Doğan
Avcıoğlu - Türklerin Tarihi Cilt 3 - Notlar
Tekin Yayınevi, 1979
İslamiyet ve
Türkler
1 - İslamiyet’in Doğuşu ve Arapların Dinî Olarak Gelişmesi
İslamiyet, İlkin Arap'ın Dini İdi; Arap Olmayan Müslümanlar Köle Durumunda
İdi
Ötüken'den Horasan'a
840 yılında Uygurların Ötüken'den çıkarılmasıyla bölge
giderek Moğollaşmış, Türk boyları Batı'ya göç ederek İslam dünyasıyla ilişki
kurmuştur
Müslümanlığın kabulü, Türklerin İslam ülkelerini fethini
kolaylaştırır ve Türk tarihi bu noktadan sonra İslam tarihinin bir parçası
haline gelir.
İslam'dan Önce Araplar
Kabileler halinde, çöle dağılmış olan Arapların hayatının merkezinde
açlık ve susuzluk vardır.
Açlık, kabileleri birbirlerini yağmalamaya, karılarını ve
çocuklarını tutsak etmeye iter.
Bu dönemde yağma akınları bir nüfus-besin dengesi sağlama
aracıdır.
Kadın Özgürlüğü
İslam'dan önce kadın mirasçı sayılıyor, peçe zorunluluğu
yok.
Erkek çocuk doğurması halinde kabilenin tam üyesi sayılıyor.
Arap Tanrıları
İslam öncesinde Arap kabilelerinin Allah inancı vardır. Lat,
Menat, Uzza gibi tanrıçalara ve cinlere de tapılıyor fakat Mekkeliler en büyük
yeminlerini «Allah» adına yapıyorlar.
Bizans ve Sasani mücadelesinden yararlanan bir ticaret ve
"banka" kenti haline gelmiştir.
Kadınlar da Mekke’de ticaret yapabilmektedir.
Ekonomik dönüşüm kabile bağlarını gevşettiği ve merkezi
bir otorite ihtiyaç doğdu.
İslam ilkin bir Arap dini olarak doğdu ve din ile devlet
birleşti.
Medine'ye göç sonrası yaşanan maddi sıkıntılar…
Başlangıçta dinsel propaganda olan cihad ganimet vaadiyle
bedevileri cezbetti
Kabileler çeşitli yöntemlerle (diplomasi, terör, çıkar
sağlama) devlete bağlandı ve Yarımada'nın Araplaştırıldı.
Fetihlerle birlikte Araplar egemen bir kast haline geldi
Hz. Ömer, Devletin Ekonomik Temellerini Kurar
Hz. Ömer fethedilen toprakları savaşçılara dağıtmak yerine
devletin malı (fay) sayarak vergiye (haraç) bağladı ve devlet hazinesini kurdu.
«İslam Sosyalisti» Ebu Zerr
İslam imparatorluğunun hızla genişlemesi, beraberinde büyük
bir servet akışı ve bu servetin paylaşımı sorununu getirdi.
Eyalet valileri ve bedevi savaşçılar, fethettikleri yerlerin
vergi ve toprak gelirlerinin kendilerinde kalmasını isterken; merkez (Medine)
bu kaynakları tek elde toplamak istedi.
Halife Osman'ın bu özerkleşme eğilimini kırmak için yönetime
Emevi soyundan (özellikle Muaviye gibi) kendi akrabalarını getirmesi,
"adalet ve eşitlik" ilkesine darbe vurdu.
Sistem, fethedilen yerel halkların (mevali/gayrimüslimler)
sömürülmesine ve dışlanmasına dayanıyordu.
Ebû Zerr, ganimet ve devlet olanaklarıyla başkentte ve
Şam’da lüks içinde yaşamaya başlayan yönetici elitlere karşı çıktı. Kur'an'daki
infak ve kenetleme (serveti biriktirme) ayetlerini sadece Ehl-i Kitab'a değil,
Müslüman egemenlere de uyarladı.
Bu tavrı nedeniyle Şam'dan sürgün edildi.
Halife Osman'ın öldürülmesiyle başlayan ilk Fitne süreci,
İslam devletinin jeopolitik merkezini kökten değiştirdi
Hz. Ali yönetim merkezini Irak/Kûfe'ye taşırken, Muaviye
Suriye/Şam'ı merkez yaptı. Savaşın galibi Muaviye olunca Şam, imparatorluğun
kalbi haline geldi.
Siyasi güç ve ticaret yolları Fırat/Şam eksenine kayınca
Mekke ve Medine, imparatorluğun "taşrası" durumuna düştü.
«İslam’ın Altın Çağı» İnancı
İslam, tüccar bir toplumda doğduğu için serbest piyasayı,
ticareti ve özel mülkiyeti korumuştur. Sınıfsız bir toplum veya özel mülkiyetin
lağvedilmesi söz konusu değildir; kölelik, mülkiyet farkları ve kiralama
sistemleri mevcuttur.
Cumhuriyetten Monarşiye
Muaviye ile birlikte "Kabile/Cemaat Devleti"
yerini Bizans ve Sasani modelini esas alan merkezi bir imparatorluğa bıraktı.
"Seçim/biat" esaslı halifelik dönemi bitti;
babadan oğula geçen monarşik bir sülale (Emeviler) dönemi başladı.
Muaviye, pragmatik bir devlet adamı zekasıyla yerli
Hristiyan unsurları idari mekanizmaya dahil ederek kurumsallaşmayı başardı.
Emevilerle birlikte imparatorluk bir "Arap
Devleti" karakteri kazandı
İkinci Sınıf Müslümanlar: Mevali
Arap olmayan Müslümanlar (Türkler ve İranlılar)
"Mevali" sayılarak dışlandı
Dışlanan mevalilerin Şii ve Harici akımlara destek vererek
eşitlik aradı, bu hareketler Emevi düzenini sarstı.
2 - Türklerin İslamiyet’e Direnişleri
Türkler ve İranlılar
İslamiyet Türklere genellikle İranlılar aracılığıyla ulaştı.
Her ne kadar Firdevsi'nin ünlü Şehname'si iki etnik grup
arasında sürekli savaş ve düşmanlıklardan söz ederse de, Türkler ve İranlılar
arasında sıkı ekonomik ve kültürel ilişkiler sürdürülür.
Afganistan'daki Halaç Türkleri
Ceyhun nehrinin güneyinde Türk varlığı özellikle Halaç
Türkleri üzerinden arttı
Halaçların Akhun (Heftalit) konfederasyonu içinde bölgeye
geldikleri ve Gazne bölgesinde yerleşik hayatla asimile oldukları bilinmektedir.
Halaç, eski günlerde Gur gerisinde, Hindistan ve Seistan
arasındaki bölgeye gelmiş bir cins Türktür. Onlar görünüş, giyim ve dil
bakımından Türk olan hayvan yetiştiricileridir.
Seyhun Türkleri
Göktürkler döneminde Seyhun, Talas ve Çu nehirleri arasında
yoğun bir Türk nüfusu toplandı
Bu durum bölgede İran dilli halkların Türkleşmesine yol açtı
Soğd ve Harizm bölgelerinde Büyük İskender döneminden kalma,
Grek sitelerini andıran kent devletçikleri egemen oldu. Tarımsal koşullar bu
dağınık siyasal yapıyı belirledi
Bölgedeki asıl güç büyük arazi sahibi "dihkanlar"
oldu. Dikhalar yüksek kuleli şatolarda yaşayarak Batı Avrupa'daki feodal
beylere benzer bir egemenlik kurdular.
Soğd ve Harizm dihkanları Batı'daki feodal soylulardan
farklı olarak uluslararası ticaretle de uğraştılar.
Göktürk çağında yerleşik Soğdlular ile göçebe Türkler Çin
ipek ticaretindeki ortak çıkarlardan dolayı ilişki içinde oldular.
İslamiyet öncesinde Türk boyları arasında Şamanizm'in yanı
sıra Zerdüştlük, Budizm, Nasturi Hıristiyanlığı ve Mani dini yaygındı.
İlk İslam-Türk Savaşları
Arapların 650 yılından sonra Horasan'a ilerlemelerine karşı ilk
ciddi direniş Toharistan ve Badgis bölgelerinde Neyzek Tarhan ve Rutbil gibi
liderlerce gösterildi.
Emevilerin sert fetih politikaları sonucu yıkılan
Sasanilerin son prensleri Türk yabgularına sığındı
Arapların Ceyhun'u geçerek Buhara'ya yaptıkları akınlarda
Buhara dihkanları Türklerden yardım istedi. Bu dönemde Soğdlu-Türk ittifakı İslam
ilerleyişine karşı uzun süre direndi
Bilge Tonyukuk ve İslam
Emeviler, İslam’ı kabul eden Türk ve Soğdlu (yerel
Horasanlı) nüfustan, Müslüman olmalarına rağmen haksız yere haraç (toprak
vergisi) ve cizye (baş vergisi) almaya devam ettiler.
Sabit b. Kutba gibi bazı Arap şefleri, Emevi merkez
yönetiminin bu adaletsiz vergi politikasına karşı çıkarak yerel Türk ve Soğd
soylularının (dihkanların) sözcülüğünü üstlenmiş, adalet talebiyle isyan
etmişlerdir.
Tonyukuk’un ünlü "Demirkapı" seferi, Arapların
bölgeye giriş yaptığı döneme denk gelir.
Bilge Tonyukuk liderliğindeki Doğu Göktürk ordusu; Çu Nehri,
Kızılkum Çölü ve Akdağ'ı aşarak Semerkant-Buhara hattından
"Demirkapı"ya (Baysun Geçidi) kadar ilerlemiştir.
Tonyukuk, Araplarla doğrudan sistemli ve büyük bir Meydan
Savaşı'na girmekten kaçınmış; şehirleri kuşatmak yerine ganimet (altın, gümüş,
esir, deve) toplayarak gücünü korumuş ve Kuzey'e dönmüştür.
Emevi devletinin ağır vergi baskısına karşı; Şamanist
Türkler, Budist Ak Hunlar, Hristiyan/Zerdüşti Soğdlar ve Emevi karşıtı Müslüman
Arap (Kays kabilesi / Musa) güçleri Tirmiz merkezli bir koalisyon kurmuştur.
Bu koalisyon sayesinde resmi Emevi devletinin vergi
memurları Ceyhun-Seyhun bölgesinden tamamen sürüldü.
Irak’ın sert valisi Haccâc-ı Zalim’in Rutbil (Kabil/Seistan
Türk-Şahı hükümdarı) üzerine gönderdiği "Tavus Ordusu" komutanı
Abdurrahman, Haccâc’a isyan ederek kendisini halife ilan etti.
Abdurrahman, Emevi halifeliğine karşı Türk hükümdarı Rutbil
ile ittifak yaptı, yenildiğinde Rutbil’e sığındı.
Arap yöneticilerin ağır vergi baskılarına karşı yerel
egemenler ve Türkler koalisyon kurarak İslam vergi tahsildarlarını bölgeden
kovdular.
Emevi valileri, vergilerini topladıkları köylülerin İslam
olmasına tahammülleri yoktu. Vergi gelirlerini düşürmemek adına halkın Müslüman
olmasını engellemeye çalışmışlardır.
İslam’a Karşı Türkistan Koalisyonu
Arap Valisi Kuteybe'nin 705-715 yılları arasında bölgeyi
sistemli fetih çabası, Vardan-hudat liderliğinde Soğdlu-Türk direnişini
tetikledi.
Kuteybe'nin Toharistan'ı itaate almasıyla Göktürk yabgusu
Şam'a sürgüne gönderildi.
Kuteybe'nin Harizm'i fethi sırasında yaptıklarını Biruni
aktarır: Kuteybe; her çareye başvurarak, Harizmlilerin yazılı dilini bilenleri,
geleneklerini koruyanları, bütün bilginleri yok etti. Böylece her şey
karanlıklara gömüldü.
Türkistan’daki yerel egemenler Arapların istila ve
yıkımlarından şikâyet ederek Çin İmparatoru'ndan yardım istediler.
Turgişlerin İslamla Savaşları
Turgiş Kaganı Su-lu 720'li yıllarda Soğd ayaklanmalarına destek
verdiği için bölge halkı tarafından İslam baskısından kurtarıcı bir güç olarak
görüldü.
Emevi Valisi Aşras'ın "Müslüman olandan haraç
alınmayacak" vaadini yerine getirmemesi üzerine çıkan ayaklanmada Turgiş
Kaganı Su-lu öldürüldü ve bundan sonra bölgede Türk direnişi zayıfladı.
Abbasiler
Emevi iktidarının Arap milliyetçiliği (mevali ayrımcılığı)
ve ganimetlerin azalmasıyla oluşan toplumsal hoşnutsuzluk Abbasileri harekete
geçirdi.
Abbasiler gizli bir ihtilal ağı kurarak propaganda merkezini
Horasan’a taşıdı.
Ebu Müslim el-Horasani; mevaliyi, yerel Soğdlu dihkanları
(toprak ağaları) ve Emevi karşıtı Arap kabilelerini bir araya getirdi. Siyah
bayraklar açarak 747’de Merv’e girdi ve Emevi Hanedanı’nı kıyıma uğratarak
Abbasi Devleti’ni (749/750) kurdu.
İktidara gelen Abbasiler (Ebu'l-Abbas el-Saffah ve Halife
Mansur), Ali evladını ve kendilerini iktidara taşıyan Ebu Müslim’i tehdit
olarak görüp tasfiye ettiler (Ebu Müslim 755’te öldürüldü).
Abbasi İhtilali, özünde bir Mevali (Arap olmayan
Müslümanlar) zaferidir.
Emeviler dönemi bir "Arap Devleti" iken; Abbasiler
ile birlikte bürokraside ve yönetimde Bermeki ailesi gibi İranlı ve Soğdlu
dihkanlar etkinleşti.
Eşitlikçi pazar koşullarının oluşmasıyla Mâverâünnehir
ticaret ağı genişledi.
Talas Savaşı
Çin’in (Tang Hanedanı) Taşkent ve Fergana üzerindeki
baskısını artırması ve Taşkent hükümdarını hileyle öldürmesi üzerine, yerel
Türk/Soğd güçleri Ebu Müslim’den yardım istedi.
Arap-Türk-Soğd birleşik ordusu ile Koreli General Gao
Xianzhi komutasındaki Çin ordusu karşılaştı. Savaşın gidişatını, Çin ordusunun
gerisindeki Karluk Türklerinin Arap safına geçmesi belirledi ve Çin ağır bir
bozguna uğradı.
Çin’in Batı Türkistan’a doğru genişlemesi ve Orta Asya
üzerindeki hakimiyet iddiası son buldu.
Çinli kaynakların aktardığına göre, Çin kazansaydı bölge
Türkleri büyük oranda Budist olabilirdi.
Savaşın sonuçlarından biri de esir alınan Çinliler
vasıtasıyla kağıt üretiminin Semerkant’a taşınması oldu. Bu sayede Mısır’ın
papirüs tekeli yıkılarak dünya kültür tarihi değişti.
Ebu Müslim’in kalleşçe öldürülmesi, Mâverâünnehir ve
Horasan’da resmi dine (Ortodoks İslam) ve Abbasi otoritesine karşı bir dizi
"Senkretik" (eski inançlar ile aşırı Şii fikirlerin karışımı) köylü
ayaklanmasını tetikledi.
Sinbad İsyanı: Ebu Müslim’in ölmediğini, Mehdi ve
Mazdek ile birlikte döneceğini iddia ederek Zerdüştleri, Şiileri ve
Mazdekçileri birleştirdi.
Ebu Müslim Destanları: Anadolu'ya ve Türk
geleneklerine kadar uzanan Ebu Müslim imgesi; Ahiler, Fütüvvet ehli ve
Yeniçeriler nezdinde kutsal bir halk kahramanına dönüştü.
Peçesiyle ünlü El-Mukanna
Tenasüh (ruh göçü) fikrini işleyerek ilahlık iddiasında
bulundu.
Yoksul köylüleri, Şamanist bozkır Türklerini ve yerel Soğd
yöneticilerini etrafında topladı. Mâverâünnehir’e yeni göç eden Oğuzlar ve
Göktürk bakiyeleri, "Beyaz Giysililer" hareketine katılarak resmi
Abbasi ordusuna karşı yıllarca savaştılar.
Mâverâünnehir ve Seyhun-Ceyhun bölgesinde Samanoğulları
kurulana kadar süren savaşların ve ayaklanmaların görünürde
"dini/mezhebi" (Şii, Heterodoks, Mazdekçi), özünde ise sınıfsal
(ezilen köylü, ağır vergi), etnik (Arap üstünlüğüne tepki) ve siyasi (özerklik
arayışı) nedenlere dayanmasıdır. Bozkır Türkleri (Karluklar, Oğuzlar,
Peçenekler), bu süreçte Abbasi merkezine karşı yerel muhalefetlerin en büyük
askeri destekçisi olmuşlardır.
Abbasiler, Seyhun ötesindeki bozkır Türklerinin akınlarını
durdurmak için askeri ve mali açıdan yıpratıcı bir savunma politikası izlemek
zorunda kaldılar.
Buhara çevresine 12 fersah (yaklaşık 72 km) uzunluğunda
surlar ve Taşkent bölgesine "İhtiyar Kadın Duvarı" adı verilen devasa
koruma duvarları inşa ettiler.
Bozkırın ganimet açısından fakir görünmesi, Abbasileri insan
kaynağına, köle ticaretine yöneltti.
Dönemin Kâbusnâme gibi eserlerinde etnik özelliklere göre
rehberler oluşturuldu: Oğuz ve Kıpçaklar sert/savaşçı; Karluk ve Hotanlılar
sevecen/hizmete yatkın; Çiğil ve Yağmalar ise cesur ve yiğit olarak tanımlandı.
Halife Mu'tasım (833-842) kendisine bağlı, devşirme
mantığına dayalı 40.000 ila 70.000 kişilik bir Türk Ordusu kurdu.
Bağdat'ın kuzeyinde Sâmerrâ şehri kuruldu. Türklerin yerli
halkla evlenmesi yasaklandı; orduya özel Türk kızları getirilerek bir getto
düzeni oluşturuldu.
Bu koruma ordusu kısa sürede halifeleri tahta çıkaran veya
işkenceyle öldüren (Mütevekkil, Musta'în, Mu'tez, Muhtedî) bir askeri
güce/vesayete dönüştü.
Sâmerrâ’daki komutanlar zamanla eyaletlere vali atandılar.
Tulunîler (Ahmet b. Tulun) örneğinde olduğu gibi, Bağdat’a vergi vermeyi kesip
kendi bağımsız devletlerini kurdular.
3 - İslam Uygarlığı, Çağın En İleri Uygarlığı İdi
Emevilerin aksine Abbasiler, askeri güçlerini Horasan ve
İran desteğinden alarak Bağdat'ı başkent yapmışlardır.
Klasik İslam kültürü ve kurumları, bu dönemde İran kültür
çerçevesi içinde şekillenmiştir.
Abbasiler, monarşiyi babadan oğula geçen bir sisteme
oturtmaya çalışsalar da, Arap kabile zihniyeti ve Türklerdeki "devletin
hanedanın ortak mülkü olduğu" anlayışı nedeniyle kanlı taht kavgaları
yaşanmıştır.
Halifeler, kendilerini diğer Arap ailelerinden ayırmak için
yabancı kökenli köle kadınlardan çocuk sahibi olmayı tercih etmişlerdir.
Harun Reşit'ten sonra halifelerin hemen hepsi, İranlı, Türk
vb. kökenli köle kadınların çocukları olurlar.
Abbasiler, iktidarlarını dinsel bir meşruiyete dayandırmak
için rejimi İslamlaştırmışlardır. Halife, Peygamber'in vekili ve dini lider
(imam) olarak tanımlanmıştır.
Abbasi halifesi, Peygamber ailesinin mirasçısı ve
Peygamber'in vekilidir, sırtında Peygamber'in hırkasını taşır. Bu süreçte,
Tanrı yasası olan şeriatın geliştirilmesi için fıkıh ilmine büyük önem
verilmiştir.
Hukuk
Başlangıçta "rey" (kişisel görüş) ve yerel
geleneklere dayanan hukuk, zamanla Peygamber'in sünnetine ve hadislere
dayandırılmaya başlanmıştır.
Ancak bu durum, hadislerin bilerek değiştirilmesine,
hadisler uydurulmasına yol açar.
Hukuk düşüncesinde Kur'an ve sünnetin yanı sıra kıyas ve
içtihat yöntemleri de gelişmiştir.
Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhepleri Abbasi döneminde
ortaya çıktı.
Hanefi hukuk okulu, mevcut hukuk pratiğine ve devlet
gereksinmelerine bağlı kalışıyla öteki okullardan ayrılır. Şafii ve Hanbeli
okulları ise daha gelenekçi ve nakilci bir yol izlemişlerdir.
Basra ve Bağdat gibi merkezlerde kelam ilmi gelişmiş;
insanın özgürlüğü, kader (cebriye-kaderiye) ve Tanrı'nın nitelikleri üzerine
derin tartışmalar yapılmıştır.
Darül-Hikme
Halife Me'mun'un desteğiyle eski Yunan yapıtlarının Arapçaya
çevrildiği bir "bilimsel rönesans" yaşanmıştır.
Kurulan Darül-Hikme (İlimler Akademisi) sayesinde Aristo ve
Eflatun gibi filozofların eserleri İslam dünyasına kazandırılmıştır.
Avrupa, XII. Yüzyıldan sonra rönesans döneminde Yunan
düşüncesini Arap aracılığıyla keşfeder.
Farabi ve İbn Sina, İslam inançları ile Yunan felsefesini
uzlaştırmak için büyük çaba gösterirler. Buna karşın Gazali gibi isimler, aklı
kullanarak imanın üstünlüğünü ve aklın yetersizliğini kanıtlamaya
yönelmişlerdir.
Halife Me'mun, akılcı "Mu'tezile" öğretisini
devletin resmi ideolojisi yapmış ve "Kur'an'ın yaratılmışlığı"
dogmasını kabul ettirmek için "Mihna" adlı bir engizisyon mahkemesi
kurmuştur. Ancak gelenekçi ulemanın direnişi sonucu bu zorlama başarısız
olmuştur.
Vezirlik kurumu bu dönemde ortaya çıktı. Vezir, «bir yükü
taşımaya yardımcı olan» anlamına gelir.
Devlet dairesindeki memurlar olan "küttap"
(katipler) sınıfı, "adap" denilen yeni bir seküler kültürün
temsilcileri olarak yükselmişlerdir.
Bu sınıf ile din uleması arasında bir karşıtlık yaşanmıştır.
Abbasi yönetiminde divanlar (bürolar) aracılığıyla yürütülen
merkezi bir idari sistem kurulmuştur. Kağıt sanayiinin gelişmesiyle
kırtasiyecilik ve kayıt tutma uzmanlığı önem kazanmıştır.
Sasani ve Bizans modellerinden esinlenerek "Berid"
denilen gelişmiş bir posta ve istihbarat teşkilatı kurulmuştur.
Devlet görevlilerinin yolsuzlukları ve güç sahiplerinin
zayıfları ezmesi gibi durumlarda devreye girmesi için Mezalim adında yüksek
mahkeme kurulmuştur.
İslam hukukçuları, ticaretten vergi alınmasını genellikle
şeriata aykırı bulmuşlardır.
Ekonomi
İslam uygarlığı, Bağdat ve Basra gibi nüfusu yüzbinleri aşan
büyük metropollerin merkezde olduğu bir kent uygarlığıdır.
İslam, Çin'den İspanya'ya kadar uzanan geniş bir alanda bir
tür "dünya pazarı" oluşturmuştur.
İslam dinarı uluslararası bir para birimi haline gelmiş;
Müslüman tüccarlar Hindistan ve Çin gibi uzak coğrafyalarda ticaret kolonileri
kurmuştur.
O dönemde fakir olan Avrupa, İslam ülkelerine hammadde ve
köle sağlayan, karşılığında ise mamul madde alan bir konumdadır.
Dinsel hukuk, arz ve talebin fiyatları serbestçe
belirlemesini savunmuş, devletin tavan fiyat koymasını (narh) hoş görmemiştir.
Para ekonomisinin gelişmesiyle "sakk" denilen
ödeme buyrukları ortaya çıkmıştır. Bugün kullandığımız «çek», Arapça sakk'tan
gelir.
Ayrıca poliçe ve kliring sistemleri de bu dönemde
geliştirilmiştir.
İslam kentlerinde tekstil, kağıt, cam, metal ve eczacılık
gibi alanlarda ileri bir uzmanlaşma ve sanayi üretimi mevcuttu.
Maxime Rodinson'a göre İslam dünyası, Avrupa burjuvazisi
yükselene kadar dünyanın en geniş ve en gelişmiş kapitalist kesimine sahip
olmuştur.
Batı Avrupa'dan farklı olarak, İslam dünyasında büyük arazi
sahipleri ile ticaret burjuvazisi iç içe geçmiştir.
Dinsel Görüntülü Emekçi Örgütleri
12. Yüzyıl Batı Avrupası'nda ortaya çıkan komünler, loncalar
ve meslek korporasyonları gibi bağımsız burjuva örgütlenmeleri İslam
kentlerinde yoktur.
İslam ülkelerinde ticaret burjuvazisi, ayrı bir
hukuki/siyasal örgütlenme kurmak yerine doğrudan kentin egemen/ayan tabakası
içinde yer almıştır.
Selçuklu dönemi ile birlikte askeri ikta sisteminin
gelişmesi, askeri sınıfı büyük toprak sahibi yapmış; bu da tüccarların
(burjuvazinin) siyasal gücünü ikinci plana itmiştir.
Fütüvva (Fityan /
Civanmerdan)
9. Yüzyıldan itibaren
kabile bağlarından kopmuş, bekar gençlerin dayanışma ve arkadaşlık ilkeleriyle
kurduğu örgütlerdir. İlk dönem fütüvva örgütleri (Anadolu Ahiliğinden farklı
olarak) henüz mesleki/lonca niteliği taşımaz.
Ayyarun: Şehirlerin alt
tabakalarından, belli bir mesleği olmayan veya en alt işlerde çalışan
yoksul/marjinal kesimdir. Otoritenin zayıfladığı dönemlerde zengin
mahallelerini haraca bağlayıp terör estirebildikleri gibi, kentteki iç güvenlik
güçlerine veya milislere de dönüşmüşlerdir.
Ahdat: Suriye ve Mısır
metinlerinde geçen, fityan/ayyarun yapısına benzeyen ancak daha burjuva kökenli
ve kent güvenliğini/yönetimini üstlenebilen milis teşkilatıdır (Halep ve Şam'da
11. yüzyılda belediye başkanlığı benzeri roller üstlenmişlerdir).
İslam kentlerinde Batı'daki gibi özerk bir hukuk rejimi
olmasa da, merkezi yönetimin tanıdığı/atadığı ve kentin zengin
eşrafı/tüccarları arasından çıkan bir "Reis"
bulunur.
Reis, hem kentin çıkarlarını devlete karşı savunur (vergi
pazarlığı yapar), hem kentin asayişinden, imarından ve konukların
ağırlanmasından sorumludur.
Doğu/İslam dünyasında ticaret gelişmiş olsa da temel
zenginlik kaynağı topraktır.
İslam’da Arazi Mülkiyeti
İslam, başlangıcından itibaren özel mülkiyete dayanır.
Fetihlerle genişleyen İslam coğrafyasında, ele geçirilen
topraklar genellikle eski sahiplerinin elinde bırakılmış ve bu arazilerden
"haraç" adı verilen bir vergi alınmıştır. Haracını ödeyen çiftçi,
arazisinin tam mülkiyetine sahiptir; arazisini satabilir, devredebilir, miras
yoluyla oğullarına geçirebilir.
Katai: Devlet arazisinin
"ölü toprağı canlandırmak" koşuluyla özel kişilere verilmesidir. Bu
arazi tipi, Selçuklu ikta'ından farklı olarak tam bir özel mülktür.
Vakıflar: Mülk
sahiplerinin mülklerini parçalanmaktan veya devlet müsaderesinden korumak
amacıyla kurdukları tesislerdir.
Klasik İslam döneminde küçük köylü mülkiyeti oldukça
yaygındır.
Özellikle Horasan bölgesinde özgür çiftçilerin (azad-merd)
sayısının kalabalık olduğu belirtilir.
Kent eşrafı, tüccarlar ve yüksek memurlar zamanla büyük
topraklar edinmişlerdir. Özellikle 10. yüzyıldan itibaren bu süreç hızlanmış,
müsadere ve zorla satın almalarla büyük mülkler oluşmuştur.
Zayıf arazi sahiplerinin, vergi memurlarının zulmünden
korunmak için kudretli kişilerin himayesine girmesine "talci'a" veya
"ilca'" denir. Bu sistem, mülkiyetin kağıt üzerinde el değiştirmesine
ve köylünün zamanla özgürlüğünü yitirerek koruyucusuna bağımlı hale gelmesine
yol açmıştır.
Tarımda köle emeği kullanımı, Güney Irak'taki şeker kamışı
plantasyonları gibi sınırlı alanlar dışında düşüktür.
Yaygın olan sistem, muzara'a (ortakçılık) ilişkisidir.
Hukuk açısından olmasa bile, ekonomik açıdan toprağa
bağımlılık doğar; çünkü köylü genellikle arazi sahibine sürekli borçludur.
Marksist görüşe göre, üreticinin artı-ürününe ekonomi dışı
baskılarla el konulan her sistem feodaldir. Oysa gördük ki, klasik İslam
toplumu, o çağdaki Batı feodal toplumundan çok daha düzgün bir devlet ve hukuk
düzenine sahip idi.
Asyagil Üretim Biçimi ve Marx
Marx'ın Doğu toplumlarına bakışı zamanla evrilmiştir:
1853: Özel mülkiyetin yokluğunu "Doğu cennetinin gerçek
anahtarı" olarak görür ve merkezi devletin sulama işlerindeki rolünü
vurgular.
1858: Kendi kendine yeterli, dışa kapalı köy topluluklarının
(mikrokozmos) evrimi engellediğini savunur.
1880: Yeni bilgiler ışığında görüşlerini yumuşatmış,
"tarım komünü"nün hem ortak hem özel mülkiyet öğelerini barındıran
dinamik bir yapı olduğunu kabul etmiştir.
İslam Toplumunda Sınıflar
İslam toplumunda hukuki eşitlik ilkesine rağmen fiili bir
tabakalaşma mevcuttur. İbn Haldun'a göre şeref dereceleri (cah), iktidar ve
servetle doğrudan ilişkilidir.
İslam tarihinde zenci köle ayaklanmaları (Zenci isyanı),
Karmatiler ve Babek hareketleri gibi büyük halk hareketleri görülmüştür.
Bu hareketler genellikle dinsel bir kisveye bürünse de
temelinde toprak ve vergi sorunları yatar.
Özellikle Mazdek geleneğine bağlanan eşitlikçi hareketler,
egemen sınıflarda büyük korku yaratmıştır.
4 - İslam İmparatorluğunun Parçalanışı
İslam İmparatorluğu, VIII. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren birliğini kaybetmeye başlamıştır.
Batı'da Emevi soyundan Abdurrahman İspanya'da devlet
kurarken, Kuzey Afrika'da Hariciler ve Fas'ta İdrisoğulları bağımsızlıklarını
ilan etmişlerdir.
Atlantik'ten Orta Asya içlerine değin uzanan İslam
İmparatorluğu, yükselme döneminde bile birliğini koruyamamıştır.
Samanoğulları, Gazneliler ve Karahanlılar
İmparatorluğun Doğu bölgesinde de özerk yönetimler ortaya
çıkmıştır.
Horasan'da Tahiroğulları, Ceyhun ötesinde ise Samanoğulları
egemenlik kurmuştur.
Bu dönemde Seistan'da Yakup ve Hazar Denizi güneyinde
Hasanoğulları gibi yerel güçler belirmiştir.
Merkezi otoritenin çözülmesi vergi gelirlerini azaltırken,
ordu harcamaları artmıştır.
Savaş tekniklerindeki değişim (kuşatma savaşları, ağır
süvari, kundaklı yay), profesyonel ve eğitilmiş orduları zorunlu kılmıştır.
Bu ihtiyaç, "bedevi Arap ordusunun yerini alan Horasan
ordusu" gibi profesyonel örgütlerin doğmasına yol açmıştır.
Halife Mu'tasım, Horasanlılara bağımlı kalmamak için Türk ve
Deylemli kölelerden oluşan bir ordu kurmuştur.
Ancak bu ordu beklenenin aksine halifeyi korumak yerine onu
komutanların elinde bir "kukla" haline getirmiştir.
900 yılında 14 milyon dinara ulaşan bütçe gelirlerinin
yarısı Orduya gider.
Bu mali kriz, büyük askeri şeflerin eyaletlerde özerk
komutanlıklar (Tolunoğulları, İhşidoğulları gibi) kurmasına zemin hazırlamıştır.
İkta Sistemi
Askeri şeflerin maaşlarını ödeyemeyen hazine, kamu
arazisinin vergi gelirlerini (haraç) subaylara dağıtmaya başlamıştır.
Bu sistem, askeri sınıfı bir tür toprak soyluluğuna
dönüştürmüştür.
Bağdat'ta yönetime "emirlerin emiri" (emirülümera)
denilen baş askeri şefler egemen olmuştur.
Bu dönemde "şansı yolunda giden her maceracı, bir
beylik kurabilir" hale gelmiştir.
Halifeliğin zayıflamasıyla vezirlik kurumu en geniş
özerkliğine kavuşmuştur.
Vezirler, kendi katip kadrolarıyla iş başına gelen ve giden
profesyonel yöneticiler haline gelmiştir.
Merkezi otorite zayıflarken eyaletler ekonomik ve kültürel
olarak yükselmiştir.
Yerel vergilerin Bağdat'a gitmeyip eyaletlerde harcanması
bayındırlığı artırmıştır.
Saffârîler
Soylu olmayan kişilerin alt tabakalara dayanarak yükselmesi
bu dönemin ilginç bir özelliğidir.
Yakup b. Leys’in bakırcılıktan (Saffâr), kardeşi Amr’ın ise
duvarcılık ve eşek sürücülüğünden gelmesi, Saffârîler'i dönemin aristokratik ve
soylu hanedanlarından tamamen ayırır.
Yakup’un meşruiyetini halifelik beratından değil, kılıcından
alması ("İşte benim beratım" diyerek kılıcını göstermesi) ve
halifeden gelen hediyelere karşı ekmek, soğan, balık yiyerek "Yenilirsem
geldiğim yere dönerim" demesi, askeri güce dayalı halkçı ve pragmatik
duruşunu simgeler.
akup ve Amr, iktidarlarını sadık ordularına borçludur.
Ordunun sürekliliği için sık sık kent zenginlerinin ve tüccarların mallarına el
koymuşlar, bu da varlıklı sınıfların (eşraf ve dihkanlar) onlardan nefret
etmesine yol açmıştır.
Buhara'da şehir eşrafı ve fıkıh bilginleri, düzeni sağlamak
için Sâmânî iktidarını (İsmail b. Ahmed) yardıma çağırmıştır. İsmail, topraksız
köylüleri ve çeteleri ezip mülk sahiplerinin düzenini yeniden kurmuştur.
Samanoğlu Devleti
Sâmânîler döneminde Orta Asya, Çin'den Bağdat'a ve Kuzey
Avrupa'ya uzanan küresel bir ticaret merkezine dönüşmüştür.
Baltık Denizi kıyılarında ve İsveç'te bulunan 100 binden
fazla Sâmânî gümüş parası (dirhem), Doğu İslam dünyasının Vikingler ve Kuzey
Avrupa ile kurduğu devasa ticari ağı ve ekonomik dinamizmini kanıtlamaktadır.
Samanoğulları, soylu valilere ve dihkanlara karşı denge
kurmak için bir Türk köle ordusu oluşturmuşlardır.
Nizamülmülk'e göre, "itaatli bir köle, yüz oğula
yeğdir" çünkü köle efendisinin uzun yaşamasını ister.
Alptegin gibi köle komutanlar bu sistemde büyük servetler
edinmiş ve siyasi güç kazanmışlardır.
Büveyhoğulları
945 yılında Şii Büveyhoğulları Bağdat'a egemen olarak
halifeliği tam denetim altına almışlardır. Halifenin yetkilerini elinden
almışlar ancak Sünni halk üzerindeki otoritelerini korumak için onu makamında
tutmuşlardır.
Orta Asya'da Alevilik gelişirken, "ihtilalci
şiilik" (İsmaililik) ezilmiştir.
Samani Emiri Nasr'ın İsmaili olduğu gerekçesiyle tahttan
indirilmesi ve ardından yapılan kırım, bölgedeki mezhepsel gerilimleri
göstermektedir.
Büveyhoğulları döneminde mali sıkıntılar nedeniyle ikta
sistemi genişletilmiş, özel mülklere ve vakıflara dahi el konulmuştur.
İkta, bir çeşit "immunite" (bağışıklık) kazanarak
vergi memurlarının giremediği bir alan haline gelmiştir.
Gazneliler
Samani kölesi Alptegin tarafından temeli atılan devlet, bir
köle komutanlar yönetimi karakteri taşır.
Sebük-tegin ordunun feodalleşmesini engelleyerek ücretli bir
meslek ordusu kurmuştur.
Gazne Devleti, Hint altın ve gümüşüne dayanarak Horasan'ı
ele geçirir.
Gazneliler, büyüyen orduyu beslemek için halkı ve zenginleri
ağır şekilde vergilendirmişlerdir.
Vergi toplama süreci "süt veren ineği, süt vermez
duruma getirecek biçimde" yürütülmüştür.
Vezirler dahi işkence ve müsadereden kurtulamamıştır.
İslam kentlerinde yalnız köle ve asker olarak değil, çeşitli
mesleklerde çalışan Türklerin sayısının arttığı görülür.
Karahanlılar
Türklerin yerleşik yaşama geçişiyle birlikte bölgede kurulan
ilk Müslüman Türk devletidir.
Karluklar veya Dokuz Oğuzlar temelinde yükselmiştir.
Karahanlı Devleti, göçebe bozkır siyasal düzeninden klasik İslam
devletine bir geçiş aşaması olarak gözükür.
Askeri güç büyük ölçüde göçebe savaşçılara dayanırken,
kentlerde "tapugçı" denilen saray muhafızları oluşturulmuştur.
Bu yapı, Batı feodalitesine benzer bir bey-savaşçı sadakat
ilişkisi doğurmuştur.
Türk feodalitesinde evcil savaşçılardan söz edilen bu
sistemde, savaşçılar beylerin "kanat tüyü" olarak görülmüştür.
5 - Oğuzlar, Türkmenler ve Türkler
Kaşgarlı Mahmut'a göre "Tanrı, yeryüzünün en yüksek
bölgelerini Türklerin yurdu yapmıştır."
Kuzey kuşağı Türkleri (Kırgızlar, Kimekler) avcı-toplayıcı
ve göçebe yaşamı sürdürmüşlerdir.
Kırgızlar için "vahşi hayvan tabiatına sahiptir...
yasasız ve acımasızdırlar" gibi ifadeler kullanılmıştır.
Kimekler ise soğuk iklimde kayak kullanarak avlanmışlardır.
Şamanist Oğuzlar
Oğuzlar X. yüzyılda hala göçebe ve şamanisttirler.
İbn Fadlan'ın aktardığına göre Oğuzlar, İslam mantığındaki
bir dine tam girmemiş olsalar da zorda kaldıklarında veya zulme uğradıklarında
başlarını göğe kaldırıp "Bir Tengri" derler. Ayrıca büyüklere veya
iyilik gördükleri kişilere duydukları saygıyı göstermek için secde ederler.
Oğuzlar suyu kutsal saydıkları ve kirletmekten korktukları
için suyla yıkanmaktan (özellikle cünüplük sonrası yıkanmaktan) kaçınırlar. Bir
yabancının suya girdiğini gördüklerinde bunu kendilerine yapılmış bir
"sihir/büyü" sayıp ceza keserler.
Kadınlar erkeklerden kaçmazlar, yüzlerini veya vücutlarını
gizlemezler. Buna karşın zina büyük bir suçtur.
Talas'ın doğusundaki Karluklar, Çiğiller ve Yağmalar,
Kuzeydeki göçebe Oğuzların aksine tarım, avcılık ve köylü/kentli yaşamına
geçmişlerdir. İslamiyet'i ilk kabul eden Türk toplulukları arasında yer
alırlar.
Oğuzların Kökeni
Birçok klasik Türk tarihçisi, Seyhun (Sırderya) ve Aral
çevresindeki Oğuzların, Orhun Yazıtları'nda geçen ve Moğolistan coğrafyasında
yaşayan Dokuz Oğuzların torunları olduğunu savunur. Bu görüşe göre Oğuzlar,
VIII. yüzyıl sonlarında (İbnü'l-Esîr'in aktardığı Halife Mehdi dönemi olayları
uyarınca) kitleler halinde Batı'ya göç etmişlerdir.
Sovyet bilginleri, bölgede kültürel ve etnik bir süreklilik
olduğunu; Oğuzların Aral-Seyhun çevresindeki yerli İrani/Saka/Masaget halklar,
Akhunlar (Heftalitler) ve Doğu'dan gelen Türk boylarının karışımıyla oluştuğunu
ileri sürer.
Prof. Dr. Faruk Sümer, Seyhun Oğuzlarının Dokuz Oğuzlardan
ziyade Batı Göktürklerin (Onoklar) devamı (özellikle Çu-Talas hattındaki
Nu-şi-pi kolu) olduğunu savunur.
Oğuz Türkçesi, Doğu Türkçesinden söz varlığı ve gramer
bakımından belirgin şekilde ayrılır; Soğdca gibi İrani dillerden geçmiş
alıntılar barındırır.
Oğuz destanlarında (Dede Korkut, Ebülgazi) Moğolistan/Ötüken
geçmişine dair hiçbir iz yoktur. Yurt olarak daima Seyhun kıyıları, Karacuk
(Karadağ) silsilesi, Isık Göl ve Sir Derya çevresi gösterilir.
Oğuz ili 24 boydan oluşur. Sistem Boz-ok ve Üç-ok olmak
üzere iki ana kola ayrılır.
Her boyun başında bir bey, kolların başında kol-beyi
(örneğin Üç-ok şefi/Beylerbeyi Salur Kazan) ve en tepede Hanlar Hanı (Bayındır
Han) yer alır. Beylerin meclisteki oturma yeri (orun) ve şölenlerde ziyafet
etinden alacağı pay (ülüş), onların boy hiyerarşisindeki statüsünü belirler.
Müslüman tüccarların Oğuz ülkesinden geçebilmesi için
belirli bir Oğuz ev sahibi (dost) edinmesi, ona ve ailesine hediyeler (kumaş,
baharat vb.) getirmesi gerekiyordu.
Zenginleşen ve sürülerini genişleten aileler, boylarından
koparak kendilerine bağlı fakir akrabalar, köleler ve çobanlarla yeni göç
birimleri (konat) oluşturdular.
Askeri Çeteler
Boyların dağılması, kabile hiyerarşisinden bağımsız, sadece
askeri başarıya ve yağmaya dayalı "askeri çetelerin" ve karizmatik
liderlerin doğmasına yol açtı.
Selçukluların atası Selçuk Bey, Kınık boyunun geleneksel bir
boy beyinden ziyade, Yabgu veya Hazar Hakanı'nın yanında görev yapan bağımsız
bir Sü-başı (askeri çete reisi / condottiere) idi. Yabgu ile arası bozulunca
kendisine bağlı 100 atlı, 1500 deve ve 50 bin koyunla Cend bölgesine çekilmiş;
burada Cend'deki Müslüman halka yardım ederek güç kazanmıştır. Selçuk ve
oğulları (Tuğrul, Çağrı, Arslan Yabgu), tıpkı Avrupalı paralı asker komutanları
(condottieri) gibi çıkarları doğrultusunda Samanoğulları, Karahanlılar ve
Gazneliler arasında ittifaklar kurup bozmuşlardır.
Göçebe ve Şamanist kalan Oğuzlar, yerleşik hayata geçip
İslamiyet'i kabul eden soydaşlarını hor görür ve onlara "Yatuk"
(tembel, bir yere oturup kalan) adını verirlerdi.
Türklere Karşı İslam Savunma Düzeni
Tahiroğulları ve Samanoğulları gibi Müslüman-İranlı
hanedanlar, göçebe Türkleri kitlesel olarak İslamlaştırmak yerine sınır
boylarına kaleler ve surlar inşa ederek (ribat) kentleri ve tarım arazilerini
korumayı tercih etmişlerdir.
Harizmşahlar kışın Oğuzları sürmek için yıllık seferler
düzenlemiş, Hazar Hakanlığı ise nehrin donduğu kış aylarında Volga (İdil)
Nehrini doğal bir sur olarak kullanıp Oğuz akınlarını durdurmaya çalışmıştır.
Göçebe bozkıra yapılan seferlerin en kârlı yanı tutsak
kölelerdi.
Ebu Müslim’in ölümünden sonra İshak el-Türk, Ebu Müslim
öğretisini Türkler arasında yaymıştır. İlk Müslüman Karahanlı hükümdarı Satuk
Buğra Han’ın Şii/Alevi meyilli olduğu (Minorsky, Togan) ve bu bölgede Şii-Zeydi
etkilerinin yoğun olduğu belirtilir.
Samanî prensleri veya Nişaburlu sufi vaiz Kalamati'nin
etkisiyle İslam’ı seçen Satuk Buğra Han, Müslüman gazilerin desteğiyle amcası
Oğulçak’a ve doğudaki Şamanist Büyük Kagan’a karşı mücadele etmiştir.
Satuk'un oğlu Baytaş (Musa) döneminde, 960 yılında yaklaşık
200 bin çadırlık (Yağma, Karluk, Çiğil, Tuhsi) Türk topluluğu resmen İslam’a
geçmiştir.
Türkler Neden İslam Oldu?
Pritsak & Kaşgarlı Tarihçiler: Ticari ilişkiler
ve lüks maddelere duyulan ilgi. Satuk Buğra Han'ın Müslüman tüccarların
getirdiği dokuma ve tatlılara duyduğu sempatiyle başlayan merakı.
Prof. Dr. Faruk Sümer: En büyük etken gelişmiş ticari
ilişkiler ve bozkıra giren Müslüman derviş/şeyhlerin dinsel propagandasıdır.
W. Barthold: Türklerin İslam’ı kabülü, çağın en
yüksek ve üstün medeniyetine (İslam Uygarlığı) katılma arzusuyla
gerçekleşmiştir. (Barthold, Batılıların "Türkler savaşçı oldukları için
cihad/şehitlik fikrini sevip Müslüman oldular" tezini reddeder).
Prof. Dr. Zeki Velidi Togan: İslamiyet’in bozkıra,
Türklerin eski inançları olan Şamanizm, Maniheizim ve Budizm ile kolayca
bağdaşabilen Şiilik, Alevilik ve Tasavvuf/Sufilik kanallarıyla girdiğini
savunur.
Oğuzların İslam Oluşu
Selçuklular, Aşağı Seyhun bölgesindeki Cend kenti
yakınlarına gelince, Müslüman halkla iç içe yaşayabilmek için İslam’ı kabul
etmeye karar verirler.
Müslüman olan Selçuk, Cend bölgesindeki Müslümanların
"kafir" saydığı Oğuz Yabgusu’na haraç vermesini uygun bulmayarak
vergi memurlarını kovmuş ve bağımsızlığını ilan etmiştir.
Karahanlılar, Maveraünnehir'i halkın ve yerel derebeylerin
(dihkanların) desteğiyle dirençle karşılaşmadan almıştır; çünkü
Samanoğulları’nın ağır vergileri halkta hoşnutsuzluk yaratmıştır.
Samanoğlu Devleti'nin 999'da yıkılmasının ardından bölge
Gazneliler ve Karahanlılar arasında paylaşılmıştır. Selçuklu Oğuzları ise bu
süreçte bazen ganimet için bazen de siyasi ittifaklarla farklı tarafların
yanında savaşmışlardır.
Selçuk’un ölümü sonrası Arslan Yabgu İsrail ile yeğenleri
Tuğrul ve Çağrı beyler arasında kopukluklar başlamıştır.
Arslan Yabgu İsrail liderliğindeki Oğuzlar, Karahanlı Ali
Tegin’in hizmetine girerek Buhara’yı ele geçirmesine yardım etmişlerdir.
Gazneli Mahmut, Arslan Yabgu’nun artan gücünden çekinmiş ve
onu bir hile ile yakalayarak Hindistan’da bir kalede hapsetmiştir.
Arslan Yabgu’nun tutuklanmasının ardından ona bağlı 4 bin
çadırlık Oğuz grubu, Tuğrul ve Çağrı beylere katılmak yerine Gaznelilere
sığınmış ve Horasan’a yerleşmiştir.
Bu gruplar zamanla Gazneli zulmüne karşı ayaklanmış, bir
kısmı Balhan dağlarına kaçarken (Balhan Oğuzları), bir kısmı Batı İran’a
yönelmiştir (Irak Türkmenleri).
Tuğrul ve Çağrı beylere bağlı Selçuklular, Karahanlı Ali
Tegin’in ölümü ve Şah Melik’in baskınları sonrası büyük kayıplar vererek
Horasan’a, Nesa çölüne göç etmek zorunda kalmışlardır.
Türk Tarihinde Bir Dönüm Noktası
Gazneli Sultan Mesud, Horasan'ı sadece mali bir
kaynak/sömürge olarak görmüş; Amul bölgesine bir milyon dinar gibi ödenmesi
imkânsız vergiler yüklemiştir. Zenginlere işkence yapan müstahriçler (vergi
tahsildarları) ve ordu eliyle yapılan baskılar halkı çileden çıkarmıştır.
Gazneli Generali Sü-başı'nın 15 bin kişilik düzenli ordusu,
erzak ve maaş sıkıntısı çekerken; Çoban-savaşçı olan Selçuklu Türkmenleri çok
az şeyle yetinebildikleri ve sürülerine dayandıkları için uzun süreli savaşlara
dayanabilmişlerdir. Ekili arazilerin tahrip olması düzenli hassa ordusunu aç
bırakırken, göçebe Türkmenlerin tarlaları otlağa dönüştürme işine yaramıştır.
Çağrı (Davud) Bey komutasındaki Selçuklu gücü Serahs
kapılarında Sü-başı'yı hezimete uğratmış ve Horasan'ın kapıları Selçuklulara
tamamen açılmıştır.
Horasan kent eşrafı (toprak sahipleri, ulema, tüccarlar);
hem Gaznelilerin aşırı vergi baskısından hem ayyar tehdidinden hem de
kontrolsüz Türkmen yağmalarından bıkmıştı.
Horasan eşrafı, yağmacı şefler (Kızıl, Buka vb.) yerine;
Türkmenleri dizginleyebilecek, kent hukukuna ve mülkiyete saygı duyacak
Selçuklu hanedanını (Tuğrul ve Çağrı Beyler) kurtarıcı ve otorite olarak kabule
hazır hale gelmiştir.
Tuğrul Bey Nişapur'a girdiğinde, Şadyah'taki bahçede Sultan
Mesud'un tahtına oturmuş; ancak Kadı Said'i ayağa kalkarak karşılamıştır.
Kadı Said'in "Adaletli olun, zulmetmeyin, halkı askere
ezdirmeyin" şeklindeki sert ve mesafeli öğütlerini büyük bir
alçakgönüllülükle kabul etmiş; "Biz yeniyiz, Acemlerin (Tazikan)
geleneklerini bilmeyiz, bize öğüt vermeye devam edin" diyerek devlet
idaresinde kentsel bürokrasiye ve ulemaya muhtaç olduğunu göstermiştir.
Tuğrul Bey, bölgedeki halk üzerinde etkili olan sufi
şeyhlerinin (Şeyh Ebu Said gibi) desteğini almaya önem vermiştir. Bu şeyhler,
Selçuklu liderlerine manevi bir meşruiyet sağlamışlardır.
1040 yılında gerçekleşen Dendanekan Savaşı, Selçuklu
Devleti'nin kesin kuruluşunu sağlamıştır. Selçuklular, Gazneli ordusunu susuz
bırakma ve yıpratma taktikleriyle yenmeyi başarmışlardır. Savaş alanında
kurulan çadırda Tuğrul Bey "Horasan Emiri" olarak selamlanmıştır.
Çağrı Bey, doğuda Karahanlılara karşı savunmada kalırken, Tuğrul
Bey batıda, Rey kentine yönelmiş ve burayı başkent yapmıştır. Yerel prensleri
kendisine "vasal" (bağımlı) kılarak otoritesini genişletmiştir.
Devlet genişledikçe Selçuklu ailesi içinde toprak (ikta) ve
egemenlik kavgaları baş göstermiştir. İbrahim Yınal ve Kutalmış gibi isimler,
Tuğrul Bey’in otoritesine zaman zaman baş kaldırmışlardır.
Tuğrul Bey 1055 yılında Bağdat’a girerek Şii Buveyhoğulları
Devleti’ne son vermiş ve halifeyi himayesi altına almıştır. Ancak bu süreçte
Selçuklu ordusu ile Bağdat halkı arasında çatışmalar ve yağma olayları
yaşanmıştır.
Gazneli Mahmud tarafından Kalincar Kalesi'ne hapsedilen
Arslan Yabgu'nun takipçileri (Gök-taş, Buka, Mansur, Anası-oğlu gibi beyler
liderliğindeki Irak Türkmenleri), Tuğrul Bey'e güvenmemişlerdir.
Selçuklu otoritesinden kaçan Türkmenler Yukarı
Mezopotamya'ya gelerek bölgedeki Arap (Ukayliler), Kürt (Mervaniler) ve Büveyhi
güçleriyle çatışmışlardır.
Halife, düzenlenen büyük bir törenle Tuğrul Bey’e yedi siyah
hil'at giydirmiş ve onu "Doğu ve Batının Hükümdarı" ilan etmiştir.
Böylece İslam dünyasında dinsel otorite halifede, siyasal otorite ise sultanda
toplanmıştır.
İbrahim Yınal, Fatımilerle gizli bir anlaşma yaparak
Tuğrul’a karşı ayaklanmış, ancak yenilerek öldürülmüştür. Bu süreçte Besasiri,
Bağdat’ı kısa süreliğine ele geçirip hutbeyi Fatımi halifesi adına okutsa da
Tuğrul Bey geri dönerek halifeyi tekrar makamına oturtmuştur.
Tuğrul Bey, ömrünün son yıllarında Halife’nin kızı Seyyide
ile evlenmek için büyük bir diplomatik mücadele vermiştir. Halife başlangıçta
dirense de ekonomik ve siyasi baskılar sonucu bu evliliğe razı olmuştur.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder