18 Kasım 2016 Cuma

Ortaçağ Felsefesi II: Ebû Bekir Râzî

Ebû Bekir Râzî - (865-925)
Batılıların Rhazes diye andıkları Râzî Tahran yakınlarında bulunan Rey şehrinde doğdu. Kuyumculuk mesleği erbabıdır. Kuyumculuk yaparken kimyaya merak saldı. Kimya deneyleri yaparken gözleri rahatsızlanır ve rahatsızlığı nedeniyle tıbba yönelir. Tıp ilmine yaptığı katkılardan dolayı “Arapların Galen’i” olarak anılır.
Otuzlu yaşlarındayken Halife Müktefî Billah’ın daveti üzerine Bağdat’a gitti. Katıldığı bir sınavdan sonra başhekim oldu. Hastanın müracaatından başlayarak tedavinin bitimine kadar geçen her aşamanın kaydının tutulduğu bir hastane düzeni tesis etti. Râzî’nin önemli katkılarından biri kimyayı tıbbın hizmetine sunmasıdır.
Râzî’nin kaleme aldığı 200’den fazla eserden ancak elli dokuzu günümüze ulaşabilmiştir.

RÂZÎ’NİN VARLIK ANLAYIŞI
Değişmeyen ezeli bir ile sonradan yaratılan arasındaki ilişkinin açıklanması konusunu Râzî beş ezeli ilke (el-kudemâû’l-hamse) adını verdiği bir sistemle açıklamaya çalışır: Yaratıcı (el-bâri), nefis (küllî nefis), heyûlâ (şekilsiz ilk madde), hâlâ (boşluk, mutlak mekân) ve dehr (mutlak zaman).
Tanrı âlemi yaratırken yaratma anının belirlenmesi için bir başka ezeli ilke olan külli nefsi yaratır. Külli nefs âlemi meydana getirmek üzere heyulayı harekete geçirmeye çalışır, başaramaz. Tanrı, heyulaya biçimini verir, âlem oluşur. 
Râzî’nin sisteminde âlemin yaratılması için iki aktif ilkenin yanında bir de pasif ilkenin bulunması kaçınılmazdır.
Heyûlâ (ilk madde), Râzî’nin sisteminde son derece küçük olan fakat hacmi bulunan düzensiz parçacık yahut atomları işaret etmektedir. Bu parçacıkların düzene girmesiyle madde ve cisimler âlemi meydana gelir.
Râzî biri küllî-mutlak diğeri cüz’î-izafî (göreli) olmak üzere iki ayrı mekândan söz eder. “İçinde hiçbir nesne bulunmayan boşluk” demek olan mutlak mekân, ezelî olan heyûlânın varlığıyla birlikte düşünülmek durumunda olan uzaydır (fezâ). Mutlak mekân yalnızca akıl tarafından düşünülebilir. İzafî mekân ise yer kaplayan nesneyle ilişkili olup nesnenin varlığıyla var, yokluğuyla yok olur.
Râzî mekân anlayışında olduğu gibi mutlak ve izafî olmak üzere iki ayrı zamandan söz eder. Mutlak zaman ezelden ebede doğru akan sürekliliği işaret etmektedir. Mutlak zaman ölçülemez ve sınırsızdır.

RÂZÎ’NİN AHLAK ANLAYIŞI
Râzî’ye göre Allah’ın verdiği akıl gücü ve adalet duygusu sayesinde insan, peygamberin ya da herhangi bir ruhanînin önderliğine gerek kalmadan iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt edebilir.
Râzî’ye göre insanları bir dine bağlanmaya yönelten şey taklit duygusu, atalara ve geleneğe saygı, devletin bünyesinde yer alan din bilginleri ile dinî âyin ve törenlerin halk üzerindeki etkisidir.
Ahlaki içerikteki metinlerinin hepsinde akla yaptığı vurgu dikkat çeker. Bununla beraber ahlaki davranış için akıllı olmanın yeterli olmayacağını da belirtir. Aklın önündeki engelleri kaldırmada iradeye görevler düşer. Akıl ve irade, canlılar arasında insana mahsus hasletlerdir. Buna rağmen insanların geneli davranışlarını akıl ve iradeye göre değil, hırs ve ihtiraslarına göre tayin eder. Bunun da nedeni insanların çoğunluğunun o an içinde oldukları koşullara göre hareket etmeye meyyal oluşudur.
Râzî, insanda üç çeşit nefis bulunduğunu belirtir. Bunlar düşünen nefis, hayvanî nefis ve nebâtî nefis olup ilkine ilahî, ikincisine gazabî, üçüncüsüne de şehevî nefis adı da verilir. Bedenin beslenip gelişmesini ve üremeyi sağlayan nebâtî-şehevî nefis ile öfkenin kaynağı durumundaki hayvanî nefis, düşünen nefse yani akla hizmet ve destek için vardır.
Filozofa göre bu nefislerin her birinin işlevini yerine getirmesinde ortaya çıkan aşırılık (ifrat) veya eksiklik (tefrit) ahlak açısından olumsuzluk doğururken, denge ve itidal durumu olumlu davranışlara kaynaklık eder.
Ona göre bencillik ve alışkanlıklar, insanın kendi hata ve kusurlarını görüp eleştirmesinin önündeki en büyük engellerdir. Davranışlara çekidüzen verilmesi konusunda sağduyulu ve akıllı dostların uyarı ve tavsiyeleri ile düşmanlar tarafından yöneltilen eleştirilerden yararlanılması gerektiği kanaatindedir.

Râzî’ye göre üzüntü ya sevilen bir şeyin kaybedilmesi veya bir beklentinin gerçekleşmemesi neticesinde ortaya çıkar. Sevilen ve beklentiye konu olan şeyin büyüklüğü üzüntünün yoğunluğunu da belirler. fiu halde akıllı kimseler, bu dünyadaki her şeyin sürekli değiştiğinin, dolayısıyla her an üzüntüyle karşı karşıya kalabileceğinin bilinciyle yaşar.
---
Ortaçağ Felsefesi II
Prof. Dr. Hüseyin Sarıoğlu
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2359
Ocak 2013, Eskişehir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder