A.E. Affifi - Muhyiddin İbnu’l-Arabi’nin Tasavvuf Felsefesi - Notlar
Mütercim: Mehmet Dağ, Ankara Üniversitesi, İlahiyat
Fakültesi Yayınları, 1975
Çevirenin Önsözü
Affifî’nin İbnu’l-Arabi’yi tüm yönleriyle ele alan kapsamlı
monografi çalışması 1938’de Cambridge’de yayınlanmış
Yazarın tek amacı, bu konuda çalışacaklara İbnu’l-Arabi’nin
tasavvuf felsefesini anlama bakımından, yararlı bir anahtar verebilmektedir.
Yazarın Önsözü
Onun felsefesini, İslâm'la uzlaştırmak için, mümkün hiçbir
yol yoktur. Vahdet-i vücûdcu düşüncelerini ısrarla örttüğü sünnî elbise,
kasıtlı olarak oraya yerleştirilmiş sahte bir görünüşten ibarettir.
Kitabın yapısı; Ontoloji, Kelâm (Logos), Bilgi Nazariyesi ve
Etik gibi dört ana bölüme ayrılmıştır.
Giriş
1165'te Murcia'da doğan İbnu’l-Arabi, Endülüs'te yetişmiş,
ardından Doğu’ya (Mekke, Bağdat, Şam) göç etmiştir. 1240 yılında Şam’da vefat
etmiştir.
Eserlerinin sayısı hakkında 150 ile 500 arasında değişen
tahminler bulunmaktadır.
İbnu’l-Arabi’nin üstün düşünme kudreti, muazzam hayal-gücünün
bir ürünü olup, eserlerinde görülebilecek mantıkî tutarlık ve insicamın büyük
bir kısmı, bunun hesabına feda edilmiştir.
I. Bölüm Yarlık Nazariyesi
İbnu'l-Arabi’nin Metafizik Hakikat Görüşü
İbnu’l-Arabi’de Varlık, hem zihinsel bir kavram (var-olmak)
hem de dış dünyadaki gerçeklik (var-olan) anlamında kullanılır.
Varlığın dış âlemdeki şeylerin mahiyeti ile aynı, fakat
zihnimizde onlardan farklı olduğu görüşü İşrâkîler arasında yaygındır.
İbnu’l-Arabi varlığı dört mertebeye ayırır: Dış âlemdeki
varlık, zihindeki varlık, sözdeki varlık ve yazıdaki varlık.
"Allah Mutlak (Hakk) Varlıktır" önermesi sistemin
merkezidir.
İbnu’l-Arabi, klasik felsefedeki "mümkün" (olması
da olmaması da eşit olan) kategorisini pratikte reddeder. Ona göre şeyler ya
"Zorunlu" (Vâcib) ya da "İmkânsız"dır. "A'yân-ı
Sâbite"yi (sabit özler) mümkün olarak adlandırsa da, bunlar Allah’ın
bilgisinde oldukları için fiile çıkmaları zorunludur.
İbnu’l-Arabi’ye göre dış dünyada görülen çeşitlilik (Çok),
aslında tek bir hakikatin (Bir) farklı bakış açılarından görünüşüdür. Hakikat
"Zât"ı itibarıyla Hakk, bu zâtın tecelli ettiği suretler itibarıyla
ise Halk adını alır.
İbnu’l-Arabi, Allah’ın hem yaratılmışlardan tamamen farklı
(Tenzih/Aşkın) hem de her şeyin içinde mevcut (Teşbih/İçkin) olduğunu savunur.
Teşbih: Allah, işiten ve gören her varlıkta bizzat işitir ve
görür.
Tenzih: Allah, hiçbir sınırlı surete mahkûm değildir; her
şeyin üstündedir.
İbnu’l-Arabi’ye göre sebep eserin, eser de sebebin
nedenidir.
İlâhî isimler Zât’ın sonsuz görünümlerinden her biridir.
İbnu’l-Arabî’ye göre sıfatlar, Zât’a eklenmiş gerçek
varlıklar değil, yalnızca izafetler (bağıntılar) ve zihinsel kavramlardır.
Adl (Adalet): Allah’ın kendi zâtı zorunluluğundan dış âleme
tecelli etmeye yönelmesidir.
Gaffâr (Affedici): "Örtmek" kökünden hareketle,
Allah'ın kendi birliğini dış dünyadaki suretlerle örtmesi anlamını taşır.
Mü'min: Kulun nefsini Allah'ın tabiatı üzerine düşünmekten
kurtarıp sükûna erdirmesidir.
Zaman (Dehr): İbnu’l-Arabî'ye göre zaman, İlâhî Zât ile
aynıdır; ezelî bir "an"dır.
Her varlığın dünyadaki kaderi, bu sabit özündeki potansiyele
(istidat) göre şekillenir. Allah, varlığa sadece özünde olanı verir.
Allah her şeyde tecelli eder ancak her varlığın bu tecelliyi
kabul etme kabiliyeti (istidadı) farklıdır. İnsân-ı Kâmil, Allah’ın en yetkin
surette tecelli ettiği varlıktır.
II. Bölüm İbnu'l-Arabi’nin Kelâm (Kelimetullah = Logos) Öğretisi
Arabî’ye göre varlık üç kategoride incelenir: Mutlak Varlık
(Allah), Mümkün Varlık (Âlem) ve bu ikisi arasında köprü kuran Hakikatlerin
Hakikati.
Arabî, metafiziksel "İlk Akıl" kavramını tasavvufi
düzlemde Hz. Muhammed’in Hakikati ile özdeşleştirir. Tüm peygamberlerin ve
velilerin bilgisini bu "Mühür"den (Hakikat-i Muhammediyye) aldığını
savunur.
Logos, âlemdeki hayat veren ve her şeyi yerli yerinde tutan
"ödev" veya "kanun" gibidir.
Allah, kendisini tam anlamıyla ancak Yetkin İnsan'da
(Logos'un insandaki tam tecellisi) müşahede eder.
Allah, kendi isim ve sıfatlarını (esma-ül hüsna) toplu halde
görebileceği bir ayna diledi ve âlemi yarattı. Ancak âlem, ruhu olmayan bir
beden gibi "cilalanmamış" durumdaydı.
Âdem (Yetkin İnsan), bu aynanın cilasıdır. Allah, kendi
güzelliğini ve yetkinliğini ancak bu cilalanmış aynada (insanda) tam olarak
müşahede eder.
Yetkin İnsan dünyada kaldığı sürece âlem nizamını sürdürür.
İskenderiyeli Philo’nun "Tanrı’nın ilk doğan oğlu"
veya "İde’lerin İde’si" olarak tanımladığı Logos, Arabî’de
"Hakikat-i Muhammediyye" olarak karşılık bulur.
Allah’ın bir ismi de el-Velî olduğu için velâyet süreklidir,
ezelîdir. Velilik, peygamberlik ve resullüğün de temelidir.
Arabî’ye göre gerçek velî bir Melâmî'dir.
III. Bölüm İbnu'l-Arabi’nin Bilgi Nazariyesi, Psikoloji ve Tasavvufu
İbnu’l-Arabî, bilgiyi elde ediliş biçimine göre iki ana
kampa ayırır:
İlim (Aklî Bilgi): Akıl yürütme, mantıkî çıkarım ve istidlal
yoluyla elde edilir. Bu bilgi "kazanılmış"tır (kesbî) ve her zaman
yanılma payı taşır.
Marifet (Ledünnî Bilgi): "Yakınlık kurmak
suretiyle" elde edilen, doğrudan tecrübeye dayanan bilgidir. Bu bilgi
"doğuştan"dır (vehbî) ve kalbe doğan ilahî bir nurdur.
İbnu’l-Arabî’ye göre akıl (el-akl), kelime kökü itibariyle
"bağlamak/sınırlamak" demektir. Akıl, Tanrı’yı kendi kategorileriyle
sınırlamaya çalışır.
Sufîlerin "zevk" dedikleri vasıtasız idrak, akıl
yürütmenin bittiği yerde başlar. Eğer akıl ile keşf (sezgi) çatışırsa, velî daima
keşfi takip eder; çünkü keşf Hakikat’in bizzat kendisinin müşahedesidir.
İbnu’l-Arabî’de hayal gücü basit bir fantezi değildir;
Âlem-i Ervah (Ruhlar) ile Âlem-i Ecsâm (Cisimler) arasındaki köprüdür.
Kalp, Hakikat’i doğrudan gören bir "iç göze"
sahiptir.
Ârifin kalbi bir ayna gibidir; Tanrı her an farklı
tecellilerle (şekillerle) bu aynada yansır. Kalp, bu sonsuz değişkenliğe uyum
sağlayabildiği ölçüde "kâmil" olur.
İbnu’l-Arabî’ye göre her birimizin sahip olduğu "cüz’î
akıl", aslında Küllî Akıl’ın (Evrensel Zihin) bir parçası değil, bir
"hali"dir.
Duyular veriyi toplar -> Kalbe iletir -> Akıl bunları
belirler -> Hayal gücü işler -> Hafıza saklar. Tüm bu süreçte
"Kalp" (Nûr), enerjisini bu kanallara dağıtan merkezdir. Eğer nûr
olmasaydı, ne ses işitilebilir ne de renk görülebilirdi.
İbnu’l-Arabî’ye göre ruh, bedene girmeden önce her şeyi
biliyordu. Maddî dünya ile temas bu bilgiyi unutturur. Öğrenmek, aslında
hatırlamaktır.
İbnu’l-Arabî’ye göre fenâ, insanın "yok olması"
değil, kendi varlık sandığı şeyin aslında bir serap (gölge/suret) olduğunu
idrak etmesi sürecidir.
IV. Bölüm İbnu’l-Arabi’nin Dini Ahlâk ve Estetik
İbnu’l-Arabî, "suyun rengi, kabının rengidir"
diyerek her insanın kendi kapasitesine ve istidadına göre bir Tanrı inancı
geliştirdiğini söyler.
İnsan, ezelde Allah’ın ilminde nasıl bir "sabit
ayn" (idea/öz) ise, dünyada da o özün gerektirdiği fiilleri işler.
Allah, birine zorla bir şey yaptırmaz; sadece o kişinin
özünde (istidadında) olanın dış dünyaya çıkmasına "emir" verir. Yani
kader, insanın kendi özündeki potansiyelin zorunlu olarak açığa çıkmasıdır.
Cehennem (Uzaklık): Gerçek cehennem, kişinin Allah’tan ayrı
bir varlığı olduğunu sanması, yani ikilik (düalizm) içinde hapsolmasıdır.
Kıyameti, bireysel ruhun bedensel sınırlardan kurtulup
Evrensel Ruh'a dönmesi olarak görür.
EK
İbnu'l-Arabi’nin Sisteminin Kaynakları
Hicri 5. ve 6. yüzyıllarda Endülüs'te felsefi derinlikten
yoksun bir zühd (dindarlık) anlayışından, felsefi tasavvufa doğru bir dönüşüm
yaşanmaktaydı.
İhvân-ı Safâ risalelerinden etkilenmiş olması muhtemeldir.
Hallâc’ın ilahî ve insanî tabiat ayrımını, Arabî
"Vahdet-i Vücud"un (Varlığın Birliği) ayrılmaz parçaları olarak
yeniden yorumlamıştır.
Muhammedî Hakikat / Peygamber'in nurunu evrenin ilk
yaratılış sebebi ve "Yetkin İnsan" (İnsan-ı Kâmil) modeli olarak
merkeze koymuştur.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder