23 Haziran 2016 Perşembe

Stefan Zweig - Kendileri ile Savaşanlar

Stefan Zweig - Kendileri ile Savaşanlar

Kleist
Hep yoldadır o
Avusturya savaşlarının orta yerinde, Aspern yakınlarında tutuklanır ve Prag’a kaçarak kurtulur.
Bazen aylar boyu gözden kaybolur.

Gezilerinin amacı yoktur.
Kendinden kaçmak istemektedir.

Gösterişsiz bir sıradanlık içindedir.
Eşsiz bir nüfuz edilemezlik, yüzlerce insan konuşmuştur onunla bir şair olduğunu sezmeksizin.

Kabuğu çok fazla sertti.
Her şeyi içinde kapalı olarak taşırdı.
İnsanda ifade eksikliği oluyor… Dil, ruhu tasvir edemiyor.

Onu tanımayanlar, tasasız ve soğuk sayarlar. Onu tanıyanlar ise, onu yiyip bitiren karanlık ateşten ürkek ve korkarlar.

Cinsellik / bu zaafından son derece ahlaki azap duymuştur.

Kendini ruhunun en derin noktasına kadar pis ve lekeli hisseder.

Cinsellik, onun için hayat boyunca peşinden koşturan kudurmuş av köpeklerinin yalnızca biridir: Onun öteki tutkululukları daha az tehlikeli ve daha az kana susamış değildir.
Gözlerimiz Kleist’ın hangi eserine, hangi kişilik açıklamasına gitse, tutkuların bir cehennemi karşımıza çıkar.

Kant’ı okumuştur.
Hakikat dediğimiz şeyin hakikaten hakikat olup olmadığına ya da yalnızca bize öyle gelip gelmediğine biz karar veremeyiz.
Düşüncenin sivri ucu onun kalbinin en kutsal köşesini hançerlemektedir.
“Benim biricik, en yüce amacım çöktü ve şimdi amaçsızım.”

Kleist, konuşmasına tam egemen değildir.
Tutku bir yanda onun ateşine, düşen kahramanları taşkınlıklarını nasıl dizginleyemiyorsa, o da sözleri dizginleyemez: Kleist özgür kaldı mı ölçüsüzlüğünün önüne katılmışçasına koşar.

Değerinle övünmek istemiyorsan dünyaya önce sen değer vereceksin.

Ölüm ortaklığı arar,
Nihayet teklifi için teşekkür eden bir kadına rastlar.

Nietzsche
Nietzsche hep kendi başına konuşur, savaşır ve acı çeker. Kimseye hitap etmez ve kimse de ona cevap vermez.

Davranışlara ihtiyacı olan, sahtedir…

Miyoptur, midesi hassastır,
Beslenmedeki her aykırılık, titrek sinirlerini günlerce altüst ediyor.
Bir bardak şarap yok, bir fincan kahve yok, sigara yok, neşelendirecek ferahlatacak hiçbir şey…
Yanına tesadüfen oturmuş kimseyle küçük, medeni, yüzeysel bir konuşma, alçak sesle…

Çifte gözlük neredeyse kâğıda yapışmış, telaşlı eli saatlerce öyle kelimeler yazar…
Güzel havada dışarı çıkar, hep tek başına, yolda bir selamlaşma, asla,
Saatlerce uyanık durur…

Ara sıra bir konuk, bir yabancı insan…

Bazen çok kısa bir süre mutluluğun ışığı parlar. Bunun adı müziktir.
Ama bu mutluluk da ezici olur, onu ağlatıncaya kadar duygulandırır. Vazgeçilen şey artık öylesine kaybolmuştur ki, acı olarak hissettirir kendini ve acı verir.

On beş yıl boyunca odasının oluşturduğu tabutunda yaşar,
Yanında kimse olmadan ve tanınmadan kendi gecesine düşer düşüncenin en parlak dehası…

Hekimlere karşı güvensizdir, kendinin doktoru olur. Kendini tedavi eder.

Hiçbir seyahat ona fazla uzak gelmez.
Coğrafi konum, iklimin ve yiyeceklerin sağlığa etkisi, zamanla ikinci bir uzmanlık alanı olur.

Acı insanı bilge yapar.
Sapasağlam kişilerde psikoloji yoktur.
Acı hep nedenleri sorar, oysa tat, duraklamak ve geriye bakmamak eğilimindedir.

Kant, Schelling, Fichte, Hegel ve Schopenhauer, ortak paydaları hayatın düzenli bir yapılanması, Alman usulü bir hakikat inşası…
Anlardaki hakikat aşkı, iyi olana karşı sağlam bir sevgi içerir, ancak bu sevgide ten yoktur, eritme ve kendini eritmeye yönelik ateşli bir hırs vardır.

Nietzsche’yi çeken şey sormak, aramak ve kovalamaktır. Güvensizliktir sevdiği, güven değil.

Her kim ki utanmaktan ve acı vermekten sakınır, soyunanların bağırmasından, çıplaklığın çirkinliğinden korkar, o kimse son sırrı hiçbir zaman keşfedemez. En sonuna kadar gitmeyen her hakikat, köktenciliği olmayan her doğruculuk, ahlaki değerden yoksundur.

Herhangi bir duyguda doruğa ulaşma kararlılığı, düşünceden kadere sıçrar ve trajediyi doğurur.

Zarathustra’nın dördüncü bölümünden yalnızca kırk nüsha bastırır ve yetmiş milyonluk Alman ülkesinde kitabını gönderebileceği ancak yedi insan bulabilir.

Hölderlin
On dokuzuncu yüzyıl, yürekli gençlerini sevmez.
Ölümleri çeşit çeşittir.
Andre Chéniér giyotine sürüklenir; John Keats 27 yaşında veremden ölür; Lord Byron koşup gelir ve ölür; Percy Shelley boğularak öldü; Kleist şakağına dayadığı tabancayla kafatasını parçalar; Georg Büchner 24’ündeyken bir sinir kriziyle ayrılır bu dünyadan; Schubert, Leopardi, Bellini, Puşkin…
Yalnız bir teki tanrılardan yoksun bırakılmış bu dünyada daha uzun süre kalır.

Hölderlin’in evi Lauffen adlı küçük bir köydedir.
Çocukluğu Hölderlin’in en mutlu zamanıdır.
Köyün tabiatı onu sarıp sarmalar.
Büyükannesi ve annesi, ona önce din eğitimi verirler.
14 yaşındayken Denkendorf manasıtırına gider. 18’inde Tübingen vakıf okuluna gider.
Manastır disiplini, içindeki bir şeyleri yaralar…

Tanrısal olan hakiki olmak için insana gerek duyar.

Hakiki edebiyat bir kaderi kışkırtır.

Hölderlin hiçbir zaman bir Leopardi, bir Schopenhauer gibi hüznü bir dünya pesimizmi yapmamıştır.
Yalnızca kendini yabancı hisseder.

Hölderlin kendini Goethe ve Schiller’in yanında olgun hissetmiyordu. Bu yüzden kendini yetiştirmek zorunda hissetti.
Canlı, coşkulu tabiatını, zorlamalı bir denemeyle, yani semasını metafizik olarak yorumlamakla, şiir planlarını doktrinlerle beslemekle mahveder.

Diotima

Ekmeğini yediği beyin karısı…

O eski köklü kader…
Hani kalbe yeni bir mutluluk doğar, eğer dayanırsa ve derdin gecesine katlanırsa ve bülbül nağmesi gibi karanlıkta, ancak derin acıda dünyanın hayat şarkısı bize şakır.

Istıraba adım atan kimse yükselir der onun Hyperion’u.

…bir zamanlar yaşıyordum, tanrılar gibi, fazlasına da gerek yok.

Hyperion, Hölderlin’in başka bir dünya üzerine çocukluk rüyasıdır.
(Hyperion) onda çocuksu bir hayalperestin çaresizliği ve dehanın köpüren coşkusu vardır.

Hyperion’un kişisel düşünce özü, dış dünyayla iç dünyanın uyuşmazlığı hakkındaki duygusu (…) hayatın ikili uyumsuzluğu…

Ey kutsal tabiat, sen içimizdekiyle dışımızda aynı şeysin…

Hyperion’un ilk ideali tabiattır. Sonra aşk, ama rüya başlamadan biter.
Şimdi kahramanlık denenmelidir. Ne var ki savaşın o çirkin gerçekliğinde bütün idealleri paramparça olur.
Hyperion hiçbir yerde bütünlük bulamaz.
Dünya soğumuş ve parçalanmıştır.

Empedokles
Kaderini tanımanın trajedisidir.
Empedokles büyük bir hayat istemez, yalnızca büyük bir ölüm ister.

Kendinizi verin tabiata, o sizi almadan önce.

Hölderlin hayatı şiire dönüştürmez, hayattan şiire kaçar, şiiri varlığının daha yüksek, daha hakiki gerçekliği sayar.

Aklı karışmış adamın yarattığı orfik şiirler, dünya edebiyatının en duyulmamış eserlerine aittir.

Bunlar meteor metalleridir.
Her hakiki şiir aslında eşit olarak, bilinçdışı ve bilinçli sanat anlayışından bir doku sunar, kâh bir atkı, kâh öbür atkı daha yoğun dokunmuştur.

Hölderlin şiirinde esine dayalı, dahiyane doğaçlama atkı güçlenir.

---

Türkçeleştiren: Gürsel Aytaç
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

5. Baskı, Eylül 1998

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder