André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 1, Teknik ve Dil - Notlar
Le Geste et la Parole, Albin Michel, 2009
Kitabın odağında, insan türünün biyolojik evrimi ile alet
yapımı ve dil gibi kültürel gelişimleri arasındaki ayrılmaz bağlar
vurgulanmaktadır. İnsan iskeletinin dikleşmesi, elin serbest kalması ve beynin
gelişimi, teknolojik ilerlemenin ve sembolik düşüncenin zeminini hazırlayan
temel biyolojik dönüşümler olarak sunulur.
…
Önsöz
André Leroi-Gourhan’ın kariyer yolu günümüz akademik dünyası
için "hayal edilemez" bir nitelik taşır; çocukken okulu bırakmış
ancak kendi kendini yetiştirerek Collège de France'da profesör olmuştur.
Leroi-Gourhan / Rusça ve Çince öğrenmiş, İnsan yapımı
nesnelere olan tutkusu, hayatı boyunca bir saplantı haline gelen devasa arşivler
oluşturmasına neden olmuş,
1930'ların sonunda Japonya'da yaptığı çalışmalar, onun
"insanı insan yapan teknikliktir" fikrini olgunlaştırmış
Eserin akademik normlara uymayan yapısı (kaynakça azlığı,
dipnot olmaması) ve yazarın "nükteli mizahı"
Anne Lehoërff
İnsanın İmajı
Uygarlığın her seviyesinde, en eski zamanlardan beri,
insanın temel kaygılarından biri kökenlerini aramak olmuştur.
Dini bir metafizik veya materyalist bir diyalektik
tarafından desteklenen ön tarihin, gelecekteki insanı şimdiki zamanına ve en
uzak geçmişine yerleştirmekten başka gerçek bir anlamı olmadığını düşünüyorum.
Darwin öncesi dünyada zamanın derinliği (jeolojik zaman)
bilinmediği için, insanlık dışı varlıklar (tek ayaklılar, köpek başlılar) zaman
yerine uzak coğrafyalara (uzama) yerleştirildi.
Kişi kendi grubunu "ideal insan" olarak görüp,
geri kalanları "canavar" veya "hayvan" olarak tanımladı.
XVII. ve 18. Yüzyıl
1735'te İsveçli Linnaeus, canlıların sınıflandırmasında, bir
tür haline gelen insanın zoolojik konumunu kesin olarak somutlaştırdı / bu
andan itibaren maymun ve insan birbirine bağlandı.
19. yüzyılda Darwin'in evrim teorisi, insanın karasal bir
bütünlük içinde anlaşılmasını sağladı ve "İnsan maymundan türer"
fikrini ortalama bilince yerleştirdi.
Neandertal fosilleri ilk bulunduğunda, bilim dünyası bunları
"okuyacak" (yorumlayacak) zihinsel hazırlığa sahip değildi.
Rousseau gibi isimlerin etkisiyle, insanın önce zihnen
geliştiği, sonra maddeyi eğittiği düşünülüyordu.
Zihin, çakmaktaşının yarı maymun tarafından yontulmuş
olabileceğini kabul etmeye hiçbir şekilde hazır değildi.
Gözler yalnızca görmeye hazır
oldukları şeyi görür ve insan soyunu antropoidlerden kökten ayıran şeyin
ne olduğunu anlama zamanı henüz gelmemişti.
20. yüzyılın başında La Chapelle-aux-Saints gibi
iskeletlerin bulunmasıyla paleontoloji gerçek bir bilim haline geldi.
Bilim insanları fosillere zihinlerindeki "ara
form" (maymun ve insan arası) beklentisini dayatmaya devam etti: Neandertaller
kasıtlı olarak kambur ve vahşi gösterildi
1920'lerden itibaren Pekin Adamı (Sinanthropus) ve
Australopithecus keşifleri, eski kuramları sarsmaya başladı.
Pekin Adamı'nın hem maymunsu bir kafatasına sahip olması hem
de ateş ve gelişmiş aletler kullanması bilim dünyasında şok yaratmıştır.
(Piltdown aldatmacası) modern bir insan kafatası ile
şempanze çenesinin birleştirilmesiyle yapılan bu sahtekarlık 50 yıl boyunca
kabul gördü çünkü bu sahtekarlık, bilimin o dönemki "maymun-çeneli zeki
ata" beklentisine tam uyuyordu.
(Australopithecus keşifleri) Afrika'daki bulgular, insanın
önce dik yürümeye başladığını, beynin ise çok sonra geliştiğini kanıtladı.
Saygıdeğer ata gerçekten de küçük bir beyne ve büyük bir
yüze sahipti, ancak dik yürüyordu ve uzuvları insanlarda bildiğimiz oranlara
sahipti.
İnsanlığı belirleyen dörtlü mekanizma
Dik duruş (Bipedalizm)
Kısa bir yüz (Dişlerin
küçülmesi)
Özgür el (Hareketten
bağımsızlaşan eller)
Alet kullanımı (Vücudun
dışındaki yapay organlar)
Beyin ve El
“…Bu ayrıcalığa (konuşmak), dudaklarımız bedenin ihtiyaçları
için ağır ve acı verici yiyecek yükünü taşımak zorunda kalsaydı, muhtemelen
asla sahip olamazdık. Fakat eller bu yükü kendi üzerlerine almış ve ağzı
konuşma hizmeti için serbest bırakmışlardır." / Nyssa'lı Gregory
(Evrim) vücudun sudan, başın yerden, elin hareketten ve
beynin yüz maskesinden özgürleşmesi.
Dokümantasyonun beynin hareket adaptasyonunun ilerlemesinden
yararlandığını, buna neden olmadığını göstermek için yeterli olduğu
anlaşılıyor.
Hayvanlar dünyası, beslenme ve hareket stratejilerine göre iki
temel simetriye ayrılır. Hareketsiz veya sınırlı hareketli canlılar (denizanası
gibi) radyal simetriyi benimserken, insana giden yol ikili simetri ve ön
kutuplaşma ile başlar. Ağzın ve duyu organlarının ön tarafta toplanması,
"ön alan" (front field) dediğimiz karmaşık etkileşim bölgesini
yaratır.
İlk omurgalılar olan Ostracoderm'lerden itibaren beyni
koruyan bir kutu ve hareket organları mevcuttur. Ancak asıl devrim, solungaç
yaylarından türeyen çenenin oluşmasıdır. Çene oluştuktan sonra, kafatasının tüm
evrimi bu mekanik kuvvete ve hareket ihtiyacına göre şekillenir.
Birçok hayvanda (yengeçten memeliye kadar) ön ayaklar sadece
yürümeye değil, yiyeceği hazırlamaya da hizmet eder.
Toynaklılarda el tamamen yürümeye adandığı için yüz
organları (hortum, boynuz, karmaşık dudaklar) aşırı uzmanlaşmıştır.
Eğer ellerimiz olmasaydı, ağzımız sadece yiyecek koparmak
için sertleşecek ve eklemli ses (dil) asla oluşamayacaktı.
İnsanlarda dikey pozisyonun yarattığı durum, balıktan
hayvana giden yolda bir aşamayı temsil eder / Dikey pozisyon kurulduğu anda
artık maymun yoktur ve dolayısıyla yarı insan da yoktur.
Karaya çıkan ilk canlılar için en büyük sorun, başın artık
suyun kaldırma kuvveti olmadan vücudun ucunda bir "konsol" (çıkıntı)
gibi asılı kalmasıdır.
Bu aşamada omurga, yanal bir esneklikten ziyade, vücudu ve
başı taşıyan bir kiriş görevi görmeye başlar.
Teromorf sürüngenlerde ilk kez kesici, köpek ve azı dişleri
(heterodonti) görülür. Bu diş farklılaşması, kafatası mimarisini doğrudan
etkiler.
Teromorf sürüngenlerin vücutları memelilere benzer ancak
beyinleri hala küçüktür. Beyin, mekanik olarak "pasif" bir rol oynar;
kranial tonozun (kafatasının iç hacmi) büyüklüğü beyin tarafından değil,
çiğneme kasları ve başın duruşu tarafından belirlenir. Beyin, bu boşluğu ancak
milyonlarca yıl sonra dolduracak bir "kiracıdır."
Kafatasının omurgaya bağlandığı deliğin (basion) arkadan
aşağıya doğru kayması, maymunların dik oturma ve hareket kabiliyetinin bir
sonucudur. Bu kayma, yüzün kısalmasına ve kafatasının arka kısmının mekanik
baskılardan kurtulmasına yol açar.
Primatlarda el, hareketten kısmen bağımsızlaşarak
"teknik bir araç" olmaya başlar. Elin karmaşıklığı arttıkça, buna
paralel olarak beyin de gelişir.
Beyin ve iskelet arasındaki ilişki, içerik ve kap arasındadır.
Evrimsel tavan, beyin hacmi mekanik olarak mevcut olan tüm alana eşit olduğunda
ulaşılır.
Arşantroplar ve Paleantroplar
Maymunlar (pithekomorfler) ve insanlar (antropomorfler)
İnsansıların (Antropiyenlerin) temel özelliği, pelvisin ve
omurganın dikey ağırlığı taşıyacak şekilde değişmesidir. Bu durum, ön ayağı
(eli) hareketten tamamen kurtarmıştır.
Australopithecus
Bu varlıklar dik yürürler ve alet yaparlar (Zinjanthropus
gibi), yani "insan" gibi davranırlar; ancak beyin hacimleri bir
gorilinkinden büyük değildir.
Ayaklar ve eller beyinden önce insanlaşmıştır. Dik duruş bir
kez kurulduğunda, yüz kısalmış, köpek dişleri küçülmüş ve beyin için
"kranial yelpaze" açılmaya başlamıştır.
Neandertallerin beyinleri modern insanınki kadar büyüktür
ancak şekli farklıdır. Kafatasları arkadan (oksipital) genişlemiştir ancak
alınları hala "kaş kemeri" (orbital vizör) tarafından kilitlenmiştir.
İnsan evrimindeki son büyük adım, yüz yapısının (özellikle
köpek dişi köklerinin ve çiğneme kaslarının) gerilemesiyle alnın bu kilitten
kurtulup ileriye doğru çıkmasıdır.
Dikey duruş sayesinde kafatası omurganın tepesinde
dengelenince, kafatasının arkası ve yanları üzerindeki mekanik baskı
kalkmıştır. Beyin bu boşluklara doğru bir yelpaze gibi genişlemiştir.
Evrimsel kazanç sadece hacimde değil, özellikle orta
fronto-parietal (ön ve yan) bölgelerdeki korteks yüzeyinin artışındadır. Bu da
daha karmaşık el hareketleri ve zihinsel süreçler anlamına gelir.
Modern nöroloji, kortekste vücudun her parçasının bir
karşılığı olduğunu (Homunculus) kanıtlamıştır.
Korteksteki hücre sayısı, o organın boyutuna değil,
hareketinin inceliğine bağlıdır.
Hem maymunda hem de insanda birincil motor alanın büyük
kısmı yüz ve ellere ayrılmıştır.
Kortikal Yelpazenin Dört
Aşaması
Yürüyen Dört Ayaklılar:
Sadece yüz organları (ağız/burun) belirgindir; ön ayakların beyinde özel bir
temsili yoktur.
Kavrayan Dört Ayaklılar
(Etçiller/Kemirgenler): El bireyselleşmeye başlar, teknik potansiyel doğar.
Maymunlar
(Pithekomorflar): Birincil motor alana bir ön-motor alan eklenir. El ve yüz
oyunları karmaşıklaşır.
İnsansılar
(Antropiyenler): Dik duruşla kranial yelpaze tam açılır. Sisteme yeni alanlar
eklenir.
Beyinde el ve yüzü kontrol eden merkezler yan yanadır.
Maymunda bu sadece yiyecek hazırlama koordinasyonudur. İnsanda ise bu biyolojik
komşuluk, jestler ve konuşmanın koordinasyonuna, daha sonra da yazıya (sesin el
ile transkripsiyonu) dönüşür.
İlk aletler (doğrayıcılar/choppers), rastgele kırılmış
taşlar değildir. Sabit bir forma (stereotip) ve vuruş tekniğine sahiptirler.
El, savunma ve beslenme işlevini (pençe/diş) yitirdiğinde,
alet bu biyolojik boşluğu dolduran "yapay bir organ" olarak ortaya
çıkar.
Australantrop sadece tek bir vuruşla (doğrama) alet
yaparken, Arkantrop önce uygun taşı seçer, sonra onu belirli bir forma sokmak
için bir dizi ardışık darbe uygular.
Bu dönemde alet, biyolojik bir refleks olmaktan çıkıp
zihinsel bir tasarıma (stereotip) dönüşmeye başlar.
Neandertallerle birlikte aletler çeşitlenir; kazıyıcılar,
uçlar ve delici aletler belirli işler (deri yüzme, kasaplık) için özelleşir.
Neandertaller sadece mağaralarda değil, dairesel kulübelerde
ve açık alanlarda da yaşıyorlardı.
Neandertallerin ölülerini belirli bir pozisyonda (genellikle
ana rahmindeki gibi bükülmüş) ve çukurlara gömdükleri kesinleşmiştir.
Ölüye gösterilen bu özen, sadece fiziksel hayatta kalma
güdüsünün ötesine geçildiğini, sembolik bir düşünce dünyasının başladığını
gösterir.
Bir taş alet yapmak için izlenen
vuruş sırası (sözdizimi), bir cümle kurmak için izlenen kelime sırasıyla aynı
zihinsel mekanizmayı kullanır.
Hayvanların ses sinyalleri anlıktır. İnsanın aleti ise
"kullanımdan sonra da var olmaya devam eder". Bu kalıcılık, kavramın
(kelimenin) zihindeki kalıcılığıyla eşdeğerdir.
Neantroplar
İnsan kafatasının evrimi
Arka Kısmın Temizlenmesi: Dik duruşla birlikte kafatası
omurga üzerinde dengeye oturmuş, ense kaslarının baskısı azalmıştır.
Yüzün Küçülmesi: Dişlerin ve çiğneme kaslarının gerilemesi,
alnın (prefrontal bölge) önündeki mekanik engeli kaldırmıştır.
Hacimden Yapıya Geçiş: Neandertallerde beyin hacmi zaten
modern insan seviyesine (yaklaşık 1500 cm³) ulaşmıştı. Homo sapiens (Neantrop)
ile birlikte gerçekleşen asıl değişim hacim artışı değil, beynin ön loblarının
(frontal bölge) istilası ve yeniden düzenlenmesidir.
İnsan yüzünün evrimini yöneten gizli güç dişlerin
küçülmesidir.
Beynin son özgürleşen kısmı olan prefrontal korteks, insanı
biyolojik dünyadan koparan asıl merkezdir.
Lobotomize edilen hastalarda görüldüğü gibi, bu bölge
kişilik, gelecek planlama ve ahlaki yargıların merkezidir.
Prefrontal lobun gelişimiyle birlikte, evrimin motoru artık
biyoloji değil, toplum ve kültür olmuştur.
İnsan artık biyolojik olarak değişmek yerine, yeteneklerini
dışsal araçlara (teknolojiye) aktararak evrimleşmektedir. Bu, türün biyolojik
bir çıkmaza girdiğinin veya yeni bir varoluş biçimine (belki de makinelerle
bütünleşmiş bir yapıya) evrildiğinin işareti olabilir.
Beyin hacmi artarken teknik ilerleme de buna paralel, yavaş
bir seyir izler. Teknik, adeta biyolojinin bir "salgısı" gibidir.
Homo Sapiens ile birlikte beyin hacmi sabitlenir (yaklaşık
1500 cm³), ancak teknik ilerleme eğrisi aniden dikey hale gelerek gökyüzüne
fırlar.
Bu kırılma noktası, zekanın artık biyolojik bir organın
içine sığmadığını, "dışsallaşarak" kendi toplumsal ve teknik tarihini
yazmaya başladığını gösterir.
Bir Sahra el baltası ile Fransa el baltası neredeyse
farksızdır. Milyonlarca yıl boyunca tek bir "insanlık kültürü" varmış
gibi görünür.
Teknik evrimin hızı, insan gruplarının birbirinden
ayrışmasına (etnikleşmesine) neden olur.
Üst Paleolitik dönemde bölgesel varyantlar patlar. Sadece
20.000 yıl içinde, sadece Batı Avrupa'da yüzlerce farklı alet tipi ortaya
çıkar.
İnsanlık, bu aşamada biyolojik bir tür olmaktan çıkıp,
"kültürel bir varlık" haline gelmiştir. Teknik artık yavaş bir evrim
değil, yıldırım hızında bir devrimdir.
Sosyal organizma
İlkel grup, geniş bir alanda rastgele dolaşan bir sürü
değildir. Aksine, su kaynaklarını, mevsimlik meyveleri ve hayvan göç yollarını
bilen, belirli bir bölgeyi döngüsel olarak ziyaret eden bir yapıdır.
Et ve kaliteli bitki kaynaklarının seyrekliği, ilkel
grupların kalabalık olmasını engeller. Bu gruplar genellikle 10 ila 30 bireyden
oluşur.
Erkek (Avcı): Daha yüksek saldırganlık ve hareketlilik gerektiren
büyük avlara odaklanır.
Kadın (Toplayıcı): Çocukların yavaş büyümesi nedeniyle daha
az hareketli olup, bitkisel kaynaklar ve küçük canlıların toplanmasında
uzmanlaşır.
Sonuç: Bu iki farklı üretim biçimi, "evlilik
grubunu" (çifti) vazgeçilmez bir ekonomik birim haline getirir. Biri
olmadan diğerinin hayatta kalması çok güçtür.
Zamanla bu küçük hücreler, evlilik bağları ve ürün değişimi
ile büyük sistemlere bağlanır. Homo sapiens ile birlikte, bu sistemler kendi
"üsluplarını" (geleneklerini) yaratarak farklı etnik kimliklere
bürünür.
İnsan, biyolojik sınırlarını teknik ve sosyal örgütlenme ile
aşmıştır.
Dağlık bölgelerdeki dar vadiler, hem yabani tahılların
(buğday, arpa ataları) yoğunlaştığı alanlardır hem de yabani sürülerin (keçi,
koyun) hareketlerini doğal olarak kısıtlayan "koridorlar" işlevi
görür.
Tarım, insanı toprağa ve "stoklara" bağlar. Bu
bağlanma, zincirleme bir reaksiyon başlatır.
Avcı-toplayıcı sürekli hareket halindedir. Çiftçi ise hasat
sonrası "boş zamana" (serbest saatlere) sahiptir. Bu boş zaman, gıda
üretimiyle uğraşmayan "teknisyenlerin" (çömlekçi, metalürji uzmanı)
ortaya çıkmasını sağlar.
Gıda stokları, korunması gereken bir "sermaye"
haline gelir. Bu durum, stokları yöneten şeflerin, onları koruyan savaşçıların
ve tarlada çalışan köylülerin ayrıştığı dikey bir toplum yapısını doğurur.
Tarım toplumunda
"teknisyenlerin" serbest kalmasıyla, insanlık binlerce yıllık
durağanlıktan kurtulur ve büyük teknik devrimler ardı ardına gelir.
Yerleşik yaşam, ağır ve
kırılgan kapların kullanımını mümkün kılar. Ateşin kontrolü, kili kalıcı bir
malzemeye dönüştürür.
Ateş üzerindeki
uzmanlaşma, maddedeki gizli gücü (bakır, bronz, demir) açığa çıkarır.
Karmaşıklaşan stok
yönetimini ve mülkiyeti kaydetme ihtiyacı, soyut sembollerin (yazı) doğuşunu
tetikler.
Teknoloji zanaatkarın (Prometheus/Vulcan) omuzlarında
yükselir. Ancak zanaatkar, hiyerarşide her zaman "alt" konumdadır.
Toplum, mühendisi veya teknisyeni "usta bir el" olarak görürken,
prestiji "sembollerle" uğraşan rahibe, şefe veya askere verir.
Medeniyetin iskeleti metaldir.
Isıyı 1000°C'nin üzerine çıkarma becerisi, sadece yeni
aletler değil, aynı zamanda yeni bir sosyal sınıf ve güç dengesi yaratmıştır.
Metalurji ve yazı (muhasebe/kayıt için) aynı anda doğmuştur; çünkü her ikisi de
stok yönetimi ve iktidar ile ilgilidir.
18. yüzyıla kadar şehir yapısı neredeyse hiç değişmedi.
Ancak Sanayi Devrimi, tarımsal-metalurjik dengeyi bozdu.
Fabrikalar hammadde ve enerji kaynaklarına (kömür/çelik)
yakın yerlere taşındı. Bu durum, eski "duvarlı şehir" modelini
yıkarak devasa endüstriyel kümelenmelere yol açtı.
Teknoloji artık insan vücudundan tamamen kopmuş, kendi
hızını belirleyen yapay bir sinir sistemi (otomasyon/elektronik) haline
gelmiştir.
İnsan ekonomisi hala "yırtıcı" bir karakterdedir;
doğayı (petrol, maden, toprak) tüketerek büyür.
İnsanın evrimi, biyolojik bedenden kolektif teknik bedene
doğru kaymıştır.
Dilin sembolleri
Grafik tasarım gerçekliğin kopyası olarak değil,
"soyut" ve ritmik işaretlerle başlamıştır.
Avustralya yerlilerinin kullandığı churingalar (üzeri
spirallerle kazınmış taşlar), bu soyut işaretlerin birer "bellek
mandalı" olduğunu gösterir. Kişi parmağıyla bu çizgileri takip ederken bir
miti anlatır.
(Lascaux, Altamira)
Mağara duvarlarındaki hayvanlar rastgele çizilmemiştir.
Bizon ve at merkezde, geyikler kenarda, yırtıcılar ise çevrededir. Bu, bir
hikayenin (mitin) mekansal olarak yazılmış halidir.
Doğrusal yazı (satır satır okunan) tek boyutludur. Mitogram
ise aynı anda birçok anlamı barındıran, bakıldığında bütün bir mitolojik evreni
hatırlatan üç boyutlu bir ifade biçimidir.
Yazı, sanatsal bir dürtüden ziyade tarım toplumlarındaki
stok tutma (muhasebe) ihtiyacından doğmuştur. Çuvalların ve hayvanların
sayılması, sembollerin yan yana dizilmesini (doğrusallaşma) zorunlu kılmıştır.
Mısır hiyeroglifleri veya erken Çin yazısı hala
"mitogram" izleri taşırken, modern alfabeler görselliği tamamen
öldürerek sembolü sadece bir sese (fonetik) indirger.
Bir kelimeyi okurken zihnimizde uyanan yan anlamlar (şimşek,
buhar, ateş), rasyonel düşüncenin budadığı o zengin sembol dünyasını canlı
tutar.
Yazının Fenike ve Yunan alfabesiyle
"doğrusallaşması", insan zihninde devrimsel bir daralmaya yol
açmıştır.
Mitolojik düşünce "ışınsal" ve dağınıktır (deniz
yıldızı gibi). Alfabetik yazı ise düşünceyi tek bir çizgiye (disipline) sokar.
Bu, bilimin ve teknik verimliliğin anahtarıdır ancak hayal gücünün
yoksullaşması pahasına elde edilmiştir.
Okumak bir yorumlama çabası gerektirir; kelimeler zihinde
kişisel imgeler doğurur. Ancak sesli sinema ve televizyon, bireye "hazır
ve mükemmel" bir gerçeklik sunar.
Görüntü ve ses dışarıdan tam olarak verildiğinde, zihnin
sembol yaratma kası körelir.
Hayal gücü zekanın temel özelliğidir ve bu yetinin
zayıflaması toplumsal eylem özelliğinin kaybına yol açabilir.
Alet: Elin işini makineye devretmesi.
Yazı: Belleğin kağıda devredilmesi.
Görsel-İşitsel: Hayal gücü ve algının manyetik bantlara ve
ekranlara devredilmesi.
İnsan artık biyolojik bir varlık olmanın ötesinde, kendi
yarattığı teknolojik ağın bir parçasıdır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder