2 Haziran 2015 Salı

İbn Haldun'a dair bir özet

İbn Haldun
1 Ramazan 732’de (27 Mayıs 1332) Tunus’ta doğdu.
Onun zamanında Tunus'ta Hafsîler, Fas'ta Merînîler, Tilimsân'da Abdülvâdîler, Endülüs'te Nasrîler Mısır'da Memlükler yönetimdeydi. Kuzey Afrika ve Endülüsteki devletler hem birbiriyle mücadele ediyor hem de kendi içlerinde sık sık taht kavgalarına girişiyorlardı.

Merîni, Hafsî ve Abdülvâdî hanedanlarının yönetiminde önemli görevler üstlenene İbn Haldun, siyasi mücadelelerde taraf tutmuş, entrikalara karışmış ve tertip etmiştir. Devletin en üst kademelerinde bulunma hırsı takibata uğramasına, sürgün ve hapsedilmesine sebep olmuştur. Sıkıntılı bazı dönemleri olmakla birlikte çoğunlukla saray ve konaklarda refah içinde itibarlı bir hayat sürmüştür.

Böylesi bir yaşam tecrübesi toplumsal değişimi merak ettiren fikrî çerçeve ve yaratıcı gücü vermiştir. Toplumsal değişimi kendisine araştırma konusu yapmış, bu değişimin sebep ve sonuç ilişkilerini teorik bir çerçeve içerisinde açıklamaya çalışmıştır.

Onun elinde tarih ilmi teorik ve kavramsal bir çalışmaya dönüşmüştür. Tarihin zahirinde görünen olay ve hallerin arkasındaki açıklayıcı derin sebeplerin tespit edilmesi bu ilmin en önemli vazifesi olmuştur.

İbn Haldun geleneksel tarih anlayışını eleştirirken, ümran dediği ilimle yeni bir bakış açısı getirir. Ümran ilmi rivayet aktarımı olmaktan ziyade aklî, hikemi yani felsefi bir disiplin olarak kurulmaktadır. Artık tarih ve toplum bir varlık alanı olarak ele alınmakta, bu varlık alanında da sebeplilik ilkesinin işlediği, toplumun değişim doğasının bulunduğu ve bu değişim hallerinin bedevi-medeni, asabiyet, mülk, ümran gibi teorik kavramlar etrafında açıklanabileceği iddiası sergilenmektedir. Ümran ilmi farklı disiplinlerden istifade ederek oluşturulsa da, vurgulamalarından anlaşıldığı üzere temelde tarih disiplinin bir uzantısı şeklindedir. İbn Haldun filozofların doğaya uyguladığı sebep-sonuç ilişkisini daha soyut bir düzlemde yani tarih, toplum ve gelecek boyutunda uygular. Ümran ilminin amacı, insanları taklitten kurtarıp daha önce olmuş bitmiş olanla daha sonra olacak olanın anlaşılması konusunda bir bakış açısı kazandırmaktır. Bu bilim toplumun zorunlu hallerini ele alır. Böylece insanın tarih içinde toplumsal varlık oluşunu ve toplumsal değişimi inceleme konusu yapar. İbn Haldun değişim sürecinin son derece yavaş gerçekleştiğini ve o sürecin bizzat içinde yaşayanların bile bu süreci algılamalarının çok zor olduğunu, dolayısıyla sürecin geri döndürülemez olduğunu iddia eder. Tarihsel olguları ümran ilmi ismini verdiği teorik kavramsal bir çerçevede anlamlandırır.

İbn Haldun iki tür varlık alanından bahseder. Birincisi unsurlar âlemidir. Bu alanı araştırmak fiziğin ve kısmende metafiziğin görevidir. İkincisi ise havadis yani olaylar âlemidir. Bu alanı araştırmak ise ümran ilminin görevidir. İnsan hiç şüphesiz bir yönüyle tabiatın bir parçasıdır. Bu bakımdan fizik ve onun alt kolları olan biyoloji tarafından incelenir. Ama havadis âlemi doğrudan insana bağlı ve bağımlıdır. İnsan akıl ve irade sahibi olması sebebiyle unsurlar âleminden ayrılır. İnsanlar ihtiyaçlarını karşılamak için tabiat üzerinde eylemlerde bulunur. Böylece insanoğlu diğer tüm canlılardan farklı olarak çevresini içinde bulunduğu doğayı akıl, tarihsel birikim ve iradesi aracılığıyla yeniden inşa eder. İbn Haldun buna imar şeklinde isimlendirir. Ümran da bu inşa neticesinde ortaya çıkar. Oluşan siyasi ve sosyal yapılar insanlara kendilerini zorunlu olarak kabul ettirirler.

İbn Haldun’un el-İber’i altı ana bölüme ayrılır. Mukaddime’ye ayrılan 1. ciltten sonraki ikinci kitabı, başlangıçtan İbn Haldun'un zamanına kadar milletlerin ve hanedanların, başta Araplar olmak üzere onlara komşu olan Nabatîler, Süryânîler, Farslar, Yahudiler, eski Mısırlılar, Yunanlılar, Rumlar. Türkler ve Franklar gibi milletlerin tarihini kapsar. Bu bölümünü yazarken geniş ölçüde Taberî ve Mes'ûdî gibi tarihçilerin verdikleri bilgileri aktarmakla yetinmiştir.

İbn Haldun’un Toplumu Temellendirişi ve Devletin Ortaya Çıkışı
İbn Haldun toplumun ortaya çıkışını iki ana noktadan yola çıkarak açıklar. Birincisi Aristotelesçi köklere sahip olup “insanın doğası gereği dayanışmaya ve paylaşmaya açık olduğu” kabul ve önermesine dayanmaktadır. İkinci açıklaması ise ilk çağda kısmen sofistlerde, daha sonra gerek Makyavelli ve gerekse de Hobbes’ta gözlemleyeceğimiz yaklaşıma daha yakındır. İbn Haldun insanların hayvani bir yönünün bulunduğunu ve birbirlerine zarar verdiklerini, aralarında çatışma halinin bulunabildiğini, bundan dolayı da bir otoriteye ihtiyaç duyduklarını belirtir. İnsan ancak bir toplum içerisinde her türlü varoluşunu gerçekleştirebilir.
İbn Haldun, tarihi olguları izah için teorik bir çerçeve kurar ve orijinal kavramsallaştırmalarda bulunur. Bu kavramlardan ikisi, bedevi (göçebe) ve hadari (yerleşiklik/şehirli) kavramlarıdır.
İbn Haldun fıkıh literatüründen de istifade ederek insanların ihtiyaçlarını üçe ayırır. Bunlar
1) zarurî,
2) hâcî ve
3) kemali ihtiyaçlardır.
Zarurî ihtiyaçlar insanın yaşamını sürdürebilmesi için zorunlu yiyecek, giyecek, barınma ve korunmadan ibarettir. Hâcî ihtiyaçlar ise insanın yaşamı için zorunlu olmayan fakat insanın varlığını kolaylaştıran ve insanın gelecek ihtiyaçları bakımından önemli olan ihtiyaçlardır. Kemalî ihtiyaçlar ise gelecekteki ihtiyaçlarını karşılama konusunda belli bir noktaya gelmiş olan insanların estetik ve başka kaygılarla geliştirdiği hususlardır.
Bedevîler ellerindeki imkânlar sınırlı olduğu için zaruri ihtiyaçlarla yetinmek zorundadır. Şehirli ve yerleşik insanlar ise hâcî ve kemalî ihtiyaçlara da ulaşabilmektedir.

Bedevî yaşam temelde tabiatın sunduğu imkânlara dayanır. Göçebeler doğanın verdikleri üzerinde hemen hemen hiçbir işlem yapmadan ihtiyaçlarını giderirler. İbn Haldun’a göre göçebelik insanların birlikte yaşama biçimlerinin ilk ve öncelikli şeklidir.

İbn Haldun’un en özgün katkılarından birisi insanların temel yaşam biçimleriyle onların karakterleri arasındaki ilişkiyi gözlemleyip kavramsallaştırmasıdır. Diğer bir ifadeyle insanların ihtiyaçlarını karşılama biçimleri, alışkanlıklarını ve sonra da karakterlerini belirlemektedir.

Göçebe Yaşamın Temel Özellikleri
1) Özgürlüğe düşkünlük,
2) güçlü asabiyet,
3) doğal ve dayanıklı olmaları
4) işlerini kendileri görmeleri,
5) cesaret,
6) iyiliğe daha meyyal olmaları.

Şehirli Yaşamın Temel Özellikleri
1) Bağımlılık ve sınırlanmışlık,
2) zayıf asabiyet,
3) rahat yaşama alışmışlık, kırılganlık ve tembellik
4) iş bölümü ve uzmanlık,
5) korkaklık,
6) iyiliklere duyarsızlık.

Şehirli insanlar ise iş bölümü yapıp sadece bir konuda uzmanlaşmışlardır. Güvenlik de dâhil olmak üzere bütün alanları ya başkalarına veya bir otoriteye devretmişlerdir. Sonuçta ise dayanıksız ve konfor düşkünü olurlar.
İbn Haldun şehirlere hâkim olan siyasal yönetim biçimlerinin de insanlar üzerinde kalıcı huy değişikliklerine neden olduğunu belirtir. Mesela zulmün hâkim olduğu zorbalığa dayalı yönetimlerde insanların teşebbüs kabiliyeti yok olur. Bu insanlar zamanla korkaklaşır.

Asabiyet
Asabiyet insanın kendi akrabalarına karşı duyduğu yakınlık ve bağlılıktır. Asabiyet ve nesep bağı olmayan insanlar göçebe halinde yaşayamazlar. Kişinin akrabaları için duyduğu yakınlık hissi, kendi ailesinden başlayarak en uzak akrabasına doğru gittikçe zayıflar. Asabiyet itibari bir halle de gerçekleşebilir. Özellikle insan nüfusunun yoğun olduğu yerlerde durum böyledir.
İbn Haldun’un asabiyetin etrafında ikinci kullandığı kavram kaynaşmadır. Kaynaşma ise birlikte yaşama, beraber savunma, sürekli iletişim, beraber yetişme, ölüm ve hastalık gibi acıları paylaşmayla oluşur.
İbn Haldun’un asabiyet kavramıyla izah ettiği bağlılık ve dayanışmayı 18. yüzyıldan sonra oluşan ulus devletlerde ve günümüzde milliyetçilik, kimlikler ve ideolojiler karşılamaktadır.

Devlet ve Mülk
Asabiyet sahibi göçebe topluluklar savaşkan, cesur, dayanaklı olduklarından mülk sahibi olmak için şehirlere, yerleşik kültürlere doğru saldırıda bulunurlar. Şehirliler savaşma kabiliyetlerini kaybettiklerinden, uyuşuk, tembel ve birbirleriyle dayanışma duygularını kaybettiklerinden göçebe toplulukların saldırılarına karşı koyamazlar.

Toplum olarak yaşamak güce dayanır, güç de hâkimiyeti birlikte getirir. Hâkimiyet gücü arttırır, artan güç daha fazla hâkimiyet talep eder; bu durum şartlar ve zamanın imkân verdiği ölçüde sürer. Ancak sahip olunan güç zaman içerisinde yok olmak zorundadır.

Asabiyetin ulaşacağı mülkü ve genişliği belirleyen önemli hususlardan birisi de dindir. Çünkü din insanların nefislerini eğitmekte, kalplerini yumuşatmakta ve birbirlerine kaynaştırmaktadır.

İbn Haldun’a göre mülkün ve iktidarın sürekliliği asabiyet ve gerekli ahlâkî özelliklerin hem sultanda hem de asabiyete mensup üyelerde gerçekleşmesi zorunludur.

Devletlerin ve mülklerinde tabii bir ömrü vardır. Devlet ve mülkün sağladığı nimetlerle lüks ve rahat dönemi ortaya çıkar. Bu durum zaman içerisinde zorunlu olarak devletin giderlerini arttırır. Konfora alışan insanlar yaşam seviyelerini düşürmeyi asla istemezler. Ancak devletin gelirleri sınırlıdır. Devlet gelirlerini arttırmak için ek vergiler çıkartır. Fakat bu da toplum tarafından zulüm olarak algılanır ve hoşnutsuzluk artar. Bundan sonra olumsuzluklar birbirini takip eder. Yıkım kaçınılmazdır; artık yeni bir asabiyetin ve mülkün gelme zamanıdır. Bu döngü sürekli devam eder.

Tavırlar (Aşamalar) Nazariyesi
1. Kuruluş ve zafer aşaması: Buna göre bir devletin kuruluş devri onun ilk aşamasını ifade eder. Devlet bu aşamada asabiyetin müşterek gayretiyle ortaya çıkar.
2. Gücün şahsileşmesi dönemi: Bu süreçte iktidar tek bir kişinin veya ailenin elinde toplanır.
3. İmar dönemi: Bu aşamada siyasi istikrar sağlanır. Asker sınıfına ve ülkenin imarına odaklanılır. İnsanlar servet edinmeye başlar.
4. Sulh ve istikrar dönemi: Bu dönemde atalardan devralınan gelenek ve kurumlar muhafaza edilmeye çalışılır. Taklit ve muhafaza kaygı ve duygusu hâkimdir. Hâlbuki gelen her yeni gün yeni haller ve sorunlar getirmektedir.
5. Çözülme ve yokoluş devresi: İktidarı elinde tutanlar keyfîlik bataklığına saplanırlar. Hükümdar kendi ve çevresinin zevklerini tatmin etmek için hazineyi tamamen tüketir. Hem siyasal yapı hem de sosyal yapı tamamen kokuşur. Asabiyet tamamen ortadan kalkar. Ahlaki yapılar tükenir.

İbn Haldun’a göre tüm bu süreçler zorunludur ve döngüseldir.

Ümranın Gelişimi ve Aklî İlimler
İlimler insanın düşünen bir varlık olması sebebiyle meydana gelmektedir. İlimlerin neşet edebilmesi, gelişip ilerleyebilmesi ise ancak ümranın büyümesi ile mümkündür.
Mukaddime’nin beşinci bölümünün on üçüncü kısmında, kelâm ve tasavvuftan sonra insanın ilmi çalışmalarının bir parçası olarak felsefeyi ele alır. Buradaki yaklaşımı oldukça objektif ve tasviridir. İnsanın düşünce gücüne sahip olması sebebiyle aklî ilimlere sahip olmasının son derece doğal olduğunu ve onların bütün insanlar için ortak olduğunu belirtir.

İbn Haldun felsefi ilimleri dört ana kısma ayırır.
1. İlki mantıktır.
2. Fizik ve fizik bilimleri.
3. Duyu ötesi manevî hususları inceleyen disiplinleri üçüncü sırada zikreder ve buna ilm-i ilahi der.
4. Son sırada nicelikleri konu edinen matematik yer alır. Geometri, aritmetik, ses ve melodilerin birbirleriyle olan oranlarını inceleyen musiki ve astronomi, matematik biliminin hanesi altında toplanırlar.

----
İslâm Düşünce Tarihi
Editör: Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2070

Eylül 2010, Eskişehir 

1 yorum: