24 Aralık 2024 Salı

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 2, Hafıza ve Teknik - Notlar

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 2, Hafıza ve Teknik - Notlar

Le Geste et la Parole, La mémoire et les rythmes, Albin Michel, 2009

 


Toplumsal hafızanın gelenek, dil ve araç kullanımı yoluyla nesiller arası aktarımını inceler. Yazar teknik ilerlemenin biyolojik evrimle paralelliğine dikkat çeker.

 

Hafızanın Özgürleşmesi

Canlı tasnifi

Alt Omurgasızlar: Tepkileri, basit ve otomatik "kısa devre" programlardan oluşur. Bir robot gibi dış uyarana doğrudan yanıt verirler.

Böcekler (Sosyal Böcekler): Davranış programları genetik olarak çok karmaşık ve kusursuzdur. Ancak bu programlar "sanal bir hafıza" gibidir; esneklikleri yoktur, öğrenme kısıtlıdır.

Omurgalılar ve Memeliler: Evrim ilerledikçe, genetik olarak belirlenmiş "sabit" programların yerini, bireyin yaşamı boyunca edindiği seçim ve kontrol marjı alır.

İnsanı hayvandan ayıran şey "zekası" değil, bu zekayı dil ve semboller aracılığıyla kullanma biçimidir.

Hayvan deneyimin içinde hapsolmuşken, insan yaşadığı durumu sembollere (kelimelere) döker. Bu sayede fiziksel bir eylem gerçekleştirmeden önce zihninde farklı seçenekleri karşılaştırabilir.

 

İnsan beyni "neredeyse boş" doğar. Bir at hemen koşabilirken, insan her şeyi toplumdan öğrenmek zorundadır.

 

Hayvanlarda hafıza türseldir (tüm arılar aynı şeyi yapar). İnsanlarda ise etniktir (her toplum kendi geleneğini inşa eder).

 

Teknik araçlarımız (silahlar, makineler) devasa bir hızla gelişti. Fakat biyolojik ve ahlaki dürtülerimiz (saldırganlık, yırtıcılık) hala Paleolitik düzeyde kalmıştır. İnsan beyni fiziksel olarak on binlerce yıldır aynıdır. Teknik olarak "uzay çağına" ulaşsak da, genetik kodlarımızda hala "yırtıcı" dürtüler taşırız.

 

İnsanın teknik ve sosyal eylemlerini nöropsişik bir hiyerarşiye oturtur:

Otomatik Davranış (Derin Seviye): Biyolojik arka planımızla ilgilidir. Beslenme, cinsellik ve temel bedensel tutumlar bu seviyededir. Genetik bir temel üzerine etnik alışkanlıkların (kültürün) işlendiği yerdir.

Mekanik Davranış (Yarı Gölge Seviye): Günlük hayatta düşünmeden yaptığımız "rutin" eylemlerdir (yazı yazmak, araba sürmek, giyinmek). Bu seviye hayvanda "içgüdü"nün yaptığı işi insanda üstlenir. Bilinçli bir müdahale gerektirmez ancak bir sorun çıktığında hemen bir üst seviyeye (berrak bilince) geçilir.

Berrak Davranış (Bilinçli Seviye): Dilin doğrudan müdahale ettiği seviyedir. Operasyonel zincir bozulduğunda (örneğin bir makine bozulduğunda) tamir etmek, plan yapmak veya icat etmek için bu seviye devreye girer.

 

Yürüme şeklimizden yemek yeme tarzımıza kadar her şey "etnik" birer izdir.

Bir bireyin topluma uyumu, bu mekanik zincirleri sorunsuz bir şekilde çalıştırabilme kapasitesine bağlıdır.

 

Jest ve Program

İnsan evrimi, başlangıçta biyolojik olan yeteneklerin (ısırma, kesme, vurma) kademeli olarak vücut dışına, yani nesnelere ve makinelere aktarılma sürecidir.

 

Bir bıçak aslında elin ucuna takılmış bir "kesici diş"tir. Bir çekiç ise yumruğun ya da azı dişinin vurma işlevini üstlenir.

 

İnsan dik durmaya başladığında ağız (çene) birincil ilişki organı olmaktan çıkmış, bu görev ellere geçmiştir.

 

Motor becerilerin evrimi

Çıplak El: Elin doğrudan nesneyle temas ettiği, yoğurduğu, tuttuğu aşama primatlardan miras kalmıştır ve hala en zengin jest fonumuzdur.

Doğrudan Motor Beceriler: Elin bir aleti tuttuğu ve hareketin kaynağının kol kasları olduğu aşama.

Dolaylı Motor Beceriler (Manuel Makineler): Hareketin yönünün veya gücünün bir düzenekle değiştirildiği aşama.

Motor Becerilerin Dışsallaştırılması: Kas gücünün yerini hayvan, rüzgar, su ve son olarak buharın aldığı aşama. El artık motor değil, sadece süreci başlatan bir "tetikleyici"dir.

 

Elektronik cihazlar, transistörler ve hafıza üniteleriyle makineler artık kendi "duyusal-motor" sistemlerine sahip oldu.

 

İnsan sadece aletini ve kas gücünü değil, artık motor belleğini de makineye devretmiştir.

 

(Makine/robot) İnsan, kendi zayıf ve ölümlü bedeninin yetersizliklerini, dışsallaştırdığı bu "mekanik ikiz" ile aşmaya çalışır.

 

Makinelerin dönüşümü

Orta Çağ saatçiliği ve Vaucanson’un otomatları, her hareketi kendi içindeki fiziksel bir parçaya (kamlar, dişliler) kodlamıştı. Burada hareket sabittir ve değiştirilemez.

Dokuma tezgahlarındaki "delikli kartlar", programı makinenin gövdesinden ayırdı. Bu, gerçek bir sinir sistemi olmasa da, dışarıdan müdahale edilebilir bir "zeka" (hafıza şeridi) eklenmesiydi.

Günümüz makineleri artık sadece emir almıyor; duyargalarıyla (sensörler) çevreyi algılıyor, hatalarını düzeltiyor ve kendi eylemini yönlendiriyor. Bu, biyolojik anlamda evrimleşmiş yüksek omurgalıların mekanik karşılığıdır.

 

Teknolojik sıçrama o kadar hızlıdır ki, biyolojik insan bu hıza yetişemez. İlerleme artık bireyi değil, toplumsal organizmayı güçlendirir. İnsan, devasa bir makinenin içindeki "işlevsizleşmiş bir hücre" olma riskiyle karşı karşıyadır.

 

Paleolitik'ten 19. yüzyıla kadar el, düşüncenin en sadık hizmetkarı ve yaratıcısıydı.

Elin teknik süreçten çekilmesi, insanın gerçeklikle olan estetik ve zihinsel bağını koparma riski taşır.

 

İnsan, hafızasını, kas gücünü ve şimdi de el becerisini makinelere devretmiştir.

 

Hafızayı Genişletmek

Belleğin biçimleri

Hayvan Hafızası (Genetik): Tür tarafından önceden belirlenmiş, dar ve uzmanlaşmış genetik kanallarla aktarılır. Hayvan bu "programın" dışına çıkamaz.

İnsan Hafızası (Etnik/Toplumsal): Dil aracılığıyla oluşur ve toplumda saklanır. İnsan, "içgüdü" yerine toplumdan aldığı geniş bir "program klavyesini" kullanır.

Mekanik Hafıza (Yapay): İnsan tarafından makineye sokulan bir koddur. Hayvan hafızasına benzer şekilde "dar bir klavyesi" vardır ancak bu klavye insan tarafından programlanabilir.

 

Bilginin korunma ve aktarılma yöntemleri

Sözlü İletim: Bilgi yaşlıların, ozanların ve rahiplerin hafızasındadır. Kişisel ve yereldir.

İlk Yazılı Aktarım: Yazı, başlangıçta günlük işleri değil, "istisnai" olanı (borçlar, hanedanlar, takvimler) kaydetmek için doğmuştur.

Yönlendirme Girişimleri (Ansiklopedi Dönemi): Matbaa ile bilgi birikimi devasa boyutlara ulaşınca, bilgiyi "bulma" sorunu doğmuştur. 18. yüzyılın ansiklopedileri, bilgiyi parçalara ayırıp alfabetik olarak indeksleyen "mekanik bir bellek" gibidir.

Kart Sistemleri (Dosyalama): 19. ve 20. yüzyılda kütüphaneler o kadar büyüdü ki, bireysel hafızanın bunları kavraması imkansızlaştı. Kart katalogları, insanın dışsallaştırılmış ilk "yapay serebral korteksi" (beyin kabuğu) olarak işlev görmeye başladı.

Elektronik Bellek ve Entegratörler: Verinin iki terimli bir koda (0 ve 1) dönüştürüldüğü aşamadır.

 

İnsan beyni (korteks), artık modern dünyanın veri yükünü taşıyamayacak kadar "yetersiz" ve "eski" bir organdır.

Makinelerin henüz dokunamadığı tek alan, el-dil-duyu-motor korteks üçgeninin yarattığı o benzersiz "insani" öz ve duygusallıktır.

İnsan, evrimine artık nöronlarıyla değil, dışsallaştırdığı teknolojik organlarıyla devam etmektedir.

 

Etnik Semboller

Paleontolojiye Giriş

Estetik, insanın doğal ve sosyal çevresiyle kurduğu duygusal uyum kodudur.

 

Estetik, en basit omurgasızlarda bile olan ritimlere tepki verme ve duyusal algı (tat, koku, dokunma) üzerine kuruludur.

İnsanda bu biyolojik algılar "entelektüelleşir". Yemek yeme eylemi "mutfak kültürüne", barınma ihtiyacı "mimariye", sesler ise "müziğe" dönüşür.

Tıpkı elin alete, hafızanın yazıya dönüşmesi gibi; estetik de vücuttan dışarı çıkar. Dans, müzik ve resim; bedensel ritimlerin ve görsel algıların nesnelleşmiş halleridir.

 

Estetiğin Dört Düzeyi

Fizyolojik Düzey: En temel düzeydir (tat, koku, dokunma, vücut duruşu). Paleolitik insandan modern insana en az değişen kısımdır.

Teknik Düzey: Bir aletin sadece işlevsel değil, aynı zamanda "güzel" veya "dengeli" olmasıdır. İşlevsel estetiği temsil eder.

Sosyal Düzey: Toplum içindeki nezaket kuralları, giyim kuşam ve törenler. Bireyin grup içindeki konumunu belirleyen sembolik jestlerdir.

Mecazi (Figüratif) Düzey: Sanat ve edebiyat. Sembolizmin en üst noktasıdır; gerçeklikten kopup tamamen işaretlere dönüştüğü aşamadır.

 

Her toplumun kendine has bir "stili" vardır.

Balta kullanmak mekanik bir zorunluluktur, ancak baltayı belirli bir estetikle sallamak veya süslemek bireysel ve etnik bir tercihtir.

 

Yapay zeka (elektronik beyinlerin) bir gün "en iyi satacak heykeli" veya "en çok beğenilecek resmi" istatistiksel olarak hesaplayabilecektir. Hatta makineler, milyonlarca "iyi eylemi" analiz ederek ahlakı ve adaleti hormonel veya fizyolojik verilere indirgeyecektir.

Peki o zaman insandan geriye ne kalacak?

 

Eğer estetik olmasaydı, insan sadece çok verimli bir "sosyal makine" (bir karınca kolonisi gibi) olurdu. Estetik, bireye o devasa kolektif organizma içinde bir "stil" ve "kişilik" alanı açan yegane unsurdur.

 

Bedensel Temeller Değerler ve Ritimler

Birçok kültürde "ikinci bir durum" veya "vecit" hali arayışı, vücudun normal ritimlerini bozarak (oruç, uykusuzluk, yoğun dans) elde edilir. Bu, bireyi günlük "sosyo-teknik" döngüden çıkarıp kozmik bir zamana yerleştirir.

 

Yoga veya Tao gibi öğretiler, iç organların (nefes, kalp) kontrolü yoluyla bir "estetik denge" kurmayı amaçlar. Burada estetik, midedeki bir arınma ile başlayıp felsefi bir zirvede biter.

 

Akrobasi, dans ve uçuş rüyaları; yerçekiminin ve kasların günlük rutininden kurtulma çabasıdır. Bu, mekanın "kaslı" bir algısıdır.

 

"Sıraya girmek" veya askeri geçit törenleri, bireysel kas hareketlerini kolektif bir ritme hapseder. Toplum, bu ritmik şartlandırma yoluyla bireyi bir "makine parçası" haline getirir.

 

Geleneksel toplumlarda tarlada şarkı söyleyerek çalışmak, teknik işi estetik bir ritme dönüştürür ve işçiyi topluma bağlar. Modern endüstride ise bu bağ kopmuş, ritim bir "zorlama" haline gelmiştir.

 

İnsan, diğer hayvanlardan farklı olarak zaman ve mekanı sembollere dönüştürmüştür.

 

Eğer koku alma duyumuz baskın olsaydı, "koku resimleri" veya "parfüm mimarileri" gibi bambaşka sanat formlarımız olurdu.

 

Estetik, "yukarıdan aşağıya" inen bir düşünce değil, "aşağıdan yukarıya" (mideden ve kaslardan beyne) yükselen bir süreçtir.

 

Tat alma organları (dil) aslında sadece zehirli olanı haber veren alarm organlarıdır. Gelişmiş mutfaklar sadece tadı değil, sıcaklık zıtlıklarını (sıcak çorba-buzlu şerbet) ve kıvamları (çıtır-yumuşak) birer estetik enstrüman gibi kullanır.

 

Koku, yansıtıcı zekaya değil, beynin en eski kısımlarına (rinensefalon) hitap eder. Bu yüzden bir koku, çocukluktan kalma bir anıyı görsel bir imgeden çok daha yoğun bir şekilde canlandırabilir.

 

İnsanda dokunma duyarlılığının zirvesi dudaklar (beslenme ve duygusallık) ve parmak uçlarıdır (teknik ve figürasyon).

Tespih boncuklarını çevirmek veya bir taşı parmaklar arasında oynatmak, zihni sakinleştiren ve bedensel dengeyi sağlayan "mikro-estetik" bir eylemdir.

 

Fonksiyonel Estetik

İnsan evriminin en somut dışavurumu işlevsel estetik

Bir nesnenin "güzelliği" ile onun "işlevine uygunluğu" arasındaki sarsılmaz bağdır.

 

Havacılık ve otomobil tasarımında form, akışkanlar mekaniği yasalarına uydukça estetik bir dengeye ulaşır. İlk otomobiller at arabasını taklit ediyordu (figürasyon), ancak modern araçlar havanın direncine göre şekillenerek kendi "işlevsel güzelliğini" buldu.

 

Bir uskumrunun hidrodinamik vücudu veya bir albatrosun kanatları, doğadaki mükemmel işlevsel formüllerdir. İnsan mühendisliği (örneğin bir uçak kanadı), aslında bu doğal mekanik determinizmin bir devamıdır.

 

Bir nesne ne kadar çok işleve sahipse her bir işlevdeki mükemmelliği o kadar azalır. Saf işlevsel güzellik, bız veya iğne gibi tek bir görevi olan nesnelerde zirveye ulaşır.

 

En teknik nesnelerde bile (roketler veya yarış arabaları gibi), o nesneyi üreten kültürün "stili" hissedilir.

 

Neolitik dönemden günümüze balta işlevi değişmemiştir.

 

Her alet şu üç değerin birleşimidir:

İdeal mekanik işlev.

Malzemenin getirdiği teknik çözümler.

Etnik grubun estetik stili.

 

Ritim, sadece müzikte değil, alet yapımında da merkezi bir rol oynar.

 

Dans ve müzik (figüratif ritim) hayal gücünü ve toplumsal durumu yansıtırken; çekiçleme veya kesme (teknik ritim) fiziksel dünyayı dönüştürür.

 

Modern dünyada ritim tamamen mekanize olmuştur. Bu durum, insanın ritmik yaratıcılığını (figürasyonu) bir krize sokmuştur. İnsan, makineleşmiş bir dünyada kendi "mitolojik" ve "estetik" varlığını korumaya çalışmaktadır.

 

İşlevsel estetik "madde yasalarına" (fizik ve matematik) dayanır. Ancak insan, bu yasaların içine kendi etnik mührünü (stilini) basarak, aleti sadece bir "araç" olmaktan çıkarıp bir "kültür nesnesi" haline getirir.

 

Toplumun Sembolleri

Hayvanlar için zaman ve mekan biyolojik birer veridir (mevsimler, göç yolları, yuva). İnsan için ise bunlar, semboller aracılığıyla kontrol altına alınan kavramlardır.

 

Arkeolojik veriler, ilk yerleşik barınakların (Mousterian (Neandertal) ve Paleolitik) ortaya çıkışıyla ilk grafik sembollerin (ritmik çizgiler) ortaya çıkışının eşzamanlı olduğunu gösterir.

 

İlk toplumlarda zaman soyut bir kavram değil; mühür balığının dönüşü, tahılın olgunlaşması gibi "işlevsel" bir döngüdür.

Toplum karmaşıklaştıkça (Mısır, Mezopotamya), zaman dinsel ve askeri bir ihtiyaç haline gelir. Çanlar ve kornalar, bireyleri kolektif bir mekanizmanın hücresi haline getirir.

 

Gezgin Avcı: Dünyayı bir güzergah (mitolojik yolculuk) olarak görür.

Yerleşik Çiftçi: Dünyayı kendi ambarının etrafındaki merkezcil daireler olarak kurar (Cennet Bahçesi imgesi).

 

(Çatalhöyük/Hacılar)

Evler sadece barınak değil; ölülerin platformların altına gömüldüğü, duvarların fresklerle süslendiği sembolik evrenlerdir.

 

Antik şehirler sadece barınma alanları değil, evrensel düzenin (kozmos) rasyonel ve geometrik birer kopyasıdır.

Roma ve Klasik Antikite: Şehir, vahşi doğanın antitezi olan tam bir geometrik düzendir.

Orta Çağ: Roma planının üzerine dairesel ve savunmacı yapılar eklenir. Kudüs, dünyanın merkezi olarak haç şeklinde dört yöne açılan bir haritadır. Her katedral, gökyüzü ile yeryüzünü bağlayan dikey bir eksendir.

Merkezin cennetle (yukarı) ve cehennemle (aşağı) bağlantısı, antik zigguratlardan ortaçağ kiliselerine kadar sabit kalır.

 

Rönesans ve sonrasında şehir, metafizik bir tapınak olmaktan çıkıp rasyonel bir "makine" haline gelmeye başlar.

Sanayi devrimi ve demiryolları, binlerce yıldır süregelen "insan ölçeğindeki" mikrokozmosu parçalamıştır.

İnsan, "adımın hızı" ile sınırlı biyolojik zamanından koparılmış; telefon, tren ve televizyonun yarattığı soyut ve anlık bir zamana hapsedilmiştir.

Modern insanın doğayla bağı, artık sadece saksıdaki bitkiler, hayvanat bahçeleri veya ekrandaki belgeseller (pasif kaçış) aracılığıyla sağlanan bir "örnekleme" düzeyine inmiştir.

 

Gelecekte şehir yaşanmış bir gerçeklikten ziyade, televizyon ekranlarına hapsolmuş, görsel-işitsel tekniklerle sağlanan yapay bir "kozmik huzur" olacaktır.

 

Giysi, bireyin hangi gruba, yaşa ve sosyal statüye ait olduğunu gösteren bir "kod"dur. Bir asır önce bir Avrupalının kravatı veya bir Melanezyalının dövmesi, o kişinin toplumsal hiyerarşideki yerini milimetrik olarak belirlerdi.

 

Modern dünyada bölgesel kıyafetlerin yerini "evrensel üniformanın" (takım elbise, jean vb.) alması, bireyin bağımsızlığını kaybetmesinin işaretidir. Birey artık kendi etnik grubunun bir öğesi değil, küresel bir makro-organizmanın (mega-etniklik) değiştirilebilir bir hücresidir.

 

İlkel toplumlarda her eylem bir törendir; şamanın dansı veya kabilenin ritüeli hem gerçek hem de mecazidir. Katılımcılar hem oyuncu hem seyircidir.

Modern toplumlarda bu roller ayrılmıştır. Birey artık kendi hayatının "aktörü" değil, televizyon ve radyo aracılığıyla başkalarının (prenslerin, futbolcuların, sinema yıldızlarının) hayatını izleyen pasif bir "seyirci"dir.

 

Modern insan, çalışma saatleri ve tatil programlarıyla önceden koşullandırılmıştır. "Yıllık izin" veya "hafta sonu", aslında merkezi bir sistem tarafından verilen kontrollü bir kaçış alanıdır.

 

Tüm bireylerin aynı anda aynı yayınları izlemesi ve aynı ritimle hareket etmesi, insanlığı poliplerin veya karıncaların kaderine - bireyin sadece bir hücre olduğu kolektif bir yapıya - doğru sürüklemektedir.

 

Toplumsal ilişkiler görsel-işitsel tekniklerle dışsallaştırılmıştır. İnsan artık kendi şarkısını söylemez; bunun yerine televizyondaki sunulanı izler.

Yaşanmış gerçeklikten kopan insanlık, hayal gücünü sadece müzelerden veya dijital arşivlerden alınan kopyalarla besleyebilir hale gelir.

 

Biçimlerin Dili

Figüratif sanat, "tuhaf" ve sıra dışı formların (fosiller, kristaller) toplanması ve tanınmasıyla başlamıştır.

Figürasyon; teknik ve dilden ayrılamaz. Hepsi aynı biyolojik yolları izler: Beden ve el, göz ve kulak.

 

Araç (el), dil (ses) ve ritim (vücut/hareket), insanlaşma sürecinin birbirine bitişik üç yönüdür.

 

Sanat, doğrudan resim yaparak başlamamıştır. İlk aşama, doğadaki sıra dışı formların fark edilmesi ve toplanmasıdır.

 

Sanat, tıpkı kelimeler gibi bir "anlam iletme" aracıdır.

 

Sanat, insanın dış dünyayı "insanlaştırma" ve kontrol etme çabasının en üst seviyesidir.

 

Sanatın evrimi, tekniklerin mükemmelleşmesi gibi sürekli yükselen bir eğri değil, sosyo-ekonomik değişimlerle şekillenen döngüsel bir süreçtir.

 

İlk sanatın başarısı, bir mamutun kuyruğundaki kılları saymak değil, kelimelerin dili ile formların dili arasındaki bağlantıyı kurabilmiş olmasıdır.

 

Paleolitik resimlerde "hikaye" (narrative) yoktur; bizon tarafından öldürülen adam sahnesi (Lascaux) gibi çok nadir istisnalar dışında, figürler zamansız bir boşlukta asılı durur.

Bu sanat, bir olayı anlatmak yerine bir kavramı (miti) sembolize eder. Bu, resmi bir "okuma" eylemine dönüştürür; yani resim, bakılan bir sahne değil, çözülen bir koddur.

 

Gerçeküstücülerin ilkel sanatlara duyduğu ilgi tesadüf değildir. Her iki akım da simetriyi, perspektifi ve klasik anlatı düzenini reddederek "anahtar öğeler" (semboller) üzerinden bir anlam dünyası kurmaya çalışır.

 

Hayali Özgürlük ve İnsanın Kaderi

Teknik ve dil aracılığıyla bedenimizin dışına çıkardığımız her şey (aletler, kitaplar, makineler) "hayali" bir dünya yaratmıştır.

Fizyolojik olarak hala ren geyiği peşinde koşacak şekilde tasarlanmış olan bedenimiz, bugün "yanmış yağ atmosferinde" (şehirlerde) oturarak hareket etmeye zorlanmaktadır.

 

İnsan zihni için satır satır okumak yorucudur. Bu yüzden 19. yüzyıldan itibaren (çizgi romanlar, sinema, televizyon) insanlık hızla "görsel-işitsel mitogramlara" geri dönmüştür.

 

Modern insan, artık kaslarını ve duyularını kullanmak zorunda olmadığı bir dünyada yaşamaktadır. Bu durum, ciddi bir "psiko-fiziksel denge" sorunu yaratır.

 

Dört olası çözüm

Atomik Felaket: İnsanın kendi gücüyle kendi sonunu getirmesi.

Mistik Kozmik Birleşme: Teilhard de Chardin'in "Omega Noktası" (beklenebilir ama pratik değil).

Tam Sosyalleşme: Bireyin tamamen yapay, güvenli ama "insan (sapiens)" sıfatını kaybettiği bir karınca düzeni.

Bilinçli Sapiens Kalma İsteği: İnsanın biyolojik temelleriyle yapay dünyası arasındaki dengeyi yeniden, bilinçli bir yönetimle (ekoloji, nüfus kontrolü, doğayla gerçek ilişki) kurması.

 

İnsan, elini ve bedenini teknik süreçlerden tamamen çektiğinde, sadece aletlerini değil, zekasını oluşturan biyolojik dengeyi de kaybedebilir.

… 

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 1, Teknik ve Dil - Notlar

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 1, Teknik ve Dil - Notlar

Le Geste et la Parole, Albin Michel, 2009

 


Kitabın odağında, insan türünün biyolojik evrimi ile alet yapımı ve dil gibi kültürel gelişimleri arasındaki ayrılmaz bağlar vurgulanmaktadır. İnsan iskeletinin dikleşmesi, elin serbest kalması ve beynin gelişimi, teknolojik ilerlemenin ve sembolik düşüncenin zeminini hazırlayan temel biyolojik dönüşümler olarak sunulur.

 

Önsöz

André Leroi-Gourhan’ın kariyer yolu günümüz akademik dünyası için "hayal edilemez" bir nitelik taşır; çocukken okulu bırakmış ancak kendi kendini yetiştirerek Collège de France'da profesör olmuştur.

 

Leroi-Gourhan / Rusça ve Çince öğrenmiş, İnsan yapımı nesnelere olan tutkusu, hayatı boyunca bir saplantı haline gelen devasa arşivler oluşturmasına neden olmuş,

1930'ların sonunda Japonya'da yaptığı çalışmalar, onun "insanı insan yapan teknikliktir" fikrini olgunlaştırmış

 

Eserin akademik normlara uymayan yapısı (kaynakça azlığı, dipnot olmaması) ve yazarın "nükteli mizahı"

Anne Lehoërff

 

 

İnsanın İmajı

Uygarlığın her seviyesinde, en eski zamanlardan beri, insanın temel kaygılarından biri kökenlerini aramak olmuştur.

 

Dini bir metafizik veya materyalist bir diyalektik tarafından desteklenen ön tarihin, gelecekteki insanı şimdiki zamanına ve en uzak geçmişine yerleştirmekten başka gerçek bir anlamı olmadığını düşünüyorum.

 

Darwin öncesi dünyada zamanın derinliği (jeolojik zaman) bilinmediği için, insanlık dışı varlıklar (tek ayaklılar, köpek başlılar) zaman yerine uzak coğrafyalara (uzama) yerleştirildi.

Kişi kendi grubunu "ideal insan" olarak görüp, geri kalanları "canavar" veya "hayvan" olarak tanımladı.

 

XVII. ve 18. Yüzyıl

1735'te İsveçli Linnaeus, canlıların sınıflandırmasında, bir tür haline gelen insanın zoolojik konumunu kesin olarak somutlaştırdı / bu andan itibaren maymun ve insan birbirine bağlandı.

 

19. yüzyılda Darwin'in evrim teorisi, insanın karasal bir bütünlük içinde anlaşılmasını sağladı ve "İnsan maymundan türer" fikrini ortalama bilince yerleştirdi.

Neandertal fosilleri ilk bulunduğunda, bilim dünyası bunları "okuyacak" (yorumlayacak) zihinsel hazırlığa sahip değildi.

Rousseau gibi isimlerin etkisiyle, insanın önce zihnen geliştiği, sonra maddeyi eğittiği düşünülüyordu.

Zihin, çakmaktaşının yarı maymun tarafından yontulmuş olabileceğini kabul etmeye hiçbir şekilde hazır değildi.

 

Gözler yalnızca görmeye hazır oldukları şeyi görür ve insan soyunu antropoidlerden kökten ayıran şeyin ne olduğunu anlama zamanı henüz gelmemişti.

 

20. yüzyılın başında La Chapelle-aux-Saints gibi iskeletlerin bulunmasıyla paleontoloji gerçek bir bilim haline geldi.

 

Bilim insanları fosillere zihinlerindeki "ara form" (maymun ve insan arası) beklentisini dayatmaya devam etti: Neandertaller kasıtlı olarak kambur ve vahşi gösterildi

 

1920'lerden itibaren Pekin Adamı (Sinanthropus) ve Australopithecus keşifleri, eski kuramları sarsmaya başladı.

Pekin Adamı'nın hem maymunsu bir kafatasına sahip olması hem de ateş ve gelişmiş aletler kullanması bilim dünyasında şok yaratmıştır.

 

(Piltdown aldatmacası) modern bir insan kafatası ile şempanze çenesinin birleştirilmesiyle yapılan bu sahtekarlık 50 yıl boyunca kabul gördü çünkü bu sahtekarlık, bilimin o dönemki "maymun-çeneli zeki ata" beklentisine tam uyuyordu.

 

(Australopithecus keşifleri) Afrika'daki bulgular, insanın önce dik yürümeye başladığını, beynin ise çok sonra geliştiğini kanıtladı.

Saygıdeğer ata gerçekten de küçük bir beyne ve büyük bir yüze sahipti, ancak dik yürüyordu ve uzuvları insanlarda bildiğimiz oranlara sahipti.

 

İnsanlığı belirleyen dörtlü mekanizma

Dik duruş (Bipedalizm)

Kısa bir yüz (Dişlerin küçülmesi)

Özgür el (Hareketten bağımsızlaşan eller)

Alet kullanımı (Vücudun dışındaki yapay organlar)

 

Beyin ve El

“…Bu ayrıcalığa (konuşmak), dudaklarımız bedenin ihtiyaçları için ağır ve acı verici yiyecek yükünü taşımak zorunda kalsaydı, muhtemelen asla sahip olamazdık. Fakat eller bu yükü kendi üzerlerine almış ve ağzı konuşma hizmeti için serbest bırakmışlardır." / Nyssa'lı Gregory

 

(Evrim) vücudun sudan, başın yerden, elin hareketten ve beynin yüz maskesinden özgürleşmesi.

Dokümantasyonun beynin hareket adaptasyonunun ilerlemesinden yararlandığını, buna neden olmadığını göstermek için yeterli olduğu anlaşılıyor.

 

Hayvanlar dünyası, beslenme ve hareket stratejilerine göre iki temel simetriye ayrılır. Hareketsiz veya sınırlı hareketli canlılar (denizanası gibi) radyal simetriyi benimserken, insana giden yol ikili simetri ve ön kutuplaşma ile başlar. Ağzın ve duyu organlarının ön tarafta toplanması, "ön alan" (front field) dediğimiz karmaşık etkileşim bölgesini yaratır.

 

İlk omurgalılar olan Ostracoderm'lerden itibaren beyni koruyan bir kutu ve hareket organları mevcuttur. Ancak asıl devrim, solungaç yaylarından türeyen çenenin oluşmasıdır. Çene oluştuktan sonra, kafatasının tüm evrimi bu mekanik kuvvete ve hareket ihtiyacına göre şekillenir.

 

Birçok hayvanda (yengeçten memeliye kadar) ön ayaklar sadece yürümeye değil, yiyeceği hazırlamaya da hizmet eder.

Toynaklılarda el tamamen yürümeye adandığı için yüz organları (hortum, boynuz, karmaşık dudaklar) aşırı uzmanlaşmıştır.

Eğer ellerimiz olmasaydı, ağzımız sadece yiyecek koparmak için sertleşecek ve eklemli ses (dil) asla oluşamayacaktı.

 

İnsanlarda dikey pozisyonun yarattığı durum, balıktan hayvana giden yolda bir aşamayı temsil eder / Dikey pozisyon kurulduğu anda artık maymun yoktur ve dolayısıyla yarı insan da yoktur.

 

Karaya çıkan ilk canlılar için en büyük sorun, başın artık suyun kaldırma kuvveti olmadan vücudun ucunda bir "konsol" (çıkıntı) gibi asılı kalmasıdır.

Bu aşamada omurga, yanal bir esneklikten ziyade, vücudu ve başı taşıyan bir kiriş görevi görmeye başlar.

 

Teromorf sürüngenlerde ilk kez kesici, köpek ve azı dişleri (heterodonti) görülür. Bu diş farklılaşması, kafatası mimarisini doğrudan etkiler.

Teromorf sürüngenlerin vücutları memelilere benzer ancak beyinleri hala küçüktür. Beyin, mekanik olarak "pasif" bir rol oynar; kranial tonozun (kafatasının iç hacmi) büyüklüğü beyin tarafından değil, çiğneme kasları ve başın duruşu tarafından belirlenir. Beyin, bu boşluğu ancak milyonlarca yıl sonra dolduracak bir "kiracıdır."

 

Kafatasının omurgaya bağlandığı deliğin (basion) arkadan aşağıya doğru kayması, maymunların dik oturma ve hareket kabiliyetinin bir sonucudur. Bu kayma, yüzün kısalmasına ve kafatasının arka kısmının mekanik baskılardan kurtulmasına yol açar.

 

Primatlarda el, hareketten kısmen bağımsızlaşarak "teknik bir araç" olmaya başlar. Elin karmaşıklığı arttıkça, buna paralel olarak beyin de gelişir.

 

Beyin ve iskelet arasındaki ilişki, içerik ve kap arasındadır. Evrimsel tavan, beyin hacmi mekanik olarak mevcut olan tüm alana eşit olduğunda ulaşılır.

 

Arşantroplar ve Paleantroplar

Maymunlar (pithekomorfler) ve insanlar (antropomorfler)

İnsansıların (Antropiyenlerin) temel özelliği, pelvisin ve omurganın dikey ağırlığı taşıyacak şekilde değişmesidir. Bu durum, ön ayağı (eli) hareketten tamamen kurtarmıştır.

 

Australopithecus

Bu varlıklar dik yürürler ve alet yaparlar (Zinjanthropus gibi), yani "insan" gibi davranırlar; ancak beyin hacimleri bir gorilinkinden büyük değildir.

Ayaklar ve eller beyinden önce insanlaşmıştır. Dik duruş bir kez kurulduğunda, yüz kısalmış, köpek dişleri küçülmüş ve beyin için "kranial yelpaze" açılmaya başlamıştır.

 

Neandertallerin beyinleri modern insanınki kadar büyüktür ancak şekli farklıdır. Kafatasları arkadan (oksipital) genişlemiştir ancak alınları hala "kaş kemeri" (orbital vizör) tarafından kilitlenmiştir.

 

İnsan evrimindeki son büyük adım, yüz yapısının (özellikle köpek dişi köklerinin ve çiğneme kaslarının) gerilemesiyle alnın bu kilitten kurtulup ileriye doğru çıkmasıdır.

 

Dikey duruş sayesinde kafatası omurganın tepesinde dengelenince, kafatasının arkası ve yanları üzerindeki mekanik baskı kalkmıştır. Beyin bu boşluklara doğru bir yelpaze gibi genişlemiştir.

Evrimsel kazanç sadece hacimde değil, özellikle orta fronto-parietal (ön ve yan) bölgelerdeki korteks yüzeyinin artışındadır. Bu da daha karmaşık el hareketleri ve zihinsel süreçler anlamına gelir.

 

Modern nöroloji, kortekste vücudun her parçasının bir karşılığı olduğunu (Homunculus) kanıtlamıştır.

Korteksteki hücre sayısı, o organın boyutuna değil, hareketinin inceliğine bağlıdır.

Hem maymunda hem de insanda birincil motor alanın büyük kısmı yüz ve ellere ayrılmıştır.

 

Kortikal Yelpazenin Dört Aşaması

Yürüyen Dört Ayaklılar: Sadece yüz organları (ağız/burun) belirgindir; ön ayakların beyinde özel bir temsili yoktur.

Kavrayan Dört Ayaklılar (Etçiller/Kemirgenler): El bireyselleşmeye başlar, teknik potansiyel doğar.

Maymunlar (Pithekomorflar): Birincil motor alana bir ön-motor alan eklenir. El ve yüz oyunları karmaşıklaşır.

İnsansılar (Antropiyenler): Dik duruşla kranial yelpaze tam açılır. Sisteme yeni alanlar eklenir.

 

Beyinde el ve yüzü kontrol eden merkezler yan yanadır. Maymunda bu sadece yiyecek hazırlama koordinasyonudur. İnsanda ise bu biyolojik komşuluk, jestler ve konuşmanın koordinasyonuna, daha sonra da yazıya (sesin el ile transkripsiyonu) dönüşür.

 

İlk aletler (doğrayıcılar/choppers), rastgele kırılmış taşlar değildir. Sabit bir forma (stereotip) ve vuruş tekniğine sahiptirler.

El, savunma ve beslenme işlevini (pençe/diş) yitirdiğinde, alet bu biyolojik boşluğu dolduran "yapay bir organ" olarak ortaya çıkar.

 

Australantrop sadece tek bir vuruşla (doğrama) alet yaparken, Arkantrop önce uygun taşı seçer, sonra onu belirli bir forma sokmak için bir dizi ardışık darbe uygular.

Bu dönemde alet, biyolojik bir refleks olmaktan çıkıp zihinsel bir tasarıma (stereotip) dönüşmeye başlar.

 

Neandertallerle birlikte aletler çeşitlenir; kazıyıcılar, uçlar ve delici aletler belirli işler (deri yüzme, kasaplık) için özelleşir.

Neandertaller sadece mağaralarda değil, dairesel kulübelerde ve açık alanlarda da yaşıyorlardı.

 

Neandertallerin ölülerini belirli bir pozisyonda (genellikle ana rahmindeki gibi bükülmüş) ve çukurlara gömdükleri kesinleşmiştir.

Ölüye gösterilen bu özen, sadece fiziksel hayatta kalma güdüsünün ötesine geçildiğini, sembolik bir düşünce dünyasının başladığını gösterir.

 

Bir taş alet yapmak için izlenen vuruş sırası (sözdizimi), bir cümle kurmak için izlenen kelime sırasıyla aynı zihinsel mekanizmayı kullanır.

Hayvanların ses sinyalleri anlıktır. İnsanın aleti ise "kullanımdan sonra da var olmaya devam eder". Bu kalıcılık, kavramın (kelimenin) zihindeki kalıcılığıyla eşdeğerdir.

 

Neantroplar

İnsan kafatasının evrimi

Arka Kısmın Temizlenmesi: Dik duruşla birlikte kafatası omurga üzerinde dengeye oturmuş, ense kaslarının baskısı azalmıştır.

Yüzün Küçülmesi: Dişlerin ve çiğneme kaslarının gerilemesi, alnın (prefrontal bölge) önündeki mekanik engeli kaldırmıştır.

Hacimden Yapıya Geçiş: Neandertallerde beyin hacmi zaten modern insan seviyesine (yaklaşık 1500 cm³) ulaşmıştı. Homo sapiens (Neantrop) ile birlikte gerçekleşen asıl değişim hacim artışı değil, beynin ön loblarının (frontal bölge) istilası ve yeniden düzenlenmesidir.

 

İnsan yüzünün evrimini yöneten gizli güç dişlerin küçülmesidir.

 

Beynin son özgürleşen kısmı olan prefrontal korteks, insanı biyolojik dünyadan koparan asıl merkezdir.

Lobotomize edilen hastalarda görüldüğü gibi, bu bölge kişilik, gelecek planlama ve ahlaki yargıların merkezidir.

Prefrontal lobun gelişimiyle birlikte, evrimin motoru artık biyoloji değil, toplum ve kültür olmuştur.

 

İnsan artık biyolojik olarak değişmek yerine, yeteneklerini dışsal araçlara (teknolojiye) aktararak evrimleşmektedir. Bu, türün biyolojik bir çıkmaza girdiğinin veya yeni bir varoluş biçimine (belki de makinelerle bütünleşmiş bir yapıya) evrildiğinin işareti olabilir.

 

Beyin hacmi artarken teknik ilerleme de buna paralel, yavaş bir seyir izler. Teknik, adeta biyolojinin bir "salgısı" gibidir.

Homo Sapiens ile birlikte beyin hacmi sabitlenir (yaklaşık 1500 cm³), ancak teknik ilerleme eğrisi aniden dikey hale gelerek gökyüzüne fırlar.

Bu kırılma noktası, zekanın artık biyolojik bir organın içine sığmadığını, "dışsallaşarak" kendi toplumsal ve teknik tarihini yazmaya başladığını gösterir.

 

Bir Sahra el baltası ile Fransa el baltası neredeyse farksızdır. Milyonlarca yıl boyunca tek bir "insanlık kültürü" varmış gibi görünür.

Teknik evrimin hızı, insan gruplarının birbirinden ayrışmasına (etnikleşmesine) neden olur.

Üst Paleolitik dönemde bölgesel varyantlar patlar. Sadece 20.000 yıl içinde, sadece Batı Avrupa'da yüzlerce farklı alet tipi ortaya çıkar.

İnsanlık, bu aşamada biyolojik bir tür olmaktan çıkıp, "kültürel bir varlık" haline gelmiştir. Teknik artık yavaş bir evrim değil, yıldırım hızında bir devrimdir.

 

Sosyal organizma

İlkel grup, geniş bir alanda rastgele dolaşan bir sürü değildir. Aksine, su kaynaklarını, mevsimlik meyveleri ve hayvan göç yollarını bilen, belirli bir bölgeyi döngüsel olarak ziyaret eden bir yapıdır.

Et ve kaliteli bitki kaynaklarının seyrekliği, ilkel grupların kalabalık olmasını engeller. Bu gruplar genellikle 10 ila 30 bireyden oluşur.

 

Erkek (Avcı): Daha yüksek saldırganlık ve hareketlilik gerektiren büyük avlara odaklanır.

Kadın (Toplayıcı): Çocukların yavaş büyümesi nedeniyle daha az hareketli olup, bitkisel kaynaklar ve küçük canlıların toplanmasında uzmanlaşır.

Sonuç: Bu iki farklı üretim biçimi, "evlilik grubunu" (çifti) vazgeçilmez bir ekonomik birim haline getirir. Biri olmadan diğerinin hayatta kalması çok güçtür.

 

Zamanla bu küçük hücreler, evlilik bağları ve ürün değişimi ile büyük sistemlere bağlanır. Homo sapiens ile birlikte, bu sistemler kendi "üsluplarını" (geleneklerini) yaratarak farklı etnik kimliklere bürünür.

 

İnsan, biyolojik sınırlarını teknik ve sosyal örgütlenme ile aşmıştır.

 

Dağlık bölgelerdeki dar vadiler, hem yabani tahılların (buğday, arpa ataları) yoğunlaştığı alanlardır hem de yabani sürülerin (keçi, koyun) hareketlerini doğal olarak kısıtlayan "koridorlar" işlevi görür.

Tarım, insanı toprağa ve "stoklara" bağlar. Bu bağlanma, zincirleme bir reaksiyon başlatır.

 

Avcı-toplayıcı sürekli hareket halindedir. Çiftçi ise hasat sonrası "boş zamana" (serbest saatlere) sahiptir. Bu boş zaman, gıda üretimiyle uğraşmayan "teknisyenlerin" (çömlekçi, metalürji uzmanı) ortaya çıkmasını sağlar.

 

Gıda stokları, korunması gereken bir "sermaye" haline gelir. Bu durum, stokları yöneten şeflerin, onları koruyan savaşçıların ve tarlada çalışan köylülerin ayrıştığı dikey bir toplum yapısını doğurur.

 

Tarım toplumunda "teknisyenlerin" serbest kalmasıyla, insanlık binlerce yıllık durağanlıktan kurtulur ve büyük teknik devrimler ardı ardına gelir.

Yerleşik yaşam, ağır ve kırılgan kapların kullanımını mümkün kılar. Ateşin kontrolü, kili kalıcı bir malzemeye dönüştürür.

Ateş üzerindeki uzmanlaşma, maddedeki gizli gücü (bakır, bronz, demir) açığa çıkarır.

Karmaşıklaşan stok yönetimini ve mülkiyeti kaydetme ihtiyacı, soyut sembollerin (yazı) doğuşunu tetikler.

 

Teknoloji zanaatkarın (Prometheus/Vulcan) omuzlarında yükselir. Ancak zanaatkar, hiyerarşide her zaman "alt" konumdadır. Toplum, mühendisi veya teknisyeni "usta bir el" olarak görürken, prestiji "sembollerle" uğraşan rahibe, şefe veya askere verir.

Medeniyetin iskeleti metaldir.

Isıyı 1000°C'nin üzerine çıkarma becerisi, sadece yeni aletler değil, aynı zamanda yeni bir sosyal sınıf ve güç dengesi yaratmıştır. Metalurji ve yazı (muhasebe/kayıt için) aynı anda doğmuştur; çünkü her ikisi de stok yönetimi ve iktidar ile ilgilidir.

 

18. yüzyıla kadar şehir yapısı neredeyse hiç değişmedi. Ancak Sanayi Devrimi, tarımsal-metalurjik dengeyi bozdu.

Fabrikalar hammadde ve enerji kaynaklarına (kömür/çelik) yakın yerlere taşındı. Bu durum, eski "duvarlı şehir" modelini yıkarak devasa endüstriyel kümelenmelere yol açtı.

Teknoloji artık insan vücudundan tamamen kopmuş, kendi hızını belirleyen yapay bir sinir sistemi (otomasyon/elektronik) haline gelmiştir.

İnsan ekonomisi hala "yırtıcı" bir karakterdedir; doğayı (petrol, maden, toprak) tüketerek büyür.

İnsanın evrimi, biyolojik bedenden kolektif teknik bedene doğru kaymıştır.

 

Dilin sembolleri

Grafik tasarım gerçekliğin kopyası olarak değil, "soyut" ve ritmik işaretlerle başlamıştır.

Avustralya yerlilerinin kullandığı churingalar (üzeri spirallerle kazınmış taşlar), bu soyut işaretlerin birer "bellek mandalı" olduğunu gösterir. Kişi parmağıyla bu çizgileri takip ederken bir miti anlatır.

 

(Lascaux, Altamira)

Mağara duvarlarındaki hayvanlar rastgele çizilmemiştir. Bizon ve at merkezde, geyikler kenarda, yırtıcılar ise çevrededir. Bu, bir hikayenin (mitin) mekansal olarak yazılmış halidir.

 

Doğrusal yazı (satır satır okunan) tek boyutludur. Mitogram ise aynı anda birçok anlamı barındıran, bakıldığında bütün bir mitolojik evreni hatırlatan üç boyutlu bir ifade biçimidir.

 

Yazı, sanatsal bir dürtüden ziyade tarım toplumlarındaki stok tutma (muhasebe) ihtiyacından doğmuştur. Çuvalların ve hayvanların sayılması, sembollerin yan yana dizilmesini (doğrusallaşma) zorunlu kılmıştır.

 

Mısır hiyeroglifleri veya erken Çin yazısı hala "mitogram" izleri taşırken, modern alfabeler görselliği tamamen öldürerek sembolü sadece bir sese (fonetik) indirger.

 

Bir kelimeyi okurken zihnimizde uyanan yan anlamlar (şimşek, buhar, ateş), rasyonel düşüncenin budadığı o zengin sembol dünyasını canlı tutar.

 

Yazının Fenike ve Yunan alfabesiyle "doğrusallaşması", insan zihninde devrimsel bir daralmaya yol açmıştır.

Mitolojik düşünce "ışınsal" ve dağınıktır (deniz yıldızı gibi). Alfabetik yazı ise düşünceyi tek bir çizgiye (disipline) sokar. Bu, bilimin ve teknik verimliliğin anahtarıdır ancak hayal gücünün yoksullaşması pahasına elde edilmiştir.

 

Okumak bir yorumlama çabası gerektirir; kelimeler zihinde kişisel imgeler doğurur. Ancak sesli sinema ve televizyon, bireye "hazır ve mükemmel" bir gerçeklik sunar.

Görüntü ve ses dışarıdan tam olarak verildiğinde, zihnin sembol yaratma kası körelir.

 

Hayal gücü zekanın temel özelliğidir ve bu yetinin zayıflaması toplumsal eylem özelliğinin kaybına yol açabilir.

 

Alet: Elin işini makineye devretmesi.

Yazı: Belleğin kağıda devredilmesi.

Görsel-İşitsel: Hayal gücü ve algının manyetik bantlara ve ekranlara devredilmesi.

İnsan artık biyolojik bir varlık olmanın ötesinde, kendi yarattığı teknolojik ağın bir parçasıdır.

… 

23 Aralık 2024 Pazartesi

Chantal Conneller - Malzemelerin Arkeolojisi - Notlar

Chantal Conneller - Malzemelerin Arkeolojisi - Notlar

Erken Tarih Öncesi Avrupa'da Önemli Dönüşümler

An Archaeology of Materials, Substantial Transformations in Early Prehistoric Europe, Routledge, New York, 2011

 


Giriş

Malzemeler sadece üzerine şekil verilen pasif maddeler değil, insan deneyimini ve dünyayı anlama biçimimizi şekillendiren aktif unsurlardır.

 

Malzemeyi ya zihinsel tasarımların dayatıldığı "biçimsiz bir alt yapı" ya da insan eylemini kısıtlayan "teknik bir kılavuz" olarak gören yaklaşımlar malzemenin sosyal teoriyle olan derin bağını koparır.

 

Arkeolojinin tarih öncesini "Taş, Tunç ve Demir" olarak bölümlere ayıran Üç Çağ sistemi malzemenin karmaşıklığını basitleştirdi. Bu yapay/keyfi tasnif geçmişteki insanların gerçek deneyimlerini maskeledi.

 

Bir malzemenin özelliği ancak belirli bir teknolojiyle etkileşime girdiğinde ortaya çıkar.

Taşı sadece "sertlik ve dayanıklılık" üzerinden tanımlamak yanıltır.

Mezolitik dönem çakmaktaşlarında "atılabilirlik", Mezoamerika yeşiminde ise "manyetizma ve bereket" gibi bambaşka özelliklerin ön plana çıkar.

 

Malzemelerin Önemi

Altın, modern kimyada bir elementken, simyacı Geber (Câbir bin Hayyân) için "metalik, sarı, ağır" bir cisimdir ve Kolomb öncesi Amerika'da ruhsal ışıkla dolu bir maddedir.

Simyacı Geber, altının özelliklerini taşıyan her şeyin "altın" olduğunu/olabileceğini iddia ediyordu.

Malzemeye yönelik anlayışımız, sadece bilimsel bir veri değil, dünyayı anlama biçimimizin bir ürünüdür.

 

Batı düşüncesinin temelinde yer alan "özsel form" düşüncesi, maddeye anlamını veren, maddenin insan deneyiminden koparılmasına yol açtı.

Malzeme anlayışının kültürel olarak nasıl değiştiği Avrupalılar ve Amerikan yerlileri arasındaki "altın" algısına bakarak görülebilir.

 

Malzemelerin 'gerçek' özelliklerini göz ardı eden herhangi bir davranış (Whitehead’in "doğanın çatallanması" dediği ayrım gibi), 'ideolojik, toplumsal veya politik faktörlerden' kaynaklanır.

 

Maddenin nitelikleri sabit değildir, süreçsel ve ilişkisel olan nitelik maddeyle etkileşim sürecinde ortaya çıkar.

 

Kavramlar zihinde nesnelerin üzerine giydirilen kılıflar değil, nesnelerin bizzat kendisidir.

Afro-Kübalı kahinlerin kullandığı ache (toz) hem bir "güç" kavramı hem de fiziksel bir maddedir. Batı deneyiminde bu şey bir tozdur, güç değil.

Toz, kahinler tarafından kullanılan tahtalara yayılır. Kehanet süreci, kahin tozu tahtaya işaretlediğinde gerçekleşir. Kâhin parmaklarının tozda bıraktığı izlerde Orula'yı (koruyucu tanrı) çağırır/arar. Orula'nın izlerini bırakan şey, tozun biçimsizliğidir.

 

Büyü ve tabular teknolojik sürecin bir parçasıdır.

Malzeme ve form ilişkisi evrensel değildir.

 

Şekillendirme Malzemeleri

Form malzemeyle etkileşimden doğar.

 

Arkeoloji formu malzemeden üstün tutar. Bu anlayışa göre form, insan zihnindeki bir "şablon" veya kültürel bir üründür. Bundan dolayı teknoloji, insanın doğaya ve maddeye hükmetme aracı olarak görülür.

Zihinsel şablon, kültürel formun teknoloji uzmanının kafasında bir temsil veya imge olarak var olduğu ve daha sonra biçimsiz / ham maddeye dayatıldığı fikridir

 

Fransız tekno-psikolojik okulu üretimi sadece bir sonuç değil, bir "diyalog" olarak görür. Bu yaklaşım hala zihni bedenden ve maddeden üstün tutan bir modernite anlayışının ürünüdür.

 

Fenomenolojik yaklaşıma göre (Heidegger, Ingold) form dayatılmaz; insan ve malzemenin etkileşimiyle ortaya çıkar.

 

Simondon'un görüşüne göre form ve madde, teknik bir süreçte birbirine denk kuvvetler olarak buluşur. Teknik, potansiyel halindeki “niteliği” açığa çıkarır.

 

Pireneler'deki (M.Ö. 14.800 - 13.000) at başı şeklindeki kemik kolyeler atın boğazındaki dil kemiğinden (hyoid) yapılmıştır. Dil kemiğinin doğal yapısı (uzun, ince ve bir ucu çatallı) zaten bir atın profiline çok benzer. Paleolitik sanatçılar, herhangi bir kemiği yontup at şekli vermek yerine, doğuştan at başına benzeyen bu özel kemiği seçmişlerdir. Bu durum, formun malzemeye dışarıdan dayatılmadığını, aksine malzemenin içindeki formun "serbest bırakıldığını" gösterir.

 

Güneybatı Fransa'da, yaklaşık 33.000 yıl önce, Erken Aurignacian döneminde, mamut dişleri sepet şeklinde boncuklar olarak bilinen küçük yuvarlak boncuklara dönüştürülürdü. Mamut fildişini (özellikle taze olanı) işlemek son derece zordur. Odontoblast hücre yapısı nedeniyle taş gibi yontulamaz, ancak kama ve bölme yöntemiyle zorlukla ayrılabilir. Burada form, inatla malzemeye dayatılmıştır.

 

Formlar oluşlardır ve zanaatkar ve malzeme / bir konfigürasyondan diğerine dönüşümün katalizörü haline gelirler.

 

Form, zanaatkârın elindeki malzemenin ritmi, enerjisi ve o malzemenin başka neye benzeyebileceği (çakıl taşı, deniz kabuğu vb.) arasındaki kesişim noktasıdır.

Her teknik eylem; malzemenin sertliğini, sanatçının ustalığını ve o toplumun dünyayı görme biçimini içeren "etnografik bir an" olarak okunmalıdır.

 

Hayvansal Malzemeler

Hayvan bedenlerinden türetilen malzemeler (boynuz, diş, fildişi) sadece "doğal kaynak" değil, yaşayan bir varlığın parçası olarak anlamlar da taşır.

 

Modern arkeoloji kemiği ya "besin atığı" ya da "kültürel obje" olarak ayırır. Halbuki bir boynuz o hayvanın yaşı, cinsiyeti ve insanla kurduğu "yırtıcı-av" veya "bakım-karşılıklılık" ilişkisinin bir kaydıdır.

 

İngiltere'deki Erken Mezolitik (MÖ 10. binyıl) alanı olan Star Carr’da bulunan geyik boynuzundan yapılmış malzemeler: Kızıl geyik boynuzları, Mezolitik insanlar için bir zaman takvimi görevi görmüştür. Boynuzların büyümesi ve dökülmesi yıllık döngüyü işaret eder.

Besin için genellikle 3-5 yaşındaki genç ve "deneyimsiz" geyikler avlanırken; boynuz üretimi için en görkemli, 9-11 yaşındaki olgun erkek geyikler seçilmiştir.

Dikenli uçlar sadece birer silah değil; geyiğin yaşam gücünün, erkekliğinin ve mevsimsel döngüsünün insan teknolojisine transferidir.

Star Carr'da bulunan 21 adet geyik kafatası "maskesi", insanların sadece geyikleri avlamadığını, aynı zamanda geyik bakış açısını (perspektifini) benimsemeye çalıştığını gösterir.

Dikenli uçlar (zıpkınlar) olgun erkeklerin boynuzundan yapılırken, maskeler daha genç ve az vurgulanmış erkeklik özelliklerine sahip hayvanlardan yapılmıştır.

 

Taşın Değişkenliği

(Galler'deki Nab Head bölgesi)

Bir taşın "alet" olması için mutlaka yontulması gerekmez; doğal formuyla da bir işlevi veya sembolik değeri olabilir.

 

Obsidyenin yansıtıcı yüzeyi, kehanet ve tanrısal gözlemle ilişkilendirilmiştir.

Obsidyen hem kurban bıçağı olarak ölümü hem de katarakt tedavisinde (gözle olan yansıma benzerliği nedeniyle) iyileşmeyi temsil eder.

 

Taşlar bazen hızlıca bir alete dönüşüp sokağa atılan geçici nesnelerdir.

 

Taşlar geldiği yerin ruhunu taşıyan birer "yer parçası"dır.

 

(Kuzey Burgonya'daki Arcy-sur-Cure'deki Grotte du Trilobite'nin Magdalenian yerleşimi)

Arcy-sur-Cure'de bulunan bir trilobit fosili ile ona benzer şekilde yapılmış linyit böceği, insanların "taşın içinden canlıların çıkabileceğine" dair inancını yansıtır.

Gündelik bir iş olan taş yontma sırasında aniden bir fosille karşılaşmak, Mezolitik bir avcı için "metafiziksel bir sürpriz"dir.

 

Maddi Dünyalar

Aurignacian öncesi dönemde (Neandertaller ve erken Homo sapiens), organik malzeme kullanımı kısıtlıydı.

Kemik, sadece taşın bulunmadığı yerlerde, taş yontma teknikleriyle işleniyordu.

 

Kuş kemiği ve fildişinden yapılan flütler, sesin maddeselleşmesini temsil eder.

 

Fildişini oymak, cilalamak ve delmek; taş yontmaktan çok daha farklı ve yoğun bir emek gerektiriyordu. Bu, insanın maddeyle olan "sabır ve detay" ilişkisini geliştirdi.

 

Malzemeler arasındaki değiştirilebilirliğin (fildişinden diş yapmak gibi) fark edilmesi, insanın doğadaki formları dönüştürebileceği ve "yeni gerçeklikler" inşa edebileceği anlayışını doğurdu.

 

Kuş kemiği doğal olarak içi boş olduğu için flüt yapımına uygundur.

 

Çözüm

Bir malzeme, ona uygulanan teknoloji ve içinde bulunduğu kültürel bağlamdan ayrılamaz.

 

"Taş" dediğimizde, aslında anıtsal bir kaya ile küçük bir çakmaktaşı alet arasındaki devasa farkı göz ardı ederiz.

Bronzun zenginliğe, demirin savaşa yol açtığı şeklindeki doğrusal (evrimsel) anlatılar, bu malzemelerin yerel bağlamlarda aslında "ne yaptığını" anlamamızı engeller.

 

Modern teknoloji artık maddenin "atomik yapısından" ziyade "duyusal ve işlevsel özelliklerine" (hafiflik, esneklik vb.) odaklanıyor. Bu, maddeyi bir "verili gerçeklik" olarak değil, "istenen etkiler süreci" olarak gören simyacı yaklaşımına benzer.

 

22 Aralık 2024 Pazar

T. K. Derry, Trevor I. Williams - Kısa Bir Teknoloji Tarihi - Notlar

T. K. Derry, Trevor I. Williams - Kısa Bir Teknoloji Tarihi - Notlar

A Short History of Technology, From The Earliest Times To A.D. 1900, Clarendon Press, Oxford, 1960

 


Önsöz

Oxford University Press tarafından 1960 yılında yayımlanan bu önsöz, teknoloji tarihçiliğinde dönüm noktası sayılan beş ciltlik dev eserin (A History of Technology) daha geniş kitlelere ulaşması amacıyla hazırlanan özet mahiyetindeki çalışmanın felsefesini ve metodolojisini açıklamaktadır.

 

Teknolojik ilerleme iki ana evreye ayırır:

1750 Öncesi: Zanaatların ve geleneksel tekniklerin hakim olduğu dönem.

1750-1900 (Sanayi Devrimi ve Sonrası): Teknolojik ilerlemenin "belirgin ve sürekli bir yükseliş" gösterdiği, modern medeniyetin temellerinin atıldığı dönem.

 

BÖLÜM I - EN ESKİ ZAMANLARDAN M.S. 1750'YE KADAR

Genel Tarihsel Araştırma

İnsanlığın ateş üzerindeki hakimiyeti, hazır aletlerden imalata geçişi (çakmaktaşı yontma) ve ilk sanat eserleri…

Isınma, savunma ve besin pişirmenin ötesinde, ateşin ilk endüstriyel kullanımı ahşap silahların uçlarını sertleştirmek olmuştur.

Çakmaktaşının yontulmasıyla başlayan süreç, "El Baltası" gibi çok amaçlı aletlerin binlerce yıl boyunca standartlaşmasına yol açmıştır.

 

Teknoloji uzmanı insan, insan üstünlüğü için verdiği uzun mücadeleyi, beceriyi hayvan gücüyle eşleştirerek kazanmaya başladı

MÖ 4000 civarında başlayan "Neolitik Devrim", teknolojinin odağını avcılıktan gıda üretimine kaydırmıştır.

Neolitik Devrim ile tarım ve hayvancılık başlamış, yerleşik yaşam el sanatlarına zemin hazırlamıştır.

 

Mezopotamya ve Mısır / Yazının icadı ve uzmanlaşmış zanaatkarlığın yükselişi…

Medeni insan tarafından icat edilen ilk büyük emek tasarrufu araçları muhtemelen tekerlekli araba ve yelkendi

 

Roma teknolojisi, devasa bir altyapı (yollar, su kemerleri) kurmuş olsa da, modern bir "Sanayi Devrimi" yaratacak ivmeyi kazanamadı.

 

Batı Roma çökerken, teknolojik miras Doğu'ya (Konstantinopolis) ve ardından İslam dünyasına aktarıldı.

 

Orta Çağ'da su gücü sadece tahıl öğütmek için değil, kumaş işleme ve madencilik gibi endüstriyel alanlarda da kullanılmaya başlandı.

 

Venedik, Cenova ve Floransa, Haçlı Seferleri'ni birer ticari fırsata dönüştürerek modern dünyanın ekonomik temellerini attı.

Portolan haritaları ve büyük kadırgalar deniz ticaretini domine ederken; florin (altın para), bankacılık ve çift kayıtlı muhasebe sistemleri İtalya'da doğdu.

14. yüzyılın ortasındaki Kara Ölüm (Veba), nüfusun üçte birini yok ederek feodal sistemi ve tarımsal üretimi felç etti. Ancak bu yıkım, işgücü kıtlığı nedeniyle mekanik çözümlere olan talebi artırdı.

 

1450 civarında matbaanın gelişi, teknoloji tarihindeki en büyük kırılmadır. Teknik bilgi, basılı eserler sayesinde geniş kitlelere ulaştı.

Rönesans'ın İtalyan dehaları, temel mekanik sanatları küçümseyen eski züppeliğin üstesinden gelmiştir

 

Top dökümü ve tüfek yapımı, metalurjide devasa yatırımlar gerektirdi. Bu durum Fugger ailesi gibi Avrupa'nın ilk büyük finansörlerinin yükselmesine yol açtı.

Ümit Burnu'nun geçilmesi ve Amerika'nın keşfi, Avrupa'ya devasa miktarda altın ve gümüş akmasına neden oldu. Avrupa'da fiyatların dört kat artmasına (Fiyat Devrimi) neden oldu. Bu durum, ücretlerin geride kalmasıyla girişimcilere büyük karlar ve sanayi genişlemesi için sermaye sağladı.

 

Pascal ve Torricelli'nin atmosfer basıncı üzerine yaptığı deneyler, Newcomen ve daha sonra Watt'ın buhar makinelerinin bilimsel temelini oluşturdu.

 

Gıda Üretimi

Neolitik dönemden itibaren hayvanlar, insanoğlu için sadece besin değil; aynı zamanda enerji, ulaşım ve koruma kaynağı oldu.

Sığır, koyun ve keçi gibi hayvanlar süt ve yünleri için evcilleştirilirken; eşek, at ve deve insanın sırtındaki yükü hafifleten ilk "canlı makineler" haline gelmiştir.

 

Sistematik tarım, mevsimlerin ve doğanın işleyişinin farkına varılmasıyla başladı.

Arpa ve buğday, Mezopotamya ve Mısır'da MÖ 5000'lerde temel dayanak haline geldi.

 

MÖ 2. bin yılda taş veya tahtadan saban demirleri kullanılmaya başlandı.

 

Şaduf: Mısırlıların suyun seviyesini yükseltmek için kullandığı bu basit manivela düzeneği, bahçelerin sulanmasında devrim yarattı.

Mezopotamya'da düzensiz sel baskınlarını kontrol etmek için devasa kanal ağları ve bentler inşa edildi. Bu sistemler, binlerce dönüm arazinin verimini artırdı.

 

Akdeniz'in hafif topraklarının aksine, Kuzey Avrupa'nın ağır ve killi toprakları daha güçlü aletler gerektirmiştir.

Orta Çağ'da gelişen ve toprağı sadece yarmakla kalmayıp ters çeviren (kulaklı) ağır sabanlar, ormanlık alanların verimli tarlalara dönüşmesini sağladı.

 

Tahılın una dönüştürülmesi, insan gücünden hayvan ve su gücüne geçişin en net izlendiği alandır.

Roma'nın son dönemlerinde (MS 4. yüzyıl) devreye giren hayvan ve su değirmenleri, un üretimini evsel bir işten profesyonel bir endüstriye dönüştürmüştür.

 

Akdeniz medeniyetleri için zeytin ve üzüm, hayatın vazgeçilmez iki dayanağıydı. Bu meyvelerin suyunun çıkarılması, kaldıraç ve vida prensiplerinin ilk büyük uygulama alanları oldu.

Arşimet ile ilişkilendirilen vida mekanizması, presleme gücünü ve verimliliğini artırdı.

Keltlerden miras alınan metal çemberli ahşap fıçılar, şarabın amforalara göre çok daha uzun süre ve sağlıklı saklanmasını sağladı.

 

Başlangıçta manastırlarda tıbbi amaçlarla ve "hayat suyu" (aqua vitae) adıyla üretilen alkollü içkiler, özellikle Kara Ölüm sonrası yaygınlaştı.

Arpa ve şarabın damıtılmasıyla elde edilen cin ve brendi gibi sert içkiler, kuzey Avrupa'nın soğuk ikliminde karakteristik bir tüketim maddesi haline geldi.

 

Hollandalıların geliştirdiği, denizde balık ayıklayıp tuzlayabilen büyük, güverteli gemiler, Hollanda'yı bir deniz imparatorluğu yapan "altın madeni" olmuştur.

 

Yeni Dünya'dan gelen bitkiler, özellikle Avrupa'nın kuzey ve orta bölgelerinde nüfus artışının temel dayanağı oldu.

Patates: 1570’lerde İspanya üzerinden Avrupa’ya giren patates, başlangıçta şüpheyle karşılansa da 18. yüzyılda sanayi nüfusunu besleyen stratejik bir gıda haline geldi.

Mısır: Filipinler ve Batı Afrika üzerinden yayılarak, özellikle Güneydoğu Avrupa mutfağında (mısır lapası) devrim yarattı.

Keyif Vericiler: Kahve (Etiyopya kökenli), çay (Çin) ve kakao (Yeni Dünya) Avrupa’ya ulaşarak "kahvehane kültürü" gibi sosyal değişimleri tetikledi. Tütün ise bir "ilaç" olarak girdiği Avrupa'da kısa sürede devasa bir ticari ürüne dönüştü.

 

Nüfus artışı, yeni tarım alanlarına duyulan ihtiyacı artırdı. (Hollanda) Deniz seviyesinden toprak kazanmak (polder) için devasa setler inşa edildi. Bu setlerin içindeki suyu tahliye etmek için yel değirmenleri ile çalışan kepçeli çarklar ve zincirli pompalar kullanıldı.

 

Yurt İçi İhtiyaçlara Yönelik Üretim

Çömlekçi çarkı hızlı dönen bir mil üzerindeki disk (çark), kile merkezkaç kuvvetiyle simetri kazandırır. Bu, insan gücünden tasarruf sağlayan ilk mekanik cihazlardan biridir.

 

İplik yapımında kullanılan en eski alet olan iğ, üzerine takılan bir ağırlık (çark) sayesinde döner ve lifleri birbirine bükerek sağlamlaştırır.

 

Mısırlılar ağaç çivileri (dübeller) ve hayvan kemiklerinden yapılan tutkalları kullanarak bugün bile kullanılan zıvanalı geçme (mortise and tenon) yöntemlerini mükemmelleştirmişlerdir.

Bakır ve bronz aletlerin gelişiyle yaylı matkaplar, çekme testereleri ve keskiler standart hale geldi.

 

Çıkrık / Eğirme Çarkı: El ile iğ çevirme yönteminden çok daha hızlı olan bu cihaz, ipliğin hem bükülmesini hem de bobine sarılmasını sağlayan bir kasnak sistemiyle verimliliği iki katına çıkardı.

İpek üretimi: 13. yüzyıl İtalya’sında ortaya çıkan ve su gücüyle çalışan ipek atma makineleri, sanayi tarihinin ilk gerçek "fabrika" örnekleridir. Yüzlerce iğ ve makara, devasa bir ahşap çerçeve içinde su çarkı yardımıyla döndürülüyordu. Bu sistem, insan eliyle yapılan işi minimize ederek seri üretimi başlattı.

 

Metallerin Çıkarılması ve İşlenmesi

Metal üretimi iki aşamalı bir işlemdir: Metali cevherinden ayırmak ve ardından şekillendirmek. Cevherin içindeki metal oksitleri veya sülfürleri ayırmak için karbon (kömür) kullanılır. Yüksek ısıda karbon, oksijenle birleşerek metali elementer halde bırakır.

Gümüş ve altını saflaştırmak için alaşım gözenekli bir kapta (küpel) eritilir ve üzerine hava üflenir; kurşun gibi mineraller oksitlenerek ayrılır.

 

Saf bakır, yumuşak bir metal olduğu için dayanıklılığı artırmak amacıyla kalay ile alaşımlanarak bronz elde edilmiştir.

 

Sementasyon (Çelikleştirme): Demir çubukların karbon (kömür) içinde uzun süre ısıtılarak yüzeyinin karbonla doyurulması işlemidir.

Isıtılan metalin aniden suya daldırılarak sertleştirilmesi tekniği, kılıç ve alet yapımında dönüm noktası olmuştur.

Metalurjideki her ilerleme, savaş meydanlarına kalkan ve mızrak ucu; günlük yaşama ise çivi, testere ve törpü olarak yansımıştır.

 

Sakson hekim Georg Agricola’nın De Re Metallica (1556) adlı eseri, Orta Çağ madenciliğinin teknolojik zirvesini belgeler.

 

Feodal şövalyelik, metal işçiliğinin hem sanatsal hem de fonksiyonel doruk noktası olan zırh yapımına dayanıyordu.

 

Çan dökümcülerinin devasa kalıplar ve yüksek sıcaklıktaki fırınlar üzerindeki deneyimi, ilk ağır topların dökülmesini sağladı.

15. yüzyılda fırın sıcaklıklarının artmasıyla, demir ilk kez tamamen sıvı halde elde edilerek kalıplara dökülebildi. Bu, seri üretimin ve modern savaş sanayisinin başlangıcıdır.

 

İngilizlerin geliştirdiği sac levhaların kalaylanması yöntemi, mutfak eşyaları ve gemi kumanyaları için paslanmaz kaplar üretilmesini sağladı.

 

Odun kömürünün aşırı pahalılaşması, demir ustalarını maden kömürüne yöneltti. Ancak kömürdeki kükürt, demiri kırılgan hale getiriyordu. Bira üreticilerinin malt kuruturken kömürün kokusunu gidermek için kullandığı "koklaştırma" (kömürün havasız ortamda ısıtılarak safsızlıklardan arındırılması) yöntemi, 1709'da Abraham Darby tarafından yüksek fırına uygulandı. Bu keşif, demir üretiminin ormanlık alanlardan kömür yataklarının yakınına taşınmasını ve devasa bir üretim artışını tetikledi.

Kilitlerin tarihi, insanlığın özel mülkiyetini koruma ihtiyacının bir yansımasıdır.

Mısır Kilidi: Metal anahtarların "bardakları" (pimleri) kaldırmak için kullanıldığı bu sistem, bugünkü modern kilitlerin atası sayılır.

Tumbler (Pimli) Sistem: Orta Çağ'da gelişen bu sistem, anahtarın üzerindeki dişlerin kilit içindeki plakaları doğru yüksekliğe kaldırmasıyla çalışır.

Yale ve Chubb: 19. yüzyılda Linus Yale, Mısır kilidinin prensibini modern makineleşme ile birleştirerek binlerce varyasyona sahip silindir kilidi geliştirmiştir.

 

15. yüzyılda Nürnberg ve Augsburg, Avrupa'nın bilimsel alet üretim merkezi haline geldi.

 

Bina İnşaatı

Mezopotamya'nın ağaçsız ovalarında kil, temel yapı taşıydı. Mısır'da ise taş, ölümsüzlük arayışının bir aracı haline geldi.

Mezopotamya'da güneşte kurutulmuş tuğlalarla inşa edilen zigguratlar, sazlık katmanları ve bitüm (asfalt) ile güçlendiriliyordu.

 

Yunanlılar, ahşap iskeletli ev yapısını mermere dönüştürerek klasik düzenleri (Dor, İyon, Korint) yarattı.

Taş blokları birbirine bağlamak için kurşunla sabitlenmiş demir kelepçeler kullanılıyordu; bu da depremlere karşı esneklik sağlıyordu.

 

Volkanik külden yapılan beton (puzolan), su altında bile sertleşebiliyordu. Bu sayede Pantheon gibi devasa kubbeler ve dev liman iskeleleri inşa edilebildi.

Kemer kullanımı, köprülerin geniş akarsuları aşmasını ve su kemerlerinin (aqueduct) vadiler üzerinden şehirlere su taşımasını sağladı.

Çok katmanlı, drenaj sistemli ve bazalt bloklarla döşeli bu Roma yolları, modern otoyolların öncüsüdür.

Fucinus Gölü'nün drenajı için dağların içinden kazılan 3 millik tünel, 19. yüzyıla kadar bir rekor olarak kaldı.

 

537 yılında tamamlanan Ayasofya, kare bir taban üzerine dairesel bir kubbeyi oturtan "pandantif" (ters küresel üçgen) kullanımıyla bir devrim yarattı.

 

Rönesans ile birlikte inşaat, usta-çırak ilişkisinden matematiksel ve fiziksel hesaplamaların yapıldığı bir disipline dönüştü.

 

École des Ponts et Chaussées (1747): Dünyanın ilk sivil mühendislik okulu Paris'te kurularak köprü ve yol yapımını standardize etmiştir.

 

Ulaşım

İlk tekerlekler, Mezopotamya'da üç parçalı ahşap diskler şeklindeydi. Ancak MÖ 2000'lerde ortaya çıkan telli tekerlekler, hızı ve manevra kabiliyetini artırarak savaş arabalarını (chariot) antik dünyanın en etkili silahı haline getirdi.

 

Antik çağın kare yelkenleri sadece rüzgarı arkadan aldığında etkiliyken, Orta Çağ'da Müslümanlar aracılığıyla Avrupa'ya yayılan üçgen "Latin yelkeni", gemilerin rüzgara karşı (tramola atarak) ilerlemesini sağladı.

 

Gemi yanındaki geleneksel dümen küreklerinin yerini, geminin tam arkasına monte edilen menteşeli kıç dümeninin alması, navigasyonda hassasiyeti ve büyük tonajlı gemilerin kontrolünü mümkün kıldı.

 

Antik çağdaki hatalı koşum sistemleri atın nefesini kesiyordu.

12. yüzyılda Avrupa'da yaygınlaşan sert ve yastıklı at tasması, yükü atın soluk borusundan alıp omuzlarına dağıttı. Bu basit değişim, atın çekiş gücünü 5 kat artırarak tarımda öküzün yerini almasını ve ağır yük taşımacılığının gelişmesini sağladı.

 

Gemi hızını ölçmek için kullanılan kütük ve çizgi (log and line) sistemi, belirli aralıklarla düğümlenmiş bir ipin denize bırakılmasına dayanıyordu. Bugün deniz hız birimi olan "knot" (düğüm) terimi buradan gelmektedir.

 

İletişim ve Kayıt

Yazı, tapınak arşivlerinde stok kaydı tutma ihtiyacıyla başlamış ve zamanla soyut düşünceleri ifade eden bir araca dönüşmüştür.

İlk yazılar, nesnelerin basitleştirilmiş resimlerinden (piktogram) ibaretti. Sümerler, bu resimleri sesleri temsil eden kama şeklindeki işaretlere (çivi yazısı) dönüştürerek büyük bir soyutlama adımı attılar.

Mısırlılar resim yazısını sanatsal ve dini bir boyuta taşıdılar. Papirüs bitkisinden elde ettikleri "kağıt", bilginin taşınabilirliğini radikal bir şekilde artırdı.

 

İlk ölçü birimleri insanın kendi vücuduydu; ancak ticaret genişledikçe "standart" birimlere ihtiyaç duyuldu.

"Arşın" (dirsekten parmak ucuna), "ayak" ve "parmak" gibi birimler medeniyetten medeniyete değişse de temel referans noktasını oluşturdu. Mısır kraliyet arşını, bilinen en eski standartlardan biridir.

 

Zamanın ölçülmesi, başlangıçta tarımsal ve dini ritüeller için güneşin ve ayın hareketlerini takip etmekten ibaretti.

 

Haritacılığın kökenleri Mezopotamya ve Mısır'daki arazi ölçüm sistemlerine dayanır.

Eratosthenes, dünyanın büyüklüğünü bilimsel bir tahminle hesaplamış ve haritada ızgara sistemini kullanmıştır.

MS 150 civarında Batlamyus, dünya haritasını düzenlemiş

Mercator, 1568'de modern harita projeksiyonlarını başlatmış

 

Parşömen, dayanıklı ancak maliyetliydi, Araplar, 8. yüzyılda Çinlilerden kağıt yapımını öğrenerek bu tekniği Batı'ya taşıdı.

 

Modern anlamda ilk büyük ölçekli matbaa Mainz'de kuruldu ve 1448 civarında İncil'i bastı.

 

İlk Güç Kaynakları

İlk güç kaynağı insan kasıydı.

Antik dünyada kölelik, güç eksikliğini gidermede kritik bir rol oynamıştır

Köle emeğinin verimliliği özgür bir insanın veriminin yarısı kadardı.

Kölelik üç ana alanda yoğunlaşmıştır: Kamu işleri (savaş esirleri), ev içi hizmetler ve lüks (Roma örneği) ve son derece ağır koşullara sahip olan madencilik.

 

Kaldıraç, neredeyse tüm makinelerin temelidir. Uzun mesafede uygulanan küçük bir kuvveti, kısa mesafede büyük bir kuvvete dönüştürme prensibiyle çalışır.

 

Yay, enerjiyi depolayıp aniden boşaltan en eski araçtır.

 

MÖ 400 civarında ortaya çıkan mancınıklar, şehir duvarlarının ahşaptan taşa dönmesine neden olacak kadar etkili oldu.

 

On altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar, su çarkları Avrupa ve Kuzey Amerika'daki en önemli güç kaynaklarıydı.

 

Yel değirmenleri genellikle 5 ila 10 beygir gücü üretebilmekteydi; en büyük yapılar bile 30 beygir gücünü aşamıyordu.

 

Kimya Endüstrisinin Başlangıcı

Boyama, cam yapımı ve metalürji gibi süreçler daha önce başlamış olsa da kimya endüstrisi modern anlamda 18. yüzyılın sonunda başladı.

Kimyasal işlemlerin beşiği mutfaktır; ateşin kullanımı oksidasyon sürecinin ilk uygulamasıdır. Etin pişirilmesiyle artan tuz ihtiyacı, dünyadaki en eski ticaretlerden birini doğurmuştur.

Sabun yapımı, yağların alkali (soda veya potas) ile kaynatılmasını içerir.

 

Tıbbi kimyanın tam anlamıyla gelişmesi, kimyanın temel amacının insan acısını dindirecek ilaçlar üretmek olması gerektiğini öğreten Basel'li Paracelsus'un çalışmalarıyla ortaya çıktı.

 

Bölüm II - Sanayi Devrimi'nden M.S. 1900’e

Tarihi Araştırma (1750-1900)

1900 yılına gelindiğinde Batılı insan, 1750'den o güne kadar kaydedilen ilerlemeye büyük bir güvenle bakıyordu.

1750 - 1815: Waterloo Muharebesi'ne kadar süren, Amerikan ve Fransız Devrimleri ile Britanya'daki ilk büyük sanayi hamlesinin (Watt, Arkwright) yaşandığı dönem.

1815 - 1870: Demiryollarının yaygınlaştığı, milliyetçiliğin yükseldiği ve Britanya'nın "dünya atölyesi" olarak liderliğini sürdürdüğü dönem.

1871 - 1900: Emperyalizm çağı ve Britanya'nın teknolojik liderliğini ABD ve Almanya gibi yeni güçlere kaptırmaya başladığı "materyalizm nesli".

 

1750'de 140 milyon olan Avrupa nüfusunun 1900'de 401 milyona çıkması, hem iş gücü hem de pazar ihtiyacı yaratarak teknolojik verimliliği zorunlu kılmıştır.

İngiltere'deki kişisel özgürlükler ve serfliğin kalkması (Rusya 1861), bireysel girişimi ve icatçı ruhu serbest bıraktı.

Savaşlar, teknoloji için her zaman güçlü bir teşvik olmuştur. İskoç Carron demir fabrikasındaki gelişmelerden Bessemer çeliğine kadar birçok yenilik askeri ihtiyaçlardan doğmuştur.

ABD, 1857 yılına gelindiğinde İngiltere'den %35 daha fazla patent vererek liderliği devralmaya başladı.

 

Britanya, kıta savaşlarından uzak kalarak enerjisini okyanus ötesi ticarete yönlendirmiş ve 1763'te devasa bir ticaret filosuna ulaşmıştır.

 

Savaş, özellikle mühimmat, üniforma ve bot üretimi gibi alanlarda seri üretimi ve buhar gücünü teşvik etmiştir.

 

1851 sergisi, Crystal Palace'da düzenlenen bu sergi, Britanya'nın "dünyanın atölyesi" olarak ulaştığı gücün doruk noktasıdır. Altı milyon ziyaretçi, teknolojinin sadece bir azınlığın değil, kitlelerin yaşamını nasıl değiştirdiğine tanıklık etmiştir.

 

1870'lerden itibaren Amerika'dan gelen ucuz buğday, Britanya tarımını sarsmış ve nüfusun şehirlere veya kolonilere (göç) akmasına neden olmuştur.

 

İş gücü maliyetinin yüksek olması, Amerikalıları hasat makineleri, dikiş makineleri ve Colt revolver gibi "emek tasarrufu sağlayan" cihazlara yönelt

Süveyş Kanalı ve kıtalararası telgraf hatları dünyayı küçültmüştür.

 

Buhar Makinesi

Denis Papin: Buharın yoğunlaştığında vakum yarattığını keşfetti. 1690'da bir silindir içinde pistonun buharla nasıl hareket ettirilebileceğini göstererek tüm modern makinelerin atası olan fikri sundu.

 

Gemiler, buhar gücünün ulaşımdaki ilk uygulama alanıydı.

İlk vapurlar yanlarda çark kullanıyordu.

 

Enerji yoktan var edilemez ve vardan yok edilemez; sadece biçim değiştirir.

 

Makina Tezgahları ve Ürünleri

Henry Maudslay / 1800 yılında Vida kesmek / üretmek için torna tezgahı tasarladı. Maudslay, ahşap yerine tamamen demir kullandı. Geliştirdiği kayar dayanak (slide rest), kesici aletin hassasiyetini operatörün el becerisinden alıp mekanik bir doğruluğa taşıdı. Bu, "standart vida dişlerinin" ve "birbirinin yerine geçebilir parçaların" doğuşuydu.

 

1900 yılına gelindiğinde, makine aletleri endüstrisi bugünkü modern dünyayı inşa edecek tüm araçlara sahipti.

 

Modern Ulaşım

19. yüzyılın ortalarında yelkenli teknolojisi, özellikle hız konusunda kusursuzluğa ulaştı. Bu gemiler Çin'den Londra'ya 90 gün gibi rekor sürelerde varabiliyordu.

Geminin dalgalar üzerinde orta kısmının yukarı veya aşağı bükülmesi (bel verme), ahşap gemiler için hayati bir riskti. Demir ve çelik, bu yapısal gerilmelere karşı üstün direnç sağlayarak çok daha uzun gemilerin yapımına izin verdi.

 

Sanayi Devrimi ilerledikçe, her şeyi taşıyan gemiler yerine belirli yükler için tasarlanmış gemiler ortaya çıktı.

 

Karl Benz: 1885'te modern otomobilin atası sayılan üç tekerlekli aracını yaptı. Bu araçta diferansiyel, elektrikli ateşleme ve su soğutma sistemi gibi temel unsurlar mevcuttu.

 

Gottlieb Daimler: Yüksek devirli dikey motoruyla motorlu bisikleti (motosiklet) ve dört tekerlekli aracı geliştirerek performans odaklı tasarımın öncüsü oldu.

 

Ford ve Model T: Henry Ford, otomobili lüks bir oyuncak olmaktan çıkarıp, seri üretim teknikleriyle halkın satın alabileceği bir ulaşım aracına dönüştürdü.

 

Bina İnşaatı: Kent Toplulukları Gereklilikleri

1747'de kurulan École des Ponts et Chaussées, inşaat mühendisliğini akademik bir disipline dönüştürdü. Navier gibi teorisyenler, yapı statiği üzerine ders kitapları yazarak ampirik (deneme-yanılma) yöntemlerden bilimsel yöntemlere geçişi sağladılar.

 

1880'lerde ucuz çelik üretiminin başlaması, New York ve Chicago'da arsa maliyetlerine çözüm olarak gökdelenleri doğurdu. E.G. Otis'in asansörü bu yüksek binaları yaşanabilir kıldı.

 

1900 yılına gelindiğinde, mühendisler sadece binaları yükseltmekle kalmamış, aynı zamanda insan ömrünü uzatan en büyük teknolojik sistemi; hijyenik altyapıyı kurmuşlardı.

 

Bina İnşaatı: Ulaşım İçin Gereklilikler

Yol mühendisliği / John Loudon McAdam / Taş temeli tamamen reddetti. Sadece küçük, kırılmış taşlardan oluşan (yaklaşık 175 gramlık parçalar) geçirimsiz bir "kabuk" oluşturarak altındaki toprağın kuru kalmasını sağladı. "Makadam" terimi buradan gelir.

1900'e gelindiğinde, makadamize yollar motorlu taşıtların "emme kuvvetiyle" (lastiklerin tozu kaldırması) baş edemez hale gelmişti. Bu durum, bizi günümüzün bitümlü sıcak karışım asfalt yollarına götüren süreci başlattı.

 

Kömür ve Metaller

On sekizinci yüzyılın ikinci yarısında kömür, özellikle Britanya'nın sanayi liderliğini sağlayan temel hammadde haline gelmiştir. Mekanik icatlar ile kömür üretimi birbirini sürekli tetiklemiş; bu durum Britanya’nın "inşaat atölyesi" haline gelmesini sağlamıştır.

 

Henry Bessemer'in 1856'da tanıttığı "yakıtsız dövülebilir demir ve çelik üretimi" yöntemi, yüksek sıcaklık kullanarak demiri hızla çeliğe dönüştürdü.

 

Yeni Malzemeler: Kömür-Gaz, Petrol ve Kauçuk

Gaz, başlangıçta aydınlatma; sonra pişirme ve ısıtma için kullanılmıştır.

 

Modern petrol endüstrisi, 1859'da Edwin Drake'in Pensilvanya'da kuyu açmasıyla başladı.

 

Modern Kimya Endüstrisinin Yükselişi

Kimya endüstrisi, özellikle tekstil sektörünün alkali (soda) talebiyle büyüme kazandı.

 

Tekstil

Whitney'in çırçır makinesi pamuk üretimini patlatmış; Arkwright, Hargreaves ve Crompton'ın icatları iplik eğirmeyi otomatikleştirmiştir.

 

Çömlek ve Cam

1850'ye gelindiğinde çanak çömlek sanatının en sanatsal biçimleri, boş zamanlarını değerlendiren sınıfların gereksinimlerini tamamen karşılıyordu ve tüm medeni ülkelerde kitlelerin sofra takımları olarak ucuz toprak kapların ahşap ve kalay ile değiştirilmesi neredeyse tamamlanmıştı.

 

İçten Yanmalı Motor

Modern içten yanmalı motorun temelleri 1900'de atılmış olsa da, tam etkisi yirminci yüzyılda görülmüştür.

Daimler ve Benz'in çalışmaları, otomobil endüstrisini başlatmıştır.

 

Elektrik Endüstrisi

Dinamo ve motorların gelişimi, mekanik gücün elektriğe dönüşmesini sağladı.

 

Elektrikli telgraf

 

Baskı, Fotoğrafçılık ve Sinema

Mergenthaler'in Linotip makinesi, dizgi işlemini hızlandırarak gazete yayıncılığında devrim yaptı.

 

Daguerre ve Fox Talbot'un süreçleriyle başlayan fotoğrafçılık, Eastman'ın Kodak kamerası ve rulo film icadıyla amatörlerin eline geçti.

 

Tarım ve Gıda

Kendi kendini bileyen dökme demir bıçaklar ve standart parçalar, sabanın verimliliğini artırdı ve bakımını kolaylaştırdı.

 

Hasat, tarımın en yoğun emek isteyen süreciydi. Cyrus McCormick'in Chicago'da seri ürettiği biçerdöverler, özellikle Amerikan iç savaşındaki iş gücü eksikliğini kapatarak devasa alanların hasat edilmesini sağladı.

 

Sanayinin tarıma en büyük katkılarından biri, toprağın artık sadece "doğal" yollarla değil, kimyasal müdahaleyle beslenmesiydi.

Süperfosfat üretimi ve Peru'dan getirilen guano (kuş dışkısı), toprağın verimini katladı.

 

Toprağı nadasa bırakmak yerine, yonca ve şalgam gibi bitkilerin dönüşümlü ekilmesiyle toprağın azot dengesi korundu ve aynı zamanda kışlık hayvan yemi elde edildi.

 

Leicester koyunları ve Durham sığırları gibi ırklar, minimum yemle maksimum et ve yağ üretmek üzere çaprazlandı.

 

Dikenli telin icadı, Amerika'daki açık otlakları sınırlandırarak modern çiftlik yapısını kurdu.

 

Modern balina avcılığının babası sayılan Svend Foyn buharlı gemilere monte edilen ve balinanın içinde patlayan zıpkınlarla en büyük deniz memelilerini bile avlanabilir kıldı.

Başlangıçta sadece yağ (aydınlatma ve sabun için) ve balina kemiği (korse ve şemsiye için) odaklı olan sektör, hidrojenasyon işleminin keşfiyle balina yağını margarin hammaddesine dönüştürdü.

 

19. yüzyılın sonu, "yerel gıda" çağının kapandığı ve "küresel gıda zinciri" çağının açıldığı dönemdir. Pasteur'ün mikrobiyoloji çalışmaları ve kimyasal işlemler (pektin keşfi, hidrojenasyon vb.), gıdanın sadece miktarını değil, biyolojik yapısını da değiştirmiştir.

 

(Konserve) İlk başlarda büyük kutuların merkezinin yeterince ısınmaması (Sir John Franklin keşif gezisindeki gibi) trajik zehirlenmelere yol açtı. Daha sonra geliştirilen otoklavlar (basınçlı kazanlar), suyun kaynama noktasının üzerine (115-125°C) çıkılmasını sağlayarak botulizm gibi ölümcül bakterileri yok etmeyi başardı.

 

James Harrison ve T. S. Mort, uçucu sıvıların (eter veya amonyak) buharlaşmasıyla soğukluk elde eden makineler geliştirdiler.

 

Son Söz: Teknoloji ve Genel Tarih

Teknoloji tarihinin en büyük zorluğu, temel icatların (tekerlek, saban, yel değirmeni gibi) tam olarak nerede ve nasıl başladığının bilinmemesidir.

 

Teknolojik ilerleme bazen eski alışkanlıkların kurbanı olur. İlk demir gemilerin ahşap gemi formunda yapılması veya pnömatik lastiğin (Thomson) ihtiyaç duyulmadığı için 40 yıl unutulması buna örnektir.

 

19. yüzyılın en belirgin özelliği, zanaatkârın "deneme-yanılma" yönteminden, bilim insanının "teorik" bilgisine geçiştir.

Britanya'nın atölye tabanlı geleneksel eğitimi, Almanya'nın teknik üniversiteleri ve laboratuvar odaklı sanayi modeli karşısında gerilemiştir.

Andrew Carnegie'nin çelik fabrikasına "bilgili bir Alman kimyager" alması, sanayinin artık bir "zeka rekabeti" olduğunun kanıtıdır.

Telgraf ve demiryolları, geniş coğrafyaların kontrolünü mümkün kılmıştır.

 

Fabrikaların büyümesiyle mühendisler, muhasebeciler ve teknik ressamlardan oluşan yeni bir bürokratik sınıf doğmuştur.

 

Zanaatın yaratıcı tatmini yerini monoton fabrika işine bırakmıştır.

1900'e gelindiğinde teknoloji, artık sadece ihtiyaçları karşılamak değil, "yeni ihtiyaçlar yaratmak" aşamasına geçmiştir.

…