Ekrem Demirli - İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan İbnül-Arabî ve
Vahdet-i Vücûd Geleneği - Notlar
Kabalcı Yayınevi, 2008
Önsöz
Tasavvufta "vaktin oğlu" olmak, anın getirdiği
ilahi tecelliyi idrak etmek demektir.
Yaşadığı dönemde Anadolu ve çevresi dünyanın entelektüel
merkezi oldu (çağdaşları arasında İbn Rüşd, Mevlana ve Yunus Emre vardır).
Giriş
Bilgi insanın sınırlı imkânlarıyla sınırsızı kuşatma ve
kavrama çabasıdır. Bu sayede insan sınırsızı kendisi için anlamlandırır.
Sadreddin Konevî’yle olan ilişkisi, sadece bir hoca-talebe
ilişkisi değil, bir "düşünce ortaklığıdır."
Arabi’nin düşünceleri Konevi’de sistemleşmeye başlar.
Arabî’nin düşüncelerine Cendî ve Ferganî gibi isimlerin
katkısı kavramsallaştırma odaklıdır.
Davud Kayserî ile Arabî düşüncesi medrese, tarikat
müfredatına iyice yerleşti.
Molla Fenarî ile gündelik pratikleri sentezlemek üzere
kullanılmaya başlandı.
VII/XIII. Yüzyılda Metafizik Düşünce
Tarihsel Durum: Zaman İçinde Bir Zaman
Zaman Tanrı-âlem-insan üçgenini birbirine bağlayan metafizik
bir zarftır.
Tanrı zamanın içinde değildir ama zamanı var edendir.
Dehr (Mutlak Zaman)
Zamanı anlamak için onu aşan bir perspektife (metafizik bir
bakışa) ihtiyaç vardır.
Zamanı başlatan feleklerin
hareketi, alt âlemleri doğuran bir sürece dönüşür.
Üst Âlemler
(Felekler/Akıllar): Babalar (Âbâ).
Alt Âlemler
(Unsurlar/Doğa): Anneler (Ümmehât).
Mevcudat
(İnsan/Bitki/Hayvan): Bu ikisinin birleşmesinden (kozmik nikâh) doğan çocuklar.
Süreç: Zaman, bu
"kozmik doğum" sürecinin ritmidir.
Âlemdeki tüm hareketlerin, feleklerin dönüşünün nihai
meyvesi insandır.
İbnü’l-vakt (Vaktin
Oğlu)
Geçmişin pişmanlığı ve geleceğin kaygısından (tül-i emel)
kurtulup, anın ilahi tecellisine odaklanır.
Sahibü’l-vakt (Vaktin
Sahibi): Seyr-u süluk ilerledikçe, insan zamana karşı etkinleşir. Kendi
vakti üzerinde tasarruf sahibi olmaya başlar.
Ebü’l-vakt (Vaktin
Babası): Bu, kemâlin zirvesidir. Zamanın "hakikatini" bilen,
zamanın dürülmesini ve açılmasını müşahede eden kişidir. Artık o zamanın içinde
değil, zaman onun içindedir.
Âlem her "an" yok edilir ve yeniden yaratılır. Sürekli bir “şimdiki an” üzerinde düşünmek
gerekir.
İlahi feyz, akıllardan unsurlara, oradan maden, bitki ve
hayvana iner; en sonda ise İnsan-ı Kâmil’de durur. İnsan bu daireyi "ahlak
ve idrak" ile birleştirip kaynağına (Allah'a) döndüğünde daire kapanır.
Varlık ve zaman anlayışı daireseldir; son, başlangıca döner.
Bu dairesellikte gaye insandır.
Zamanın akışının tek bir hedefi vardır: Hakikat-i
Muhammediye'nin (evrensel insan hakikati) zahirde (açıkta) ortaya çıkması.
Zamanın döngüleri içerisinde ortaya çıkan her şey
başlangıçta potansiyel olarak mevcuttur.
Dehr sadece olayların içinde aktığı boş bir kap değil, ilahi
bir ismin tecelligâhıdır.
Zaman / tarih rastgele akmaz; İnsan-ı Kâmil’in zuhuruna
doğru hareket eder.
Arabî geleneksel metafiziği (Aristoteles vs.) doğa
bilimlerine bağımlı olduğu için eleştirir.
Önceki vahiyler "tek yönlüdür". Tanrı'yı ya sadece
tenzih eder (ulaşılamaz görür) ya da sadece teşbih eder (benzetir). Bu, gerçeğin
sadece bir parçasına (perspektifine) hitap eder.
Kuran / Zıtları kendinde birleştiren, Tanrı'yı hem aşkın
(tenzih) hem de içkin (teşbih) olarak aynı anda kavrayan kuşatıcı bilgidir.
İbnü’l-Arabî, ümmetin tarihini bir geceye benzetir ve kendi
dönemini bu gecenin sonuna (seher vaktine) yerleştirir.
İlk nesil (Sahabe), amelde (eylemde) ve imanda rakipsizdir;
ancak İbnü’l-Arabî'ye göre son nesil, "marifet ve sırların kalbe
aktarılmasında" daha üstündür. Çünkü onlar, öncekilerin bıraktığı
"izleri" de görebilme avantajına sahiptir.
Sonun Başlangıcı: Son Nebi, Son Veli ve Karamsarlık
Bir şey kemâle erdiğinde, ondan sonra ancak zeval (gerileme)
başlar.
Konevî, Fusûsu’l-Hikem’in taşıdığı o devasa sırların bir
daha hiçbir fertte bu bütünlükle toplanamayacağını "Allah'ın
bildirmesiyle" kesinleştirir.
İslam Bilimlerinde Genel Yönelim: Bilimlerin İç İçe Girmesi ve Tasavvuf
İbn Haldun, ilimlerin birbirine karışmasını (tedahül) bir
yozlaşma belirtisi olarak görür.
İlimler felsefeyle (Razi örneği) veya Batınilikle (Hatmiler
örneği) karıştıkça asliyetini kaybeder.
İbnü’l-Arabî ise bu durumu bir yozlaşma değil, bir tamamlama
süreci olarak görür.
Tasavvufun dini hayattaki karşılığı "gönüllü"
(nafile) alandır.
Sufiler, aklın tıpkı "madde" (imkân) gibi, kendi
dışından bir "vücud" (belirleyici) almadıkça bir hükme varamayacağını
savunur.
Akıl bir yargıç değil, bir "kavrayıcı"dır.
Yanılmaz olan duyu verileridir; hata ise aklın bu verileri yanlış
yorumlamasından kaynaklanır.
Arabî, klasik tasavvufun "zühd, sabır, tevekkül" gibi
ahlaki kavramlarını alıp, onları kozmolojik ve ontolojik birer varlık
kategorisine dönüştürür. Artık "sabır" sadece bir dervişin hali
değil, varlığın bir niteliğidir.
Kelamcılar, dini metinleri (nasları) kendi akli
kapasitelerine indirgerler (tevil).
Kelam, inananın imanını artırmaz, inanmayanı da tam ikna
edemez.
Aklın sadece soyutlama (tenzih) yaparak inşa ettiği Tanrı
fikrini "eksik" bulur. Tanrı'yı niteliklerinden (ilim, irade, kudret)
soyutlamak, O'nu âlemden koparmak (deizm/ta'til) demektir. İbnü'l-Arabî, hem
tenzihi (O hiçbir şeye benzemez) hem teşbihi (O her şeyi kuşatır) birleştiren
bir kâmil bilgi peşindedir.
Kelamcıların "âlemin her an yeniden yaratıldığı"
fikrini (teceddüd-i emsâl), o alıp Vahdet-i Vücûd’un kalbi haline getirir.
Hakikat, bir tartışma sonucunda kazanılan bir zafer
değildir; o, peygamberlerin ve velilerin yaptığı gibi "takrir"
(beyan) edilir.
Akıl (Tenzih): Sürekli soyutlar. Tanrı'yı "ne
olmadığı" üzerinden tanımlar (O yemez, içmez, benzemez). Bu, Konevî’ye
göre "yarım bilgi"dir.
Hayal (Teşbih): Sürekli somutlaştırır ve benzetir.
Sentez: Muhakkik sufi, Tanrı'yı aynı anda hem tenzih hem
teşbih eder. Bu, sizin mimaride hem fonksiyonel (rasyonel/akıl) hem de
estetik/sembolik (hayal) olanı aynı yapıda birleştirme çabanıza benzer.
İbnü’l-Arabî kendini bir "müellif" değil, Hz.
Peygamber’den rüyada aldığı kitabı aktaran bir "mütercim" olarak
tanımlar.
Fusûsu’l-Hikem bir metafizik kitabıdır.
İbnü’l-Arabî burada "Varlık" (Vücud) denilen
binanın statik hesaplarını yapar.
Metafiziği Yeniden Yorumlamak
Bilim Olma Serüveninde Tasavvuf: Zahitlik, Batıni Fıkıh ve Teorik Tasavvuf
İlme’l-yakîn (Bilgi Kesinliği): Talim ederek öğrenmek
Ayne’l-yakîn (Görmek): Tecrübe ederek öğrenmek
Hakka’l-yakîn (Bütünleşmek): Talim ve tecrübe olmaksızın
biliyor olmak
Bir disiplinin bilim sayılabilmesi için "konusu,
sorunları ve ilkeleri" (mevzû, mesâil, mebâdî) belli olmalıdır. Konevî,
tasavvufu bu Aristotelesçi yapıya büründürerek onu rasyonel bir denetime açar.
Konevî’ye göre vahiy, metafiziğin genel anayasasını verir.
Keşf, akıl ve vahyin sunduğu teorik bilgiyi, bizzat
deneyimleyerek (tadarak) kesinliğe kavuşturan manevi sezgidir.
Bir’den Bir Çıkar
Her şey kendi yaratılışına göre amel eder
"Allah Âdem’i Kendi suretine göre yarattı" hadisi,
Tanrı ile âlem arasındaki "benzerlik" köprüsüdür. Bu benzerlik
olmasa, metafizik bilgi (marifet) imkansız olurdu.
Önceden adı yoktu kendi vardı, şimdi
kendi yok adı var
Metafiziğe Yeni Yorum
Konevî için metafizik, eşyanın Tanrı katındaki asıl
hakikatini (ayan-ı sabite) idrak etmektir.
İbn Sina için metafizik "varlık olmak bakımından
varlığı" (ontology) incelerken; Konevî konuyu doğrudan Hakk'ın Varlığına
(theology) sabitler.
Ahlaklanma, insanda potansiyel (kuvve) olarak bulunan ilahi
niteliklerin ortaya çıkmasıdır (inkişaf).
Kötülük, bir niteliğin kendisinde değil, yanlış yerde
kullanılmasındadır.
İsmin İsmi
Bizim "Allah" veya "Rahim" dediğimizde
anladığımız şey, o ismin kendisi değil, o ismin bizim zihnimizdeki
yansımasıdır.
Metafizik bilgi, aklın kurgularından
değil, ilahi isimlerin âlemdeki tecellilerinin takibinden elde edilir.
Ahadiyet (Mutlak Birlik) niteliklerin henüz ayırt
edilmediği, her şeyin "Zât"ta yok olduğu, sayının ve çokluğun
olmadığı boyuttur.
Vahidiyet/Vahdaniyet (Sıfatlardaki Birlik) çokluğun
(sıfatların) bir arada bulunduğu, ama yine de bir bütünü oluşturduğu boyuttur.
Konevî, eşya ile ilahi isim arasındaki ilişkiyi üç kademeli
bir "tekâmül" süreci olarak görür.
Taalluk (Genel İlgi): Bir varlığın, bir isimle varlık
sahasına çıkması (Kuvve hali).
Tahalluk (Ahlaklanma): O ismin niteliklerini kuşanmak
(Eğitim/Sülük aşaması).
Tahakkuk (Özdeşleşme): Varlığın, ilahi ilimdeki kendi
orijinal projesine (A’yân-ı Sâbite) geri dönmesi.
Rabb-ı Has, her varlığın kendine özel bir ilahi isme (özel
bir rabbe) bağlı olması
İbnü’l-Arabî’ye göre her insan, Tanrı’yı kendi kapasitesinin
(isminin) izin verdiği ölçüde bilir. Bu yüzden herkesin "Tanrısı"
aslında kendi hakikatinin ona yansımasıdır.
Konevî’ye göre bir varlıkta aynı anda pek çok isim tecelli
eder (Bilen, Dileyen, Gücü Yeten). Ancak bunlardan biri daima "Galip"
(Baskın) olandır.
Vech-i Has (Özel Yön), o varlığı ayakta tutan, Tanrı ile
arasındaki o kestirme ve doğrudan bağdır.
Her varlık (A’yân-ı Sâbite) aslında bir ilahi ismin
karşılığı olduğu için, isimler varlıklar kadar sonsuzdur.
Tasavvufi Yöntemin Esasları: Sufilerin Bilgi Yöntemi Harkındaki Düşünceleri
Filozoflar (Meşşailer), bilinen önermelerden hareketle
bilinmeyene ulaşan bir "inşa" süreci izlerler. Sufiler ise bilginin
dışarıdan inşa edilen bir şey değil, kalpte zaten var olan ama üzeri örtülmüş
bir ışık olduğunu savunurlar.
Kâtip Çelebi ve bilimlerin tasnifi
Bilgi, eylemin bir ödülü veya sonucudur. Tasavvufta
"riyazet" (nefis tezkiyesi), kalbi bir ayna gibi parlatma işlemidir.
Ayna parladığında, hakikat (bilgi) oraya kendiliğinden "düşer."
Seyr u sülûk süreci
Tahallî (Boşaltma/Temizlik): Nefsin kötü huylardan
arındırılması.
Tehallî (Süsleme/Güzelleştirme): Temizlenen yere ilahi isimlerin
ahlakının yerleştirilmesi.
Tahakkuk (Gerçekleşme): İnsanın kendi hakikatiyle
özdeşleşmesi.
İbnü’l-Arabî, kimya ilmini ahlaka ve ontolojiye taşır. Ona
göre her maden (insan), aslında kuvve (potansiyel) halinde altındır (kemâldir).
İnsan dünyaya boş bir levha olarak gelmez; kalbinde
"Elest Bezmi"nden (Misak) kalma bir Tanrı bilgisi (fıtrat) taşır.
Zikir, yeni bir bilgi edinmek değil, "unutulanı"
(nisyan) hatırlamaktır. İnsan kendi hakikatini hatırladığında Rabbini de bilmiş
olur ("Nefsini bilen Rabbini bilir").
Bir ilahi ismin tecellisinden (örneğin Kahhar) diğerine
(örneğin Latif) geçmek, sufinin hareketidir.
İbnü’l-Arabî’ye göre marifet (bilgi) iki uçludur:
Birinci Aşama: İnsan kendini (ve Tanrı’yı) zıtlıkların
toplamı olduğu için bilemez.
İkinci Aşama: Bu "bilememe" halini idrak etmek, en
büyük idraktir. Buna Hayret denir.
İbnü'l-Arabî ve Takipçilerinde Varlık Sorunu: Ontolojiden Teolojiye
Metafiziğin Seyri
Varlığı Tanrı Olarak Bulmak: Vecd [Bulmak] ve Vücûd [Olmak] Arasında Varlık
Kendisi olmak bakımından varlık Hak'tır.
Sufilerin varlık görüşü, kelime kökenindeki derin bir bağa
dayanır: Vücûd (Varlık) ve Vecd (Bulma).
Sufiler varlığı sadece akılla düşünmezler; sülûk (manevi
yolculuk) esnasında onu "bulurlar". Bilgi ve varlık burada iç içe
geçer.
Varlık ne cevherdir ne arâzdır; ne tümeldir ne tikeldir. O,
tüm bu kategorilerin zeminidir.
Yokluk gerçek bir varlık değil, sadece bir imkândır. Kötülük
ise varlığın eksikliğidir (ontolojik bir boşluktur).
Varlık ne kadar saf ve kayıtsız (mutlak) ise, o kadar
iyidir. Kötülük, varlığın sınırlandığı ve "tekasüf" (yoğunlaştığı)
yerde ortaya çıkan arızi bir durumdur.
Akıl Tanrı'yı tenzih eder (uzaklaştırır), hayal ise teşbih
eder
Nebevi bilgi, bu iki gücün dengesidir.
Âlemdeki her şey "varmış gibi" görünen bir
gölgedir. Gölge, ışık (Varlık/Hak) olmadan var olamaz ama ışığın kendisi de
değildir.
"Varlık" veya "Bir" demek, O'nu
tanımlamak için değil, sadece zihnin bir başlangıç noktası bulması içindir.
El-Vâcid ve el-Kayyûm: Varlık kavramına en yakın esma budur.
Varlık, "Hayat" (el-Hayy) ve "Kendi kendine kaim olma"
(el-Kayyûm) ile doğrudan ilişkilidir.
Farklılık Varlık'tan (Hak'tan) değil, mahiyetlerden
(yaratılmamış istidatlardan) kaynaklanır. Varlık bir ışık gibidir; vurduğu
camın rengine göre (kırmızı, mavi, yeşil) görünür.
Zorunlu ve Mümkün İlişkisi: Görelilik İlişkisinin Sonuçları
Konevî, felsefeye daha yakın (hakîm-sufi) olduğu için sudur
teorisini mantıksal ilkelerle (totoloji imkânsızdır, hareket farklılıktır)
temellendirir.
Eğer Tanrı her yönden "bir" ise, âlemdeki bu
muazzam çeşitlilik nereden gelmiştir? İbnü’l-Arabî bu noktada felsefi mantığın
"çıkmaza" girdiğini belirtir.
Hak, kendi güzelliğini ve yetkinliklerini tek tek görmek
istemiş, âlemi bir "ayna" olarak yaratmıştır. Âlem başlangıçta
cilasız bir aynadır; ancak "İnsan-ı Kâmil" ile cilalanır ve Hak orada
kendi isimlerini seyreder.
Sufi kozmolojisi
Gizli bir hazineydim, bilinmek istedim
Yaratılan şey yaratandan farklıdır.
Hareket ve oluş, ancak bir "başkalaşma" ve
"farklılaşma" ile mümkündür.
Sufiler yaratılışı statik bir an değil, sürekli bir hareket
olarak görürler.
Ferdiyet-i Selase: Üçlü Birlik Teorisi
İbnü'l-Arabî, bir sonuç (ürün) elde etmek için en az üç
unsurun (tek sayının ilki) bir araya gelmesi gerektiğini savunur.
Baba-Anne-Çocuk… Bu sembolik anlatım; bir "Etkin
İlke", bir "Edilgin İlke" ve bir "Ürün" (sonuç)
ilişkisidir. Kıyas (mantık) dünyasında iki öncülden bir sonuç çıkması da bu
"üçlü" yapının bir tezahürüdür.
Bir şey mümkünse, bu özelliğini asla yitirmez. Varlık kazansa
bile özü itibariyle hâlâ "yokluğa" muhtaçtır.
Vahdet-i Vücûd Anlayışının Gelişimi: Aşkınlık ve İçkinlik Arasında Tanrı
Anlayışı
İbnü'l-Arabî'de Nefes-i Rahmânî, İlahî Ruh ve Varlık
Tecellisi eş anlamlıdır.
Mahreç = A'yân-ı Sâbite
Harflerin boğazdaki yerleri (mahreçler) sabittir ve
yaratılmamıştır. Nefes (Varlık) bu sabit noktalara uğradığında
"elif", "be", "cim" gibi farklı sesler
(zuhur/varlıklar) ortaya çıkar.
İbnü'l-Arabî, varlığı bir daireye benzetir. Dairenin
merkezinde Mutlak Bir (Zât) vardır, çevresinde ise mümkün varlıklar.
Merkezden çevreye uzanan her bir yarıçap çizgisi bir "rakika"dır.
Bilginin kesinliği üç aşamalıdır:
İlme’l-yakın (Bilgiyle): Teorik olarak birliğe inanmak
(Sıradan insanlar).
Ayne’l-yakın (Görerek): Birliği her şeyde müşahede etmek
(Seçkinler).
Hakka’l-yakın (Bizzat yaşayarak): Birliğin bizzat kendisi
olmak (Seçkinlerin seçkinleri).
Kalbin saf birliği, kötü duygular ve bedensel arzularda
boğulduğunda "paslanır". Tasavvufi arınma (riyazet), kalbi bu yabancı
unsurlardan (arazlardan) temizleyerek onun asıl "birlik" ışığını
ortaya çıkarma sürecidir.
Sürekli yaratılış bir "ilerleme" (tekamül) değil,
"mükemmelliğin korunması"dır.
Eğer âlem sürekli daha iyiye gitseydi, bu durum Tanrı’nın
ilk başta "en iyiyi yapmadığı" anlamına gelirdi.
Varlık Mertebeleri
Lâ-taayyün (Belirisizlik): Her türlü kayıttan azade,
"makamsızlık" makamı. Bilginin ve formun henüz olmadığı mutlak zât.
Taayyün-i Evvel (İlk Beliriş/Hakikat-i Muhammediye):
Varlığın ilk "fikri". Tüm varlık ağacının çekirdeğidir.
Taayyün-i Sânî (İkinci Beliriş/Ayân-ı Sâbite): İlahi
bilgideki "projeler" veya "modeller". Henüz dış dünyada
yoklar ama tüm özellikleri bellidir.
Ervah (Ruhlar): Soyut ve basit cevherlerin, kuvveden fiile
geçişteki ilk enerjik halleri.
Misal (Hayal/Berzah): Maddesiz suretler âlemi. Rüyalar ve
sembollerin yer aldığı, ruh ile cisim arasındaki köprü.
Şehadet (Duyulur Âlem): Bizim fiziksel dünyamız; taş,
toprak, bitki ve gökyüzü.
İnsan (Mertebe-i Câmi): Tüm mertebeleri kendinde toplayan
"Kâmil İnsan". Varlık dairesinin son noktası ama en yüksek makamı.
Metafizik Düşüncede İnsan
Varlığın Gayesi Olarak İnsan: Kuşatıcı ve Mükemmel Varlığa Doğru Varoluşun
Yönelimi
İnsanın "Allah’ın sureti üzere yaratılması", onun
tüm ilahi isimlerin potansiyelini kendinde taşıması demektir.
Konevî’ye göre metafiziğin konusu Hakkın varlığıdır, ancak
bu varlığı tanımanın "yol haritası" İlahi İsimlerdir.
İnsan, varlığın gayesidir.
İbnü’l-Arabî, Hristiyanlıktaki "Logos" (Kelime)
kavramını İslam metafiziğine "Hakikat-i Muhammediye" olarak taşır.
Her varlık, Allah’ın "Ol" sözünden (kelimesinden)
ibarettir. Dolayısıyla her insan bir "kelime"dir.
Bir hakikat (ayn-ı sâbite) ne kadar çok ismin etkisindeyse o
kadar "birleşik" ve "perdeli" hale gelir.
İbnü’l-Arabî’de Logos teorisi tüm varlığı kapsar. Her bir
varlık Allah’ın bir "kelimesi"dir. Her şeyin ilahi ilimde
yaratılmamış bir hakikati (Ayn-ı Sâbite) vardır.
Hakikat-i Muhammediye, tüm insanların ve tüm hakikatlerin
"toplamı" ve "en kâmil halidir".
Nüzul sürecinde ruh, maddeyle birleştikçe (tekasüf) asli
bilgisini unutur.
Sülûk, kirlenmişlikten kurtulup "birliğe" (vahdet)
dönmektir. Bu süreçte insan "Hakkın Yüzü"nü (Vech-i Has) keşfeder.
Vatan sevgisi imandandır
İnsanın özgürlüğü, kendi "sabit özü"nün
(potansiyelinin) dışa vurumuyla sınırlıdır.
Sonuç
İbnü’l-Arabî gelmeseydi, Cüneyd-i Bağdadî veya Tirmizî’nin
görüşleri "dağınık işaretler" olarak kalacaktı. İbnü’l-Arabî,
geçmişin izlerini (isr) birleştirerek onlardan bir "yol" (nazariye)
inşa etti.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder