Ertuğrul Meşe - Türkiye'de Mukaddesatçı Anti-Kemalizm (1945-1960) - Notlar
Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve
İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2022
Anti-Kemalizm, bir zihniyet, söylem ve faillikle Kemalizm’in
ima ettiği bütün anlamlara, alanlara ve uygulamalara karşı olmayı içerir.
Bu muhalefetin örneklerini Nakşibendilik, Süleymancılık,
Nurculuk ve Ticanilik gibi tarikatlarda ve Mustafa Sabri, Eşref Edip, Osman
Yüksel Serdengeçti ve Necip Fazıl Kısakürek gibi dönemin aydınlarında görmek
mümkündür.
Anti-Kemalizm, ülke içinde ve dışında üretilmiş ve 1945
yılına dek açıkça ortaya çıkmamıştır. Ancak, çok partili sisteme geçişle
birlikte Atatürk devrimlerine karşı mukaddesatçı anti-Kemalist faaliyetler
alenileşmeye başlamıştır.
Giriş
Mukaddesatçı çevreler geleneksel/dini bir reddiye üretirken,
bu içeriği yaymak için son derece modern araçlar (yeni basım teknikleri,
dergicilik, modern iletişim kanalları) kullanır.
Eleştirilerinin merkezinde Tek Parti dönemi, CHP ve İsmet
İnönü yer alır. Asıl hedef Mustafa Kemal Atatürk ve onun temsil ettiği
modernleşmenin tamamıdır.
Milliyetçilik, Muhafazakârlık ve İslamcılık… Bu üç yapı
arasındaki "geçirgenlik", Türkiye’deki sağ seçmenin habitusunu
oluşturur. Dini hassasiyetler tehlikeye girdiğinde İslamcı, milli değerler öne
çıktığında milliyetçi kodların devreye girmesi, bu kitlenin
"mukaddesatçı" şemsiyesi altında nasıl konsolide olduğunu açıklar.
I. Bölüm: Kavramsal Çerçeve
Mukaddesatçılık:
Siyasal bir kimlik olarak mukaddesatçılık, sağ siyasetin içinde yer alan; dini
ve milli değerleri (din, iman, vatan, bayrak vb.) her şeyin üstünde tutan bir
dünya görüşüdür. İslamcılık, milliyetçilik ve muhafazakârlığın 1945-1960
arasındaki en belirgin adıdır.
Anti-Kemalizm:
Kemalizm'in laik ve seküler uygulamalarına karşı duyulan reaksiyoner bir
reddiyedir. Anti-Kemalizm, özellikle dini çevrelerde devrimlere karşı duyulan
hıncın kavramsal ifadesidir.
Dini Muhalefet:
Anti-Kemalizm'in dinsel içeriğini ve eylem biçimlerini kapsar.
Üç ana biçimde ortaya çıkar:
İmkân Muhalefeti: Dini sembollerin (sarık, ezan, zikir vb.)
iktidarın boşluklarında bir direniş aracı olarak kullanılmasıdır.
Dil Muhalefeti: Dini metinler, ritüeller ve hatta bedenin
(kıyafetlerin) bir muhalefet aracı haline getirilmesidir.
Kalbi Muhalefet (Buğzetmek): İktidara karşı içsel, gizli ve
mistik bir reddediş halidir.
II. Bölüm: Tarikatlarda Anti-Kemalizm
Tarikatlar mukaddesatçı anti-Kemalizm'in üretildiği ana
mecralardandır.
Tarikatlar, mürşid (şeyh) ve mürit arasında mutlak itaate
dayalı hiyerarşik yapılardır. Rabıta, sohbet, zikir ve vaazlar bu tabiiyetin
inşasında kullanılan temel pratiklerdir.
Tekkelerin kapatılmasıyla tarikatlar "yeraltına"
inmiş; takiyye, "kalp tekkelerinde buluşma" (Tarikatın varlığını
fiziksel mekândan kalbi mekâna taşıyarak illegaliteden meşruiyet devşirir) ve
"gül yetiştirme" (inzivada irşat) gibi yöntemlerle varlıklarını
sürdürmüşlerdir.
Tarikatların ve Dini Çevrelerin İnkılaplara Bakışı:
İnkılaplar "dinsizlik" ve "geçmişin yıkımı" olarak
algılanmış; dindar çevrelerde suskunluk ve hoşnutsuzluk yaratmıştır.
Osman Yüksel Serdengeçti ve Eşref Edip’in üslubundaki hınç
inkılapları "putperestlik", "komünizm mikrobu" ve
"maziden kopuş" olarak kodlayarak, 1950 sonrası sağ siyasetin popülist
cephanesini hazırladı.
1925-1950 yılları arasında tarikatlar yeraltına çekilmiştir.
1950'li yıllarla birlikte Demokrat Parti çatısı altında görünürlük kazanmaya
başlamışlardır.
Nakşibendilik
Siyasal İslam'a kaynaklık eden en güçlü yapıdır.
Nakşibendiliğin silsilesini Hz. Ebubekir’e dayandırması,
tarikatın genetiğine "Sünni Ortodoksiye sadakat" ve "devlet
ricaline yakınlık" kodlarını işlemiştir. Buhara’dan Anadolu’ya uzanan bu
yolculukta tarikat, her zaman düzen kurucu bir iradeyle temas halinde olmuştur.
Bu prensip tarikatın 1925 sonrası yasaklarla başa
çıkabilmesindeki en büyük avantajıdır.
Müceddid; sadece dini yenileyen değil, "cahiliyetle
anlaşmaktan en uzak olan" ve "idari otoriteyi düzene uygun hale
getiren" kişidir. Bu tanım, Nakşibendiliği kaçınılmaz olarak bir
"siyasal aktör" ve "muhalif güç" konumuna taşır.
Halidiyye kolu, Nakşibendiliği Hindistan'ın
"aktivist" ruhuyla birleştirerek Anadolu'ya taşımıştır. Bu kolun
getirdiği "rabıta" ve "mutlak itaat" anlayışı, müridi
sadece manevi bir öğrenci değil, şeyhin siyasi ve sosyal direktiflerine hazır
birer "kadro" haline getirmiştir.
Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla "kurumsal"
yapı dağılmış gibi görünse de, her bir halife kendi "hücresini" (ev
sohbetleri, vaazlar) kurarak yapıyı daha dayanıklı ve denetlenemez hale
getirmiştir.
Abdülhâkim Arvasî
Arvasî, klasik tasavvuf ile modern Türkiye arasındaki
geçişin en kilit ismidir. Onu ilginç kılan, devletin resmi camilerinde vaizlik
yaparken (ayrıcalıklı bir statü), özel mahfillerinde Cumhuriyet ideolojisine
karşı en sert "ontolojik reddiyeyi" üretmiş olmasıdır.
Necip Fazıl, Arvasî'den aldığı "buğz"
(nefret/mesafe koyma) duygusunu, kitlesel bir "estetik ve aksiyoner
öfkeye" dönüştürmüştür.
Arvasî’nin şapka ve Latin alfabesi konusundaki
"küfür" nitelemeleri, anti-Kemalizm’in "fıkhi bir zaruret"
olarak nasıl inşa edildiğini gösteriyor.
Hüseyin Hilmi Işık: Işıkçılar örneği, tarikatın sadece
"eski dünya" insanlarını değil, Cumhuriyet'in yetiştirdiği kimya
mühendisi, asker ve eczacı gibi "pozitif bilimci" kadroları da nasıl
bünyesine alabildiğini gösteriyor. Bu durum, Nakşibendiliğin moderniteyle
kurduğu "araçsal ilişkiyi" (teknolojiyi al, ideolojiyi reddet)
mükemmel özetler.
Abdülaziz Bekkine ve Mehmed Zahit Kotku’nun şahsında
cisimleşen "Görünmeyen Üniversite" kavramı, aslında tarikatın
yeraltına çekilmek yerine, kamusal alanın (cami ve üniversite) içine sızarak
nasıl bir "stratejik kuluçka merkezi" kurduğunu gösteriyor.
Tekkelerin kapatılması Nakşiliği bitirmemiş; aksine onları
cami mihrabına ve vaaz kürsüsüne taşımıştır.
Cami merkezli örgütlenme tarikata hem "yasal bir
koruma" hem de çok daha geniş, heterojen bir kitleye (üniversite
öğrencileri, esnaf, bürokrat) ulaşma imkanı vermiştir.
Mehmed Zahit Kotku: Kotku dönemi, Türk sağının kaderini
belirleyen dönemdir.
Bir lokma, bir hırka, bir Mazda / Bu ifade, Nakşiliğin
çileci (asketik) tasavvuf anlayışından, "İslami burjuvazi" ve
teknolojik kalkınmacı bir anlayışa geçişini simgeler.
Kotku’nun "kan dökmeden" sivil toplum üzerinden
devleti dönüştürme stratejisi, bugün bildiğimiz "Türkiye muhafazakarlığının"
ana genetiğini oluşturur.
Süleyman Hilmi Tunahan: Tunahan’ın resmi okullara
(İmam-Hatiplere bile) güvenmeyip kendi "gizli/özel" eğitim ağını
kurması, onu diğer kollarla (örneğin devletle barışık İskenderpaşa ile)
ayrıştırır.
Nurculuk
Nursi, tarikatların (tekke merkezli yapının) modern dünyada
"söndüğünü" iddia ederek, bunun yerine "kitap merkezli" bir
cemaatleşme modeli geliştirmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında siyaset ve siyasilerle aktif
olarak ilgilenmiş ve umduğunu bulamamıştır. Risalelerdeki dil rejimin seküler
temellerine karşı derin, sembolik ve ontolojik bir itiraz üretir.
Devletin denetimindeki matbaalar yerine el yazısı ve gizli
dağıtım ağının kullanılması, cemaatin direniş kapasitesini artırmıştır.
Harf Devrimi ile geçmişinden kopan kitleye Risaleler, hem
dini bir bilgi hem de "kayıp alfabeyi" sürdürerek bir alt-kimlik
sunmuştur.
"Dilsel kapalılık", cemaat içinde bir
"ezoterik kardeşlik" yaratır.
Nursi, doğrudan silahlı bir isyanı (Şeyh Said örneğinde
olduğu gibi) reddetmiş, ancak zihinsel düzeyde rejimi tamamen gayrimeşru ilan
ederek "manevi bir barikat" kurmuştur.
Nursi'nin "Dindar bir cumhuriyetçiyim" savunması,
aslında rejimin adını değil, içeriğini (laiklik ve sekülerizm) hedef alır.
Mevcut rejimi "Cumhuriyet namı altında bir istibdat"
olarak kodlar.
Ticanilik
Nurculuk "müsbet hareket" diyerek devlete itaati
savunurken, Ticanilik "fedai" ve "kahraman" kavramlarıyla
şiddet içermeyen ama fiziksel olan bir sivil itaatsizliğe (Arapça ezan) ve
mülke zarar verme eylemine (heykel kırma) yönelmiştir.
1940'ların sonu ve 50'lerin başında antikomünizm,
muhafazakar çevreler için bir "meşruiyet pasaportu" işlevi görmüştür.
Geleneksel tarikatlar (Nakşibendilik gibi) Osmanlı'dan kalan
bir devlet adabına sahipken, Ticanilik bu silsileden kopuk olduğu için Kemalist
devrimlere karşı daha "pervasız" davranabilmiştir.
Demokrat Parti'nin 5816 sayılı kanunu Ticanilerin
taşkınlıklarını dizginlemek için çıkarmak zorunda kalması, "sağ
siyaset" içindeki kırılmaları da gösterir.
"Deli" raporu, bu kişilerin ağır hapis
cezalarından veya idamdan kurtulmalarını sağlayan hukuki bir kalkan işlevi
görmüştür.
Ticaniler, Kemalist modernleşmeyi sadece bir siyasi rejim
değil, toplumu "putperestliğe" döndüren bir inanç sistemi olarak
kodlamışlardır. Heykel kırma eylemi, onlara göre teolojik bir zorunluluktur.
Cumhuriyet devrimleri, geleneksel dindar için tanıdık olan
dünyayı yıkmış; yerine kodlarını bilmediği, yabancı ve korkutucu bir
"yeni" getirmiştir. Tarikatlar, bu tekinsiz dünyada bireye tekrar
"evinde hissettiren", tanıdık simgeler ve hiyerarşiler sunan güvenli
limanlar (getto zihniyeti) işlevi görmüştür.
III. Bölüm: Anti-Kemalist Mukaddesatçılık
Kemalizm'in seküler dili ("devrim",
"millet", "çağdaşlaşma") karşısına; "mülhid",
"tağut", "dalalet", "tefrika" gibi teolojik
ağırlığı olan bir lügat yerleştirilmiştir.
Siyasi bir tartışmayı "hak-batıl" savaşına
dönüştürerek konuyu dünyevi siyasetten çıkarıp kutsal bir zemine çekerler.
Mustafa Sabri
Mustafa Sabri'nin "Yabancı istilası laik bir yönetimden
daha ehvendir" sözü, anti-Kemalizm'in en radikal ve sarsıcı ifadesidir.
(Onlara göre) Müslüman için "vatan" topraktan
ziyade, şeriatın uygulandığı "Dar-ül İslam"dır. Şeriatın (veya
hilafetin) olmadığı bir bağımsız devlet, onun zihninde "vatan" olma
vasfını yitirmiş, tekinsiz bir yapıya dönüşmüştür.
Mustafa Sabri kendisini Musa, Mustafa Kemal'i ise Firavun
olarak konumlandırır.
Mustafa Sabri'nin Diyanet'e bağlı hocalar için kullandığı
"vesikalı hoca" (fahişelik göndermesi) tabiri, mukaddesatçı dilin ne
kadar şedit ve marjinal bir noktaya varabileceğini gösteren en uç örneklerden
biridir.
Mustafa Sabri’nin Millî Mücadele’yi bir "Kemalî
Kıyam" (Celali İsyanları’na atıfla) olarak nitelemesi, meşruiyeti
İstanbul’da (merkezde) tutma çabasıdır. Ankara’yı "mülhidlerin"
merkezi, İstanbul’u ise "hilafetin mazlum kalesi" olarak
konumlandırarak, coğrafi bir kutsallık hiyerarşisi kurar.
Lozan’ı bir "satış" olarak nitelemesi, Rıza Nur ve
Kadir Mısıroğlu gibi isimlere uzanan o meşhur "Lozan’ın gizli
maddeleri" efsanesinin entelektüel kuluçka evresidir.
Mustafa Sabri milleti "reşit olmayan", kandırılmış
ve bu nedenle de "rezil" bir topluluk olarak kodlar.
"Dönmeler" ve "Masonlar" suçlaması,
Sabri'nin yenilgiyi açıklama biçimidir. Ona göre koskoca bir imparatorluğun ve
hilafetin yıkılması "milli" bir iradeyle olamaz; ancak "yabancı
ve habis" bir elin (komplo) eseri olabilir. Bu, mukaddesatçı gelenekte
günümüze kadar gelen "iç düşman" kurgusunun temel taşıdır.
Eşref Edip
Eşref Edip, Mustafa Kemal’e saldırırken "Halk Partisi"ni,
"Farmasonları" ve "Müfrit Zümre"yi kullanır. Bu tercih hukuki
bir kalkandır.
İstiklal Mahkemeleri için kullandığı "Cinayet
Mahkemesi", "Pandomima" ve "Mezbaha" benzetmeleri,
mukaddesatçı hafızada "mazlumiyet" kültünün inşasıdır.
Edip, bu mahkemeleri hukuki bir kurum değil, "dini yok
etmek isteyen bir engizisyon" olarak sunar.
Millî Mücadele döneminde İstiklal Harbini destekleyen
söylemleri vardır.
1925 – 1940 yılları arasında sessizdir.
1940 – 1948 yılları arasında hükümetle uyumlu bir çizgidedir.
1948 – 1971 yılları arasında CHP düşmanlığı dikkat çeker. 1948
yılından itibaren Sebilürreşad yeniden basılmaya başlar ve bu mecmuada sürekli
olarak rejim düşmanı bir tutum sergiler. Mustafa Kemal’i “diktatör”, “şerir”
“farmason”, “firavun” ve “şeddat” olarak tanımlar.
Laikliği devletin dinden ayrılması olarak değil, devletin
dine "hizmet etmesi" veya en azından "gölge etmemesi"
olarak yeniden tanımlar. Bu şekilde laikliği savunuyormuş gibi görünerek
aslında Kemalist laiklik pratiğini (TCK 163 gibi) gayrimeşru ilan eder.
1923-1950 arasını bir "fetret" veya
"işgal" dönemi gibi kodlayarak, 1950’yi "Milletin
Cumhuriyeti" olarak kutsar.
Osman Yüksel
Serdengeçti
Mustafa Kemal ve çevresini "içki sofraları",
"kadın meseleleri" ve "edepsiz fıkralar" üzerinden anlatarak,
kurucu kadronun saygınlığını hedef alır.
Serdengeçti, siyasi bir figürü (Atatürk) "Deccal"
metaforuyla eşleyerek, ona karşı yürütülen muhalefeti siyasi bir çekişmeden
çıkarıp "Hak ile Batıl’ın savaşına" dönüştürür.
Serdengeçti, Ankara Atatürk Lisesi ve DTCF gibi
"merkez" kurumlarında okumasına rağmen, kendini her zaman
"Anadolu’nun bağrı yanık çocuğu" olarak tanımlayarak bir mağduriyet
kimliği inşa eder.
Türbelerin (geleneksel maneviyat) kapatılıp yerine piyango
gişelerinin (modern tüketim ve talih) açılmasını bir "zihniyet
sahtekarlığı" olarak görür.
Mustafa Kemal ve kurucu kadroyu "suyun öte tarafından
gelenler" olarak niteleyerek, onları Anadolu’ya yabancı, hatta
"işgalci" bir unsur gibi kodlar.
Kadın hakları bağlamında modernleşmeyi doğrudan "ahlaki
çöküş" ve "iffetsizlik" ile eşdeğer tutar.
Serdengeçti'nin yayınlayamadığı Kara Kitap, Türk sağındaki
"gizli tarih" merakının ve "yasaklı hatırat" literatürünün
öncüsüdür.
Rakip gördüğü hocaları ve siyasetçileri fiziksel
özelliklerinden özel hayatlarına kadar saldırgan ve müstehcen bir dille (vulger
retorik) hedef alır.
Necip Fazıl Kısakürek
Necip Fazıl, kendisini Maraşlı Kısakürekler sülalesine
dayandırarak bir "soyluluk" vurgusu yapar. Bu, onun sadece dini bir
önder değil, aynı zamanda entelektüel bir aristokrat olma arzusunu besler.
Sosyal uyumsuzluk ve kibir
(Komünizma, ideolocya gibi kullanımlar) Batılı kavramları
kendi "millî hançeresine" uydurarak, Batı düşüncesi üzerinde
entelektüel bir üstünlük kurmaya çalışır.
Pragmatizm
Başlarda CHP'den köşe isteyen, Celal Bayar'dan maddi destek
alan Necip Fazıl, şartlar değiştikçe anti-Kemalizm'in dozunu artırmış; DP'yi
bir "yatırım", MHP'yi ise bir "gençlik tabanı" olarak
görmüştür.
Büyük Doğu Türkiye'deki tüm sağ-İslamcı hareketlerin (Milli
Görüş'ten Ülkücü harekete, İBDA-C'den bugünün muhafazakâr elitine kadar)
beslendiği bir kök hücredir.
"Son Devrin Din Mazlumları" gibi eserleriyle,
Cumhuriyet dönemini bir "mazlumiyet" tarihi olarak yeniden kurgulamış
ve bu hafıza bugünün siyasal dilinin temelini atmıştır.
Necip Fazıl, milliyetçiliği etnik bir zeminden (Turancılık
gibi) çıkarıp "ruh" ve "zaman" zeminine taşır.
Onun milliyetçiliği, dış coğrafyalara yapılan bir fetih
değil, Türk vatanının ruh köküne yapılan bir "iç sefer"dir. Bu,
Anadoluculuk akımının "yerlilik" vurgusuyla birleşir.
1931 tarihli "Kubilay’ın Başı" yazısında gerici
faaliyetleri "zehirli bir yılan" ve "yeşil kanlı softalık"
olarak niteler. Menemen’de mürtecileri "gazla yakmayı" teklif eden o
sert dil, 1950 sonrasında Kemalizm’i "maymunluk" olarak niteleyen
aynı sertlikte devam eder.
1938-1943 arası yazıları anti-Kemalizm'e geçişindeki ara
duraktır. Vatanı "mekân" planında kurtaran askeri dehayı (Mustafa
Kemal) yüceltir. Kültürel dönüşümü gerçekleştiren Atatürk'ü eleştirir.
Atatürk’ü övmek için "Eşsiz kahraman", "Milli
mucize" gibi ifadeler kullanan Necip Fazıl, yaşadığı dönüşümden sonra yine
Atatürk için "Put Adam", "Ruhsuz inkılapçı" gibi ifadeler
kullanmıştır.
Kısakürek, eleştirilerini sadece devrimlerin (şapka, alfabe
vb.) dışsal boyutuna değil, Mustafa Kemal’in şahsi geçmişine ve
"gizli" ajandasına yöneltir.
Atatürk’ün pragmatik bir dış politika gereği Sovyetlerle
yakınlaşmasını veya resmî komünist partiyi kurdurmasını, "komünizmin
şefi" olduğu iddiasına dönüştürmesi; antikomünizmin yükseldiği 1950
Türkiyesi'nde halkın mukaddesatçı damarını yakalamaya yönelik dâhice ama
radikal bir manipülasyondur.
Filistin Cephesi / Kısakürek, askeri bir çekilmeyi
"kasti bir çökertme" olarak okuyarak askeri dehayı doğrudan hedef
alır.
Mustafa Reşit Paşa’dan başlayarak "yanlış
Mustafalar" silsilesi kurar ve yıkılışı bir "isim laneti" veya
"yanlış temsil" üzerinden okur.
Lozan Antlaşmasını Mukaddesatın feda edilmesi karşılığında
alınan bir "sahte istiklal" niteleyerek Cumhuriyet’in tapu senedini
doğrudan reddeder.
Kısakürek'in, kendi tarih tezlerini temellendirmek için Dr.
Rıza Nur'un hatıratını ve Arif Oruç’un yazılarını referans alması, muhalif
hafızanın nasıl konsolide edildiğini gösterir.
Rumeli ve Makedonya’yı bir "fesat merkezi" olarak
tanımlar. Selanik merkezli Jön Türk hareketini ve İttihatçıları
"bulanık" (saf olmayan, melezleşmiş) ilan eder.
Dönme ve mason kavramlarını birer "siyasi
manivela" olarak kullanır.
Kısakürek, resmî tarihin "Kızıl Sultan" dediği II.
Abdülhamid’i Ulu Hakana; "Vatan Haini" dediği Vahidüddin’i ise Vatan
Dostuna dönüştürür. Onun için Abdülhamid, Batılılaşma karşısındaki en büyük
"barikat" olduğu için azizdir.
Mustafa Kemal'i "Vahidüddin'in görevlendirdiği bir
memur" konumuna indirgemek, Milli Mücadele'nin meşruiyet kaynağını
TBMM'den alıp Hilafet makamına iade etme çabasıdır.
"Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!"
Bu, bugün bile muhafazakâr siyasette kullanılan
"çevre-merkez" çatışmasının duygusal zeminidir.
CHP’den vekil olmayı hayal ettiği dönemde İnönü’yü fatih
olarak gören Necip Fazıl, mebusluk kapısı kapandığında aynı ismi
"ahlaksızlık ve ruh buhranı"nın müsebbibi ilan eder.
1939'da İnönü'yü "Lozan Fatihi" olarak alkışlarken,
1950'lerde Lozan'ı "hıyanet" olarak tanımlar.
CHP'yi sadece bir siyasi rakip değil, "mümin kalbine
inen yumruk" ve "şahdamarı dinsizlik olan" metafizik bir şer
odağı olarak kodlar (Hizbü'ş-Şeytan / Şeytan'ın fırkası).
DP’nin 1950 zaferini "ilahi hikmet" ile açıklar
(DP / Hizbullah / Allah'ın fırkası). Bu, Türk sağında çok uzun süre devam
edecek olan "seçim sandığını ilahi bir tecelli olarak görme"
eğiliminin entelektüel kökenidir.
Necip Fazıl’a göre yapılan her seküler inkılap, cemiyetin
manevi kalkanlarını parçalayarak komünizme "hazır zemin"
hazırlamıştır.
İnönü’yü bir "veba sıçanı" olarak niteleyerek ve
DP’ye "gebert" emri vererek, kamuoyuna CHP ve İnkılapçı kadronun
insan olmadığını telkin eder.
Şiirlerinde de bu tutumunu sürdürür: "Maymunlar",
"kubur faresi" ve "veled-i zina" gibi ifadelerle inkılapçı
kadroyu aşağılar.
Ömrünün büyük bir bölümünü topçu sınıfı asker olarak geçiren
İnönü’nün işitme zaafı, engelini istismar eder: "Başımızda kulak
istiyoruz" sloganı, İnönü'nün işitme engelini milletin sesine duyarsızlık
bağlamında siyasi bir hakarete dönüştürmeye çalışır.
Kemalist inkılapları "şekil bozma" ve
"yangın" olarak nitelerken, kendi "Büyük Doğu" projesini
"Mutlak İnkılap" olarak sunar.
"Ebedi ilerici Müslümandır" diyerek,
ilerici/çağdaş kavramlarının içini boşaltır ve bu kavramları dini bir öze
(İslam) tahsis eder.
Dersim'i "Doğu Faciası" ve "mukaddesatı ezme
kasıtlı poligon" olarak niteler.
"Latin harfleriyle Allah yazılamaz" çıkışı, sadece
bir alfabe tartışması değil, "kutsalın korunması" ve Batılılaşmanın
estetik reddidir.
Menderes'i "azizleştiren" Kısakürek, darbeden
hemen sonra darbeyi yapanları "şifacı" olarak selamlar.
Menderes döneminde örtülü ödenekten para alması söz konusu
olduğunda "İslami gaye için" diyerek savunmaya geçer.
Kısakürek, Atatürk’ün siyasal eylemlerinden ziyade, doğrudan
"bedenini ve kökenini" hedef alarak onu ontolojik olarak Türk ve
İslam dışına itmeye çalışır.
Atatürk’ün ölüm döşeğindeki dişleri ve ağzı üzerinden
yaptığı tasvir, tipik bir "mukaddesatçı intikam" fantezisidir.
Toprağın onu kabul etmeyeceği iddiası, politik bir eleştirinin ötesinde, dini
bir "lanetlenmişlik" anlatısı kurma çabasıdır.
Mustafa Kemal’e 1945 öncesi dönemde “mefkureci ve hudutsuz
şahsiyet”, “en büyük kurtarıcı”, “hakiki ve milli kahraman” derken bu tarihten
sonra “Allahsız”, “İslamiyet düşmanı”, “bulanık Türk”, “sahte kahraman”, “vatan
haini”, “katil”, “baş düşman” ve “Put Adam” gibi mukaddesatçı ithamları var.
IV. Bölüm: Atatürk’ü Koruma Kanunundan Mukaddesatı Koruma Kanununa
1950 Seçimleri mukaddesatçılar tarafından "iktidarın
putlardan temizlenmesi" ve "asıl Cumhuriyet'in başlangıcı"
olarak kutlanmıştır.
Arapça ezan yasağının kaldırılması sadece hukuki bir
değişiklik değil, mukaddesatçı çevreler için bir "metafizik zafer" olarak
tanımlandı.
Artan Ticani saldırıları ve mukaddesatçı yayınlar üzerine DP
hükümeti, Atatürk'ün hatırasını korumak için 5816 sayılı kanunu çıkarmak
zorunda kalmıştır.
Eski bir Kemalist olan Hamdullah Suphi Tanrıöver DP
saflarında Atatürk’e "diktatör" demekten çekinmemiştir.
DP, 1954 seçimleri öncesinde CHP'nin "irticayı
besliyorsunuz" eleştirilerini boşa çıkarmak için kendi tabanındaki
"radikal" unsurları (Hasan Fehmi Ustaoğlu, Ticaniler, İslam Demokrat
Partisi) feda etmiştir.
Sonuç
Mukaddesatçılık politik vizyon sunmaz; yapılanı eleştirir, kötüler,
şikayet, hakaret ve iftiraya varana kadar ileri gider eder.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder