2 Nisan 2026 Perşembe

Doğan Avcıoğlu - Türklerin Tarihi Cilt 3 - Notlar

Doğan Avcıoğlu - Türklerin Tarihi Cilt 3 - Notlar

Tekin Yayınevi, 1979

 


İslamiyet ve Türkler

1 - İslamiyet’in Doğuşu ve Arapların Dinî Olarak Gelişmesi

İslamiyet, İlkin Arap'ın Dini İdi; Arap Olmayan Müslümanlar Köle Durumunda İdi

Ötüken'den Horasan'a

840 yılında Uygurların Ötüken'den çıkarılmasıyla bölge giderek Moğollaşmış, Türk boyları Batı'ya göç ederek İslam dünyasıyla ilişki kurmuştur

Müslümanlığın kabulü, Türklerin İslam ülkelerini fethini kolaylaştırır ve Türk tarihi bu noktadan sonra İslam tarihinin bir parçası haline gelir.

 

İslam'dan Önce Araplar

Kabileler halinde, çöle dağılmış olan Arapların hayatının merkezinde açlık ve susuzluk vardır.

Açlık, kabileleri birbirlerini yağmalamaya, karılarını ve çocuklarını tutsak etmeye iter.

Bu dönemde yağma akınları bir nüfus-besin dengesi sağlama aracıdır.

 

Kadın Özgürlüğü

İslam'dan önce kadın mirasçı sayılıyor, peçe zorunluluğu yok.

Erkek çocuk doğurması halinde kabilenin tam üyesi sayılıyor.

 

Arap Tanrıları

İslam öncesinde Arap kabilelerinin Allah inancı vardır. Lat, Menat, Uzza gibi tanrıçalara ve cinlere de tapılıyor fakat Mekkeliler en büyük yeminlerini «Allah» adına yapıyorlar.

 

Bizans ve Sasani mücadelesinden yararlanan bir ticaret ve "banka" kenti haline gelmiştir.

Kadınlar da Mekke’de ticaret yapabilmektedir.

 

Ekonomik dönüşüm kabile bağlarını gevşettiği ve merkezi bir otorite ihtiyaç doğdu.

İslam ilkin bir Arap dini olarak doğdu ve din ile devlet birleşti.

 

Medine'ye göç sonrası yaşanan maddi sıkıntılar…

 

Başlangıçta dinsel propaganda olan cihad ganimet vaadiyle bedevileri cezbetti

 

Kabileler çeşitli yöntemlerle (diplomasi, terör, çıkar sağlama) devlete bağlandı ve Yarımada'nın Araplaştırıldı.

Fetihlerle birlikte Araplar egemen bir kast haline geldi

 

Hz. Ömer, Devletin Ekonomik Temellerini Kurar

Hz. Ömer fethedilen toprakları savaşçılara dağıtmak yerine devletin malı (fay) sayarak vergiye (haraç) bağladı ve devlet hazinesini kurdu.

 

«İslam Sosyalisti» Ebu Zerr

İslam imparatorluğunun hızla genişlemesi, beraberinde büyük bir servet akışı ve bu servetin paylaşımı sorununu getirdi.

 

Eyalet valileri ve bedevi savaşçılar, fethettikleri yerlerin vergi ve toprak gelirlerinin kendilerinde kalmasını isterken; merkez (Medine) bu kaynakları tek elde toplamak istedi.

 

Halife Osman'ın bu özerkleşme eğilimini kırmak için yönetime Emevi soyundan (özellikle Muaviye gibi) kendi akrabalarını getirmesi, "adalet ve eşitlik" ilkesine darbe vurdu.

 

Sistem, fethedilen yerel halkların (mevali/gayrimüslimler) sömürülmesine ve dışlanmasına dayanıyordu.

 

Ebû Zerr, ganimet ve devlet olanaklarıyla başkentte ve Şam’da lüks içinde yaşamaya başlayan yönetici elitlere karşı çıktı. Kur'an'daki infak ve kenetleme (serveti biriktirme) ayetlerini sadece Ehl-i Kitab'a değil, Müslüman egemenlere de uyarladı.

Bu tavrı nedeniyle Şam'dan sürgün edildi.

 

Halife Osman'ın öldürülmesiyle başlayan ilk Fitne süreci, İslam devletinin jeopolitik merkezini kökten değiştirdi

Hz. Ali yönetim merkezini Irak/Kûfe'ye taşırken, Muaviye Suriye/Şam'ı merkez yaptı. Savaşın galibi Muaviye olunca Şam, imparatorluğun kalbi haline geldi.

Siyasi güç ve ticaret yolları Fırat/Şam eksenine kayınca Mekke ve Medine, imparatorluğun "taşrası" durumuna düştü.

 

«İslam’ın Altın Çağı» İnancı

İslam, tüccar bir toplumda doğduğu için serbest piyasayı, ticareti ve özel mülkiyeti korumuştur. Sınıfsız bir toplum veya özel mülkiyetin lağvedilmesi söz konusu değildir; kölelik, mülkiyet farkları ve kiralama sistemleri mevcuttur.

 

Cumhuriyetten Monarşiye

Muaviye ile birlikte "Kabile/Cemaat Devleti" yerini Bizans ve Sasani modelini esas alan merkezi bir imparatorluğa bıraktı.

"Seçim/biat" esaslı halifelik dönemi bitti; babadan oğula geçen monarşik bir sülale (Emeviler) dönemi başladı.

 

Muaviye, pragmatik bir devlet adamı zekasıyla yerli Hristiyan unsurları idari mekanizmaya dahil ederek kurumsallaşmayı başardı.

 

Emevilerle birlikte imparatorluk bir "Arap Devleti" karakteri kazandı

 

İkinci Sınıf Müslümanlar: Mevali

Arap olmayan Müslümanlar (Türkler ve İranlılar) "Mevali" sayılarak dışlandı

Dışlanan mevalilerin Şii ve Harici akımlara destek vererek eşitlik aradı, bu hareketler Emevi düzenini sarstı.

 

2 - Türklerin İslamiyet’e Direnişleri

Türkler ve İranlılar

İslamiyet Türklere genellikle İranlılar aracılığıyla ulaştı.

Her ne kadar Firdevsi'nin ünlü Şehname'si iki etnik grup arasında sürekli savaş ve düşmanlıklardan söz ederse de, Türkler ve İranlılar arasında sıkı ekonomik ve kültürel ilişkiler sürdürülür.

 

Afganistan'daki Halaç Türkleri

Ceyhun nehrinin güneyinde Türk varlığı özellikle Halaç Türkleri üzerinden arttı

Halaçların Akhun (Heftalit) konfederasyonu içinde bölgeye geldikleri ve Gazne bölgesinde yerleşik hayatla asimile oldukları bilinmektedir.

Halaç, eski günlerde Gur gerisinde, Hindistan ve Seistan arasındaki bölgeye gelmiş bir cins Türktür. Onlar görünüş, giyim ve dil bakımından Türk olan hayvan yetiştiricileridir.

 

Seyhun Türkleri

Göktürkler döneminde Seyhun, Talas ve Çu nehirleri arasında yoğun bir Türk nüfusu toplandı

Bu durum bölgede İran dilli halkların Türkleşmesine yol açtı

 

Soğd ve Harizm bölgelerinde Büyük İskender döneminden kalma, Grek sitelerini andıran kent devletçikleri egemen oldu. Tarımsal koşullar bu dağınık siyasal yapıyı belirledi

 

Bölgedeki asıl güç büyük arazi sahibi "dihkanlar" oldu. Dikhalar yüksek kuleli şatolarda yaşayarak Batı Avrupa'daki feodal beylere benzer bir egemenlik kurdular.

 

Soğd ve Harizm dihkanları Batı'daki feodal soylulardan farklı olarak uluslararası ticaretle de uğraştılar.

Göktürk çağında yerleşik Soğdlular ile göçebe Türkler Çin ipek ticaretindeki ortak çıkarlardan dolayı ilişki içinde oldular.

 

İslamiyet öncesinde Türk boyları arasında Şamanizm'in yanı sıra Zerdüştlük, Budizm, Nasturi Hıristiyanlığı ve Mani dini yaygındı.

 

İlk İslam-Türk Savaşları

Arapların 650 yılından sonra Horasan'a ilerlemelerine karşı ilk ciddi direniş Toharistan ve Badgis bölgelerinde Neyzek Tarhan ve Rutbil gibi liderlerce gösterildi.

 

Emevilerin sert fetih politikaları sonucu yıkılan Sasanilerin son prensleri Türk yabgularına sığındı

 

Arapların Ceyhun'u geçerek Buhara'ya yaptıkları akınlarda Buhara dihkanları Türklerden yardım istedi. Bu dönemde Soğdlu-Türk ittifakı İslam ilerleyişine karşı uzun süre direndi

 

Bilge Tonyukuk ve İslam

Emeviler, İslam’ı kabul eden Türk ve Soğdlu (yerel Horasanlı) nüfustan, Müslüman olmalarına rağmen haksız yere haraç (toprak vergisi) ve cizye (baş vergisi) almaya devam ettiler.

 

Sabit b. Kutba gibi bazı Arap şefleri, Emevi merkez yönetiminin bu adaletsiz vergi politikasına karşı çıkarak yerel Türk ve Soğd soylularının (dihkanların) sözcülüğünü üstlenmiş, adalet talebiyle isyan etmişlerdir.

 

Tonyukuk’un ünlü "Demirkapı" seferi, Arapların bölgeye giriş yaptığı döneme denk gelir.

Bilge Tonyukuk liderliğindeki Doğu Göktürk ordusu; Çu Nehri, Kızılkum Çölü ve Akdağ'ı aşarak Semerkant-Buhara hattından "Demirkapı"ya (Baysun Geçidi) kadar ilerlemiştir.

Tonyukuk, Araplarla doğrudan sistemli ve büyük bir Meydan Savaşı'na girmekten kaçınmış; şehirleri kuşatmak yerine ganimet (altın, gümüş, esir, deve) toplayarak gücünü korumuş ve Kuzey'e dönmüştür.

 

Emevi devletinin ağır vergi baskısına karşı; Şamanist Türkler, Budist Ak Hunlar, Hristiyan/Zerdüşti Soğdlar ve Emevi karşıtı Müslüman Arap (Kays kabilesi / Musa) güçleri Tirmiz merkezli bir koalisyon kurmuştur.

 

Bu koalisyon sayesinde resmi Emevi devletinin vergi memurları Ceyhun-Seyhun bölgesinden tamamen sürüldü.

 

Irak’ın sert valisi Haccâc-ı Zalim’in Rutbil (Kabil/Seistan Türk-Şahı hükümdarı) üzerine gönderdiği "Tavus Ordusu" komutanı Abdurrahman, Haccâc’a isyan ederek kendisini halife ilan etti.

Abdurrahman, Emevi halifeliğine karşı Türk hükümdarı Rutbil ile ittifak yaptı, yenildiğinde Rutbil’e sığındı.

 

Arap yöneticilerin ağır vergi baskılarına karşı yerel egemenler ve Türkler koalisyon kurarak İslam vergi tahsildarlarını bölgeden kovdular.

Emevi valileri, vergilerini topladıkları köylülerin İslam olmasına tahammülleri yoktu. Vergi gelirlerini düşürmemek adına halkın Müslüman olmasını engellemeye çalışmışlardır.

 

İslam’a Karşı Türkistan Koalisyonu

Arap Valisi Kuteybe'nin 705-715 yılları arasında bölgeyi sistemli fetih çabası, Vardan-hudat liderliğinde Soğdlu-Türk direnişini tetikledi.

Kuteybe'nin Toharistan'ı itaate almasıyla Göktürk yabgusu Şam'a sürgüne gönderildi.

 

Kuteybe'nin Harizm'i fethi sırasında yaptıklarını Biruni aktarır: Kuteybe; her çareye başvurarak, Harizmlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanları, bütün bilginleri yok etti. Böylece her şey karanlıklara gömüldü.

 

Türkistan’daki yerel egemenler Arapların istila ve yıkımlarından şikâyet ederek Çin İmparatoru'ndan yardım istediler.

 

Turgişlerin İslamla Savaşları

Turgiş Kaganı Su-lu 720'li yıllarda Soğd ayaklanmalarına destek verdiği için bölge halkı tarafından İslam baskısından kurtarıcı bir güç olarak görüldü.

Emevi Valisi Aşras'ın "Müslüman olandan haraç alınmayacak" vaadini yerine getirmemesi üzerine çıkan ayaklanmada Turgiş Kaganı Su-lu öldürüldü ve bundan sonra bölgede Türk direnişi zayıfladı.

 

Abbasiler

Emevi iktidarının Arap milliyetçiliği (mevali ayrımcılığı) ve ganimetlerin azalmasıyla oluşan toplumsal hoşnutsuzluk Abbasileri harekete geçirdi.

Abbasiler gizli bir ihtilal ağı kurarak propaganda merkezini Horasan’a taşıdı.

Ebu Müslim el-Horasani; mevaliyi, yerel Soğdlu dihkanları (toprak ağaları) ve Emevi karşıtı Arap kabilelerini bir araya getirdi. Siyah bayraklar açarak 747’de Merv’e girdi ve Emevi Hanedanı’nı kıyıma uğratarak Abbasi Devleti’ni (749/750) kurdu.

 

İktidara gelen Abbasiler (Ebu'l-Abbas el-Saffah ve Halife Mansur), Ali evladını ve kendilerini iktidara taşıyan Ebu Müslim’i tehdit olarak görüp tasfiye ettiler (Ebu Müslim 755’te öldürüldü).

 

Abbasi İhtilali, özünde bir Mevali (Arap olmayan Müslümanlar) zaferidir.

Emeviler dönemi bir "Arap Devleti" iken; Abbasiler ile birlikte bürokraside ve yönetimde Bermeki ailesi gibi İranlı ve Soğdlu dihkanlar etkinleşti.

 

Eşitlikçi pazar koşullarının oluşmasıyla Mâverâünnehir ticaret ağı genişledi.

 

Talas Savaşı

Çin’in (Tang Hanedanı) Taşkent ve Fergana üzerindeki baskısını artırması ve Taşkent hükümdarını hileyle öldürmesi üzerine, yerel Türk/Soğd güçleri Ebu Müslim’den yardım istedi.

 

Arap-Türk-Soğd birleşik ordusu ile Koreli General Gao Xianzhi komutasındaki Çin ordusu karşılaştı. Savaşın gidişatını, Çin ordusunun gerisindeki Karluk Türklerinin Arap safına geçmesi belirledi ve Çin ağır bir bozguna uğradı.

 

Çin’in Batı Türkistan’a doğru genişlemesi ve Orta Asya üzerindeki hakimiyet iddiası son buldu.

Çinli kaynakların aktardığına göre, Çin kazansaydı bölge Türkleri büyük oranda Budist olabilirdi.

Savaşın sonuçlarından biri de esir alınan Çinliler vasıtasıyla kağıt üretiminin Semerkant’a taşınması oldu. Bu sayede Mısır’ın papirüs tekeli yıkılarak dünya kültür tarihi değişti.

 

Ebu Müslim’in kalleşçe öldürülmesi, Mâverâünnehir ve Horasan’da resmi dine (Ortodoks İslam) ve Abbasi otoritesine karşı bir dizi "Senkretik" (eski inançlar ile aşırı Şii fikirlerin karışımı) köylü ayaklanmasını tetikledi.

 

Sinbad İsyanı: Ebu Müslim’in ölmediğini, Mehdi ve Mazdek ile birlikte döneceğini iddia ederek Zerdüştleri, Şiileri ve Mazdekçileri birleştirdi.

 

Ebu Müslim Destanları: Anadolu'ya ve Türk geleneklerine kadar uzanan Ebu Müslim imgesi; Ahiler, Fütüvvet ehli ve Yeniçeriler nezdinde kutsal bir halk kahramanına dönüştü.

 

Peçesiyle ünlü El-Mukanna

Tenasüh (ruh göçü) fikrini işleyerek ilahlık iddiasında bulundu.

Yoksul köylüleri, Şamanist bozkır Türklerini ve yerel Soğd yöneticilerini etrafında topladı. Mâverâünnehir’e yeni göç eden Oğuzlar ve Göktürk bakiyeleri, "Beyaz Giysililer" hareketine katılarak resmi Abbasi ordusuna karşı yıllarca savaştılar.

 

Mâverâünnehir ve Seyhun-Ceyhun bölgesinde Samanoğulları kurulana kadar süren savaşların ve ayaklanmaların görünürde "dini/mezhebi" (Şii, Heterodoks, Mazdekçi), özünde ise sınıfsal (ezilen köylü, ağır vergi), etnik (Arap üstünlüğüne tepki) ve siyasi (özerklik arayışı) nedenlere dayanmasıdır. Bozkır Türkleri (Karluklar, Oğuzlar, Peçenekler), bu süreçte Abbasi merkezine karşı yerel muhalefetlerin en büyük askeri destekçisi olmuşlardır.

 

Abbasiler, Seyhun ötesindeki bozkır Türklerinin akınlarını durdurmak için askeri ve mali açıdan yıpratıcı bir savunma politikası izlemek zorunda kaldılar.

Buhara çevresine 12 fersah (yaklaşık 72 km) uzunluğunda surlar ve Taşkent bölgesine "İhtiyar Kadın Duvarı" adı verilen devasa koruma duvarları inşa ettiler.

 

Bozkırın ganimet açısından fakir görünmesi, Abbasileri insan kaynağına, köle ticaretine yöneltti.

Dönemin Kâbusnâme gibi eserlerinde etnik özelliklere göre rehberler oluşturuldu: Oğuz ve Kıpçaklar sert/savaşçı; Karluk ve Hotanlılar sevecen/hizmete yatkın; Çiğil ve Yağmalar ise cesur ve yiğit olarak tanımlandı.

 

Halife Mu'tasım (833-842) kendisine bağlı, devşirme mantığına dayalı 40.000 ila 70.000 kişilik bir Türk Ordusu kurdu.

Bağdat'ın kuzeyinde Sâmerrâ şehri kuruldu. Türklerin yerli halkla evlenmesi yasaklandı; orduya özel Türk kızları getirilerek bir getto düzeni oluşturuldu.

Bu koruma ordusu kısa sürede halifeleri tahta çıkaran veya işkenceyle öldüren (Mütevekkil, Musta'în, Mu'tez, Muhtedî) bir askeri güce/vesayete dönüştü.

 

Sâmerrâ’daki komutanlar zamanla eyaletlere vali atandılar. Tulunîler (Ahmet b. Tulun) örneğinde olduğu gibi, Bağdat’a vergi vermeyi kesip kendi bağımsız devletlerini kurdular.

 

3 - İslam Uygarlığı, Çağın En İleri Uygarlığı İdi

Emevilerin aksine Abbasiler, askeri güçlerini Horasan ve İran desteğinden alarak Bağdat'ı başkent yapmışlardır.

Klasik İslam kültürü ve kurumları, bu dönemde İran kültür çerçevesi içinde şekillenmiştir.

 

Abbasiler, monarşiyi babadan oğula geçen bir sisteme oturtmaya çalışsalar da, Arap kabile zihniyeti ve Türklerdeki "devletin hanedanın ortak mülkü olduğu" anlayışı nedeniyle kanlı taht kavgaları yaşanmıştır.

 

Halifeler, kendilerini diğer Arap ailelerinden ayırmak için yabancı kökenli köle kadınlardan çocuk sahibi olmayı tercih etmişlerdir.

Harun Reşit'ten sonra halifelerin hemen hepsi, İranlı, Türk vb. kökenli köle kadınların çocukları olurlar.

 

Abbasiler, iktidarlarını dinsel bir meşruiyete dayandırmak için rejimi İslamlaştırmışlardır. Halife, Peygamber'in vekili ve dini lider (imam) olarak tanımlanmıştır.

Abbasi halifesi, Peygamber ailesinin mirasçısı ve Peygamber'in vekilidir, sırtında Peygamber'in hırkasını taşır. Bu süreçte, Tanrı yasası olan şeriatın geliştirilmesi için fıkıh ilmine büyük önem verilmiştir.

 

Hukuk

Başlangıçta "rey" (kişisel görüş) ve yerel geleneklere dayanan hukuk, zamanla Peygamber'in sünnetine ve hadislere dayandırılmaya başlanmıştır.

Ancak bu durum, hadislerin bilerek değiştirilmesine, hadisler uydurulmasına yol açar.

Hukuk düşüncesinde Kur'an ve sünnetin yanı sıra kıyas ve içtihat yöntemleri de gelişmiştir.

 

Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhepleri Abbasi döneminde ortaya çıktı.

Hanefi hukuk okulu, mevcut hukuk pratiğine ve devlet gereksinmelerine bağlı kalışıyla öteki okullardan ayrılır. Şafii ve Hanbeli okulları ise daha gelenekçi ve nakilci bir yol izlemişlerdir.

 

Basra ve Bağdat gibi merkezlerde kelam ilmi gelişmiş; insanın özgürlüğü, kader (cebriye-kaderiye) ve Tanrı'nın nitelikleri üzerine derin tartışmalar yapılmıştır.

 

Darül-Hikme

Halife Me'mun'un desteğiyle eski Yunan yapıtlarının Arapçaya çevrildiği bir "bilimsel rönesans" yaşanmıştır.

Kurulan Darül-Hikme (İlimler Akademisi) sayesinde Aristo ve Eflatun gibi filozofların eserleri İslam dünyasına kazandırılmıştır.

Avrupa, XII. Yüzyıldan sonra rönesans döneminde Yunan düşüncesini Arap aracılığıyla keşfeder.

 

Farabi ve İbn Sina, İslam inançları ile Yunan felsefesini uzlaştırmak için büyük çaba gösterirler. Buna karşın Gazali gibi isimler, aklı kullanarak imanın üstünlüğünü ve aklın yetersizliğini kanıtlamaya yönelmişlerdir.

 

Halife Me'mun, akılcı "Mu'tezile" öğretisini devletin resmi ideolojisi yapmış ve "Kur'an'ın yaratılmışlığı" dogmasını kabul ettirmek için "Mihna" adlı bir engizisyon mahkemesi kurmuştur. Ancak gelenekçi ulemanın direnişi sonucu bu zorlama başarısız olmuştur.

 

Vezirlik kurumu bu dönemde ortaya çıktı. Vezir, «bir yükü taşımaya yardımcı olan» anlamına gelir.

 

Devlet dairesindeki memurlar olan "küttap" (katipler) sınıfı, "adap" denilen yeni bir seküler kültürün temsilcileri olarak yükselmişlerdir.

Bu sınıf ile din uleması arasında bir karşıtlık yaşanmıştır.

 

Abbasi yönetiminde divanlar (bürolar) aracılığıyla yürütülen merkezi bir idari sistem kurulmuştur. Kağıt sanayiinin gelişmesiyle kırtasiyecilik ve kayıt tutma uzmanlığı önem kazanmıştır.

 

Sasani ve Bizans modellerinden esinlenerek "Berid" denilen gelişmiş bir posta ve istihbarat teşkilatı kurulmuştur.

 

Devlet görevlilerinin yolsuzlukları ve güç sahiplerinin zayıfları ezmesi gibi durumlarda devreye girmesi için Mezalim adında yüksek mahkeme kurulmuştur.

 

İslam hukukçuları, ticaretten vergi alınmasını genellikle şeriata aykırı bulmuşlardır.

 

Ekonomi

İslam uygarlığı, Bağdat ve Basra gibi nüfusu yüzbinleri aşan büyük metropollerin merkezde olduğu bir kent uygarlığıdır.

İslam, Çin'den İspanya'ya kadar uzanan geniş bir alanda bir tür "dünya pazarı" oluşturmuştur.

İslam dinarı uluslararası bir para birimi haline gelmiş; Müslüman tüccarlar Hindistan ve Çin gibi uzak coğrafyalarda ticaret kolonileri kurmuştur.

 

O dönemde fakir olan Avrupa, İslam ülkelerine hammadde ve köle sağlayan, karşılığında ise mamul madde alan bir konumdadır.

 

Dinsel hukuk, arz ve talebin fiyatları serbestçe belirlemesini savunmuş, devletin tavan fiyat koymasını (narh) hoş görmemiştir.

 

Para ekonomisinin gelişmesiyle "sakk" denilen ödeme buyrukları ortaya çıkmıştır. Bugün kullandığımız «çek», Arapça sakk'tan gelir.

Ayrıca poliçe ve kliring sistemleri de bu dönemde geliştirilmiştir.

 

İslam kentlerinde tekstil, kağıt, cam, metal ve eczacılık gibi alanlarda ileri bir uzmanlaşma ve sanayi üretimi mevcuttu.

Maxime Rodinson'a göre İslam dünyası, Avrupa burjuvazisi yükselene kadar dünyanın en geniş ve en gelişmiş kapitalist kesimine sahip olmuştur.

 

Batı Avrupa'dan farklı olarak, İslam dünyasında büyük arazi sahipleri ile ticaret burjuvazisi iç içe geçmiştir.

 

Dinsel Görüntülü Emekçi Örgütleri

12. Yüzyıl Batı Avrupası'nda ortaya çıkan komünler, loncalar ve meslek korporasyonları gibi bağımsız burjuva örgütlenmeleri İslam kentlerinde yoktur.

 

İslam ülkelerinde ticaret burjuvazisi, ayrı bir hukuki/siyasal örgütlenme kurmak yerine doğrudan kentin egemen/ayan tabakası içinde yer almıştır.

 

Selçuklu dönemi ile birlikte askeri ikta sisteminin gelişmesi, askeri sınıfı büyük toprak sahibi yapmış; bu da tüccarların (burjuvazinin) siyasal gücünü ikinci plana itmiştir.

 

Fütüvva (Fityan / Civanmerdan)

 9. Yüzyıldan itibaren kabile bağlarından kopmuş, bekar gençlerin dayanışma ve arkadaşlık ilkeleriyle kurduğu örgütlerdir. İlk dönem fütüvva örgütleri (Anadolu Ahiliğinden farklı olarak) henüz mesleki/lonca niteliği taşımaz.

 

Ayyarun: Şehirlerin alt tabakalarından, belli bir mesleği olmayan veya en alt işlerde çalışan yoksul/marjinal kesimdir. Otoritenin zayıfladığı dönemlerde zengin mahallelerini haraca bağlayıp terör estirebildikleri gibi, kentteki iç güvenlik güçlerine veya milislere de dönüşmüşlerdir.

 

Ahdat: Suriye ve Mısır metinlerinde geçen, fityan/ayyarun yapısına benzeyen ancak daha burjuva kökenli ve kent güvenliğini/yönetimini üstlenebilen milis teşkilatıdır (Halep ve Şam'da 11. yüzyılda belediye başkanlığı benzeri roller üstlenmişlerdir).

 

İslam kentlerinde Batı'daki gibi özerk bir hukuk rejimi olmasa da, merkezi yönetimin tanıdığı/atadığı ve kentin zengin eşrafı/tüccarları arasından çıkan bir "Reis" bulunur.

Reis, hem kentin çıkarlarını devlete karşı savunur (vergi pazarlığı yapar), hem kentin asayişinden, imarından ve konukların ağırlanmasından sorumludur.

 

Doğu/İslam dünyasında ticaret gelişmiş olsa da temel zenginlik kaynağı topraktır.

 

İslam’da Arazi Mülkiyeti

İslam, başlangıcından itibaren özel mülkiyete dayanır.

Fetihlerle genişleyen İslam coğrafyasında, ele geçirilen topraklar genellikle eski sahiplerinin elinde bırakılmış ve bu arazilerden "haraç" adı verilen bir vergi alınmıştır. Haracını ödeyen çiftçi, arazisinin tam mülkiyetine sahiptir; arazisini satabilir, devredebilir, miras yoluyla oğullarına geçirebilir.

 

Katai: Devlet arazisinin "ölü toprağı canlandırmak" koşuluyla özel kişilere verilmesidir. Bu arazi tipi, Selçuklu ikta'ından farklı olarak tam bir özel mülktür.

 

Vakıflar: Mülk sahiplerinin mülklerini parçalanmaktan veya devlet müsaderesinden korumak amacıyla kurdukları tesislerdir.

 

Klasik İslam döneminde küçük köylü mülkiyeti oldukça yaygındır.

Özellikle Horasan bölgesinde özgür çiftçilerin (azad-merd) sayısının kalabalık olduğu belirtilir.

 

Kent eşrafı, tüccarlar ve yüksek memurlar zamanla büyük topraklar edinmişlerdir. Özellikle 10. yüzyıldan itibaren bu süreç hızlanmış, müsadere ve zorla satın almalarla büyük mülkler oluşmuştur.

 

Zayıf arazi sahiplerinin, vergi memurlarının zulmünden korunmak için kudretli kişilerin himayesine girmesine "talci'a" veya "ilca'" denir. Bu sistem, mülkiyetin kağıt üzerinde el değiştirmesine ve köylünün zamanla özgürlüğünü yitirerek koruyucusuna bağımlı hale gelmesine yol açmıştır.

 

Tarımda köle emeği kullanımı, Güney Irak'taki şeker kamışı plantasyonları gibi sınırlı alanlar dışında düşüktür.

Yaygın olan sistem, muzara'a (ortakçılık) ilişkisidir.

Hukuk açısından olmasa bile, ekonomik açıdan toprağa bağımlılık doğar; çünkü köylü genellikle arazi sahibine sürekli borçludur.

 

Marksist görüşe göre, üreticinin artı-ürününe ekonomi dışı baskılarla el konulan her sistem feodaldir. Oysa gördük ki, klasik İslam toplumu, o çağdaki Batı feodal toplumundan çok daha düzgün bir devlet ve hukuk düzenine sahip idi.

 

Asyagil Üretim Biçimi ve Marx

Marx'ın Doğu toplumlarına bakışı zamanla evrilmiştir:

1853: Özel mülkiyetin yokluğunu "Doğu cennetinin gerçek anahtarı" olarak görür ve merkezi devletin sulama işlerindeki rolünü vurgular.

1858: Kendi kendine yeterli, dışa kapalı köy topluluklarının (mikrokozmos) evrimi engellediğini savunur.

1880: Yeni bilgiler ışığında görüşlerini yumuşatmış, "tarım komünü"nün hem ortak hem özel mülkiyet öğelerini barındıran dinamik bir yapı olduğunu kabul etmiştir.

 

İslam Toplumunda Sınıflar

İslam toplumunda hukuki eşitlik ilkesine rağmen fiili bir tabakalaşma mevcuttur. İbn Haldun'a göre şeref dereceleri (cah), iktidar ve servetle doğrudan ilişkilidir.

 

İslam tarihinde zenci köle ayaklanmaları (Zenci isyanı), Karmatiler ve Babek hareketleri gibi büyük halk hareketleri görülmüştür.

Bu hareketler genellikle dinsel bir kisveye bürünse de temelinde toprak ve vergi sorunları yatar.

Özellikle Mazdek geleneğine bağlanan eşitlikçi hareketler, egemen sınıflarda büyük korku yaratmıştır.

 

4 - İslam İmparatorluğunun Parçalanışı

İslam İmparatorluğu, VIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren birliğini kaybetmeye başlamıştır.

Batı'da Emevi soyundan Abdurrahman İspanya'da devlet kurarken, Kuzey Afrika'da Hariciler ve Fas'ta İdrisoğulları bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.

Atlantik'ten Orta Asya içlerine değin uzanan İslam İmparatorluğu, yükselme döneminde bile birliğini koruyamamıştır.

 

Samanoğulları, Gazneliler ve Karahanlılar

İmparatorluğun Doğu bölgesinde de özerk yönetimler ortaya çıkmıştır.

Horasan'da Tahiroğulları, Ceyhun ötesinde ise Samanoğulları egemenlik kurmuştur.

Bu dönemde Seistan'da Yakup ve Hazar Denizi güneyinde Hasanoğulları gibi yerel güçler belirmiştir.

 

Merkezi otoritenin çözülmesi vergi gelirlerini azaltırken, ordu harcamaları artmıştır.

Savaş tekniklerindeki değişim (kuşatma savaşları, ağır süvari, kundaklı yay), profesyonel ve eğitilmiş orduları zorunlu kılmıştır.

Bu ihtiyaç, "bedevi Arap ordusunun yerini alan Horasan ordusu" gibi profesyonel örgütlerin doğmasına yol açmıştır.

 

Halife Mu'tasım, Horasanlılara bağımlı kalmamak için Türk ve Deylemli kölelerden oluşan bir ordu kurmuştur.

Ancak bu ordu beklenenin aksine halifeyi korumak yerine onu komutanların elinde bir "kukla" haline getirmiştir.

900 yılında 14 milyon dinara ulaşan bütçe gelirlerinin yarısı Orduya gider.

Bu mali kriz, büyük askeri şeflerin eyaletlerde özerk komutanlıklar (Tolunoğulları, İhşidoğulları gibi) kurmasına zemin hazırlamıştır.

 

İkta Sistemi

Askeri şeflerin maaşlarını ödeyemeyen hazine, kamu arazisinin vergi gelirlerini (haraç) subaylara dağıtmaya başlamıştır.

Bu sistem, askeri sınıfı bir tür toprak soyluluğuna dönüştürmüştür.

 

Bağdat'ta yönetime "emirlerin emiri" (emirülümera) denilen baş askeri şefler egemen olmuştur.

Bu dönemde "şansı yolunda giden her maceracı, bir beylik kurabilir" hale gelmiştir.

 

Halifeliğin zayıflamasıyla vezirlik kurumu en geniş özerkliğine kavuşmuştur.

Vezirler, kendi katip kadrolarıyla iş başına gelen ve giden profesyonel yöneticiler haline gelmiştir.

 

Merkezi otorite zayıflarken eyaletler ekonomik ve kültürel olarak yükselmiştir.

Yerel vergilerin Bağdat'a gitmeyip eyaletlerde harcanması bayındırlığı artırmıştır.

 

Saffârîler

Soylu olmayan kişilerin alt tabakalara dayanarak yükselmesi bu dönemin ilginç bir özelliğidir.

Yakup b. Leys’in bakırcılıktan (Saffâr), kardeşi Amr’ın ise duvarcılık ve eşek sürücülüğünden gelmesi, Saffârîler'i dönemin aristokratik ve soylu hanedanlarından tamamen ayırır.

Yakup’un meşruiyetini halifelik beratından değil, kılıcından alması ("İşte benim beratım" diyerek kılıcını göstermesi) ve halifeden gelen hediyelere karşı ekmek, soğan, balık yiyerek "Yenilirsem geldiğim yere dönerim" demesi, askeri güce dayalı halkçı ve pragmatik duruşunu simgeler.

akup ve Amr, iktidarlarını sadık ordularına borçludur. Ordunun sürekliliği için sık sık kent zenginlerinin ve tüccarların mallarına el koymuşlar, bu da varlıklı sınıfların (eşraf ve dihkanlar) onlardan nefret etmesine yol açmıştır.

Buhara'da şehir eşrafı ve fıkıh bilginleri, düzeni sağlamak için Sâmânî iktidarını (İsmail b. Ahmed) yardıma çağırmıştır. İsmail, topraksız köylüleri ve çeteleri ezip mülk sahiplerinin düzenini yeniden kurmuştur.

 

Samanoğlu Devleti

Sâmânîler döneminde Orta Asya, Çin'den Bağdat'a ve Kuzey Avrupa'ya uzanan küresel bir ticaret merkezine dönüşmüştür.

Baltık Denizi kıyılarında ve İsveç'te bulunan 100 binden fazla Sâmânî gümüş parası (dirhem), Doğu İslam dünyasının Vikingler ve Kuzey Avrupa ile kurduğu devasa ticari ağı ve ekonomik dinamizmini kanıtlamaktadır.

 

Samanoğulları, soylu valilere ve dihkanlara karşı denge kurmak için bir Türk köle ordusu oluşturmuşlardır.

Nizamülmülk'e göre, "itaatli bir köle, yüz oğula yeğdir" çünkü köle efendisinin uzun yaşamasını ister.

Alptegin gibi köle komutanlar bu sistemde büyük servetler edinmiş ve siyasi güç kazanmışlardır.

 

Büveyhoğulları

945 yılında Şii Büveyhoğulları Bağdat'a egemen olarak halifeliği tam denetim altına almışlardır. Halifenin yetkilerini elinden almışlar ancak Sünni halk üzerindeki otoritelerini korumak için onu makamında tutmuşlardır.

 

Orta Asya'da Alevilik gelişirken, "ihtilalci şiilik" (İsmaililik) ezilmiştir.

Samani Emiri Nasr'ın İsmaili olduğu gerekçesiyle tahttan indirilmesi ve ardından yapılan kırım, bölgedeki mezhepsel gerilimleri göstermektedir.

 

Büveyhoğulları döneminde mali sıkıntılar nedeniyle ikta sistemi genişletilmiş, özel mülklere ve vakıflara dahi el konulmuştur.

İkta, bir çeşit "immunite" (bağışıklık) kazanarak vergi memurlarının giremediği bir alan haline gelmiştir.

 

Gazneliler

Samani kölesi Alptegin tarafından temeli atılan devlet, bir köle komutanlar yönetimi karakteri taşır.

Sebük-tegin ordunun feodalleşmesini engelleyerek ücretli bir meslek ordusu kurmuştur.

Gazne Devleti, Hint altın ve gümüşüne dayanarak Horasan'ı ele geçirir.

 

Gazneliler, büyüyen orduyu beslemek için halkı ve zenginleri ağır şekilde vergilendirmişlerdir.

Vergi toplama süreci "süt veren ineği, süt vermez duruma getirecek biçimde" yürütülmüştür.

Vezirler dahi işkence ve müsadereden kurtulamamıştır.

 

İslam kentlerinde yalnız köle ve asker olarak değil, çeşitli mesleklerde çalışan Türklerin sayısının arttığı görülür.

 

Karahanlılar

Türklerin yerleşik yaşama geçişiyle birlikte bölgede kurulan ilk Müslüman Türk devletidir.

Karluklar veya Dokuz Oğuzlar temelinde yükselmiştir.

Karahanlı Devleti, göçebe bozkır siyasal düzeninden klasik İslam devletine bir geçiş aşaması olarak gözükür.

 

Askeri güç büyük ölçüde göçebe savaşçılara dayanırken, kentlerde "tapugçı" denilen saray muhafızları oluşturulmuştur.

Bu yapı, Batı feodalitesine benzer bir bey-savaşçı sadakat ilişkisi doğurmuştur.

Türk feodalitesinde evcil savaşçılardan söz edilen bu sistemde, savaşçılar beylerin "kanat tüyü" olarak görülmüştür.

 

5 - Oğuzlar, Türkmenler ve Türkler

Kaşgarlı Mahmut'a göre "Tanrı, yeryüzünün en yüksek bölgelerini Türklerin yurdu yapmıştır."

 

Kuzey kuşağı Türkleri (Kırgızlar, Kimekler) avcı-toplayıcı ve göçebe yaşamı sürdürmüşlerdir.

Kırgızlar için "vahşi hayvan tabiatına sahiptir... yasasız ve acımasızdırlar" gibi ifadeler kullanılmıştır.

Kimekler ise soğuk iklimde kayak kullanarak avlanmışlardır.

 

Şamanist Oğuzlar

Oğuzlar X. yüzyılda hala göçebe ve şamanisttirler.

 

İbn Fadlan'ın aktardığına göre Oğuzlar, İslam mantığındaki bir dine tam girmemiş olsalar da zorda kaldıklarında veya zulme uğradıklarında başlarını göğe kaldırıp "Bir Tengri" derler. Ayrıca büyüklere veya iyilik gördükleri kişilere duydukları saygıyı göstermek için secde ederler.

 

Oğuzlar suyu kutsal saydıkları ve kirletmekten korktukları için suyla yıkanmaktan (özellikle cünüplük sonrası yıkanmaktan) kaçınırlar. Bir yabancının suya girdiğini gördüklerinde bunu kendilerine yapılmış bir "sihir/büyü" sayıp ceza keserler.

 

Kadınlar erkeklerden kaçmazlar, yüzlerini veya vücutlarını gizlemezler. Buna karşın zina büyük bir suçtur.

 

Talas'ın doğusundaki Karluklar, Çiğiller ve Yağmalar, Kuzeydeki göçebe Oğuzların aksine tarım, avcılık ve köylü/kentli yaşamına geçmişlerdir. İslamiyet'i ilk kabul eden Türk toplulukları arasında yer alırlar.

 

Oğuzların Kökeni

Birçok klasik Türk tarihçisi, Seyhun (Sırderya) ve Aral çevresindeki Oğuzların, Orhun Yazıtları'nda geçen ve Moğolistan coğrafyasında yaşayan Dokuz Oğuzların torunları olduğunu savunur. Bu görüşe göre Oğuzlar, VIII. yüzyıl sonlarında (İbnü'l-Esîr'in aktardığı Halife Mehdi dönemi olayları uyarınca) kitleler halinde Batı'ya göç etmişlerdir.

Sovyet bilginleri, bölgede kültürel ve etnik bir süreklilik olduğunu; Oğuzların Aral-Seyhun çevresindeki yerli İrani/Saka/Masaget halklar, Akhunlar (Heftalitler) ve Doğu'dan gelen Türk boylarının karışımıyla oluştuğunu ileri sürer.

 

Prof. Dr. Faruk Sümer, Seyhun Oğuzlarının Dokuz Oğuzlardan ziyade Batı Göktürklerin (Onoklar) devamı (özellikle Çu-Talas hattındaki Nu-şi-pi kolu) olduğunu savunur.

 

Oğuz Türkçesi, Doğu Türkçesinden söz varlığı ve gramer bakımından belirgin şekilde ayrılır; Soğdca gibi İrani dillerden geçmiş alıntılar barındırır.

 

Oğuz destanlarında (Dede Korkut, Ebülgazi) Moğolistan/Ötüken geçmişine dair hiçbir iz yoktur. Yurt olarak daima Seyhun kıyıları, Karacuk (Karadağ) silsilesi, Isık Göl ve Sir Derya çevresi gösterilir.

 

Oğuz ili 24 boydan oluşur. Sistem Boz-ok ve Üç-ok olmak üzere iki ana kola ayrılır.

 

Her boyun başında bir bey, kolların başında kol-beyi (örneğin Üç-ok şefi/Beylerbeyi Salur Kazan) ve en tepede Hanlar Hanı (Bayındır Han) yer alır. Beylerin meclisteki oturma yeri (orun) ve şölenlerde ziyafet etinden alacağı pay (ülüş), onların boy hiyerarşisindeki statüsünü belirler.

 

Müslüman tüccarların Oğuz ülkesinden geçebilmesi için belirli bir Oğuz ev sahibi (dost) edinmesi, ona ve ailesine hediyeler (kumaş, baharat vb.) getirmesi gerekiyordu.

 

Zenginleşen ve sürülerini genişleten aileler, boylarından koparak kendilerine bağlı fakir akrabalar, köleler ve çobanlarla yeni göç birimleri (konat) oluşturdular.

 

Askeri Çeteler

Boyların dağılması, kabile hiyerarşisinden bağımsız, sadece askeri başarıya ve yağmaya dayalı "askeri çetelerin" ve karizmatik liderlerin doğmasına yol açtı.

 

Selçukluların atası Selçuk Bey, Kınık boyunun geleneksel bir boy beyinden ziyade, Yabgu veya Hazar Hakanı'nın yanında görev yapan bağımsız bir Sü-başı (askeri çete reisi / condottiere) idi. Yabgu ile arası bozulunca kendisine bağlı 100 atlı, 1500 deve ve 50 bin koyunla Cend bölgesine çekilmiş; burada Cend'deki Müslüman halka yardım ederek güç kazanmıştır. Selçuk ve oğulları (Tuğrul, Çağrı, Arslan Yabgu), tıpkı Avrupalı paralı asker komutanları (condottieri) gibi çıkarları doğrultusunda Samanoğulları, Karahanlılar ve Gazneliler arasında ittifaklar kurup bozmuşlardır.

 

Göçebe ve Şamanist kalan Oğuzlar, yerleşik hayata geçip İslamiyet'i kabul eden soydaşlarını hor görür ve onlara "Yatuk" (tembel, bir yere oturup kalan) adını verirlerdi.

 

Türklere Karşı İslam Savunma Düzeni

Tahiroğulları ve Samanoğulları gibi Müslüman-İranlı hanedanlar, göçebe Türkleri kitlesel olarak İslamlaştırmak yerine sınır boylarına kaleler ve surlar inşa ederek (ribat) kentleri ve tarım arazilerini korumayı tercih etmişlerdir.

 

Harizmşahlar kışın Oğuzları sürmek için yıllık seferler düzenlemiş, Hazar Hakanlığı ise nehrin donduğu kış aylarında Volga (İdil) Nehrini doğal bir sur olarak kullanıp Oğuz akınlarını durdurmaya çalışmıştır.

 

Göçebe bozkıra yapılan seferlerin en kârlı yanı tutsak kölelerdi.

 

Ebu Müslim’in ölümünden sonra İshak el-Türk, Ebu Müslim öğretisini Türkler arasında yaymıştır. İlk Müslüman Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın Şii/Alevi meyilli olduğu (Minorsky, Togan) ve bu bölgede Şii-Zeydi etkilerinin yoğun olduğu belirtilir.

 

Samanî prensleri veya Nişaburlu sufi vaiz Kalamati'nin etkisiyle İslam’ı seçen Satuk Buğra Han, Müslüman gazilerin desteğiyle amcası Oğulçak’a ve doğudaki Şamanist Büyük Kagan’a karşı mücadele etmiştir.

Satuk'un oğlu Baytaş (Musa) döneminde, 960 yılında yaklaşık 200 bin çadırlık (Yağma, Karluk, Çiğil, Tuhsi) Türk topluluğu resmen İslam’a geçmiştir.

 

Türkler Neden İslam Oldu?

Pritsak & Kaşgarlı Tarihçiler: Ticari ilişkiler ve lüks maddelere duyulan ilgi. Satuk Buğra Han'ın Müslüman tüccarların getirdiği dokuma ve tatlılara duyduğu sempatiyle başlayan merakı.

 

Prof. Dr. Faruk Sümer: En büyük etken gelişmiş ticari ilişkiler ve bozkıra giren Müslüman derviş/şeyhlerin dinsel propagandasıdır.

 

W. Barthold: Türklerin İslam’ı kabülü, çağın en yüksek ve üstün medeniyetine (İslam Uygarlığı) katılma arzusuyla gerçekleşmiştir. (Barthold, Batılıların "Türkler savaşçı oldukları için cihad/şehitlik fikrini sevip Müslüman oldular" tezini reddeder).

 

Prof. Dr. Zeki Velidi Togan: İslamiyet’in bozkıra, Türklerin eski inançları olan Şamanizm, Maniheizim ve Budizm ile kolayca bağdaşabilen Şiilik, Alevilik ve Tasavvuf/Sufilik kanallarıyla girdiğini savunur.

 

Oğuzların İslam Oluşu

Selçuklular, Aşağı Seyhun bölgesindeki Cend kenti yakınlarına gelince, Müslüman halkla iç içe yaşayabilmek için İslam’ı kabul etmeye karar verirler.

 

Müslüman olan Selçuk, Cend bölgesindeki Müslümanların "kafir" saydığı Oğuz Yabgusu’na haraç vermesini uygun bulmayarak vergi memurlarını kovmuş ve bağımsızlığını ilan etmiştir.

 

Karahanlılar, Maveraünnehir'i halkın ve yerel derebeylerin (dihkanların) desteğiyle dirençle karşılaşmadan almıştır; çünkü Samanoğulları’nın ağır vergileri halkta hoşnutsuzluk yaratmıştır.

 

Samanoğlu Devleti'nin 999'da yıkılmasının ardından bölge Gazneliler ve Karahanlılar arasında paylaşılmıştır. Selçuklu Oğuzları ise bu süreçte bazen ganimet için bazen de siyasi ittifaklarla farklı tarafların yanında savaşmışlardır.

 

Selçuk’un ölümü sonrası Arslan Yabgu İsrail ile yeğenleri Tuğrul ve Çağrı beyler arasında kopukluklar başlamıştır.

 

Arslan Yabgu İsrail liderliğindeki Oğuzlar, Karahanlı Ali Tegin’in hizmetine girerek Buhara’yı ele geçirmesine yardım etmişlerdir.

 

Gazneli Mahmut, Arslan Yabgu’nun artan gücünden çekinmiş ve onu bir hile ile yakalayarak Hindistan’da bir kalede hapsetmiştir.

 

Arslan Yabgu’nun tutuklanmasının ardından ona bağlı 4 bin çadırlık Oğuz grubu, Tuğrul ve Çağrı beylere katılmak yerine Gaznelilere sığınmış ve Horasan’a yerleşmiştir.

Bu gruplar zamanla Gazneli zulmüne karşı ayaklanmış, bir kısmı Balhan dağlarına kaçarken (Balhan Oğuzları), bir kısmı Batı İran’a yönelmiştir (Irak Türkmenleri).

 

Tuğrul ve Çağrı beylere bağlı Selçuklular, Karahanlı Ali Tegin’in ölümü ve Şah Melik’in baskınları sonrası büyük kayıplar vererek Horasan’a, Nesa çölüne göç etmek zorunda kalmışlardır.

 

Türk Tarihinde Bir Dönüm Noktası

Gazneli Sultan Mesud, Horasan'ı sadece mali bir kaynak/sömürge olarak görmüş; Amul bölgesine bir milyon dinar gibi ödenmesi imkânsız vergiler yüklemiştir. Zenginlere işkence yapan müstahriçler (vergi tahsildarları) ve ordu eliyle yapılan baskılar halkı çileden çıkarmıştır.

Gazneli Generali Sü-başı'nın 15 bin kişilik düzenli ordusu, erzak ve maaş sıkıntısı çekerken; Çoban-savaşçı olan Selçuklu Türkmenleri çok az şeyle yetinebildikleri ve sürülerine dayandıkları için uzun süreli savaşlara dayanabilmişlerdir. Ekili arazilerin tahrip olması düzenli hassa ordusunu aç bırakırken, göçebe Türkmenlerin tarlaları otlağa dönüştürme işine yaramıştır.

 

Çağrı (Davud) Bey komutasındaki Selçuklu gücü Serahs kapılarında Sü-başı'yı hezimete uğratmış ve Horasan'ın kapıları Selçuklulara tamamen açılmıştır.

 

Horasan kent eşrafı (toprak sahipleri, ulema, tüccarlar); hem Gaznelilerin aşırı vergi baskısından hem ayyar tehdidinden hem de kontrolsüz Türkmen yağmalarından bıkmıştı.

Horasan eşrafı, yağmacı şefler (Kızıl, Buka vb.) yerine; Türkmenleri dizginleyebilecek, kent hukukuna ve mülkiyete saygı duyacak Selçuklu hanedanını (Tuğrul ve Çağrı Beyler) kurtarıcı ve otorite olarak kabule hazır hale gelmiştir.

 

Tuğrul Bey Nişapur'a girdiğinde, Şadyah'taki bahçede Sultan Mesud'un tahtına oturmuş; ancak Kadı Said'i ayağa kalkarak karşılamıştır.

Kadı Said'in "Adaletli olun, zulmetmeyin, halkı askere ezdirmeyin" şeklindeki sert ve mesafeli öğütlerini büyük bir alçakgönüllülükle kabul etmiş; "Biz yeniyiz, Acemlerin (Tazikan) geleneklerini bilmeyiz, bize öğüt vermeye devam edin" diyerek devlet idaresinde kentsel bürokrasiye ve ulemaya muhtaç olduğunu göstermiştir.

 

Tuğrul Bey, bölgedeki halk üzerinde etkili olan sufi şeyhlerinin (Şeyh Ebu Said gibi) desteğini almaya önem vermiştir. Bu şeyhler, Selçuklu liderlerine manevi bir meşruiyet sağlamışlardır.

 

1040 yılında gerçekleşen Dendanekan Savaşı, Selçuklu Devleti'nin kesin kuruluşunu sağlamıştır. Selçuklular, Gazneli ordusunu susuz bırakma ve yıpratma taktikleriyle yenmeyi başarmışlardır. Savaş alanında kurulan çadırda Tuğrul Bey "Horasan Emiri" olarak selamlanmıştır.

 

Çağrı Bey, doğuda Karahanlılara karşı savunmada kalırken, Tuğrul Bey batıda, Rey kentine yönelmiş ve burayı başkent yapmıştır. Yerel prensleri kendisine "vasal" (bağımlı) kılarak otoritesini genişletmiştir.

 

Devlet genişledikçe Selçuklu ailesi içinde toprak (ikta) ve egemenlik kavgaları baş göstermiştir. İbrahim Yınal ve Kutalmış gibi isimler, Tuğrul Bey’in otoritesine zaman zaman baş kaldırmışlardır.

 

Tuğrul Bey 1055 yılında Bağdat’a girerek Şii Buveyhoğulları Devleti’ne son vermiş ve halifeyi himayesi altına almıştır. Ancak bu süreçte Selçuklu ordusu ile Bağdat halkı arasında çatışmalar ve yağma olayları yaşanmıştır.

Gazneli Mahmud tarafından Kalincar Kalesi'ne hapsedilen Arslan Yabgu'nun takipçileri (Gök-taş, Buka, Mansur, Anası-oğlu gibi beyler liderliğindeki Irak Türkmenleri), Tuğrul Bey'e güvenmemişlerdir.

Selçuklu otoritesinden kaçan Türkmenler Yukarı Mezopotamya'ya gelerek bölgedeki Arap (Ukayliler), Kürt (Mervaniler) ve Büveyhi güçleriyle çatışmışlardır.

 

Halife, düzenlenen büyük bir törenle Tuğrul Bey’e yedi siyah hil'at giydirmiş ve onu "Doğu ve Batının Hükümdarı" ilan etmiştir. Böylece İslam dünyasında dinsel otorite halifede, siyasal otorite ise sultanda toplanmıştır.

 

İbrahim Yınal, Fatımilerle gizli bir anlaşma yaparak Tuğrul’a karşı ayaklanmış, ancak yenilerek öldürülmüştür. Bu süreçte Besasiri, Bağdat’ı kısa süreliğine ele geçirip hutbeyi Fatımi halifesi adına okutsa da Tuğrul Bey geri dönerek halifeyi tekrar makamına oturtmuştur.

 

Tuğrul Bey, ömrünün son yıllarında Halife’nin kızı Seyyide ile evlenmek için büyük bir diplomatik mücadele vermiştir. Halife başlangıçta dirense de ekonomik ve siyasi baskılar sonucu bu evliliğe razı olmuştur.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder