1 Eylül 2021 Çarşamba

Jack London - Şafak Kızı

 Jack London - Şafak Kızı

 

Şafak Kızı (s. 5-23)

Sen ki, nasıl derler ona? Evet evet, hımbılın tekisin!

 

Şaşkın ördek gibi derler ya, aynı öylesin sen. Olmayacak yerlerde arıyorsun altını.

 

Uzak Diyarlarda (s. 24-)

Başımızı alıp, verelini uzak bir ülkeye gittiğimiz zaman, vardığımız yerin törelerine, geleneklerine uymak için, o zamana kadar bellediğimiz nice şey varsa, hepsini kafamızdan silip atmamız gerekir.

 

Kuzey Kutbundaki altın masalı bütün dünyaya yayıldığı, o büyülü Kuzey Kutbu sözünün insanların yüreğini titrettiği günlerde…

 

Yirmi yıldır Northland’lı altın arayıcıların gide gelen aşındırdıkları yolları bırakıp, bir takım dangalak gibi o da, ilkbaharda Edmonton’dan geçerek, adeta felâketten kaçarcasına altın arayan bir topluluğa karıştı.

 

…bir insan gerçek dostluğun d’sini bile bilmez ama soylu bir kişi olabilir.

Sanat tarihi uzmanı, yanındaki arkadaşına tam bir yabanın ayısı, pis, mundar bir hayvan gözüyle bakıyordu.

 

Hüzün başka iklimlerde, doğanın üstüne çöktüğü zaman, yine de bir umut kırıntısı, insanın yüreğini gönendirecek bir ışık eksik olmaz pek. Yarım kalmış bir türküyü tamamlayacak bir ses bulunur oldum olası. Gelgelelim Kuzeye vergi değildir bunlar.

 

Bir yerlerden soğuk geliyordu kurşun gibi.

 

Hatırlamak (s. 55-72)

Talihli İnci, binbir güçlükle, soluk soluğa karın üstünde yürüyor…

 

Hayat dediğin kalıbı deldirmemek için savaşmaktır,

 

Siwash (s. 73-95)

Hele erkek olsaydım bir ah!

Bu yürekten gelen haykırışın öyle büyük bir önemi yoktu. Ama Molly’nin kendisiyle birlikte çadırda duran iki adama pisliğe bakar gibi bakması onların gözünden kaçmamıştı.

 

O bir siwash’di. Ama kadındı ha! Her şeyiyle, bütün varlığıyla beyaz bir kadındı.

 

Siwash’i insan yerine, adam yerine komaz kimse.

 

Yolagelmez Yan (s. 96-109)

Yan, gık demeden debelenip durdu yerlerde.

 

Yan, nereye gideceğini bilmeden alabildiğine kaçıyordu. Kafasında bir tek düşünce vardı: «Yaşamak».

 

Yan, geri geri çekilip yumruklarını göstererek:

“Yo, yo diye bağırdı, asılmak falan istemiyorum ben…”

 

Fedakâr Kadın (s. 110-136)

Tüyleri buzdan diken diken olmuş tilki bakışlı, kurt kafasına benzeyen bir kafa çadırın perdeleri arasına süzülüverdi.

 

…kadınların fedakârlığından, sevgisinden falan söz ettiniz. Hakçası esaslı şeyler söylediniz. Benim de şimdi aklıma buralar daha yeniyken, insanların yaktığı ateşler yıldızlar kadar birbirinden uzakken olmuş birtakım şeyler geldi.

 

Sözünü edeceğim kadının adı Passuk’tur. Onu, kıyıda oturan anasından babasından namusumla satın almıştım.

 

Bir akşam dükkânda toplanmıştık hep. Boş raflara baktıkça, daha iyi duyuyorduk karnımızın açlığını.

 

Onun neden böyle birden halsizleştiğini, gücü kuvveti kalmadığını ossaat anlamıştım. Biz her gün yiyeceği kardeş payı yapıyorduk. O ise, her gün, kendine düşenin yarısını yemiş, yarısını küçük bir torbaya koyup artırmıştı. Şöyle dedi bana:

“Passuk’un yolu bitiyor burda. Ama seninki çok sürecek daha…”

 

Ayrılan Yollar (s. 137-159)

Güleç yüzlü, pırıl pırıl tenli türkücü oğlan, fasulyelerin fokur fokur kaynadığı tencereye bir parça daha su koymak için eğildi.

 

Hayat yaşanılır, çekilir nane değil. Çünkü birimizi beyaz, birimizi kızıl derili yaratmış. Haksızlığın daniskası bu. Sonra tutmuş yollarımızı birleştirmiş. Sonra tutmuş, yollarımızı ayırmış. Elimizden bir şey gelmiyor.

 

Türkçeleştiren: İrfan Yalçın

Yankı Yayınları, 1974




Jack London - Martin Eden

Harika bir roman. 
Martin Eden bir denizci, eğitim/görgü dersi (varsa böyle bir şey) alamamış ve bu nedenle bazı çevrelerce "kaba" görülen, küçümsenen biri. Onu küçümseyen çevrelerden Ruth adlı bir kıza âşık oluyor. Kızın sevgisini, takdirini kazanabilmek için kendini geliştirmeye çalışıyor. Okuyor, sürekli okuyor. 
Bir süre sonra yazılar/hikâyeler yazıp bunları dergilere gönderiyor. Çoğunlukla cevap bile alamıyor fakat yazmaya devam ediyor. 
Zor zamanlar geçirir fakat bunların üstesinden gelir, zaman geçer, yaptığı siyasi içerikli hararetli konuşmalardan biri bir dergide yayınlanır. Ruth'un ailesi  bu yazıyı, zaten sevmedikleri Martin'i başlarından savmak ve kızlarından uzaklaştırmak için fırsata dönüştürür. Ruth ondan uzaklaşır. Değer verdiği, entelektüel sohbet edebildiği tek arkadaşı intihar eder. Bu kötü günlerde bir romanı yayınlanır. Kitabı çok ilgi görürü fakat bu başarı Martin'in umurunda olmaz. Her şeyden uzaklaşıp güney denizine gitmek ister. 
Şöhreti artar, bir zamanlar onu küçümseyenler artık ona yakın olabilmek için sıraya girer. Ruth dahi , bir zamanlar "hata" deyip yüz çevirdiği Martin'in peşine düşer. 
Pek az sayıdaki yakınına maddi katkılar yapar ve güney denizin gitmek üzere yola çıkar. Denizi düşünerek güverteden aşağıya bırakır kendini.
...

Jack London - Martin Eden

 

Biri kapıyı anahtarla açarak içeri girdi. Onu, beceriksiz bir tavırla başındaki şapkasını çıkartan genç izledi.

Deniz kokan kaba giysiler vardı üstünde.

 

Güzelliğe karşı duyarlıydı.

 

Onun eline su dökmeye bile layık değildi...

 

Onlar yaşamı kitaplardan öğrenirken kendisi yaşamakla meşguldü.

 

Tek bir başarıyla onu kazanmayı umamazdı. Dişlerini fırçalamaktan, özgürlüğünü yitirmesi kadar kendini etkileyen kolalı yakaya varıncaya dek her şeyde kişisel bir reform yapmalıydı.

 

Aynada kendine bir kez daha baktı ve büyük bir ciddiyetle konuştu:

«Martin Eden, yarın sabah yapacağın ilk iş kütüphaneye gidip, görgü kitabı okumak olacak. Anlaşıldı mı?»

 

Görgü kurallarının çokluğu karşısında şaşırıp kaldı ve kibar bir toplumda insanlar arasındaki davranış biçimleri içinde kendini yitirdi.

 

Cinsellik ortaya çıkalı beri, geçen bütün yüzyıllar boyunca kadının en etkili konuşması gözleriyle olmuştur.

 

Ruth Morse ile ilk karşılaşmasından sonra okumayla dolu bir hafta geçmişti ve hala onu aramayı göze alamıyordu.

 

(Parasız kalan Martin çamaşırhanede çalışıyor)

 

“Bana ne zaman âşık oldun?” diye fısıldadı.

“Ta baştan beri, ilk baştan... Seni ilk gördüğüm andan beri…”

 

“Babanla benim senin için başka tasarılarımız var... Hayır, hayır! Senin için başka birini seçmiş falan değiliz. Planlarımız, kendi sınıfından, âşık olduğun zaman seçeceğin iyi ve saygıdeğer biriyle evlenmenden öteye gitmiyor.”

“Ama ben Martin'i seviyorum” diye karşı çıktı kız.

 

Dünyadaki müzik eleştirmenleri haklı olabilir. Ama ben, zevkimin yerine insanlığın bir ağızdan aldığı kararlan koymayacağım. Eğer bir şeyi beğenmezsem, beğenmem, hepsi bu kadar. Ve türümün birçokları bir şeyi beğeniyor, ya da beğendiklerini sanıyorlar diye aynı şeyi beğenmem için hiçbir neden yok. Beğendiğim ya da beğenmediğim şeylerde modayı izleyemem.

 

Ruth onun düşüncelerini, yine görünüşteki karşılaştırmalarla ve kabul edilmiş fikirlere olan inancına göre tarttı. Kimdi ki o, bütün dünya yanılırken haklı olacaktı? / s. 183-184

 

Ruth'a göre yoksulluk pek de hoş olmayan bir yaşama biçimiydi. Bu konu üstündeki bütün bilgisi bu kadardı.

 

Öykünüzün tefrika hakkına karşılık size kırk dolar öneriyoruz / s. 195

 

Martin'in şans yıldızı parlamaya başlamıştı. Ruth'un ziyaretinden bir gün sonra New York'taki haftalık dergilerden biri gülünç şiirleri için üç dolarlık bir çek gönderdi (s. 204).

 

Ama çok geçmeden başarı Martin'in adresini yitirdi… (s. 217)

 

Sevgi dolu bir mektup değildi bu.

Ama bütün mektupta Martin'e en acı gelen şu bölümdü: «Bir işe girip, kendini yükseltmeye çalışabilseydin!» diye yazıyordu. “Ama olacak şey değildi bu. (…) Lütfen bunu unutma. Bu yalnızca bir hataydı. Annemle babamın da belirttikleri gibi biz birbirimiz için yaratılmamıştık. Çok geç olmadan bunun farkına vardığımız için ikimiz de sevinmeliyiz... Beni görmeye çalışmanda hiçbir yarar yok,” diyordu mektubun sonlarına doğru.

 

Birkaç hafta sonra beklediği şey oldu. Ruth ile sokakta karşılaştı.

 

Kuzey Oakland'a kadar uzun bir yol vardı ama merdivenleri çıkıp odasına girene dek, yürüdüğünün farkına varmadı.

 

Odasına gelince yazmaya devam etti. Gündüzler ve geceler geçiyor, o masasının başından kalkmaksızın yazdıkça yazıyordu.

 

Yakında iki kitabı çıkacaktı ve yayımlanma olasılığı olan daha bir sürü kitabı vardı.

 

Birinin kapıya vurmasıyla kendine geldi. Uyumuyordu. Kapıya vurulduğu an bunun bir telgraf, bir mektup ya da çamaşırhaneden temiz çamaşırlarını getiren hizmetçilerden biri olduğunu düşündü. O anda aklına Joe geldi ve onun nerede olduğunu merak etti.

Sonra, “Girin,” dedi.

Aklı hala Joe'da idi. Kapıya dönüp bakmadı bile. Kapının yavaşça kapandığını duydu. Bunu uzun bir sessizlik izledi. Kapıya vurulduğunu unutmuştu bile. Bir kadının hıçkırdığını işittiğinde hala boş gözlerle önüne bakmaktaydı. isteksizce ve ani bir hıçkırıktı bu. Martin başını çevirirken fark etti bunu. Biraz sonra ayağa fırlamıştı.

“Ruth!” dedi şaşkınlıkla (s. 344).

 

“Gizlice girdim. Burada olduğumu kimse bilmiyor. Seni görmek istedim. Çok aptalca davrandığımı söylemek için geldim buraya. Artık senden ayrı kalmaya daha fazla dayanamadım. Kalbim buraya gelmeye zorladı beni. Çünkü... çünkü gelmek istiyordum.”

Böyle bir anda reddedilmenin bir kadının uğrayabileceği en büyük aşağılanma olduğunu düşünerek Ruth'a sarılıp onu kendine doğru çekti. Ama öpüşmelerinde hiçbir sıcaklık, dokunuşlarında hiçbir ihtiras yoktu (s. 345).

 

Bir süre ikisi de konuşmadan oturdular. Kız kara kara düşünüyor, Martin ise yitirdiği aşkını anımsıyordu. Şimdi Ruth'u hiçbir zaman gerçekten sevmemiş olduğunu anlıyordu. O idealize edilmiş bir Ruth'u, kendi yarattığı olağanüstü bir yaratığı, yazdığı aşk şiirlerindeki o saf kadını sevmişti (s. 350).

 

Editörler ve yayımcılar da mektup yığınlarını arttırıyordu. Editörler yazıları için, yayımcılar kitapları için ayağına kapanıyorlardı. Varını yoğunu rehincide bırakarak yazdığı o zavallı yazılarının ardında koşuyorlardı.

 

Kendi kendine sırıttı. Birkaç ay içinde insanlarda böyle bir fikir değişikliği yaratacak ne yapmıştı? (s. 356)

 

O anda durumunun ne denli umutsuz olduğunu anladı. Gölgeler vadisinde olduğunu berrak gözlerle gördü. İçindeki bütün yaşama duygusu onu bırakıyor, ölüme itiyordu.

Yirmi dört saatte uykuya ayırdığı dört saat, onun yaşamından çalınan bir zamandı. Şimdi ise yaşamdan nefret ediyordu. Hiçbir tadı kalmamıştı. Umutsuzluğu buradaydı işte. Yaşamı özlemeyen bir yaşam bitmeye yüz tutmuştu (s. 356-357).

 

Ömründe ilk kez Martin birinci sınıf bir kamarada yolculuk ediyordu.

 

Evrendeki yararlı tek şey buydu. Yaşam ıstırap veren bir yorgunluğa döndüğünde ölüm sonsuz uykusuyla bütün acıları dindirmeye hazırdı. Daha fazla ne bekliyordu?

Gitme zamanı gelmişti.

 

Kolları ve bacakları yorgunluktan hareket edemeyecek bir hale gelinceye dek derine indi.

 

Aşağılarda bir yere, karanlığın içine düştü. Bu kadarını biliyordu. Karanlığın içindeydi. Bunu bildiği an başka bir şey bilemedi.

 

Türkçeleştiren: Gülen Aktaş

Oda Yayınları

 


Jack London - Deniz Kurdu

Hikâyeyi anlatan elemanı taşıyan gemi, kaza yapar ve batar. Elemanı "Hayalet" isimli bir başka gemi denizden çıkarır. Hayalet'in kaptanı ilginç bir karakter, "deniz kurdu" adını ak ediyor. Kazazede ile kaptan arasında geçen diyaloglar dikkate değer. İkisi arasındaki gerilim ve çatışma çok güzel işleniyor. 

...

Jack London – Deniz Kurdu

 

Sausalito ile San Francisko arasında gidip gelen Martinez gemisine binmiştim.

 

Birden sis yarıldı kara bir tekne üstümüze geldi ve bize çarptı.

 

Bir can yeleği bulup sırtıma geçirdim ve suya daldım.

 

"Yeter artık, bağırma. Geldik! Kurtaracağız seni." dedi.

 

" Adın ne?"

"Van Weyden efendim. Humphrey Van Weyden."

"Yaşın kaç?"

"Otuzbeş."

 

Burada her şey kaba kuvvetle çözümleniyordu. İnsanlık, ahlak gibi erdemler bir kenara atılmıştı.

 

"Biliyor musun Hımbıl... İnsan ancak kendi kendine haksızlık eder. Benim sana parayı vermem, kendime karşı bir haksızlık değil mi?" dedi.

Öfkeyle bağırdım:

"Sizin ahlakla uzak yakın hiçbir ilginiz yok!"

" Evet, öyle." dedi hiç kızmadan. "Benim namım Kurt'tur, unutma !"

 

Kurt Larsen ' le dostluğumuz gün geçtikçe güçleniyordu.

 

"Ekin ekmeye giden çiftçileri gözünün önüne getir Hımbıl." dedi. "Tarlaya attıkları tohumlardan bir kısmı taşların ya da ısırgan otlarının üstüne düşerler ve hiçbir zaman kök salıp yeşeremezler. İşte ben de o talihsiz tohumlardan biriyim. Norveç'te, batı kıyılarında, Romsdal fiyordu dolaylarında doğdum. Danimarkalı bir ailenin çocuğum. Yoksul ve bilgisiz insanların arasında geçti çocukluğum. Küçük yaşlardan beri denizlerde, gemilerde çalıştım. Azar işittim, küfür yedim, itilip kakıldım."

 

Her taraf karanlık olunca üst ranzalardan kaptanın üzerine atılanlar oldu. Kaptan karşı koyuyordu, ama onlarla baş etmesi olanaksızdı.

Gemiciler: "Vur kafasına! Dağıt beynini !" diye bağırıyorlardı.

 

İkinci kaptan olduğum için, artık bulaşık yıkamıyordum.

 

Japonya kıyılarına gelince, büyük bir ayıbalığı sürüsü karşımıza çıktı.

 

Bizi ölümden kurtaran adaya "Gayret Adası" adını vermiştik. Adaya çıkınca kibrit getirmediğim için hayıflandım.

 

Kış mevsimi yakındı. Soğuktan korunmak için bir kulübe yapmak gerekiyordu.

 

Denize bakınca şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım neredeyse. Sığlıkta kocaman bir gemi vardı. Hem de çok iyi tanıdığım, içinde dolaştığım, iş yaptığım bir gemi... Evet... Yanılmamıştım. Hayalet'ti bu.

 

Her tarafımdan sular damlayarak güverteye çıktım. Ön kamara pislik içindeydi. İçinde kimseler yoktu. Daha sonra mutfağı, diğer kamaraları dolaştım. Oralarda da gemicileri bulamadım.

Tam gemiyi onarıp yola çıkabilmeyi, Maud'la içinde yaşamayı hayal ediyordum ki, pupanın yanında Kaptan Larsen'i görüverdim. Midem bulandı, düşmemek için bir yere tutundum. Gözlerimizi birbirimize dikmiştik. Hiç konuşmuyorduk.

Sonra tabancamı çekip üstüne doğrulttum.

 

"Haydi ne duruyorsun? Beklediğin ne? Ateş et çabuk..." dedi.

Tetiği çekmek istedim. Olmadı. Beceremedim.

Gülümsedi.

 

Kurt Larsen benden istediği kâğıdın üzerine; Sol tarafım da uyuşmaya başladı. Artık zamanım kalmadı..." diye yazdı.

 

Felç her yanını kaplamış olmalıydı.

Ama hala ölmemişti, nefes alıp veriyordu.

 

Ertesi sabah kalkıp güverteye çıktım. Hava düzelmişti. Mau'u aradım. Kurt Larsen'in yattığı yerde, onun başucunda buldum. Ağlıyordu. Kaptan'ın artık yaşamadığını anladım. Hıçkırarak:

"Biz fırtınayla meşgulken ölmüş." dedi.

 

Türkçeleştiren: Hüseyin Bengi Şen

Eğitim Yayınları


Jack London - Ademden Önce

Elemanı korku içinde bırakan rüyalarından söz ediliyor, eleman rüyalarında tarih öncesi / ilkel dönemde yaşamakta / yaşamaya çalışmakta. Rüyaları aracılığıyla okurları o aleme götürüyor. 
İyi yazılmış fakat okunmasa da olur.

Jack London - Ademden Önce

 

Resimler! Resimler! Resimler! Düşlerime üşüşen resim yığınları…

 

Yalnızca gündüzleri az çok mutlu olabiliyordum. Gecelerime ise korku egemendi

 

…benim korkum uzun yıllar öncesine özgü bir korku, yeryüzü daha çok gençken, üstelik genç yeryüzünün de gençliğinde etkin olan korkuydu.

 

Anımsayabildiğim günden beri uyku saatleri benim için dehşet dönemleri olmuştur. Düşlerimde hemen hemen hiç mutlu olmazdım.

 

Çift kişiliğimi, bendeki bu kısmi kişilik çözülmesini — sanırım böyle adlandırmakta haklıyım — kimseye söylememeyi, giz olarak saklamayı daha o zaman alışkanlık edinmiştim.

 

Düşlerimde hiç insan görmediğimi belirtmiştim.

 

Çocukluğumda en sık gördüğüm düşlerden biri şöyleydi… (…) Ağaçların yüksek dallarında kurulmuş yuvamda uzanmış yatarken altımdaki koca boşluğun bende uyandırdığı duygu, korku…

 

Düşlerim genellikle düşmelerle son bulur.

 

Herkes düş görür, ancak düşünün ortasında bile düş gördüğünün farkındadır ve eğer gördüğü kötü bir düşse, yalnızca bir düş olduğunu düşünerek avunabilir.

 

Türkçeleştiren: Anjel Selver

Oda Yayınları, 1982





Jack London - Kız, Kar ve Kan

 Jack London - Kız, Kar ve Kan

 


Özet: Alaska, Yukon, Klondike civarına nüfus çekmek için altın hayali ve zenginlik pompalayan romanlardan biri.

Jack London’ın ilk romanı.

Jack London henüz meşhur bir romancı olmadan önce, altına hücumun zirve yaptığı dönemlerde Klondike'de kısa bir süre kaldı

 

Klondike’de toprak zengini bir tüccarın kızı Frona, uzun bir aradan sonra babasının yanına dönüyor. Frona güce tapan evrimci biri.

Yolda tanıştığı genç mühendis Corliss ve kasabada bir hayli popüler olan gazeteci Gregory St Vincent Frona’yı arzular.

 

Romanın sonları, bahara doğru doğru; buzlar eriyecek, nehirde yol alırken karşı kıyıda yardıma ihtiyacı olan birini görürler. Frona’nın yanındakiler yardım etmek için kanoyla/tekneyle buz kütlelerinden kaçarak adama doğru yol alırlar.

 

Kasabadaki bir duruşma romanın son bölümünü oluşturuyor. Cinayetle suçlanan kişi Frona’nın nişanlısı Gregory. Cinayetle sonuçlanan olaylar açıklanmadan mahkeme başlıyor, sırf bu nedenle roman örgüsü kusurlu duruyor: Neredeyse 300 sayfa boyunca hiçbir şey olamayan romanın son bölümlerinde sıradışı kurtarma operasyonu ve sürpriz bir cinayet duruşması çıkıyor karşımıza. Belli ki “bitir artık” telkiniyle acele edilmiş.

 

Romandan notlar

Ülkeye Dönüş

Her şey hazır, Bayan Welse. Ama ne yazık kullanır durumda sandalımız yok.

 

Yolcular, itişip kakışıyor, birbirlerine sövüyorlardı. Bin kadar altın arayıcısı, ne pahasına olursa olsun, bir an önce karaya inmek istiyordu.

 

«Siz siz Frona Welse'siniz demek?» dedi yavaşça. Jacob Welse, babanız mı olur?»

«Evet ben Jacob Welse'in kızıyım.»

 

Sivash Kampı

 

Chilcoot Yolu

(Welse) Kuzey, yalnızca sağlam yüreklileri kabul eder. Evinize geri dönün. Burada kalırsanız, ölürsünüz.

 

Konuksever Bir Adam

Frona, kahve doldururken adamı dikkatle süzdü. Yüzü hoştu, bedeninden de bir tür enerji yayılıyordu. «Öğrenci olmalı,» dedi içinden.

 

«Siz tehlikelerden yılmayan şu budala kadınlardan olmalısınız,» dedi. Zengin olmayı mı düşlüyorsunuz, yoksa? Bu ülkeye iki tür kadın gelir: Kimisi babaları ve kocaları için sınırı aşarak gelir. Bunlar, saygıya değer kadınlardır. Ötekilere de sanatçı ya da ‹müzikhol yıldızı' denir... Ama şunu da aklınızdan çıkarmayın. Yola koyulan her kadın, bu iki gruptan birine girmek zorundadır. Bunun ortası yok.»

 

Jacob Welse

Jacob Welse'in Klondike'daki durumu oldukça tuhaftı. Ticaret yapılmayan bir ülkede de büyük işlerin tüccarıydı.

 

Demokrasinin çocuğu olarak, insanın doğal hakla-inanıyordu. Buna karşın, herkesin onun mutlak gücü karşısında da eğilmesini isterdi.

 

Platte Irmağı kıyısındaki çayırlıkta, göğün altında dünyaya gelmişti.

Sağlam yapılı Gal soyundan gelen Jacob Welse'in babası, Ohio'ya yerleşmek üzere Batı'yı ilk terkedenlerdendi. İrlanda göçmeninin kızı olan annesi, Ontario Kampında dünyaya gelmişti.

 

Yaradılışın sırrı, ayıklanmaya dayanıyordu. İnsan ancak bitmez tükenmez çabasıyla gelişiyordu. Dünya, güçlülerindi, yalnızca onlar üstün geliyordu.

 

Frona'nın Gelişi

«Baylar, size kızımı tanıtayım!» diye bağırdı Jacob Welse. Yüzünde büyük bir gurur okunuyordu.

 

Vance Corliss

Vance Corliss, evine aldığı genç kızla daha yakından ilgilenmek istiyordu.

 

İki Dost

(Frona) Kendi soyundan güçlü ve düzgün vücutlu adamlara gururla bakardı. Ona göre bir erkek, her şeyden önce mücadeleci olmalıydı.

 

Yolda Bir Kadın

 

Açıklamalar

 

Dawson'un Gazinosu

 

Gregory Saint-Vincent

«Siz gerçek bir öncüsünüz, Bay Saint-Vincent,» dedi Frona

 

(Saint-Vincent) Dünya çevresinde yeni bir yol bulma gibi delice bir düşünce kurdum.

 

İki Rakip

Gregory Saint-Vincet, kısa zamanda Dawson sosyetesinin en gözde adamlarından biri oldu.

 

Evlilik, serüven tutkusunun biricik çaresidir.

 

Aşk İlanı

Ufukta alçalan güneş, Frona'yı kızıla boyamıştı. Corliss, kendi soyundan gelen bu güzel kıza bakıyordu. Kızın ince bedeni, parıldayan havada yükseliyor, saclarında altın tozları oynaşıyor ye buz parçacıkları, kirpiklerini beyazlaştırıyordu.

Kızın ellerini tutkuyla yakaladı.

«Frona, karım olmak ister misiniz?»

 

Del Bishop'un Aklı

Frona kışlanın kapısında Corliss'ten ayrılırken elini sıktı, dostça gülümseyerek:

«Çok sevindirdiniz beni,» dedi.

«Dostluğumuzun ne olursa olsun, bozulmaması gerek. Beni görmeye eskisinden daha sık gelmenizi rica ediyorum. Anlaştık, değil mi?»

 

(Corliss) Suçu, Saint-Vincent'e yükledi. Ona Frona'yla birlikte sık sık rastlamıştı. Gazeteciye karşı duyduğu kin gitgide büyüyordu.

«Altın, otların kökleri arasında!»

 

Fransız Dağı'na Hücum

 

Baba ve Kız

«Gelecek yıl, bu zamanlar nerede olacağız acaba?»

Jacob Welse, bu soruyu odunlara sorar gibiydi. Sanki buna karşılıkmış gibi, odunlardan bir kıvılcım sıçradı.

 

«Bu adam... Şu Saint-Vincent... Aranızda ne var?»

«Ben... ne demek istediğini anlayamadım, baba.»

 

Doğan Aşk

Kız, başını Saint-Vincent'in omzuna dayadı.

Gökyüzü kızıl bir mantoya büründü.

 

Alçak Bir Adam

Çiğ et ve balık yiyen Kızılderililerin soyundan gelen Hao-Ha, soydaşları gibi ilkel ve sert huyluydu.

On yıl önce, Jacob Welse'in yanına aşçı olarak girmişti, o zamandan beri de bağlılıkla hizmet ediyordu.

 

Şunu Frona Welse'e verin

Kâğıtta, «Sizi görebilir miyim? - Lucile.» yazılıydı.

 

Beklenmeyen Ziyaretler

 

Albay Treathaway'ın Sürprizi

 

John Borg

 

Irmağın Çözülmesinden Önce

…ılık ve güzel bir bahar gelmişti.

 

Jacob Welse, bir süre sonra: «Bu bir adam,» dedi.

 

«Belki de ölmek üzere,» dedi Frona.

 

Jacob Welse, önden gidiyor, bastonuyla önünü, sağı solu yokluyordu.

 

«Oradaki zavallı adam... Onu kurtaramadık.»

 

Bijou’nun Tayfaları

Akıntının gücüyle, buzlar kıyıları yıkarak büyük bir hızla, ırmaktan aşağı iniyordu.

 

…hastayı sürüklerken, koca bir buz kütlesi kulübeye çarparak iskambil kâğıdı gibi devirdi.

Jacob Welse, su yüzüne çıktı. Başı çamur içinde kalmıştı.

 

Kurtarma

Kuzey toprağında yaşam kısadır.

 

Bijou, buzlu kıyıya birkaç kez vurduktan sonra, hareketsiz kaldı.

 

Duvardan kopan koca bir kütle üzerlerine yıkılınca, soluk soluğa toprağa serildiler.

 

Klondikeda Bir Yargılama

«Tommy, kayboldu,» diye mırıldandı Corliss.

(Frona) Onun eklemlerine vurdum, ne korkunç! Ama ne yapabilirdim? Kayığa asılmıştı, bizi devirebilirdi.

 

«Tanrı adına, mahkeme önünde söyleyeceklerin için yemin et...»

 

«Gregory, ne oluyor?»

Adam, kızın ellerini sıktı.

«Onlara inanmayın. Onlar beni... asmak istiyor.»

 

Saint-Vincent'in Savunması İçin

Kulübede maskeli iki yabancı gördüm. Başlıklarının kulaklıkları indirilmişti, yüzlerini göremedim.

Borg, tabancamı benden ödünç almıştı, silahsızdım.

…ikinci adam, Borg'un ve Bella'nın üzerine atıldı. Borg'u ve hizmetçiyi o öldürdü.

 

Tuzak

 

Yerli Gow

Sayın Başkan, adaletle alay ederek tutukluyu kaçırma girişiminde bulunan Jacob Welse'i, Frona Welse'i ve Coubertin'i kınamakla birlikte, onların bu iyi davranışlarına anlayış gösteriyoruz.

 

(Saint-Vincent) «Bu cinayeti ben işlemedim, ama tanık oldum. İki1 kişi yoktu, biri vardı yalnızca... Borg'u öldürdü ve Bella da ona yardım etti.»

 

O sırada, madencilerin dikkatini Separation Adası'nı dönüp, kıyıya yaklaşan büyük bir salın gelişi çekti.

 

«Hepiniz tanık olun, işte, John Borg'u bu adam öldürdü!»

 

Adı, Gow ve son nefesini vermek üzere.

 

John Borg, ayrılmadan önce ona: ‹Gow, bana karını ver. Karşılığında sana çok mal vereyim,' demiş. Gow, kabul etmemiş.

 

Borg kadını kaçırmış. Ona ‹Bella' adını takmış

 

Flitche, yerlinin alnındaki yara izini gösterdi.

Bu yarayı Borg yapmış. Gow, az kalsın ölecekmiş, uzun süre hasta yatmış. Ne babasını, ne annesini ne de kimseyi tanımıyormuş, küçük bir bebek gibiymiş. Sonunda, bir gün, beyninde bir aydınlanma olmuş ve eski kişiliğine dönmüş. Belleği yerine gelince, karısını anımsamış.

 

Kızgın Nişanlı

«Gregory.» dedi Frona, «bir adamla tuzunu ve ekmeğini paylaştıktan sonra ona ihanet ettiniz. Onun dövüştüğünü gördünüz ama yardım elinizi uzatmadınız. Onu savunurken ölmüş olsaydınız, çok daha iyi olurdu. Sizin ölmüş olmanızı isterdim. Bir alçağa acır gibi acıyorum size.»

 

Türkçeleştiren: Nuriye Yiğitler

Kafekültür Yayınları, 2012