2 Haziran 2026 Salı

Cogito 06 ve 07. Sayı - Şiddet - Özet - Notlar

Cogito 06 ve 07. Sayı - Şiddet - Notlar

Cogito, Üç aylık düşünce dergisi Sayı: 6-7 Kış-Bahar, 1996, 5. Basım, 2005

 


Önsöz

William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanında çocukların şiddete eğilimini işlemesi İngiliz kamuoyunca uzun süre "saçmalık" ve "gerçek dışı" bulunmuş

1993 yılında İngiltere'de 10 yaşındaki iki çocuğun (Robert Thompson ve Jon Venables), 2 yaşındaki James Bulger'ı kaçırıp işkence ederek öldürmesi toplumda büyük bir şok yaratmıştır.

 

Bilim insanları, psikologlar ve yargı; çocukların soy ağaçlarını incelemekten beyin tomografilerine, seyrettikleri korku filmlerine kadar her ihtimali araştırmış ancak eyleme mantıklı bir açıklama getirememiştir.

 

Hannah Arendt - Şiddet Üzerine

Hannah Arendt’in Şiddet Üzerine adlı eserinin ilk bölümüdür.

 

Burada aktaracağım düşünceler, 20. yüzyıl geri planından görüldüğü biçimiyle, son birkaç yılın olay ve tartışmalarından kaynaklanıyor.

 

20. yüzyıl, teknolojik gelişmeler nedeniyle şiddet araçlarının akıl almaz boyutlara ulaştığı bir çağdır.

…nükleer rekabet bir "zafer" oyunu değil, "İçlerinden biri kazanırsa ikisinin de sonu olur" kuralına dayanan bir "caydırıcılık" oyunudur.

 

Şiddet özü gereği araçlara muhtaçtır.

 

Gelecek tahmini yapan uzmanlar, hipotezlerini bir süre sonra "olgu" kabul etme hatasına düşerler. Oysa tarih, beklenmedik "olaylar" (rastgele gelişmeler) ile şekillenir ve insan eylemi simülasyon kalıplarına sığdırılamaz.

 

Marx’a göre şiddet, tarihin "ebe ana"sıdır ancak değişimin temel nedeni değildir; esas olan üretim süreçleri ve toplumun iç çelişkileridir. Klasik Sol gelenek şiddeti bir araç olarak yüceltmekten kaçınmıştır.

 

Mao’nun "İktidar namlunun ucunda büyür" anlayışı ve Jean-Paul Sartre’ın Frantz Fanon'un Yeryüzünün Lanetlileri kitabına yazdığı önsözdeki şiddeti özgürleştirici gören yaklaşımı, Sol retorikte köklü bir kaymaya işaret eder.

 

Yeni Sol / öğrenci hareketleri atom bombasının, toplama kamplarının ve sivil katliamların gölgesinde büyümüştür.

Genç kuşağı önceki kuşaklardan ayıran en temel unsur bir geleceklerinin olup olmadığından emin olamamalarıdır.

 

Sartre ve Fanon eleştirisi

 

Yeni Sol’un tek olumlu ve özgün sloganı olan "katılımcı demokrasi", tarihsel devrimci konseyler geleneğine dayanır.

 

İlerleme inancının eleştirisi

İlerleme miti insanlara geleceği kontrol edebilecekleri illüzyonunu verir. Ancak 20. yüzyıl deneyimleri, tarihin doğrusal değil, beklenmedik kırılmalarla dolu olduğunu göstermiştir.

 

Rafael Moses - Şiddet Nerede Başlıyor?

Psikiyatristler ve psikanalistler şiddete yönelimde öncelikle kişinin geçmişini ve aile ilişkilerini inceler. Winnicott’a göre yetersiz ana-baba-çocuk ilişkisi, aile şefkati eksikliği ve nesilden nesile aktarılan şiddet kalıpları belirleyicidir.

 

İnsanlar planlanmış bir şiddet eylemini gerçekleştirmeden önce vicdanlarını rahatlatmak zorundadır.

İdeolojiler ve soyut ulus kavramı şiddeti meşrulaştırmak için en elverişli zeminlerdir.

Toplumun normalde kin, cinayet ve yalan olarak gördüğü eylemler "ulus adına" yapıldığında meşru kılınır ve üst-benlik (vicdan) uyuşturulur.

 

Artun Ünsal - Genişletilmiş Bir Şiddet Tipolojisi

Şiddet (sertlik, kaba kuvvet), şedid (sert, katı), şeddat (yıkıcı sertliğiyle tanınan eski Yemen hükümdarı).

 

Fransızca violence, Latince violentia (sertlik, acımasız güç) ve vis (güç, yetke, bedensel güç) kökenine dayanır. Eski Yunancada ise bia (kaba güç) sözcüğünden beslenir.

 

Dar anlamda şiddet; somut, ölçülebilir ve doğrudan bedensel bütünlüğe yönelen eylemleri kapsar.

 

Ekonomik Şiddet: Yüksek enflasyon, kronik işsizlik, insanca yaşamı engelleyen düşük ücretler.

 

Çevresel ve Kentsel Şiddet: Ormanların tahribi, hava ve su kirliliği, çarpık kentleşme, doğanın yıkımı.

 

Medya Terörü: Medya gruplarının etik dışı güç kullanımı, kişisel hak ihlalleri ve bilgi kirliliği.

 

Sistemsel ve Kamusal İhmal: Trafik terörü, rüşvet ve denetimsizlik sonucu oluşan kitlesel can kayıpları.

 

Uluslararası Küresel Şiddet: Kuzey-Güney ülkeleri arasındaki sömürü dengesi, ekonomik ambargolar ve hammadde denetimi için uygulanan baskılar.

 

Ünsal Oskay - "Efendi/Köle" İlişkisi Açısından Şiddet ve Görünümleri Üzerine

İnsan, doğanın üretim süreçlerini henüz kavrayamadığı dönemlerde doğayı sevmekten ziyade, ona yaranma ve dost geçinme siyasası (akıl erdiremediği güç karşısında bir hayatta kalma taktiği) izlemiştir.

 

Pişmiş toprak (terra cotta) üretimi ve tarımsal keşifler, insanda doğada var olmayan şeyleri yaratma ve doğaya müdahale etme bilincini doğurmuştur.

 

Kölelik, savaşta canı bağışlanan insanın kendi iradesinden efendinin iradesi lehine feragat etmesidir. Zamanla köle, fiziksel özgürleşme umudunu yitirdikçe efendisini yüceltmeye, onun görkemine hayranlık duymaya başlar.

 

Doğu'da (Partlar, Bizans, Osmanlı) tek özgür irade hükümdara (Sultan, Halife) aittir. Vezirden en alt tabakaya kadar herkes "kul" statüsündedir. Devletten korunmanın yolu ona bulaşmamak ("devlet yüzü görmemek") sayılmıştır.

 

Toplu taşıma araçlarında yan yana oturduğu halde birbirine kayıtsız kalan kitleler, kentsel yabancılaşmanın ve rafineleşmiş şiddetin birer simgesidir.

 

Başarı ve mutluluk yalnızca tüketime indirgendikçe birey diğer insanları ve kendisini acımasız bir yarışın nesnesi yapar. Yaşadığı güvensizlik, yalnızlık ve bunalım sonucunda modern sıradan insan, kendisini bu karmaşadan kurtaracak otoriter ve baskıcı yönetimlere (plebisiter diktatörlükler, faşizm) gönüllü destekçi haline gelir.

 

Ferda Keskin - Foucault' da Şiddet ve İktidar

1757 tarihli korkunç işkence sahnesi (Damiens'in parçalanarak öldürülmesi), rasgele bir şiddet gösterisi değil, monarşik hukukun ritüelistik bir cezalandırma örneğidir.

Klasik Çağda (17.-18. yy) yasa, doğrudan hükümranın iradesi ve bedeniyle özdeştir. İşlenen her suç, doğrudan kralın iktidarına yapılmış bir saldırı kabul edilir.

Halka açık işkence ve infaz ritüelleri; iktidarın kaybettiği gücü suçlunun bedeni üzerinde yeniden tesis etme, iktidarın mutlak üstünlüğünü ve "yaşatma/öldürme hakkını" (el koyma hakkı) herkese gösterme işlevine sahiptir.

 

18. yüzyılın sonlarında suçlar şiddetten mülkiyete kayarken, ceza da fiziksel şiddetten arındırılmıştır.

Reformun amacı "daha az cezalandırmak" değil, iktidarı toplumun kılcal damarlarına kadar yayarak "daha iyi ve daha kaçınılmaz cezalandırmaktır." Humanizm veya "insanlık" söylemi, iktidarın yeni sınırını ve yeni stratejisini oluşturur.

 

Yeni dönemde ceza, iktidarın gövde gösterisi olmaktan çıkıp gizli, kurumsal ve davranışları düzeltmeye dönük bir hapishane modeline dönüşür. Amaç fiziksel acı çektirmek değil; düzenli çalışma, gözetim ve otoriteye itaati içselleştirmiş "uysal bedenler" yaratmaktır.

Modern "ruh", "insan" ve "birey" kavramları; okullarda, kışlalarda, fabrikalarda ve hapishanelerde bedeni sürekli denetleyen ve biçimlendiren bu disiplinci tekniklerin bir ürünüdür.

Biyo-iktidar yasadan ziyade "normlar" üzerinden işler. Aile, okul, tıbbi kurumlar ve hapishaneler bireyi "normalleştiren" mekanizmalardır.

 

Ulus S. Baker - Bilimsel Kuşkudan Bilimden Kuşkuya Doğru

Modern, ussal ve tekno-bilimsel dünyanın ilk büyük kırılması Galileo’nun "Doğa, matematiğin diliyle yazılmış bir kitap gibidir" formülüyle başlar.

Bu süreç, insanın evrenin merkezinde olduğu eski dünya ile "mümkün tek dünya" haline gelecek olan modern dünya arasındaki çatışma noktasıdır.

Modern insan "hakikat"ten ziyade "kesinlik", sarsılmazlık ve güvenlik arayışındadır.

 

Modern bilim ve inanç sistemlerinin temelinde "Dünya bizim istediğimiz gibi davranmalı" çıkarı ve arzusu yatar. Pozitivizm, olgulardan kaçmanın yepyeni bir tür tanrıbilimidir.

 

Spinoza, Kutsal Metinlerin anlatısal/kutsal buyruklara dayanan dili ile bilimsel dili ayırır. Onu ilk "laik" düşünür kılan, "inancın krallığı" (ahlak, din, toplumsal bağlar) ile "bilginin krallığı"nı (bilim, etik, matematiksel kavrayış) birbirinin üzerinde tahakküm kurmamaya davet etmesidir.

 

Modern bilim insan bilimlerinin arka planını oluşturan bir bilgi-iktidar diyagramıdır. Bilim dallarına "disiplin" denmesi tesadüf değildir.

 

Bilimin şiddetle ilişkisi sadece kitle imha araçları üretmesinden gelmez; tıpkı yazının icadının "karacahil" tebalar yaratması gibi, bilimin kendi doğasında barındırdığı "gizli bilim" yapısından ve toplumsal eşitsizliği kuran "ilk şiddet" kaynağı olmasından ileri gelir.

 

Nermi Uygur - Spinoza'yla Amor İntellectualis

Tanrı ya da Doğa

Felsefe tarihi genellikle Spinoza'nın temeline "töz"ü (substantia) koysa da Spinoza sisteminin asıl temel gerçekliği bedendir.

 

Sevgi (amor), dıştan bir nedenin bedende bıraktığı sevinçtir; tiksinti/nefret (odium) ise üzüntüden (tristitia) doğar. İnsan sürekli olarak hazzı/sevinci arayan ve acıdan kaçınan bedenli bir varlıktır.

 

İnsan, tutkularının ve denetleyemediği duygulanımlarının (affectum) esiri olduğu sürece köledir. Kölelikten kurtuluş ancak akıl (ratio) ve bilgi yoluyla mümkündür.

 

Düşünsel Sevgi (Amor Intellectualis)

Bu kavram, var olanı, olan biteni çepeçevre ve duru bir kavrayışla (akılla) görmenin ve bu görmeyi isteyerek/seve seve gerçekleştirmenin ödülüdür.

 

Şiddet bir çözüm veya kader değil; duygu dengesizliği, duyarlık yoksunluğu ve akıl bozukluğudur. Günümüz dünyasındaki yoksulluk, adaletsizlik ve savaşlar karşısında şiddeti şiddetle çözmeye çalışmak kısır bir döngüdür.

 

Konrad Lorenz - Ecce Homo (İşte İnsan)

Marslı Gözlemci / insanın akıl veya ahlakla hareket ettiğini asla düşünmez.

 

İnsan toplumsallığı, kendi kabilesi içinde son derece barışçıl ve sosyal olan; ancak dışarıdan bir türdeşine karşı adeta birer "şeytana" dönüşen sıçan kabilelerinin yapısına benzer.

 

Kavramsal düşünme insana araç gereç yapma (taş balta, ateş) imkanı vermiş; ancak insan bu yeteneği ilk andan itibaren türdeşini öldürmek ve tüketmek için kullanmıştır.

 

Silahların menzili uzadıkça, insan eyleminin korkunç sonuçlarından ve kurbanın acı çığlıklarından (bağırış, yalvarış gibi ketlemeyi tetikleyecek uyarıcılardan) duygusal olarak yalıtılır.

 

İnsanın kültürel ve teknolojik araçları baş döndürücü bir hızla ilerlerken, doğuştan gelen biyolojik içgüdüleri ve ketleme mekanizmaları taş devri insanıyla aynı kalmıştır.

 

Kant'çı ahlaka göre bir eylem, sırf sorumluluktan ve akıldan dolayı yapıldığında değer kazanır. / (Halbuki samimiyet, hesaba gelmez)

 

Akıl bir araçtır; hedefe nasıl ulaşılacağını gösterir ama hedefin kendisini koyamaz. Sevgi, insani değerler ve yaşama arzusu gibi duygusal yakıtlar olmasaydı, saf akıl mekanizması boşa dönen bir çarktan ibaret kalırdı.

 

Coşku, insanı kendi bireysel çıkarlarının üstüne çıkarıp en yüce değerler uğruna canını vermeye sevk eden otonom bir içgüdüdür.

İnsanlık, düşman kamplara bölündüğü için saldırganlaşmaz; aksine, içindeki birikmiş toplumsal saldırganlığı boşaltabilmek için dünyayı kutuplara bölmeye muhtaçtır.

 

Kendisini coşkuyla en yüce idealin hizmetine adayabilen tek varlık olan insan, sırf bu ideali gerçekleştirmek uğruna dünyayı kana bulayacak organizasyonlar kurar.

 

Konrad Lorenz - Saldırganlığın Spontanlığı

Saldırganlık, türün devamını sağlayan birincil ve otonom bir içgüdüdür. Eğer saldırganlık sadece çevresel faktörlere veya hayal kırıklıklarına (frustration) verilen bir tepki olsaydı, dış etkenler kontrol edilerek engellenebilirdi.

 

Tıkanan ve boşalamayan güdü, canlıda huzursuzluk yaratır ve canlıyı uygun bir tetikleyici uyarıcı aramaya (arama davranışı) iter (Faust'un Helen'i bulmak için yola koyulması gibi).

 

Kutup araştırmacıları veya savaş esirleri gibi uzun süre dış dünyadan yalıtılmış ve küçük gruplar halinde yaşayan erkeklerde saldırganlık eşiği inanılmaz derecede düşer. En yakın dostun hafifçe öksürmesi veya genzini temizlemesi bile bir cinayet sebebi haline gelebilir.

 

Friedrich Engels - Tarihte Şiddetin Rolü

Robinson’un Cuma’yı köleleştirmesi (şiddet) kendi başına bir amaç değil, Cuma’nın emeğinden ekonomik yarar sağlama aracıdır. Amaç (ekonomik çıkar), araçtan (siyasal şiddet) her zaman daha temeldir.

 

Bir insanı köleleştirmek veya çalıştırmak için öncelikle ona verilecek üretim araçlarına (aletler) ve yaşamını sürdürecek geçim maddelerine sahip olmak gerekir. Yani şiddetin uygulanabilmesi bile önceden birikmiş bir ekonomik gücü/serveti varsayar.

 

İlkel topluluklarda özel mülkiyet, üretimin artması, değiş-tokuşun (ticaretin) gelişmesi ve emeğin doğal bölünmesiyle salt ekonomik nedenlerle kendiliğinden doğmuştur. Şiddet mülkiyetin el değiştirmesini sağlayabilir ama mülkiyet kurumunun kendisini yaratamaz.

 

Siyasal şiddet ve egemenlik bağımsız bir güç değildir; her zaman ve her yerde ekonomik koşullara, üretim biçimlerine ve maddi araçlara bağımlıdır. Şiddet bir irade eylemi olsa da, başarısı tamamen onun emrine verilen ekonomik ve teknik araçların niteliğine bağlıdır.

 

Halil Berktay-Zafer Toprak; Yöneten: Ahmet Kuyaş - Tarihçi Gözüyle "Şiddetin Tarihi" Üzerine Bir Söyleşi

Ünsal Oskay: İnsanın doğaya müdahale etmesiyle başlayan süreç, kölelik kurumu üzerinden mülkiyet ve eşitsizlikle birleşmiştir.

 

Halil Berktay: Tarih insanların şiddeti denetim altına alma çabalarının ve bunu yaparken yeni şiddet biçimleri üretmelerinin tarihidir.

 

Oskay: Devlet ve kurumlar, kişisel şiddeti kurumsal şiddete dönüştürür.

 

Murat Çulcu - Mafia ve Şiddet

Mafia (etimoloji) Sicilya'daki mağaralar için kullanılan ve "saklanılan yer/sığınak" anlamına gelen Mafie / Mahfelya (gizli yer),

"Sığınmak/korunmak" anlamındaki Mu'afah / Ma'afir veya "gizli" anlamındaki Hafi / Mahfi sözcükleri.

 

Mafia / Merkezi otoriteye karşı yerel gücün direnişi.

 

Omertà, gerçek bir "erkeklik" ve kendi başının çaresine bakma ahlakıdır.

Haksızlığa uğrayan bireyin devlete/bürokrasiye başvurmasını yasaklar; kişinin hakkını kendi gücüyle veya yerel güç odakları aracılığıyla aramasını emreder.

 

Mafia / Mafios etrafında zamanla oluşan koruyucu kozaya sosyolojik olarak cosca adı verilir.

 

Sulhi Dönmezer - Çağdaş Toplumda Şiddet ve Mafia Suçları

Saldırganlık (Aggression): Canlının doğası gereği var olan, sosyal ve coğrafi çevrede yer edinmesini sağlayan zorunlu bir kişisel/biyolojik potansiyel veya yetenektir.

Saldırı (Attack): Saldırganlığın aktif hale gelmesidir. Canlının varlığını korumak için doğaya veya diğer canlılara yönelik eylemidir (örneğin beslenmek için avlanmak).

Şiddet (Violence): Gücün ve kuvvetin hukuka aykırı ve kasten kullanılmasıdır. Şiddette toplumsal normlara ve hukuka saldırı niyeti/kastı şarttır.

İstisnalar: Dikkatsizlik sonucu ölüme yol açan taksirli eylemler, savaş kuralları çerçevesindeki güç kullanımı veya kolluğun kanuni yetki sınırları içindeki kuvvet kullanımı "şiddet" sayılmaz.

 

Özgürlüklerin ve insan haklarının genişlemesi, devlet otoritesinin güç kullanımını ve ceza gücünü sınırlandırır. Soruşturma ve yargılamada dürüst yargılama esaslarına uyma zorunluluğu, suçla mücadeleyi zorlaştırarak suç işlemenin "masrafını/maliyetini" azaltır.

 

Genel ceza hukuku kurallarıyla mafia ile mücadele edilemez; Almanya, İtalya ve ABD'deki gibi özel usul hükümleri şarttır.

 

Alexander Mitscherlich - Zulüm Üstüne Savlar

Çarmıha germe gibi tarihsel ceza ve işkence biçimleri, sadece bir cezalandırma veya öldürme eylemi değildir; acı çektirmekten ve kurbanın çaresizliğinden alınan içsel bir hazzı (zulüm) temsil eder.

 

Batı ve Doğu uygarlıkları arasında insanı aşağılama, işkence etme ve yok etme hazzı açısından niteliksel bir fark yoktur; modern çağ haklı olarak bir "işkence çağı"dır.

 

Özgürleşme ve dönüşüm, ancak kişinin kendi içindeki yok etme hazzını ve itkisel dürtülerini dürüstçe ve öz-doyumsal olmayan bir özeleştiriyle tanımasıyla mümkündür.

 

"Dünya barışı" söylemi siyasi olarak sıkça kullanılsa da evrensel bir barış fikri insan psişesinin en derin katmanlarında kaygı ve korku yaratır. İnsanlar, toplu saldırganlık potansiyelini boşaltamamaktan ve kısıtlanmaktan içsel bir rahatsızlık duyarlar.

 

Sanayileşme, teknoloji ve emir-komuta zincirleri; bireyde çocuksu bir bağımlılık yaratıp suçluluk duygusunu bastırarak kitlesel yok etmeyi (stratejistlerin masa başı "mega-ölüm" hesaplarını) kolaylaştırmıştır.

 

Dane Archer- Rosemary Gartner - Barış Dönemi Kayıpları: Savaşa Katılmayanların Şiddet İçeren Davranışlarında Savaşın Etkisi

Resmi şiddet; devlet otoritesi, emir-komuta zinciri, hiyerarşi ve üniforma ile yürürlüğe konur. Toplum nezdinde "kamu düzenini sağlama, düşmanı engelleme, caydırıcılık" gibi "yüce amaçlar" gerekçe gösterilerek meşrulaştırılır.

 

Savaşlar, öldürme eyleminin belirli hedeflere ulaşmak için geçerli, onaylanan ve hatta "kahramanlıkla" ödüllendirilen bir yöntem olduğunu topluma öğretir.

 

1900-1970 yılları arasındaki 110 ulus ve 44 büyük şehri kapsayan, savaşa katılan uluslar ile katılmayan (kontrol grubu) ulusların savaş sonrası 5 yıllık cinayet oranları:

Savaşa katılan ülkelerin büyük çoğunluğunda (%10'u aşan, hatta bazı ülkelerde %100'ü geçen) savaş sonrası cinayet oranlarında patlama yaşanmıştır.

Savaştan ağır insani kayıpla (nüfusunun milyonda 500'ünden fazlasını kaybederek) çıkan ülkelerin %79'unda savaş sonrasında cinayet oranları yükselmiştir.

 

Savaş sonrası cinayet artışının sebebi sadece savaşa katılan askerlerin kişisel psikolojisi değil; savaşın bütün topluma verdiği "şiddet meşrudur" mesajıdır.

 

C.A.J. Coady - Terörün Ahlakı

Terör politik hedeflere ulaşmak için başvurulan bir araç/taktiktir.

Terörizm / Çoğunlukla organize bir grup tarafından işlenen, savaş dışı kişiler üzerinde kasıtlı öldürme veya diğer ciddi zararlar ya da tehdit içeren politik eylem.

 

İnsanlar kendi devletlerinin şiddetini değerlendirirken Faydacı bir mantıkla hareket ederken; devlet-dışı grupların şiddetini değerlendirirken Dahili/Özsel bir tutumla yaklaşırlar.

 

Askerleri besleyen çiftçiler, onları tedavi eden doktorlar veya dünyaya getiren anneler "insani" işlevleri sebebiyle hedeflenemezler. Aksini savunmak, bir ulusun tamamını meşru hedef ilan etmek anlamına gelir ki bu kabul edilemez.

 

Bir devrim haklı bile olsa (jus ad bellum), araçları ahlaki olmak zorundadır (jus in bello). Rastgele bombalamalar terörizmdir. Ancak eylemler doğrudan adaletsizliği yürüten aktörlere (polis, ordu, işkenceci bürokratlar — Uruguay'daki Dan Mitrione örneği) yönelmişse, bu terörizm değil, meşru devrimci şiddet kapsamında değerlendirilebilir.

 

M. Mukadder Yakupoğlu - Erotizmde Şiddet ve Ahlak İlişkisi

Cinsellik, doğası gereği ötekinin bedenine müdahaleyi içerir ve bünyesinde yoğun bir şiddet barındırır. Erotik coşku, ancak bu "gönüllü şiddet" deneyimiyle hissedilebilir.

 

Ahlak kuralları (özellikle örtünme ve cinsel tabular) ve evlilik kurumu, erotizmin yol açtığı belirsiz ve yıkıcı şiddeti engellemek için geliştirilmiş toplumsal savunma mekanizmalarıdır.

 

Seçim yapmak zorunda olmak insanı ahlaksal kurallar oluşturmaya ve geriye çekilmeye zorlar. Ahlak, özgürlüğün yıkıcı gücüne (şiddet ve intihar) karşı bir sığınaktır.

 

Toplumsal (Yalancı) Ahlak: Geleneklere dayanır, dışsaldır, ayrıcalıkları korur ve özünde adalet değil "şiddetten korkma" yatar. Bergson'un "kapalı ahlak" dediği bu yapı, bireyleri sürüleştirir ve toplu şiddete (savaşlara) zemin hazırlar.

Bireysel (Gerçek) Ahlak: İçsel bir sestir, sevgiye ve vericiliğe dayanır. Bireyin kendisini günlük çıkar hesaplarının üzerine çıkarmasını sağlar.

 

Modern toplumda ahlak alanı daralırken hukuk alanı genişler.

Hukukun artması potansiyel şiddeti ve haksızlık duygusunu besler; şiddetin gerçek panzehiri hukuk değil, ahlaktır.

 

Nüket Esen - Türk Romanında Aile İçi Şiddet Teması

Türk romanında şiddetin en yaygın kurbanları cariyeler ve eşlerdir. Namık Kemal’in İntibah romanında Ali Bey’in Dilaşup’a uyguladığı vahşet, Türk romanında şiddetin en ayrıntılı ve sahneli anlatımlarından biridir. Halit Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah), Halide Edip Adıvar (Mevut Hüküm), Samet Ağaoğlu (Büyük Aile) ve Melih Cevdet Anday (Aylaklar) gibi yazarların eserlerinde de koca dayağı sıkça işlenir.

 

Baba otoritesi veya üvey anne zulmü altındaki çocuklar şiddetin diğer hedefidir. Fatma Aliye (Muhazarat), Hüseyin Rahmi Gürpınar (Mürebbiye), Ebubekir Hazım Tepeyran (Küçük Paşa) ve Reşat Nuri Güntekin (Kızılcık Dalları) romanlarında; öz çocukların babalardan dayak yemesi, üvey annelerin ve konak sahiplerinin ise evlatlıklara eziyet/dayak uygulaması dikkat çeker.

 

Şiddet, romanlarda kendi başına tartışılan felsefi bir tema olmaktan ziyade; karakterlerin dengesizliğini, ahlaksızlığını, alkol/para tutkusunu ve kadını aşağı görmesini vurgulayan bir karakteristik araç olarak kullanılır.

 

Miras, para veya bir kadının paylaşılamaması aile içi şiddeti cinayete kadar götürür (Turfanda mı, Turfa mı?, Büyük Aile, Acımak).

 

Türk romanında şiddet (İntibah ve Mürebbiye'deki istisnai sahneler dışında) ayrıntısıyla sahnelenmez; sadece olay olarak aktarılır. Bu nedenle şiddetin felsefi, psikolojik veya varoluşsal boyutları derinlemesine tartışılmaz; şiddet hayatın doğal/olağan bir parçası veya bir araç olarak kalır.

 

Engin Kılıç - Golding ve Dostoyevski'de Şiddetin İçeriksel ve Yöntemsel İşlevi

Edebiyat ilk olarak gündelik dile ve dış gerçekliğe şiddet uygular. Roman Jakobson’un "Edebiyat gündelik dile uygulanan örgütlü şiddettir" tespitiyle uyumlu olarak; sözcüklere yeni anlamlar yüklemek, olayların sırasını bozmak ve gerçekliği saptırmak birer kurgusal/yöntemsel şiddettir.

Şiir dile şiddet uygularken; roman ve öykü dış gerçekliği çarpıtarak var olur.

 

Sineklerin Tanrısı

Pasifik'te bir adaya düşen çocukların, uygar dünyadan ve yetişkin otoritesinden uzaklaştıkça içlerindeki ilkel şiddet dürtülerini açığa çıkarmasını ve vahşileşmesini işler.

 

Baş Engizisyoncu

16. yüzyıl Sevil'inde (İspanya) dinsel şiddetin ve Engizisyon’un en sert döneminde İsa yeryüzüne iner; mucizeler gösterir ancak Baş Engizisyoncu tarafından tutuklanır.

Din ve benzeri kurumlar, kendi varlıklarını ve düzenlerini korumak için şiddeti meşrulaştırır ve kurumsallaştırır

 

Baş Engizisyoncu’ya göre insanlığın en büyük trajedisi ve taşıyamayacağı en ağır yük özgürlüktür.

 

İsa, çölde Şeytan'ın kendisine sunduğu üç teklifi (taşları ekmeğe dönüştürmek, tapınaktan atlayarak mucize göstermek ve dünya krallıklarını kabul etmek) insanlığın özgür iradesini korumak adına reddetmiştir.

Kilise (Engizisyon otoritesi), İsa'nın reddettiği üç şeyi (mucize, sır ve egemenlik/güç) kabul etmiş; Roma’nın ve Sezar’ın kılıcını devralmıştır.

 

Giovanni Scognamillo - Şiddet, Toplum, Birey ve Kan

Antik Roma’nın toplumu yatıştırma formülü olan "Ekmek ve Sirk Oyunları", modern tüketim toplumunda yerini "Hazır Yemek ve Kan" / "Gore" ikilisine bırakmıştır. Arz-talep dengesi gereği şiddet ekranlarda bir meta olarak satılmaktadır.

 

İlk dönem gangster filmlerinde (Halk Düşmanı) küçük bir şiddet ögesi dahi büyük tepki çekerken; süreç Coppola (Baba), Brian De Palma (Dokunulmazlar) ve Quentin Tarantino (Rezevuar Köpekleri) ile şiddetin koreografisine ve "kanın kaligrafisine" dönüşür.

 

İnsanın içinde gizlenen "canavar" var olduğu ve kapitalist sistem bunu "çoksatan" bir meta olarak gördüğü sürece şiddet ekranlardan kaybolmayacaktır. Rambo’dan Terminator’a, seri katil mitolojilerinden cinsel-gerilimlere kadar tüm yapımlar şiddeti romantize etmektedir.

 

Kutlukhan Kutlu - Quentin Harikalar Diyarında: Tarantino Sinemasında Şiddet

Karakterlerin Madonna, Elvis, hamburgerler, ayak masajı gibi konular üzerine uzun uzun konuşması, bireysel derinliklerinden ziyade içinde bulundukları çevreyi ve pop kültür jargonunu tanımlar.

Hem Tarantino hem de yarattığı karakterler, ucuz romanlar ve filmlerle büyümüş tiplerdir. Seyirci karakterle değil, doğrudan yönetmenin zihniyle bağ kurar.

Şiddet sahneleri ani ve son derece yalındır. Bu yalın şiddet, öncesinde yaşanan abes/gündelik sohbetlerle keskin bir tezat oluşturur.

 

Tarantino sineması doğrudan hayattan veya gerçeklikten değil; Sam Peckinpah, Jean-Pierre Melville, Hong Kong sineması, çizgi romanlar ve B-tipi filmlerden beslenir.

Tarantino'nun gösterdiği şiddet gerçek yaşamın bir yansıması değil, sinema tarihinde izlediği diğer şiddet içerikli filmlerin ve reklamlarla sunulan popüler kültürün bir türevidir.

 

E. V. Walter - Montesquieu' den Teröristlere Şiddet Politikaları

Fransız Devrimi’nde şiddet ve terör devrimin tüm onyılına yayılmıştır.

Devleti yöneten radikal cumhuriyetçiler (özellikle Robespierre ve Saint-Just), terörü meşru bir siyasal araca ve devlet politikasına dönüştüren ilk kuramsal ilkeleri koymuşlardır.

 

Jakoben liderler geliştirdikleri acil durum/terör hükümeti kuramının kavramsal ve sosyolojik altyapısını tutucu bir aristokrat olan Montesquieu'nün Kanunların Ruhu eserinden almışlar, ancak bu kavramları ters-yüz ederek yeni bir senteze ulaşmışlardır.

 

Montesquieu, siyasal sistemleri

Cumhuriyet: İlkesi Erdem’dir (Ahlak, vatan sevgisi ve eşitlik tutkusu).

Monarşi: İlkesi Onur’dur.

Despotizm: İlkesi Terör (Korku)’dür.

 

Montesquieu'nün orijinal sisteminde Erdem ile Terör birbirine tamamen zıt iki kavramdır.

 

Erdem, yalnızca özgür halkların yönetimi olan cumhuriyetlerde bulunabilir.

Terör ise ahlaki değeri olmayan, yalnızca mutlak tiranlık/despotizm şartlarında sistemin işlemesini sağlayan kaba bir duygudur.

 

Robespierre ve Saint-Just, Montesquieu’nün birbirine zıt gördüğü bu iki kavramı alıp Fransız Devrimi’nin fırtınalı şartlarında birleştirerek yeni bir Devrimci Hükümet Teorisi ürettiler.

Robespierre: Erdemsiz terör ölümcül, terörsüz erdem ise güçsüzdür.

 

Terör; monarşinin yıkıntısını temizlemek, babaların öcünü almak ve masum halkı yozlaşma ile kölelikten korumak için kaçınılmaz bir araç (doğum sancısı) olarak görülür.

 

Ömer Naci Soykan - Hangi Akla Veda?

Feyerabend'in eleştirilerinin Türkiye'deki alımlanış biçimleri

Kendi akıl dışılıklarını veya yüzeysel saflıklarını Feyerabend'in sözleriyle meşrulaştırmaya çalışanlar.

Meseleyi Platon'dan beri var olan basit bir "akıl gitti, duygu kaldı" avuntusuna indirgeyenler.

Batı'nın aklı çöp tenekesine attığını iddia ederek Batılı postmodernistlerden Müslümanlıklarına meşruiyet devşirmeye çalışan pragmatist yaklaşım.

Batı'yı "kaka emperyalist" ve "cici aydınlanmacı" olarak ikiye ayıran, bilime sonsuz/sorgusuz bir güven duyarak akıl savunuculuğuna girişen tutum.

 

Feyerabend Batılı akıl, bilim ve teknolojinin dünyayı "tek-tipleştirdiğini" (bir-örnekleştirdiğini) savunurken; Habermas süreci "yeni bir-bakışta-kavranamazlık" olarak tanımlar.

Feyerabend'in reddettiği "akıl" genel olarak akıl değil, otoriteleşmiş ve despotlaşmış "Büyük A" ile yazılan Akıl/Bilim ideolojisidir.

 

Batı bilim ve teknolojisinin girdiği yerel kültürler yok olmaktan ziyade bozulmakta ve melezleşmektedir.

Bacon'dan beri Batı bilimi "doğaya egemen olma" ideolojisine dayanır. Hawaii yerlilerinin veya yabanıl kültürlerin aksine Batılı zihniyet kaynakları amansızca sömürür. Batılı teknoloji kendisini zorunlu kılar; Batılı olmayan toplumların buna alternatif üretmeye zamanı ve şansı kalmamıştır.

 

Oysa Immanuel Kant'a göre Aydınlanma, insanın kendi kendini aydınlatmasıdır; aklını başkasına emanet eden insan ergin olamaz.

Kant'ın "salt akıl" kavrayışı tek yanlıdır. İnsan sadece akıldan ibaret değildir; duygu, isteme, hayal gücü ve arzular da düşüncede etkindir. Kendini aydınlatacak insan, aklın dışındaki bu yetileriyle de iyi geçinmelidir.

 

Dünya bir okul veya sınav yeri değil, bizzat yaşayarak öğrenilecek bir hayattır. Akıl veren dayatmacı öğretmenlere veda edilmelidir.

 

Fatmagül Berktay - Felsefe ve Kadın: Zor Bir İlişki

Nietzsche’den Platon ve Aristoteles’e kadar uzanan felsefe geleneğinde kadın; "hakikat", "akıl", "ahlak" ve "bilgi" gibi yüksek sayılan değerlerden uzak; buna karşılık beden, doğa, duygular ve gündelik alanla sınırlı görülmüştür.

 

Kadınların akademiye alınmaması, yayın ve araştırma olanaklarından mahrum bırakılması

Birçok düşünürün kadınların zihinsel eksikliğine ve "doğasına" dair önyargıları

 

Feminist felsefeyi "feminist" yapan şey ele aldığı nesne veya konu değil, benimsediği perspektiftir.

 

Kenzaburo Oe, Claude Simon - Mektup Kutusu

Claude Simon ve Kenzaburo Oe’nin 1995 tarihli Le Monde gazetesindeki mektuplaşmaları,

Simon; atom tehdidinin soğuk savaş boyunca dünyayı büyük savaşlardan koruduğunu savunuyor.

Oe, "caydırıcılık" söyleminin ve nükleer silahlanmanın artık zamanı geçmiş bir mantık olduğunu, XXI. yüzyıl çocuklarına "nükleer kış" korkusu olmadan bir dünya bırakmak için nükleer silahsızlanmanın şart olduğunu vurgular.

 

Semra Somersan - Şiddetin İki Yüzü

Antropolojide Postmodernizm Krizi

 

Fiziksel tahrip olarak şiddet ile metafizik kirletme olarak şiddet

 

Şiddet iktidarın yapışık ikizidir

 

Mark Hobart - Şiddet ve Susku: Bir Eylem Siyasasına Doğru

Şiddetin nasıl, kimin tarafından, hangi koşullarda temsil edildiği sorunu, iktidarla ve bilgiyle ilgili bir sorundur.

 

Bali'de Şiddet

 

Suskunluk, şiddetin başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir.

 

Roger Caillois - Karizmatik İktidar

Her türlü iktidar ilişkisinde düşünce güçten daha önemlidir.

 

Hitler'in kitleleri transa sokma ve eleştirel düşünceyi ortadan kaldırma teknikleri

 

Her türlü koşulda söz konusu olan, insanın iradesini zayıflatmaktır.

 

Ruşen Keleş, Artun Ünsal - Kent ve Siyasal Şiddet

Terör

 

Şiddet eylemlerinin temel nedeni, toplumdaki yeni koşulların yarattığı sosyo-ekonomik sorunların çözümünde mevcut siyasal tutumun kendini yenileyememesinden doğan yetersizliğidir.

 

Mahmut Tezcan - Bir Şiddet Ortamı Olarak Okul

Okulu genel toplumsal sistemden soyutlamamız olanaklı değildir.

 

Şiddet tamamen toplumsal bir sorundur ve çevreden kaynaklanmaktadır

 

Işık Ergüden - Örnek Bir Şiddet Mekanı: Hapishane

Hapishane, 'ceza' kavramı kadar 'saçma'dır.

Hapishanenin mekansal ve zamansal düzenlenişi... yoğunlaştırılmış bir şiddetin ifadesidir.

 

Kapatılma, insanı edilgenliğe, beklemeye ve kimliksizleştirici bir anonimliğe sürükler.

 

Hapishane toplumun şiddetli ve sadık (yoğunlaştırılmış) bir kopyasından, mikro-yansısından başka bir şey değildir.

 

Yavuz Erten, Cahit Ardalı - Saldırganlık, Şiddet ve Terörün Psikososyal Yapıları

Saldırganlık temel bir içgüdü değil, sadece bir araçtır

 

Düşmanca yok etme doğuştan bir etken değildir. O kendilikte deneyimsel olaylarla uyarılır.

 

Aşırı şiddet yenilenlerde utanç ve nefret, yenende suçluluk geliştirir.

 

Taner Ay - Punk Görsel Uslubundaki Gamalı Haç

Punk

Gamalı haç simgesini zafer duygusu için kullanmıştır.

 

Ömer Laçiner - Bir Modern Çağ Pratiği Olarak Terör

Terör bizzat eyleyicilerinin kendilerini 'arındırmak' için kendilerine de aynı silahı kullandıkları bir pratiktir.

 

Hülya Tufan - Tek Frekanstan İki Yayın: Aşk ve Şiddet

Kıskançlık ve/veya ihanet aşkla şiddetin buluşma noktası…

 

Canan Arın - Kadına Yönelik Şiddet

 

Yıldırım Türker - Şiddetle Seviyorum!

İnsanlık, iktidarla ilişkilenme biçimini çözümleyebilmek için binlerce yıldır siyasetin labirentlerinde soluklanmaya çalışıyor. Bize de toplumsal duruşumuzu belirlemek, giderek bireysel hayat alanlarımızın sınırlarını çizebilmek için şiddetin tarih aşırı karanlık silueti karşısında yutkunarak halihazır önermelere abone olmak kalıyor.

 

Işıl Baş - Sanat, Psikanaliz ve Şiddet: Beyaz Otel

D.M. Thomas'ın Beyaz Otel romanındaki Musevi Soykırımı ve şiddetin sanattaki temsili…

 

Aydın Gün - Opera'da Şiddet

Doğalcılık felsefede, bilimde, sanatta çarpık, eksik, hastalıklı bir gerçekliğin yansıtılması olarak damgalanmıştır.

 

Adnan Tönel - Sanatçı Refleksi "Happening" ve Şiddet

Şiddet karşısında insanın gücü aklında, kısa süre içerisinde çevresine uyabilmesinde ya da şiddete karşı vereceği kurmaca savunma refleksindedir.

 

Erol Mutlu - Avrupa'yı Salladık İngiltere'yi Sarsacağız: Futbol, Milliyetçilik ve Şiddet

Futbolun ticarileşmesiyle birlikte karnaval benzeri hazlar, yerini şiddet gösterilerine... bırakır.

 

Cem Şen - Goncanın Üzerindeki Çiy Damlası: Taocu Yaklaşımla Şiddet

Kelimeler bir çiçeğin kokusunu tarif etmekte ne kadar başarılı olabilirlerse, gerçek denilen şeyi ifade etmekte de ancak o kadar başarılı olabilirler.

 

Ne yaptığınızdan çok nasıl yaptığınız önemlidir.

Eylemsizlik doğanın akışına müdahale etmemektir.

 

Doğanın yolundan uzaklaşan insan her geçen gün ritm duygusunu biraz daha yitirmektedir.

 

Can Dündar - Televizyon ve Şiddet

Tom ve Jerry gibi çizgi filmlerdeki "sonuçsuz şiddet"

 

Medyanın yoksul kesimi konu etmesiyle şiddet alt kültürlere özgü bir olgu sayılıyor ve yoksulların şiddeti lanetleniyor.

 

Şiddet haberleri "apati" yani kanıksama ve duyarsızlık ya da faşizm gibi güçlü otorite arayışlarına yol açar.

 

Emir Turam - Bir Bakış

 

Ahmet Eken - Bir Olgu Olarak Türkiye'de Şiddet

Şiddet göstergesi genelde kınanmakta ise de göz yumulan, kabul gören şiddet eylemlerine de tanık olunmaktadır.

Şiddet, kişiyi topluma ve kişileri kendi aralarında bağlayan veya zıtlaştıran ilişkilerin özüne yerleşik bir antitez ve zıtlık olarak algılanmalıdır.

 

Ümit Kıvanç - Türkiye'de Şiddet Kaynağı Olarak Devlet-Toplum İlişkisi

Türkiye Cumhuriyeti devletinin karakteristik özelliği örgütlenmiş şiddettir.

 

Devlet "üç temel korku" (irtica, bölücülük, komünizm) nedeniyle paranoyak refleksler geliştirdi ve şiddet tekelini elinde tuttu, toplum da bu şiddetle bütünleşti

 

Muhammed Safi - Padişah Huzurunda İşkence – Dr. Rıza Nur / Mabeyinci Fahri Bey

Rıza Nur'un Bekirağa Bölüğü'ndeki tutukluluğu…

 

Abdülhamid'in bizzat katıldığı Yıldız Sarayı'ndaki işkenceler

 

Ali Akay - Şiddetin Bağlamından Çıkmak Üzere…

Kant'ın "sivil durumunda dağıtımcı bir adaletin" ve "kamu hukukunun" varlığı sayesinde şiddetin yok edilebileceği yönündeki felsefesi…

 

Ragıp Ege - Gilles Deleuze

Topraktan kopma (deterritorialisation)" kavramı

 

Misha Glenny - Yugoslavya: Büyük Çöküş

Yugoslavya federasyonunun çöküş süreci ve milliyetçi liderlerin (Miloseviç, Tudjman) hataları...

 

Medar Atıcı - Leibniz ve Levinas'ta Sonsuzluk Kavramı

 

Sinan Özbek - Kant'ın Din Felsefesinde Ortak Ahlak Sistemi ve Kilise Kavramı

Kant'a göre, ahlakça bütünlüğü olan her bir bireyin, iyi ilkenin belirleyişi doğrultusunda, verdiği savaş, kötü ilkenin egemenliğinden kurtulmak yönünde anlam taşır.

 

Tanrı halkı fikri, bir kilise formu oluşturmaktan başka bir şey değildir

 

Tarih, ibadete dayanan inanç ile ahlak dini inancı arasındaki sürekli mücadeleden ibarettir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder