Arno
Gruen - Demokrasi Mücadelesi -
Notlar
Radikalizm, Şiddet ve Terör
Der Karnpf un die Dernokratie: der Extrernismus, die Gewalt
und der Terror
Mütercim: İlknur İgan, Çitlembik Yayınlan, 2010
Önsöz
11 Eylül saldırıları, şiddetin boyutunu kitlesel ve küresel
bir tehdit seviyesine taşımış
Mülkiyet ve tahakküm (egemenlik) hırsı üzerine kurulu tüm
"büyük uygarlıklar" şiddeti tarih boyunca beslemiştir.
Şiddet kültürüne; insani değerlerin, şefkatin, dişil alanın
ve çocukların çocukluk hakkının küçümsenmesi eşlik eder.
Şiddetin ölçüsüzlüğü insanlarda bir anlam kaybına yol açar.
Şiddet ve terör sadece askeri/polisiye önlemlerle
engellenemez. Aşılmanın tek yolu; insanın gerçek ihtiyaçlarının kabul edilmesi,
yoksulluğun, sefaletin ve halkların aşağılanıp dışlanmasının sona
erdirilmesidir.
Sağ Radikalizm
Sağ Şiddet
Sağ şiddet ve Neonazilik, eylemcilerin kendi geçmişlerindeki
derin acıları, sevgisizliği ve aile içi terörü inkâr etmelerinin bir sonucudur.
Genç yaştaki sağ radikaller, kendi ailevi kurban
durumlarıyla yüzleşmek yerine, güncel komploların kurbanı olduklarını savunur
ve kurbanlarının insani yönünü tamamen yok ederek şiddeti bir bağımlılık gibi
yaşarlar.
Kendilerine yabancılaşan bu bireyler içlerindeki boşluğu
şiddetle doldurmaya çalışırlar.
İnsanın kendi özgünlüğünden kopmasının kökleri, erken
çocuklukta anne-babanın sevgisizliği ve aşağılaması nedeniyle bastırılan acı
verici deneyimlere dayanır. Anne-babasıyla bağını korumak için kendi varlığının
reddini yaşayan çocuk, kendi özgün yanına nefret duymaya başlar ve bu nefreti
dışa yansıtmak için sürekli bir "düşman" arama ihtiyacı hisseder.
Ayıp Sayılan Acı
Kültürümüzün acıyı ve zayıflığı inkar eden, sürekli başarı
ve kâr odaklı yapısı şiddeti körükler.
Mantell'in Vietnam Savaşı'na katılan Yeşil Bereliler üzerine
yaptığı araştırma, çok otoriter ve fiziksel şiddet içeren eğitim süreçlerinden
geçen bireylerin, duygusallığın yasak olduğu ailelerde büyüdüğünü ve sivil
hayatta başarılı görünmelerine karşın savaşta emirleri körü körüne uygulayarak
acımasız kıyımlar gerçekleştirdiklerini gösterir.
Duyguların Tersine Dönmesi
Kendi ihtiyaçlarını ve algılarını kimliğinin merkezine
koyamayan insanlar, kendilerini ezen otorite figürlerine "patolojik bir
sadakat" geliştirerek teslim olurlar.
Bu durum, itaatin "özgürlük", gönüllü köleliğin
ise "bağımsızlık" gibi algılandığı tuhaf bir tersine dönme sürecini
beraberinde getirir.
Birey, maruz kaldığı terörü yadsımak ve ruhsal bütünlüğünü
korumak adına körleşir ve kendisini tehdit eden güce sığınır.
Yabancı
Friedrich Ebert Vakfı araştırması, Almanların yaklaşık üçte
ikisinin "güçlü bir lider" arayışında olduğunu ve zayıf insanları
küçümseyen neo-liberal yaklaşımları benimsediğini ortaya koyar.
Sağ radikal, kendi iç dünyasında bastırdığı ve nefret ettiği
insani "yabancıyı" (kendi kendiliğini) dışarıdaki bir düşmana
yansıtıp ona savaş açarak kendini tanımlamaya çalışır. Şiddete maruz kalan bu
çocukların algılayışı daralır, dış dünyayı sürekli bir tehdit ve stres kaynağı
olarak görürler. Bu gençlere dostça yaklaşmak zayıflık olarak algılanır; onları
durdurabilecek tek şey provokasyondan uzak, sert sorgulamalar ve kesin bir
"hayır" cevabıdır.
Eğer onları kendi kurban durumunda oluşlarına
yaklaştırabilirseniz, o zaman kendi bastırılmış acılarına ulaşabilirler.
Reddedilmiş insaniyetlerini ancak böylelikle yeniden bulabilirler.
Kimliksizlik ve Demokrasiyi Tehdit Eden Tehlike
…dostça davranmak, küçümsenip acımasızca ve kayıtsızlıkla
yok edilmesi gereken bir zayıflık addediliyor. Burada insaniyetle temas
korkusunu görüyoruz.
Bu insanlar kendilerine acınması için yalvarırlar, çünkü
böylece şiddetlerini, kendilerine yasaklanmış olanı, yani insani yanı içlerinde
yeniden uyandırdıkları için korku verici buldukları kişilere yöneltmekte
kendilerini haklı görebilirler. Böylesi insanlar bu yüzden öldürme zorunluluğu
hissederler, çünkü ancak bu şekilde ayakta kalabilirler...
İç Kurban
Demokratik bir toplumun işleyebilmesi için empati yetisine
dayalı duygusal olgunluğa sahip bireylere ihtiyaç vardır; ancak otoriter eğitim
bu yetiyi yok eder. Otoriteyle özdeşleşerek "sahte" bir kimlik edinen
birey, biriktirdiği temel nefreti dışarıya yansıtır.
İnsan başkasını aşağılarken, onu aslında kendisinin de
olduğu, ama inkar etmek zorunda bulunduğu şekilde köleleştirir.
Ayrıca, kültürümüzde insanların kendiliklerine
yabancılaşmalarının ve kendi ihtiyaçlarıyla içsel algılarına dayanan gerçek bir
kimlik geliştirememelerinin gayet normal karşılandığını da görebilmeliyiz.
Sol Radikalizm
Sol Şiddet
Henry Miller isyancının açmazını şöyle açıklar: “Bütün bu
başkaldırının nedeni sadece göz boyamadır, bu bağı saklamak için umutsuzca bir
girişimdir... Zincir kabusundan kurtulabilmeleri için önce anneleriyle
hesaplaşmaları gerekir.”
Hem sağ hem sol radikal sevgiden kaçar; ancak isyankar iyi
annenin vaatlerinin gerçekleşmesini talep ederken, sağ radikal kötü annenin
kendisini onaylamasında diretir.
Sağ Radikal ve Sol İsyankar
Şımartılarak büyütülen çocuklar ("el konma" ve
sahte sevgi yaşayanlar), ebeveynlerine bağımlı kalır ve bu bağımlılığı gizlemek
için şükran duymayı reddeder, her şeyin hemen yapılmasını talep ederler.
Sol radikal sevilmek için tahrikte bulunurken, sağ radikal
teması tamamen kesmek için sevgiden ve duygudaşlıktan nefret eder.
Empati: İnsaniyetsizliğe Karşı Çare
Demokratik yaşamın yegâne koruyucusu, kimliklerini empati
düzeyindeki deneyimlerle geliştirebilmiş ve kendi benliklerini bastırmak
zorunda kalmamış insanlardır. 12 yaşındaki Andre'nin 1938'de Yahudi
dükkanlarını taşlama emrine karşı kendi kararıyla direnmesi ve ailesinin bu
karara saygı duyarak ülkeyi terk etmesi, sahici kimliğin ve ebeveyn desteğinin
en somut örneğidir.
Acının İnkarı
Konformistler (apolitik %40'lık grup), kendiliklerinden
koptukları için örtük bir şiddet potansiyeli taşırlar.
Japonya'da Kusunokie'nin 11-12 yaşındaki çocuklara
yazdırdığı kompozisyonlar, çocukların içlerinde biriktirdikleri müthiş öldürme
ve yıkım arzusunu gözler önüne sermiştir.
Sevgisiz bir gelişim ve otoriter itaat, beynin serotonin ve
kortizol gibi hormonal yapılarını bozarak şiddete eğilimi fizyolojik olarak da
kalıcı hale getirir.
Dürtü Olarak Nefret ve Şiddet - İdeolojisizlik
Nefret
Şiddet, temeli itaat eğilimine dayanan tüm toplumlarda
içkindir. İtaatkâr birey, kendisinde bastırdığı itaatsizlik dürtüsünü
başkalarında cezalandırır. Kültürün onayladığı rekabetçi şiddet biçimleri,
insani duyarlılığı körelterek aydınlarda soyut ve soğuk bir düşünce yapısına,
sağ radikallerde ise sadece nefret üreten patolojik bir duygu dünyasına yol
açar. Anne-babaların cezaları "iyilik" adı altında maskelemesi,
tarihin de fatihlere ve zorbalara göre yazılmasıyla birleşerek şiddeti
olağanlaştırır.
İnsanlar, çocuklukta ezilmiş olmanın yarattığı değersizlik
duygusundan kurtulmak için başkalarını aşağılamak ve ezmek zorunda hissederler.
Şiddetin Oluşumunda Kendi Kendine Acımanın ve Acının Yeri
Kendine acıma, asıl çekilen gerçek acının algılanmasının
engellenmesiyle oluşur. Fail, kendi kurbanlarına acı vermek "zorunda
kaldığı" için kendine acır ve suçu tamamen kurbana yükler.
Himmler'in katliamlar sırasında kendine acıması veya bir
Auschwitz ordu bürokratının açlıktan ölmek üzere olan çocukların dilenmesini
"sinsice bir saldırı" ve "tiksinç" olarak nitelemesi bu
sahte duygu simülasyonunun birer örneğidir.
İtaat, Duygudaşlık ve Kimlik
Yaşanan toplumsal felaketlerin ve katliamların temelinde
körü körüne itaat yatar. Ruanda'da Hutuların yüz binlerce Tutsi'yi katletmesi
buna bir örnektir.
Malkki'nin Burundi'deki etnik katliamdan Tanzanya'ya kaçan
iki Hutu grubu üzerine yaptığı araştırma, kamptaki otoriter ve itaat baskılı
grubun "kurban konumunu" merkezileştirerek ırkçı bir kimlik
geliştirdiğini; oysa şehirde etkileşim halinde yaşayan diğer grubun dünyaya
açık, kozmopolit ve barışçıl bir kimlik edindiğini ortaya koymuştur.
Canlılığın İkamesi Olarak Şiddet
Bazı insanlar için canlılık hissi ancak şiddet ve yıkım
yoluyla yaşanabilir. Kendi onurlarını yitirmiş olan bu bireyler, başkalarının
onurunu yok ederek sahte bir kahramanlık maskesi kuşanırlar.
Auschwitz'de tutsaklar üzerinde deneyler yapan 87 yaşındaki
Hans Münch'ün, insanları gaz odasına göndermekten veya yakmaktan bahsederken
sevecen bir beyefendi rolünü kusursuzca oynaması ve konuklarına kek ikram
etmesi bu "tanısız hastalığın" en dramatik örneğidir.
Tanısız Hastalık: İnsaniyet Maskesi
Cleckley'in The Mask of Sanity çalışmasında
belirttiği gibi, bazı insanlar insani duyguları taklit eden kusursuz birer
robottur. Bu tür "sağlıklılık maskeleri" onların canice ve sadist
dürtülerini kolayca gizlemelerini sağlar. Şizofrenleri toplum hemen damgalar
çünkü onlarda reddettiğimiz insaniyetimizi görürüz; oysa sağ radikal,
çocukluğumuzda maruz kaldığımız zorba otoriteleri simgelediği için onun
hastalığını görmekte zorlanırız.
Hitler'in yanan şehirleri şehvetle izlemesi ve kamikaze
pilotlarının nihilistçe kendilerini yok etme arzuları, yaşamdan nefret eden bu
patolojinin farklı tezahürleridir.
Terörizm
Terörizm, insanın kendi kendiliğine duyduğu derin nefret ve
içsel boşluk üzerinde yükselir.
Walter Benjamin'in belirttiği gibi, faşizm insanlara gerçek
bir kimlik yerine itaat ve görev içeren sahte pozlar sunar.
İdeoloji, aslında zayıflık ve yok olma hazzından (ölüm
dürtüsünden) kaynaklanan bu canice eylemleri rasyonelleştiren ve ahlaki ambalaj
sunan bir araçtır.
Okullarda Boris örneğinde olduğu gibi rekabetin ve
başkasının başarısızlığından beslenmenin öğretilmesi, çocuklardaki nefreti ve
kurban olma duygusunu erken yaşta yapılandırır.
Siyasi liderlerin buna misillemeyle karşılık vermesi ise
kısırdöngüyü büyütmekten başka işe yaramaz.
Cinayet
Cinayet, ötekini değersizleştirip insan dışı görmeyi
gerektirir.
Kaderini tayin edemeyen ve sürekli boyun eğen bireyler,
ancak başkalarının canını alarak hayali bir "hakimiyet"
kurabileceklerine inanırlar.
Kurban Konumunda Olma Durumu
Teröristler maddi sıkıntılardan ziyade derindeki kurban
konumunda olma hissiyatıyla hareket ederler.
Erkek egemen bir dünyada, kendi beklentileri engellenmiş
annelerin çocuklarını (özellikle erkek çocukları) birer araç olarak şımartarak
büyütmesi, çocukta anneye karşı derin bir terör ve gizli bir nefret yaratır.
Usame bin Ladin gibi liderler, kadın düşmanlığını
körükleyerek taraftarlarındaki bu anne korkusunu dışsal bir nefrete dönüştürür
ve erkeksi gücü bir poz olarak sergilerler.
Samir Toubasi gibi eylemciler, iç boşluklarını ve
anlamsızlık hislerini bu intihar eylemleriyle ve kahraman olma fantezileriyle
doldurmaya çalışırlar.
Bu intihar eylemcileri, sağ radikallerin aksine, birleşmek
ve kendini kaybetmek adına "daha iyi" bir dünya hayal ettikleri için
ruhsal olarak sol çizgiye daha yakındırlar.
Medyadaki cinayet ve kaza haberleri ise insanların içindeki
ölüm dürtüsünü kışkırtarak kazaları ve şiddeti tetikler.
Ne Yapmalı?
Neo-liberal küreselleşmenin serbest rekabet dogması
toplumsal dayanışmayı yok ederek "iç kurbanı" uyandırmakta ve
sefaleti derinleştirerek terörizme zemin hazırlamaktadır. Sophie ve Hans
Scholl'un belirttiği gibi, faşizm insanları kandırmaya dayandığından onunla
salt zihinsel düzeyde hesaplaşmak mümkün değildir.
Albert Camus'nün Veba romanında tasvir ettiği gibi,
kötülük basili her an uykudan uyanmayı bekler.
Kısa Vadeli Çözümler
İnsani ihtiyaçlara, insanın varoluşsal sıkıntılarına ve
onurunu koruma hakkına sahiden sahip çıkmak ve faşistlerin içlerindeki nefreti
boşaltmak için kullandıkları "düşman imgelerine" kesinlikle izin
vermemektir.
Uzun Vadeli Çözüm
Çocukların daha en başından bir "iç kurban"
oluşmasına imkan vermeyecek şekilde, empati ve sevgi içinde yetiştirilmesini
sağlamaktır.
Yaşama yatırım yapmak, silahlanmayı ve savaşları finanse
etmekten çok daha ucuza mal olacaktır. Bizim için yaşamın yolundan başka bir
yol yok.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder