24 Aralık 2024 Salı

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 2, Hafıza ve Teknik - Notlar

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 2, Hafıza ve Teknik - Notlar

Le Geste et la Parole, La mémoire et les rythmes, Albin Michel, 2009

 


Toplumsal hafızanın gelenek, dil ve araç kullanımı yoluyla nesiller arası aktarımını inceler. Yazar teknik ilerlemenin biyolojik evrimle paralelliğine dikkat çeker.

 

Hafızanın Özgürleşmesi

Canlı tasnifi

Alt Omurgasızlar: Tepkileri, basit ve otomatik "kısa devre" programlardan oluşur. Bir robot gibi dış uyarana doğrudan yanıt verirler.

Böcekler (Sosyal Böcekler): Davranış programları genetik olarak çok karmaşık ve kusursuzdur. Ancak bu programlar "sanal bir hafıza" gibidir; esneklikleri yoktur, öğrenme kısıtlıdır.

Omurgalılar ve Memeliler: Evrim ilerledikçe, genetik olarak belirlenmiş "sabit" programların yerini, bireyin yaşamı boyunca edindiği seçim ve kontrol marjı alır.

İnsanı hayvandan ayıran şey "zekası" değil, bu zekayı dil ve semboller aracılığıyla kullanma biçimidir.

Hayvan deneyimin içinde hapsolmuşken, insan yaşadığı durumu sembollere (kelimelere) döker. Bu sayede fiziksel bir eylem gerçekleştirmeden önce zihninde farklı seçenekleri karşılaştırabilir.

 

İnsan beyni "neredeyse boş" doğar. Bir at hemen koşabilirken, insan her şeyi toplumdan öğrenmek zorundadır.

 

Hayvanlarda hafıza türseldir (tüm arılar aynı şeyi yapar). İnsanlarda ise etniktir (her toplum kendi geleneğini inşa eder).

 

Teknik araçlarımız (silahlar, makineler) devasa bir hızla gelişti. Fakat biyolojik ve ahlaki dürtülerimiz (saldırganlık, yırtıcılık) hala Paleolitik düzeyde kalmıştır. İnsan beyni fiziksel olarak on binlerce yıldır aynıdır. Teknik olarak "uzay çağına" ulaşsak da, genetik kodlarımızda hala "yırtıcı" dürtüler taşırız.

 

İnsanın teknik ve sosyal eylemlerini nöropsişik bir hiyerarşiye oturtur:

Otomatik Davranış (Derin Seviye): Biyolojik arka planımızla ilgilidir. Beslenme, cinsellik ve temel bedensel tutumlar bu seviyededir. Genetik bir temel üzerine etnik alışkanlıkların (kültürün) işlendiği yerdir.

Mekanik Davranış (Yarı Gölge Seviye): Günlük hayatta düşünmeden yaptığımız "rutin" eylemlerdir (yazı yazmak, araba sürmek, giyinmek). Bu seviye hayvanda "içgüdü"nün yaptığı işi insanda üstlenir. Bilinçli bir müdahale gerektirmez ancak bir sorun çıktığında hemen bir üst seviyeye (berrak bilince) geçilir.

Berrak Davranış (Bilinçli Seviye): Dilin doğrudan müdahale ettiği seviyedir. Operasyonel zincir bozulduğunda (örneğin bir makine bozulduğunda) tamir etmek, plan yapmak veya icat etmek için bu seviye devreye girer.

 

Yürüme şeklimizden yemek yeme tarzımıza kadar her şey "etnik" birer izdir.

Bir bireyin topluma uyumu, bu mekanik zincirleri sorunsuz bir şekilde çalıştırabilme kapasitesine bağlıdır.

 

Jest ve Program

İnsan evrimi, başlangıçta biyolojik olan yeteneklerin (ısırma, kesme, vurma) kademeli olarak vücut dışına, yani nesnelere ve makinelere aktarılma sürecidir.

 

Bir bıçak aslında elin ucuna takılmış bir "kesici diş"tir. Bir çekiç ise yumruğun ya da azı dişinin vurma işlevini üstlenir.

 

İnsan dik durmaya başladığında ağız (çene) birincil ilişki organı olmaktan çıkmış, bu görev ellere geçmiştir.

 

Motor becerilerin evrimi

Çıplak El: Elin doğrudan nesneyle temas ettiği, yoğurduğu, tuttuğu aşama primatlardan miras kalmıştır ve hala en zengin jest fonumuzdur.

Doğrudan Motor Beceriler: Elin bir aleti tuttuğu ve hareketin kaynağının kol kasları olduğu aşama.

Dolaylı Motor Beceriler (Manuel Makineler): Hareketin yönünün veya gücünün bir düzenekle değiştirildiği aşama.

Motor Becerilerin Dışsallaştırılması: Kas gücünün yerini hayvan, rüzgar, su ve son olarak buharın aldığı aşama. El artık motor değil, sadece süreci başlatan bir "tetikleyici"dir.

 

Elektronik cihazlar, transistörler ve hafıza üniteleriyle makineler artık kendi "duyusal-motor" sistemlerine sahip oldu.

 

İnsan sadece aletini ve kas gücünü değil, artık motor belleğini de makineye devretmiştir.

 

(Makine/robot) İnsan, kendi zayıf ve ölümlü bedeninin yetersizliklerini, dışsallaştırdığı bu "mekanik ikiz" ile aşmaya çalışır.

 

Makinelerin dönüşümü

Orta Çağ saatçiliği ve Vaucanson’un otomatları, her hareketi kendi içindeki fiziksel bir parçaya (kamlar, dişliler) kodlamıştı. Burada hareket sabittir ve değiştirilemez.

Dokuma tezgahlarındaki "delikli kartlar", programı makinenin gövdesinden ayırdı. Bu, gerçek bir sinir sistemi olmasa da, dışarıdan müdahale edilebilir bir "zeka" (hafıza şeridi) eklenmesiydi.

Günümüz makineleri artık sadece emir almıyor; duyargalarıyla (sensörler) çevreyi algılıyor, hatalarını düzeltiyor ve kendi eylemini yönlendiriyor. Bu, biyolojik anlamda evrimleşmiş yüksek omurgalıların mekanik karşılığıdır.

 

Teknolojik sıçrama o kadar hızlıdır ki, biyolojik insan bu hıza yetişemez. İlerleme artık bireyi değil, toplumsal organizmayı güçlendirir. İnsan, devasa bir makinenin içindeki "işlevsizleşmiş bir hücre" olma riskiyle karşı karşıyadır.

 

Paleolitik'ten 19. yüzyıla kadar el, düşüncenin en sadık hizmetkarı ve yaratıcısıydı.

Elin teknik süreçten çekilmesi, insanın gerçeklikle olan estetik ve zihinsel bağını koparma riski taşır.

 

İnsan, hafızasını, kas gücünü ve şimdi de el becerisini makinelere devretmiştir.

 

Hafızayı Genişletmek

Belleğin biçimleri

Hayvan Hafızası (Genetik): Tür tarafından önceden belirlenmiş, dar ve uzmanlaşmış genetik kanallarla aktarılır. Hayvan bu "programın" dışına çıkamaz.

İnsan Hafızası (Etnik/Toplumsal): Dil aracılığıyla oluşur ve toplumda saklanır. İnsan, "içgüdü" yerine toplumdan aldığı geniş bir "program klavyesini" kullanır.

Mekanik Hafıza (Yapay): İnsan tarafından makineye sokulan bir koddur. Hayvan hafızasına benzer şekilde "dar bir klavyesi" vardır ancak bu klavye insan tarafından programlanabilir.

 

Bilginin korunma ve aktarılma yöntemleri

Sözlü İletim: Bilgi yaşlıların, ozanların ve rahiplerin hafızasındadır. Kişisel ve yereldir.

İlk Yazılı Aktarım: Yazı, başlangıçta günlük işleri değil, "istisnai" olanı (borçlar, hanedanlar, takvimler) kaydetmek için doğmuştur.

Yönlendirme Girişimleri (Ansiklopedi Dönemi): Matbaa ile bilgi birikimi devasa boyutlara ulaşınca, bilgiyi "bulma" sorunu doğmuştur. 18. yüzyılın ansiklopedileri, bilgiyi parçalara ayırıp alfabetik olarak indeksleyen "mekanik bir bellek" gibidir.

Kart Sistemleri (Dosyalama): 19. ve 20. yüzyılda kütüphaneler o kadar büyüdü ki, bireysel hafızanın bunları kavraması imkansızlaştı. Kart katalogları, insanın dışsallaştırılmış ilk "yapay serebral korteksi" (beyin kabuğu) olarak işlev görmeye başladı.

Elektronik Bellek ve Entegratörler: Verinin iki terimli bir koda (0 ve 1) dönüştürüldüğü aşamadır.

 

İnsan beyni (korteks), artık modern dünyanın veri yükünü taşıyamayacak kadar "yetersiz" ve "eski" bir organdır.

Makinelerin henüz dokunamadığı tek alan, el-dil-duyu-motor korteks üçgeninin yarattığı o benzersiz "insani" öz ve duygusallıktır.

İnsan, evrimine artık nöronlarıyla değil, dışsallaştırdığı teknolojik organlarıyla devam etmektedir.

 

Etnik Semboller

Paleontolojiye Giriş

Estetik, insanın doğal ve sosyal çevresiyle kurduğu duygusal uyum kodudur.

 

Estetik, en basit omurgasızlarda bile olan ritimlere tepki verme ve duyusal algı (tat, koku, dokunma) üzerine kuruludur.

İnsanda bu biyolojik algılar "entelektüelleşir". Yemek yeme eylemi "mutfak kültürüne", barınma ihtiyacı "mimariye", sesler ise "müziğe" dönüşür.

Tıpkı elin alete, hafızanın yazıya dönüşmesi gibi; estetik de vücuttan dışarı çıkar. Dans, müzik ve resim; bedensel ritimlerin ve görsel algıların nesnelleşmiş halleridir.

 

Estetiğin Dört Düzeyi

Fizyolojik Düzey: En temel düzeydir (tat, koku, dokunma, vücut duruşu). Paleolitik insandan modern insana en az değişen kısımdır.

Teknik Düzey: Bir aletin sadece işlevsel değil, aynı zamanda "güzel" veya "dengeli" olmasıdır. İşlevsel estetiği temsil eder.

Sosyal Düzey: Toplum içindeki nezaket kuralları, giyim kuşam ve törenler. Bireyin grup içindeki konumunu belirleyen sembolik jestlerdir.

Mecazi (Figüratif) Düzey: Sanat ve edebiyat. Sembolizmin en üst noktasıdır; gerçeklikten kopup tamamen işaretlere dönüştüğü aşamadır.

 

Her toplumun kendine has bir "stili" vardır.

Balta kullanmak mekanik bir zorunluluktur, ancak baltayı belirli bir estetikle sallamak veya süslemek bireysel ve etnik bir tercihtir.

 

Yapay zeka (elektronik beyinlerin) bir gün "en iyi satacak heykeli" veya "en çok beğenilecek resmi" istatistiksel olarak hesaplayabilecektir. Hatta makineler, milyonlarca "iyi eylemi" analiz ederek ahlakı ve adaleti hormonel veya fizyolojik verilere indirgeyecektir.

Peki o zaman insandan geriye ne kalacak?

 

Eğer estetik olmasaydı, insan sadece çok verimli bir "sosyal makine" (bir karınca kolonisi gibi) olurdu. Estetik, bireye o devasa kolektif organizma içinde bir "stil" ve "kişilik" alanı açan yegane unsurdur.

 

Bedensel Temeller Değerler ve Ritimler

Birçok kültürde "ikinci bir durum" veya "vecit" hali arayışı, vücudun normal ritimlerini bozarak (oruç, uykusuzluk, yoğun dans) elde edilir. Bu, bireyi günlük "sosyo-teknik" döngüden çıkarıp kozmik bir zamana yerleştirir.

 

Yoga veya Tao gibi öğretiler, iç organların (nefes, kalp) kontrolü yoluyla bir "estetik denge" kurmayı amaçlar. Burada estetik, midedeki bir arınma ile başlayıp felsefi bir zirvede biter.

 

Akrobasi, dans ve uçuş rüyaları; yerçekiminin ve kasların günlük rutininden kurtulma çabasıdır. Bu, mekanın "kaslı" bir algısıdır.

 

"Sıraya girmek" veya askeri geçit törenleri, bireysel kas hareketlerini kolektif bir ritme hapseder. Toplum, bu ritmik şartlandırma yoluyla bireyi bir "makine parçası" haline getirir.

 

Geleneksel toplumlarda tarlada şarkı söyleyerek çalışmak, teknik işi estetik bir ritme dönüştürür ve işçiyi topluma bağlar. Modern endüstride ise bu bağ kopmuş, ritim bir "zorlama" haline gelmiştir.

 

İnsan, diğer hayvanlardan farklı olarak zaman ve mekanı sembollere dönüştürmüştür.

 

Eğer koku alma duyumuz baskın olsaydı, "koku resimleri" veya "parfüm mimarileri" gibi bambaşka sanat formlarımız olurdu.

 

Estetik, "yukarıdan aşağıya" inen bir düşünce değil, "aşağıdan yukarıya" (mideden ve kaslardan beyne) yükselen bir süreçtir.

 

Tat alma organları (dil) aslında sadece zehirli olanı haber veren alarm organlarıdır. Gelişmiş mutfaklar sadece tadı değil, sıcaklık zıtlıklarını (sıcak çorba-buzlu şerbet) ve kıvamları (çıtır-yumuşak) birer estetik enstrüman gibi kullanır.

 

Koku, yansıtıcı zekaya değil, beynin en eski kısımlarına (rinensefalon) hitap eder. Bu yüzden bir koku, çocukluktan kalma bir anıyı görsel bir imgeden çok daha yoğun bir şekilde canlandırabilir.

 

İnsanda dokunma duyarlılığının zirvesi dudaklar (beslenme ve duygusallık) ve parmak uçlarıdır (teknik ve figürasyon).

Tespih boncuklarını çevirmek veya bir taşı parmaklar arasında oynatmak, zihni sakinleştiren ve bedensel dengeyi sağlayan "mikro-estetik" bir eylemdir.

 

Fonksiyonel Estetik

İnsan evriminin en somut dışavurumu işlevsel estetik

Bir nesnenin "güzelliği" ile onun "işlevine uygunluğu" arasındaki sarsılmaz bağdır.

 

Havacılık ve otomobil tasarımında form, akışkanlar mekaniği yasalarına uydukça estetik bir dengeye ulaşır. İlk otomobiller at arabasını taklit ediyordu (figürasyon), ancak modern araçlar havanın direncine göre şekillenerek kendi "işlevsel güzelliğini" buldu.

 

Bir uskumrunun hidrodinamik vücudu veya bir albatrosun kanatları, doğadaki mükemmel işlevsel formüllerdir. İnsan mühendisliği (örneğin bir uçak kanadı), aslında bu doğal mekanik determinizmin bir devamıdır.

 

Bir nesne ne kadar çok işleve sahipse her bir işlevdeki mükemmelliği o kadar azalır. Saf işlevsel güzellik, bız veya iğne gibi tek bir görevi olan nesnelerde zirveye ulaşır.

 

En teknik nesnelerde bile (roketler veya yarış arabaları gibi), o nesneyi üreten kültürün "stili" hissedilir.

 

Neolitik dönemden günümüze balta işlevi değişmemiştir.

 

Her alet şu üç değerin birleşimidir:

İdeal mekanik işlev.

Malzemenin getirdiği teknik çözümler.

Etnik grubun estetik stili.

 

Ritim, sadece müzikte değil, alet yapımında da merkezi bir rol oynar.

 

Dans ve müzik (figüratif ritim) hayal gücünü ve toplumsal durumu yansıtırken; çekiçleme veya kesme (teknik ritim) fiziksel dünyayı dönüştürür.

 

Modern dünyada ritim tamamen mekanize olmuştur. Bu durum, insanın ritmik yaratıcılığını (figürasyonu) bir krize sokmuştur. İnsan, makineleşmiş bir dünyada kendi "mitolojik" ve "estetik" varlığını korumaya çalışmaktadır.

 

İşlevsel estetik "madde yasalarına" (fizik ve matematik) dayanır. Ancak insan, bu yasaların içine kendi etnik mührünü (stilini) basarak, aleti sadece bir "araç" olmaktan çıkarıp bir "kültür nesnesi" haline getirir.

 

Toplumun Sembolleri

Hayvanlar için zaman ve mekan biyolojik birer veridir (mevsimler, göç yolları, yuva). İnsan için ise bunlar, semboller aracılığıyla kontrol altına alınan kavramlardır.

 

Arkeolojik veriler, ilk yerleşik barınakların (Mousterian (Neandertal) ve Paleolitik) ortaya çıkışıyla ilk grafik sembollerin (ritmik çizgiler) ortaya çıkışının eşzamanlı olduğunu gösterir.

 

İlk toplumlarda zaman soyut bir kavram değil; mühür balığının dönüşü, tahılın olgunlaşması gibi "işlevsel" bir döngüdür.

Toplum karmaşıklaştıkça (Mısır, Mezopotamya), zaman dinsel ve askeri bir ihtiyaç haline gelir. Çanlar ve kornalar, bireyleri kolektif bir mekanizmanın hücresi haline getirir.

 

Gezgin Avcı: Dünyayı bir güzergah (mitolojik yolculuk) olarak görür.

Yerleşik Çiftçi: Dünyayı kendi ambarının etrafındaki merkezcil daireler olarak kurar (Cennet Bahçesi imgesi).

 

(Çatalhöyük/Hacılar)

Evler sadece barınak değil; ölülerin platformların altına gömüldüğü, duvarların fresklerle süslendiği sembolik evrenlerdir.

 

Antik şehirler sadece barınma alanları değil, evrensel düzenin (kozmos) rasyonel ve geometrik birer kopyasıdır.

Roma ve Klasik Antikite: Şehir, vahşi doğanın antitezi olan tam bir geometrik düzendir.

Orta Çağ: Roma planının üzerine dairesel ve savunmacı yapılar eklenir. Kudüs, dünyanın merkezi olarak haç şeklinde dört yöne açılan bir haritadır. Her katedral, gökyüzü ile yeryüzünü bağlayan dikey bir eksendir.

Merkezin cennetle (yukarı) ve cehennemle (aşağı) bağlantısı, antik zigguratlardan ortaçağ kiliselerine kadar sabit kalır.

 

Rönesans ve sonrasında şehir, metafizik bir tapınak olmaktan çıkıp rasyonel bir "makine" haline gelmeye başlar.

Sanayi devrimi ve demiryolları, binlerce yıldır süregelen "insan ölçeğindeki" mikrokozmosu parçalamıştır.

İnsan, "adımın hızı" ile sınırlı biyolojik zamanından koparılmış; telefon, tren ve televizyonun yarattığı soyut ve anlık bir zamana hapsedilmiştir.

Modern insanın doğayla bağı, artık sadece saksıdaki bitkiler, hayvanat bahçeleri veya ekrandaki belgeseller (pasif kaçış) aracılığıyla sağlanan bir "örnekleme" düzeyine inmiştir.

 

Gelecekte şehir yaşanmış bir gerçeklikten ziyade, televizyon ekranlarına hapsolmuş, görsel-işitsel tekniklerle sağlanan yapay bir "kozmik huzur" olacaktır.

 

Giysi, bireyin hangi gruba, yaşa ve sosyal statüye ait olduğunu gösteren bir "kod"dur. Bir asır önce bir Avrupalının kravatı veya bir Melanezyalının dövmesi, o kişinin toplumsal hiyerarşideki yerini milimetrik olarak belirlerdi.

 

Modern dünyada bölgesel kıyafetlerin yerini "evrensel üniformanın" (takım elbise, jean vb.) alması, bireyin bağımsızlığını kaybetmesinin işaretidir. Birey artık kendi etnik grubunun bir öğesi değil, küresel bir makro-organizmanın (mega-etniklik) değiştirilebilir bir hücresidir.

 

İlkel toplumlarda her eylem bir törendir; şamanın dansı veya kabilenin ritüeli hem gerçek hem de mecazidir. Katılımcılar hem oyuncu hem seyircidir.

Modern toplumlarda bu roller ayrılmıştır. Birey artık kendi hayatının "aktörü" değil, televizyon ve radyo aracılığıyla başkalarının (prenslerin, futbolcuların, sinema yıldızlarının) hayatını izleyen pasif bir "seyirci"dir.

 

Modern insan, çalışma saatleri ve tatil programlarıyla önceden koşullandırılmıştır. "Yıllık izin" veya "hafta sonu", aslında merkezi bir sistem tarafından verilen kontrollü bir kaçış alanıdır.

 

Tüm bireylerin aynı anda aynı yayınları izlemesi ve aynı ritimle hareket etmesi, insanlığı poliplerin veya karıncaların kaderine - bireyin sadece bir hücre olduğu kolektif bir yapıya - doğru sürüklemektedir.

 

Toplumsal ilişkiler görsel-işitsel tekniklerle dışsallaştırılmıştır. İnsan artık kendi şarkısını söylemez; bunun yerine televizyondaki sunulanı izler.

Yaşanmış gerçeklikten kopan insanlık, hayal gücünü sadece müzelerden veya dijital arşivlerden alınan kopyalarla besleyebilir hale gelir.

 

Biçimlerin Dili

Figüratif sanat, "tuhaf" ve sıra dışı formların (fosiller, kristaller) toplanması ve tanınmasıyla başlamıştır.

Figürasyon; teknik ve dilden ayrılamaz. Hepsi aynı biyolojik yolları izler: Beden ve el, göz ve kulak.

 

Araç (el), dil (ses) ve ritim (vücut/hareket), insanlaşma sürecinin birbirine bitişik üç yönüdür.

 

Sanat, doğrudan resim yaparak başlamamıştır. İlk aşama, doğadaki sıra dışı formların fark edilmesi ve toplanmasıdır.

 

Sanat, tıpkı kelimeler gibi bir "anlam iletme" aracıdır.

 

Sanat, insanın dış dünyayı "insanlaştırma" ve kontrol etme çabasının en üst seviyesidir.

 

Sanatın evrimi, tekniklerin mükemmelleşmesi gibi sürekli yükselen bir eğri değil, sosyo-ekonomik değişimlerle şekillenen döngüsel bir süreçtir.

 

İlk sanatın başarısı, bir mamutun kuyruğundaki kılları saymak değil, kelimelerin dili ile formların dili arasındaki bağlantıyı kurabilmiş olmasıdır.

 

Paleolitik resimlerde "hikaye" (narrative) yoktur; bizon tarafından öldürülen adam sahnesi (Lascaux) gibi çok nadir istisnalar dışında, figürler zamansız bir boşlukta asılı durur.

Bu sanat, bir olayı anlatmak yerine bir kavramı (miti) sembolize eder. Bu, resmi bir "okuma" eylemine dönüştürür; yani resim, bakılan bir sahne değil, çözülen bir koddur.

 

Gerçeküstücülerin ilkel sanatlara duyduğu ilgi tesadüf değildir. Her iki akım da simetriyi, perspektifi ve klasik anlatı düzenini reddederek "anahtar öğeler" (semboller) üzerinden bir anlam dünyası kurmaya çalışır.

 

Hayali Özgürlük ve İnsanın Kaderi

Teknik ve dil aracılığıyla bedenimizin dışına çıkardığımız her şey (aletler, kitaplar, makineler) "hayali" bir dünya yaratmıştır.

Fizyolojik olarak hala ren geyiği peşinde koşacak şekilde tasarlanmış olan bedenimiz, bugün "yanmış yağ atmosferinde" (şehirlerde) oturarak hareket etmeye zorlanmaktadır.

 

İnsan zihni için satır satır okumak yorucudur. Bu yüzden 19. yüzyıldan itibaren (çizgi romanlar, sinema, televizyon) insanlık hızla "görsel-işitsel mitogramlara" geri dönmüştür.

 

Modern insan, artık kaslarını ve duyularını kullanmak zorunda olmadığı bir dünyada yaşamaktadır. Bu durum, ciddi bir "psiko-fiziksel denge" sorunu yaratır.

 

Dört olası çözüm

Atomik Felaket: İnsanın kendi gücüyle kendi sonunu getirmesi.

Mistik Kozmik Birleşme: Teilhard de Chardin'in "Omega Noktası" (beklenebilir ama pratik değil).

Tam Sosyalleşme: Bireyin tamamen yapay, güvenli ama "insan (sapiens)" sıfatını kaybettiği bir karınca düzeni.

Bilinçli Sapiens Kalma İsteği: İnsanın biyolojik temelleriyle yapay dünyası arasındaki dengeyi yeniden, bilinçli bir yönetimle (ekoloji, nüfus kontrolü, doğayla gerçek ilişki) kurması.

 

İnsan, elini ve bedenini teknik süreçlerden tamamen çektiğinde, sadece aletlerini değil, zekasını oluşturan biyolojik dengeyi de kaybedebilir.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder