2 Haziran 2026 Salı

Arno Gruen - Demokrasi Mücadelesi - Özet / Notlar

Arno Gruen - Demokrasi Mücadelesi - Notlar

Radikalizm, Şiddet ve Terör

Der Karnpf un die Dernokratie: der Extrernismus, die Gewalt und der Terror

Mütercim: İlknur İgan, Çitlembik Yayınlan, 2010

 


Önsöz

11 Eylül saldırıları, şiddetin boyutunu kitlesel ve küresel bir tehdit seviyesine taşımış

 

Mülkiyet ve tahakküm (egemenlik) hırsı üzerine kurulu tüm "büyük uygarlıklar" şiddeti tarih boyunca beslemiştir.

 

Şiddet kültürüne; insani değerlerin, şefkatin, dişil alanın ve çocukların çocukluk hakkının küçümsenmesi eşlik eder.

 

Şiddetin ölçüsüzlüğü insanlarda bir anlam kaybına yol açar.

 

Şiddet ve terör sadece askeri/polisiye önlemlerle engellenemez. Aşılmanın tek yolu; insanın gerçek ihtiyaçlarının kabul edilmesi, yoksulluğun, sefaletin ve halkların aşağılanıp dışlanmasının sona erdirilmesidir.

 

Sağ Radikalizm

Sağ Şiddet

Sağ şiddet ve Neonazilik, eylemcilerin kendi geçmişlerindeki derin acıları, sevgisizliği ve aile içi terörü inkâr etmelerinin bir sonucudur.

Genç yaştaki sağ radikaller, kendi ailevi kurban durumlarıyla yüzleşmek yerine, güncel komploların kurbanı olduklarını savunur ve kurbanlarının insani yönünü tamamen yok ederek şiddeti bir bağımlılık gibi yaşarlar.

Kendilerine yabancılaşan bu bireyler içlerindeki boşluğu şiddetle doldurmaya çalışırlar.

 

İnsanın kendi özgünlüğünden kopmasının kökleri, erken çocuklukta anne-babanın sevgisizliği ve aşağılaması nedeniyle bastırılan acı verici deneyimlere dayanır. Anne-babasıyla bağını korumak için kendi varlığının reddini yaşayan çocuk, kendi özgün yanına nefret duymaya başlar ve bu nefreti dışa yansıtmak için sürekli bir "düşman" arama ihtiyacı hisseder.

 

Ayıp Sayılan Acı

Kültürümüzün acıyı ve zayıflığı inkar eden, sürekli başarı ve kâr odaklı yapısı şiddeti körükler.

Mantell'in Vietnam Savaşı'na katılan Yeşil Bereliler üzerine yaptığı araştırma, çok otoriter ve fiziksel şiddet içeren eğitim süreçlerinden geçen bireylerin, duygusallığın yasak olduğu ailelerde büyüdüğünü ve sivil hayatta başarılı görünmelerine karşın savaşta emirleri körü körüne uygulayarak acımasız kıyımlar gerçekleştirdiklerini gösterir.

 

Duyguların Tersine Dönmesi

Kendi ihtiyaçlarını ve algılarını kimliğinin merkezine koyamayan insanlar, kendilerini ezen otorite figürlerine "patolojik bir sadakat" geliştirerek teslim olurlar.

Bu durum, itaatin "özgürlük", gönüllü köleliğin ise "bağımsızlık" gibi algılandığı tuhaf bir tersine dönme sürecini beraberinde getirir.

Birey, maruz kaldığı terörü yadsımak ve ruhsal bütünlüğünü korumak adına körleşir ve kendisini tehdit eden güce sığınır.

 

Yabancı

Friedrich Ebert Vakfı araştırması, Almanların yaklaşık üçte ikisinin "güçlü bir lider" arayışında olduğunu ve zayıf insanları küçümseyen neo-liberal yaklaşımları benimsediğini ortaya koyar.

 

Sağ radikal, kendi iç dünyasında bastırdığı ve nefret ettiği insani "yabancıyı" (kendi kendiliğini) dışarıdaki bir düşmana yansıtıp ona savaş açarak kendini tanımlamaya çalışır. Şiddete maruz kalan bu çocukların algılayışı daralır, dış dünyayı sürekli bir tehdit ve stres kaynağı olarak görürler. Bu gençlere dostça yaklaşmak zayıflık olarak algılanır; onları durdurabilecek tek şey provokasyondan uzak, sert sorgulamalar ve kesin bir "hayır" cevabıdır.

 

Eğer onları kendi kurban durumunda oluşlarına yaklaştırabilirseniz, o zaman kendi bastırılmış acılarına ulaşabilirler. Reddedilmiş insaniyetlerini ancak böylelikle yeniden bulabilirler.

 

Kimliksizlik ve Demokrasiyi Tehdit Eden Tehlike

…dostça davranmak, küçümsenip acımasızca ve kayıtsızlıkla yok edilmesi gereken bir zayıflık addediliyor. Burada insaniyetle temas korkusunu görüyoruz.

Bu insanlar kendilerine acınması için yalvarırlar, çünkü böylece şiddetlerini, kendilerine yasaklanmış olanı, yani insani yanı içlerinde yeniden uyandırdıkları için korku verici buldukları kişilere yöneltmekte kendilerini haklı görebilirler. Böylesi insanlar bu yüzden öldürme zorunluluğu hissederler, çünkü ancak bu şekilde ayakta kalabilirler...

 

İç Kurban

Demokratik bir toplumun işleyebilmesi için empati yetisine dayalı duygusal olgunluğa sahip bireylere ihtiyaç vardır; ancak otoriter eğitim bu yetiyi yok eder. Otoriteyle özdeşleşerek "sahte" bir kimlik edinen birey, biriktirdiği temel nefreti dışarıya yansıtır.

 

İnsan başkasını aşağılarken, onu aslında kendisinin de olduğu, ama inkar etmek zorunda bulunduğu şekilde köleleştirir.

 

Ayrıca, kültürümüzde insanların kendiliklerine yabancılaşmalarının ve kendi ihtiyaçlarıyla içsel algılarına dayanan gerçek bir kimlik geliştirememelerinin gayet normal karşılandığını da görebilmeliyiz.

 

Sol Radikalizm

Sol Şiddet

Henry Miller isyancının açmazını şöyle açıklar: “Bütün bu başkaldırının nedeni sadece göz boyamadır, bu bağı saklamak için umutsuzca bir girişimdir... Zincir kabusundan kurtulabilmeleri için önce anneleriyle hesaplaşmaları gerekir.”

 

Hem sağ hem sol radikal sevgiden kaçar; ancak isyankar iyi annenin vaatlerinin gerçekleşmesini talep ederken, sağ radikal kötü annenin kendisini onaylamasında diretir.

 

Sağ Radikal ve Sol İsyankar

Şımartılarak büyütülen çocuklar ("el konma" ve sahte sevgi yaşayanlar), ebeveynlerine bağımlı kalır ve bu bağımlılığı gizlemek için şükran duymayı reddeder, her şeyin hemen yapılmasını talep ederler.

Sol radikal sevilmek için tahrikte bulunurken, sağ radikal teması tamamen kesmek için sevgiden ve duygudaşlıktan nefret eder.

 

Empati: İnsaniyetsizliğe Karşı Çare

Demokratik yaşamın yegâne koruyucusu, kimliklerini empati düzeyindeki deneyimlerle geliştirebilmiş ve kendi benliklerini bastırmak zorunda kalmamış insanlardır. 12 yaşındaki Andre'nin 1938'de Yahudi dükkanlarını taşlama emrine karşı kendi kararıyla direnmesi ve ailesinin bu karara saygı duyarak ülkeyi terk etmesi, sahici kimliğin ve ebeveyn desteğinin en somut örneğidir.

 

Acının İnkarı

Konformistler (apolitik %40'lık grup), kendiliklerinden koptukları için örtük bir şiddet potansiyeli taşırlar.

Japonya'da Kusunokie'nin 11-12 yaşındaki çocuklara yazdırdığı kompozisyonlar, çocukların içlerinde biriktirdikleri müthiş öldürme ve yıkım arzusunu gözler önüne sermiştir.

Sevgisiz bir gelişim ve otoriter itaat, beynin serotonin ve kortizol gibi hormonal yapılarını bozarak şiddete eğilimi fizyolojik olarak da kalıcı hale getirir.

 

Dürtü Olarak Nefret ve Şiddet - İdeolojisizlik

Nefret

Şiddet, temeli itaat eğilimine dayanan tüm toplumlarda içkindir. İtaatkâr birey, kendisinde bastırdığı itaatsizlik dürtüsünü başkalarında cezalandırır. Kültürün onayladığı rekabetçi şiddet biçimleri, insani duyarlılığı körelterek aydınlarda soyut ve soğuk bir düşünce yapısına, sağ radikallerde ise sadece nefret üreten patolojik bir duygu dünyasına yol açar. Anne-babaların cezaları "iyilik" adı altında maskelemesi, tarihin de fatihlere ve zorbalara göre yazılmasıyla birleşerek şiddeti olağanlaştırır.

İnsanlar, çocuklukta ezilmiş olmanın yarattığı değersizlik duygusundan kurtulmak için başkalarını aşağılamak ve ezmek zorunda hissederler.

 

Şiddetin Oluşumunda Kendi Kendine Acımanın ve Acının Yeri

Kendine acıma, asıl çekilen gerçek acının algılanmasının engellenmesiyle oluşur. Fail, kendi kurbanlarına acı vermek "zorunda kaldığı" için kendine acır ve suçu tamamen kurbana yükler.

Himmler'in katliamlar sırasında kendine acıması veya bir Auschwitz ordu bürokratının açlıktan ölmek üzere olan çocukların dilenmesini "sinsice bir saldırı" ve "tiksinç" olarak nitelemesi bu sahte duygu simülasyonunun birer örneğidir.

 

İtaat, Duygudaşlık ve Kimlik

Yaşanan toplumsal felaketlerin ve katliamların temelinde körü körüne itaat yatar. Ruanda'da Hutuların yüz binlerce Tutsi'yi katletmesi buna bir örnektir.

 

Malkki'nin Burundi'deki etnik katliamdan Tanzanya'ya kaçan iki Hutu grubu üzerine yaptığı araştırma, kamptaki otoriter ve itaat baskılı grubun "kurban konumunu" merkezileştirerek ırkçı bir kimlik geliştirdiğini; oysa şehirde etkileşim halinde yaşayan diğer grubun dünyaya açık, kozmopolit ve barışçıl bir kimlik edindiğini ortaya koymuştur.

 

Canlılığın İkamesi Olarak Şiddet

Bazı insanlar için canlılık hissi ancak şiddet ve yıkım yoluyla yaşanabilir. Kendi onurlarını yitirmiş olan bu bireyler, başkalarının onurunu yok ederek sahte bir kahramanlık maskesi kuşanırlar.

Auschwitz'de tutsaklar üzerinde deneyler yapan 87 yaşındaki Hans Münch'ün, insanları gaz odasına göndermekten veya yakmaktan bahsederken sevecen bir beyefendi rolünü kusursuzca oynaması ve konuklarına kek ikram etmesi bu "tanısız hastalığın" en dramatik örneğidir.

 

Tanısız Hastalık: İnsaniyet Maskesi

Cleckley'in The Mask of Sanity çalışmasında belirttiği gibi, bazı insanlar insani duyguları taklit eden kusursuz birer robottur. Bu tür "sağlıklılık maskeleri" onların canice ve sadist dürtülerini kolayca gizlemelerini sağlar. Şizofrenleri toplum hemen damgalar çünkü onlarda reddettiğimiz insaniyetimizi görürüz; oysa sağ radikal, çocukluğumuzda maruz kaldığımız zorba otoriteleri simgelediği için onun hastalığını görmekte zorlanırız.

Hitler'in yanan şehirleri şehvetle izlemesi ve kamikaze pilotlarının nihilistçe kendilerini yok etme arzuları, yaşamdan nefret eden bu patolojinin farklı tezahürleridir.

 

Terörizm

Terörizm, insanın kendi kendiliğine duyduğu derin nefret ve içsel boşluk üzerinde yükselir.

Walter Benjamin'in belirttiği gibi, faşizm insanlara gerçek bir kimlik yerine itaat ve görev içeren sahte pozlar sunar.

 

İdeoloji, aslında zayıflık ve yok olma hazzından (ölüm dürtüsünden) kaynaklanan bu canice eylemleri rasyonelleştiren ve ahlaki ambalaj sunan bir araçtır.

 

Okullarda Boris örneğinde olduğu gibi rekabetin ve başkasının başarısızlığından beslenmenin öğretilmesi, çocuklardaki nefreti ve kurban olma duygusunu erken yaşta yapılandırır.

Siyasi liderlerin buna misillemeyle karşılık vermesi ise kısırdöngüyü büyütmekten başka işe yaramaz.

 

Cinayet

Cinayet, ötekini değersizleştirip insan dışı görmeyi gerektirir.

Kaderini tayin edemeyen ve sürekli boyun eğen bireyler, ancak başkalarının canını alarak hayali bir "hakimiyet" kurabileceklerine inanırlar.

 

Kurban Konumunda Olma Durumu

Teröristler maddi sıkıntılardan ziyade derindeki kurban konumunda olma hissiyatıyla hareket ederler.

Erkek egemen bir dünyada, kendi beklentileri engellenmiş annelerin çocuklarını (özellikle erkek çocukları) birer araç olarak şımartarak büyütmesi, çocukta anneye karşı derin bir terör ve gizli bir nefret yaratır.

 

Usame bin Ladin gibi liderler, kadın düşmanlığını körükleyerek taraftarlarındaki bu anne korkusunu dışsal bir nefrete dönüştürür ve erkeksi gücü bir poz olarak sergilerler.

Samir Toubasi gibi eylemciler, iç boşluklarını ve anlamsızlık hislerini bu intihar eylemleriyle ve kahraman olma fantezileriyle doldurmaya çalışırlar.

Bu intihar eylemcileri, sağ radikallerin aksine, birleşmek ve kendini kaybetmek adına "daha iyi" bir dünya hayal ettikleri için ruhsal olarak sol çizgiye daha yakındırlar.

Medyadaki cinayet ve kaza haberleri ise insanların içindeki ölüm dürtüsünü kışkırtarak kazaları ve şiddeti tetikler.

 

Ne Yapmalı?

Neo-liberal küreselleşmenin serbest rekabet dogması toplumsal dayanışmayı yok ederek "iç kurbanı" uyandırmakta ve sefaleti derinleştirerek terörizme zemin hazırlamaktadır. Sophie ve Hans Scholl'un belirttiği gibi, faşizm insanları kandırmaya dayandığından onunla salt zihinsel düzeyde hesaplaşmak mümkün değildir.

Albert Camus'nün Veba romanında tasvir ettiği gibi, kötülük basili her an uykudan uyanmayı bekler.

 

Kısa Vadeli Çözümler

İnsani ihtiyaçlara, insanın varoluşsal sıkıntılarına ve onurunu koruma hakkına sahiden sahip çıkmak ve faşistlerin içlerindeki nefreti boşaltmak için kullandıkları "düşman imgelerine" kesinlikle izin vermemektir.

 

Uzun Vadeli Çözüm

Çocukların daha en başından bir "iç kurban" oluşmasına imkan vermeyecek şekilde, empati ve sevgi içinde yetiştirilmesini sağlamaktır.

 

Yaşama yatırım yapmak, silahlanmayı ve savaşları finanse etmekten çok daha ucuza mal olacaktır. Bizim için yaşamın yolundan başka bir yol yok.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder