Mehmet Gökhan Uzuner - Articulating fascism A critical assessment of political
thought of Necip Fazıl Kısakürek - Notlar
Faşizmi Dile
Getirmek: Necip Fazıl Kısakürek’in Siyasi Düşüncenin Eleştirel Değerlendirmesi
Doktora Tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, 2023
Bu tez, Necip Fazıl Kısakürek’in siyasi düşüncesini,
özellikle de ütopik Başyücelik Devleti formülasyonuna odaklanarak açıklamayı ve
eleştirel bir şekilde değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
…eleştirel değerlendirmemiz, üç temel tartışma yardımıyla
temel argümana ulaşmaktadır. Birincisi, Kısakürek’in faşist devlet ve toplum
tasarımının metafizik temelini oluştururken Bergsoncu düşünceden yararlandığını
ileri sürüyoruz. İkincisi, çalışmamız, Kısakurek'in faşist devlet otoritesinin
birey bedeni ve nüfus dinamikleri üzerindeki totaliter kontrolü açısından
faşist yönlerinin, biyopolitik paradigmanın teorik çerçevesi aracılığıyla
ortaya konabileceğini göstermektedir. Son olarak, Kısakürek’in Başbakanlık
Devleti siyasi modelinin, sistemik ve ideolojik bileşenler açısından faşist
rejimlerle çarpıcı paralellikler taşıdığının altı çizilmektedir.
1 Giriş
Necip Fazıl Kısakürek; şair, gazeteci ve polemikçi
kimliğiyle İslamcılık, muhafazakârlık ve milliyetçiliğin kesişme noktasında yer
alan "karmaşık ideolojik bakış açısı" ile Türk sağını derinden
etkilemiştir.
Kısakürek, Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi gündeminde meydana
gelen herhangi bir olay veya duruma yaklaşırken entelektüel duruşunun etkisini
en üst düzeye çıkarmak için İslami, muhafazakar veya milliyetçi söylemler
arasında ideolojik kaymalar yapmayı başarmıştır.
Kısakürek, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)
kadrolarının ideolojik olgunlaşmasında büyük rol oynamıştır. Recep Tayyip
Erdoğan’ın bir konuşmasında belirttiği gibi: "İnanın bana, bugün sahip
olduğumuz fikir, eylem, dik duruş ve özgüven onun mücadelesinin sonucudur"
(Necip Fazıl Ödülleri'nin ilkinde yaptığı konuşma, 2014).
Çalışmada Kısakürek’in görüşleri; Nihal Atsız’ın ırkçı
Türkçülüğü, Nurettin Topçu’nun eylem felsefesi ve Bergsoncu muhafazakârlık gibi
akımlarla kıyaslanıyor.
Kısakürek’i diğerlerinden ayıran, "İslam ilkelerine
dayalı totaliter bir düzene atıfta bulunan ayrıntılı bir faşist devlet ve
toplum modeli formüle etmesidir".
2 Necip Fazıl Kısakürek ve Faşizmin Bergsoncu Metafiziği
Kısakürek, Sorbonne’daki derslerine katıldığı Bergson’u,
Aydınlanma Çağı'nın materyalist ve rasyonalist fikirlerine karşı en büyük
dayanak olarak görmüştür. Kısakürek, "Başyücelik Devleti" olarak
adlandırdığı faşist modelini temellendirmek için Bergsoncu kavramları mistik
bir çerçevede yeniden yorumlamıştır.
Bergson, faşizme karşı olmasına ve uluslararası barış için
"Uluslararası Entelektüel İşbirliği Komitesi"nde görev almasına
rağmen, fikirleri faşist rejimler tarafından araçsallaştırılmıştır.
William James, Bergson’u entelektüalizmden kurtarıcı bir
figür olarak görmüş, Levinas ise Batı ontolojisinin rasyonalist sınırlarını
eleştirmek için Bergson’dan beslenmiştir.
Bergson’un "açık ve kapalı toplum/ahlak" ayrımı,
Karl Popper tarafından liberal ve totaliter rejimleri birbirinden ayırmak için
kullanılmıştır. Deleuze ise Bergson’u "farklılık" kavramı üzerinden
yeniden keşfederek varoluşçu ve yapısalcı dönemden sonra tekrar merkezi bir
noktaya taşımıştır.
Bergson'un Spiritüalist Metafiziği
Bergson, 19. yüzyılın sonlarında Aydınlanma’nın materyalist
ve rasyonalist temelini hedef alan kapsamlı bir eleştiri geliştirmiştir.
Bergson, yaratım, yenilik ve oluşum kavramlarını, statik bir
gerçeklik anlayışının önüne koyarak felsefe tarihinde istisnai bir konuma
yerleşmiştir.
Bergson felsefesinde yaşam; soğuk mantık veya ruhsuz bir
mekanizma olarak değil, sürekli bir değişim ve tekillik alanı olarak
tanımlanır.
Bilimsel yöntemler genel yasalar koymaya çalışırken,
Bergson'a göre yaşamın gerçekliğini anlamak için sanat ve sezgi gibi öznel
araçlar gerekir.
Bergson metafiziği insan bilincinin zorunlu bir arayışı
olarak konumlandırır.
Bilim sınırlı bir alanla ilgilenir; metafizik ise yaşamın
bütünsel bilgisine ulaşmaya çalışır.
Bergson, yaşamın mekanik neden-sonuç ilişkileriyle
açıklanamayacağını savunur. Materyalizmin maddeyi merkeze almasına karşılık, o
ruhun (bilinç/yaratıcılık) üstünlüğünü vurgular.
Rasyonalizm insanı ve evreni statik kategorilere (donuk
kavramlara) hapsederken bilginin içeriğini de kısıtlar/sınırlar.
Bergson, toplumun mekanik bir şekilde evrildiği görüşünü
reddeder. Sosyal ilerleme, bireysel yaratıcılığın ve özgür iradenin ürünüdür.
Bergson’a göre zekâ (akıl) sadece maddeyi kavrayabilirken,
mutlak hakikat ancak "nesnesi üzerinde düşünebilen ve onu sonsuza dek
genişletebilen tarafsız, özbilinçli bir içgüdü" olan sezgi ile
kavranabilir.
Sezgi, nesnesi üzerinde düşünebilen ve onu sonsuza dek
genişletebilen tarafsız, özbilinçli bir içgüdüdür.
Sezgi / zamanın, oluşumun ve yaşamın öngörülemez doğasını,
yani "Süre"yi (duree) kavrar.
Hafıza, sezgi, hayal gücü, içgüdü ve vicdan bilincin kurucu unsurlarıdır.
Platon ve Aristoteles sezgiyi (Noesis) doğrudan ve saf bir
entelektüel kavrayış olarak görürler.
Yaşamın özü yaratmaktır ve bu yaratıcılığın sonucu sürekli
bir "oluş" halidir. Bergson, bu süreci anlamak için yaşamdaki iki
temel hareketi ayırt eder.
Zamansal Hareket (Duree/Süre): Zamana ve hafızaya işlenmiş,
canlı varlıkların sürekliliğini sağlayan içsel hareket.
Uzamsal Hareket: Canlıların pratik gerekliliklerine
(bedensel ihtiyaçlarına) dayalı, dış dünyadaki nesnelerle kurulan alışkanlık
odaklı hareket.
Bergson, evrimi yöneten ana gücü Elan Vital olarak
adlandırır.
Bergson, evrim sürecinin nihai kaynağını spiritüel bir
zemine oturtur. Ona göre evrimin arkasındaki güç Tanrı'dır. Ancak bu Tanrı,
durağan veya her şeyi önceden belirlemiş bir mekanik güç değildir; O,
kesintisiz bir özgürlüktür.
İnsan, elan vital'in en gelişmiş sonucu olsa da, bu yaratıcı
evrimin görevini tamamladığı anlamına gelmez. Aksine, yaşam kesintisiz olarak
değişmeye devam eder.
Bergsoncu Düşünce ve Faşizm
Bergson’un gerçekliğin "nesnel ve evrensel" olduğu
iddiasına karşı çıkması, faşistlerin kendi "niteliksel
zamansallıklarını" ve "organik ulus" anlayışlarını inşa
etmelerine kapı araladı.
Yaşamı sadece mekanik bir süreç olarak değil, "bütünsel
bir yaşam ilkesi" olarak görme eğilimi, faşizmin ırkçı ve organik devlet
doktrinlerine bilimsel bir maske (veya felsefi bir temel) sağladı.
Bergson’un yaratıcı eylemi yücelten felsefesi, faşistlerin
"fetihçi", "genişlemeci" ve "saldırgan" dış
politikalarını "yaşam enerjisinin doğal bir tezahürü" olarak
göstermelerine imkan tanıdı.
Bergsonculuk ile faşizm arasındaki en doğrudan köprüyü kuran
isim Georges Sorel'dir. Sorel,
Bergson'un sezgi anlayışını devrimci bir politik araca dönüştürmüştür.
Sorel'e göre mit, insanların rasyonel analizi değil,
duygusal olarak katılmalarını sağlayan, sezgisel bir inançtır. Sorel'in bu
"mit" anlayışı, faşistler tarafından alınıp "kan, toprak, ırk ve
ulus" gibi mitlerle yer değiştirildi. Faşizm, bu mitik anlatılar sayesinde
rasyonel bir ideolojiden ziyade, törenler, ritüeller ve kitle seferberliği ile
işleyen bir "siyasi dine" dönüştü.
Ahlakın rasyonel bir yargı değil, içgüdüsel/sezgisel bir
yanıt olduğu fikri, faşistlerin kitleleri rasyonel sorgulamadan kopararak
mutlak itaate yönlendirmelerini kolaylaştırdı.
Bergsonculuğun Türkiye'deki Muhafazakar Düşünce Üzerindeki Etkisi
Osmanlı'nın son döneminde aydınlar, bir yanda "geriye
dönük/geleneksel İslamcılık", diğer yanda "soulless/ruhsuz
pozitivizm" arasında sıkışmışlardı. Bergson'un Batı'yı içeriden eleştiren
sezgici ve spiritüel felsefesi, bu iki uç arasında bir sentez imkanı sundu.
Türk düşünce hayatında Bergson'u yorumlayan farklı ekoller
oluştu.
Ahmet Şuayb pozitivist olmasına rağmen Bergson'u tanıtan ilk
isimlerdendir.
Spiritüalist Rıza Tevfik Bergson'u "natüralizme karşı
bir isyan" olarak görür; determinizmin reddini ve sezgiyi önemser.
Materyalist Suphi Ethem Bergson'un evrim analizlerini
yaymıştır ancak mistik/sezgisel yönlerini reddederek onu "eklektik"
bulmuştur.
Bergsoncu düşüncenin Türkiye'de işlevsel hale geldiği dönem
Kurtuluş Savaşı yıllarıdır. Türk halkının elindeki kısıtlı imkanlara rağmen,
inanç ve yaratıcı bir coşku (elan vital) ile büyük bir zafere ulaşması,
Bergson'un felsefesini doğrular nitelikte görülmüştür.
Necip Fazıl Kısakürek’in entelektüel gelişiminde Mustafa
Şekip Tunç ile olan dostluğu ve dergi çevresiyle girdiği etkileşim, Bergsoncu
felsefenin Türk milliyetçiliğiyle harmanlanmasında önemli bir rol oynamıştır.
Mustafa Şekip Tunç önderliğindeki Dergah dergisi, Bergsoncu
fikirleri Türk milliyetçiliği ve Anadolu tasavvufuyla harmanlamıştır.
Dergah'ın kurucularından olan Yahya Kemal, Bergson’un zaman
anlayışını ve "yaşamsal coşku" kavramını tarih okumasına ve estetik
anlayışına entegre ederek Osmanlı tarihini ve Anadolu’nun birikimini bu felsefe
ile yeniden yorumlamıştır.
İsmail Hakkı Baltacıoğlu Bergsoncu felsefeyi sosyolojik bir
zemine oturtmaya çalışan isimdir. Pozitivist metodolojinin insanı
"Geometri nesnesi" gibi görmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Ona göre
gerçekliğin özü, rasyonel zihnin ötesindedir.
Mustafa Şekip Tunç Bergsonculuğun Türkiye’deki en sadık
savunucusu ve çevirmenidir. Bergson’un felsefesini sadece bir akademik ilgi
olarak değil, toplumsal bir dönüştürücü güç olarak benimsemiştir.
Sezgi, zekâ ile içgüdünün birleştiği en üst düzey bilinç
halidir.
Toplumsal değişim, sosyal mühendislik projeleriyle değil,
bireyin yaratıcılığıyla gerçekleşir.
Bergsoncular, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında
"Kalp Gözü Politikası" olarak adlandırılan, organik ve kendiliğinden
gelişen bir değişim anlayışını savunmuşlardır.
Bergsonculuk, Kemalizmin Muhafazakâr Eleştirisi Olarak
Mustafa Şekip Tunç ve arkadaşlarına göre reformlar, mekanik
bir taklit yerine Türk ulusunun ruhuna uygun olmalıdır.
Toplumsal değişim, yukarıdan aşağıya bir planla (teleolojik)
değil, kendiliğinden ve organik bir süreçle gerçekleşmelidir.
Toplumu ilerleten güç, mekanik yasalar değil, özgür iradeli
kahramanların eylemleridir.
Kısakürek'in Düşüncesinin Bergson'un Felsefesi Işığında Değerlendirilmesi
Bergson’da ruh, bedeni kendi özgürlüğünü gerçekleştirmek
için bir araç olarak kullanır. Kısakürek bu felsefi zemini İslam tasavvufuyla
birleştirerek, maddeyi ruhun emrinde bir "hizmetçi" konumuna
yerleştirir.
Kısakürek Batı’nın teknolojik ilerleyişini "sultansız
bir saraya" benzetir. İnsanlığı makinenin boyunduruğundan kurtaracak tek
güç, "makine putunu yıkacak olan" İslam maneviyatıdır.
Necip Fazıl Kısakürek, Bergsoncu metafiziği İslam
tasavvufuyla radikalleştirerek; moderniteye, rasyonalizme ve Kemalist laikliğe
karşı "Büyük Doğu" çatısı altında faşist tonlar taşıyan, mistik ve
otoriter bir alternatif dünya görüşü inşa etmiştir.
Kısakürek, İslam tasavvufunu mistik bir tefekkür biçiminden
ziyade, toplumsal düzeni sağlayan bir "yapıştırıcı" olarak kullanır.
Kısakürek felsefeyi "sapıklık ve fikir karmaşası"
olarak reddeder
Öte yandan bir filozof olan Bergson’dan beslenir.
Kısakürek, Batı’yı sadece "madde/teknoloji",
Doğu’yu ise "ruh/inanç" olarak gören son derece sığ ve indirgemeci
bir ayrım yapar.
Hakikati yalnızca sorgulanamaz bir ilahi iradeye indirger.
Bu durum, epistemolojik olarak zayıf ve dogmatik bir temele dayanır.
Kısakürek'in "spiritüalist metafizik" olarak
sunduğu yapı, tutarlı bir felsefi sistem değil, "Başyücelik Devleti"
olarak adlandırdığı otoriter modelin halk nezdinde meşrulaştırılması için
kullanılan, İslamcı terminolojiyle örülü, araçsal bir söylemdir.
Bergson’da sezgi, bilinci ve özgürlüğü genişleten, dinamik
bir süreçtir. Bireyi determinizmin (mekanik aklın) zincirlerinden kurtarır.
Kısakürek’te sezgi ve inanç, eleştirel düşünceyi devre dışı
bırakmak için kullanılan bir dogmatizme dönüşür. Bergson'un "yaratıcı
evrim" fikri, Kısakürek tarafından "mutlak teslimiyet" formülüne
indirgenir.
Kısakürek, aklı "materyalist bir virüs" olarak
etiketleyerek, hem Kemalizm’in pozitivist modernleşme çabalarına hem de İslam
içindeki "reformist/rasyonalist" akımlara (İbn-i Teymiyye örneğinde
olduğu gibi) savaş açar.
Akıl yürütme süreçlerinin "küfre giden bir yol"
olarak tanımlanması, toplumsal alanda bir "tartışılmazlık" alanı
yaratır.
Kısakürek, kendisini "sezgisel yeteneğe sahip mistik
bir öncü" olarak konumlandırırken, halkı bu "yüce hakikati"
kavrayamayacak ve dolayısıyla körü körüne itaat etmesi gereken bir kitle olarak
görür.
Kısakürek’in felsefi veya İslami ilimler alanındaki teorik
yetersizliği onun eserlerini bir "teori" olmaktan çıkarıp, "siyasi
polemik" haline getirir.
Akıl, İslamiyet’te teslim
edilen ve iade edildikten sonra misyonunu, memuriyetini yerinde gören sırasında
koşan ve sırasında duran bir fakültedir
İslam’da akıl kilisenin idam
ettiği akıl değildir. İslam’da akıl teslim olur, sonra onu ona iade ederler,
akl-ı selim olur, akıl hududunu tanır ve bilir. Aklın en büyük hamlesi aklı
akılla yıkmaktır / Sahte Kahramanlar,
s. 134
Bergson’un orijinal felsefesinde sezgi, bilincin bir parçası
ve özgürleştirici bir "yaşamsal coşku" (elan vital) iken,
Kısakürek'te bu kavram seçkinci bir ayrıcalığa dönüşür.
Kısakürek’in "Müslümanın silahı elidir" vurgusu,
pasif bir dindarlık veya entelektüel eleştiri yerine, aktif ve fiziksel bir
müdahaleyi önceleyen siyasi bir militanlık modelidir.
Faşist rejimlerin ideolojiyi değil eylemi
("Hareketi") önceleyen yapısı, Kısakürek'in İslam anlayışına doğrudan
yansır.
Kısakürek'in Lenin'den (ve faşist rejimlerin totaliter
"yeni insan" modelinden) devşirdiği "gerçek Müslümanın özel
hayatı yoktur" düsturu, bireyin ontolojik olarak yok edilmesi demektir.
Kısakürek'in Malatya Olayı (Ahmet Emin Yalman suikast
girişimi) hakkındaki yorumları, teorik "aksiyon" söyleminin kanlı bir
pratiğe dönüştüğünü gösterir.
Necip Fazıl Kısakürek, 22 Kasım 1952'de Malatya'da Ahmet
Emin Yalman'a yönelik düzenlenen suikast girişiminin "manevi
azmettiricisi" olarak suçlanmış ve tutuklanmıştır.
Ahlak, devletin ve iktidarın bir uzantısı haline geldiği
anda, artık bir "vicdan alanı" olmaktan çıkar, bir disiplin aracına
dönüşür.
“Allah kazananları sever.” Sosyalizm, Komünizm ve İnsanlık,
25 / (Bir kumarbaz başka ne söyleyebilirdi ki)
Necip Fazıl Kısakürek ve Faşizmin Biyopolitiği
Biyopolitika, 18. yüzyıldan itibaren nüfusun sağlık, hijyen,
doğum oranı ve yaşam beklentisi gibi özelliklerinin bir hükümet sorunu haline
getirilmesidir.
Biyopolitika, insan türünün temel biyolojik özelliklerinin
bir siyasi stratejinin, genel bir iktidar stratejisinin nesnesi haline geldiği
mekanizmalar bütünüdür.
Agamben'e göre siyaset, doğal yaşamın (zoe) dışlanarak
siyasi yaşamın (bios) kurulması üzerine inşa edilir. Ancak bu dışlama,
“dışlayıcı bir kapsama” yoluyla gerçekleşir; yani doğal yaşam, hukukun dışına
itilerek iktidarın hedefi haline gelir.
Foucault’da iktidar "yaşamı iyileştirmek/optimize
etmek" için çalışırken, Agamben’de bu yaşamın kime ait olduğuna karar
veren (ve dolayısıyla kimin yaşayıp kimin öleceğini belirleyen) egemen kararı
görürüz.
Kısakürek’in "Başyücelik"inde, "İslami
düzeni" kurmak için bazı kesimlerin (Komünistler, gayrimüslimler, vs.)
dışlanması veya "çıplak hayata" (homo sacer) indirgenmesi, tam olarak
bu egemen kararın bir sonucudur.
Agamben’in, istisna hali geçici bir durum değil kalıcı bir
yapıdır.
Başyücelik Devleti de bir krizin geçmesini beklemez;
bilakis, devletin bekası için kriz halini sürekli kılmak zorundadır.
Modern kitle toplumunda, siyasi eylemin yerini biyolojik
ihtiyaçları karşılayan "emek" almıştır. Totalitarizm, insan
çeşitliliğini yok ederek insanları “bir sürünün tahmin edilebilir üyelerine”
indirger.
Totalitarizmin hedefi sadece muhalefet değil, “eylemlilik ve
doğuş potansiyelinin tamamen yok edilmesidir.
Biyopolitika ve Faşizm: Avrupa ve Türkiye Deneyimi
Öjenik (soylulaştırma), biyopolitik rasyonelliğin
zirvesidir. Faşist rejimler, “ırksal kirlenmeyi sona erdirmek ve ulusal birliği
pekiştirmek amacıyla” pozitif ve negatif öjenik yöntemleri kullanmıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun hem nicelik hem nitelik
olarak artırılması bir devlet politikası oldu.
Bu dönemde “kamu hijyeni (hıfzıssıhha), beden disiplini
(beden terbiyesi) ve öjenik düşünceler” Kemalist elitler arasında
yaygınlaşmıştır. Bireyin sağlığı, “kendisine bırakılamayacak kadar önemli” bir
ulusal zenginlik olarak görülmüştür.
Kısakürek’in Faşizminde Biyopolitik Yönler
NFK, ideal bir insan vücudu tipi çizer (1.80 boy, dinç,
güzel) ve bedeni ruhun bir yansıması olarak görür. Kadınları ise “ev ve aile
yapısının sultanları” olarak tanımlayarak kamusal alandan büyük ölçüde dışlar.
Ona göre kadın, şeriat standartlarına göre / edep ve erdemin bir heykeli
olmalıdır.
NFK, nüfusu devletin stratejik gücü olarak görür ve “üretken
bir topluluk olarak nüfusu artırmayı” hedefler. Halkı, bir sürü gibi güdülmesi
gereken, “ruhlarıyla değil, mideleriyle düşünen” bir kitle olarak tanımlar.
Başyücelik Devleti, günlük yaşamın her anına müdahale eden
bir yasaklar sistemidir. NFK, “çalışmayı tercih etmeyenleri (parazitleri)...
kafasına vurularak iş yerlerine götüreceği” bir düzen hayal eder. Alkol,
kahvehaneler, dans ve heykel gibi "yozlaştırıcı" unsurlar tamamen
yasaklanacaktır.
Toplumun; Yahudiler, masonlar, komünistler ve dönmelerden
“temizlenmesi” gerektiğini söyler. Bu grupları toplumu hasta eden “mikroplar”
olarak görür ve “kesin dezenfeksiyonun en acil ulusal borç” olduğunu iddia
eder.
Siyaset, mutlak bir dost-düşman kutuplaşmasına dayanır.
“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın”
NFK için “düşmanı olmayan Müslüman, Müslüman değildir”.
Yahudilik ve komünizm, Türk milletini yok etmeye yeminli küresel güçler olarak
kurgulanır.
Korku, Paranoya, Öfke ve Kin / NFK, kitleleri harekete
geçirmek için bu duyguları manipüle eder.
Düşmanın sadece sınırların ötesinde (Rusya) değil,
"içimizde" (Dönmeler, Masonlar) olduğu iddiası, Kısakürek'in
takipçileri üzerinde kalıcı bir teyakkuz hali yaratıyor.
Kısakürek burada, "sevgi ve şefkat" temelli İslam algısını,
"öfke ve nefret" üzerine kurulu bir "Dava" mantığıyla
yeniden yapılandırır.
“Düşmanı olmayan Müslüman değildir" önermesi, pasif bir
inananı, sürekli savaş modunda yaşayan bir "mücahit/asker" tipine
dönüştürüyor.
Kısakürek’in Batı’nın "yaşam tarzından" nefret
edip, Batı’nın (ABD) "araçlarını/stratejilerini" (anti-komünizm gibi)
bir panzehir olarak benimsemesi, onun ideolojisindeki "araçsal
rasyonaliteyi" çok iyi gösteriyor.
NFK’nin rejiminde şiddet, düzeni sağlamanın ana aracıdır.
Necip Fazıl Kısakürek ve Başyücelik Devletinin Faşist Unsurları
Faşizm: Bütüncül-ulusal bir Üçüncü Yol temelinde yeniden
doğuşu hedefleyen bir ideolojidir.
Faşizmin modern topluma düzen ve disiplin kazandırmak için
modern araçları kullandı
Faşizmin Entelektüel ve Kavramsal Köklerini İzlemek
Johann Gottfried Herder / her ulusun kendine özgü bir
"Ulusal Ruhu" (Volkgeist) olduğunu savunur.
NFK, Türk ulusuna yabancı olan her şeye düşmanca yaklaşır.
Friedrich Nietzsche / Nietzsche’nin köle ahlakına karşı
"İktidar İradesi" ve "Üstün İnsan" kavramları, faşist
liderlik anlayışını beslemiştir.
NFK’nın "Başyüce" imajı Nietzsche’nin süper
insanıyla çarpıcı bir paralellik gösterir.
Gustave Le Bon / Kitlelerin rasyonel değil, duygularıyla
hareket ettiğini savunan Le Bon, karizmatik liderlerin kitleleri hipnotize
edebileceğini öne sürer. NFK’nın kitleleri "yalnızca üreme ve sindirim
işlevlerini yerine getiren bir beden" olarak görmesi bu yaklaşımla
örtüşür.
Georges Sorel / Sorel’in "mit" ve
"şiddet" kavramları faşizmin devrimci karakterine ilham vermiştir.
Sorel, toplumsal sorunların uzlaşma veya parlamenter
müzakerelerle çözülebileceği fikrini reddetmiştir.
Mit, bireyleri devrim uğruna fedakarlığa ve şiddete hazır
hale getiren psikolojik bir araçtır. Sorel'in en önemli miti, proletaryanın
sisteme karşı topyekün bir saldırısı olan "genel grev"dir.
Elitizm / Kitlelerin yetersizliği siyasi yaşamın tüm
alanlarında neredeyse evrenseldir ve bu, liderlerin gücünün en sağlam temelini
oluşturur.
Faşist rejimler, elitist teorileri kendi anti-demokratik
yapılarını meşrulaştırmak için araçsallaştırmıştır.
Yaşamın en güçlü olanın hayatta kaldığı ebedi bir mücadele
olduğu fikri, faşist yayılmacılığın temelidir. NFK, Türk ulusunun hayatta
kalması için "yayılmacı ve saldırgan bir dış politika" önermektedir.
Türk Milliyetçiliğinin Yolculuğunda Bir Dokunuş Faşizm
Balkanların kaybıyla birlikte dini çoğulculuğun yerini İslam
inancı üzerinden kurulan bir "ortak payda" arayışı aldı. Halifelik
unvanı, imparatorluğu (özellikle Arap, Kürt ve diğer Müslüman unsurları)
birleştirme aracı olarak kullanıldı. Ancak bu politika, toprak kayıpları ve iç
muhalefet nedeniyle beklenen sonucu vermedi.
II. Abdülhamid döneminin otoriter yapısına tepki olarak İttihat
ve Terakki Türk milliyetçiliğine yöneldi.
1930'ların başında rejim, gönüllülük esasına dayalı sivil
milliyetçilikten, kökleri etno-ırksal temellere dayanan daha
"talepkar" bir milliyetçiliğe geçiş yapmıştır.
Türklerin dünya medeniyetinin kurucusu ve Hint-Avrupa
halklarının atası olduğu iddiası, toplumsal aidiyet duygusunu güçlendirmek ve
"barbar" olarak yaftalanan tarihsel algıyı yıkmak için
kurgulanmıştır.
Hüseyin Nihal Atsız: "Nefretimiz dinimizdir"
Reha Oğuz Türkkan: Türkkan, Türk ırkının tarihsel
gerilemesini "ırksal bozulmaya" bağlamış ve bu bozulmanın ancak
askeri disiplin, mutlak itaat ve lider-devlet modelinin inşasıyla tersine
çevrilebileceğini savunmuştur.
1944 Irkçılık-Turanizm davaları, devletin İkinci Dünya
Savaşı sonrasında Mihver devletleri ile olan mesafesini koruma ve Sovyet
tehdidine karşı Batı bloğu ile hizalanma çabasının bir sonucuydu. Bu durum,
"ırkçı-faşist" söylemin marjinalleştirilmesine yol açarken; yerine,
daha tabana yayılabilecek, anti-komünizm ile harmanlanmış bir muhafazakarlık
yükseldi.
Alparslan Türkeş'in liderliğindeki Milliyetçi Hareket
Partisi (MHP) doktrini, hem kapitalizme hem de komünizme karşı bir "Üçüncü
Yol" arayışı olarak sunulmuştur.
Kısakürek Faşist Vakfı Başyücelik Devlet Projesi
Devlet veya milletin yozlaşması (örneğin Batıcı reformlar
veya liberal demokrasi) bir hastalık olarak kodlanır.
"Hasta" (halk/devlet), kendi iyiliği için neşterin
(ordunun/otoritenin) gücüne ihtiyaç duyar.
Kısakürek, "Mehmetçik" kavramını, tasavvuftaki
"mürid" (şeyhine kayıtsız şartsız teslim olan) kavramıyla
birleştirerek, "Peygamberin savaşçısı" tipolojisini yaratır.
Müridin şeyhine olan bağlılığı, askerin komutana olan
bağlılığına dönüşür.
Kısakürek için savaş sadece bir araç değil, estetik bir
eylemdir.
Kısakürek, şiddeti "hizaya sokucu" ve "düzen
kurucu" bir estetikle çerçeveleyerek, kitlelerin bu militarist ajandaya
duygusal katılımını sağlamaya çalışır.
Kısakürek, devleti ve toplumu bir "hasta", askeri
gücü ise "neşter" olarak kodlar.
Kısakürek, Osmanlı’nın duraklama ve çöküş dönemlerini,
"fetih coşkusunun kaybı" ile açıklaması, tarihsel okumasını bir
"gerileme miti" üzerine kurduğunu gösterir.
Necip Fazıl Kısakürek’in Ekonomik Modeli
Kısakürek, Türkiye’nin ekonomik geri kalmışlığını (üretim
teknolojisi eksikliği veya sermaye birikimi yetersizliği yerine) "hayata
karşı isteksizlik" veya "pasif yaşam tarzı" ile açıklar.
Bu bakış açısına göre ekonomi, bireylerin dini inançla
yeniden "coşkulandırılması" ve disipline edilmesi sonucunda
kendiliğinden düzelecek bir süreçtir.
Kısakürek, devletin ekonomideki rolünü "kader
belirleyici" bir noktaya taşır.
Kısakürek, işçiyi "doktora güvenen bir hasta"
metaforuyla tanımlayarak, sınıf bilincini yok etmeye çalışır. İşçi, kendi
iktisadi çıkarlarını talep ettiği anda "milli birliğe" zarar veren
bir unsura dönüşür.
İşçinin, kendi emeği üzerindeki taleplerinden vazgeçip
"ulusal amaçlara" odaklanması, sistemin en temel ahlaki
beklentisidir.
"Başyüce", milletin en bilge ferdi ve tüm iradenin
somutlaşmış halidir. Otoritesi "hak ve hakikat bütünlüğüne eşittir".
NFK, "demokrasinin hastalığı kaostur" diyerek
liberal özgürlükleri reddeder.
Kısakürek, sistemi "içeriden" fethetmek için
meclisi, seçimleri ve yasal prosedürleri birer basamak olarak kullanma fikrini,
Avrupa'daki faşist örneklerin (özellikle Hitler'in iktidara geliş süreci) bir
kopyası gibi uyguluyor.
Liderin iradesi, yasaların üzerindedir
Kısakürek’in projesinde devlet, bir "hizmet aracı"
değil, toplumu şekillendiren, onu "ruhuna döndüren" (ıslah eden) bir
ontolojik merkezdir.
Kısakürek'in özellikle 1960 ve 70'lerde kurduğu entelektüel
köprülerin, 1980 sonrası "Türk-İslam Sentezi"ne evrilerek resmi
ideolojiyle eklemlenmiş olması, onun projesinin sadece bir "fantezi"
olarak kalmadığını, Türk siyasal kültüründe kurumsal bir "politik
teknoloji" haline geldiğini gösteriyor.
Sonuç
AKP, Kısakürek’in ideolojik içeriğini (örneğin; otarşi,
mutlak izolasyon, militarist yayılmacılık) birebir uygulamıyor. Bunun yerine,
Kısakürek’in politik teknolojisini (kutuplaştırma dili, "dost-düşman"
antagonizması, mağduriyet söylemi ve güçlü liderlik kurgusu) devralarak bunu
pragmatik bir iktidar stratejisine dönüştürüyor.
Kısakürek’in, Türkiye'de "Başyücelik" adı altında
tasarladığı şey, aslında 20. yüzyıl Avrupa faşizminin yapı taşlarını (lider
kültü, antidemokratizm, kitle psikolojisi manipülasyonu) Türk-İslam senteziyle
yeniden harmanlayan bir "siyasi mimari" çalışmasıdır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder