Henry Corbin - Bir'le Bir Olmak - Notlar
İbn Arabî Tasavvufunda Yaratıcı Muhayyile
L'imagination
Creatrice dans le Soujisme d'lbn 'Arabi
Mütercim: Zeynep Oktay, Pinhan Yayınları, 2013
Önsözler
Corbin, Heidegger’in Fransa’daki ilk çevirmeni olarak, Batı
dillerinde yeni bir metafizik dil inşa etmiştir.
Bilim kendini aşmayı (progress) şart koşar
Corbin’in en büyük kavgası tarihselcilik (historicism)
iledir.
Yazara anlamını veren, onun tarihsel geçmişi değil, onun
"ezeli hakikati"dir (a'yan-ı sabite).
Giriş
Endülüs ve İran Arasında: Kısa Bir Manevi Topografya
Muhayyile, hayalden farklı olarak vehmi veya gerçek dışı bir
araç değil; aksine nesnel bir varlığı olan ve duyular ile akıl arasındaki
"ara dünyayı" (mundus imaginalis) algılamayı sağlayan temel bir
işlevdir.
Bu âlem, saf akli (melekî) dünya ile duyusal (maddi) dünya
arasındaki "ara dünya"dır (Berzah).
Düşüncede Endülüste bir kırılma/ayrışma gerçekleşti: Batı İbn
Rüşd’ü tercih etti.
"Semavi Nefsleri" (Muhayyileye sahip göksel
varlıkları) sistemden çıkardı.
Bunun sonucunda bireyin melekî dünya ile bağı koptu,
maneviyat kurumsallaştı (Kilise/Otorite), birey sadece "akıl" veya
"madde"ye indirgendi.
Doğu düşüncesi İbn Sînâ ve Sühreverdî ile muhayyileye devam
etti. Doğu düşüncesi insan ruhunu "Faal Akıl" (Cebrail/İnsanlığın
Meleği) ile doğrudan temas halinde görür. Doğu düşüncesi bu bağı koparmaz.
Birey, kendi içindeki "Melek" (aşkın yön) ile bağı
kopardığında, kutsal olan geriler ve yerini sosyalleşmiş, kurumsallaşmış
"güç" odaklarına bırakır.
Her bireyin kendine özel, manevi bir rehberi (Meleği)
vardır.
Îbn Arabî’nin Hayatının Dönemeç ve Simgeleri
Babası Yasin Suresi’ni okurken, İbn Arabî bu ayetlerin
berzahta (ara dünyada) güzel bir varlık olarak cisimlendiğini görür.
İbn Arabî’nin Endülüs’ü terk edip Doğu’ya gitmesi, Batı’nın
İbn Rüşd çizgisindeki düşüncesinden ayrılmasını temsil ediyor.
Mekke ve Kâbe, İbn Arabî için Âlemin Kutbudur.
Mekke’de tanıştığı "Nizam" adlı genç, onun için
ilahi hikmetin yeryüzündeki tecellisi ve ilham kaynağı olur.
Hızır’ın müridi olmak kişiye, bir birey olarak, aşkın ve
'tarihötesi' bir boyut katar... Tanrı ile kişisel, doğrudan, dolaysız bir
bağdır.
Hızır, nicel zamanın (yaşlanma, ölüm) dışındadır. O, ebedi
bir şimdiki zamandır.
bn Arabî, Fütûhât'ın ne bir plan ne de özgür iradeyle
yazıldığını; ilahi bir "dikte" (inspiration) olduğunu belirtir.
Füsûsü’l-Hikem (Hikmetlerin Özü)
27 peygamber, tarihsel kişiler değil, "ebedi
özlerin" veya metafizik ilkelerin temsilcileridir.
"Batıniliğin İncil'i" olarak adlandırılan bu
devasa eser, fiziksel Kâbe'nin zihinsel bir tavafıdır.
Batıniliğin Durumu
Vahiy (lafız) dönemi kapansa da, onun manevi anlamını çözme
(tevil) dönemi sonsuza dek açıktır.
Musa'nın yanan çalıyı görmesi veya İbn Arabî'nin rüyetleri
"duyu-ötesi" bir algıdır.
Batı’da dogmatik otoritenin (Kilise) bireysel ilahi ilhamın
yerini almasıyla "Hızır’ın müritlerine" yer kalmadı, ancak İslam'da
bu damarın (İmamet ve Tasavvuf aracılığıyla) canlı kaldı.
Batınilik, İslam ve Hristiyanlık arasındaki terazide bir
dengeleyici ağırlıktır.
Tanrı (Allah) herkes için birdir ama "Rab" her
birey için özeldir. "Nefsini bilen Rabbini bilir" düsturu, bireyin
kendi içindeki tanrısal tecelliyi keşfetmesidir.
Kurumsal dinler mezarı (dogmayı) korurken, batıniler
"Hayy" (Canlı) olanın peşindedir.
Birinci Bölüm - Sempati ve Teopati
İlahi Tutku ve Rahmet
Çiçeğin güneşe dönmesi sadece fiziksel bir hareket değil,
bir duadır.
Çiçeğin bu yönelimi, aslında içsel bir tutkudur (pathos).
Çiçek, semavi meleğine duyduğu özlemle hareket eder.
Tanrı "bilinmeyen bir hazine" iken bilinmeyi
arzulamış, bu arzunun verdiği "yalnızlık hissi" ve "nefes"
(Nefes-i Rahmani) ile varlıkları yokluktan kurtarmıştır.
"Nefsini bilen Rabbini bilir." Tanrı, her insanın
kapasitesi ölçüsünde, o insanın kalbinde tecelli eder.
İlâh = Vilâh (Hüzün)
Tanrı, "bilinemeyişinin yalnızlığından" dolayı
hüzün duyan ve bu hüznü bir "Ah" (Nefes) ile dışarı veren varlıktır.
Tanrı, bilinmeyen bir hazine olmaktan çıkıp, mahlukatta
(yaratılanlarda) kendi isimlerini görmek ister. Bu, bir "yoktan var
etme" değil, bir tecelli (ışığın artarak görünür olması) sürecidir.
Ezelde her varlık (A'yân-ı Sâbite), Tanrı'nın ilminde gizli
bir "isim"dir. Bu isimler, somut bir varlığa bürünmek için Tanrı'ya
"ah ederek" yalvarırlar.
"İnançlarda yaratılan İlah", kişinin kendi
aynasındaki yansımasıdır.
Kişi "Tanrı sadece benim inandığım gibidir" derse,
Tanrı'yı o inancın içine hapseder (putlaştırır). Gerçek sempati, Tanrı'nın
sonsuz isimlerinin her türlü formda (çiçekte, insanda, farklı inançlarda)
tezahür edebileceğini kabul etmektir.
İlahi isimler (Adalet, Rahmet, Sevgi), bizde gerçekleştiği
sürece gerçektir.
Dua bir "talep" değil, bir gerçekleşmedir.
"Bana merhamet et" demek yerine, "Benim
aracılığımla merhametini gerçekleştir" demektir.
Benliğin iki boyutu vardır: İnsanın cismi/biyolojik formu ve
ilahi bir ismin taşıyıcısı olan ruhu.
Tanrı bilinmeyi arzular, insan ise bilmeyi; bu ikisi Nefes-i
Rahmânî'de birleşir.
İnsanın varlığı, Tanrı’nın "Gizli bir hazine"
olmaktan çıkıp bilinmesini sağlayan aynadır.
İnsan-ı Kâmil, tüm ilahi isimlerin tek bir aynada
toplanmasıdır.
Sofiyoloji ve Devotıo Sympathetıca
İbn Arabî’nin Tercümânü’l-Eşvâk (Arzuların Tercümanı) adlı
eseri ve bu eserin ilham kaynağı olan Nizâm (Harmonia) ile karşılaşması…
Beatrice’in Dante için taşıdığı anlam gibi, Nizâm da İbn
Arabî için Ezeli Hikmet’in (Sophia) yeryüzündeki yansımasıdır.
Nizâm (Hikmet), İbn Arabî’nin melankolik ve şüphe dolu
mısralarına sert bir karşılık verir.
Güzellik, ancak ilahi bir ışık tarafından dönüştürüldüğünde
gerçek bir "tecelli" (hidrophanie) haline gelir.
Görünmez olanı duyularla değil, "Kalbin yoğunlaşmış
enerjisi" (Himmet) ile kavramaktır.
Bir varlık Yaratıcısından başka kimseyi gerçekten sevemez.
Arayan ve aranan Odur, O Aşıktır ve O Maşuktur.
Bir varlıkta güzelliği seyretmek, aslında o güzelliğin
ardındaki ilahi kaynağı görmektir.
Âşık, Tanrı'yı kendi gözüyle değil, Tanrı'nın ondaki bakışıyla
sever.
Rab ve kulu arasındaki bu bağ, bir "sempati"
(com-passion) üzerine kuruludur. Tanrı, kulunda kendini bilir; kul da Tanrı'da
kendini bulur.
Hakikat, tarihsel veya maddi bir olaydan ziyade, her nefsin
kendi iç dünyasında yaşadığı "mütecelli bir olaydır."
Aşk, var olan, eldeki bir nesneye duyulmaz. Aşk, her zaman
"henüz varolmayan" (ma’dûm) bir şeye, yani sevgilinin kalıcılığına ve
gelecekteki tecellisine yöneliktir.
Aşk asla "tamamlanmaz". Her an yeni bir tecelliyi,
yeni bir buluşmayı arzuladığı için sürekli bir oluş halindedir.
Her insanın bedeni bir Meryem gibidir ve içinde bir İsa
(ilahi öz) taşır. Ancak bu İsa’nın doğması için "doğum sancısı" (aşk
ve çile) şarttır. Meryem, Meleğin nefesiyle hamile kaldığında, aslında kendi
içindeki ilahi kelamı (Logos) cisimleştirmiştir.
İkinci Bölüm - Yaratıcı Muhayyile ve Yaratıcı Dua
Giriş
Evren, Tanrı'nın "bilinmek istemesiyle" verdiği
bir Nefes (Nefes-i Rahmânî) sonucu oluşmuş devasa bir "Bulut" (Amâ)
içindeki suretlerdir.
Muhayyile; sonlu ile sonsuzu, görünür ile görünmezi, Yaratan
ile Yaratılanı aynı anda, tek bir surette görme yetisidir.
Yaratılış, yoktan var etme (creatio ex nihilo) değil, ilahi
bir tecellidir. İlahi Varlık, "gizli bir hazine" iken bilinmeyi
arzulamış ve bu hüzün yaratılışın motoru olmuştur.
Mümin, Allah'ı ancak kendi inancının ve kalbinin kabiliyeti
oranında görebilir. Arif ise tüm inançların ötesine geçerek Hakk'ı her surette
tanıyabilen kişidir.
Kendi bilmek kendi hakikatini bilmek, kendi "Özel
Rabbini" (İsimlerden birinde bireyleşen Tanrı'yı) bilmektir.
Dünya bir şifredir, tevile muhtaçtır. Gördüğümüz duyumsal
veriler, aslında ötesindeki bir manayı "izhar eder" (gösterir).
Mütecelli Hayal ve Kalbin Yaratıcığı
Muhayyile, Gayb âlemi ile şahâdet âlemi arasında bir köprü
(berzah) vazifesi görür. Ruhların cisimlendiği ve cisimlerin ruhanileştiği yer
burasıdır.
Kalp bir aynadır. Eğer parlatılırsa (perde kaldırılırsa),
İlahi İsimlerin o kişideki özel tecellisini yansıtır.
Sıradan insan hayalinde bir şey kurar ama o şeyin dış
dünyada gerçekliği yoktur. Arif ise himmetiyle bir şeyi hayal ettiğinde, o şeyi
Âlemü'l-Misâl'den Şehadet Âlemine (duyusal dünyaya) indirir veya orada muhafaza
eder.
Sanatçının eserindeki "ruh", aslında onun
himmetiyle o maddeye giydirdiği manadır.
Fena: Kişinin kendi sınırlı, egosal sıfatlarından
sıyrılmasıdır.
Beka: İlahi sıfatlarla yeniden var olmasıdır.
Hakikati algılama biçimine göre insanlar
Ashâbu’l-Kulûb (Kalp Sahipleri): Şahitlik edenler, Tanrı'yı
"görüyormuş gibi" ibadet edenler. Onlar için bilgi bir
"tat"tır (zevk).
Ashâbu’l-Ukûl (Akıl Sahipleri/Kelamcılar): Dogmalar kuran,
Tanrı'yı kavramlara hapsedenler. Metin onları eleştirir; çünkü akıl sınırlara
ayırır, kalp ise birleştirir.
Basit Müminler: Taklit yoluyla inanan ama samimiyetle
"şahitliğe" aday olanlar.
İnsanın Duası ve Tanrının Duası
Tanrı'nın Duası: Kendi isimlerini insanda göstermek
istemesidir.
İnsanın Duası: Tanrı'yı kendi kalbinde (Kıblesinde) görünür
kılmasıdır.
Dua, Tanrı ve kul arasında paylaşılan bir görevdir.
Namaz
Dikey hareket, insanın ve ruhani alemin yükselişini temsil
eder.
Yatay hareket, hayvanlar aleminin ve ara alemlerin büyüme
yönüdür.
Aşağı doğru hareket, kök salan bitkilerin ve fiziksel
dünyanın derinliklerini temsil eder.
Dogmatik inançlı kişi, Tanrı’yı kendi zihninde sınırladığı
bir form olarak görür ve onu mutlak sanır. Arif ise bu formun bir simge
(mazhar) olduğunun bilincindedir.
Sonsöz
Arif olan kişi, kalbinin her an yeni bir surete girdiğini bilir.
Kalp-Cebrail, Akıl-Mikail, Ruh-İsrafil ve Nefs-Azrail ile
eşleşir.
Yaratıcı Muhayyile / Varlığı kemale erdiren güç
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder