24 Aralık 2024 Salı

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 1, Teknik ve Dil - Notlar

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 1, Teknik ve Dil - Notlar

Le Geste et la Parole, Albin Michel, 2009

 


Kitabın odağında, insan türünün biyolojik evrimi ile alet yapımı ve dil gibi kültürel gelişimleri arasındaki ayrılmaz bağlar vurgulanmaktadır. İnsan iskeletinin dikleşmesi, elin serbest kalması ve beynin gelişimi, teknolojik ilerlemenin ve sembolik düşüncenin zeminini hazırlayan temel biyolojik dönüşümler olarak sunulur.

 

Önsöz

André Leroi-Gourhan’ın kariyer yolu günümüz akademik dünyası için "hayal edilemez" bir nitelik taşır; çocukken okulu bırakmış ancak kendi kendini yetiştirerek Collège de France'da profesör olmuştur.

 

Leroi-Gourhan / Rusça ve Çince öğrenmiş, İnsan yapımı nesnelere olan tutkusu, hayatı boyunca bir saplantı haline gelen devasa arşivler oluşturmasına neden olmuş,

1930'ların sonunda Japonya'da yaptığı çalışmalar, onun "insanı insan yapan teknikliktir" fikrini olgunlaştırmış

 

Eserin akademik normlara uymayan yapısı (kaynakça azlığı, dipnot olmaması) ve yazarın "nükteli mizahı"

Anne Lehoërff

 

 

İnsanın İmajı

Uygarlığın her seviyesinde, en eski zamanlardan beri, insanın temel kaygılarından biri kökenlerini aramak olmuştur.

 

Dini bir metafizik veya materyalist bir diyalektik tarafından desteklenen ön tarihin, gelecekteki insanı şimdiki zamanına ve en uzak geçmişine yerleştirmekten başka gerçek bir anlamı olmadığını düşünüyorum.

 

Darwin öncesi dünyada zamanın derinliği (jeolojik zaman) bilinmediği için, insanlık dışı varlıklar (tek ayaklılar, köpek başlılar) zaman yerine uzak coğrafyalara (uzama) yerleştirildi.

Kişi kendi grubunu "ideal insan" olarak görüp, geri kalanları "canavar" veya "hayvan" olarak tanımladı.

 

XVII. ve 18. Yüzyıl

1735'te İsveçli Linnaeus, canlıların sınıflandırmasında, bir tür haline gelen insanın zoolojik konumunu kesin olarak somutlaştırdı / bu andan itibaren maymun ve insan birbirine bağlandı.

 

19. yüzyılda Darwin'in evrim teorisi, insanın karasal bir bütünlük içinde anlaşılmasını sağladı ve "İnsan maymundan türer" fikrini ortalama bilince yerleştirdi.

Neandertal fosilleri ilk bulunduğunda, bilim dünyası bunları "okuyacak" (yorumlayacak) zihinsel hazırlığa sahip değildi.

Rousseau gibi isimlerin etkisiyle, insanın önce zihnen geliştiği, sonra maddeyi eğittiği düşünülüyordu.

Zihin, çakmaktaşının yarı maymun tarafından yontulmuş olabileceğini kabul etmeye hiçbir şekilde hazır değildi.

 

Gözler yalnızca görmeye hazır oldukları şeyi görür ve insan soyunu antropoidlerden kökten ayıran şeyin ne olduğunu anlama zamanı henüz gelmemişti.

 

20. yüzyılın başında La Chapelle-aux-Saints gibi iskeletlerin bulunmasıyla paleontoloji gerçek bir bilim haline geldi.

 

Bilim insanları fosillere zihinlerindeki "ara form" (maymun ve insan arası) beklentisini dayatmaya devam etti: Neandertaller kasıtlı olarak kambur ve vahşi gösterildi

 

1920'lerden itibaren Pekin Adamı (Sinanthropus) ve Australopithecus keşifleri, eski kuramları sarsmaya başladı.

Pekin Adamı'nın hem maymunsu bir kafatasına sahip olması hem de ateş ve gelişmiş aletler kullanması bilim dünyasında şok yaratmıştır.

 

(Piltdown aldatmacası) modern bir insan kafatası ile şempanze çenesinin birleştirilmesiyle yapılan bu sahtekarlık 50 yıl boyunca kabul gördü çünkü bu sahtekarlık, bilimin o dönemki "maymun-çeneli zeki ata" beklentisine tam uyuyordu.

 

(Australopithecus keşifleri) Afrika'daki bulgular, insanın önce dik yürümeye başladığını, beynin ise çok sonra geliştiğini kanıtladı.

Saygıdeğer ata gerçekten de küçük bir beyne ve büyük bir yüze sahipti, ancak dik yürüyordu ve uzuvları insanlarda bildiğimiz oranlara sahipti.

 

İnsanlığı belirleyen dörtlü mekanizma

Dik duruş (Bipedalizm)

Kısa bir yüz (Dişlerin küçülmesi)

Özgür el (Hareketten bağımsızlaşan eller)

Alet kullanımı (Vücudun dışındaki yapay organlar)

 

Beyin ve El

“…Bu ayrıcalığa (konuşmak), dudaklarımız bedenin ihtiyaçları için ağır ve acı verici yiyecek yükünü taşımak zorunda kalsaydı, muhtemelen asla sahip olamazdık. Fakat eller bu yükü kendi üzerlerine almış ve ağzı konuşma hizmeti için serbest bırakmışlardır." / Nyssa'lı Gregory

 

(Evrim) vücudun sudan, başın yerden, elin hareketten ve beynin yüz maskesinden özgürleşmesi.

Dokümantasyonun beynin hareket adaptasyonunun ilerlemesinden yararlandığını, buna neden olmadığını göstermek için yeterli olduğu anlaşılıyor.

 

Hayvanlar dünyası, beslenme ve hareket stratejilerine göre iki temel simetriye ayrılır. Hareketsiz veya sınırlı hareketli canlılar (denizanası gibi) radyal simetriyi benimserken, insana giden yol ikili simetri ve ön kutuplaşma ile başlar. Ağzın ve duyu organlarının ön tarafta toplanması, "ön alan" (front field) dediğimiz karmaşık etkileşim bölgesini yaratır.

 

İlk omurgalılar olan Ostracoderm'lerden itibaren beyni koruyan bir kutu ve hareket organları mevcuttur. Ancak asıl devrim, solungaç yaylarından türeyen çenenin oluşmasıdır. Çene oluştuktan sonra, kafatasının tüm evrimi bu mekanik kuvvete ve hareket ihtiyacına göre şekillenir.

 

Birçok hayvanda (yengeçten memeliye kadar) ön ayaklar sadece yürümeye değil, yiyeceği hazırlamaya da hizmet eder.

Toynaklılarda el tamamen yürümeye adandığı için yüz organları (hortum, boynuz, karmaşık dudaklar) aşırı uzmanlaşmıştır.

Eğer ellerimiz olmasaydı, ağzımız sadece yiyecek koparmak için sertleşecek ve eklemli ses (dil) asla oluşamayacaktı.

 

İnsanlarda dikey pozisyonun yarattığı durum, balıktan hayvana giden yolda bir aşamayı temsil eder / Dikey pozisyon kurulduğu anda artık maymun yoktur ve dolayısıyla yarı insan da yoktur.

 

Karaya çıkan ilk canlılar için en büyük sorun, başın artık suyun kaldırma kuvveti olmadan vücudun ucunda bir "konsol" (çıkıntı) gibi asılı kalmasıdır.

Bu aşamada omurga, yanal bir esneklikten ziyade, vücudu ve başı taşıyan bir kiriş görevi görmeye başlar.

 

Teromorf sürüngenlerde ilk kez kesici, köpek ve azı dişleri (heterodonti) görülür. Bu diş farklılaşması, kafatası mimarisini doğrudan etkiler.

Teromorf sürüngenlerin vücutları memelilere benzer ancak beyinleri hala küçüktür. Beyin, mekanik olarak "pasif" bir rol oynar; kranial tonozun (kafatasının iç hacmi) büyüklüğü beyin tarafından değil, çiğneme kasları ve başın duruşu tarafından belirlenir. Beyin, bu boşluğu ancak milyonlarca yıl sonra dolduracak bir "kiracıdır."

 

Kafatasının omurgaya bağlandığı deliğin (basion) arkadan aşağıya doğru kayması, maymunların dik oturma ve hareket kabiliyetinin bir sonucudur. Bu kayma, yüzün kısalmasına ve kafatasının arka kısmının mekanik baskılardan kurtulmasına yol açar.

 

Primatlarda el, hareketten kısmen bağımsızlaşarak "teknik bir araç" olmaya başlar. Elin karmaşıklığı arttıkça, buna paralel olarak beyin de gelişir.

 

Beyin ve iskelet arasındaki ilişki, içerik ve kap arasındadır. Evrimsel tavan, beyin hacmi mekanik olarak mevcut olan tüm alana eşit olduğunda ulaşılır.

 

Arşantroplar ve Paleantroplar

Maymunlar (pithekomorfler) ve insanlar (antropomorfler)

İnsansıların (Antropiyenlerin) temel özelliği, pelvisin ve omurganın dikey ağırlığı taşıyacak şekilde değişmesidir. Bu durum, ön ayağı (eli) hareketten tamamen kurtarmıştır.

 

Australopithecus

Bu varlıklar dik yürürler ve alet yaparlar (Zinjanthropus gibi), yani "insan" gibi davranırlar; ancak beyin hacimleri bir gorilinkinden büyük değildir.

Ayaklar ve eller beyinden önce insanlaşmıştır. Dik duruş bir kez kurulduğunda, yüz kısalmış, köpek dişleri küçülmüş ve beyin için "kranial yelpaze" açılmaya başlamıştır.

 

Neandertallerin beyinleri modern insanınki kadar büyüktür ancak şekli farklıdır. Kafatasları arkadan (oksipital) genişlemiştir ancak alınları hala "kaş kemeri" (orbital vizör) tarafından kilitlenmiştir.

 

İnsan evrimindeki son büyük adım, yüz yapısının (özellikle köpek dişi köklerinin ve çiğneme kaslarının) gerilemesiyle alnın bu kilitten kurtulup ileriye doğru çıkmasıdır.

 

Dikey duruş sayesinde kafatası omurganın tepesinde dengelenince, kafatasının arkası ve yanları üzerindeki mekanik baskı kalkmıştır. Beyin bu boşluklara doğru bir yelpaze gibi genişlemiştir.

Evrimsel kazanç sadece hacimde değil, özellikle orta fronto-parietal (ön ve yan) bölgelerdeki korteks yüzeyinin artışındadır. Bu da daha karmaşık el hareketleri ve zihinsel süreçler anlamına gelir.

 

Modern nöroloji, kortekste vücudun her parçasının bir karşılığı olduğunu (Homunculus) kanıtlamıştır.

Korteksteki hücre sayısı, o organın boyutuna değil, hareketinin inceliğine bağlıdır.

Hem maymunda hem de insanda birincil motor alanın büyük kısmı yüz ve ellere ayrılmıştır.

 

Kortikal Yelpazenin Dört Aşaması

Yürüyen Dört Ayaklılar: Sadece yüz organları (ağız/burun) belirgindir; ön ayakların beyinde özel bir temsili yoktur.

Kavrayan Dört Ayaklılar (Etçiller/Kemirgenler): El bireyselleşmeye başlar, teknik potansiyel doğar.

Maymunlar (Pithekomorflar): Birincil motor alana bir ön-motor alan eklenir. El ve yüz oyunları karmaşıklaşır.

İnsansılar (Antropiyenler): Dik duruşla kranial yelpaze tam açılır. Sisteme yeni alanlar eklenir.

 

Beyinde el ve yüzü kontrol eden merkezler yan yanadır. Maymunda bu sadece yiyecek hazırlama koordinasyonudur. İnsanda ise bu biyolojik komşuluk, jestler ve konuşmanın koordinasyonuna, daha sonra da yazıya (sesin el ile transkripsiyonu) dönüşür.

 

İlk aletler (doğrayıcılar/choppers), rastgele kırılmış taşlar değildir. Sabit bir forma (stereotip) ve vuruş tekniğine sahiptirler.

El, savunma ve beslenme işlevini (pençe/diş) yitirdiğinde, alet bu biyolojik boşluğu dolduran "yapay bir organ" olarak ortaya çıkar.

 

Australantrop sadece tek bir vuruşla (doğrama) alet yaparken, Arkantrop önce uygun taşı seçer, sonra onu belirli bir forma sokmak için bir dizi ardışık darbe uygular.

Bu dönemde alet, biyolojik bir refleks olmaktan çıkıp zihinsel bir tasarıma (stereotip) dönüşmeye başlar.

 

Neandertallerle birlikte aletler çeşitlenir; kazıyıcılar, uçlar ve delici aletler belirli işler (deri yüzme, kasaplık) için özelleşir.

Neandertaller sadece mağaralarda değil, dairesel kulübelerde ve açık alanlarda da yaşıyorlardı.

 

Neandertallerin ölülerini belirli bir pozisyonda (genellikle ana rahmindeki gibi bükülmüş) ve çukurlara gömdükleri kesinleşmiştir.

Ölüye gösterilen bu özen, sadece fiziksel hayatta kalma güdüsünün ötesine geçildiğini, sembolik bir düşünce dünyasının başladığını gösterir.

 

Bir taş alet yapmak için izlenen vuruş sırası (sözdizimi), bir cümle kurmak için izlenen kelime sırasıyla aynı zihinsel mekanizmayı kullanır.

Hayvanların ses sinyalleri anlıktır. İnsanın aleti ise "kullanımdan sonra da var olmaya devam eder". Bu kalıcılık, kavramın (kelimenin) zihindeki kalıcılığıyla eşdeğerdir.

 

Neantroplar

İnsan kafatasının evrimi

Arka Kısmın Temizlenmesi: Dik duruşla birlikte kafatası omurga üzerinde dengeye oturmuş, ense kaslarının baskısı azalmıştır.

Yüzün Küçülmesi: Dişlerin ve çiğneme kaslarının gerilemesi, alnın (prefrontal bölge) önündeki mekanik engeli kaldırmıştır.

Hacimden Yapıya Geçiş: Neandertallerde beyin hacmi zaten modern insan seviyesine (yaklaşık 1500 cm³) ulaşmıştı. Homo sapiens (Neantrop) ile birlikte gerçekleşen asıl değişim hacim artışı değil, beynin ön loblarının (frontal bölge) istilası ve yeniden düzenlenmesidir.

 

İnsan yüzünün evrimini yöneten gizli güç dişlerin küçülmesidir.

 

Beynin son özgürleşen kısmı olan prefrontal korteks, insanı biyolojik dünyadan koparan asıl merkezdir.

Lobotomize edilen hastalarda görüldüğü gibi, bu bölge kişilik, gelecek planlama ve ahlaki yargıların merkezidir.

Prefrontal lobun gelişimiyle birlikte, evrimin motoru artık biyoloji değil, toplum ve kültür olmuştur.

 

İnsan artık biyolojik olarak değişmek yerine, yeteneklerini dışsal araçlara (teknolojiye) aktararak evrimleşmektedir. Bu, türün biyolojik bir çıkmaza girdiğinin veya yeni bir varoluş biçimine (belki de makinelerle bütünleşmiş bir yapıya) evrildiğinin işareti olabilir.

 

Beyin hacmi artarken teknik ilerleme de buna paralel, yavaş bir seyir izler. Teknik, adeta biyolojinin bir "salgısı" gibidir.

Homo Sapiens ile birlikte beyin hacmi sabitlenir (yaklaşık 1500 cm³), ancak teknik ilerleme eğrisi aniden dikey hale gelerek gökyüzüne fırlar.

Bu kırılma noktası, zekanın artık biyolojik bir organın içine sığmadığını, "dışsallaşarak" kendi toplumsal ve teknik tarihini yazmaya başladığını gösterir.

 

Bir Sahra el baltası ile Fransa el baltası neredeyse farksızdır. Milyonlarca yıl boyunca tek bir "insanlık kültürü" varmış gibi görünür.

Teknik evrimin hızı, insan gruplarının birbirinden ayrışmasına (etnikleşmesine) neden olur.

Üst Paleolitik dönemde bölgesel varyantlar patlar. Sadece 20.000 yıl içinde, sadece Batı Avrupa'da yüzlerce farklı alet tipi ortaya çıkar.

İnsanlık, bu aşamada biyolojik bir tür olmaktan çıkıp, "kültürel bir varlık" haline gelmiştir. Teknik artık yavaş bir evrim değil, yıldırım hızında bir devrimdir.

 

Sosyal organizma

İlkel grup, geniş bir alanda rastgele dolaşan bir sürü değildir. Aksine, su kaynaklarını, mevsimlik meyveleri ve hayvan göç yollarını bilen, belirli bir bölgeyi döngüsel olarak ziyaret eden bir yapıdır.

Et ve kaliteli bitki kaynaklarının seyrekliği, ilkel grupların kalabalık olmasını engeller. Bu gruplar genellikle 10 ila 30 bireyden oluşur.

 

Erkek (Avcı): Daha yüksek saldırganlık ve hareketlilik gerektiren büyük avlara odaklanır.

Kadın (Toplayıcı): Çocukların yavaş büyümesi nedeniyle daha az hareketli olup, bitkisel kaynaklar ve küçük canlıların toplanmasında uzmanlaşır.

Sonuç: Bu iki farklı üretim biçimi, "evlilik grubunu" (çifti) vazgeçilmez bir ekonomik birim haline getirir. Biri olmadan diğerinin hayatta kalması çok güçtür.

 

Zamanla bu küçük hücreler, evlilik bağları ve ürün değişimi ile büyük sistemlere bağlanır. Homo sapiens ile birlikte, bu sistemler kendi "üsluplarını" (geleneklerini) yaratarak farklı etnik kimliklere bürünür.

 

İnsan, biyolojik sınırlarını teknik ve sosyal örgütlenme ile aşmıştır.

 

Dağlık bölgelerdeki dar vadiler, hem yabani tahılların (buğday, arpa ataları) yoğunlaştığı alanlardır hem de yabani sürülerin (keçi, koyun) hareketlerini doğal olarak kısıtlayan "koridorlar" işlevi görür.

Tarım, insanı toprağa ve "stoklara" bağlar. Bu bağlanma, zincirleme bir reaksiyon başlatır.

 

Avcı-toplayıcı sürekli hareket halindedir. Çiftçi ise hasat sonrası "boş zamana" (serbest saatlere) sahiptir. Bu boş zaman, gıda üretimiyle uğraşmayan "teknisyenlerin" (çömlekçi, metalürji uzmanı) ortaya çıkmasını sağlar.

 

Gıda stokları, korunması gereken bir "sermaye" haline gelir. Bu durum, stokları yöneten şeflerin, onları koruyan savaşçıların ve tarlada çalışan köylülerin ayrıştığı dikey bir toplum yapısını doğurur.

 

Tarım toplumunda "teknisyenlerin" serbest kalmasıyla, insanlık binlerce yıllık durağanlıktan kurtulur ve büyük teknik devrimler ardı ardına gelir.

Yerleşik yaşam, ağır ve kırılgan kapların kullanımını mümkün kılar. Ateşin kontrolü, kili kalıcı bir malzemeye dönüştürür.

Ateş üzerindeki uzmanlaşma, maddedeki gizli gücü (bakır, bronz, demir) açığa çıkarır.

Karmaşıklaşan stok yönetimini ve mülkiyeti kaydetme ihtiyacı, soyut sembollerin (yazı) doğuşunu tetikler.

 

Teknoloji zanaatkarın (Prometheus/Vulcan) omuzlarında yükselir. Ancak zanaatkar, hiyerarşide her zaman "alt" konumdadır. Toplum, mühendisi veya teknisyeni "usta bir el" olarak görürken, prestiji "sembollerle" uğraşan rahibe, şefe veya askere verir.

Medeniyetin iskeleti metaldir.

Isıyı 1000°C'nin üzerine çıkarma becerisi, sadece yeni aletler değil, aynı zamanda yeni bir sosyal sınıf ve güç dengesi yaratmıştır. Metalurji ve yazı (muhasebe/kayıt için) aynı anda doğmuştur; çünkü her ikisi de stok yönetimi ve iktidar ile ilgilidir.

 

18. yüzyıla kadar şehir yapısı neredeyse hiç değişmedi. Ancak Sanayi Devrimi, tarımsal-metalurjik dengeyi bozdu.

Fabrikalar hammadde ve enerji kaynaklarına (kömür/çelik) yakın yerlere taşındı. Bu durum, eski "duvarlı şehir" modelini yıkarak devasa endüstriyel kümelenmelere yol açtı.

Teknoloji artık insan vücudundan tamamen kopmuş, kendi hızını belirleyen yapay bir sinir sistemi (otomasyon/elektronik) haline gelmiştir.

İnsan ekonomisi hala "yırtıcı" bir karakterdedir; doğayı (petrol, maden, toprak) tüketerek büyür.

İnsanın evrimi, biyolojik bedenden kolektif teknik bedene doğru kaymıştır.

 

Dilin sembolleri

Grafik tasarım gerçekliğin kopyası olarak değil, "soyut" ve ritmik işaretlerle başlamıştır.

Avustralya yerlilerinin kullandığı churingalar (üzeri spirallerle kazınmış taşlar), bu soyut işaretlerin birer "bellek mandalı" olduğunu gösterir. Kişi parmağıyla bu çizgileri takip ederken bir miti anlatır.

 

(Lascaux, Altamira)

Mağara duvarlarındaki hayvanlar rastgele çizilmemiştir. Bizon ve at merkezde, geyikler kenarda, yırtıcılar ise çevrededir. Bu, bir hikayenin (mitin) mekansal olarak yazılmış halidir.

 

Doğrusal yazı (satır satır okunan) tek boyutludur. Mitogram ise aynı anda birçok anlamı barındıran, bakıldığında bütün bir mitolojik evreni hatırlatan üç boyutlu bir ifade biçimidir.

 

Yazı, sanatsal bir dürtüden ziyade tarım toplumlarındaki stok tutma (muhasebe) ihtiyacından doğmuştur. Çuvalların ve hayvanların sayılması, sembollerin yan yana dizilmesini (doğrusallaşma) zorunlu kılmıştır.

 

Mısır hiyeroglifleri veya erken Çin yazısı hala "mitogram" izleri taşırken, modern alfabeler görselliği tamamen öldürerek sembolü sadece bir sese (fonetik) indirger.

 

Bir kelimeyi okurken zihnimizde uyanan yan anlamlar (şimşek, buhar, ateş), rasyonel düşüncenin budadığı o zengin sembol dünyasını canlı tutar.

 

Yazının Fenike ve Yunan alfabesiyle "doğrusallaşması", insan zihninde devrimsel bir daralmaya yol açmıştır.

Mitolojik düşünce "ışınsal" ve dağınıktır (deniz yıldızı gibi). Alfabetik yazı ise düşünceyi tek bir çizgiye (disipline) sokar. Bu, bilimin ve teknik verimliliğin anahtarıdır ancak hayal gücünün yoksullaşması pahasına elde edilmiştir.

 

Okumak bir yorumlama çabası gerektirir; kelimeler zihinde kişisel imgeler doğurur. Ancak sesli sinema ve televizyon, bireye "hazır ve mükemmel" bir gerçeklik sunar.

Görüntü ve ses dışarıdan tam olarak verildiğinde, zihnin sembol yaratma kası körelir.

 

Hayal gücü zekanın temel özelliğidir ve bu yetinin zayıflaması toplumsal eylem özelliğinin kaybına yol açabilir.

 

Alet: Elin işini makineye devretmesi.

Yazı: Belleğin kağıda devredilmesi.

Görsel-İşitsel: Hayal gücü ve algının manyetik bantlara ve ekranlara devredilmesi.

İnsan artık biyolojik bir varlık olmanın ötesinde, kendi yarattığı teknolojik ağın bir parçasıdır.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder