23 Haziran 2016 Perşembe

Gürsel Aytaç - Çağdaş Alman Edebiyatı

Gürsel Aytaç - Çağdaş Alman Edebiyatı

Natüralizme Karşıt Akımlar
Natüralizm, kaynağını devrin materyalist felsefesinden alır.
Natüralistler daha iyiyi solda ararken sembolist – empresyonist – yeni romantikler sağda bulacaklarına inanmışlardı.

Schopenhauer, pesimizminin felsefî ispatını metafiziğe dayandırır: Hayatın temeli, çabalamak, didinmektir. Çabaların nedeni de hoşnutsuzluktur, ıstıraptır, insan halinden memnun olmadığı için yeni şeyler peşinde koşar. O, yaratıkların en mutsuzudur, çünkü çabalamalarının boşa olduğunu, ölüm karşısında nasılsa yenik düşeceğini bilir, bu yüzden de hep çaresizlik içindedir.

Schopenhauer, etkin filozofların başında gelir. Schopenhauer’in kötümser felsefesini Richard Wagner’in müziği aracılığıyla ruhlarına sindiren şair ve yazarlar Nietzsche’nin de kültür pesimizminden, onun gelecek felsefesinden etkilenmişlerdir. Çağdaş burjuvayı aşılması gerekli insan olarak gören Nietzsche, bir üst-insan ülküsü geliştirdi.

Empresyonizm
Bu ekol, izlenmlerin ve ruh hallerinin öznel-kişisel bir biçimde yansıtılmasını temel ilke olarak kabullenmiştir.

Alman edebiyatındaki temsilcileri Liliencron, Dehmel, genç Hofmannsthal, genç Rilke, genç Thomas Mann ve Schnitzler’dir.

Sembolizm
Sembolizmi Almanya’ya geçişi Stefan George aracılığıyla olur.
Hofmannsthal’ın gençlik eserleri, Rilke’nin eserleri Alman sembolizminin en büyük ürünleri kabul edilir.

George ve çevresi sözü, günlük âdi kalıbından söküp onu yeni, parlak bir seviyeye yükseltmeyi amaçlıyorlardı.

Çağın tanıtıcı kelimesi (…) das Leben’dir (hayat).

Yeni Romantizm – Yeni Klasisizm
Natüralizme karşı çıkan yazarlar romantizme ve klasisizme dönmüşlerdir.
Huch, Hesse, Stucken, Hardt, Vollmoller, Eulenberg ve genç Jacob Wasserman yeni romantizmin başlıca yazarlarıdır.

Sanatı ahlak ideallerine yöneltmek, dil ve biçim disiplini içinde eser vermek yeni klasisizmin ayırıcı özellikleridir.
Paul Ernst, Wilhelm von Scholz ve Samuel Lublinski yeni klasisizmin başlıca yazarlarıdır.

Stefan George (1868-1933)
Bingen yakınlarında Bündesheim’da doğdu. Ailesi göçmendir. Babası ve dedesi bağcıydı. Sık sık geziler yapan George, bu gezilerinde kendini geliştirmiş, pek çok dil öğrenmiştir.
George’nin muazzam dil kabiliyeti, dil öğrenme konusunda olduğu gibi dil yaratıcılığında da kendini göstermiştir.

Paris, şairlik kariyerinde çok önemli bir basamak olmuştur. Mallarmé’nin evinde düzenlediği edebiyat toplantılarına katılmıştır.

Berlin’e döndükten sonra Blatter für die Kunst adlı bir sanat dergisi yayımlar.

Bu dergide natüralizme karşı yayınlara yer vermiştir.

Hayranlarından Maximilian Kronberger’in erken ölümü onda Maximin-yaşantısı dediği büyük ruhsal bir olay yaratmıştır.
Bir çeşit vahiy aldığına inanmıştır.
Grubuna da dinî birlik havası vermeye kalktığı yönündeki izlenimler bazı arkadaşlarının ondan uzaklaşmasına neden olur.

Şairin kendine yeni bir dil yaratma denemeleri majik bir dil bilincinin ifadesi olarak değerlendirilmektedir.


Stefan George, her topluluğa katılmayan, aristokrat ruhlu bir şairdi.

Eserleri
Hymen (1890)
Eserde günlük konular değil, ilahî güçler konu edilmektedir.
George bu eserde kendini şairlik mertebesine yücelten güçten söz eder. Bu, onun Herrin (efendi) dediği, hayatına hükmeden bir kuvvettir.

Şiirlerin tümünde göze çarpan özellik biçim konusunda gösterdiği aşırı özendir.

Algabal (1892)
 Stefan George’yi Paris’te sembolistlerle tanıştıran Albert Saint-Paul’un hatırasına ithaf edilmiştir. Albagal (Heliogabalus), M.S. 3. yüzyılda yaşamış rahip imparatordur. Kişiliğinde güzellik ve iktidar kaynaşmış bir şekildedir.
Algabal’ın şahsında George ilkbahardan nefret eder.
Eserde, büyük kara çiçek, romantik Novalis’in mavi çiçeğinin karşısına dikilmiştir.
Algabal güzeldir ama acımasızdır da.

Die Bücher der Hirten-und Preisgedichte, der Sagen und Sönge und der hangenden Garten (1895)
George bu eserinde sade bir kişilikle karşımızdadır.
Grek kültürünü çağdaş Avrupa kültürünün çekirdeği olarak öne çıkarır.

Das Jahr der Seele (1897)
George’nin ilk ustalık eseridir.
Yaşantının sembolü olarak mevsimler işlenmiştir.

Der Teppich des Lebens und die Lieder von Traum und Tod, mit einem Vorspiel (1900)
Vorspiel başlığını taşıyan giriş şiirlerinde (…) ben’in sen için biz için kendini feda etmesi gereğinden söz edilir. Bunun da ancak bir düşünce imgesine ulaşmakla mümkün olacağı ileri sürülür.

Ben ve melek, hayat denen o muazzam binanın iki büyük temel taşıdır. Ben (…) übermensch’i hatırlatır. Melek ise seven niteliğiyle İsa imgesinden çizgiler taşır.

Der Siebente Ring (1907)
George’nin ahlak ve düşünce dünyasını yansıtır.
Simetrik bir kurgu gösteren bu eserin odak noktası Maximin şiirleridir.
Maximin’in ölümünden sonra kaleme alınmış olan bu şiirler onun görünüşünden, ayrılışından ve yükselişinden söz eder.

Der Stern des Bundes (1914)
Biçim yönünden George’nin en disiplinli eseri sayılır.
Çıkış noktası yine Maximin yaşantısıdır.

Das Neue Reich (1928)
Birinci Dünya Savaşı ve savaş sonrası Almanyasının problemlerini işler.

Hugo von Hofmannsthal (1874-1929)
Stefan George ve Rilke’yle birlikte geçen yüzyılın üç büyük şairinden biridir. Diğerlerine üstünlüğü popülerliğidir.

Viyana’da doğdu.
Üstün yetenekleri olan bir çocuktu.
On altı yaşındayken yazdığı şiirleriyle Viyana halkının gurur kaynağı olmuştur.

Hofmannsthal, George’dan farklı olarak halka açılmak yolunu izlemiş ve salt estetik alanı terk ederek, çağının adamı olmayı seçmiştir.

Şair kadere hükmeden kişi değildir, kadere boyun eğen, ona hemcinsleriyle birlikte katlanan kişidir.

Gençliğinde rahat ve çok konuşan biridir. İleriki yıllarında bu durumunu “konuşmada bir fazlalık bir aşırılık söz konusudur” şeklinde eleştirir.
Olgunluk döneminde dilden adeta şüphe eder. “Sözlerden ürküyorum. Bize en değerleri şeyimizi kaybettiriyorlar.”

Eserleri:
Gestern (1891)
Lisedeyken Theophil Morren müstearıyla yayınladığı eseridir. Eser kahramanı Andrea, şimdiki zamana aşırı bağlılığı yüzünden dünle ilgisini yitirmiş biridir. Sevgilisinin sadakatsizliği, onu geçmişe döndürür.

De Tod des Tizian (1892)
Tamamlanmamış manzum bir dramdır.
Tizian’ın öğrencilerinin onun ölüm odası önündeki konuşmalarını konu alır.

Der Tor und der Tod (1893)
Manzum dramdır. Konusu, gençliğini sun’i şeylerle harcayan ve asıl hayatı yaşamamış olan bir şairin ölümün eşiğinde duyduğu pişmanlıktır.

Ausgewahlte Gedichte (1903)
(Şiir kitabı) Bir bahar sezgisi, bir yok oluş ürpertisi bir şimdi, bir burada; ama aynı zamanda da bir öbür dünya, muazzam bir öbür dünya!

Elektra (1903)
Elektra, eser boyunca sahnededir. Babası Agamemnon’un alınmamış intikamını düşünerek trajik bir yalnızlığa gömülmüştür.

Das Bergwerk zu Falun (1906)
Beş perdelik dramdır.
Eserin kahramanı Elis Fröbom melankolik bir denizcidir.
Yeraltı kraliçesi ona bir elçi gönderir.
Kraliçe, böyle bir hayata layık olmadığını görünce onu tekrar dünyaya gönderir.
Maden ocağında çalışarak ruhunun derinliklerini tanıyıp olgunlaşmasını ister.
Madende çalıştığı bir yıl içerisinde Anna’ya âşık olan Elis, artık çalışkan bir madencidir. Yeraltı kraliçesi yeni evli çifti yeraltı dünyasına alır.

Der Rosenkavalier (1911)
Üç perdelik komedidir.

Jedermann (1911)
Eser, gökyüzünde geçen bir ön oyunla başlar.
Tanrı, ölümle konuşur ve onu Jedermann’a gönderir.
Jedermann, ölümün yaklaştığını sezmektedir.
Paraya hükmettiğini sanan Jedermann anlar ki tahakküm altında olan kendisidir: para onu kendisine uşak etmiştir.
Bir araç olması gereken parayı amaç haline sokmakla Jedermann’ın hemcinslerine karşı sorumluluklarını nasıl unuttuğu gösterilir.

Die Frau ohne Schatten (1919)
Periler kralının kızı, güney adaları hükümdarının karşısına çıkar. Evlenirler. Perinin babası bu evliliğe razı olmaz. İki dünya arasında bir yaratık oluşunun göstergesi gölgesizlik ve kısırlıktır. Kızına beddua eder; Kızı eğer gölge ve çocuk sahibi olamazsa kocası taşa dönüşecektir.
Peri kızının bu noktadan sonra yaşadıkları onu olgunlaştırır, çektiği acılar sonucunda tam bir insana dönüşür. Böylece kocasını da bedduadan kurtarmış olur.
Eser, insanın dünyaya düşkünlüğü yüzünden çektiği acıları ve kendini aşarak yücelmesini anlatmaktadır.

Der Schwierige (1921)
Üç perdelik nesir komedidir.
Eser kahramanı Karl Büh, gayesiz biridir.
Yalnızca sevginin olduğu yerde konuşmalı, başka yerde değil.

Das Salzburger Grosse Welttheater (1922)
Manzum bir oyundur.
Önemli olan hangi rolde oynadığın değil, rolünü nasıl oynadığındır.

Der Turm (1925)
Beş perdelik nesir trajedidir.

Andreas oder die Vereinigten (1932)
Bir roman fragmanıdır.
Hayalperest, zayıf iradeli bir gençtir Andreas.
Köylü kızı Romana’nın aşkıyla yücelip olgunlaşır.

Rainer Maria Rilke (1875-1926)
Mutsuz bir evliliğin tek çocuğu olarak Prag’da doğdu.
Başarısız bir subay olan babası Josef Rilke, ordudan ayrılarak demiryollarında memuriyet yaptı. Rilke’nin annesi Sophie, güngörmüş bir ailenin hırsı kızıydı.

Rilke şiirlerinde çocukluğunu bir yandan içtenlik, öte yandan da korku çağrışımlarıyla işler.

Altı yaşına kadar kız elbiseleri giydirilmiştir Rilke’ye.
Annesine karşı duyguları sevgi ile nefret arasında gidip gelir.

Rilke, babasının yönlendirmesiyle askeri bir okula gider. Sağlığı yetersiz olduğu için okuldan ayrılır. Lise öğrenimini okula gitmeden tamamlar.
Natüralist tarzdaki ilk tiyatro denemelerinde Maeterlinck’in etkisindedir.

Rilke’nin edebi gelişimi 1896’da Münih’te Salome’yle tanışmasından sonra başlar.
Salome’nin önerisiyle Rene Maria olan ismini Rainer Maria olarak değiştirir.

1897 yazını Münih’te, Salome ve eşinin köy evinde geçirir.

Florenzer Tagebuch Salome’ye ithaf edilmiştir.

Rilke, insanın önünde üç alanın uzandığını kabul eder: hayat, din ve sanat.
Ona göre hayatın en özlü temsilcisi annedir.
Annelik ve sanatçılık birbirlerine çok benzer.

Din, yaratıcı olmayanların sanatıdır. Onlar duada verimli olurlar.

Mutlak ve mükemmel bir Tanrı tasavvurunun yerine sanatçı tarafından yaratılan Tanrı tasavvuru, Rilke’nin büyük eseri Stunden Buch’un ilk bölümünün ana konusudur.

Salome’yle birlikte Rusya’ya bir gezi yapar. Bu gezide Tolstoy’la tanışır.

Rusya gezisi sırasında Rilke ruhsal rahatsızlıkları nedeniyle tedavi görürü. Salome onun ruh sağlığı ve sanat gelişimi bakımından kendisinden uzaklaşması gerektiğini söyler.

1903’te Worpswede başlığıyla yayımlanan lirik denemeler bu dönemin ruh halini yansıtır.
Yine bu dönemde Clara Westhoff’la tanışır. Clara ile evlenmeye karar verirler.
Bu evliliğin bir beraberlik değil iki yalnızlıktan kurulu olacağını kesinlikle saptamışlardı.

August Rodin’in monografisini hazırlamak üzere sanatçının yanına Paris’e gider.
1914’e dek Paris’te kalır.
Rodin, hayranlık duyduğu bir büyük örnektir onun için.

İsveçli pedagog Ellen Key’in daveti üzerine Kopenhag’a gider. İsveç gezisi ve izlenimleri Malte Laurids Brigge’nin Notları ve Neue Gedichte’de kendini gösterir.

İspanya’ya yaptığı seyahatinde Kuran’la yakından ilgilenir.
“…bana göre yer yer öyle bir sese bürünüyor ki bütün benliğimle bu sese katılıyorum, aynı org içinde bir rüzgâr gibi…”

Elejilerindeki melek imgesinin de Hıristiyanca değil Müslüman tasarımıyla yakınlığı olduğunu kendisi belirtir.

Eserleri:
Das Buch der bilder (1902)
Gençlik yılların ait ilk şiir kitabıdır.
İlk basımında 45 şiir vardır. İkinci basımında kitaba 37 şiir daha eklenmiştir.

Kafiye, aliterasyon, çağrışımlar ve güçlü lirizm bu şiirlerin belirgin özelliğidir.

Eser, ikişer bölümlük iki kitaptan meydana gelmektedir. İlk kitapta kısa şiirler yer alır, ikinci bölümdeki şiirlerin atmosferi yalnızlık, sezgi ve ilerleme duygularıyla belirlenmiştir. İkinci kitabın ilk bölümünde balad türünde uzun şiirler yer alır. İkinci bölümde lirik düşünce şiirleri yer alır.

Das Stundenbuch (1905)
Üç bölümlük bir şiir kitabıdır.
Buch von der Pilgerschaft’ın ilham kaynağı Salome’ye duyduğu aşk ve Rus halkında gördüğü dindarlıktır.
Buch von der Armut und vom Tode ise Paris yaşantısı üzerine doğmuştur.

Konusu bir Rus rahibin ibadet, dua ve itiraflarla Tanrı’yı kavrama, ona ulaşma çabaları şeklinde özetlenebilir.

Die Weise von Liebe und Tode des Cornets Christoph Rilke
Rilke’nin en popüler eseridir.
Aile hatıralarından ilham alınarak yazılmış bir noveldir.
1663 yılında Macaristan’da Türklere karşı açılan savaşta ölen genç bir subayın ilk aşkını ve ölümünü anlatır.

Ölüm motifi Rilke’ye özgü bir tarzda onun kadın imgesiyle bir arada işlenmiştir.

Neue Gedichte und neuen Gedichte anderer Teil (1907/1908)
Paris’te Rodin’in yanında geçirdiği dönemin ürünleridir.
Eserin en ünlü şiiri Der Panther’dir.

Bu eser, Alman edebiyatına yeni bir nazım türü kazandırır. Dinggedicht (nesne şiiri) denilen bu tür, nesneler yaratmak, plastik değil – yazılı nesneler- el sanatlarının ürünü gerçeklikler yaratmak programıyla bilinçli bir şekilde oluşturulmuştur.

Genel konulara rağbet edilmemiş, somut ve tek figürler seçilmiştir.
Rodin’in ona tanıttığı her şeyi şiirle dile getirmeyi denemiştir.
En etkin düsturu görmeyi öğrenmek olmuştur.
Görmeyi öğrenmek, dünyayı algılamanın son derecesi…

Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge (1910)
Roman tarihinde bir dönüm noktasıdır bu eser.
Art arda anlatış tekniği bu eserde terk edilmiştir.
Konu, kolayca özetlenemez.
Romanın kahramanı 28 yaşındaki Malte Laurids Brigge, Danimarkalıdır.
Soylu bir aileye mensuptur.
Hayatını Paris’te sürdürmek ister.
Brigge şairdir.
Bir çiftlik evi hayal eder. Müşterisi olmayan bir antikacı dükkânı olsun ister
Şöhretin değersiz olduğu duygusuna kapılır.
Doktor tavsiyesiyle Salpetrie’e tedaviye başlar.
Burada gördüğü yoksul insanlardan etkilenir. Kâbuslar görür.
Eserde Brigge’nin anıları geniş yer tutar.
Büyükbabasının ölümü, genç yaşta ölen annesi, becerikli büyükannesi ve teyzesi bu anıların odak noktalarıdır.
Bir şato ziyaretini hatırlar, bu şato onda hayalet korkusu uyandırmıştır.
Romanın sonu ve kahramanın sonu kesin bir şekilde anlatılmaz.
Sonun önemi kalmamıştır.
Eser, biçim yönünden günce olarak kabul edilir.

Anlatan benle anlatılan şeyin arasındaki sınırların eridiğini eserde çeşitli alanlarda görürüz.
Bağımsız kadınlar, eserin dokusunda çeşitli imgeler halinde yankısını bulmuştur.
Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge, şiirsel nesir tarzının en güzel örneğidir.

Duineser Elegien (1923)
Rilke, bu elejilerinde modern insanın hayat problematiğini işlemekle kalmaz, bu hayata mitik bir anlam verme çabasını da dile getirir.
Son derece hermetik bir şiir olduğu için yoruma çok elverişlidir.
Şiirlerin ortak noktası sembol figür, melektir.
Ağıttan, yakınmadan başlayıp onun hayatına anlam vermesine doğru bir gelişim gözlenir.
Onuncu elejide ölüler diyarının zengin mistik tasarımına kadar yükselir.
Evrenin imtiyazlı yaratığı meleklere hitaben yazılan bir elejilerde şair kendi dünyasını, sevdiği şeyleri, sembolleri gösterir.
Son elejide ise dünyayı övmek, ölümü övmek şekline dönüştürülmüştür.

Sonette an Orpheus (1923)
26 ve 29 soneden oluşan iki bölüm ihtiva eder.
Duineser Elegien’in devamı kabul edilir.
Bir yanda geleneksel Orpheus mitosu yer alırken onun karşısına coşan öven bir Orpheus imgesi yerleştirilmiştir.
Eserin ikinci bölümünde de kutupluluk nefes alıp verme, uyuma uyanma imajlarında merkezileşir.
Hayat ve ölüm gibi karşıt alanlar arası ilişkiler kurmak, ayrı alanları önce şiir dilinde birleştirmek Orpheus sonelerinin amacı sayılır.

Hermann Hesse (1877-1962)
Çocuk ruhunu onun kadar ciddiye almış çok az yazar vardır.
Sanatını kendi benliği ve kendi yaşantılarıyla sınırlamıştır.
Karaormanların kuzeyindeki küçük bir kasaba olan Calw’da doğdu. Babası Baltık, annesi Suab kökenlidir.

Hayal gücü kuvvetli ancak başarısız bir öğrenciydi.
Baba ocağına küçük yaşta başkaldırmıştır.
Gönderildiği manastırdan kaçmış, öğrenimini sürekli kaçarak sürekli aksatmıştır.

İlk şiirlerini bu dönemlerde yazmaya başladı.
Tübingen’e öğrenci olarak değil bir kitapçı çırağı olarak girmiştir.

Bu yıllardaki en büyük merakı Goethe’dir. Onun güven hissi verdiğini, insanı eğittiğini, ahenk öğrettiğini söyler.

Kendi hayatını sanatına dâhil ettiği ilk romanı Peter Camenzind (1904), Hesse’ye yazar olarak hayatını sürdürme imkânı sağlar.
Aynı yıl evlenir ve Konstanz gölü kıyısına yerleşir.
1911 yılında Hindistan’a bir gezi yapar.
1912’de Bern’e taşınır.
Ruh hastası olan karısından ayrılır.
1919’da Montagnola’ya yerleşir ve hayatının sonuna dek burada kalır.
1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kabul eder.

Hesse, sanatında etkisini sürdüren üç unsur olduğunu söyler: Baba ocağının milliyetçi olmayan Hıristiyan ruhu; Çin büyüklerinin eserleri ve çok saydığı tarihçi Jacob Burckhardt.

Uzakdoğu gezisinde Asya’nın esrarengiz manzaraları karşısında kendini cennette hisseder.
Avrupalının cenneti kaybetmiş olduğunu bu nedenle kendi cennetini ruhunda yaratmak zorunda olduğunu anlar.
Birinci Dünya Savaşı sırasında sanatsal kriz yaşar.
Çağdaş sorunlar onu yeni bir tutuma zorlar.
Bu dönemde hayatı birbiriyle bağdaşmayan kutuplar halinde görmeye başlar.

İçine düştüğü krizden Jung’un bir öğrencisinin yanında gördüğü psikanaliz tedavisiyle kurtulur.
Bu sürecin yansımaları Demian adlı romanında karşımıza çıkar.
Demian adlı roman kader kavramına bağlanmış bir gelişim, kendini gerçekleştirme romanıdır. Alın yazısı ve mizaç bir kavramın iki ayrı adıdır.

Hesse’nin eserlerinin her biri kendini gerçekleştirişin farklı bir basamağı gibidir.

Dünyanın tümü, ilahî bir birliktir.
Din yaşantısı Hesse’ye göre ancak üç basamaklı bir insanlaşma süreci sonunda mümkündür.
Bu gelişim basamaklarıyla suçluluk ve şüphe çağı onu izler.
Şüphe ya çöküşe götürür ya da kurtuluşa.
Gelişimin ikinci basamağında hayatın kutupluluğu, karşıtlıkları yaşanır, inanç sarsılır, kendini tanıma başlar. Bu süreci ilerlemesiyle kendini gerçekleştirmeye varılır. Bu da üçüncü basamakta kendini aşma ile kurtuluşa ermedir.

Siddhartha’daki hakiki insan olma konusu (…) Tanrı ile birleşme, birliği yaşama mertebesi ile dile getirilmiştir.

Der Steppenwolf’da ise birlik yaşantısına erememiş olma hali söz konusudur.

Narziss und Goldmund, hayatın kutupluluğunu iki roman figüründe dile getirir.

Eserleri:
Peter Camenzind (1904)
Hesse’nin popüler olmuş ilk eseridir. Gottrfied Keller’in Der Grüne Heinrich’ini örnek almış bir oluşum romanıdır.
Romanın kahramanı Peter Camenzind, sakin ve mutlu köy hayatını hatırlar. Çocukluk yıllarını tabiatın kucağında geçirmiş, dertsiz biridir. Okul yıllarından itibaren şehirde geçen günleri ise güçlükler ve sıkıntılarla dolu geçmiştir. Aşk hayatında ve kalem denemelerinde başarısızlığa uğrayan Peter Camenzind umutsuzluğa düşmüştür. Düştüğü bu umutsuz durumdan kendini bir sakatın (Boppi) bakımına adayarak kurtulmaya çalışır.

 Demian (1919)
Savaşın patlak vermesiyle yalnızlaşan şairin/yazarın kendi ruh halinin analizidir.
Roman kahramanı Emil Sinclair benliğini aramaktadır. Bunalımlı bir döneminde Demian’la tanışır. Demian’la tanıştıktan sonra bunalımlarını atlatan Sinclair, kütüphanede okuduğu bir pasajdan çok etkilenir: Kuş, yumurtayı kırıp dışarıya çıkar. Yumurta dünyayı temsil eder. Doğmak isteyen dünyayı yıkmak zorundadır. Kuş daha sonra Tanrı Abrax’a uçar. Bu pasajı okuyan Sinclair, Abrax’ı aramaya koyulur.
Pistorius’tan ilahî ve şeytanî olanı kendi içinde birleştiren mitik Tanrı’yı öğrenir.
Sinclair, rüya ve hayallerinde Abrax’ı bulmaya çalışır. Sonunda onu Demian’da ve annesi Eva’da keşfeder. Eva imgesinde gerçeklik ve sembol birleşir.
Sinclair’in kurtuluşunun durakları olan kader, müzik, rüya, dostluk vs. kahramanın psikanaliz tedavisine gönderme yapmaktadır.
Romanın ana teması dostluğa övgüdür.

Siddharta (1922)
Hindistan’da bir Brahman’ın oğlu olan Siddharta, arkadaşı Govinda ile birlikte hayatın gerçeğini, hakikati aramak için ülkelerini terk ederler.
Buda’nın mektebine giderler. Govinda, Buda’nın yanında kalır, Siddharta ise arayışına devam etmek üzere oradan ayrılır.
Fahişe Kamala’nın yanında aşkı, Kamaswami’nin yanında da ticareti öğrenir. Bir ara intihara kalkışır, kendini nehre atar. Nehirde onu bulan kayıkçı Vesudeva’ya çırak olur. Vesudeva ona nehrin hakikatini öğretir; değişimdeki süreklilik. Bu bilgi Siddharta’ya aradığı hakikati verir. Hayatın ve evrenin hakikatini değişimdeki süreklilik olarak kavramaya çalışır.
Kamala’ya rastlar ve doğduğundan habersiz olduğu oğlundan haberdar olur. Kamala ölür. Yeni bulduğu oğlu da onu terk eder.
Arkadaşı Govinda, Siddharta’yı ziyaret ettiğinde, eski dostunun yüzünde Buda’nın olgunluğunu görür.

Der Steppenwolf (1927)
Hesse’nin psikanaliz incelemelerini sanat katına yükselttiği romanıdır. Kültür pesimizmini işleyen romanın kahramanı Harry Haller, orta yaşlı, zayıf sinirli, hassas ve yalnız bir adamdır. Haller, kendi varlığını Steppenwolf (Bozkırkurdu) şifresiyle tanımlar. İçinde olduğu küçük burjuva yaşantısına yabancılaşmakta, günden güne yalnızlaşmaktadır.
Kendini kitaplara verir. Goethe ile uğraşır.
Geceleri ucuz meyhanelerde içkiyle geçirir.
Bu gecelerden birinde kendine çok benzeyen bir kadınla, Hermine ile karşılaşır.
Hermine onu caz ve danstan ibaret küçük ve basit dünyasına çeker. Dostu saksafoncu Pablo ile tanışır ve ona Maria adında bir kız bulur.
Herry Haller, bu hayata alışmaya başlar. Ancak mutlu günleri uzun sürmez, yaratılış itibariyle kötümserdir ve eski alışkanlıkları mutlu anında onu yakalar. Haller’in gelişim sürecinin sonunda Pablo’nun Majik tiyatrosu yer alır. Bu sahne bir çeşit esrar hayalidir. Haller bu sahnelerde gülmeyi öğrenir.

Narziss und Goldmund (1930)
Hesse’nin otobiyografik olmayan ilk romanıdır. Yazar bu eserinde iç yaşantıyı epik bir olaya dönüştürmüştür.
Mariabronn manastırında rahip Daniel’in yönetiminde yetişen öğrencilerin en değerlisi Narziss, yakışıklı, zeki ve çalışkan biridir.
Manastıra yeni gelen yüksek dereceli bir memurun öksüz oğlu Goldmund’la arkadaş olur. 
Narziss, Goldmund’u tanıdıktan sonra Goldmund’un rahip olacak mizaca sahip olmadığı sonucuna varır ve onu dünya hayatına yönelmesi için teşvik eder.
Goldmund bir hayalperesttir, şair ruhludur.
Manastırdan kaçıp, gezgin hayatına başlar. Gördüğü bir Meryem heykeline hayran olur. Heykeltıraşın öğrencisi olmayı başarır. Narziss’i model alarak yaptığı bir heykel ona ün kazandırır. Seyahatlerine devam eder. Veba salgınına tanık olur. Kraliyet velilerinden birinin sevgilisine âşık olur. Yakalanıp idama mahkûm edilir. Öğrencisi olduğu manastırda başrahip olan Narziss imdadına yetişir. Affedilmesini sağlar. Onu yeniden manastıra alır.
Hayatı boyunda sürekli kaçan, yerinde duramayan Goldmund, Narziss’in dostluğuyla huzur bulup ölür.
Romanda Narziss ve Goldmund kişiliklerinde Logos ve Eros, keşiş hayatı ve sanatkâr hayatı simgelenmektedir.

Das Glazsperlenspiel (1953)
Hesse’nin başyapıtıdır ve bir oluşum romanıdır.
Elitler eğitimiyle görevli kurum Kastalien, öğrencilerini dış etkilerden korunmuş, hayattan uzak bir atmosfer içinde yetiştirmektedir. Eğitim aracı, kültür değerlerinin tümünü içeren bir oyundur (Boncukoyunu).
Bu oyunda insanın manevi güçlerini akıl ve duygu olarak iki kutupta toplayan bir görüşün sonucu, iki kültür alanı, matematik ve müzik eğitimin hizmetine sunulmuştur. Matematikle müziği bağdaştırmak, akılla duygu arasındaki dengeyi sağlamak oyun sayesinde mümkün görülmüştür.
Kutupluluk ilkesi romanın yapısına hakimdir.
Kastalien öğrencilerinden Plinio ile Tegularius’tan biri dünyevî hayatın, diğeri ise manevi dünyanın temsilcisi durumundadır.
Roman kahramanı Josef Knecht hayatını senteze dayandırmak ister. Kastalien’in dış dünyadan uzak yapısını sorumsuzluk olarak niteler ve Magister Ludi görevini bırakarak hayata atılır. Öğretmen olarak çalışmak düşüncelerini hayata bağlamak ister. Bu, Josef Knecht’in gelişiminin son aşamasıdır.
Çocuklukta duyguya dayalı bir ahenk vardır.
Aklın ve eleştiri gücünün egemen olmağa başladığı gençlik basamağında Knecht inancını yitirir.
Olgunluk basamağında Knecht kendi ruhsal gelişimini tarafsız olarak değerlendirme yeteneğini geliştirir ve akıl-duygu dengesine dayalı bir ahenge ulaşır.
Knecht, Kastalien’den arkadaşı Plinio’nun oğlu Tito’nun eğitimini üstlenir.
Sabahın erken bir saatinde yüzmek isteyen Tito’ya arkadaşlık etmek isteyen Knecht suya atlar ve boğularak ölür. Tito, hocasının fedakârlığı uğruna hayatını kaybettiğini görüp ruhsal aşama kaydeder.

Unterm Rad (1906)
Otobiyografik unsurlar barındıran bu roman, otoriter eğitim karşı bir eleştiridir.

Gertrud (1910)
Genç bir sanatçının duygulu dünyasını konu edinir.

Knulp (1915)
İç monologlar ve diyaloglar bakımından ilgiye değer bir eserdir. Romanda serseri Knulp’un serüvenleri konu edilir.

Rosshalde (1914)
Sanatçının, çocuk sahibi olduktan sonra yaşadığı mutsuzlukları konu edinir.

Klingsors Letzter Sommer (1920)
Ünlü bir ressamın Tessin’de geçirdiği son yazı, empresyonist tablolar halinde anlatan bir eserdir.

Morgenlandfahr (1932)
Birçok bakımdan Das Glasperlenspiel’e benzer. Romanın merkezinde bilinçaltına yapılan masalımsı bir gezi yer alır. Gezgin figürü bu romanda da öne çıkar.

Arthur Schnitzler (1862-1931)
Viyanalıdır. Ayrıca hekimdir. Bu iki unsur eserlerinde de dikkat çeker. Nesnelerin, olayların ve insan ruhunun derinine nüfuz etme tutkusu Schnitzler’in yazarlığının bir başka özelliğidir.
Yazarın amacı, insan varlığının temelinde yer alan, ölümsüz unsurları dile getirmektedir.
İç monolog, bilinç akışı tekniğinde Avrupa çapında bir öncüdür.
Her konuda şüphecidir.
Önyargılara, yerleşik düşüncelere ve dogmalara düşmandır.
Ona göre dil, nesnelerin aslını ifadeden yoksundur.
Çok anlamlı susma, üstü kapalı anlatma, sezdirme ustasıdır.

Eserleri:
Anatol (1893)
Anatol, arkadaşı Max’la ve geçici bir zaman için sevdiği kadınların her biriyle hakikat, suç, sadakat, ümit konularında konuşur. Sahnelerin ortak özelliği, erotik havanın hâkimiyetidir. Eserde gelişen ve hızlanan bir olaydan söz edilemez.

Liebelei (1895)
Üç perdelik bir dramdır.
Varlıklı iki genç subayın (Theodor ve Fritz) yaşadıklarını anlatır.
Theodor, Mizi ile nişanlıdır. Evli bir kadınla ilişki yaşayan arkadaşı Fritz’e gönül eğlendirmesi için Christine adlı kızı önerir. Christine’in komşuları bu zengin kısmeti sevinçle karşılar. Fritz de mutludur Christine’le birlikte olmaktan ne var ki ilişki kurduğu kadının kocası onu düelloya davet eder. Düelloya çıkmadan evvel Christine’i görür. Oyunun dramatik kurgusu yoğunlaşır; Fritz ölür. Christine, sevgilisinin neden dolayı öldüğünü öğrenip kahrolur, intihar etmeye karar verir.

Der Grüne Kakadu (1899)
Grotesk bir nesirdir.

Reigen (1900)
Diyaloglardan kurulu bir komedidir.
Eser, pornografik unsurlar içerdiği gerekçesiyle mahkemelik olmuştur.
Eserdeki on farklı şahıs, cinsel birleşme öncesi ve sonrasını canlandırır.
Her birleşmeden sonra çiftlerden biri değişir; sokak kadınıyla asker, askerle hizmetçi kız, hizmetçi kızla genç adam vs. Bu şekilde toplumun en alt basamağından en üst basamağına uzanan çember sonunda yine başladığı yerde her iki birleştirmektedir.
Yazar bu imajla cinsellik söz konusu olduğunda bütün insanların eşit olduğunu işaret etmektedir. Ölüm ve seks konusunda sınıf farkı yoktur.

Leutnant Gusil (1901)
Schniztler’in iç monolog tekniğini Alman edebiyatında ilk kez kullandığı eseridir.
Avusturyalı subay sıkıldığı konserden dışarıya kaçmayı başarır. Vestiyerdeyken konsere gelmiş bir fırıncının hakaretine maruz kalır. Gururu kırılan subay, karşısındaki kişinin cahilliğini göz önünde bulundurarak tepki vermekten sakınır. Öte yandan şerefinin zedelendiğini düşünerek intihar etmeye karar verir.
Her zaman gittiği kafeye son kez gittiğinde fırıncının kalp krizi geçirerek öldüğünü öğrenir. Bu haber üzerine intihardan vazgeçer.
Eserin kurgusu, insanların onur, şeref gibi kavramlarının içeriğini gösterişe bağlı olduğunu göstermesi bakımından ilgiye değerdir.

Der Weg ins Freie (1908)
Genç besteci Georg Wergenthin anne ve babasını kaybettikten sonra uzun süre bunalıma girer, içine kapanır. Güçlükle yeniden insanların arasına katılır. Müziksever bir kızla, Anna Rosner’le tanışır. Kıza âşık olur. Kız gebe kalır. Georg kıza bir ev tutar. Birlikte katıldıkları salon toplantılarından birinde Georg, Anna’ya bağlı olmadığını söyler. Anna’nın çocuğu ölü doğar. Bir iş teklifi alan Georg, Anna’dan ayrılır. Ayrılık sebebi işine konsantre olmak istemesidir.
Eserin temel konusu sanatçı ruhlu gencin duygusal karmaşaları, irade bakımdan gösterdiği pasif tutum ve kararsızlıklarıdır.

Casanovas Heimfaht (1918)
Casanova’nın yaşamının son dönemini konu edinen bir romandır.
Casanova, kovulduğu Venedik’e casus olarak görev yapmak kaydıyla geri döner. Baştan çıkardığı bir kadın, birlikte oldukları gecenin sabahında Casanova’nın yaşlı vücudu karşısında dehşete düşer. Casanova, içinde bulunduğu durumun zavallılığını fark eder. Düelloda karşılaştığı bir genci öldürürken de aynı dehşeti hisseder; genç rakibinin ölümünde kendi gençliğinin gidişini görür.

Frank Wedekind (1864-1918)
Hannover’da doğdu. Bir doktorun oğludur.
Eserlerinin çoğunda bizzat oynamış, karısı da ona eşlik etmiştir.

Kinder und Narren (1891)
Üç perdelik nesir komedidir.

Frühlings Erwachen (1891)
Üç perdelik nesir trajedidir.

Der Erdgeist (1895)
Dört perdelik nesir trajedidir.

Der Marguis Keith (1900)
Beş perdelik nesir dramdır.

Franziska (1911)
Eserde dişi Faust tiplemesi dikkat çeker.

Stefan Zweig (1881-1942)
Viyana’da doğdu.
Çok sayıda seyahat yaptı. Savaş yıllarında ülkesinden uzaklarda yaşamak zorunda kaldı. Yurtsuzluk buhranıyla intihar etti.
Edebiyata, erken yaşlarda yazdığı şiirleriyle ve çevirileriyle başladı. Yazdığı biyografilerle ünlendi.
Romanlarındaki bilinçaltı çözümlemeleri, tutkulu kişileri ve anlatımdaki ustalığı onu büyük bir yazar yapmıştır.

Erstes Erlebnis (1911)
Eserdeki öykülerin ortak konusu genç insanlarda ilk aşkın uyandırdığı duygu fırtınası ve ruh bunalımlarıdır.

Sternstunden der Menschheit (1927)
Belli insanların hayatındaki kırılma anlarının anlatıldığı kitap Zweig’ın en meşhur eseridir.
Boşa giden başarılı bir iş, gölgede kalmış insanların trajedisi yazarın ilgi duyduğu konulardır.

Ungeduld des Herzens (1938)
Trajik bir aşk öyküsüdür.
Acıdığı felçli bir kızla nişanlanan subay, arkadaşlarının önünde bu nişanı inkâr eder. Gururu incinen kız intihar eder.

Schachnovelle (1943)
Eserdeki olay Güney Amerika açıklarındaki bir gemide geçer. Toplama kamplarında yaşananları gemideki eski bir tutuklu üzerinden anlatır.

Ricarda Huch (1864-1947)
Varlıklı bir aileye mensuptur. Zürih’te tarih ve felsefe okudu. Bir süre öğretmenlik yaptı. İki kez evlenip bu evliliklerini kısa sürelerde sonlandırdı.
Tarihi roman türündeki eserleriyle dikkat çekti.

Gedichte (1891)
Hayatın geçiciliği karşısındaki hüznü dile getiren şiirlerden müteşekkil bir kitaptır.

Erinnerungen von Ludolf Ursleu dem Jüngeren (1892)
Otobiyografik bir meslek ve aşk romanıdır.

Vita Somnium Breve (1903)
Romanın kahramanı Michael Unger, hayatı boşa geçmiş biridir. Ailesi uğruna aşkından vaz geçer, ne var ki ailesinin buna değmediğini öğrenip aldığı kararın altında kalır. Kendi kaderini gerçekleştirme ve bununla çelişen aile ilişkileri romanın çatısını oluşturur.

Herbstfeuer (1944)
Şiir kitabıdır.

Richard Dehmel (1863-1920)
Bir korucunun oğludur. Felsefe öğrenimi gördü. Şirketlerde sekreterlik yaptı. Şiirleri oldukça ünlüdür.

Erlösungen (1891)
Hayat görüşü yansıttığı öğretici şiirlerine yer verir. Duyuların eğitici, öğretici yanı ve bununla birlikte içerdiği tehlikelerden söz eder.

Zwei Menschen (1903)
Romanslardan kurulu bir destandır. Eser üç bölümden oluşur. Her bölümde 36 romans ve her romansta 36 dize yer alır. Eserin genelinde Nietzsche etkisi hissedilir.

Paul Ernst (1866-1933)
Bir maden işçisinin oğludur. Üniversite öğrenimini tamamladıktan sonra bir gazetede redaktörlük yaptı. Edebiyat kuramcılığı dramlarından daha değerlidir.

Brunhild (1909)
Beş perdelik manzum bir trajedidir.

Komödianten und Spitzbubengeschichten (1920)
60 hikâyeden oluşan bir nesirdir.

Jakob Wassermann (1873-1934)
Yahudi bir tüccarın oğludur. Dostoyevski’nin etkisinde eserler yazmıştır. Hayatı boyunca kendini bir Alman gibi hissetmiştir.

Die Juden Von Zindorf (1897)
Eser, Sabatay Zwi’nin dönmesinden sonra aldatılmış Yahudilerin kurtuluş ümitlerinden söz ederek başlar.

Caspar Hauser oder Die Trägheit des Herzens (1908)
Ruhsuz bir dünyada tertemiz bir insan olarak resmedilen Caspar Hauser’in hayatını konu edinir. Caspar Hauser 1928 yılında bir mahzende bulunmuş, bulunduğu güne kadar insan içine çıkmamış, hiç eğitim görmemiş (berbat bir tabirle) tam bir orman adamıdır. İnsanların –özelikle de akademisyenlerin- ilgisini çeker Caspar Hauser. Ancak ona yönelik bu ilgi belli ki birilerini rahatsız eder. Caspar Hauser bulunduktan kısa bir süre sonra öldürülür.

Das Gänsemännchen (1915)
Yaşadığı dönemin bencilliği ve nankörlüğü yüzünden hayatı berbat olan müzisyen Daniel Nothaft’ın hayatını konu edinir. Eser, Alman burjuva dünyasının karakteristik tablosunu ortaya koyar.

Christian Wahnschaffe (1919)
Varlıklı bir gencin servetini geride bırakarak kendini insanların yardımına adama arzusu etrafında kurulu bir romandır. Yazarın, insanlık ve yaşanabilir dünyaya olan ümidini koruduğu bir romanıdır.

Christian Morgenstern (1871-1914)
1871’de Münih’te doğdu. Babası ressamdır. Grotesk şiirler yazmıştır.

Ekspresyonizm ve Dadaizm
İlk olarak Kurt Hiller’in 1911 yılında edebiyata aktardığı Expresyonismus sözü modernin yerine kullanılmaya başlandı.
Ekpresyonist yazarlar, Birinci Dünya Savaşı’nın yaşayan kuşaktır.

Başlangıçta estetik ve felsefeye dayalı bir akımken sonraları politik yanı önem kazanmıştır.

Dünyada insan hayatında baş gösteren ahenksizlik ve anarşi, ölümle yüz yüze gelmiş olmak, ekspresyonistlerin hayat ve dünya tasavvurlarını belirleyen faktörler olmuştur. (s. 112)

Ekspresyonistler Nietzsche’nin izindedir.

Ekspresyonistlerin edebiyattaki öncüsü İsveçli August Strinberg’dir.

Ekspresyonizm, iç yaşantıyı, dış hayattan üsttün tutar.

Ekspresyonist dramın esas kahramanı genç insandır. Çoğunlukla babaya karşı, daha çok insanüstü güçlere karşı savaşır.

Dadaizm
Dada, Rumence’de evet evet, Fransızca’da oyuncak at demektir.
Almanlar için o, budalaca bir saflık, çocuk arabasına doğurganca bir bağlılık ifade eder.

Dadaizm, kurallardan kurtulmak arzusundadır.

Ernst Barlach
1870’de Wedel’de doğdu. Babası doktordur.
Heykeltıraşlıktan resme oradan da edebiyata geçmiştir.
Mitolojiye meraklıdır. İnsanı yüce güçlerin hatalı bir kopyası olarak görür.

Alfred Döblin
1878 yılında doğdu. Babası terzidir.
Edebi verimi, tatminsiz, huzursuz bir ruhun dışavurumudur.
Kudurgan deni motifini sıkça kullanır.
Konularını modern hayattan alan hikâyelerden oluşan Die Ermordung einer Butterblume (1913) adlı eseri ekspresyonizmin en ünlü metinlerinden biridir.

Berge Meere und Giganten (1924)
Kötümser bir teknoloji ütopyasıdır. Doğu ve Batı arasındaki Ural Savaşı, Batı’nın lehine sonuçlanır. Batı kendine yeni yayılma alanları arar. Grönland’ı buzullardan arındırmaya çalışırlar. Buzlar eridikçe tarih öncesi dev boyutlu bitkiler ve hayvanlar ortaya çıkar. Bu canlılar Batı dünyasını tehdit ederler. Bu canlılara karşı Batı, dev insanlar üretir. Bu dev insanlar ise mevcut insanların sonunu getirir. İnsanlık ise tabiatın yedeğinde varlığını korumayı başarır.

Berlin Alexanderplatz (1929)
Büyük şehir romanlarının en değerlisi sayılmaktadır.

Heinrich Mann
1871’de Lübeck’te doğdu.
Eserlerini Romen kaynaklarıyla beslemiştir. İtalya ve Fransa onun için Avrupa ruhunun temsilcisidir. Eserleri, çağının belgeleri olarak da önemlidir.

Professor Unrat, oder, Das Ende eines Tyrannen (1905)
Müstebit ruhlu bir lise hocası, şarkıcı ve dansöz Rosa ile tanışıp kadına âşık olur. Bu yüzden işinden kovulur. Roman bir tür sosyal patoloji incelemesidir.

Der Untertan (1918)
Roman altı bölümden oluşmaktadır.
Diederich Hessling’in hikâyesi ilk çocukluk yıllarından başlayıp memleketi Netzig’de emin bir memuriyet alıncaya kadarki gelişimi içinde anlatılır.

Else Lasker-Schüler
Varlıklı bir aileye mensuptur. Yetenekli bir ressamdır.

Gottfried Benn
1886 yılında doğdu. Babası Protestan rahibidir.
1912 yılında tıp doktoru olarak Berlin kliniklerinde çalışmaya başladı.
1933 yılında Nazi Partisi’ne katıldı.

Gehirne (1915)
Beş hikâyeden oluşur. Hepsinde de olayların merkezinde genç doktor Rönne yer alır.

Benn, insanı acınacak hayvansallığı içinde, onun fiziki çözülmesi halinde gözler önüne serer.

Der Ptolemäer (1949)
Cılız bir çağ analizidir.

Destillationen (1953)
Hiçliğin, biçim (form) sayesinde üstesinden gelmenin mümkün olduğu inancını taşıyan şiirlerdir.


Georg Trakl
1887 yılında Salzburg’da doğdu.
Ailesi tüccardı.
Annesi, sağı solu belli olmayan, günü gününe uymayan bir kadındı.
Küçük yaşlarında bir gün kendini ürkek bir atın önüne atmış, başka bir gün bir treni durdurmak için rayların üstüne atlamaya kalkmıştır.
Öğrencilik yılları parlak geçmemiştir. Nikotin bağımlılığı bu döneme rastlar.
15 yaşına geldiğinde uyuşturucu maddeler kullanmaya başladı.
Beş arkadaşıyla birlikte Apollo şairler birliğini, sonra da Minerva’yı kurar. Her iki gurup da Nietzsche’ye taparcasına hayranlık duymaktaydı.
Bu genç şairler, burjuvaziye ve gelenekçiliğe şiddetle karşı çıkıyordu.
Okulda başarılı olamayınca bir eczacının yanında çalışmaya başladı. Eczacı kalfası olduktan sonra Inssbruck’a gitti. Burada Brenner’ın yayıncısı Ludwig von Ficker’le tanışır. Ficker, Trakl’ın dehasını fark eder. 
Trakl, Wagner hayranıydı.
Hayatı boyunca üzerinde düşündüğü varlık ve ölüm korkusu içinde tek teselliyi ölümlülüğü aştığına inandığı eserler üretmekte bulmuştur. En büyük korkusu unutulmak olmuştur.

Dışa kapalı, hermetik eserler vermiştir. Trakl’ın anlatım özelliği, yabancılık ve iletişim eksikliğidir.
Şiirlerinde en çok geçen isimler: gölge (schatten), akşam (abned), gece (nacht), yıldız (stern) ve ormandır (wald).
Fiiller içinde ise en çok tekrar edenler: batmak (sinken), ölüp gitmek (vergehen) ve kırılmaktır (zerbrechen).

Birinci Dünya Savaşı’nda sıhhıye taburunda görev alır. Ağır yaralı askerlere yardım etme telaşı içindeyken ağır şoklar geçirir. İntihara teşebbüs eder. Krakau’da bir hastaneye gönderilir. Burada şizofreni teşhisi konulur.
4 Kasım 1914’de kokain zehirlenmesinden ölür.

Gedichte (1913)
Dünya ıstırabı ve melankoli bu şiir kitabının ana atmosferini oluşturmaktır.

Franz Werfel
Ailesi Prag’ın Yahudi asıllı fabrikatörlerindendi. Yayınevinde lektör olarak çalışır.
Jeremias romanında realizm ve ideolojiyi sanatın iki düşmanı olarak tasvir eder.

Werfel hayatı, iyi ile kötünün kutupları arasındaki diyalektik bir hareket olarak yorumlar.

Werfel’in kişilerinin ortak bir özelliği haksız olma duygusudur.

Werfel yargıcın suçunu en büyük suç olarak niteler; ona göre yargıç, başkasının suçunun hesabını sormaya kalkmakla kendini aşmaktadır.

Nicht der Mörder, der Ermordete ist schuldig (1920)
Karl Duschek babasının zoruyla subay olur. Genç bir teğmenken anarşistlere katılır. Rus çarına suikast hazırlıklarına karışır. Baskında tutuklanır. General olan babasının karşısında hesap vermek durumunda kalır. Babası onu başka subayların yanında kırbaçlar. Aynı günün akşamında, gizlice girdiği evde babasını öldürmekle tehdit eder. Babası, oğlunun önünde diz çöküp, öldürmesini ister. Karl bunu yapamaz. Amirine saygısızlıktan hapse atılır. Hapisten kaçıp Amerika’ya gider.
Karl günün birinde babasına karşı olan nefretinin arkasında babasının iyi ya da kötü olmasının değil bizatihi baba olmasının yattığını anlar.

Die vierzig Tage des Musa Dagh (1933)
Roman kahramanı Gabriel Bagradian, Fransa’ya yerleşmiş ve bir Fransızla evlenmiş, halkına yabancılaşmış bir Ermenidir.
Türkiye’ye misafir olarak gider. Ülkedeki Ermenilerin başına lider olur. Türklere karşı silahlı mücadeleye girer. Musa dağında çarpışmalar yaşanır ve sonunda yabancı gemiler tarafından kurtarılır.

Yeni Nesnelcilik
Alman edebiyatında 1933 yılında iki kampa bölünmüştür: iktidarın kültür politikasında ayak uyduranlar ve Almanya’dan kaçmaya çalışan sürgün yazarlar.
Almanya’da kaldığı halde iktidara destek vermeyen, sessiz bir direniş sergileyen yazarlar ise Exilliteratur adı altında incelenirler.

Nasyonal sosyalist edebiyat, cephe ruhunun, arkadaşlığın övüldüğü, bir çeşit vatan edebiyatıdır.
Bu akım, ırk ve kan konularında bilinçli bir irrasyonalizm sergiler.
Nasyonal sosyalist şiir halk şarkıları, asker şarkıları, özdeyişler ve şairlerden de Stefan George ile Hölderlin üzerinde yükselir.

Yeni Nesnelcilikte roman kahramanı kahramanlık özelliğini yitirir. Kahraman, olaylar tarafından ortaya çıkmış gibidir.
Yazarların ilgisi bireyden ziyade topluma yöneliktir.

Thomas Mann
1875’te Lübeck’te doğdu.
Ailesinin hayatında müziğin yeri çok önemlidir. Mann ailesinin müzik zevki Wagner’den çok fazla etkilenmiştir.

Okul, Mann için sıkıcı ve katı bir kurumdur.

Burjuva ailelerinin sanata yönelmelerini Mann bir soysuzlaşma, bir çöküş olarak niteler.

İlk edebiyat denemeleri tiyatro alanındadır. İlk kalem denemeleri arasında şiirler de vardır. Bu ilk döneminde Heinrich Heine’in etkisi altındadır.

Münih’te bir sigorta şirketinde çalışır.
Buddenbrooks’u yazmaya başlar. 1900 yılında yayınlanan roman Mann’a dünya çapında şöhret kazandırır.

Tolstoy’a hayrandır. Tolstoy onun için adeta mitosa dönüşmüştür. 
Sanat tekniği yönünden leitmotiv ve detayı Tolstoy’dan öğrenmiştir.

Nazilere pek uygun olmadığı için vatan haini ilan edilmiştir. Sürgün hayatı 1933’te başladı. 5 Yıl Zürih’te kaldı. 1938’de ABD’ye gitti. Harvard Üniversitesi’nde profesör olarak çalıştı. Kendini dünya almanı olarak tanımlar.

Yaratıcılığının kaynağını şahsi yaşantılarıdır.
Mann, gerçekçi ayrıntıyı son derece ustalıkla işler.

Lessing, Goethe, Schiller, Schopenhauer, Wagner, Nietzsche ve Freud’u ataları arasında sayar.

Tonio Kröger, Doktor Faustus’un öncüsüdür.

Bütün romanlarında, öykülerinde mitik olanın büyüleyici gücü dile gelir.

Thomas Mann için mitoslar toplum karşıt kavramlardır.

Üslûp karakteristiği ironidir. İroni ona göre objektiflik demektir ve sanatın ta kendisidir.

Eserleri:
Buddenbrooks (1901)
Aile efsanesine bürünmüş bir toplum romanı oluşmuştur ki çöküş düşüncesine yakınlığı bakımından Alman romancılarından çok Barı Avrupa romanlarıyla akrabadır.
Yazarın esinlendiği roman, Edmond ve Jules de Gncourt’un Renée Mauperin adlı eseridir.

Ailenin çöküşü Lübeckli bir tüccar ailesinin dört kuşağında işlenmektedir.
Eserin içine aldığı zaman 40 yıllık bir süredir.
Romanın başında yetmiş yaşında bir ihtiyar olarak karşımıza çıkan büyükbaba Johann Buddenbrook, sağlam bir burjuva hayat duygusunu temsil etmektedir.

Oğlu, konsül Johann Buddenbrook için geleneksel burjuva hayat tarzı geçerliliğini korumaktadır ama tasasız bir hayat sevincinin yerini sofu ve disiplinli bir ahlakçılık almıştır.
Hümanist eğitim gören babasına karşılık o, pratik idealleri savunur.
Dolandırıcı damadı yüzünden büyük ölçüde zarara girer.
Johann Buddenbrook’un dört çocuğu arasında en ilginci Thomas’tır (karmaşık bir genç burjuva).
Bu adama geleneksel zevk ve toplum ölçüleri yabancılaşmaya başlamıştır.
Onun kardeşi Christian ise nörotik bir tiptir, sanata eğilimlidir.
Kız kardeşi Tony lükse düşkün biridir. İki evliliği de boşanmayla sonuçlanır.
Küçük kız kardeş Clara evliliğinden sonra tüberkülozdan ölür.
İçlerinde yalnız Thomas mirası yüklenecek durumdadır.
Senatör olur. Karısı Gerda Hollandalıdır. (Gerda) aileye egzotik bir hava sanata ilgi kazandırır.
İkisinin evliliğinden doğan Hanno, ailenin dördüncü kuşağının temsilcisidir.
Thomas Buddenbrook bir diş ameliyatı sırasında ölür.
Hanno’nun müziğe eğilimi, ailenin burjuvalığını kaybetme sürecinin son aşamasıdır.
Hanno’nun tifüsten ölümü yaşama direncinin kalmayışının da belirtisidir.
Buddenbrookların evine yerleşen Hagenström ailesinin yükselişi (…) kapitalist burjuvanın güç kazanmasının sembolik ifadesi olarak yorumlanır.

Roman boyunca Mann’ın düşünce notlarıyla karşılaşırız; Schopenhauer hakkında yorumlar ve tifüsle ilgili tıbbı bilgiler bunlara örnektir.

Tonio Kröger (1903)
Mann’ın en sevdiği eseridir.
Tonio Kröger içine kapalı hassas bir öğrencidir. Tonio yalnızdır, vaktinden önce olgunlaşmanın hem gururunu hem de burukluğunu yaşamaktadır.
Karşıt tipi, problemsiz arkadaşı Hans’ın sevgisini kazanmaya çalışır.
Tonio, dans dersleri alırken Inge’ye tutulur. Ancak bu aşk, özlem dolu melankolik bir hal alır.
İlerleyen bölümde Tonio, Münih’te tanınmış bir sanatkâr olarak karşımıza çıkar.
Sağlığı bozulduğu ölçüde yaratıcı gücü artan bir sanatçı figürüdür Tonio.
Ressam arkadaşı Lisaweta ile konuşup doğduğu şehre gitmek hevesine kapılır.
Hatırlamaya başlar. Evinin bir kütüphaneye çevrildiğini öğrenir. Bir pansiyonda dinlenirken Inge ve Hans’ın geldiklerini görür. Özlem ve pişmanlık duygularına kapılır. Eser, Tonio’nun monoloğuyla son bulur.

Königliche Hoheit (1909)
Mann’ın deyişiyle roman biçiminde bir komedidir.
Romanın kahramanı Klaus Heinrich, bir Alman prensliğinin veliahdıdır. Doğuştan çolaktır ve bu durum babasını endişelendirmektedir.
Bir çingenenin kehanetine göre çolak prens ülkeye en büyük mutluluğu getirecektir.
Klaus’un çocukluk ve gençliği prenslik görevi için hazırlıklarla geçer. Hocası Dr. Raoul Überbein’in eğitim düşünceleri Nietzsche’nin üstün insan imajından beslenmektedir.
Bir milyonerin kızı olan Imma Spielmann ile birlikte iktisat dersleri alır. Halk Imma’yı prenses olarak Klaus’a yakıştırır.
Evlenirler ve prensliğin mali durumu bir anda düzelir. Böylece çingenenin kehaneti de gerçekleşmiş olur.

Der Tod in Venedig (1913)
Mann bu eserine Goethe’nin sanatkâr kişiliğini işlemek, Mairenbad macerasını konu etmek üzere başlamıştır. Ancak daha sonra cesareti kırılmış ve bu tasarısını ertelemiştir.
Roman kahramanı Gustav von Aschenbach, Mahler’e hayrandır ve onun disipline tutkun özelliklerini göstermektedir.
Der Tod in Venedig her şeyden önce bir tükeniş romanıdır.
Aschenbach yaşlı bir yazardır. Disiplinli bir hayatı vardır. Buna karşın bünyesi çok zayıftır. Elde ettiği tüm başarıları için büyük mücadeleler vermiştir.
Gezilerinden birinde esrarengiz kılıklı bir yabancıya rastlar. İçinde, uzaklara gitmek hissi uyanır.
Yola çıkar. Venedik’e gider.
Kaldığı otelde çeşitli milletlerden konuklar vardır.
Polonyalı bir aile yazarın dikkatini çeker. Ancak asıl ilgisi, on dört yaşındaki oğlana (Tadzio) yönelir. Çocuğun zarafeti yazarı kendinden alır. Oğlanı ilahi mükemmelliğin timsali olarak görür. Onu görebilmek için planlar yapar. Artık bütün işi bu oğlanı seyretmektir.
Venedik’in sokaklarında hep onu takip eder. Bu arada salgın bir hastalık haberi turistlerde endişeye sebep olur. Aschenbach otelden ayrılmaz. Tutkusu gün geçtikçe artmaktadır. Güzel görünmek için kozmetikçilere gider. Saçlarını boyatır, cildini gerdirir.
Polonyalı ailenin de ayrılmak üzere öğrenir.
Bütün gün şezlongunda oğlanı seyreder.
Aynı gün Aschenbach’ın öldüğünü öğreniriz.
Romanda iradesi ve azmiyle bir kariyer inşa eden Aschenbach’ın güzele kapılıp kontrolünü kaybetmesi, bütün dengesinin bozulması ele alınır. Aschenbach, disiplinli hayatından koptuğu anda çöküşü başlamıştır.

Der Zauberberg (1926)
Zaman temalı bir eğitim romanıdır.
Sanatoryumdakiler, çalışan sağlıklı insanların aksine boş vakitleri çok fazla olan ve günleri monoton geçtiği için farklı bir zaman algısına sahiptirler.
Roman kahramanı Hans Castorp zaman kavramındaki bu değişimi kendi benliğinde yaşar.
Roman boyunca anlatılan zaman sürekli olarak hızlanmaktadır.
Hans Castorp, Davos’a sanatoryumda tedavi gören kuzenini ziyaret etmek üzere gider.
Sanatoryum, yukarıdadır ve burası aşağıdaki normal insanların dünyasından çok farklı bir dünyadır.
Hans Castorp üç hafa için geldiği sanatoryuma, oranın büyüsüne kapılarak tam yedi yıl kalır. Dışarıya çıktığında Birinci Dünya Savaşı patlak vermiştir.

Hans, içeride çeşitli kültür akımlarının temsilcileriyle karşılaşır.
Settembrini, İtalyan hümanist edebiyatçı.
Fanatikçe ölümü savunan Cizvit Leo Naphta.
Başhekim Behrens ve onun asistanı Krokowski.
Hans’ın âşık olduğu Rus Madame Chauchat (Asyalı ruhaniliği temsil eder) ve onun arkadaşı hazcı Mynheer Reeperkorn.

Settembrini ile Naphta, sürekli tartışırlar (bu ikisi Batı kültürünü aydınlanmacı ve romantik yönlerini temsil ederler).

Hans, karlı havada dolaşırken donma tehlikesi yaşar. Bu ona bir çeşit ölüm deneyimi kazandırır. Bu sayede ruhsal bir olgunluğa erişir.
Hans’ın geçirdiği oluşum/değişim, bir çeşit yücelmedir.

Lotte in Weimar (1939)
Romanın kahramanı Goethe’dir.
Eser, sanatkâr insanın sanat ve hayat problematiğini işler.
Goethe’nin gençlik aşkı Charlotte Kestner’le karşılaşmasıyla başlar olaylar. 1816’da Goethe ününün doruğundadır. Charlotte, yıllar önce burjuva toplumunda Goethe gibi sanatkâr ruhlu biriyle ilişkiye devam etmeyip Kestner’le evlenmiştir. Yıllar sonra, kocası ölmüş, çocukları ise kendi hayatlarını kurmuşken Goethe’yi bulup ne hakla kendisini bir romana konu ettiğinin hesabını sormak istemektedir. Bu düşüncelerle Weimar’a gider.
Weimar’da bir misafirhaneye yerleşir.
Misafirhanenin sahibi Mager, Werther romanının Lotte’sini hemen tanır. Kısa sürede bütün kasaba Lotte’nin Weimar’da oluşundan haberdar olur. Lotte’yi görmek isteyenler misafirhaneye gider.
MssCuzzle, Goethe’nin sekreteri Dr. Riemer, Schopenhauer’in kızı Adele ve Goethe’nin oğlu August misafirhaneye gidip Lotte ile sohbet ederler. Sohbetlerin konusu Goethe’dir.
Dr. Riemer, Goethe’nin meslek hayatından söz eder.
Adele, Weimar sosyetesinin Goethe hakkındaki düşüncelerini, dedikodularını anlatır.
August ise Goethe’nin sanatkâr kişiliği ile babalık rolünü nasıl bağdaştırdığını anlatır.
Eserin yedinci bölümünde Goethe çıkar gelir. Bu bölüm Goethe’nin uzunca bir monoloğuyla başlar.
Goethe, Lotte’yi yemeğe davet eder. Yemekte Lotte’ye karşı son derece mesafeli davranır, yaptığı konuşmalarda sanat, ün ve Almanlıktan söz eder.
Başka bir gün Lotte’yi alıp akrabalarının evine götürür. Bu defa mesafeli değil oldukça samimidir. Lotte nihayet Goethe ile hesaplaşabilecektir. Goethe bu konuşmada sanatkâr kişiliğini ortaya koyar. Yaşadığı her deneyimi sanatıyla yoğurup yüceltmeyi başarmıştır. Lotte ise Werther devrinin düzeyinde kalmış bir görünüm arz eder.

Joseph und seine Brüder
Eser, Thomas Mann’ın titiz bir karşılaştırmalı din ve kültür tarihi araştırmasının ürünüdür.

Doktor Faustus (1947)
Romanda bu konuyu işleyen bütün eserleri kâh edebi alıntılarla kâh kendine mal ederek yeniden biçimlendirmiş ve Faust’u çağdaş Avrupa insanıyla özdeşleştirmiştir.
Sağlıklı, insancıl anlatıcı figür Dr. Phil, Adrian Leverkühn adında bir bestecinin hayat hikâyesini anlatır.
Leverkühn, çağının içinde bulunduğu kültür krizi yüzünden şeytanla anlaşma yapmıştır.
Mann, Leverkühn üzerinden çağdaş sanat krizini ele almıştır.
Leverkühn 1885 yılında bir köyde doğmuştur. Parlak zekâsıyla dikkat çeker. Müziğe ilgi duyduysa da öncelikle ilahiyat eğitimi alır. Bir süre sonra kendini tamamen müziğe verir. Bu dönemde şeytanla anlaşma yapar. Leipzig’de bir turist rehberi onu misafirhaneye götüreceği yerde geneleve götürür. Burada bir kadına âşık olur. Kadın onu taşıdığı bulaşıcı hastalığa karşı uyardıysa da Leverkühn kadınla birlikte olur.
Hastalığın beyin faaliyetlerini durduracağı zamana kadar ki süre anlaşmanın da süredir.
Şeytanla yapılan anlaşmanın asıl imzalanma işi ise bu olaylardan dört yıl sonra gerçekleşir. Şeytan, Leverkühn’e mesut edici, şüpheden uzak ilham vaat eder. Buna karşılık ruhu, sürenin bitiminde şeytanın malı olacak ve o zamana kadar da sevmesine izin vermeyecektir.
Leverkühn, on dokuz yıl boyunca gittikçe artan bir yalnızlık içinde yaşar. Hayatının sonunu ise ruh hastası olarak tamamlar. 1940 yılında da ölür.

Der Erwählte (1951)
Mann’ın Doktor Faustus’u yazarken okuduğu Gesta Romanorum adlı efsaneler derlemesinden esinlenerek yazdığı bir romanıdır.
St. Gailen manastırı rahiplerinden Clemens, vakit geçirmek ve iman tazelemek niyetiyle Grehorius’un efsanesini anlatır.
Aktarılan efsane büyük bir günahın ve ondan daha büyük bir lütfa ermenin hikâyesidir.

Robert Edler von Musil
1672 sayfalık Der Mann ohne Eigenschaften, 1952 yılında yayınlandıktan sonra yıldızı parlayan yazarın bu tarihten sonra edebi başarısı asla tartışma konusu edilmemiştir.

Musil, Avusturyalı memur bir ailenin çocuğudur.
Babası onu yatılı bir askeri okula gönderir.
Musil doğduktan kısa süre sonra annesi Hermine, kocasının arkadaşı Heinrich Rieter’e yakınlık duyar, ona bağlanır. Kocası bu ilişkiye kayıtsız kalır ve Heinrich aile dostu olarak yanlarından ayrılmaz.
Musil’in ahlak konusundaki düşünceleri önemli ölçüde bu deneyimle ilgilidir.
Yatılı okulun ardından askeri teknik akademiye devam eder. İlerleyen yıllarda makine yapım alanında geliştirir kendini.
1905 yılında Berlin Üniversitesi’nde felsefe ve psikoloji öğrenimine başlar.
Ernst Mach üzerine psikoloji doktorası yapar.
1906’da Törless’i tamamlar.
Akademinin asistanlık teklifine rağmen akademiden ayrılır.
Hayatı boyunca teknik alanda elde ettiği başarıları elinin tersiyle itmiştir.
1933 yılında Viyana’ya gider.
Reich, Avusturya’ya ulaşınca Zürih’e gider. Oradan da Cenevre’ye geçip hayatının son yıllarının yoksulluk içinde tamamlar.

Kendini gerçeklik değil imkân insanı olarak tanımlamıştır.
Sanat hayat içindir.
Edebiyat, bir duygu düzenidir, anlam vermelidir. Gerçeklik ise bunun malzemesidir.
Edebiyatta yaptığı şey psikoloji dünya tasviridir.

Kendisini baştan beri en çok ilgilendiren konunun evlilikte sadakatsizlik olduğunu ve bunu insanın kendine ihaneti, ideallerine ihaneti olarak yorumladığını belirtir.

Die Verwirrungen des Zöglings Törless (1906)
Roman, burjuva çocuklarının okudukları bir yatılı okulda yetişen içe kapanık bir çocuğun ruh ve düşünce gelişimini konu edinir.
Törless’in ruhsal gelişimi romanın esas konusudur.
Yatılı okulda evine özleyen Törless için özlem ruhsal bir güçtür.
Törless okulda Beineberg ve Reiting adındaki iki öğrenciyle yakınlaşır. Bu ikisi çiğ denecek kadar vahşidir. Onların hayvani davranışları Törless’e hem ilginç hem de iğrenç gelir.
Basini adlı bir başka öğrencinin hırsızlık yaptığını öğrenen Beineberg ve Reiting, Törless’i ona karşı düzenledikleri bir komploya karıştırırlar.
Yine bu ikisinin etkisiyle Törless oğlanlar arasında sapık ilişkilere sürüklenir.
Burjuva ahlakıyla ters düştükçe kendini cinsel sapkınlıklar içinde bulan Törless, Basini adlı çocuğun hırsızlığa meyyal oluşunu da aynı nedene bağlar. Her ikisinin suçunun kaynağı da burjuva ahlakıdır.
Beineberg ve Reiting, Basini’yi diğer öğrencilere ele vermeye karar verirler. Olay büyür ve skandal patlar. Törless de bu fırtınaya yakalanır. Kendini savunurken şairane konuşmalar yapar. Ruhunun kötü öznelliğini ve onun çevresiyle olan çatışmasını anlatır. Sonunda Törless’in okulu terk etmesi kararı alınır.

Vereinigungen (1911)
Die Vollendung der Liebe ve Die Versuchung der stillen Veronika adlı iki hikâyeden oluşmaktadır.
Die Vollendung der Liebe’de Claudine, ilk evliliği sırasında Amerikalı bir doktorlar yaşadığı yasak aşkın sonucunda dünyaya gelmiş olan kızı Lilli’yi yatılı okulunda ziyaret eder.
Uzun yolculuklar Claudine’i manevi bakımdan uzaklaştırmaktadır. Trende bir yabancıyla tanışır. Claudine’i baştan çıkarmaya çalışan adam, ikinci günün sonunda amacına ulaşır.
İkinci hikâye trendeki yabancının eski bir macerası şeklinde anlatılır.
Veronika’nın reddettiği sevgilisiyle yaptığı konuşmaya şahit olan adam bu durumu kendisi için fırsat olarak değerlendirir.
Her iki hikâyenin de ortak temasları sadakatsizlik ve ihanettir. Musil bu kavramları kişinin kendine ihaneti olarak ele alır.

Der Mann ohne Eigenschaften (1935)
Yazarın başyapıtıdır.
Uzun süre eser üzerinde çalışmıştır. Hemen bütün yazarlık hayatının ürünü bu eserdir. 1930’da romanın ilk cildi yayınlanmıştır.
Eserin merkezindeki figür Ulrich’tir. Kahramanın soyadı açıklanmamıştır. Ulrich 1913’te 32 yaşındadır. Varlıklı bir aileye mensuptur. Matematikte, gerçeklikle ihtimaller arasındaki soyutlamalar dünyasında oyalanmaktan hoşlanmaktadır. Subay, mühendis ve matematikçi olarak ün/kariyer yapma girişimleri başarısız olmuştur.
Ulrich aşırı teknikleşmiş bir çağda bütünün düzenini bulamadığı için olağan hayatına bir yıl ara verip bu parçalara bölünmüş gerçekliğin nedenini ve gizli mekanizmasını kavramak ister. Bu amaçla sadece düşünen bir yaşantıya başlar. Bu haliyle kendisini niteliksiz adam olarak niteler. Bu tanımlamanın nedeni modern gerçekliğin merkezinin insana değil maddeye ait olmasıdır.
Nietzsche, Ernst Mach, Klages, Emerson, C. Stumpf, W. Köhler, E.R. Jeansch, J.V. Allesch’in düşünceleri arasında dolanıp durur.
Benzetmeleri ruhun mantığı olarak değerlendiren Musil bu üslup aracından bolca yararlanmıştır.
Anlatımda sürekliliğin yerini birbiriyle ilişkili olaylar ve figürler almaktadır.
Anlatımda zamanın yerine anlatıcının ironisi girer ve bunun yardımıyla gerçeklik algısı bozguna uğratılır.
Romanın konusu Avusturya-Macaristan Krallığının Viyana’sında geçer. Bu mekânın seçilme nedeni modern dünyanın belirgin bir panoramasını sunmasından dolayıdır.
Düşünce akışını bir arada tutan olay Kaiser Franz Joseph’in tahttaki 70. Yıldönümü şenlikleridir. Romandaki olaylar ve kişilerin hepsi Ulrich’in beli imkânlarını ve yeteneklerini temsil eder.
Arhem (siyaset adamı) Ulrich’in karşıt figürüdür. Ulrich’in aradığı şeyi (akıl ve ruh sentezine dayalı bir ahlak) bulduğuna inanır.
Arhem’in karısı Clariss akıl hastalarına yardım ederken kendisin hastaneye yatırılır.
Yahudi banker Fischel ile kızı Gerda’nın çevresinde de bir gurup tipleme ele alınır. Gerda, babasının güvenli çevresinden kaçıp Germen Hıristiyan gençlere katılır.
Roman boyunca kişilerin barış ortamından kaçışları cinselliğe sapışla paralel olarak ele alınmıştır.

Franz Kafka
Max Brod, Kafka’nın eserlerindeki karamsar atmosferin tam tersine neşeli ve rahat bir insan olduğunu belirtir.
İlginçtir ki güncesinde de yine karamsar ve karanlık bir hava hüküm sürer.

Bir okul arkadaşı Kafka’yı herkesin sevdiğini ama kimsenin onunla samimi olmaya cesaret edemediğini belirtir.

Kafka 1883 yılında Prag’da doğdu.
Zayıf ve hastalıklı bir bünyesi vardır.
Anne tarafından ataları varlıklı, bilgin ve din adamlar yetiştirmiş kimselerdi.
Babası yoksul bir doğu Yahudi ailesinde doğmuş, azmi sayesinde hatırı sayılır birikim elde etmiştir.
Kafka, babasının karşısında kendini hep zayıf, zavallı ve çaresiz resmetmiştir.
Kalıtım ve yaşadığı çevrenin etkisi Kafka’da tiziz bir gözlem ve içe bakış eğilimi oluşturdu.
Kafka, özel bir eğilimi ve merakı olmadığı halde hukuk eğitimini doktora yaparak tamamladı.
Uzun süre bir sigorta şirketinde iş kazalarıyla ilgili memuriyette çalıştı. 1917 yılında verem teşhisi konuluncaya dek bu işe devam etti.

Zaaflarını büyük bir hassasiyetle ve mahvedici bir çaresizlikle tespit etmek, öte yandan da en yüce mükemmellik öcüsünü esas almak, Kafka’nın başkalarını kendine bağlama sorumluluğunu yüklenememesinin nedendir.
1914’te nişanlandığı Felice Bauer’den birkaç ay sonra ayrılmış, aynı yılın aralık ayında, verem teşhisini öğrenince ilişkiyi kesin olarak bitirmiştir.

Çevresindeki insanları kendi ölçülerine göre değil, onların şartlarına ve ölçülerine göre değerlendirdiği söylenir.

Kafka’nın dil konusundaki düşünceleri onun eserlerinin ana yapısı hakkında bilgi verir.
Paradoks ifade fakat’lı, gerçi’li, bir yandan… öte yandan kalıplarına dökülen bir diyalektik Kafka’nın gözlemlerini tespite en elverişli bulduğu tarzdır.

Sürekli antitezler doğuran ama senteze götürmeyen bu düşünüş ve ifade tarzı için abgehackte dialektik, yontulmuş diyalektik terimi kullanılmıştır.
Kafka’ya göre gerçekliği doğru olarak tanımak için onu çok yönlü olarak incelemek ve en ince ayrıntısına kadar bütünüyle dile getirmek gerekir.
En ufak ayrıntı gözden kaçtığı zaman bütün, kavranmamış demektir.

Kafka’nın bütün kahramanları ayrıntıların titiz gözlemcileridir.
…kahramanlarının bir başka özelliği de “buralı” olmayışladır.

Devlet ve ona hizmet eden herkes yalnızca varlığını sürdürmek ister.

Betrachtung / Gözlem, Kafka’nın ilk yayınıdır.

En çetrefil meseleyi bile son derece yalın bir örnekle dile getirmek eğilimi (…) parabol türünü oluşturur.

En ünlü parabolü Prozess romanına Vor dem Gesetz’dir.

Romanda okuyucu için konunun bütünü parabolde ortaya konan davanın/meselenin açıklanmış, genişletilmiş şeklidir.

Bütün güçlüklerine rağmen hayata başkaldırmayan biridir Kafka.
“Her şeye evet dedim. Böylece acılarım bir sihir oldu, ölüm ise tatlı hayatın yalnızca bir bölümü.”

Das Urteil (1913)
Bu ilk hikâyesini bir gece içinde yazmıştır.
Yazarın en sevdiği hikâyesidir. Bunun nedeni ise muhtemelen biyografik değeridir.
Hikâyedeki nişanlının adı Frieda Bandenfeld (Felice Bauer).
Hikâyenin kahramanı George Bendemann genç bir tüccardır.
Bir sabah Rusya’daki arkadaşına mektup yazarak nişanını haber verir, onu düğüne davet eder.
Aradan aylar geçtikten sonra niyetini babasına açıklar. Baba itiraz eder ama George onu yatıştırır. Üstünü değiştirip yatağına yatırır. İhtiyar baba yatakta birden doğrulup oğluna, uzaktaki arkadaşına ihanet ettiğini söyler. Nişanlısıyla olan ilişkisinin hem arkadaşına, hem ölmüş annesine hem de kendisine karşı bir ihanet olduğunu söyler.
Oğlunu boğularak ölmeye mahkûm eder. Babası yatağa yığılır, oğlu koşarak odadan çıkar, nehre doğru koşar ve nehirde boğulur.

Kafka birçok eserinde baba tarafından öldürülen oğul kurgusuyla karşımıza çıkar.

Die Verwandlung (1915)
Gregor Samsa’nın dönüşümü son derece olağan bir şey gibi ifade edilir. Samsa dahi bu yeni biçiminden dolayı hayrete düşmez. Biraz daha uyuyup bu saçmalığı unutmaya çalışır.

Dönüştüğü böcek görünümü onun baskı altında kalmış köle varlığını ve buna karşı protestosunu grotesk biçimde dile getirmektedir.
Gregor’un ailesi (…) dehşete kapılır, çünkü bunda kendilerinin payı büyüktür.
Ailesi Gregor’u köle gibi çalıştırmakla baskı altında tutmaktadır. Gregor’un bu korkunç görünüşünde adeta kendi hayvanilikleriyle yüz yüze gelmişlerdir.
Gregor Samsa’yı insan haline çevirebilecek tek şey insanca muameledir.
Baba bir gün odasından çıkan böceği elma yağmuruna tutar ve onu yaralar.

Gregor bir gün kız kardeşinin çaldığı kemanla kendinden geçip yerinden kıpırdamak cesaretini gösterince akrabalarının öfkesini üstüne çeker.
İç burukluğu içinde Gregor ölür.

In der Strafkolonie (1919)
Ceza Kolonisi
Araştırma gezisinde bulunan bir adam, özel bir aletle yerine getirilen infaz sistemine/düzeneğine tanık olur.
Makinenin işletilmesini ve bakımını üstüne alan genç subay yargıçlık görevini de yürütmektedir.
Makine üç bölümden meydana gelmektedir.
Suçlunun yüzüstü yatırıldığı bir yatak, bunun üstünde dört demir çubuğa tesbit edilmiş yazıcı ve ortada boşlukta hareket eden, karmaşık bir iğne sistemiyle bezenmiş bir çelik bant.
Bununla suçlunun vücuduna işlediği suç yazılmaktadır.
Suçluya cezaya çarptırıldığı haber verilmez, bunu yaralarından okumak durumundadır.
Savunma imkânı söz konusu değildir.
İnfaz süresi tamamlanınca, makine cesedi iyice parçalara ayırıp bir çukura atmaktadır.
Gezgin araştırmacı kendisinin yeni ve insaflı cezaların savunucusu olduğunu hararetle bildirir.
Bunun üzerine subay, suçluya hürriyetini verir, aleti adil ol yazmaya ayarlar ve nöbetçi askere, kendisini makineye bağlamasını emreder.
Bozuk makine, sahibinin vücudunu kabul etmezcesine yazı yazmaz ama onu parçalara ayırır ve çukura atar.

Der Prozess (1925)
Roman, birbiriyle gevşek bağlarla ilişkili bir dizi sahnenin art arda sıralanması şeklindedir.
Joseph K., bir sabah tutuklanır.
Bu olayı bir yaşgünü şakası zanneder.
Joseph K., bekâr bir memurdur.
Bildiği bir suçu olmadığı halde savunma kompleksine kapılır.
Ev sahibesinden özür diler.
Birkaç gün sonra mahkemeye davet edilir.
Mahkeme salonunu güçlükle bulur.
Tutuklanma olayını anlatır. Sonra salonu terk eder.
Amcası ziyaretine gelir. Avukat Huld’dan yardım istemesini tavsiye eder.
Joseph K., bütün vaktini davasına ayırmaya başlar.
Banka müşterilerinden birinin tavsiyesi üzerine ressam Torelli’yle tanışır.
Ressam Torelli, Joseph K’ya mahkemenin ve davaların yapısı hakkında bilgi verir.
K. bir din adamıyla tanışır. Bu adam K’ya kanun önündeki kapı bekçisi konulu bir hikâye anlatır.
Mahkeme senden bir şey istemez. Gelirsen seni kabul eder, gidersen de seni salıverir.
K’nın sonu ansızın gelir: yarı sağır yarı dilsiz ve aklı başında olmayan iki kişi onu alıp götürür, üstündekileri çıkarır ve onu et bıçağıyla öldürürler.

Das Schloss (1926)
Olaylar yedi gün içinde geçer.
Romanın kahramanı K., akşam saatlerinde bir köye ulaşır.
Bir meyhanede yatacak bir şilte alır ve uykuya dalar, uyandırılır ve köyde kalabilmesi için dükün iznini alıp almadığı sorulur. Bu köy şatonun mülküdür.
K., kendisinin kadastro memuru olduğunu, dük tarafından getirildiğini, çıraklarının da yolda olduğunu söyler.
Şatoya sorulduğunda bu söylenenlerin doğru olmadığı anlaşılır. Ancak hemen sonra bu bilgi yanlışlanır.
Ertesi sabah K., misafirhane sahibine karısı ve çocuğundan uzak kaldığını anlatır.
Sonra köyü dolaşır ancak şatoya giden bir yol bulamaz.
Misafirhaneye geri döndüğünde iki genç, kadastro çırakları olduklarını söyleyerek onu karşılar.
Şato habercisi Barnabas, K.’ya şatonun yönetici memurlarından birinin, Klamm’ın mektubunu getirir. Klamm, K.’nın dükün hizmetlerine kabul edildiğini bildirir. K., geceyi başka bir misafirhanede geçirir. Burada meyhanecinin kızı Frieda’yla birlikte olur.
Dördüncü gün, bölge amirinden kadastro memuruna ihtiyaç kalmadığını öğrenir.
K., bundan sonra okul hizmetine atanır.
Aynı akşam Klamm’dan aldığı mektupta ise onun kadastro memuru olmasından duyulan memnuniyet ifade edilir.
K., bazı olaylar nedeniyle çıraklarını terk eder.
K., okuldaki görevini de ihmal ederek Barnabas’ın evinde uzun süre kalır ve şatodan haber bekler.
Barnabas’ın kız kardeşi Olga’dan ailenin lanetlendiğini ve çöküşünü öğrenir.
Frieda, K.’yı terk eder ve eski işine geri döner.
Şato memurlarından Erlanger’le görüşmek için gittiğinde Frieda’yla karşılaşır. Onu yeniden kazanmaya çalışır ama Frieda’dan yüz bulamaz.
K., Erlanger’ı ararken sekreter Bürgel’in odasına girer. K., burada uyuyakalır.
Ertesi sabah Erlanger ona, Frieda’yı eski işine göndermesini gerektiğini söyler.
Frieda’nın yerini alan Pipi ile konuşur.
K. ile Frieda’nın şefi arasında bir konuşma ile roman kesiliverir.

Amerika (1927)
Güncesinde bu romandan düpedüz Dickens taklidi diye söz eder.
Amerika romanına renk katan onun gözlemleri değil hayalgücüdür.
Karl Rossmann, bir hizmetçi kız tarafından baştan çıkarıldığı ve hizmetçi ondan bir çocuk beklediği için anne ve babası tarafından kovulmuştur.
Zengin Amerikalı amcası (…) geleceğini haber almış ve aynı gemiye binmiştir. Buluşmalarına bir tesadüf süsü veren bu amca Karl’ı yanına alır ve onu zengin Amerikalı hayatına katar.
Amca, Karl’ı dış dünyanın etkisinden uzak tutarak yetiştirmek ister.
Amcasının arkadaşı Karl’ı New York yakınındaki çiftliğine davet eder; amcasının itirazlarına aldırmayıp bu daveti kabul eden Karl, eve geri döndüğünde kovulduğunu öğrenir.
Hotel Occidental’de asansörcülüğe başlar. Burada da iftiraya uğrar ve işine son verilir.
İş arkadaşı Delamarche’ın sevgilisi şarkıcı Brunelda’nın evinde hizmetçi olarak çalışmaya başlar.
…kapitalizmin iş mekanizmasında bir görev almak için çırpınıp duran Karl Rossmann ya geçici olarak bunu başarır ya da hiç başaramaz.
Romanın sonuç bölümü tamamlanmamıştır.
(Kafka) Güncesinde Karl Rossmann’ın ölümünden söz eder…

Beim Bau Chinesishen Mauer (1931)
Çin Seddi’nin yapılışını konu alır.
Tamamlandıktan sonra bile eksik, amaca aykırı hatta gereksiz olduğu anlaşılan bu set (…) insan emeklerinin boşa harcanışının sembolüdür.

Tagebücher (1948-49)
Kafka’nın günce türüne ilgisi ilk altı yıldan sonra sönmüşe benzer.
1910-1923 yılları arasında oluşan güncesinin yıllara dağılımı şöyledir: 1910-1916 arasında hatıraların kapsamı eserin tümünün altıda beşini kapsar.
1918 yılına ait hiçbir kayda rastlanmaz.
1920-1923 arasındakilerin kapsamı yalnızca bir sayfadır.
1911 yılına ait anılar dış dünyadan gelen izlenimleri kaydeder.
Güncede başından itibaren bekârlık bir problem olarak dikkat çeker.
Son safhalarda güncenin karakteri günah çıkarma havasına bürünür.
Kafka, sürekli olarak gelişim gösterememekten yakınır.

Bertolt Brecht (1898-1956)
Varlıklı bir ailenin oğludur. Augsburg’da doğdu.
Genç yaşlarında ait olduğu sosyal sınıfa başkaldırdı.
Yazı hayatı 1913-1914’lerde başlar.
1922 yılında Trommeln in der Nacht adlı devrim dramı Münih’te sahnelenip ardında da Kleist ödülünü alınca ünü arttı.
Komünizme yönelişi 1926 Ekim’inde başlar.
1933’te Almanya’dan ayrılmak zorunda kaldı.
Danimarka ve Kaliforniya’da huzur buldu.
1948-1949’da Almanya’ya döndü.
1949’da Berliner Ensemble’ı kurdu.

Haz alma hırsı insan erdemlerinin en büyüklerinden biridir.

Geliştirdiği sahne sanatına epik tiyatro ya da Aristotelesçi olmayan dram sanatı adını vermiştir.

Epik tiyatronun başlıca konusu insanların davranışı ve uymak zorunda oldukları toplumsal tarihi süreçtir.
Epik tiyatroda en azından üç yapı biçimi vardır: Parabol, tarih, biyografi…

Yabancılaştırma, Brecht’in bütün yaratıcılığının ana ilkesidir.
Yabancılaştırmanın felsefi geçerliliğini Hegel, sanat geçerliliğini de Rus biçimcileri sağlamıştır.

Trommeln in der Nacht (1922)
İlk adı Spartakus’tur.

Die Hauspostille (1927)
Beş bölümden oluşan şiir kitabıdır.

Mutter Courage und ihre Kinder (1941)
Otuz Yıl Savaşları’nı konu edinen bir kroniktir.
Brecht’in en çok oynana eserlerinden biridir.

Der gute Mensch von Sezuan (1942)
On tabloluk parabol dramdır.

Galileo Galilei (1943)
On beş tabloluk nesir dram.

Der Kaukasische Kreidekreis (1949)
Altı tabloluk nesir dramdır.

Herr Puntila und sein Knecht Matti (1948)
On iki tabloluk halk tiyatrosudur.

Das Verhör des Lukullus (1915)
Romalı kumandan Lukullus’un cenaze törenini ve onun yeraltı dünyası Hades’te mahkemesini konu alan bir radyo skecidir.

Die Geschichte der Simone Machard (1957)
Dört tabloluk nesir dramdır.

Hermann Broch (1886-1951)
Viyana’da doğdu. 1938’deki göçe kadar sürekli Viyana’da kaldı. Yahudi kumaş tüccarı bir aileye mensuptur. Şefkatten yoksun bir aile hayatı yaşadı.
1908’de babasının dokuma fabrikasına girmek, 30 yaşında da bu fabrikanın yönetimini üstlenmek zorunda kaldı.
Viyanalı profesörlerden özel felsefe ve matematik dersleri aldı.
Katolik Franziska von Dothermann’la evlendikten sonra Musevilikten çıkıp Katolikliğe geçti.

İlk yazıları kültür eleştirisi, estetik ve felsefe içeriklidir.
Broch’a göre edebi eserin değeri, onun pratik hayata ahlaki bir etkide bulunup bulunmayışına bağlıdır.
Politikayı ahlakın somutlaşmış şekli olarak kabul eder.
Yazdığı genel kültür eleştirileri zamanla sert ve etkili bir toplum eleştirisine dönüşür.
Çağın olaylarına etki etmenin tek yolu ona göre dönem eleştirisidir. Ama her dönem eleştirisi, temellendirilmiş bir değer ve tarih felsefesine dayandırılmalıdır.

1927 yılında sahibi olduğu firmayı devredip kendini sanat ve düşünce alanına verir.

Edebiyatın ahlaki etkisinin felsefeninkinden daha üstün olduğuna inanmıştır.
Eserlerinde yazarların gençlik dönemlerine özgü coşkunluk hiç olmadığı gibi canlılık ve hafiflik de yoktur.

Broch’un deyimiyle polyhistorik romanın görevi; anonim çağ güçlerinin ne olduğunu sezmek ve sezdirmek. Bu güçlerin bileşkesini eserin bünyesinde yansıtmaktır.

Poyhistorik roman, eleştirici romandır; düşünen, aydın romandır. Anlatım metodunun belirleyicisi de bilim ruhudur.

Goethe, Broch’un da edebiyat tarihindeki önderidir.

Novellerin atmosferi, parabollere gösterilen eğilim, sembollerdeki çok anlamlılık ve yorum imkânları Kafka’yı hatırlatan unsurlardır.

1938 yılında Alman orduları ülkeyi istila ederken Broch, Altausse’de tutuklanır.
Yüzyılın ana konusu olan ölüm, yazarın yaşam alanına girmiş olur böylece.
Kısa süren tutukluğun ardından serbest bırakılır.
…tecrübe ettiği ölüm korkusu/konusunu edebiyata aktarmaya çalışır.
Der Tod des Vergil bu koşulların ürünüdür.

Suçsuzların suçu, Broch’u ilk romanlarından beri ilgilendirmiş bir sorundur.

Sorumluluk / onun yaşamında da belirleyici bir ilkedir.

Die Schlafwandler (1931-1932)
Üç bölümden oluşan bir romandır.
Birinci bölümde henüz Fontane’nin Berlin’i hüküm sürmektedir. Katı gelenekler ve anlamını yitirmiş şeref kavramları insanların kaderinde hâlâ etkilidir. Bu düzenin sembolü üniformadır.
Muhafız subayı Joachim von Pasenow, düelloda ölen kardeşinden sonra baba çiftliğinin sorumluluğunu yüklenmek zorunda kalır.
Pasenow, üniformayı çıkarmakla yeni bir dünyaya girdiğini hisseder.
Sevdiği kız Ruzena’dan vazgeçmek, sosyal sınıfına uygun bir evlilik yapmak zorundadır.

İkinci bölüm Köln’de geçer.
Kişiler kasıtlı bir şekilde silik, kitle içinde kaybolup giden insanlardır.
Muhasip Esch, sosyal statüsünü yükseltmek için rüşvet, şantaj dahil her türlü çareye başvurur.
Aşk konularında da aşırılıklar dikkat çeker. Pasenow’un romantik idealist aşk tasavvurlarının yerini çıplak bir tensellik alır.
Romanın üçüncü bölümü ahlaksız ve yüzsüz insanların zaferini anlatır.
Huguenau asker kaçağıdır. Hem Pasenow’a hem de Esch’e baskı yapar. Bir fırsatını bulduğunda Esch’i öldürür.
Eserin üç bölümü Alman burjuva toplumunun romantizmden anarşiye ve oradan da nesnelciliğe giden değişim aşamalarını yansıtmaktadır.
Pasenow romantik bir son yaşar; aklını kaçırır.
Esch, Huguenau tarafından öldürülür.
Birinci Dünya Savaşı, değerler yıkımının zirvesi olarak görülür.
Romanın ilk bölümünde geleneksel realist anlatım biçimi hüküm sürerken ikinci bölümde iç monologlar yer alır.

Der Tod des Vergil (1945)
Bu eser için Broch, şiir roman deyimini kullanır.
Burjuvalık! Dikta! Ve o eski dini geleneklerin yok oluşu…

Eserde Broch, devrini tamamlamış bir toplumun son çağlarında şairin durumunu araştırır. Şairin ödevinin ne olacağını sorar.
Güzel ve faydalı seçeneği hayatının son on sekiz saatinde Vergilius’un kafasını meşgul eder. Yaklaşan ölüm, onun bir karara varmasını gerektirmektedir.

Birinci bölüm, Su-Varış başlığını taşır.
Augustus’un donanması Brundisium’a demir atar. Gemilerden birinde hasta Vergilius yatmaktadır. Tarih, MS. 19 yılının 22 Eylül günüdür.
Vergilius onu karşılamaya gelen insanlar arasında bir tahtırevanda saraya getirilir.
Yol boyunda bir oğlan ona eşlik eder.
Yoksul mahallelerden geçerken şairin asil yalnızlığı, sanatının yüceliğinin kaynağı birden anlamını yitirir.

Ateş-İniş başlığını taşıyan ikinci bölüm Vergilius’un geçirdiği huzursuz geceyi işler.
Ateşi yükselen şair kâbuslar görür. Kendi hayatını eleştiren hayaller ona bir çeşit cehennem gezisi yaptırır.
Vergilius, yalnızca güzelin hizmetine adanmış, bu yüzden de boşa geçmiş bir hayatın günahını ödemek için en önemli eserini, Aeneis’i feda etmek gerektiğine inanır.
Pencerenin önüne yaklaşır ve dışarıda kavga eden sarhoşları görür.
Bu kavga, insan hayatının nasıl hayvanîlik seviyesine düştüğünü ve kendisinin de buna seyirci kaldığını hatırlatır.

Toprak-Bekleyiş başlıklı bölümde Vergilius’u, o gecenin sabahında dostları ziyaret eder.
Dostu Cesar Augustus’la yaptığı ve yanlış anlaşılmalarla güçleşen bir konuşma sonunda Vergilius anlar ki fedakârlık aslında tevazu gerektiren bir tutumdur ve gerçek bilginin bir sevgi eseri olması gerekir. Böylece eserini gelecek kuşaklara armağan eder.
Eski sevgilisi Plotia’ya rastladığı bir çeşit Arkadia Cenneti hayal eder. Tuhaf bir çocuk hayaleti Vergilius’un gözüne görünerek odanın içinde dolaşır.
Lysanias adındaki bu çocuk şairin kendi çocukluğunun sembolüdür. Dindar bir köledir.

Vergilius vasiyetnamesini yazdırırken o günün bilinci etkisini kaybeder. Hayalinde, geldiği yolu geriye doğru kateder: kendini saraydan çıkıp yoksul mahallelerinden geçen yollarda ve limanda hayal eder.

Hava-Geri Dönüş başlıklı bölümde şairin bir kayığa binerek kıyıdan ayrılışı işlenir.
Dönüş süreci günden güne geriye giden bir çözülmedir. Hayvana, bitkiye dönüştükten sonra taş, akıcı kristal ve karanlık olur. Benliğin, sınırlarını böylesine genişleterek evrenle bir olmasının sonucunda bir dönüşüm olur. Ölmek üzere olan şairin bilinci çevrilir, kucağında çocuğuyla anne resmini görür.
Vergilius’u bir ürperme sarar. Tevrat’a göre bu, insana Tanrı sözünün duyurulduğu andır…
Romanın yarattığı büyük etki, konusunun güçlüğüne dayanır.

Die Schuldlosen (1949)
Son eseridir.
Roman, Drittes Reich’a gelinceye kadarki tarihi gelişimi izlemektedir.
Çağ atmosferine yöneltilen eleştiriler, Suçsuzlar’dan şikâyete dönüşür. Bunlar, olaylara seyirci kalan, karışmayan ve suçsuz olduklarını iddia eden kişilerdir ki Broch, faşizmin yerleşmesinde asıl suçu, onların sorumsuzluklarında, adamsendeciliklerinde görür.

Der Versucher (1954)
Bu romanı için köy çevresini seçmiş olması ilginçtir.
Konu, bir Alp vadisinde birbiriyle sürekli rekabet hatta kavga halindeki iki köyde geçer.
Anlatıcı figür yaşı geçkin bir köy hekimidir. Tabiatı kutsal bir hazine olarak görmektedir.
Dağ köyünün sükûtu bu hayata katılan bir zorbayla, bir şarlatanla alt-üst olur. Marius Ratti’dir bu adam. Gezgin bir vaiz pozunda dolanmaktadır.
Yorumculara göre bu şarlatan tipleme Hitler’i temsil eder.
Marius’a kanmayan tek kişi Gisson Ana’dır.
Romanın konusu, köy halkını bu kadında dile gelen sağduyu ve bilgelik ile Marius’un temsil ettiği çılgınlık arasında bir seçim yapmaya götüren olaylardır.
Gisson Ana ölür, ama bildiğini bir genç kıza anlatır. Bu kızın dünyaya getireceği çocuk köy halkını kurtaracaktır. Çocukta sembolleşen umut, Hıristiyanlığın çocuk İsa imgesini hatırlatmaktadır. Marius köyü terk etmez, orada muzaffer olarak kalır.

Anna Seghers (1900-1983)
Mainz’da doğdu. Babası bir antikacıydı.
Sanat tarihi ve sinoloji eğitimi aldı.
1933 yılında Paris’e, 1941’de de Meksika’ya kaçtı.
1947’de Doğu Berlin’e yerleşti.
İlk hikâyelerinde Mainz şehrinin yoksul insanlarının kaderini işler.
Özenle işlediği iç monologlar, dış olayların iç yaşantıya dönüşümü şeklindedir.

Das Siebte Kreuz (1942)
Romanın konusu Hitler Almanya’sında toplama kamplarından kaçan yedi adamın başından geçenlerdir.
Kumandan toplama kampı meydanına yedi haç diktirir.
Gestapo kosa süre içinde kaçakların dördünü geri getirir.
Biri köyüne ulaşamadan yolda ölmüştür. Bir diğeri kendiliğinden teslim olur. Yalnızca Georg Kaiser adlı teknisyen sınırdan kaçmayı başarır. Böylece yedinci haç boş kalır.

Transit (1944)
Olay 1940’ta Marsilya limanında geçer.
Anlatıcı figür atmosferi şöyle tarif eder: her şey bir kaçış içindeydi, her şey sadece geçiciydi.
Roman kahramanı, toplama kamplarından kaçan Siedler genç bir Almandır. Paris’te Weidel adlı bir yazara haber ulaştıracaktır. Weidel’in intihar ettiğini öğrenir. Onun Meksika için çıkardığı vizesini alır. Weidel’in karısı kocasının ölümünden habersiz, kahramanın işlerine karışır. Seidler, bunalır ve kaçmaktan vazgeçip Fransız dostlarının çiftliğinde çalışmaya karar verir.

Überfahrt. Eine Liebesgeschichte (1971)
Brezilya’ya yerleşmiş genç doktor Triebel’in hikâyesidir.

Elias Canetti (1905-1994)
Yahudi asıllı atalarının dili, özel bir İspanyolca, onun ana diliydi. Canetti için Almanca özel bir anlam taşıyordu. Anne ve babası gizli konuşmalarında Almancayı tercih ediyorlardı.
Almancayı kendi kendine, duyduğu ve anlamını bilmediği sözleri tekrarlamak ve ne ifade ettiklerini sezgi yoluyla çözümlemek gibi bir yöntemle öğrendiğini anlatır.

1924’te Viyana Üniversitesi’nde kimya okumaya karar verdi.
Hayatının konusu dediği “kitle” problemi kafasını meşgul etmekteydi.

İkinci esas konusu ise dildir.
O, dili hep suni bir şey olarak algılamış, gerçeklikten soyutlamıştır.
Büyük romanı Diee Blendung bu dil anlayışının en somut belgesidir.

Die Blendung (1935)
Konu 1933 öncesi Avusturya’sında geçer.
Romanın kahramanı Dr. Peter Kien, ünlü bir sinologdur. Değerli kitaplarla dolu kütüphanesinde, dünyadan kopuk bir hayat sürmektedir.
Dış dünyayla ilgisini günbegün kaybeden ve bir çeşit körlük felsefesi icat eden bu bilgin sonunda öylesine körleşir ki çirkin, yaşlı ve ilkel bir kadının tuzağına düşer.
Ev işlerine bakan Therese Krubholz, parasında gözü olduğu için Dr. Kien’i evlenmeye zorlar. Bu evlilik Dr. Kien’in hayatını mahveder.
Kadın, evi dilediği döşeyip doktoru kütüphaneye hapseder.
Tüm varlığını kendisine bırakacağını beyan eden bir vasiyetname hazırlamasını ister. Dr. Kien itiraz edince büyük kavga çıkar. Kadın onu evden kovar. Kütüphanenin dışına çıkan doktor bir anda değişir.
Dr. Kien’in hayatının bu dönemi kafasız dünya başlığı altında anlatılır.
Fischerle adlı bir kambur cücenin ağına düşer. Kitap rehin bırakıp borç para almak isteyenlere istediklerinden çok para verip kitaplarıyla birlikte geri gönderen doktoru fark eden Fischerle, kitap rehin bırakma numarasıyla ondan yüklü miktarda para sızdırmayı başarır.
Doktor Kien akli dengesini iyiden iyiye kaybeder. Karısını öldürdüğü paranoyasına kapılır. Onu gördüğünde hayal gördüğünü sanır. Therese, Dr. Kien’in cebindeki şişkin cüzdanı fark edince polis çağırarak doktorun hırsız olduğunu söyler. Alıkonan doktor daha sonra serbest bırakılır.
Artan ruh bunalımları sonucunda Paris’te bir akıl hastanesinde görevli kardeşine telgraf çeker, aklını kaçırdığını bildirir. Kardeşi onu kaldığı evin sahibinden ve Therese’den kurtarır, eski kütüphanesine kavuşturur.
Kardeşi yanından ayrılınca doktordun delilik belirtileri yeniden nükseder.
Herkesten intikam almak için kütüphanesini ateşe verir. Alevler çevresini sararken kahkahalar atar.
Romandaki figürlerin davranış ve konuşmaları 20. yüzyıl insanının iletişim güçlüğünü çok güzel yansıtmaktadır.
Konuşma, bir anlaşma aracı olmaktan çıkarak, konuşan kişinin bir becerisine dönüşmüştür.
Söz düellosunda, söz konudan bağını koparmakta, kavganın patlama gücünü artıran bağımsız bir silah olmaktadır.

Tiyatro Eserleri
Hochzeit (1932)
Ev semboliği içinde insanın mal hırsını hicveder.
29 kişilik oyuncu kadrosu farklı üslup düzeyi, farklı şive ve ağızda konuşur ve ilginç bir dil düzeyi oluşturur.
Canetti insanın ses maskesinden söz eder.
Bu, bir insanın konuşma tipi, onun değişmeyen ve karakterize edici, kendine özgü dilidir.

Komödie der Eitelkeit (1950)
Oyuncu kadrosu yine 29 kişidir.
Devlet, bütün aynaların kırılıp yok edilmesini emreden bir yasa çıkarır.
Bu yasa büyük kargaşaya, sonunda da ayaklanmaya neden olur.

Heimito von Doderer (1896-1966)
Romanları teknik, metot ve konu bakımından çağdaş edebiyatın doruğunda yer alır.
Gençliğinin en etkin vakıası Sibirya’da subayken geçirdiği dört yıllık savaş tutsaklığıdır (1916-1920).
1950 yılında tarih araştırmaları enstitüsüne üye olur.
Roman tekniğindeki başarısı onun romanda konuya yeniden önem vermesidir. Düşünce ve ruhun mekaniği, dış hayatın mekaniğinde ve gerçeklerin diyalektiğinde somutlaşır. Roman sanatı hayatın bilimidir.

Ein Mord den jeden begeht (1938)
Genç bir adamın, yengesinin katilini ararken onun ölümüne kendisinin sebep olduğunu fark etmesini konu alan bir romandır.

Die Strudlhofstiege oder Melzer und die Tiefe der Jahre (1950)
Bilgi ve tecrübenin önemine vurgu yapan hacimli bir romandır.
Romanın çekirdeği bir eğilim hikâyesidir ve kahramanı eski bir müşavir subay Melzer’dir.

Die Dämonen (1956)
Romanda çeşitli karakterler aracılığıyla aydın burjuvalar temsil edilir.
Romanın dokusu içinde sürekliliğini koruyan olay zinciri, bir miras kaçırma teşebbüsünün hikâyesidir.
Doderer, hayata birinci gerçeklik der ve onu bozan, soysuzlaştıran davranışlar ve ideolojiler için ikinci gerçeklik terimini kullanır. İkinci gerçeklik bazen kişilerde yoğunlaşır ve doymonlarşır.

Roman No. 7/I. Die Wasserfälle von Slunj (1963)
Dönem tarihi ve kuşaklar hikâyesidir. Yüzyıl sonu Viyana’sını anlatır.

Enrst Jünger (1895-1998)
Heidelberg’de doğdu. Babası eczacıydı. Çocukluğundan beri içinde beslediği Afrika tutkusu peşinde 1913’de ecnebiler lejyonuna katılır. Babası onu Marsilya’da alıkoyar bu maceradan. Afrikanische Spiele adlı kitabında bu süreci anlatır.
Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılır. Birçok defa yaralanır. Teğmen olur. Yüksek liyakat nişanı alır. 1923-1926 yılları arasında Napoli’de zooloji öğrenimi görür.
İkinci Dünya Savaşı’na yüzbaşı olarak katılır. 1944’te Hitler’e karşı ayaklanan subaylar arasındadır.
Eserleri direkt olarak siyasi değildir. Yaratıcılığını kamçılayan başlıca motif tehlikedir.
Düşünen eylemci, tehlikeyi arayan ama keyfilikten nefret eden bir kişiliği vardır.
Ölümle birçok defa karşı karşıya gelmiş olan Jünger, In Stahlegwittern’de ölmek zorunda kalmak bilincinin, ona gerçekten mutluluk duyduğu bir an yaşattığını söyler: “Bir şimşekle aydınlanmış gibi hayatımı en özünden kavradım.”

Das abenteuerlichte Herz (1929)
Günce notları niteliğindeki yazılardır.

Auf den Marmorklippen (1939)
Konu, güney ülkelerinden birinde geçer.
Hikâyenin anlatıcı figürü işe kardeşi, botanik incelemeleri yaparak bir süre Akdeniz ülkelerinden birinde kalırlar.
Hikâyenin geçtiği yer, gerçeklikle hayal gücü arasındaki bir ortamdır…

Heliopolis (1949)
Ütopik bir romandır.
Konunun odak noktasını, bir adamın kendisine takdir ve yükselme sağlayan başarısızlığı oluşturur.
Büyük yangın felaketlerinden artakalan Heliopolis şehrinde iki politik güç çarpışmaktadır. Ama her ikisinin üstünde egemen olan bir dünya hâkimi vardır.

Carl Zuckmayer (1896-1977)
Zuckmayer toplumsal ilerlemenin bütün güçlüklere rağmen desteklenmesi gerektiğine ama bunun başka yöntemlerle mümkün olduğuna inanır. İnsana etkili hitap tarzı, semboller, mecazlar ve örnek figürlerle mümkün olabilecektir.

Savaş Sonrası Edebiyatı
İki ayrı kolda gelişir.
Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde önceleri göçmen yazarlar (…) Halk Cephesi’nin 1930’larda tartıştığı kültür mirasını benimsediler.
Federal Almanya’da da Vatan ve Kan edebiyatı nasyonal sosyalizmin yenilgisiyle son bulmuştu.
Politik eleştirel bir geriye bakış, 1950’lerde hatta 1960’lara kadar Alman edebiyatının çok belirgin bir karakteristiğidir.
Yıkıntı edebiyatı, otobiyografik raporlar ve gözleme dayalı teşhisleri yeni edebiyatın başlangıç noktasını oluşturur.

1945’ten sonra yazmaya başlamış şair ve yazarların hepsi, gençlikleri ellerinden zorla alınmış bir kuşak oluşturduklarının bilincine varmıştır.
Tabu kabul edilmiş alanlara el atmak yine ortak eğilimler arasındadır.

Gottfried Benn’den bu yana şairler mesajlara rağbet etmemektedirler. Artık kavrayan, anlayan bir şair benliği yok gibidir. Amaç, dil aracılığıyla bazı şeyler uyandırmaktır.
Mozaiğin tek tek parçacıkları kendi başına pek bir anlam taşımaz.
1945 sonrası şiirlerinde kafiye hemen hemen ölmüştür.
Tiyatro eserlerinde absürt unsurlar öne çıkmıştır.
Radyo oyunu 1950’den sonra hızla gelişen bir türdür.

Nelly Sachs (1891-1970)
Berlin’de doğdu.
Sanatsever bir babanın kızıdır, müziğe ve dansa meraklıdır.
Lagerlöf, 1940 yılının Mayıs ayında Nelly Sachs’ın İsveç’e kaçmasını sağlamıştır.
Çaresizlik hali Nelly Sachs’ın eserlerinde sık sık dile gelir.
Toplama kamplarında öldürülen eşi için on şiirlik özgün bir zyklus’u vardır.
Şiirlerinde göze çarpan konulardan biri cellatla kurban arasındaki bağdır. Cellada anlayış gösteren kurban! Takip edilenlerle takipçiler anlaşılması güç, gerçeküstü bir otak kader içinde işlenmektedir.
Şair 1966’da Nobel ödülünü aldı.

Eli (1951)
Ortaçağın din ve mezhep sırlarını konu alan oyunları tarzında yazılmıştır.

Flucht und Verwandlung (1959)
Yahudi halkını ele alır.

 Günter Eich (1907-1972)
Hukuk ve sinoloji öğrenimi yapmıştır.
Modern hayatın tepkisini yararsız olunuz parolasıyla eserlerinde sık sık yansıtmıştır.
Geçimini radyo oyunları yazarak kazanmıştır.

Max Frisch (1911-1994)
Önemli olan şey, söylenemez olan, kelimeler arasındaki boşluktur; kelimeler aslında kastetmediğimiz yan konulardan söz eder, bizim meramımız asıl demek istediğimiz şeyse olsa olsa tarif edilebilir. Yazıda şundan bundan söz edilir. Söylenemeyen şey olsa olsa bu ifadeler arasındaki gerilim halinde ortaya çıkar.

Max Frisch Zürih’te doğdu.
Çalışma hayatına gazetelerde seyahat ve spor raportörlüğü yaparak başladı.
25 yaşında mimarlık öğrenimine başladı.
Eserlerinde mimarlık, sosyal ve politik boyutlar kazanır.

Nun singen sie wieder (1945)
Tiyatro eseridir.
Faşizm, savaş ve sonuçları ile ilgili problemleri ele alır.

Die Chinesische Mauer (1946)
Nesir bir parodidir.
Eserde sayısız konular ve birçok tarihi figür ele alınmakta ve kabare tarzında parodi oluşturulmaktadır.

Don Juan oder die Liebe zur Geometrie (1953)
Beş perdelik nesir bir komedidir.
Don Juan alaycı melankoliktir. Erkekçe bir özellik bulduğu geometriye tutkundur.

Stiller (1954)
Bir insanın iç özdeşliği uğruna, dış özdeşliğine karşı savaşını konu alan bir romandır.
Amerikalı Jim Larkin White olduğunu iddia eden roman kahramanı, İsviçre sınırında tutuklanır. Kendisinin heykeltraş Anatol Stiller olduğunu zannetmektedir. Tutukluluğu sırasında hayat hikâyesini yazması istenir.
Hatırat tarzındaki bu anlatım, romanın büyük bölümünü oluşturur.
Stiller’in hayat hikâyesi onun karakterini ortaya çıkarmaktadır. Kendisi olmak istememektedir.
Şimdi ve buradadan hiç olmazsa ruhen kaçmaktadır.
White’ın hayat hikâyesi intiharla son bulur.
Mahkemenin kararı White’ı Stiller’le dış özdeşliğini kabul etmeye zorlar. Oysa ruhen o artık aynı adam değildir.
Romanın ikinci bölümünde Stiller’ın hayatının geri kalan bölümü savcının bakış açısından aktarılır. Savcının karısı ile bir aşk macerasından sonra Julika ile Cenevre gölü kıyısında bir köy evine yerleşir ve çömlekçilik yaparak hayatını sürdürür.

Homo Faber (1957)
Romanın başlığı, eserin asıl kahramanını karakterize etmektedir.
Walter Faber, akla tapan, bu dünyaya bağlı tipik bir moderndir.
Caracas’a uçarken ve Atina’da bir hastanede ameliyatından önce kaleme aldığı hikâyesinden anlaşıldığına göre Walter Faber, 1930’larda Zürih Yüksek Teknik Okulu’nda asistanken Yahudi asıllı bir kızı, Hanna’yı sever. Hanna ondan bir çocuk beklerken Walter’ın ona karşı soğuk davrandığını fark eder ve ondan ayrılır. Çocuğu aldırmayı kararlaştırırlar. Hanna’nın izini kaybeden Walter Faber, UNESCO yüksek mühendisi olarak çeşitli ülkelerde çalışır. Hanna ise Atina’da bir arşivde çalışmaktadır ve Walter’dan olan çocuğunu dünyaya getirmiştir.
Walter, bir deniz yolculuğu sırasında karşılaştığı ve sevgilisin hatırlattığı için âşık olduğu Sabeth adındaki genç kızın Hanna’nın ve kendisinin kızı olduğunu ancak onunla bir gece geçirdikten sonra anlar. Hanna ona her şeyi anlatır. Sabeth bir yılan tarafından ısırılır ve ölür. Walter Faber de mide kanseri ameliyatından masada kalır.
Faber şunu öğrenir ki teknolojiye dayalı bir dünya görüşü mutluluğu garanti etmekten uzaktır.

Biedermann und die Brandstifter (1958)
Nesir bir oyundur ve ders vermeyen öğretici bir parça alt başlığını taşır.

Andorra (1961)
On iki tabloluk nesir tiyatrodur.

Mein Name sei Gantenbein (1964)
Bir adam bir tecrübe geçirmiştir, şimdi ise ona bir hikâye aramaktadır.
Roman kahramanı, evliliği yıkılmış bir adamdır.
Kendi kendine şu soruyu sorar: Gerçekten olan ne?
Sorunun cevabını tasarlayabileceği hayali hikâyelerde bulmak ister. Anlatıcı “tasavvur ediyorum” kalıbıyla başlattığı çeşitli hikâyelerle kahramanı çeşitli durumlardan hayal etmeyi dener.
En tutarlı sürdürülen rol, kör rolü oynayan Gantenbein rolüdür.
Bir tiyatro artisti olan Lila ile mutlu bir evlilik sürdürmektedir. Oysa Lila onu sürekli aldatmaktadır.
Gantenbein’şn körlüğü anlamsızlaştığı zaman her şey biter.

Karl Krolow (1915-1999)
Hannover’da doğdu. Germanistik, sanat tarihi ve felsefe öğrenimi gördü.

Wind und Zeit (1954)
Birinci ve üçüncü bölümü çoban şiirlerinden oluşur. Hepsinin başında nesnelerin güzelliğine övgüler yer alır. Kitaptaki diğer bölümlerde hayatın güvenceden yoksun durumu anlatılır.

Tage und Nächte (1956)
İnsanın yalnızlığı, bir başkasını anlama, ona yaklaşma imkânsızlığı ve kendi sınırlarını aşmayan bir benlik bu şiirlerin tekrarlanan konusu sayılır.

Fremde Körper (1959)
Konularındaki ağırlık manzara, tabiat, günün bölümleri ve mevsimlerdir.

Heinrich Böll (1917-1985)
Köln’de doğdu.
Ataları gemi ustasıdır.
Romanlarının çoğunda konu Köln’de geçer.
Ren bölgesi yüzyıllar boyunca Roma ve Germen kavimlerine vatan olmuştur.
Böll, tam bir Renlidir.
Savaş, Böll’ün hayatını belirleyen ikinci büyük faktördür.
Öğrencilik yıllarında, bir kitapçı dükkânında çıraklık yapar.
Germanistik öğrenimi aldı.
Fransız ve Rus cephelerinde savaştı.
Romanları ahlakçılığa, insancıllığa angajedir.
Eserlerinin ana konusu nasyonal sosyalizm, savaş ve savaş sonrası durumlardır.
Savaş sonrasının en belirgin özelliği Böll’e göre yurtsuzluktur.
Çocuklar savaş felaketinin suçsuz kurbanları olarak Böll romanlarında özel bir yer tutar.
Genellikle savaşın yükünü çeken, hayatı bu yüzden mahvolmuş huzursuz, hayal kırıklığına uğramış kadınlardır onun romanlarının kahramanları.
Edebiyat, yalnızca yüce konulara değil, insanın tüm dünyasına açık olmalı…
Reklamlar, çağdaş tüketim toplumundaki yeri gereği romanlarına girmiştir.
Bol virgüllü birbirine bağlı cümleler kullanır.
Böll, okuyucuya olayları kahramanlarının açısından yaşama imkânı verir.
Geriye dönüş, Böll’ün romanlarında çok yaygındır.
Geriye dönüş tekniğini bilinç akışının imkânlarıyla birleştirmiştir.
1972’de Nobel ödülü almıştır.

Der Zug war Pünktlich (1949)
Hikâyenin kahramanı Andreas, savaş sırasında izinli olarak memleketini ziyarete gelen bir askerdir.
Savaş evini yıkmış, ailesini yok etmiştir.
Bir yeri kalmadığı için tekrar cepheye dönmek üzere cepheye gider. Büyük bir çöküntü ve çaresizlik içinde ölüm önsezisine kapılır.
Trende tanıştığı arkadaşları onu Lamberg’de bir geneleve götürür. Burada tanıştığı Polonyalı genç kız, öğrenimini savaş yüzünden yarıda bırakmış bir konservatuar öğrencisidir.
Birlikte kaldıkları gece birbirlerine yakınlık duyarlar.
Kızın üyesi olduğu bir direniş gurubu ikisinin de suikastla ölümüne neden olur.

Und sgte kein einziges Wort (1953)
Böll’ün ilk toplum eleştirisi romanıdır.
Roman, iki ana figürün iç monologları tarzında örülmüştür.
Romanın kahramanları Fren ve Käte Bogner adında üç çocuklu bir karı-kocadır. Telefoncu Fred, içkici olarak tanındığı için mekân dağıtımı sırasında haksızlığa uğradı ve bir rahip ailesinin evinde bir odaya sıkışmak zorunda kaldı. Rahibin aşırı titiz karısı, çocuklardan mutlak sessizlik istemektedir.
Fred, yersizlik, parasızlık yüzünden gittikçe sinirli olmakta, çocuklarını sık sık dövmektedir. Karısıyla otel odalarında buluşarak evliliğini sürdürmeye çalışmaktadır.
Eczacılar kongresi dolayısıyla yoğunlaşan reklam kampanyası romanda leitmotiv olarak da kullanılmıştır.
Romanın sabır gücüyle kutsallaşan kadın figürü Käte, kocasının evine dönmesini sağlamayı başarır.

Haus ohne Hüter (1954)
Bir eğitim romanıdır. Romanın asıl figürleri Heinrich ve Martin adında iki savaş yetimidir.
Heinrich ile annesi Wilma’nın hayatı para sıkıntısıyla belirlenirken, Martin ile annesi Nella savaş felaketinin getirdiği manevi yükün ağırlığı altındadır.
Wilma, savaşta ölen kocasının maaşını kaybetmemek için nikâhsız ilişkilere gitmiş, oğlunun amca (Onkel) dediği bir dizi erkekle arka arkaya evlenmek zorunda kalmıştır. Bu beraberlikler Heinrich için birer felakettir.
Wilma, gayrimeşru kızı küçük Wilma’yı sık sık Heinrich’e emanet eder.
Heinrich’i en çok ezen şey toplumun annesi hakkındaki yargısıdır.
Martin ile annesi Nella para sıkıntısı çekmezler. Nella’nın savaşta ölen kocası ünlü bir şairdir.
Kocasının yakın arkadaşlarından Albert de, Nella’ların yanında oturur.
Büyükanne eğitici figür niteliğindedir.
Wilma yeni sevgililerinden birinin evine taşınır.
Taşınırken bir komşusu onu sözleriyle iğneler. Albert’in gözlerinde anlayış ifadesi gördüğü için buna dayanır.
Nella, kocasını savaş sırasında ölüme yollayan eski subay Gäseler ile karşılaşır. Hayatını mahveden bu adama karşı bile kin duyamadığını fark eder. Nella için bu çok sarsıcı olur. Albert, Gäseler’e birkaç tokat indirerek eskiyi hatılatır.

Das Brot der frühen jahre (1955)
Savaş sonrasının bir pazartesi gününde geçen olay, anlatıcı figürün geçmişi hatırlamasıyla, çağrışımlarla gelişir.
Fendrich için ekmek bir semboldür. İnsanın açgözlülüğünün, bencilliğinin, yırtıcılığının ama aynı zamanda da sevgi ve cömertliğin sembolüdür.
Ekmeğini başkasına verebilme yeteneği, insanın ahlaki ve metafizik dğerinin ölçüsüdür.
Fendrich’in monoton hayatını değiştiren olay Hedwig’le tanışmasıdır. Birbirleri için yaratıldıklarına inanan bu iki genç tanıştıkları günden itibaren ayrılmazlar.

Billard um halbzehn (1959)
Renli bir mimar ailesinin üç kuşağının hikâyesidir. St. Anton Manastırı ailenin kaderinin sembolüdür.
Esas konu 24 saat içinde gelişir. 1958 yılının 6 Eylül günü büyükbaba Otto Fähmel’in yaş günüdür. Bu dar çerçeve iç monologlar, hatıralar ve çağrışımlarla 1907 yılına dek uzanır.
St. Anton Manastırı Heinrich Fähmel’in ustalık eseridir. Oğlu Robert de mimardır. Savaşta karısını ve yakın arkadaşlarını kaybeden Robert insan hayatını önemsemeyip kültür ürünlerine önem veren bir zihniyete tepki olarak manastırı yıktırır.
Robert’in oğlu Joseph de mimardır. Onun görevi manastırın yeniden yapımını üstlenmektir.

Erzählungen, Hörspiele, Aufsätze (1961)
Savaş sonrasındaki evlilik ve gençlik problemlerini anlatır.
Bu radyo oyunları diyaloglar üzerine kuruludur. 

Ende einer Dienstfahrt (1966)
Federal Alman ordusuna ait bir jipi ateşe veren baba ile oğluna karşı açılan davayı konu edinir. Bu uzun hikâyede devlet makamlarına karşı alaycı eleştiriler dikkat çeker.

Ansichten eines Clowns (1963)
Hans Schnier’in mesleği palyaçoluktur. Koyu Katolik bir kıza (Marie) âşık olur (Hans Protestandır). Mezhep ayrılığı yüzünden evlenemezler. Ama birlikte yaşamaya devam ederler. Hans için sorun yoktur ama Marie için biçimsel durum önem arz eder. Sonunda Hans’ı terk eder. Katolik bir cemiyetin lideri olan Züpfner’le evlenmek üzere Roma’ya gider.
Schnier, yaşama sevincini kaybeder. Bonn istasyonunun merdivenlerine oturup gitar çalarken yanından geçenler ona para atarlar.
Romandaki olaylar olaylar üç buçuk saatlik bir zaman dilimi içerisinde yaşanır.
Bireysel özgürlük sorunu eserin ağırlıklı temasıdır.

Gruppenbild mit Dame (1973)
Romanın kahramanı Leni Pfeiffer adlı kadındır.
Uzun çalışma hayatının sonunda mali bakımdan güç durumdadır.
Bir Alman subayla üç gün süren evliliğin ardından dul kalmıştır. Şehit maaşı almaktadır.
Rus asıllı Boris’ten bir çocuk dünyaya getirmiştir.
Dünyayı anlamakta güçlük çekmektedir.
Anatomi tabloları, müzik ve özellikle de piyanoya düşkündür.
Oturduğu evi Türk işçilere kira verip işçilerden biri olan Mehmet’le birlikte yaşamaya devam etmiştir.
Yazar bu eserinde yan karakterler aracılığıyla Leni hakkında bilgi vermeye devam eder.

Die verlorene Ehre der Katherine Blum (1974)
Genç ve güzel bir kadındır Katherina Blum.
Bir bulvar gazetesinin ağına düşer. Beklenmedik şekilde bir gazeteciyi öldürür.

Wolfgang Borchert (1921-1947)
Hamburg’da doğdu. Ailesinin tek çocuğuydu.
Babası ilkokul öğretmeniydi. Daha çok annesinin etkisi altında yetişti.
Hakkında yazılan biyografilere göre gülmeyi bilen neşeli bir insandır.
1933 yılında Hitler’in gençlik teşkilatına kaydoldu. Ancak toplantılardan kaçmak için bahaneler uydurdu ve sonunda teşkilattan tamamen ayrıldı.
1938’de okuldan ayrıldığında tiyatro oyuncusu olmak istiyordu. Ailesinin isteği üzerine kitapçılık yapmaya başladı. Bir yandan da aktörlük dersleri aldı.
Kitapçı dükkânında bir kız arkadaşına okuduğu şiir nedeniyle tutuklanır.
15 yaşından itibaren şiirler yazan Borchert, en öznel duygularını bile başkalarına aşmaktan çekinmeyen biridir. 1940’ta ekpresyonistlerle tanıştı. Benn’i taklit etti Trakl’a hayranlık duydu.
Âşık olup hayal kırıklıkları yaşadıktan sonra tiyatroyla daha fazla ilgilenir.
1941’de Doğu Cephesi’ne gönderilir.
Kar fırtınaları içinde Moskova’ya karşı savunma birliklerine katılır.
Sol elindeki yarayı askerden kaçmak için bahane ettiğini düşünen üstleri Borchert’i mahkûm ederler. 1942’de tutukluluğu sona erer. Aynı yılın sonunda tifüs şüphesiyle hastaneye kaldırılır.
1944’te tekrar tutuklanır. Berlin’e gönderilir. Üç ay süren bu dönemde ölüm korkusuyla doludur. Frankfurt yakınlarında esirler yük vagonlarıyla nakledilirlerken kaçmayı başarır. Ateşli haliyle yaklaşık 600 kilometreyi yaya kat ederek evine ulaşır.
Hastalığıyla mücadele içinde geçirdiği günleri 1947 yılının 19 Kasım’ında sona erer.

Draussen vor der Tür (1947)
Savaştan dönen ama evini ve ailesini bulamayan insanın dramını konu edinir.
Radyo oyunu olarak yazılmıştır.
Rus cephesinden dönen Beckmann, karısını bir başkasının kollarında bulur. Ölmek ister ve kendini Elbe nehrine atar. Nehir onu kabul etmez ve kıyıya bırakır. Kendini toplamaya ve hayata devam etmeye çalışır. Ancak başarılı olamaz. Yeniden Elbe’ye yönelir. Düşüncelere dalar. Başarısızlıklarını düşündükçe intihar etmeye bile hakkı olmadığı sonucuna varır. Hayatını başarısızı ve yalnız şekilde sürdürmek zorunda olduğunu kavrar.

Die traurigen Geranien (1962)
Kısa hikâyelerden oluşan bir eserdir. Hikâyelerinde yaşadığı dönemin mesafeli bir gözlemcisi gibidir.

Peter Weiss (1916-1982)
Potsdam’ın varlıklı bir ailesinde doğdu.
Resim öğrenimi görür.
1965’ten sonra tiyatro eserlerine yöneldi.

Abschied von den Eltern (1961)
Otobiyografik bir hikâyedir.

Fluchtpunkt (1962)
Otobiyografik bir anlatıdır.

Der Schatten des Körpers des Kutschers (1960)
Eserin önemi, nesnelerin anlamsız denebilecek ölçüde tasvir edilmeleridir. Cisimler ve onların bilinçle ilgisi bu eserin esas meselesidir.

Die Verfolgung und Ermordung Jean Paul Marats dargestellt durch die Schauspielgruppe des Hospizes zu Charenton unter Anleitung des Herrn de Sade (1964)
İki perdelik bir dramdır.

Die Ermittlung (1965)
On bir parçalık oratoriumdur. Serbest ritimle yazılmıştır. Kendi ifadesiyle eser, Aralık 1963’ten 1965 Ağustos’una kadar Frankfurt’ta bakılan Auschwitz davasına ait savunmaların ve belgelerin özetidir.

Vietnam Diskurs (1968)
Belgesel tiyatrodur. 

Trotzki im Exil (1970)

Hölderlin (1971)
Eserde Hölderlin, yazarak devrim gerçekleştirmek isteyen bir şair olarak anlatılır.

Paul Celan (1920-1970)
Romanya’da Czernowitz’de doğdu. Asıl adı Paul Ancel’dir.
Anne ve babası imha, kendisi ise çalışma kampına alınmıştır.

Mohn und Gedächtnis (1952)
Şiirlerin etkileyici gücü son derece yüksek mecazları, sözün çağrışım etkisine dayalı ama anlamsıza, mantıksıza kadar varan dizileriyle ünlüdür.

Sprachgitter (1959)
İlk şiirlerinden farklı olarak dış dünyaya ve somut olana daha yakındırlar. Buna karşılık sözcük seçimi oldukça soğuktur. Taş imgesi sıklıkla kullanılır.

Niemandrose (1963)
Konu bakımından Mendelştam’ın etkisindedir.

İlse Aichinger (D. 1921)
Viyana’da doğdu.
1945’te tıp öğrenimini yarıda bıraktı. 1948’de roman yazmaya başladı.
Lektörlük yaptı.

Die grössere Hoffnung (1948)
Tek romanıdır.
Romanın kahramanı Ellen Yahudi bir genç kızdır. Açlık, takip edilme, bombardıman ve ölüm korkusu içinde yaşama hakkının nasıl elinden alındığını anlatır.

Spiegelgeschichte (1952)
Bu hikâyelerin ortak özelliği, kişilerin korku, kâbus ve sayıklama nöberleri içinde kıvranan insanlar olmasıdır.

Fredrich Dürrenmatt (1921-1990)
Bern yakınlarındaki Konolfingen’de doğdu. Babası Protestan rahibidir.
Atalarının vatanına karşı ilgisiz buna karşın Kolonfingen’e karşı çok bağlıdır. Eserlerinde kendi yurdunu adeta dünyaya bir vatan modeli olarak sunmuştur.
Felsefe, edebiyat ve tabii bilimler öğrenimi gördü.
Resme meraklıdır.
İlk nesir yazılarında Hıristiyanlık sonrası dünyanın kâbusu andıran görünümünü yansıtır.
Yaşadığı çağın kişilerini, olaylarını ve konularını güldürü kalıbı içerisinde işlediği için Aristophanes’e hayrandır.
Brecht’i de Aristophanes’in torunlarından sayar.

Der Richter und sein Henker (1950)
Bir kriminalist ile bir maceraperest cinayetin aydınlığa kavuşturulabilirliği konusunda bahse girerler.
Suçlar zincirinin sonunda bir cinayeti ortaya çıkarırlar.
Cinayet işleyen dedektif imgesi, yeni kriminal hikâye çizgisinin karakteristiğidir.

Die Ehe des Herrn Mississipi (1952)
İki bölümlük bir komedidir.

Ein Engel kommt nach Babylon (1953)
Üç perdelik bir komedidir.
Bir melek, insanlar arasında en değersizine nasip olacak olan güzel kız Kurrubi’yi Tanrı lütfu olarak getirir. Ne Kral Nebukadnezar ne de halk bu Tanrı lütfu uğruna yoksulluğu kabullenir.
Dilenci Akki Kurrubi’yle kaçar. Kral ise öfkesini ve inadını göstermek için bir kule inşa ettirir.
İktidarla Tanrı lütfunun bağdaşmadığını gösteren eser, dilencinin krallığını ortaya koyar.

Der Besuch der alten Dame (1956)
Üç perdelik trajik-komedidir.

Die Physiker (1962)
Olay İsviçre’deki bir sinir hastalıkları kliniğinde geçer.
Dünyaca ünlü psikiyatr Mathilde von Zahndt, üç atom fizikçisini tedavi etmektedir. Bunlar Einstein olduğunu söyleyen Ernst HEinrich Ernesti, kendini Newton’la özdeşleştiren Herbert Georg Beutler ve kral Salamon olmakla ün salan, icatlarından ilham alan Johann Wilhelm Möbius’dur.
Müfettiş Voss klinikte öldüren üç hemşirenin cinayet soruşturmasını yürütmektedir.
Üç fizikçinin hiçbiri gerçekte hasta değildir.
Hemşirelerin öldürülme nedeni, fizikçilerin durumundan şüphe etmiş olmalarıdır.
Möbius dahiyane bir tezle, dünyanın iki ünlü örgütünün dikkatini üzerine çekmiştir. Bu örgütler, iki atom fizikçisini, Newton ve Einstein’ı ajan olarak kliniğe göndermişlerdir.

(Möbius) dünyanın en büyük fizikçisi olan bu bilgin, akla gelebilecek her türlü buluşun sistemi demek olan dünya formülünü bulmayı başarmıştır.
Delilik numarası yapan iki fizikçi ajan, Möbius’un formülünü kendi ülkeleri için ele geçirmek istemektedirler.
Möbius bu iki meslektaşını en emin yolun dünyadan kaçmak olduğuna inandırır.
Doktor Zahndt, oynanan oyunu fark eder ve fizikçileri hapseder. Formülü de vaktinde kopyalamıştır. Böylece dünya bu yaşlı kadının eline düşmüştür.
Doktorun yaptıkları Möbius’un planlarını alt üst eder. İnsanlar ne kadar planlı davranırlarsa tesadüf onları o kadar çok etkiler.
Fiziğin konusu fizikçileri ilgilendirir, etkisi ise bütün insanları. Herkesi ilgilendiren şeyi herkes çözebilir. Herkesi ilgilendiren şeyi kendine göre çözme kanısındaki her deneme başarısızlıkla bitmek zorundadır.

Der Meteor (1966)
İki perdelik bir komedidir.
Nobel ödülü almış bir yazara karşı gösterilen aşırı ilgi, tapınma hicvedilir.

İngeborg Bachmann (1926-1973)
Avusturyalıdır.
Hukuk ve felsefe öğrenimi gördü.
Bachmann, Alman şiirinin sonbaharı sayılır. Şiirin sonu onda hissedilmiştir.
Eserlerinin odak noktası hakikat sorunudur.
Ebedi olan yalnızca imgelerdir.
Düşünce, zamana bağımlıdır, yine zamana yenik düşerler.

Die gestundete Zeit (1953)
Bu şiirlerde insanlığın kaderi niteliğinde, kasvetli, karanlık bir dünya tasvir edilir.

Anrufung des grossen Bären (1956)
Yeni bir dili deneme eğilimi bu kitapta daha belirgindir. Zaman problematiği, biz sorunu ve konuşma problemi eserin odak noktasıdır.

Der gute von Manhatten (1958)
Radyo oyunudur.

Das dreissgste Jahr (1961)
Eser, 7 hikâyeden oluşur.
Ortak konu bireyin ait olduğu toplumun baskısından kurtulma deneyimidir.
Alles adlı hikâyede, oğlundan imkânsız bir şeyi gerçekleştirmesini isteyen bir babanın trajedisi işlenir.
Çocuğun doğumu baba için bir ümittir. Onun insanlık adına çığır açıcı olmasını ister.
İstediği gerçekleşmeyince çocuğa ilgisini kaybeder. Çocuk bir okul gezisinde kaza sonucu ölür. Çocuğun ölümü başarısızlığın ve sevgisizliğin sembolüdür.

Malina (1971)
Hayali bir otobiyografidir.
Eserin odak noktasını sarışın, kahverengi gözlü bir kadın oluşturur.
Adının “İ” ile başlaması Viyana’da yaşaması, şairin kişiliğini yansıtan bir figür olduğunu belirler.
Konu, birbirinden çok farklı iki erkek arasındaki kadının problematiğidir.
Sanatkâr benliği birinci bölümde, duygusal yoğunlukları ise ikinci bölümde aktarır. İkinci bölümde bu güzel kitabı yazamadığı söyler.
“İvan’da yaşadım, Malina’da ise ölüyorum.”

Siegfried Lenz (1926-2014)
Doğu Prusyalıdır.
Karakteristik motifleri kötüye kullanılan iktidar, takip, kaçış ve boşa çıkan umuttur.

So zärtlich war Suleyken (1955)
Yazarın çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Doğu Prusya’nın güneyinde yaşayan insanları anlatır. Suleyken, bir köy ismidir.

Zeit der Schuldlosen (1961)
İki bölümlük nesir dramdır.

Detschstunde (1968)
İktidar, görev ve sanat anlayışı problematiği üzerine kurulu bir romandır.
Anlatıcı figür Siggi Jepsen bir çocuk ıslahevi öğrencisidir. Kendisine görevinin verdiği zevkler konulu kompozisyon yazma görevi verilir.
Kâğıdı boş verir. Cezası bu ödevi hücrede yazmaktır.
Görevin verdiği zevkler konusu Siggi’ye babasını hatırlatır. Hatıraları 1943’e dek uzanır.

Günter Grass (1927-2015)
Danzig’de doğdu.
Aslen Polonyalıdır.
Tarla işçiliği, madencilik, taşçılık yaptıktan sonra akademide heykeltraşlık öğrenimi gördü.
Sanat karakteristiği somuta, alışılmış olana, orta sınıf halka özgü şeylere, sıradan konulara eğilimdir.
Prusya-Alman tarihi, Katolik mezhebi, nasyonal sosyalizm, Grass’ın kavram, kelime ve kalıp olarak en çok kullandığı alanlardır.
Tabuları yıkma hevesi onun bu ilgisinin itici gücüdür.

Die Vorzüge der Windhülner (1956)
Şiir kitabıdır. Günlük hayattan konuları işler.

Die Blechtrommel (1959)
Romanın kahramanı Oskar Matzerath, büyümesi üç yaşındayken durmuş biridir.
Danzig’de dar gelirlilerin yaşadığı bir semtte yetişmiştir.
Daha embriyoyken kavrama yeteneği oluşan Oskar, boynuna geçirdiği kırmızı bir trampeti ömrü boyunca çıkarmaz. Trampete vurduğu darbeler yetişkinlerin dünyasına karşı başkaldırıdır.
Annesinin ölümünde suçsuz sayılamaz.
Babası olması muhtemel iki adamın ölümünde de pay sahibidir.
Üvey annesinden bir çocuğu olur.
Sonunda ıslahevine gönderilir.

Katz und Maus (1961)
Pilenz adlı anlatıcı figür, arkadaşı Mahlke’nin gırtlağının anormal derecede büyük olduğunu fark eder. Gırtlağını bir fareye benzetir. Muziplik olsun diye yanında bir kedi dolaştırır. Sonra vicdan azabı duyup Malhke’nin hayat hikâyesini yazmaya başlar.
Malhke’de çevrenin dikkatini çeken ve alay etmelerine neden olan özrünü örtme, inkâr etme eğilimini fark eder. Bu o derece ileriye gitmiştir ki çevrenin baskısıyla adeta kendine yabancılaşmıştır.

Die Bösen Köche (1961)
Beş perdelik nesir dramdır.

Hundejahre (1963)
Eduard Amsel ile Walter Matern’in Hitler dönemindeki arkadaşlıklarını anlatır.
Matern, bir değirmencinin oğludur. Sekiz yaşındayken Yahudi Eduard Amsel ile kan kardeşi olur. Kendi aralarında sadece ikisinin anlayabileceği bir dil konuşurlar.
Aradan yıllar geçer. Matern bir ara komünist olur. Sonra orduya geçer ve adı kanlı ihanetlere karışır. Birliğiyle Amsel’e baskın yapar, onun dişlerini söker.
Savaş sırasında Amsel ile Jenny birleşirler. Jenny balerin olur.
Berlin’de üçü bir araya gelir.

Die Plebejer proben den Aufstand (1966)
Nesir ve nazım karışımı dört perdelik bir trajedidir.

Davor (1969)
On üç sahnelik bir tiyatro eseridir.

Der Butt (1980)
Romana adını veren kalkan balığı, bir Grimm masalından alınmadır.
İlsebill, kadın kahramanın adıdır. Dokuz aylık hamileliği romanın dokuz ayrı bölümüne yansır.
İlsebill, yüzyılın kadın hakları hareketine bütün benliğiyle katılır.
Sözde erkek egemenliği diye bilinen çağların tarih yaratan kişileri (…) aslında hep kadının yönettiği sözde kahramanlardır.
Erkek hep/her zaman başarısız biriydi…

Martin Walser (1927)
Bir lokantacının oğludur. Konstanz yakınlarında doğdu.
İlk hikâyelerinde Kafka tarzı anlatım unsurları çok belirgindi. Daha sonra hatırlayan bilincin anlatım perspektifini kullanmıştır.

Ehen in Philippsburg (1957)
Birbirinden bağımsız dört kitaptan oluşur.
Ortak yanları yer, zaman, figürler ve evliliktir.
Hans Baumann yokluk içinde yetişmiş bir gençtir.
Philippsburg’a gelir ve sosyeteyle ilişki kurar. Bir fabrikatörün kızı Anne Volksmann’la nişanlanır.
İkinci kitapta kadın hastalıkları doktoru Benrath’ın evlilik dışı ilişkileri konu edilir. Doktorla sevgilisi Cecile, ilişkilerinde çeşitli acılar çekerler. Doktorun karısı aldatıldığını öğrenip intihar eder. İntihardan sonra sevgililer de ayrılır.
Üçüncü kitapta Dr. Alwin’in portresi çizilir. Politik kariyer yapmak isteyen Alwin’in gizli bir ilişkisi vardır. Bir otomobil gezisinde durmadan Cecile’e bakınır. Ona bakarken kaza yapar ve politik kariyeri sona erer.
Dördüncü kitapta yazar Klaff’ın kaderi anlatılır. Hayal kırıklığına uğrattığı karısı onu terk edince intihar eder.
Eserde bireyle toplum arasındaki ilişki anlatılmaktadır. Birey topluma boyun eğmelidir, aksi halde mahvolur.

Halbzeit (1960)
Romanın kahramanı Anselm Kristlein filoloji öğrenimini tamamlayıp uyumlu bir vatandaş olmaya karar verir.
Üç çocuğu vardır. Bir sürü aşk macerası yaşar. Sosyal bakımdan yükselme arzusu çok fazladır.
Hayatındaki döngüler oldukça rutindir. Hayalleri olsa da isteksiz şekilde kabullendiği hayat şartlarının içinde yoğrulup gitmektedir. Sosyal bakımdan yükselme arzusu ne ona ne de ailesine bir katkı yapmıştır.

Eiche und Angora (1962)
On bir tabloluk bir tiyatro eseridir.

Der schwarze Schwan (1964)

Überlebensgross Herr Krott (1963)

Christa Wolf (1929-2011)
Germanistik öğrenimi gördü.
Nachdenken über Christa T, onu vatandaşlarının gözünden düşürdü.

Der geteilte Himmel (1963)
Rita Seidel’in Batı Berlin’de giden sevgilisi Manfred tarafından terk edilişini konu edinir.

Hans Magnus Enzensberger (1929)
Savaştan sonra karaborsacılık yaptı.
Polemik ve hicivleriyle tanınır.

Verteidigung der Wölfe (1957)
Şiir kitabıdır.

Landessprache (1960)
Öfkesi Alman toplumuna yönelen şiirlere yer verir.

Yeni Bireycilik
Gruppe 47’nin Princeton’da 1966 yılındaki toplantısında Peter Handke, Gruppe 47’yi tasvir yeteneksizliğiyle suçlar.
(edebiyat tarihçileri) Bireyciliğe bilinçli dönüşü, yazarlardaki içe dönüşü, çağdaş refah toplumunun aşırı maddeciliğine tepki olarak açıklar.
Politikadan uzaklaşan edebiyat, ruh dünyasının ayrıntılarına ilgi duymaya başlar.

Peter Handke (1942)
Sanatta yeniden romantizmi arayan çizginin en önemli kalemidir.
Dili edebiyatta araç değil amaç olarak görür.

Die Hornissen (1966)
Tutarlı bir olay akışı yoktur.

Publikumsbeschimpfung und andere Sprechstücke (1966)
Tartışmalara yol açan tiyatro eseridir.

Die Angst des Tormanns beim Elfmeter (1970)
Roman kahramanı montör Joseph Bloch eski bir kalecidir.
Avare bir şekilde dolaşırken her şey onu rahatsız etmeye başlar. Sinema gişesinin memuresini evine giderken takip eder. Geceyi onun evinde geçirir. Kız ona işe gidip gitmeyeceğini sorunda kalkıp kızı boğar.
Otobüse binip şehrin sınırına yakın yerdeki bir tanıdığına gider. Düşüncelere dalar.
Kalkıp bir futbol maçına gider.
Bir gümrük memuruyla penaltıyı kaçırmak ve yakalamak üzerine konuşur.
Romanın odak noktası başkalarının işine karışmak, taciz etmektir.

Wunschloses Unglück (1972)
Yazarın intihar eden annesinin hayat hikâyesidir.

Barbara Frischmuth (1941)
Viyana’da Türkoloji okudu.

Das Verschwinden des Schattens in der Sonne (1973)
Otobiyografik bir romandır.
Romanın kahramanı İstanbul’da okuyan Avusturyalı bir kız öğrencidir. Öğrenci, Türkiye’nin gözlemcisi konumundadır.

Kai und die Liebe zu den Modellen (1979)
Roman, Avusturya’da çalışan bir Türk ailesinin öyküsüne yer verir.
Anlatıcı kadının çocuğu Kai’nin yetişme sırasında karşılaştığı güçlükler kadını sürekli arayışa iter.

Kopftänzer (1984)
Entelektüel bir romandır.
Avrupa insanının içinde bulunduğu güvensizlik, yalnızlık ve endişe romanın iki odak figürü Dinah ile Dan’da simgeleşir.
Orta yaşlı kadın gazeteci Dinah bunalıma girdiği bir dönemde Dan’la karşılaşır.

Postmodernizm
Hayatın her alanında oluşan bir çokseslilik, bir çoğulculuk sağlamıştır.
Alman edebiyatımda önde gelen postmodern yazarlar: Hubert Fichte, Kathrin Schmidt, Michael Roes, Thomas Meinecke

---
Doğu Batı Yayınları
5. Baskı, Mart 2012, Ankara

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder