15 Mayıs 2024 Çarşamba

Türkiye'de Mukaddesatçı Anti-Kemalizm (1945-1960) - Notlar / Özet

Ertuğrul Meşe - Türkiye'de Mukaddesatçı Anti-Kemalizm (1945-1960) - Notlar

Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2022

 

Anti-Kemalizm, bir zihniyet, söylem ve faillikle Kemalizm’in ima ettiği bütün anlamlara, alanlara ve uygulamalara karşı olmayı içerir.

Bu muhalefetin örneklerini Nakşibendilik, Süleymancılık, Nurculuk ve Ticanilik gibi tarikatlarda ve Mustafa Sabri, Eşref Edip, Osman Yüksel Serdengeçti ve Necip Fazıl Kısakürek gibi dönemin aydınlarında görmek mümkündür.

Anti-Kemalizm, ülke içinde ve dışında üretilmiş ve 1945 yılına dek açıkça ortaya çıkmamıştır. Ancak, çok partili sisteme geçişle birlikte Atatürk devrimlerine karşı mukaddesatçı anti-Kemalist faaliyetler alenileşmeye başlamıştır.

 

Giriş

Mukaddesatçı çevreler geleneksel/dini bir reddiye üretirken, bu içeriği yaymak için son derece modern araçlar (yeni basım teknikleri, dergicilik, modern iletişim kanalları) kullanır.

 

Eleştirilerinin merkezinde Tek Parti dönemi, CHP ve İsmet İnönü yer alır. Asıl hedef Mustafa Kemal Atatürk ve onun temsil ettiği modernleşmenin tamamıdır.

 

Milliyetçilik, Muhafazakârlık ve İslamcılık… Bu üç yapı arasındaki "geçirgenlik", Türkiye’deki sağ seçmenin habitusunu oluşturur. Dini hassasiyetler tehlikeye girdiğinde İslamcı, milli değerler öne çıktığında milliyetçi kodların devreye girmesi, bu kitlenin "mukaddesatçı" şemsiyesi altında nasıl konsolide olduğunu açıklar.

 

I. Bölüm: Kavramsal Çerçeve

Mukaddesatçılık: Siyasal bir kimlik olarak mukaddesatçılık, sağ siyasetin içinde yer alan; dini ve milli değerleri (din, iman, vatan, bayrak vb.) her şeyin üstünde tutan bir dünya görüşüdür. İslamcılık, milliyetçilik ve muhafazakârlığın 1945-1960 arasındaki en belirgin adıdır.

 

Anti-Kemalizm: Kemalizm'in laik ve seküler uygulamalarına karşı duyulan reaksiyoner bir reddiyedir. Anti-Kemalizm, özellikle dini çevrelerde devrimlere karşı duyulan hıncın kavramsal ifadesidir.

 

Dini Muhalefet: Anti-Kemalizm'in dinsel içeriğini ve eylem biçimlerini kapsar.

Üç ana biçimde ortaya çıkar:

İmkân Muhalefeti: Dini sembollerin (sarık, ezan, zikir vb.) iktidarın boşluklarında bir direniş aracı olarak kullanılmasıdır.

Dil Muhalefeti: Dini metinler, ritüeller ve hatta bedenin (kıyafetlerin) bir muhalefet aracı haline getirilmesidir.

Kalbi Muhalefet (Buğzetmek): İktidara karşı içsel, gizli ve mistik bir reddediş halidir.

 

II. Bölüm: Tarikatlarda Anti-Kemalizm

Tarikatlar mukaddesatçı anti-Kemalizm'in üretildiği ana mecralardandır.

Tarikatlar, mürşid (şeyh) ve mürit arasında mutlak itaate dayalı hiyerarşik yapılardır. Rabıta, sohbet, zikir ve vaazlar bu tabiiyetin inşasında kullanılan temel pratiklerdir.

Tekkelerin kapatılmasıyla tarikatlar "yeraltına" inmiş; takiyye, "kalp tekkelerinde buluşma" (Tarikatın varlığını fiziksel mekândan kalbi mekâna taşıyarak illegaliteden meşruiyet devşirir) ve "gül yetiştirme" (inzivada irşat) gibi yöntemlerle varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Tarikatların ve Dini Çevrelerin İnkılaplara Bakışı: İnkılaplar "dinsizlik" ve "geçmişin yıkımı" olarak algılanmış; dindar çevrelerde suskunluk ve hoşnutsuzluk yaratmıştır.

Osman Yüksel Serdengeçti ve Eşref Edip’in üslubundaki hınç inkılapları "putperestlik", "komünizm mikrobu" ve "maziden kopuş" olarak kodlayarak, 1950 sonrası sağ siyasetin popülist cephanesini hazırladı.

 

1925-1950 yılları arasında tarikatlar yeraltına çekilmiştir. 1950'li yıllarla birlikte Demokrat Parti çatısı altında görünürlük kazanmaya başlamışlardır.

 

Nakşibendilik

Siyasal İslam'a kaynaklık eden en güçlü yapıdır.

 

Nakşibendiliğin silsilesini Hz. Ebubekir’e dayandırması, tarikatın genetiğine "Sünni Ortodoksiye sadakat" ve "devlet ricaline yakınlık" kodlarını işlemiştir. Buhara’dan Anadolu’ya uzanan bu yolculukta tarikat, her zaman düzen kurucu bir iradeyle temas halinde olmuştur.

 

Bu prensip tarikatın 1925 sonrası yasaklarla başa çıkabilmesindeki en büyük avantajıdır.

Müceddid; sadece dini yenileyen değil, "cahiliyetle anlaşmaktan en uzak olan" ve "idari otoriteyi düzene uygun hale getiren" kişidir. Bu tanım, Nakşibendiliği kaçınılmaz olarak bir "siyasal aktör" ve "muhalif güç" konumuna taşır.

Halidiyye kolu, Nakşibendiliği Hindistan'ın "aktivist" ruhuyla birleştirerek Anadolu'ya taşımıştır. Bu kolun getirdiği "rabıta" ve "mutlak itaat" anlayışı, müridi sadece manevi bir öğrenci değil, şeyhin siyasi ve sosyal direktiflerine hazır birer "kadro" haline getirmiştir.

 

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla "kurumsal" yapı dağılmış gibi görünse de, her bir halife kendi "hücresini" (ev sohbetleri, vaazlar) kurarak yapıyı daha dayanıklı ve denetlenemez hale getirmiştir.

 

Abdülhâkim Arvasî

Arvasî, klasik tasavvuf ile modern Türkiye arasındaki geçişin en kilit ismidir. Onu ilginç kılan, devletin resmi camilerinde vaizlik yaparken (ayrıcalıklı bir statü), özel mahfillerinde Cumhuriyet ideolojisine karşı en sert "ontolojik reddiyeyi" üretmiş olmasıdır.

Necip Fazıl, Arvasî'den aldığı "buğz" (nefret/mesafe koyma) duygusunu, kitlesel bir "estetik ve aksiyoner öfkeye" dönüştürmüştür.

Arvasî’nin şapka ve Latin alfabesi konusundaki "küfür" nitelemeleri, anti-Kemalizm’in "fıkhi bir zaruret" olarak nasıl inşa edildiğini gösteriyor.

 

Hüseyin Hilmi Işık: Işıkçılar örneği, tarikatın sadece "eski dünya" insanlarını değil, Cumhuriyet'in yetiştirdiği kimya mühendisi, asker ve eczacı gibi "pozitif bilimci" kadroları da nasıl bünyesine alabildiğini gösteriyor. Bu durum, Nakşibendiliğin moderniteyle kurduğu "araçsal ilişkiyi" (teknolojiyi al, ideolojiyi reddet) mükemmel özetler.

 

Abdülaziz Bekkine ve Mehmed Zahit Kotku’nun şahsında cisimleşen "Görünmeyen Üniversite" kavramı, aslında tarikatın yeraltına çekilmek yerine, kamusal alanın (cami ve üniversite) içine sızarak nasıl bir "stratejik kuluçka merkezi" kurduğunu gösteriyor.

 

Tekkelerin kapatılması Nakşiliği bitirmemiş; aksine onları cami mihrabına ve vaaz kürsüsüne taşımıştır.

Cami merkezli örgütlenme tarikata hem "yasal bir koruma" hem de çok daha geniş, heterojen bir kitleye (üniversite öğrencileri, esnaf, bürokrat) ulaşma imkanı vermiştir.

 

Mehmed Zahit Kotku: Kotku dönemi, Türk sağının kaderini belirleyen dönemdir.

Bir lokma, bir hırka, bir Mazda / Bu ifade, Nakşiliğin çileci (asketik) tasavvuf anlayışından, "İslami burjuvazi" ve teknolojik kalkınmacı bir anlayışa geçişini simgeler.

Kotku’nun "kan dökmeden" sivil toplum üzerinden devleti dönüştürme stratejisi, bugün bildiğimiz "Türkiye muhafazakarlığının" ana genetiğini oluşturur.

 

Süleyman Hilmi Tunahan: Tunahan’ın resmi okullara (İmam-Hatiplere bile) güvenmeyip kendi "gizli/özel" eğitim ağını kurması, onu diğer kollarla (örneğin devletle barışık İskenderpaşa ile) ayrıştırır.

 

Nurculuk

Nursi, tarikatların (tekke merkezli yapının) modern dünyada "söndüğünü" iddia ederek, bunun yerine "kitap merkezli" bir cemaatleşme modeli geliştirmiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında siyaset ve siyasilerle aktif olarak ilgilenmiş ve umduğunu bulamamıştır. Risalelerdeki dil rejimin seküler temellerine karşı derin, sembolik ve ontolojik bir itiraz üretir.

 

Devletin denetimindeki matbaalar yerine el yazısı ve gizli dağıtım ağının kullanılması, cemaatin direniş kapasitesini artırmıştır.

Harf Devrimi ile geçmişinden kopan kitleye Risaleler, hem dini bir bilgi hem de "kayıp alfabeyi" sürdürerek bir alt-kimlik sunmuştur.

"Dilsel kapalılık", cemaat içinde bir "ezoterik kardeşlik" yaratır.

 

Nursi, doğrudan silahlı bir isyanı (Şeyh Said örneğinde olduğu gibi) reddetmiş, ancak zihinsel düzeyde rejimi tamamen gayrimeşru ilan ederek "manevi bir barikat" kurmuştur.

 

Nursi'nin "Dindar bir cumhuriyetçiyim" savunması, aslında rejimin adını değil, içeriğini (laiklik ve sekülerizm) hedef alır.

Mevcut rejimi "Cumhuriyet namı altında bir istibdat" olarak kodlar.

 

Ticanilik

Nurculuk "müsbet hareket" diyerek devlete itaati savunurken, Ticanilik "fedai" ve "kahraman" kavramlarıyla şiddet içermeyen ama fiziksel olan bir sivil itaatsizliğe (Arapça ezan) ve mülke zarar verme eylemine (heykel kırma) yönelmiştir.

 

1940'ların sonu ve 50'lerin başında antikomünizm, muhafazakar çevreler için bir "meşruiyet pasaportu" işlevi görmüştür.

Geleneksel tarikatlar (Nakşibendilik gibi) Osmanlı'dan kalan bir devlet adabına sahipken, Ticanilik bu silsileden kopuk olduğu için Kemalist devrimlere karşı daha "pervasız" davranabilmiştir.

 

Demokrat Parti'nin 5816 sayılı kanunu Ticanilerin taşkınlıklarını dizginlemek için çıkarmak zorunda kalması, "sağ siyaset" içindeki kırılmaları da gösterir.

 

"Deli" raporu, bu kişilerin ağır hapis cezalarından veya idamdan kurtulmalarını sağlayan hukuki bir kalkan işlevi görmüştür.

Ticaniler, Kemalist modernleşmeyi sadece bir siyasi rejim değil, toplumu "putperestliğe" döndüren bir inanç sistemi olarak kodlamışlardır. Heykel kırma eylemi, onlara göre teolojik bir zorunluluktur.

 

Cumhuriyet devrimleri, geleneksel dindar için tanıdık olan dünyayı yıkmış; yerine kodlarını bilmediği, yabancı ve korkutucu bir "yeni" getirmiştir. Tarikatlar, bu tekinsiz dünyada bireye tekrar "evinde hissettiren", tanıdık simgeler ve hiyerarşiler sunan güvenli limanlar (getto zihniyeti) işlevi görmüştür.

 

III. Bölüm: Anti-Kemalist Mukaddesatçılık

Kemalizm'in seküler dili ("devrim", "millet", "çağdaşlaşma") karşısına; "mülhid", "tağut", "dalalet", "tefrika" gibi teolojik ağırlığı olan bir lügat yerleştirilmiştir.

Siyasi bir tartışmayı "hak-batıl" savaşına dönüştürerek konuyu dünyevi siyasetten çıkarıp kutsal bir zemine çekerler.

 

Mustafa Sabri

Mustafa Sabri'nin "Yabancı istilası laik bir yönetimden daha ehvendir" sözü, anti-Kemalizm'in en radikal ve sarsıcı ifadesidir.

(Onlara göre) Müslüman için "vatan" topraktan ziyade, şeriatın uygulandığı "Dar-ül İslam"dır. Şeriatın (veya hilafetin) olmadığı bir bağımsız devlet, onun zihninde "vatan" olma vasfını yitirmiş, tekinsiz bir yapıya dönüşmüştür.

Mustafa Sabri kendisini Musa, Mustafa Kemal'i ise Firavun olarak konumlandırır.

Mustafa Sabri'nin Diyanet'e bağlı hocalar için kullandığı "vesikalı hoca" (fahişelik göndermesi) tabiri, mukaddesatçı dilin ne kadar şedit ve marjinal bir noktaya varabileceğini gösteren en uç örneklerden biridir.

Mustafa Sabri’nin Millî Mücadele’yi bir "Kemalî Kıyam" (Celali İsyanları’na atıfla) olarak nitelemesi, meşruiyeti İstanbul’da (merkezde) tutma çabasıdır. Ankara’yı "mülhidlerin" merkezi, İstanbul’u ise "hilafetin mazlum kalesi" olarak konumlandırarak, coğrafi bir kutsallık hiyerarşisi kurar.

 

Lozan’ı bir "satış" olarak nitelemesi, Rıza Nur ve Kadir Mısıroğlu gibi isimlere uzanan o meşhur "Lozan’ın gizli maddeleri" efsanesinin entelektüel kuluçka evresidir.

 

Mustafa Sabri milleti "reşit olmayan", kandırılmış ve bu nedenle de "rezil" bir topluluk olarak kodlar.

"Dönmeler" ve "Masonlar" suçlaması, Sabri'nin yenilgiyi açıklama biçimidir. Ona göre koskoca bir imparatorluğun ve hilafetin yıkılması "milli" bir iradeyle olamaz; ancak "yabancı ve habis" bir elin (komplo) eseri olabilir. Bu, mukaddesatçı gelenekte günümüze kadar gelen "iç düşman" kurgusunun temel taşıdır.

 

Eşref Edip

Eşref Edip, Mustafa Kemal’e saldırırken "Halk Partisi"ni, "Farmasonları" ve "Müfrit Zümre"yi kullanır. Bu tercih hukuki bir kalkandır.

İstiklal Mahkemeleri için kullandığı "Cinayet Mahkemesi", "Pandomima" ve "Mezbaha" benzetmeleri, mukaddesatçı hafızada "mazlumiyet" kültünün inşasıdır.

Edip, bu mahkemeleri hukuki bir kurum değil, "dini yok etmek isteyen bir engizisyon" olarak sunar.

 

Millî Mücadele döneminde İstiklal Harbini destekleyen söylemleri vardır.

1925 – 1940 yılları arasında sessizdir.

1940 – 1948 yılları arasında hükümetle uyumlu bir çizgidedir.

1948 – 1971 yılları arasında CHP düşmanlığı dikkat çeker. 1948 yılından itibaren Sebilürreşad yeniden basılmaya başlar ve bu mecmuada sürekli olarak rejim düşmanı bir tutum sergiler. Mustafa Kemal’i “diktatör”, “şerir” “farmason”, “firavun” ve “şeddat” olarak tanımlar.

 

Laikliği devletin dinden ayrılması olarak değil, devletin dine "hizmet etmesi" veya en azından "gölge etmemesi" olarak yeniden tanımlar. Bu şekilde laikliği savunuyormuş gibi görünerek aslında Kemalist laiklik pratiğini (TCK 163 gibi) gayrimeşru ilan eder.

1923-1950 arasını bir "fetret" veya "işgal" dönemi gibi kodlayarak, 1950’yi "Milletin Cumhuriyeti" olarak kutsar.

 

Osman Yüksel Serdengeçti

Mustafa Kemal ve çevresini "içki sofraları", "kadın meseleleri" ve "edepsiz fıkralar" üzerinden anlatarak, kurucu kadronun saygınlığını hedef alır.

Serdengeçti, siyasi bir figürü (Atatürk) "Deccal" metaforuyla eşleyerek, ona karşı yürütülen muhalefeti siyasi bir çekişmeden çıkarıp "Hak ile Batıl’ın savaşına" dönüştürür.

 

Serdengeçti, Ankara Atatürk Lisesi ve DTCF gibi "merkez" kurumlarında okumasına rağmen, kendini her zaman "Anadolu’nun bağrı yanık çocuğu" olarak tanımlayarak bir mağduriyet kimliği inşa eder.

Türbelerin (geleneksel maneviyat) kapatılıp yerine piyango gişelerinin (modern tüketim ve talih) açılmasını bir "zihniyet sahtekarlığı" olarak görür.

 

Mustafa Kemal ve kurucu kadroyu "suyun öte tarafından gelenler" olarak niteleyerek, onları Anadolu’ya yabancı, hatta "işgalci" bir unsur gibi kodlar.

 

Kadın hakları bağlamında modernleşmeyi doğrudan "ahlaki çöküş" ve "iffetsizlik" ile eşdeğer tutar.

Serdengeçti'nin yayınlayamadığı Kara Kitap, Türk sağındaki "gizli tarih" merakının ve "yasaklı hatırat" literatürünün öncüsüdür.

Rakip gördüğü hocaları ve siyasetçileri fiziksel özelliklerinden özel hayatlarına kadar saldırgan ve müstehcen bir dille (vulger retorik) hedef alır.

 

Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl, kendisini Maraşlı Kısakürekler sülalesine dayandırarak bir "soyluluk" vurgusu yapar. Bu, onun sadece dini bir önder değil, aynı zamanda entelektüel bir aristokrat olma arzusunu besler.

 

Sosyal uyumsuzluk ve kibir

(Komünizma, ideolocya gibi kullanımlar) Batılı kavramları kendi "millî hançeresine" uydurarak, Batı düşüncesi üzerinde entelektüel bir üstünlük kurmaya çalışır.

 

Pragmatizm

Başlarda CHP'den köşe isteyen, Celal Bayar'dan maddi destek alan Necip Fazıl, şartlar değiştikçe anti-Kemalizm'in dozunu artırmış; DP'yi bir "yatırım", MHP'yi ise bir "gençlik tabanı" olarak görmüştür.

 

Büyük Doğu Türkiye'deki tüm sağ-İslamcı hareketlerin (Milli Görüş'ten Ülkücü harekete, İBDA-C'den bugünün muhafazakâr elitine kadar) beslendiği bir kök hücredir.

"Son Devrin Din Mazlumları" gibi eserleriyle, Cumhuriyet dönemini bir "mazlumiyet" tarihi olarak yeniden kurgulamış ve bu hafıza bugünün siyasal dilinin temelini atmıştır.

 

Necip Fazıl, milliyetçiliği etnik bir zeminden (Turancılık gibi) çıkarıp "ruh" ve "zaman" zeminine taşır.

Onun milliyetçiliği, dış coğrafyalara yapılan bir fetih değil, Türk vatanının ruh köküne yapılan bir "iç sefer"dir. Bu, Anadoluculuk akımının "yerlilik" vurgusuyla birleşir.

 

1931 tarihli "Kubilay’ın Başı" yazısında gerici faaliyetleri "zehirli bir yılan" ve "yeşil kanlı softalık" olarak niteler. Menemen’de mürtecileri "gazla yakmayı" teklif eden o sert dil, 1950 sonrasında Kemalizm’i "maymunluk" olarak niteleyen aynı sertlikte devam eder.

 

1938-1943 arası yazıları anti-Kemalizm'e geçişindeki ara duraktır. Vatanı "mekân" planında kurtaran askeri dehayı (Mustafa Kemal) yüceltir. Kültürel dönüşümü gerçekleştiren Atatürk'ü eleştirir.

 

Atatürk’ü övmek için "Eşsiz kahraman", "Milli mucize" gibi ifadeler kullanan Necip Fazıl, yaşadığı dönüşümden sonra yine Atatürk için "Put Adam", "Ruhsuz inkılapçı" gibi ifadeler kullanmıştır.

 

Kısakürek, eleştirilerini sadece devrimlerin (şapka, alfabe vb.) dışsal boyutuna değil, Mustafa Kemal’in şahsi geçmişine ve "gizli" ajandasına yöneltir.

Atatürk’ün pragmatik bir dış politika gereği Sovyetlerle yakınlaşmasını veya resmî komünist partiyi kurdurmasını, "komünizmin şefi" olduğu iddiasına dönüştürmesi; antikomünizmin yükseldiği 1950 Türkiyesi'nde halkın mukaddesatçı damarını yakalamaya yönelik dâhice ama radikal bir manipülasyondur.

Filistin Cephesi / Kısakürek, askeri bir çekilmeyi "kasti bir çökertme" olarak okuyarak askeri dehayı doğrudan hedef alır.

Mustafa Reşit Paşa’dan başlayarak "yanlış Mustafalar" silsilesi kurar ve yıkılışı bir "isim laneti" veya "yanlış temsil" üzerinden okur.

Lozan Antlaşmasını Mukaddesatın feda edilmesi karşılığında alınan bir "sahte istiklal" niteleyerek Cumhuriyet’in tapu senedini doğrudan reddeder.

Kısakürek'in, kendi tarih tezlerini temellendirmek için Dr. Rıza Nur'un hatıratını ve Arif Oruç’un yazılarını referans alması, muhalif hafızanın nasıl konsolide edildiğini gösterir.

 

Rumeli ve Makedonya’yı bir "fesat merkezi" olarak tanımlar. Selanik merkezli Jön Türk hareketini ve İttihatçıları "bulanık" (saf olmayan, melezleşmiş) ilan eder.

Dönme ve mason kavramlarını birer "siyasi manivela" olarak kullanır.

Kısakürek, resmî tarihin "Kızıl Sultan" dediği II. Abdülhamid’i Ulu Hakana; "Vatan Haini" dediği Vahidüddin’i ise Vatan Dostuna dönüştürür. Onun için Abdülhamid, Batılılaşma karşısındaki en büyük "barikat" olduğu için azizdir.

 

Mustafa Kemal'i "Vahidüddin'in görevlendirdiği bir memur" konumuna indirgemek, Milli Mücadele'nin meşruiyet kaynağını TBMM'den alıp Hilafet makamına iade etme çabasıdır.

 

"Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!"

Bu, bugün bile muhafazakâr siyasette kullanılan "çevre-merkez" çatışmasının duygusal zeminidir.

 

CHP’den vekil olmayı hayal ettiği dönemde İnönü’yü fatih olarak gören Necip Fazıl, mebusluk kapısı kapandığında aynı ismi "ahlaksızlık ve ruh buhranı"nın müsebbibi ilan eder.

1939'da İnönü'yü "Lozan Fatihi" olarak alkışlarken, 1950'lerde Lozan'ı "hıyanet" olarak tanımlar.

 

CHP'yi sadece bir siyasi rakip değil, "mümin kalbine inen yumruk" ve "şahdamarı dinsizlik olan" metafizik bir şer odağı olarak kodlar (Hizbü'ş-Şeytan / Şeytan'ın fırkası).

DP’nin 1950 zaferini "ilahi hikmet" ile açıklar (DP / Hizbullah / Allah'ın fırkası). Bu, Türk sağında çok uzun süre devam edecek olan "seçim sandığını ilahi bir tecelli olarak görme" eğiliminin entelektüel kökenidir.

 

Necip Fazıl’a göre yapılan her seküler inkılap, cemiyetin manevi kalkanlarını parçalayarak komünizme "hazır zemin" hazırlamıştır.

 

İnönü’yü bir "veba sıçanı" olarak niteleyerek ve DP’ye "gebert" emri vererek, kamuoyuna CHP ve İnkılapçı kadronun insan olmadığını telkin eder.

Şiirlerinde de bu tutumunu sürdürür: "Maymunlar", "kubur faresi" ve "veled-i zina" gibi ifadelerle inkılapçı kadroyu aşağılar.

 

Ömrünün büyük bir bölümünü topçu sınıfı asker olarak geçiren İnönü’nün işitme zaafı, engelini istismar eder: "Başımızda kulak istiyoruz" sloganı, İnönü'nün işitme engelini milletin sesine duyarsızlık bağlamında siyasi bir hakarete dönüştürmeye çalışır.

 

Kemalist inkılapları "şekil bozma" ve "yangın" olarak nitelerken, kendi "Büyük Doğu" projesini "Mutlak İnkılap" olarak sunar.

"Ebedi ilerici Müslümandır" diyerek, ilerici/çağdaş kavramlarının içini boşaltır ve bu kavramları dini bir öze (İslam) tahsis eder.

 

Dersim'i "Doğu Faciası" ve "mukaddesatı ezme kasıtlı poligon" olarak niteler.

"Latin harfleriyle Allah yazılamaz" çıkışı, sadece bir alfabe tartışması değil, "kutsalın korunması" ve Batılılaşmanın estetik reddidir.

 

Menderes'i "azizleştiren" Kısakürek, darbeden hemen sonra darbeyi yapanları "şifacı" olarak selamlar.

 

Menderes döneminde örtülü ödenekten para alması söz konusu olduğunda "İslami gaye için" diyerek savunmaya geçer.

 

Kısakürek, Atatürk’ün siyasal eylemlerinden ziyade, doğrudan "bedenini ve kökenini" hedef alarak onu ontolojik olarak Türk ve İslam dışına itmeye çalışır.

Atatürk’ün ölüm döşeğindeki dişleri ve ağzı üzerinden yaptığı tasvir, tipik bir "mukaddesatçı intikam" fantezisidir. Toprağın onu kabul etmeyeceği iddiası, politik bir eleştirinin ötesinde, dini bir "lanetlenmişlik" anlatısı kurma çabasıdır.

Mustafa Kemal’e 1945 öncesi dönemde “mefkureci ve hudutsuz şahsiyet”, “en büyük kurtarıcı”, “hakiki ve milli kahraman” derken bu tarihten sonra “Allahsız”, “İslamiyet düşmanı”, “bulanık Türk”, “sahte kahraman”, “vatan haini”, “katil”, “baş düşman” ve “Put Adam” gibi mukaddesatçı ithamları var.

 

IV. Bölüm: Atatürk’ü Koruma Kanunundan Mukaddesatı Koruma Kanununa

1950 Seçimleri mukaddesatçılar tarafından "iktidarın putlardan temizlenmesi" ve "asıl Cumhuriyet'in başlangıcı" olarak kutlanmıştır.

Arapça ezan yasağının kaldırılması sadece hukuki bir değişiklik değil, mukaddesatçı çevreler için bir "metafizik zafer" olarak tanımlandı.

Artan Ticani saldırıları ve mukaddesatçı yayınlar üzerine DP hükümeti, Atatürk'ün hatırasını korumak için 5816 sayılı kanunu çıkarmak zorunda kalmıştır.

 

Eski bir Kemalist olan Hamdullah Suphi Tanrıöver DP saflarında Atatürk’e "diktatör" demekten çekinmemiştir.

 

DP, 1954 seçimleri öncesinde CHP'nin "irticayı besliyorsunuz" eleştirilerini boşa çıkarmak için kendi tabanındaki "radikal" unsurları (Hasan Fehmi Ustaoğlu, Ticaniler, İslam Demokrat Partisi) feda etmiştir.

 

Sonuç

Mukaddesatçılık politik vizyon sunmaz; yapılanı eleştirir, kötüler, şikayet, hakaret ve iftiraya varana kadar ileri gider eder.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder