15 Mayıs 2024 Çarşamba

Faşizmi Dile Getirmek: Necip Fazıl Kısakürek’in Siyasi Düşüncenin Eleştirel Değerlendirmesi - Özet / Notlar

Mehmet Gökhan Uzuner - Articulating fascism A critical assessment of political thought of Necip Fazıl Kısakürek - Notlar

Faşizmi Dile Getirmek: Necip Fazıl Kısakürek’in Siyasi Düşüncenin Eleştirel Değerlendirmesi

Doktora Tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023

 

Bu tez, Necip Fazıl Kısakürek’in siyasi düşüncesini, özellikle de ütopik Başyücelik Devleti formülasyonuna odaklanarak açıklamayı ve eleştirel bir şekilde değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

…eleştirel değerlendirmemiz, üç temel tartışma yardımıyla temel argümana ulaşmaktadır. Birincisi, Kısakürek’in faşist devlet ve toplum tasarımının metafizik temelini oluştururken Bergsoncu düşünceden yararlandığını ileri sürüyoruz. İkincisi, çalışmamız, Kısakurek'in faşist devlet otoritesinin birey bedeni ve nüfus dinamikleri üzerindeki totaliter kontrolü açısından faşist yönlerinin, biyopolitik paradigmanın teorik çerçevesi aracılığıyla ortaya konabileceğini göstermektedir. Son olarak, Kısakürek’in Başbakanlık Devleti siyasi modelinin, sistemik ve ideolojik bileşenler açısından faşist rejimlerle çarpıcı paralellikler taşıdığının altı çizilmektedir.

 

1 Giriş

Necip Fazıl Kısakürek; şair, gazeteci ve polemikçi kimliğiyle İslamcılık, muhafazakârlık ve milliyetçiliğin kesişme noktasında yer alan "karmaşık ideolojik bakış açısı" ile Türk sağını derinden etkilemiştir.

 

Kısakürek, Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi gündeminde meydana gelen herhangi bir olay veya duruma yaklaşırken entelektüel duruşunun etkisini en üst düzeye çıkarmak için İslami, muhafazakar veya milliyetçi söylemler arasında ideolojik kaymalar yapmayı başarmıştır.

 

Kısakürek, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kadrolarının ideolojik olgunlaşmasında büyük rol oynamıştır. Recep Tayyip Erdoğan’ın bir konuşmasında belirttiği gibi: "İnanın bana, bugün sahip olduğumuz fikir, eylem, dik duruş ve özgüven onun mücadelesinin sonucudur" (Necip Fazıl Ödülleri'nin ilkinde yaptığı konuşma, 2014).

 

Çalışmada Kısakürek’in görüşleri; Nihal Atsız’ın ırkçı Türkçülüğü, Nurettin Topçu’nun eylem felsefesi ve Bergsoncu muhafazakârlık gibi akımlarla kıyaslanıyor.

Kısakürek’i diğerlerinden ayıran, "İslam ilkelerine dayalı totaliter bir düzene atıfta bulunan ayrıntılı bir faşist devlet ve toplum modeli formüle etmesidir".

 

2 Necip Fazıl Kısakürek ve Faşizmin Bergsoncu Metafiziği

Kısakürek, Sorbonne’daki derslerine katıldığı Bergson’u, Aydınlanma Çağı'nın materyalist ve rasyonalist fikirlerine karşı en büyük dayanak olarak görmüştür. Kısakürek, "Başyücelik Devleti" olarak adlandırdığı faşist modelini temellendirmek için Bergsoncu kavramları mistik bir çerçevede yeniden yorumlamıştır.

Bergson, faşizme karşı olmasına ve uluslararası barış için "Uluslararası Entelektüel İşbirliği Komitesi"nde görev almasına rağmen, fikirleri faşist rejimler tarafından araçsallaştırılmıştır.

William James, Bergson’u entelektüalizmden kurtarıcı bir figür olarak görmüş, Levinas ise Batı ontolojisinin rasyonalist sınırlarını eleştirmek için Bergson’dan beslenmiştir.

Bergson’un "açık ve kapalı toplum/ahlak" ayrımı, Karl Popper tarafından liberal ve totaliter rejimleri birbirinden ayırmak için kullanılmıştır. Deleuze ise Bergson’u "farklılık" kavramı üzerinden yeniden keşfederek varoluşçu ve yapısalcı dönemden sonra tekrar merkezi bir noktaya taşımıştır.

 

Bergson'un Spiritüalist Metafiziği

Bergson, 19. yüzyılın sonlarında Aydınlanma’nın materyalist ve rasyonalist temelini hedef alan kapsamlı bir eleştiri geliştirmiştir.

 

Bergson, yaratım, yenilik ve oluşum kavramlarını, statik bir gerçeklik anlayışının önüne koyarak felsefe tarihinde istisnai bir konuma yerleşmiştir.

 

Bergson felsefesinde yaşam; soğuk mantık veya ruhsuz bir mekanizma olarak değil, sürekli bir değişim ve tekillik alanı olarak tanımlanır.

Bilimsel yöntemler genel yasalar koymaya çalışırken, Bergson'a göre yaşamın gerçekliğini anlamak için sanat ve sezgi gibi öznel araçlar gerekir.

 

Bergson metafiziği insan bilincinin zorunlu bir arayışı olarak konumlandırır.

Bilim sınırlı bir alanla ilgilenir; metafizik ise yaşamın bütünsel bilgisine ulaşmaya çalışır.

Bergson, yaşamın mekanik neden-sonuç ilişkileriyle açıklanamayacağını savunur. Materyalizmin maddeyi merkeze almasına karşılık, o ruhun (bilinç/yaratıcılık) üstünlüğünü vurgular.

 

Rasyonalizm insanı ve evreni statik kategorilere (donuk kavramlara) hapsederken bilginin içeriğini de kısıtlar/sınırlar.

Bergson, toplumun mekanik bir şekilde evrildiği görüşünü reddeder. Sosyal ilerleme, bireysel yaratıcılığın ve özgür iradenin ürünüdür.

 

Bergson’a göre zekâ (akıl) sadece maddeyi kavrayabilirken, mutlak hakikat ancak "nesnesi üzerinde düşünebilen ve onu sonsuza dek genişletebilen tarafsız, özbilinçli bir içgüdü" olan sezgi ile kavranabilir.

 

Sezgi, nesnesi üzerinde düşünebilen ve onu sonsuza dek genişletebilen tarafsız, özbilinçli bir içgüdüdür.

 

Sezgi / zamanın, oluşumun ve yaşamın öngörülemez doğasını, yani "Süre"yi (duree) kavrar.

 

Hafıza, sezgi, hayal gücü, içgüdü ve vicdan bilincin kurucu unsurlarıdır.

Platon ve Aristoteles sezgiyi (Noesis) doğrudan ve saf bir entelektüel kavrayış olarak görürler.

Yaşamın özü yaratmaktır ve bu yaratıcılığın sonucu sürekli bir "oluş" halidir. Bergson, bu süreci anlamak için yaşamdaki iki temel hareketi ayırt eder.

Zamansal Hareket (Duree/Süre): Zamana ve hafızaya işlenmiş, canlı varlıkların sürekliliğini sağlayan içsel hareket.

Uzamsal Hareket: Canlıların pratik gerekliliklerine (bedensel ihtiyaçlarına) dayalı, dış dünyadaki nesnelerle kurulan alışkanlık odaklı hareket.

 

Bergson, evrimi yöneten ana gücü Elan Vital olarak adlandırır.

Bergson, evrim sürecinin nihai kaynağını spiritüel bir zemine oturtur. Ona göre evrimin arkasındaki güç Tanrı'dır. Ancak bu Tanrı, durağan veya her şeyi önceden belirlemiş bir mekanik güç değildir; O, kesintisiz bir özgürlüktür.

 

İnsan, elan vital'in en gelişmiş sonucu olsa da, bu yaratıcı evrimin görevini tamamladığı anlamına gelmez. Aksine, yaşam kesintisiz olarak değişmeye devam eder.

 

Bergsoncu Düşünce ve Faşizm

Bergson’un gerçekliğin "nesnel ve evrensel" olduğu iddiasına karşı çıkması, faşistlerin kendi "niteliksel zamansallıklarını" ve "organik ulus" anlayışlarını inşa etmelerine kapı araladı.

Yaşamı sadece mekanik bir süreç olarak değil, "bütünsel bir yaşam ilkesi" olarak görme eğilimi, faşizmin ırkçı ve organik devlet doktrinlerine bilimsel bir maske (veya felsefi bir temel) sağladı.

Bergson’un yaratıcı eylemi yücelten felsefesi, faşistlerin "fetihçi", "genişlemeci" ve "saldırgan" dış politikalarını "yaşam enerjisinin doğal bir tezahürü" olarak göstermelerine imkan tanıdı.

 

Bergsonculuk ile faşizm arasındaki en doğrudan köprüyü kuran isim Georges Sorel'dir. Sorel, Bergson'un sezgi anlayışını devrimci bir politik araca dönüştürmüştür.

Sorel'e göre mit, insanların rasyonel analizi değil, duygusal olarak katılmalarını sağlayan, sezgisel bir inançtır. Sorel'in bu "mit" anlayışı, faşistler tarafından alınıp "kan, toprak, ırk ve ulus" gibi mitlerle yer değiştirildi. Faşizm, bu mitik anlatılar sayesinde rasyonel bir ideolojiden ziyade, törenler, ritüeller ve kitle seferberliği ile işleyen bir "siyasi dine" dönüştü.

Ahlakın rasyonel bir yargı değil, içgüdüsel/sezgisel bir yanıt olduğu fikri, faşistlerin kitleleri rasyonel sorgulamadan kopararak mutlak itaate yönlendirmelerini kolaylaştırdı.

 

Bergsonculuğun Türkiye'deki Muhafazakar Düşünce Üzerindeki Etkisi

Osmanlı'nın son döneminde aydınlar, bir yanda "geriye dönük/geleneksel İslamcılık", diğer yanda "soulless/ruhsuz pozitivizm" arasında sıkışmışlardı. Bergson'un Batı'yı içeriden eleştiren sezgici ve spiritüel felsefesi, bu iki uç arasında bir sentez imkanı sundu.

Türk düşünce hayatında Bergson'u yorumlayan farklı ekoller oluştu.

 

Ahmet Şuayb pozitivist olmasına rağmen Bergson'u tanıtan ilk isimlerdendir.

Spiritüalist Rıza Tevfik Bergson'u "natüralizme karşı bir isyan" olarak görür; determinizmin reddini ve sezgiyi önemser.

Materyalist Suphi Ethem Bergson'un evrim analizlerini yaymıştır ancak mistik/sezgisel yönlerini reddederek onu "eklektik" bulmuştur.

 

Bergsoncu düşüncenin Türkiye'de işlevsel hale geldiği dönem Kurtuluş Savaşı yıllarıdır. Türk halkının elindeki kısıtlı imkanlara rağmen, inanç ve yaratıcı bir coşku (elan vital) ile büyük bir zafere ulaşması, Bergson'un felsefesini doğrular nitelikte görülmüştür.

 

Necip Fazıl Kısakürek’in entelektüel gelişiminde Mustafa Şekip Tunç ile olan dostluğu ve dergi çevresiyle girdiği etkileşim, Bergsoncu felsefenin Türk milliyetçiliğiyle harmanlanmasında önemli bir rol oynamıştır.

Mustafa Şekip Tunç önderliğindeki Dergah dergisi, Bergsoncu fikirleri Türk milliyetçiliği ve Anadolu tasavvufuyla harmanlamıştır.

 

Dergah'ın kurucularından olan Yahya Kemal, Bergson’un zaman anlayışını ve "yaşamsal coşku" kavramını tarih okumasına ve estetik anlayışına entegre ederek Osmanlı tarihini ve Anadolu’nun birikimini bu felsefe ile yeniden yorumlamıştır.

 

İsmail Hakkı Baltacıoğlu Bergsoncu felsefeyi sosyolojik bir zemine oturtmaya çalışan isimdir. Pozitivist metodolojinin insanı "Geometri nesnesi" gibi görmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Ona göre gerçekliğin özü, rasyonel zihnin ötesindedir.

 

Mustafa Şekip Tunç Bergsonculuğun Türkiye’deki en sadık savunucusu ve çevirmenidir. Bergson’un felsefesini sadece bir akademik ilgi olarak değil, toplumsal bir dönüştürücü güç olarak benimsemiştir.

Sezgi, zekâ ile içgüdünün birleştiği en üst düzey bilinç halidir.

Toplumsal değişim, sosyal mühendislik projeleriyle değil, bireyin yaratıcılığıyla gerçekleşir.

Bergsoncular, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında "Kalp Gözü Politikası" olarak adlandırılan, organik ve kendiliğinden gelişen bir değişim anlayışını savunmuşlardır.

 

Bergsonculuk, Kemalizmin Muhafazakâr Eleştirisi Olarak

Mustafa Şekip Tunç ve arkadaşlarına göre reformlar, mekanik bir taklit yerine Türk ulusunun ruhuna uygun olmalıdır.

Toplumsal değişim, yukarıdan aşağıya bir planla (teleolojik) değil, kendiliğinden ve organik bir süreçle gerçekleşmelidir.

Toplumu ilerleten güç, mekanik yasalar değil, özgür iradeli kahramanların eylemleridir.

 

Kısakürek'in Düşüncesinin Bergson'un Felsefesi Işığında Değerlendirilmesi

Bergson’da ruh, bedeni kendi özgürlüğünü gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanır. Kısakürek bu felsefi zemini İslam tasavvufuyla birleştirerek, maddeyi ruhun emrinde bir "hizmetçi" konumuna yerleştirir.

 

Kısakürek Batı’nın teknolojik ilerleyişini "sultansız bir saraya" benzetir. İnsanlığı makinenin boyunduruğundan kurtaracak tek güç, "makine putunu yıkacak olan" İslam maneviyatıdır.

 

Necip Fazıl Kısakürek, Bergsoncu metafiziği İslam tasavvufuyla radikalleştirerek; moderniteye, rasyonalizme ve Kemalist laikliğe karşı "Büyük Doğu" çatısı altında faşist tonlar taşıyan, mistik ve otoriter bir alternatif dünya görüşü inşa etmiştir.

 

Kısakürek, İslam tasavvufunu mistik bir tefekkür biçiminden ziyade, toplumsal düzeni sağlayan bir "yapıştırıcı" olarak kullanır.

 

Kısakürek felsefeyi "sapıklık ve fikir karmaşası" olarak reddeder

Öte yandan bir filozof olan Bergson’dan beslenir.

Kısakürek, Batı’yı sadece "madde/teknoloji", Doğu’yu ise "ruh/inanç" olarak gören son derece sığ ve indirgemeci bir ayrım yapar.

Hakikati yalnızca sorgulanamaz bir ilahi iradeye indirger. Bu durum, epistemolojik olarak zayıf ve dogmatik bir temele dayanır.

Kısakürek'in "spiritüalist metafizik" olarak sunduğu yapı, tutarlı bir felsefi sistem değil, "Başyücelik Devleti" olarak adlandırdığı otoriter modelin halk nezdinde meşrulaştırılması için kullanılan, İslamcı terminolojiyle örülü, araçsal bir söylemdir.

 

Bergson’da sezgi, bilinci ve özgürlüğü genişleten, dinamik bir süreçtir. Bireyi determinizmin (mekanik aklın) zincirlerinden kurtarır.

Kısakürek’te sezgi ve inanç, eleştirel düşünceyi devre dışı bırakmak için kullanılan bir dogmatizme dönüşür. Bergson'un "yaratıcı evrim" fikri, Kısakürek tarafından "mutlak teslimiyet" formülüne indirgenir.

 

Kısakürek, aklı "materyalist bir virüs" olarak etiketleyerek, hem Kemalizm’in pozitivist modernleşme çabalarına hem de İslam içindeki "reformist/rasyonalist" akımlara (İbn-i Teymiyye örneğinde olduğu gibi) savaş açar.

Akıl yürütme süreçlerinin "küfre giden bir yol" olarak tanımlanması, toplumsal alanda bir "tartışılmazlık" alanı yaratır.

 

Kısakürek, kendisini "sezgisel yeteneğe sahip mistik bir öncü" olarak konumlandırırken, halkı bu "yüce hakikati" kavrayamayacak ve dolayısıyla körü körüne itaat etmesi gereken bir kitle olarak görür.

 

Kısakürek’in felsefi veya İslami ilimler alanındaki teorik yetersizliği onun eserlerini bir "teori" olmaktan çıkarıp, "siyasi polemik" haline getirir.

 

Akıl, İslamiyet’te teslim edilen ve iade edildikten sonra misyonunu, memuriyetini yerinde gören sırasında koşan ve sırasında duran bir fakültedir

İslam’da akıl kilisenin idam ettiği akıl değildir. İslam’da akıl teslim olur, sonra onu ona iade ederler, akl-ı selim olur, akıl hududunu tanır ve bilir. Aklın en büyük hamlesi aklı akılla yıkmaktır / Sahte Kahramanlar, s. 134

 

Bergson’un orijinal felsefesinde sezgi, bilincin bir parçası ve özgürleştirici bir "yaşamsal coşku" (elan vital) iken, Kısakürek'te bu kavram seçkinci bir ayrıcalığa dönüşür.

 

Kısakürek’in "Müslümanın silahı elidir" vurgusu, pasif bir dindarlık veya entelektüel eleştiri yerine, aktif ve fiziksel bir müdahaleyi önceleyen siyasi bir militanlık modelidir.

Faşist rejimlerin ideolojiyi değil eylemi ("Hareketi") önceleyen yapısı, Kısakürek'in İslam anlayışına doğrudan yansır.

 

Kısakürek'in Lenin'den (ve faşist rejimlerin totaliter "yeni insan" modelinden) devşirdiği "gerçek Müslümanın özel hayatı yoktur" düsturu, bireyin ontolojik olarak yok edilmesi demektir.

 

Kısakürek'in Malatya Olayı (Ahmet Emin Yalman suikast girişimi) hakkındaki yorumları, teorik "aksiyon" söyleminin kanlı bir pratiğe dönüştüğünü gösterir.

Necip Fazıl Kısakürek, 22 Kasım 1952'de Malatya'da Ahmet Emin Yalman'a yönelik düzenlenen suikast girişiminin "manevi azmettiricisi" olarak suçlanmış ve tutuklanmıştır.

 

Ahlak, devletin ve iktidarın bir uzantısı haline geldiği anda, artık bir "vicdan alanı" olmaktan çıkar, bir disiplin aracına dönüşür.

 

“Allah kazananları sever.” Sosyalizm, Komünizm ve İnsanlık, 25 / (Bir kumarbaz başka ne söyleyebilirdi ki)

 

Necip Fazıl Kısakürek ve Faşizmin Biyopolitiği

Biyopolitika, 18. yüzyıldan itibaren nüfusun sağlık, hijyen, doğum oranı ve yaşam beklentisi gibi özelliklerinin bir hükümet sorunu haline getirilmesidir.

Biyopolitika, insan türünün temel biyolojik özelliklerinin bir siyasi stratejinin, genel bir iktidar stratejisinin nesnesi haline geldiği mekanizmalar bütünüdür.

 

Agamben'e göre siyaset, doğal yaşamın (zoe) dışlanarak siyasi yaşamın (bios) kurulması üzerine inşa edilir. Ancak bu dışlama, “dışlayıcı bir kapsama” yoluyla gerçekleşir; yani doğal yaşam, hukukun dışına itilerek iktidarın hedefi haline gelir.

 

Foucault’da iktidar "yaşamı iyileştirmek/optimize etmek" için çalışırken, Agamben’de bu yaşamın kime ait olduğuna karar veren (ve dolayısıyla kimin yaşayıp kimin öleceğini belirleyen) egemen kararı görürüz.

Kısakürek’in "Başyücelik"inde, "İslami düzeni" kurmak için bazı kesimlerin (Komünistler, gayrimüslimler, vs.) dışlanması veya "çıplak hayata" (homo sacer) indirgenmesi, tam olarak bu egemen kararın bir sonucudur.

 

Agamben’in, istisna hali geçici bir durum değil kalıcı bir yapıdır.

Başyücelik Devleti de bir krizin geçmesini beklemez; bilakis, devletin bekası için kriz halini sürekli kılmak zorundadır.

 

Modern kitle toplumunda, siyasi eylemin yerini biyolojik ihtiyaçları karşılayan "emek" almıştır. Totalitarizm, insan çeşitliliğini yok ederek insanları “bir sürünün tahmin edilebilir üyelerine” indirger.

Totalitarizmin hedefi sadece muhalefet değil, “eylemlilik ve doğuş potansiyelinin tamamen yok edilmesidir.

 

Biyopolitika ve Faşizm: Avrupa ve Türkiye Deneyimi

Öjenik (soylulaştırma), biyopolitik rasyonelliğin zirvesidir. Faşist rejimler, “ırksal kirlenmeyi sona erdirmek ve ulusal birliği pekiştirmek amacıyla” pozitif ve negatif öjenik yöntemleri kullanmıştır.

 

Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun hem nicelik hem nitelik olarak artırılması bir devlet politikası oldu.

Bu dönemde “kamu hijyeni (hıfzıssıhha), beden disiplini (beden terbiyesi) ve öjenik düşünceler” Kemalist elitler arasında yaygınlaşmıştır. Bireyin sağlığı, “kendisine bırakılamayacak kadar önemli” bir ulusal zenginlik olarak görülmüştür.

 

Kısakürek’in Faşizminde Biyopolitik Yönler

NFK, ideal bir insan vücudu tipi çizer (1.80 boy, dinç, güzel) ve bedeni ruhun bir yansıması olarak görür. Kadınları ise “ev ve aile yapısının sultanları” olarak tanımlayarak kamusal alandan büyük ölçüde dışlar. Ona göre kadın, şeriat standartlarına göre / edep ve erdemin bir heykeli olmalıdır.

 

NFK, nüfusu devletin stratejik gücü olarak görür ve “üretken bir topluluk olarak nüfusu artırmayı” hedefler. Halkı, bir sürü gibi güdülmesi gereken, “ruhlarıyla değil, mideleriyle düşünen” bir kitle olarak tanımlar.

 

Başyücelik Devleti, günlük yaşamın her anına müdahale eden bir yasaklar sistemidir. NFK, “çalışmayı tercih etmeyenleri (parazitleri)... kafasına vurularak iş yerlerine götüreceği” bir düzen hayal eder. Alkol, kahvehaneler, dans ve heykel gibi "yozlaştırıcı" unsurlar tamamen yasaklanacaktır.

 

Toplumun; Yahudiler, masonlar, komünistler ve dönmelerden “temizlenmesi” gerektiğini söyler. Bu grupları toplumu hasta eden “mikroplar” olarak görür ve “kesin dezenfeksiyonun en acil ulusal borç” olduğunu iddia eder.

 

Siyaset, mutlak bir dost-düşman kutuplaşmasına dayanır.

 

“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın”

 

NFK için “düşmanı olmayan Müslüman, Müslüman değildir”. Yahudilik ve komünizm, Türk milletini yok etmeye yeminli küresel güçler olarak kurgulanır.

 

Korku, Paranoya, Öfke ve Kin / NFK, kitleleri harekete geçirmek için bu duyguları manipüle eder.

Düşmanın sadece sınırların ötesinde (Rusya) değil, "içimizde" (Dönmeler, Masonlar) olduğu iddiası, Kısakürek'in takipçileri üzerinde kalıcı bir teyakkuz hali yaratıyor.

Kısakürek burada, "sevgi ve şefkat" temelli İslam algısını, "öfke ve nefret" üzerine kurulu bir "Dava" mantığıyla yeniden yapılandırır.

“Düşmanı olmayan Müslüman değildir" önermesi, pasif bir inananı, sürekli savaş modunda yaşayan bir "mücahit/asker" tipine dönüştürüyor.

 

Kısakürek’in Batı’nın "yaşam tarzından" nefret edip, Batı’nın (ABD) "araçlarını/stratejilerini" (anti-komünizm gibi) bir panzehir olarak benimsemesi, onun ideolojisindeki "araçsal rasyonaliteyi" çok iyi gösteriyor.

 

NFK’nin rejiminde şiddet, düzeni sağlamanın ana aracıdır.

 

Necip Fazıl Kısakürek ve Başyücelik Devletinin Faşist Unsurları

Faşizm: Bütüncül-ulusal bir Üçüncü Yol temelinde yeniden doğuşu hedefleyen bir ideolojidir.

Faşizmin modern topluma düzen ve disiplin kazandırmak için modern araçları kullandı

 

Faşizmin Entelektüel ve Kavramsal Köklerini İzlemek

Johann Gottfried Herder / her ulusun kendine özgü bir "Ulusal Ruhu" (Volkgeist) olduğunu savunur.

NFK, Türk ulusuna yabancı olan her şeye düşmanca yaklaşır.

 

Friedrich Nietzsche / Nietzsche’nin köle ahlakına karşı "İktidar İradesi" ve "Üstün İnsan" kavramları, faşist liderlik anlayışını beslemiştir.

NFK’nın "Başyüce" imajı Nietzsche’nin süper insanıyla çarpıcı bir paralellik gösterir.

 

Gustave Le Bon / Kitlelerin rasyonel değil, duygularıyla hareket ettiğini savunan Le Bon, karizmatik liderlerin kitleleri hipnotize edebileceğini öne sürer. NFK’nın kitleleri "yalnızca üreme ve sindirim işlevlerini yerine getiren bir beden" olarak görmesi bu yaklaşımla örtüşür.

 

Georges Sorel / Sorel’in "mit" ve "şiddet" kavramları faşizmin devrimci karakterine ilham vermiştir.

Sorel, toplumsal sorunların uzlaşma veya parlamenter müzakerelerle çözülebileceği fikrini reddetmiştir.

Mit, bireyleri devrim uğruna fedakarlığa ve şiddete hazır hale getiren psikolojik bir araçtır. Sorel'in en önemli miti, proletaryanın sisteme karşı topyekün bir saldırısı olan "genel grev"dir.

 

Elitizm / Kitlelerin yetersizliği siyasi yaşamın tüm alanlarında neredeyse evrenseldir ve bu, liderlerin gücünün en sağlam temelini oluşturur.

Faşist rejimler, elitist teorileri kendi anti-demokratik yapılarını meşrulaştırmak için araçsallaştırmıştır.

Yaşamın en güçlü olanın hayatta kaldığı ebedi bir mücadele olduğu fikri, faşist yayılmacılığın temelidir. NFK, Türk ulusunun hayatta kalması için "yayılmacı ve saldırgan bir dış politika" önermektedir.

 

Türk Milliyetçiliğinin Yolculuğunda Bir Dokunuş Faşizm

Balkanların kaybıyla birlikte dini çoğulculuğun yerini İslam inancı üzerinden kurulan bir "ortak payda" arayışı aldı. Halifelik unvanı, imparatorluğu (özellikle Arap, Kürt ve diğer Müslüman unsurları) birleştirme aracı olarak kullanıldı. Ancak bu politika, toprak kayıpları ve iç muhalefet nedeniyle beklenen sonucu vermedi.

II. Abdülhamid döneminin otoriter yapısına tepki olarak İttihat ve Terakki Türk milliyetçiliğine yöneldi.

1930'ların başında rejim, gönüllülük esasına dayalı sivil milliyetçilikten, kökleri etno-ırksal temellere dayanan daha "talepkar" bir milliyetçiliğe geçiş yapmıştır.

Türklerin dünya medeniyetinin kurucusu ve Hint-Avrupa halklarının atası olduğu iddiası, toplumsal aidiyet duygusunu güçlendirmek ve "barbar" olarak yaftalanan tarihsel algıyı yıkmak için kurgulanmıştır.

 

Hüseyin Nihal Atsız: "Nefretimiz dinimizdir"

Reha Oğuz Türkkan: Türkkan, Türk ırkının tarihsel gerilemesini "ırksal bozulmaya" bağlamış ve bu bozulmanın ancak askeri disiplin, mutlak itaat ve lider-devlet modelinin inşasıyla tersine çevrilebileceğini savunmuştur.

 

1944 Irkçılık-Turanizm davaları, devletin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Mihver devletleri ile olan mesafesini koruma ve Sovyet tehdidine karşı Batı bloğu ile hizalanma çabasının bir sonucuydu. Bu durum, "ırkçı-faşist" söylemin marjinalleştirilmesine yol açarken; yerine, daha tabana yayılabilecek, anti-komünizm ile harmanlanmış bir muhafazakarlık yükseldi.

 

Alparslan Türkeş'in liderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) doktrini, hem kapitalizme hem de komünizme karşı bir "Üçüncü Yol" arayışı olarak sunulmuştur.

 

Kısakürek Faşist Vakfı Başyücelik Devlet Projesi

Devlet veya milletin yozlaşması (örneğin Batıcı reformlar veya liberal demokrasi) bir hastalık olarak kodlanır.

"Hasta" (halk/devlet), kendi iyiliği için neşterin (ordunun/otoritenin) gücüne ihtiyaç duyar.

Kısakürek, "Mehmetçik" kavramını, tasavvuftaki "mürid" (şeyhine kayıtsız şartsız teslim olan) kavramıyla birleştirerek, "Peygamberin savaşçısı" tipolojisini yaratır.

Müridin şeyhine olan bağlılığı, askerin komutana olan bağlılığına dönüşür.

 

Kısakürek için savaş sadece bir araç değil, estetik bir eylemdir.

Kısakürek, şiddeti "hizaya sokucu" ve "düzen kurucu" bir estetikle çerçeveleyerek, kitlelerin bu militarist ajandaya duygusal katılımını sağlamaya çalışır.

 

Kısakürek, devleti ve toplumu bir "hasta", askeri gücü ise "neşter" olarak kodlar.

Kısakürek, Osmanlı’nın duraklama ve çöküş dönemlerini, "fetih coşkusunun kaybı" ile açıklaması, tarihsel okumasını bir "gerileme miti" üzerine kurduğunu gösterir.

 

Necip Fazıl Kısakürek’in Ekonomik Modeli

Kısakürek, Türkiye’nin ekonomik geri kalmışlığını (üretim teknolojisi eksikliği veya sermaye birikimi yetersizliği yerine) "hayata karşı isteksizlik" veya "pasif yaşam tarzı" ile açıklar.

Bu bakış açısına göre ekonomi, bireylerin dini inançla yeniden "coşkulandırılması" ve disipline edilmesi sonucunda kendiliğinden düzelecek bir süreçtir.

Kısakürek, devletin ekonomideki rolünü "kader belirleyici" bir noktaya taşır.

 

Kısakürek, işçiyi "doktora güvenen bir hasta" metaforuyla tanımlayarak, sınıf bilincini yok etmeye çalışır. İşçi, kendi iktisadi çıkarlarını talep ettiği anda "milli birliğe" zarar veren bir unsura dönüşür.

İşçinin, kendi emeği üzerindeki taleplerinden vazgeçip "ulusal amaçlara" odaklanması, sistemin en temel ahlaki beklentisidir.

 

"Başyüce", milletin en bilge ferdi ve tüm iradenin somutlaşmış halidir. Otoritesi "hak ve hakikat bütünlüğüne eşittir".

 

NFK, "demokrasinin hastalığı kaostur" diyerek liberal özgürlükleri reddeder.

Kısakürek, sistemi "içeriden" fethetmek için meclisi, seçimleri ve yasal prosedürleri birer basamak olarak kullanma fikrini, Avrupa'daki faşist örneklerin (özellikle Hitler'in iktidara geliş süreci) bir kopyası gibi uyguluyor.

Liderin iradesi, yasaların üzerindedir

 

Kısakürek’in projesinde devlet, bir "hizmet aracı" değil, toplumu şekillendiren, onu "ruhuna döndüren" (ıslah eden) bir ontolojik merkezdir.

 

Kısakürek'in özellikle 1960 ve 70'lerde kurduğu entelektüel köprülerin, 1980 sonrası "Türk-İslam Sentezi"ne evrilerek resmi ideolojiyle eklemlenmiş olması, onun projesinin sadece bir "fantezi" olarak kalmadığını, Türk siyasal kültüründe kurumsal bir "politik teknoloji" haline geldiğini gösteriyor.

 

Sonuç

AKP, Kısakürek’in ideolojik içeriğini (örneğin; otarşi, mutlak izolasyon, militarist yayılmacılık) birebir uygulamıyor. Bunun yerine, Kısakürek’in politik teknolojisini (kutuplaştırma dili, "dost-düşman" antagonizması, mağduriyet söylemi ve güçlü liderlik kurgusu) devralarak bunu pragmatik bir iktidar stratejisine dönüştürüyor.

 

Kısakürek’in, Türkiye'de "Başyücelik" adı altında tasarladığı şey, aslında 20. yüzyıl Avrupa faşizminin yapı taşlarını (lider kültü, antidemokratizm, kitle psikolojisi manipülasyonu) Türk-İslam senteziyle yeniden harmanlayan bir "siyasi mimari" çalışmasıdır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder