1 Mart 2025 Cumartesi

Henry Corbin - Bir'le Bir Olmak - Notlar / Özet

Henry Corbin - Bir'le Bir Olmak - Notlar

İbn Arabî Tasavvufunda Yaratıcı Muhayyile

L'imagination Creatrice dans le Soujisme d'lbn 'Arabi

Mütercim: Zeynep Oktay, Pinhan Yayınları, 2013

 


Önsözler

Corbin, Heidegger’in Fransa’daki ilk çevirmeni olarak, Batı dillerinde yeni bir metafizik dil inşa etmiştir.

Bilim kendini aşmayı (progress) şart koşar

Corbin’in en büyük kavgası tarihselcilik (historicism) iledir.

Yazara anlamını veren, onun tarihsel geçmişi değil, onun "ezeli hakikati"dir (a'yan-ı sabite).

 

Giriş

Endülüs ve İran Arasında: Kısa Bir Manevi Topografya

Muhayyile, hayalden farklı olarak vehmi veya gerçek dışı bir araç değil; aksine nesnel bir varlığı olan ve duyular ile akıl arasındaki "ara dünyayı" (mundus imaginalis) algılamayı sağlayan temel bir işlevdir.

 

Bu âlem, saf akli (melekî) dünya ile duyusal (maddi) dünya arasındaki "ara dünya"dır (Berzah).

 

Düşüncede Endülüste bir kırılma/ayrışma gerçekleşti: Batı İbn Rüşd’ü tercih etti.

"Semavi Nefsleri" (Muhayyileye sahip göksel varlıkları) sistemden çıkardı.

Bunun sonucunda bireyin melekî dünya ile bağı koptu, maneviyat kurumsallaştı (Kilise/Otorite), birey sadece "akıl" veya "madde"ye indirgendi.

 

Doğu düşüncesi İbn Sînâ ve Sühreverdî ile muhayyileye devam etti. Doğu düşüncesi insan ruhunu "Faal Akıl" (Cebrail/İnsanlığın Meleği) ile doğrudan temas halinde görür. Doğu düşüncesi bu bağı koparmaz.

 

Birey, kendi içindeki "Melek" (aşkın yön) ile bağı kopardığında, kutsal olan geriler ve yerini sosyalleşmiş, kurumsallaşmış "güç" odaklarına bırakır.

 

Her bireyin kendine özel, manevi bir rehberi (Meleği) vardır.

 

Îbn Arabî’nin Hayatının Dönemeç ve Simgeleri

Babası Yasin Suresi’ni okurken, İbn Arabî bu ayetlerin berzahta (ara dünyada) güzel bir varlık olarak cisimlendiğini görür.

 

İbn Arabî’nin Endülüs’ü terk edip Doğu’ya gitmesi, Batı’nın İbn Rüşd çizgisindeki düşüncesinden ayrılmasını temsil ediyor.

 

Mekke ve Kâbe, İbn Arabî için Âlemin Kutbudur.

Mekke’de tanıştığı "Nizam" adlı genç, onun için ilahi hikmetin yeryüzündeki tecellisi ve ilham kaynağı olur.

 

Hızır’ın müridi olmak kişiye, bir birey olarak, aşkın ve 'tarihötesi' bir boyut katar... Tanrı ile kişisel, doğrudan, dolaysız bir bağdır.

Hızır, nicel zamanın (yaşlanma, ölüm) dışındadır. O, ebedi bir şimdiki zamandır.

 

bn Arabî, Fütûhât'ın ne bir plan ne de özgür iradeyle yazıldığını; ilahi bir "dikte" (inspiration) olduğunu belirtir.

 

Füsûsü’l-Hikem (Hikmetlerin Özü)

27 peygamber, tarihsel kişiler değil, "ebedi özlerin" veya metafizik ilkelerin temsilcileridir.

"Batıniliğin İncil'i" olarak adlandırılan bu devasa eser, fiziksel Kâbe'nin zihinsel bir tavafıdır.

 

Batıniliğin Durumu

Vahiy (lafız) dönemi kapansa da, onun manevi anlamını çözme (tevil) dönemi sonsuza dek açıktır.

Musa'nın yanan çalıyı görmesi veya İbn Arabî'nin rüyetleri "duyu-ötesi" bir algıdır.

 

Batı’da dogmatik otoritenin (Kilise) bireysel ilahi ilhamın yerini almasıyla "Hızır’ın müritlerine" yer kalmadı, ancak İslam'da bu damarın (İmamet ve Tasavvuf aracılığıyla) canlı kaldı.

 

Batınilik, İslam ve Hristiyanlık arasındaki terazide bir dengeleyici ağırlıktır.

 

Tanrı (Allah) herkes için birdir ama "Rab" her birey için özeldir. "Nefsini bilen Rabbini bilir" düsturu, bireyin kendi içindeki tanrısal tecelliyi keşfetmesidir.

 

Kurumsal dinler mezarı (dogmayı) korurken, batıniler "Hayy" (Canlı) olanın peşindedir.

 

Birinci Bölüm - Sempati ve Teopati

İlahi Tutku ve Rahmet

Çiçeğin güneşe dönmesi sadece fiziksel bir hareket değil, bir duadır.

Çiçeğin bu yönelimi, aslında içsel bir tutkudur (pathos). Çiçek, semavi meleğine duyduğu özlemle hareket eder.

 

Tanrı "bilinmeyen bir hazine" iken bilinmeyi arzulamış, bu arzunun verdiği "yalnızlık hissi" ve "nefes" (Nefes-i Rahmani) ile varlıkları yokluktan kurtarmıştır.

"Nefsini bilen Rabbini bilir." Tanrı, her insanın kapasitesi ölçüsünde, o insanın kalbinde tecelli eder.

 

İlâh = Vilâh (Hüzün)

Tanrı, "bilinemeyişinin yalnızlığından" dolayı hüzün duyan ve bu hüznü bir "Ah" (Nefes) ile dışarı veren varlıktır.

Tanrı, bilinmeyen bir hazine olmaktan çıkıp, mahlukatta (yaratılanlarda) kendi isimlerini görmek ister. Bu, bir "yoktan var etme" değil, bir tecelli (ışığın artarak görünür olması) sürecidir.

Ezelde her varlık (A'yân-ı Sâbite), Tanrı'nın ilminde gizli bir "isim"dir. Bu isimler, somut bir varlığa bürünmek için Tanrı'ya "ah ederek" yalvarırlar.

 

"İnançlarda yaratılan İlah", kişinin kendi aynasındaki yansımasıdır.

 

Kişi "Tanrı sadece benim inandığım gibidir" derse, Tanrı'yı o inancın içine hapseder (putlaştırır). Gerçek sempati, Tanrı'nın sonsuz isimlerinin her türlü formda (çiçekte, insanda, farklı inançlarda) tezahür edebileceğini kabul etmektir.

 

İlahi isimler (Adalet, Rahmet, Sevgi), bizde gerçekleştiği sürece gerçektir.

Dua bir "talep" değil, bir gerçekleşmedir.

"Bana merhamet et" demek yerine, "Benim aracılığımla merhametini gerçekleştir" demektir.

 

Benliğin iki boyutu vardır: İnsanın cismi/biyolojik formu ve ilahi bir ismin taşıyıcısı olan ruhu.

 

Tanrı bilinmeyi arzular, insan ise bilmeyi; bu ikisi Nefes-i Rahmânî'de birleşir.

İnsanın varlığı, Tanrı’nın "Gizli bir hazine" olmaktan çıkıp bilinmesini sağlayan aynadır.

 

İnsan-ı Kâmil, tüm ilahi isimlerin tek bir aynada toplanmasıdır.

 

Sofiyoloji ve Devotıo Sympathetıca

İbn Arabî’nin Tercümânü’l-Eşvâk (Arzuların Tercümanı) adlı eseri ve bu eserin ilham kaynağı olan Nizâm (Harmonia) ile karşılaşması…

 

Beatrice’in Dante için taşıdığı anlam gibi, Nizâm da İbn Arabî için Ezeli Hikmet’in (Sophia) yeryüzündeki yansımasıdır.

 

Nizâm (Hikmet), İbn Arabî’nin melankolik ve şüphe dolu mısralarına sert bir karşılık verir.

Güzellik, ancak ilahi bir ışık tarafından dönüştürüldüğünde gerçek bir "tecelli" (hidrophanie) haline gelir.

Görünmez olanı duyularla değil, "Kalbin yoğunlaşmış enerjisi" (Himmet) ile kavramaktır.

Bir varlık Yaratıcısından başka kimseyi gerçekten sevemez.

Arayan ve aranan Odur, O Aşıktır ve O Maşuktur.

 

Bir varlıkta güzelliği seyretmek, aslında o güzelliğin ardındaki ilahi kaynağı görmektir.

Âşık, Tanrı'yı kendi gözüyle değil, Tanrı'nın ondaki bakışıyla sever.

Rab ve kulu arasındaki bu bağ, bir "sempati" (com-passion) üzerine kuruludur. Tanrı, kulunda kendini bilir; kul da Tanrı'da kendini bulur.

 

Hakikat, tarihsel veya maddi bir olaydan ziyade, her nefsin kendi iç dünyasında yaşadığı "mütecelli bir olaydır."

 

Aşk, var olan, eldeki bir nesneye duyulmaz. Aşk, her zaman "henüz varolmayan" (ma’dûm) bir şeye, yani sevgilinin kalıcılığına ve gelecekteki tecellisine yöneliktir.

Aşk asla "tamamlanmaz". Her an yeni bir tecelliyi, yeni bir buluşmayı arzuladığı için sürekli bir oluş halindedir.

 

Her insanın bedeni bir Meryem gibidir ve içinde bir İsa (ilahi öz) taşır. Ancak bu İsa’nın doğması için "doğum sancısı" (aşk ve çile) şarttır. Meryem, Meleğin nefesiyle hamile kaldığında, aslında kendi içindeki ilahi kelamı (Logos) cisimleştirmiştir.

 

İkinci Bölüm - Yaratıcı Muhayyile ve Yaratıcı Dua

Giriş

Evren, Tanrı'nın "bilinmek istemesiyle" verdiği bir Nefes (Nefes-i Rahmânî) sonucu oluşmuş devasa bir "Bulut" (Amâ) içindeki suretlerdir.

 

Muhayyile; sonlu ile sonsuzu, görünür ile görünmezi, Yaratan ile Yaratılanı aynı anda, tek bir surette görme yetisidir.

 

Yaratılış, yoktan var etme (creatio ex nihilo) değil, ilahi bir tecellidir. İlahi Varlık, "gizli bir hazine" iken bilinmeyi arzulamış ve bu hüzün yaratılışın motoru olmuştur.

 

Mümin, Allah'ı ancak kendi inancının ve kalbinin kabiliyeti oranında görebilir. Arif ise tüm inançların ötesine geçerek Hakk'ı her surette tanıyabilen kişidir.

 

Kendi bilmek kendi hakikatini bilmek, kendi "Özel Rabbini" (İsimlerden birinde bireyleşen Tanrı'yı) bilmektir.

 

Dünya bir şifredir, tevile muhtaçtır. Gördüğümüz duyumsal veriler, aslında ötesindeki bir manayı "izhar eder" (gösterir).

 

Mütecelli Hayal ve Kalbin Yaratıcığı

Muhayyile, Gayb âlemi ile şahâdet âlemi arasında bir köprü (berzah) vazifesi görür. Ruhların cisimlendiği ve cisimlerin ruhanileştiği yer burasıdır.

 

Kalp bir aynadır. Eğer parlatılırsa (perde kaldırılırsa), İlahi İsimlerin o kişideki özel tecellisini yansıtır.

 

Sıradan insan hayalinde bir şey kurar ama o şeyin dış dünyada gerçekliği yoktur. Arif ise himmetiyle bir şeyi hayal ettiğinde, o şeyi Âlemü'l-Misâl'den Şehadet Âlemine (duyusal dünyaya) indirir veya orada muhafaza eder.

Sanatçının eserindeki "ruh", aslında onun himmetiyle o maddeye giydirdiği manadır.

 

Fena: Kişinin kendi sınırlı, egosal sıfatlarından sıyrılmasıdır.

Beka: İlahi sıfatlarla yeniden var olmasıdır.

 

Hakikati algılama biçimine göre insanlar

Ashâbu’l-Kulûb (Kalp Sahipleri): Şahitlik edenler, Tanrı'yı "görüyormuş gibi" ibadet edenler. Onlar için bilgi bir "tat"tır (zevk).

Ashâbu’l-Ukûl (Akıl Sahipleri/Kelamcılar): Dogmalar kuran, Tanrı'yı kavramlara hapsedenler. Metin onları eleştirir; çünkü akıl sınırlara ayırır, kalp ise birleştirir.

Basit Müminler: Taklit yoluyla inanan ama samimiyetle "şahitliğe" aday olanlar.

 

İnsanın Duası ve Tanrının Duası

Tanrı'nın Duası: Kendi isimlerini insanda göstermek istemesidir.

İnsanın Duası: Tanrı'yı kendi kalbinde (Kıblesinde) görünür kılmasıdır.

Dua, Tanrı ve kul arasında paylaşılan bir görevdir.

 

Namaz

Dikey hareket, insanın ve ruhani alemin yükselişini temsil eder.

Yatay hareket, hayvanlar aleminin ve ara alemlerin büyüme yönüdür.

Aşağı doğru hareket, kök salan bitkilerin ve fiziksel dünyanın derinliklerini temsil eder.

 

Dogmatik inançlı kişi, Tanrı’yı kendi zihninde sınırladığı bir form olarak görür ve onu mutlak sanır. Arif ise bu formun bir simge (mazhar) olduğunun bilincindedir.

 

Sonsöz

Arif olan kişi, kalbinin her an yeni bir surete girdiğini bilir.

 

Kalp-Cebrail, Akıl-Mikail, Ruh-İsrafil ve Nefs-Azrail ile eşleşir.

 

Yaratıcı Muhayyile / Varlığı kemale erdiren güç

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder