André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 2, Hafıza ve Teknik - Notlar
Le Geste et la Parole, La mémoire et les rythmes, Albin
Michel, 2009
Toplumsal hafızanın gelenek, dil ve araç kullanımı yoluyla
nesiller arası aktarımını inceler. Yazar teknik ilerlemenin biyolojik evrimle
paralelliğine dikkat çeker.
Hafızanın Özgürleşmesi
Canlı tasnifi
Alt Omurgasızlar: Tepkileri, basit ve otomatik "kısa
devre" programlardan oluşur. Bir robot gibi dış uyarana doğrudan yanıt
verirler.
Böcekler (Sosyal Böcekler): Davranış programları genetik
olarak çok karmaşık ve kusursuzdur. Ancak bu programlar "sanal bir
hafıza" gibidir; esneklikleri yoktur, öğrenme kısıtlıdır.
Omurgalılar ve Memeliler: Evrim ilerledikçe, genetik olarak
belirlenmiş "sabit" programların yerini, bireyin yaşamı boyunca
edindiği seçim ve kontrol marjı alır.
İnsanı hayvandan ayıran şey "zekası" değil, bu
zekayı dil ve semboller aracılığıyla kullanma biçimidir.
Hayvan deneyimin içinde hapsolmuşken, insan yaşadığı durumu
sembollere (kelimelere) döker. Bu sayede fiziksel bir eylem gerçekleştirmeden
önce zihninde farklı seçenekleri karşılaştırabilir.
İnsan beyni "neredeyse boş" doğar. Bir at hemen
koşabilirken, insan her şeyi toplumdan öğrenmek zorundadır.
Hayvanlarda hafıza türseldir (tüm arılar aynı şeyi yapar).
İnsanlarda ise etniktir (her toplum kendi geleneğini inşa eder).
Teknik araçlarımız (silahlar, makineler) devasa bir hızla
gelişti. Fakat biyolojik ve ahlaki dürtülerimiz (saldırganlık, yırtıcılık) hala
Paleolitik düzeyde kalmıştır. İnsan beyni fiziksel olarak on binlerce yıldır
aynıdır. Teknik olarak "uzay çağına" ulaşsak da, genetik kodlarımızda
hala "yırtıcı" dürtüler taşırız.
İnsanın teknik ve sosyal eylemlerini nöropsişik bir
hiyerarşiye oturtur:
Otomatik Davranış (Derin Seviye): Biyolojik arka planımızla
ilgilidir. Beslenme, cinsellik ve temel bedensel tutumlar bu seviyededir.
Genetik bir temel üzerine etnik alışkanlıkların (kültürün) işlendiği yerdir.
Mekanik Davranış (Yarı Gölge Seviye): Günlük hayatta
düşünmeden yaptığımız "rutin" eylemlerdir (yazı yazmak, araba sürmek,
giyinmek). Bu seviye hayvanda "içgüdü"nün yaptığı işi insanda üstlenir.
Bilinçli bir müdahale gerektirmez ancak bir sorun çıktığında hemen bir üst
seviyeye (berrak bilince) geçilir.
Berrak Davranış (Bilinçli Seviye): Dilin doğrudan müdahale
ettiği seviyedir. Operasyonel zincir bozulduğunda (örneğin bir makine
bozulduğunda) tamir etmek, plan yapmak veya icat etmek için bu seviye devreye
girer.
Yürüme şeklimizden yemek yeme tarzımıza kadar her şey
"etnik" birer izdir.
Bir bireyin topluma uyumu, bu mekanik zincirleri sorunsuz
bir şekilde çalıştırabilme kapasitesine bağlıdır.
Jest ve Program
İnsan evrimi, başlangıçta biyolojik olan yeteneklerin
(ısırma, kesme, vurma) kademeli olarak vücut dışına, yani nesnelere ve
makinelere aktarılma sürecidir.
Bir bıçak aslında elin ucuna takılmış bir "kesici
diş"tir. Bir çekiç ise yumruğun ya da azı dişinin vurma işlevini üstlenir.
İnsan dik durmaya başladığında ağız (çene) birincil ilişki
organı olmaktan çıkmış, bu görev ellere geçmiştir.
Motor becerilerin evrimi
Çıplak El: Elin doğrudan
nesneyle temas ettiği, yoğurduğu, tuttuğu aşama primatlardan miras kalmıştır ve
hala en zengin jest fonumuzdur.
Doğrudan Motor Beceriler:
Elin bir aleti tuttuğu ve hareketin kaynağının kol kasları olduğu aşama.
Dolaylı Motor Beceriler
(Manuel Makineler): Hareketin yönünün veya gücünün bir düzenekle değiştirildiği
aşama.
Motor Becerilerin
Dışsallaştırılması: Kas gücünün yerini hayvan, rüzgar, su ve son olarak buharın
aldığı aşama. El artık motor değil, sadece süreci başlatan bir
"tetikleyici"dir.
Elektronik cihazlar, transistörler ve hafıza üniteleriyle
makineler artık kendi "duyusal-motor" sistemlerine sahip oldu.
İnsan sadece aletini ve kas gücünü değil, artık motor
belleğini de makineye devretmiştir.
(Makine/robot) İnsan, kendi zayıf ve ölümlü bedeninin
yetersizliklerini, dışsallaştırdığı bu "mekanik ikiz" ile aşmaya
çalışır.
Makinelerin dönüşümü
Orta Çağ saatçiliği ve
Vaucanson’un otomatları, her hareketi kendi içindeki fiziksel bir parçaya
(kamlar, dişliler) kodlamıştı. Burada hareket sabittir ve değiştirilemez.
Dokuma tezgahlarındaki
"delikli kartlar", programı makinenin gövdesinden ayırdı. Bu, gerçek
bir sinir sistemi olmasa da, dışarıdan müdahale edilebilir bir "zeka"
(hafıza şeridi) eklenmesiydi.
Günümüz makineleri artık
sadece emir almıyor; duyargalarıyla (sensörler) çevreyi algılıyor, hatalarını düzeltiyor
ve kendi eylemini yönlendiriyor. Bu, biyolojik anlamda evrimleşmiş yüksek
omurgalıların mekanik karşılığıdır.
Teknolojik sıçrama o kadar hızlıdır ki, biyolojik insan bu
hıza yetişemez. İlerleme artık bireyi değil, toplumsal organizmayı güçlendirir.
İnsan, devasa bir makinenin içindeki "işlevsizleşmiş bir hücre" olma
riskiyle karşı karşıyadır.
Paleolitik'ten 19. yüzyıla kadar el, düşüncenin en sadık
hizmetkarı ve yaratıcısıydı.
Elin teknik süreçten çekilmesi, insanın gerçeklikle olan
estetik ve zihinsel bağını koparma riski taşır.
İnsan, hafızasını, kas gücünü ve şimdi de el becerisini
makinelere devretmiştir.
Hafızayı Genişletmek
Belleğin biçimleri
Hayvan Hafızası (Genetik): Tür tarafından önceden
belirlenmiş, dar ve uzmanlaşmış genetik kanallarla aktarılır. Hayvan bu
"programın" dışına çıkamaz.
İnsan Hafızası (Etnik/Toplumsal): Dil aracılığıyla oluşur ve
toplumda saklanır. İnsan, "içgüdü" yerine toplumdan aldığı geniş bir
"program klavyesini" kullanır.
Mekanik Hafıza (Yapay): İnsan tarafından makineye sokulan
bir koddur. Hayvan hafızasına benzer şekilde "dar bir klavyesi"
vardır ancak bu klavye insan tarafından programlanabilir.
Bilginin korunma ve
aktarılma yöntemleri
Sözlü İletim: Bilgi yaşlıların, ozanların ve rahiplerin
hafızasındadır. Kişisel ve yereldir.
İlk Yazılı Aktarım: Yazı, başlangıçta günlük işleri değil,
"istisnai" olanı (borçlar, hanedanlar, takvimler) kaydetmek için
doğmuştur.
Yönlendirme Girişimleri (Ansiklopedi Dönemi): Matbaa ile
bilgi birikimi devasa boyutlara ulaşınca, bilgiyi "bulma" sorunu
doğmuştur. 18. yüzyılın ansiklopedileri, bilgiyi parçalara ayırıp alfabetik
olarak indeksleyen "mekanik bir bellek" gibidir.
Kart Sistemleri (Dosyalama): 19. ve 20. yüzyılda kütüphaneler
o kadar büyüdü ki, bireysel hafızanın bunları kavraması imkansızlaştı. Kart
katalogları, insanın dışsallaştırılmış ilk "yapay serebral korteksi"
(beyin kabuğu) olarak işlev görmeye başladı.
Elektronik Bellek ve Entegratörler: Verinin iki terimli bir
koda (0 ve 1) dönüştürüldüğü aşamadır.
İnsan beyni (korteks), artık modern dünyanın veri yükünü
taşıyamayacak kadar "yetersiz" ve "eski" bir organdır.
Makinelerin henüz dokunamadığı tek alan, el-dil-duyu-motor
korteks üçgeninin yarattığı o benzersiz "insani" öz ve duygusallıktır.
İnsan, evrimine artık nöronlarıyla değil, dışsallaştırdığı
teknolojik organlarıyla devam etmektedir.
Etnik Semboller
Paleontolojiye Giriş
Estetik, insanın doğal ve sosyal çevresiyle kurduğu duygusal
uyum kodudur.
Estetik, en basit omurgasızlarda bile olan ritimlere tepki
verme ve duyusal algı (tat, koku, dokunma) üzerine kuruludur.
İnsanda bu biyolojik algılar "entelektüelleşir".
Yemek yeme eylemi "mutfak kültürüne", barınma ihtiyacı
"mimariye", sesler ise "müziğe" dönüşür.
Tıpkı elin alete, hafızanın yazıya dönüşmesi gibi; estetik
de vücuttan dışarı çıkar. Dans, müzik ve resim; bedensel ritimlerin ve görsel
algıların nesnelleşmiş halleridir.
Estetiğin Dört Düzeyi
Fizyolojik Düzey: En temel
düzeydir (tat, koku, dokunma, vücut duruşu). Paleolitik insandan modern insana
en az değişen kısımdır.
Teknik Düzey: Bir aletin
sadece işlevsel değil, aynı zamanda "güzel" veya "dengeli"
olmasıdır. İşlevsel estetiği temsil eder.
Sosyal Düzey: Toplum
içindeki nezaket kuralları, giyim kuşam ve törenler. Bireyin grup içindeki konumunu
belirleyen sembolik jestlerdir.
Mecazi (Figüratif) Düzey:
Sanat ve edebiyat. Sembolizmin en üst noktasıdır; gerçeklikten kopup tamamen
işaretlere dönüştüğü aşamadır.
Her toplumun kendine has bir "stili" vardır.
Balta kullanmak mekanik bir zorunluluktur, ancak baltayı
belirli bir estetikle sallamak veya süslemek bireysel ve etnik bir tercihtir.
Yapay zeka (elektronik beyinlerin) bir gün "en iyi
satacak heykeli" veya "en çok beğenilecek resmi" istatistiksel
olarak hesaplayabilecektir. Hatta makineler, milyonlarca "iyi eylemi"
analiz ederek ahlakı ve adaleti hormonel veya fizyolojik verilere indirgeyecektir.
Peki o zaman insandan geriye ne kalacak?
Eğer estetik olmasaydı, insan sadece çok verimli bir
"sosyal makine" (bir karınca kolonisi gibi) olurdu. Estetik, bireye o
devasa kolektif organizma içinde bir "stil" ve "kişilik"
alanı açan yegane unsurdur.
Bedensel Temeller Değerler ve Ritimler
Birçok kültürde "ikinci bir durum" veya
"vecit" hali arayışı, vücudun normal ritimlerini bozarak (oruç,
uykusuzluk, yoğun dans) elde edilir. Bu, bireyi günlük "sosyo-teknik"
döngüden çıkarıp kozmik bir zamana yerleştirir.
Yoga veya Tao gibi öğretiler, iç organların (nefes, kalp)
kontrolü yoluyla bir "estetik denge" kurmayı amaçlar. Burada estetik,
midedeki bir arınma ile başlayıp felsefi bir zirvede biter.
Akrobasi, dans ve uçuş rüyaları; yerçekiminin ve kasların
günlük rutininden kurtulma çabasıdır. Bu, mekanın "kaslı" bir
algısıdır.
"Sıraya girmek" veya askeri geçit törenleri,
bireysel kas hareketlerini kolektif bir ritme hapseder. Toplum, bu ritmik
şartlandırma yoluyla bireyi bir "makine parçası" haline getirir.
Geleneksel toplumlarda tarlada şarkı söyleyerek çalışmak,
teknik işi estetik bir ritme dönüştürür ve işçiyi topluma bağlar. Modern
endüstride ise bu bağ kopmuş, ritim bir "zorlama" haline gelmiştir.
İnsan, diğer hayvanlardan farklı olarak zaman ve mekanı
sembollere dönüştürmüştür.
Eğer koku alma duyumuz baskın olsaydı, "koku
resimleri" veya "parfüm mimarileri" gibi bambaşka sanat
formlarımız olurdu.
Estetik, "yukarıdan aşağıya" inen bir düşünce
değil, "aşağıdan yukarıya" (mideden ve kaslardan beyne) yükselen bir
süreçtir.
Tat alma organları (dil) aslında sadece zehirli olanı haber
veren alarm organlarıdır. Gelişmiş mutfaklar sadece tadı değil, sıcaklık
zıtlıklarını (sıcak çorba-buzlu şerbet) ve kıvamları (çıtır-yumuşak) birer
estetik enstrüman gibi kullanır.
Koku, yansıtıcı zekaya değil, beynin en eski kısımlarına
(rinensefalon) hitap eder. Bu yüzden bir koku, çocukluktan kalma bir anıyı
görsel bir imgeden çok daha yoğun bir şekilde canlandırabilir.
İnsanda dokunma duyarlılığının zirvesi dudaklar (beslenme ve
duygusallık) ve parmak uçlarıdır (teknik ve figürasyon).
Tespih boncuklarını çevirmek veya bir taşı parmaklar
arasında oynatmak, zihni sakinleştiren ve bedensel dengeyi sağlayan
"mikro-estetik" bir eylemdir.
Fonksiyonel Estetik
İnsan evriminin en somut dışavurumu işlevsel estetik
Bir nesnenin "güzelliği" ile onun "işlevine
uygunluğu" arasındaki sarsılmaz bağdır.
Havacılık ve otomobil tasarımında form, akışkanlar mekaniği
yasalarına uydukça estetik bir dengeye ulaşır. İlk otomobiller at arabasını
taklit ediyordu (figürasyon), ancak modern araçlar havanın direncine göre
şekillenerek kendi "işlevsel güzelliğini" buldu.
Bir uskumrunun hidrodinamik vücudu veya bir albatrosun
kanatları, doğadaki mükemmel işlevsel formüllerdir. İnsan mühendisliği (örneğin
bir uçak kanadı), aslında bu doğal mekanik determinizmin bir devamıdır.
Bir nesne ne kadar çok işleve sahipse her bir işlevdeki
mükemmelliği o kadar azalır. Saf işlevsel güzellik, bız veya iğne gibi tek bir
görevi olan nesnelerde zirveye ulaşır.
En teknik nesnelerde bile (roketler veya yarış arabaları
gibi), o nesneyi üreten kültürün "stili" hissedilir.
Neolitik dönemden günümüze balta işlevi değişmemiştir.
Her alet şu üç değerin
birleşimidir:
İdeal mekanik işlev.
Malzemenin getirdiği
teknik çözümler.
Etnik grubun estetik
stili.
Ritim, sadece müzikte değil, alet yapımında da merkezi bir
rol oynar.
Dans ve müzik (figüratif ritim) hayal gücünü ve toplumsal
durumu yansıtırken; çekiçleme veya kesme (teknik ritim) fiziksel dünyayı
dönüştürür.
Modern dünyada ritim tamamen mekanize olmuştur. Bu durum,
insanın ritmik yaratıcılığını (figürasyonu) bir krize sokmuştur. İnsan,
makineleşmiş bir dünyada kendi "mitolojik" ve "estetik"
varlığını korumaya çalışmaktadır.
İşlevsel estetik "madde yasalarına" (fizik ve
matematik) dayanır. Ancak insan, bu yasaların içine kendi etnik mührünü
(stilini) basarak, aleti sadece bir "araç" olmaktan çıkarıp bir
"kültür nesnesi" haline getirir.
Toplumun Sembolleri
Hayvanlar için zaman ve mekan biyolojik birer veridir
(mevsimler, göç yolları, yuva). İnsan için ise bunlar, semboller aracılığıyla
kontrol altına alınan kavramlardır.
Arkeolojik veriler, ilk yerleşik barınakların (Mousterian (Neandertal)
ve Paleolitik) ortaya çıkışıyla ilk grafik sembollerin (ritmik çizgiler) ortaya
çıkışının eşzamanlı olduğunu gösterir.
İlk toplumlarda zaman soyut bir kavram değil; mühür
balığının dönüşü, tahılın olgunlaşması gibi "işlevsel" bir döngüdür.
Toplum karmaşıklaştıkça (Mısır, Mezopotamya), zaman dinsel
ve askeri bir ihtiyaç haline gelir. Çanlar ve kornalar, bireyleri kolektif bir
mekanizmanın hücresi haline getirir.
Gezgin Avcı: Dünyayı bir güzergah (mitolojik yolculuk)
olarak görür.
Yerleşik Çiftçi: Dünyayı kendi ambarının etrafındaki
merkezcil daireler olarak kurar (Cennet Bahçesi imgesi).
(Çatalhöyük/Hacılar)
Evler sadece barınak değil; ölülerin platformların altına
gömüldüğü, duvarların fresklerle süslendiği sembolik evrenlerdir.
Antik şehirler sadece barınma alanları değil, evrensel
düzenin (kozmos) rasyonel ve geometrik birer kopyasıdır.
Roma ve Klasik Antikite: Şehir, vahşi doğanın antitezi olan
tam bir geometrik düzendir.
Orta Çağ: Roma planının üzerine dairesel ve savunmacı
yapılar eklenir. Kudüs, dünyanın merkezi olarak haç şeklinde dört yöne açılan
bir haritadır. Her katedral, gökyüzü ile yeryüzünü bağlayan dikey bir eksendir.
Merkezin cennetle (yukarı) ve cehennemle (aşağı) bağlantısı,
antik zigguratlardan ortaçağ kiliselerine kadar sabit kalır.
Rönesans ve sonrasında şehir, metafizik bir tapınak olmaktan
çıkıp rasyonel bir "makine" haline gelmeye başlar.
Sanayi devrimi ve demiryolları, binlerce yıldır süregelen
"insan ölçeğindeki" mikrokozmosu parçalamıştır.
İnsan, "adımın hızı" ile sınırlı biyolojik
zamanından koparılmış; telefon, tren ve televizyonun yarattığı soyut ve anlık
bir zamana hapsedilmiştir.
Modern insanın doğayla bağı, artık sadece saksıdaki
bitkiler, hayvanat bahçeleri veya ekrandaki belgeseller (pasif kaçış)
aracılığıyla sağlanan bir "örnekleme" düzeyine inmiştir.
Gelecekte şehir yaşanmış bir gerçeklikten ziyade, televizyon
ekranlarına hapsolmuş, görsel-işitsel tekniklerle sağlanan yapay bir
"kozmik huzur" olacaktır.
Giysi, bireyin hangi gruba, yaşa ve sosyal statüye ait
olduğunu gösteren bir "kod"dur. Bir asır önce bir Avrupalının kravatı
veya bir Melanezyalının dövmesi, o kişinin toplumsal hiyerarşideki yerini
milimetrik olarak belirlerdi.
Modern dünyada bölgesel kıyafetlerin yerini "evrensel
üniformanın" (takım elbise, jean vb.) alması, bireyin bağımsızlığını
kaybetmesinin işaretidir. Birey artık kendi etnik grubunun bir öğesi değil,
küresel bir makro-organizmanın (mega-etniklik) değiştirilebilir bir hücresidir.
İlkel toplumlarda her eylem bir törendir; şamanın dansı veya
kabilenin ritüeli hem gerçek hem de mecazidir. Katılımcılar hem oyuncu hem
seyircidir.
Modern toplumlarda bu roller ayrılmıştır. Birey artık kendi
hayatının "aktörü" değil, televizyon ve radyo aracılığıyla
başkalarının (prenslerin, futbolcuların, sinema yıldızlarının) hayatını izleyen
pasif bir "seyirci"dir.
Modern insan, çalışma saatleri ve tatil programlarıyla
önceden koşullandırılmıştır. "Yıllık izin" veya "hafta
sonu", aslında merkezi bir sistem tarafından verilen kontrollü bir kaçış
alanıdır.
Tüm bireylerin aynı anda aynı yayınları izlemesi ve aynı
ritimle hareket etmesi, insanlığı poliplerin veya karıncaların kaderine - bireyin
sadece bir hücre olduğu kolektif bir yapıya - doğru sürüklemektedir.
Toplumsal ilişkiler görsel-işitsel tekniklerle dışsallaştırılmıştır.
İnsan artık kendi şarkısını söylemez; bunun yerine televizyondaki sunulanı izler.
Yaşanmış gerçeklikten kopan insanlık, hayal gücünü sadece
müzelerden veya dijital arşivlerden alınan kopyalarla besleyebilir hale gelir.
Biçimlerin Dili
Figüratif sanat, "tuhaf" ve sıra dışı formların
(fosiller, kristaller) toplanması ve tanınmasıyla başlamıştır.
Figürasyon; teknik ve dilden ayrılamaz. Hepsi aynı biyolojik
yolları izler: Beden ve el, göz ve kulak.
Araç (el), dil (ses) ve ritim (vücut/hareket), insanlaşma
sürecinin birbirine bitişik üç yönüdür.
Sanat, doğrudan resim yaparak başlamamıştır. İlk aşama,
doğadaki sıra dışı formların fark edilmesi ve toplanmasıdır.
Sanat, tıpkı kelimeler gibi bir "anlam iletme"
aracıdır.
Sanat, insanın dış dünyayı "insanlaştırma" ve
kontrol etme çabasının en üst seviyesidir.
Sanatın evrimi, tekniklerin mükemmelleşmesi gibi sürekli
yükselen bir eğri değil, sosyo-ekonomik değişimlerle şekillenen döngüsel bir
süreçtir.
İlk sanatın başarısı, bir mamutun kuyruğundaki kılları
saymak değil, kelimelerin dili ile formların dili arasındaki bağlantıyı
kurabilmiş olmasıdır.
Paleolitik resimlerde "hikaye" (narrative) yoktur;
bizon tarafından öldürülen adam sahnesi (Lascaux) gibi çok nadir istisnalar
dışında, figürler zamansız bir boşlukta asılı durur.
Bu sanat, bir olayı anlatmak yerine bir kavramı (miti)
sembolize eder. Bu, resmi bir "okuma" eylemine dönüştürür; yani
resim, bakılan bir sahne değil, çözülen bir koddur.
Gerçeküstücülerin ilkel sanatlara duyduğu ilgi tesadüf
değildir. Her iki akım da simetriyi, perspektifi ve klasik anlatı düzenini
reddederek "anahtar öğeler" (semboller) üzerinden bir anlam dünyası
kurmaya çalışır.
Hayali Özgürlük ve İnsanın Kaderi
Teknik ve dil aracılığıyla bedenimizin dışına çıkardığımız
her şey (aletler, kitaplar, makineler) "hayali" bir dünya
yaratmıştır.
Fizyolojik olarak hala ren geyiği peşinde koşacak şekilde
tasarlanmış olan bedenimiz, bugün "yanmış yağ atmosferinde"
(şehirlerde) oturarak hareket etmeye zorlanmaktadır.
İnsan zihni için satır satır okumak yorucudur. Bu yüzden 19.
yüzyıldan itibaren (çizgi romanlar, sinema, televizyon) insanlık hızla
"görsel-işitsel mitogramlara" geri dönmüştür.
Modern insan, artık kaslarını ve duyularını kullanmak
zorunda olmadığı bir dünyada yaşamaktadır. Bu durum, ciddi bir
"psiko-fiziksel denge" sorunu yaratır.
Dört olası çözüm
Atomik Felaket: İnsanın kendi gücüyle kendi sonunu getirmesi.
Mistik Kozmik Birleşme: Teilhard de Chardin'in "Omega
Noktası" (beklenebilir ama pratik değil).
Tam Sosyalleşme: Bireyin tamamen yapay, güvenli ama
"insan (sapiens)" sıfatını kaybettiği bir karınca düzeni.
Bilinçli Sapiens Kalma İsteği: İnsanın biyolojik
temelleriyle yapay dünyası arasındaki dengeyi yeniden, bilinçli bir yönetimle
(ekoloji, nüfus kontrolü, doğayla gerçek ilişki) kurması.
İnsan, elini ve bedenini teknik süreçlerden tamamen
çektiğinde, sadece aletlerini değil, zekasını oluşturan biyolojik dengeyi de
kaybedebilir.
…