15 Ocak 2017 Pazar

Türk Sosyologları: Baykan Sezer ve Şerif Mardin

Baykan Sezer ve Şerif Mardin
Baykan Sezer
Baykan Sezer 1939 tarihinde Malatya’da doğdu. Akademisyen olan babasının tayini üzerine İstanbul’a yerleşti. 1956’da Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. 1960-1965 tarihleri arasında Fransa’da bulundu. Bu dönemde sosyolojiye ilgi duymaya başladı. Cezayir Bağımsızlık Savaşına tanıklık eden Sezer’in Doğu toplumlarıyla ilgili görüşleri de bu dönemde şekillenmiştir. Yurda döndükten sonra İstanbul Üniversitesinde sosyoloji öğrenimine devam etti. Askerlik yaptığı dönemde lisans tezini hazırladı.
1969 yılında İstanbl Üniversitesinde asistan olarak göreve başladı. 1976’da doçent, 1988’de profesör unvanlarını aldı. 1982 yılında itibaren İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanlığı görevine getirildi. 1993 yılında bu görevinden kendi isteğiyle ayrıldı. 1998 yılında emekliye olup akademiden ayrıldı. 7 Eylül 2002 tarihinde vefat etti.

Türk sosyolojisi için ayrı bir kişilik ve kimlik öneren Baykan Sezer, Türk sosyolojisi açısından önemli bir kilometre taşıdır.

19. yüzyılda Batı dünyasında görülen sosyal sorunlarla birlikte, doğa ve diğer toplumlar üzerinde egemenlik kurmuş Batı toplumları kendi toplumlarını yönlendirme ve istenilen şekli vermek için sosyolojiyi bir araç olarak görmüşlerdir.

Sezer’e göre sosyoloji tarih ürünüdür. Tarihin kaynağı ise toplumlar arası çatışmalar ve çelişkilerdir. Bu anlamda; tarihî bütünlük olmadan başka bir ifadeyle Doğu-Batı çatışma ve çelişkilerini dikkate almadan sergilenen yaklaşımlar tek boyutludur.

Sezer, son tahlilde Türk sosyolojisinin önünde üç yol bulunduğunu belirtir.
• Batı’nın getirdigi tüm açıklamaları evrensel kabul ederek Türk gerçegini buna göre açıklamak
• Batı sosyolojisinin yalnızca kuram ve yöntemini evrensel olarak kabul etmek
• Türk toplumunun kendine özgü sorunları olduğunu tespit etmek ve bu sorunları yine kendine özgü kuram ve yöntemlerle çözme yoluna gitmek.

Türk Sosyolojisinin Ana Başlıkları
Sosyoloji, toplum sorunlarını açıklama ve çözümleme girişim ve deneylerinin bir toplam ve ürünüdür. Bu durumda, Sezer’e göre yapmamız gereken ilk şey genel olarak toplum tanımı yapmak sonrasında ise Türk toplumunun nasıl tanımlanabileceğini ortaya koymaktır. Bu bağlamda Türk Sosyolojisi’nin ilk konusunu kendisine büyük ölçüde kaynaklık eden Batı sosyolojisinin anlamak ve açıklamak oluşturmaktadır. Bu noktada Batı sosyolojisinin Doğu toplumlarını tanımladığı şekli ile değil, kendi özellikleri içinde diğer toplumlarla ilişkilerini dikkate alarak yapılan tanım amaca uygun tanımdır.

Köy Sorunu
Köy sorununu iyi anlayabilmemiz için Osmanlı toprak düzenini iyi bilmemiz gerekmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “millet sistemi”ne bağlı olarak yeni kurulan rejimin Türk olma niteliği köylülükte aranmıştır. Özetle köy sorununun Cumhuriyet döneminde ön plana çıkarılmasının nedeni, Osmanlılığın inkârı ya da Batılılaşmanın Türkiye’de gerçekleşebilmesi için gerekli ortamın hazırlanmasıdır.
Türkiye’nin almış olduğu Batıcılaşma kararı, Osmanlı-Türk toplumunun kendi gelişme ve çelişkilerinin doğal bir sonucu değil, Türkiye’deki siyasal aktörlerin bir tercihinin sonucudur. Böylelikle yeni kurulan Türk toplumu dünya dengeleri içerisinde kendine Batının tanımladığı bir yer edinecektir. Söz konusu Batı tanımlarına göre Türk toplumunun temel özelliği köylülük ve “az gelişmiş” bir toplum olmasıdır. Sonuç olarak köy, Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarında bir lokomotif görevi görürken, daha sonraki aşamalarda kalkınmanın önünde en büyük engel olarak görünmeye başlamış, az gelişmişliğin nedeni sayılmaya başlamıştır.

Kalkınma Sorunu
Bir toplumun iktisadi açıdan güçlü olması, çeşitli tarihî olayların bir sonucudur. Batıcılaşma girişimleri beraberinde az gelişmişlik durumunu ortaya çıkarmıştır. Sezer’e göre; Türk sosyolojisi’nin en önemli başlığını yöntem konusu oluşturmaktadır.
Türkiye’de sosyoloji Batı’dan aktarma bir bilimdir ancak tarihimizden bilgi edinmek, tarihimizden gerekli sonuç ve dersleri çıkarmak Türk sosyolojisi açısından kendi kimliğini kazanmanın bir gereğidir.

Sosyolojide Yöntem Tartışmaları
Felsefe nispeten yeni bir bilimdir. 19. Yüzyıldan itibaren düşünce ortamlarında etkin olmuş hemen bütün fikir akımları sosyologlar üzerinde etkili olmuş ve dolayısıyla da sosoyolojide hep yeni yöntemler, yaklaşımlar gündeme gelmiştir. Bu durum sosyolojiyi hem yenilikçi hem de kendi üzerine düşünebilen bir bilim olarak farklılaştırır. Sosyolojide yöntem tartışmaları her şeyden önce kendi varlığını doğrulayabilmek amacıyla sürdürülmektedir.
Sezer’e göre sosyolojide ne araştırmacı ne de araştırma konusu kullanılan yöntemden bağımsız değildir. Bu nedenle de sosoyolojinin objektif olması olanaksızdır. Çünkü kullanılan yöntem, tercih edilen yöntem, araştırma konusuna bakış açımızı belirler. Bakış açımızı belirleyen ise yöntemden önce araştırma öncesi elde ettiğimiz bulgulardır. Araştırmacının bilgi birikimi zaten kendi öznel tercihleri doğrultusunda oluşmuştur…

Tarihte Doğu-Batı Çatışması
Doğu toplumları için önerilen modellerde amacın, Doğu’yu Batı’ya benzetmek olduğunu belirten Sezer; öne sürülen modellerde çıkış noktasının Doğu toplumlarının sorunları değil, Batı’nın kendisi olduğu saptamasını yapmaktadır.
Toplumlar kendi özelliklerini kendi serüvenleri sonunda kazanmaktadır. Bir toplumun özellikleri de, sorunları da tarihte yaşamış bulunduğu serüvenin ürünüdür. Bir toplumun yükselişi, sorunlarını aşması ancak tarihin akışıyla uyum sağlayabilmesi ve tarih akışını denetleyip yönlendirebilmesiyle gerçekleşebilir.
Çıkarlarımızı ancak tarihî yakından bilmekle tanıyabiliriz. Bu nedenle sosyolojinin tarihle işbirliği kaçınılmazdır. Tarih, sosyolojinin başlıca bilgi kaynağıdır. Toplum olayı gerçekleştiği andan itibaren tarihin konusu olmaktadır. Günümüzde toplumların karşılaştığı sorunlar tarihin bir ürünüdür. Sorunların tarihî boyutu bulunmaktadır.

Türk Sosyolojisinin Sorunları ve Çözüm Önerileri
Sezer’e göre; Türkiye’de sosyolojinin ilk ve ana sorunu, önce Batı sosyolojisi ile ilişkilerini iyi belirleyebilmesi ve Türk toplumunun ve gerçeklerinin aydınlanmasında takınılması gerekli tutumun ne olduğunu saptayabilmesidir. Yöntem gerçeklerin anlaşılması amacıyla izlenmesi gerekli yoldan başka bir şey değildir. Yöntemin gerçeklere değil de gerçeklerin yönteme uyacağını sanmak mümkün değildir.
Türkiye’de önceleri çeşitli konularda Avrupa’nın değişik ülkeleriyle işbirliği imkânlarını aramak biçiminde başlayan Batıcılaşma akımı, kısa süre içinde bizlerin de Batılılar gibi düşünmemiz ve yaşamamızla ancak İmparatorluğun kurtarılabileceği görüş ve inancına dönüşmüştür. Toplum tanım ve yasaları öncelikle toplum gelişme ve değişmelerini açıklamak durumundadır.

Sosyolojinin günümüze kadar ürettiği bilgilerin kaynağı Batı tarihî olmuştur. Oysa Türk toplum tarihini ele aldığımız zaman ilk gözlemleyebileceğimiz, Türk toplum tarihî ile Batı kalıplarının uyuşmazlığıdır. Genel olarak Doğu tarihinde, en azından Batı tarihinde görülen Eski Çağ-kölelik, Orta Çağ-feodalizm ve Yeni Çağ-kapitalizm kesişmesine tanık olunmamaktadır. Bu durumda bizim ise Türk tarihinde önemli değişmeleri saptamakla başlamamız gerekmektedir. Daha önce de değindiğimiz gibi Türk tarihinde iki önemli değişiklik olayı Anadolu’nun Türkleşmesi ve Osmanlı’nın Batıcılaşması olayıdır. Anadolu’nun Türkleşmesi olayında bir uygarlık çevresinden bir başka uygarlık çevresine gireceğiz. Kimliğimizi değiştirmeksizin yurdumuzu değiştireceğiz. Osmanlı’nın Batıcılaşma olayın-da ise bu kez yurdumuzu değiştirmeden kimliğimizi değiştirmek girişimi bulunmaktadır.

Şerif Mardin
Şerif Mardin’in sosyolojik düşüncelerinin temelinde, socious temelli bir sosyal bilimsel metodolojiye dayalı bir sosyal bilim anlayışı yatmaktadır.
Şerif Mardin sosyolojisi Türkiye’de hem sosyal bilimler hem de siyaset yapma anlayışına yönelik bir eleştiri olma niteliği taşımaktadır. Sosyal bilimsel metodoloji, hakkında siyasal stratejiler oluşturulacak toplumsal yaşam alanı için en öncelikli konudur ve interdisipliner bir nitelik taşımaktadır. Bu anlamda toplumsal alana ilişkin olarak geliştirilecek siyasal stratejiler; siyasal hedeşeri her ne olursa olsun; öncelikli olarak nesnenin bilgisine sahip olacak bir sosyal bilim anlayışına dayanmak ve bu nesnenin doğasına uygun stratejilerle politika üretmek zorundadır.

Şerif Mardin 1927 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nde başladığı orta öğrenimini Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamlamıştır. Lisans öğrenimini 1948 yılında Stanford Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde; Yüksek Lisansını 1950 yılında John Hopkins Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Doktorasını 1958 yılında Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü Siyaset Bilimi Bölümü’nde tamamlayan Şerif Mardin, 1954-1956 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi olarak görev yapmıştır. 1957 yılında Hürriyet Partisi’nde genel sekreterlik görevini üstlendiği dönemde Forum Dergisinde yazarlık yapmaya devam etti.
1958-1961 yılları arasında Princeton Üniversitesi Şark Çalışmaları Bölümü’nde Doktora Sonrası Araştırmacı; 1960-1961 yılları arasında ise Harvard Üniversitesi, Orta Doğu Enstitüsü’nde araştırma bursu kapsamında çalışmalar yapmıştır. 1961-1972 yılları arasındaki dönemde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Doçent ve ardından Profesör unvanları ile akademik yaşamını sürdüren Şerif Mardin, Türkiye’de ve yurt dışında birçok üniversitede misafir profesör olarak akademik ve idari hizmetlerde bulunmuş, 1967-1970 yılları arasında Türkiye Sosyal Bilimler Derneği kurucu başkanlığı görevini yürütmüştür. 1973-1991 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nin kurucu dekanı ve Siyaset Bilimi Bölümü’nde Profesör olarak görevler almıştır. 1994 yılında kurulan Yeni Demokrasi Hareketi’nin kurucu üyeleri arasında rol almıştır.

Temel Kavramları ve Sorun Alanları
Toplumsal-kültürel öğelerin iç-dinamiklerinin belirleyiciliklerini vurgulayan bir yaklaşımla, çok yönlü entelektüel bir kaygıdan hareketle din, ideoloji ve kültür konularına ağırlık vermiştir.
Genç Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu (1962) isimli çalışmasının en önemli tespiti, Genç Osmanlıların siyaset felsefesinin Aydınlanma öncesi bir felsefe olduğu yolundadır.
Mardin’e göre modern siyasal bilimlerin yapmaya çalıştığı şey; normatifle ampirik olan arasındaki farklılığı açığa çıkarmaktır.

Toplum Haritaları
Şerif Mardin’e göre, toplumsal yapılar elle dokunulur varlıklar değil, (insan ilişkilerinde temellenen) analitik inceleme araçlarıdır. Bireyler diğer kişilerle ve gruplarla paylaşmış oldukları bir “toplum haritası” çerçevesinde anlaşabilmektedirler. Şerif Mardin “simge dağarcığı” yoluyla toplumdan insana, kuşaktan kuşağa geçen bu simgesel mekanizmalar bütününü “kültür” olarak adlandırmaktadır.
Simgeler toplum hayatında üç açıdan önem taşımaktadırlar; birincisi, toplum haritalarının öğrenilmesi sürecinin önemli bir parçasını oluştururlar; ikinci olarak değer yüklüdürler ve üçüncü ve son olarak da bu söz konusu simgeler ideoloji ve bilginin kültürel şekillenmesi ile çok yakından ilgilidirler.
19. yüzyılın başında kültür bakımından “küçük” ve “büyük” geleneklerin bütünleşemedikleri bir durum söz konusudur. Osmanlı İmparatorluğu’nda, “büyük” ve seçkinlerden teşekkül eden kültürde sosyal seferberlik açısından “evrensel değerler” daha kolay zemin bulmuşken, halk tabakalarında ve mahalle birimlerinde etkisini sürdüren ve “devletin üstlenmediği birçok fonksiyonu üstlenmiş durumda bulunan cemaat” yapılarının modernleşme sürecine katılımları zaman almıştır.

İdeoloji
İdeoloji büyük ölçüde, simgesel düşüncenin toplum hayatımızda oynadığı role bağlı olarak, “kültür kodları”, “mitoslar” ve “din”olgusu ile sosyo-bilişsel açıdan ortak mekanizmalara sahip ve çok yakından ilintili bir fenomendir.
Şerif Mardin, ideolojileri “sert” ve “yumuşak” olmak üzere iki ayrı kategoride değerlendirir. Sert ideolojiler: sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapıya karşılık gelmektedirler. Yumuşak ideolojiler ise kitlelerin daha çok şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemlerini ifade eden, vaziyet alış- tutumları (attitude) ifade etmektedir.

Kitle Toplumu ve İletişim
Modern toplum, “kitle iletişim araçları” ve “millî eğitim” kurumları aracılığı ile vatandaşlık ve millî kültür kavramları çerçevesinde toplumsal yapıdaki, sosyal ve iktisadi yapı parçaları arasındaki farklılaşmayı seferber ederek birbirine bağlayacak mekanizmalar geliştirmiştir.

Sivil Toplum
Şerif Mardin’e göre, demokrasi kültürümüz ve geleneğimiz açısından, sivil toplum ve kamuoyu kavramları çerçevesinde şu değerlendirmelerde bulunulması mümkündür: “demokratik geleneğimiz”, “sivil toplum” eksikliğinden kaynaklanan bir boşluğa; Batı’daki anlamıyla “kamuoyu”nun tarihsel temeli olmadan gelişen bir “biçim”ine sahiptir ve devletin sınırlandırılması noktasında, İslami bir popülizmin etkileri altında şekillenmiştir.

Merkez-Çevre Modeli
Osmanlı kurumlarının gelişiminde, Batı’da 17. yüzyılın ortalarına doğru gündeme gelen “Leviathan”ın ve daha sonraki aşamalarda ulus-devletin oynamış olduğu rolün önemine dikkat çeken Mardin, başlangıçta, Osmanlı kurumlarının rakipleri olarak görülen bu devlet biçimlerinin, daha sonra Osmanlıların kendi hükümet biçimleri için yapacakları reformların da modeli haline nasıl gelebilmiş olduğunu analiz etmektedir.
Ancak Mardin’in bu değerlendirmesinde önemli olan nokta, bu türden bir modelin Osmanlı kurumlarıyla karşıtlıklar gösteriyor olmasına ve Batı’da bu devlet modelinin gelişiminde rol oynayan toplumsal güçler ve bu güçler arasındaki tarihsel-sosyal-ekonomik ve politik uzlaşma zemininin, Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşmemiş olmasına rağmen uygulamaya konmaya çalışılmış olduğu tespitidir.

Türk Modernleşmesi
“Medeniyet” kavramsallaştırılmasına, mahalli örf ve adetlerin traş edilmesi, farklılıklarının ortadan kaldırılması pahasına ağır basan bir uyum arayışı üzerinden yönelinmesi için araçsal rol oynayan “devlet mitosu” bu noktada önem taşımaktadır.
Bu devlet mitosunun Cumhuriyet dönemindeki yansımaları, Kemalizm’in uygulamalarında belirginlik kazanmaktadır. Kemalizm, bir sosyal değişme projesi olarak, geleneksel toplumdan, modern topluma geçiş sürecinde dört boyutlu bir değişmeyi temel almaktadır:
• Kişilerin otoritesi üzerine kurulu bir onur anlayışından kurallar ve yasalar üstüne kurulu bir onur anlayışına geçiş,
• Evren düzenini anlamada, dinden pozitif bilim anlayışına geçiş,
• “Avam-havas” ayrılıkları üzerine kurulmuş bir topluluktan “halkçı” topluluğa geçiş
• Bir ümmet topluluğundan bir ulusal devlete geçiş.

Mardin’e göre Türk modernleşmesi temelde üç noktadaki yetersizlikleri nedeniyle bir sorunsal haline gelmiştir ve bu yetersizliklerin devam etmekte olan etkileri üzerinde şekillenmeye devam bir süreç yaşanmaktadır. Bunlar “felsefe eksikliği”, “yeni bir kişilik sistemi” oluşturulması yönündeki çabalarda uğranılan başarısızlıklar ve giderilemeyen bir “kültür” boşluğudur.

Mardin’e göre Kemalizm, bir yandan dine alternatif bir “denge sağlayıcı harita”, “tavır ve tutum alış” haline gelebilecek bir ideoloji yaratma işlevi üstlenememişken diğer yandan dine rakip olabilecek ideolojilerin ortaya çıkmasına da müsaade etmemiştir. Bu durum Mardin’e göre; Cumhuriyet’in iktisadi kuvvetlere meşruiyet sağlamada, gösterdiği tereddütten kaynaklanmaktadır.

Kök paradigmalar, “kültürel haritalar” olarak işlev gören anlam kümelerini tanımlamaktadır ve kişilerin kendi kültürleri çerçevesinde bir yol bulma imkânı geliştirmelerine olanak tanımaktadır.
Şerif Mardin’in “kök paradigmalar” ve “görkemli yapılar/büyük gelenek- küçük yapılar/gelenek (mahalle)” ayrımına dayalı tipolojileri, onun “mahalle baskısı” kavramsallaştırması için de temel önemdeki analitik araçlardır.


Türk aydınları halkın ihtiyaç tatmini niteliğindeki sorun alanlarına yeterli ilgiyi göstermeli, halkın gündelik gerçekliği içindeki sorunları göz ardı etmemelidirler. Gündelik gerçeklik içindeki bireyler açısından gerçeklik taşıyan sorunlardan hareket edilmediği sürece toplumdan uzaklaşmaya ve sürprizlerle karşılaşılmaya devam edilecektir.

---
Türk Sosyologları
Editör: Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2915
2. Baskı, Ağustos 2015

1 yorum:

  1. “(…) landslide victory (of the Justice and Development Party) in the November (2002) elections in Turkey has been considered a success of Kemalism by a prominent Turkish social scientist, Şerif Mardin” iktisadi konularda İNÖNÜ gibi düşünenler ile BAYAR gibi düşünenlerin gün (15 Temmuz 2016) gelip kanlı-bıçaklı olacaklarını kestirememiştir. Kaldı ki “Kemalism” böyle bir “zafer” 1973 yılında da kazanmıştı. AK Parti 2. zafer oluyor.

    YanıtlaSil