın suikaste uğraması sonrasındaki kriz ortamında, Skobelev'in karizması rejime alternatif bir güç merkezi haline geldi.

Çar'ın başdanışmanı Pobedonoscev, Garibaldi örneğinin aksine, Skobelev'i dışlamak yerine saraya yakınlaştırarak onun kitleler üzerindeki "ahlaki etkisini" otokrasiyi güçlendirmek için kullanmayı tavsiye etti.

III. Alexander generalsiz bir dış politika ve kontrol arzuladı. Skobelev ise Berlin Kongresi'nin öcünü almak isteyerek aşırı milliyetçi, Alman karşıtı demeçler verdi ("Hanedanlar yok olur, milletler ölümsüzdür" diyerek otokrasiyi tehdit etti). Henüz 38 yaşındayken şüpheli bir şekilde (genelevde kalp krizi) ölmesi, zehirlendiği veya suikasta uğradığı yönünde efsanelere yol açtı.

 

Milliyetçilik çağında monarşiler, kitlelerin ulusal ve karizmatik beklentilerini kendi bünyelerine entegre edemezlerse meşruiyetlerini kaybederler.

 

Paul von Hindenburg ve Wilhelm II

1914'te üç yıldır emekli olan Hindenburg, Doğu Prusya'da Rus orduları karşısında geri çekilme kararı alan General von Prittwitz'in görevden alınmasıyla Sekizinci Ordu’nun başına getirildi.

25-31 Ağustos 1914'teki Tannenberg Muharebesi ile Rus orduları yok edildi. Medya, abartılı haberler ve anti-Slav propaganda vasıtasıyla zaferi 1870 Sedan Muharebesi ile kıyaslayarak Hindenburg'u "ulusal kurtarıcı" mertebesine yükseltti.

Hindenburg ve Ludendorff, karizmatik güçlerini kullanarak sadece askerî değil siyasi kararları da yönlendirmeye başladılar.

Temmuz 1917'de Hindenburg ve Ludendorff, istifa tehdidiyle II. Wilhelm'i Şansölye'yi kovmaya zorladı.

 

Kahraman Olarak Hanedan Hükümdarı

Yöneticilerin meşruiyet krizlerini aşmak için kendilerini veya atalarını kahramanlaştırarak "kalıtsal karizma" yaratma çabalarıdır.

Kitleler çağında halk kahramanı olmanın temel şartı medya aktarımıdır.

 

Karizma arayışı, monarşinin geleneksel meşruiyetini yitirdiğinin kanıtıdır. Başarısızlık durumunda geleneksel meşruiyet kisvesi de çöker.

 

Monarşik Kahraman Anıtları

Roma'daki Vittoriano veya Berlin'deki I. Wilhelm anıtı gibi yapılarla monarşinin ulusal ve kahramanca başarılarının ölümsüzleştirilmesi hedeflenmiştir.

 

Özet: Monarşilerin Hayatta Kalma Stratejileri

1. Hanedan Soyu: Soy kökenine dayanmak. 

2. İlahi Atama: Taced giyme törenleriyle tanrısal lütfu vurgulamak.

3. Dış Savunma: Ülkeyi dış tehditlere karşı koruyabilme gücü.

4. Anayasa Kabul Etmek: Hukuki garantiler sunmak (Charter örneği).

5. Monarşiyi Millileştirmek: Ulusun simgesi ve koruyucusu haline gelmek.

6. Sosyal Reform: Halkın refahını ve toplumsal barışı gözeten adımlar atmak.

 

Başarılı monarşiler bu stratejileri uyarlayabildi.

 

Monarklar kalıtsal meşruiyete sahip olduklarından halkın "karizmatik kurtarıcı" arayışını karşılamakta zorlandılar. Bu boşluğu askeri liderler doldurdu (İtalya'da Garibaldi, Rusya'da Skobelev, Almanya'da Hindenburg).

 

İngiltere, Napolyon'u yenen Wellington Dükü'nü olağanüstü yetkiler vermeden parlamenter sisteme entegre ederek (bakanlık ve başbakanlık vererek) tahtın meşruiyetini korumayı başardı.