14 Eylül 2019 Cumartesi

Laurance Evans - Türkiye'nin Parçalanması ve ABD Politikası (1914 - 1924)


Laurance Evans - Türkiye'nin Parçalanması ve ABD Politikası (1914 - 1924)

Türkçeleştiren: T. Alaya, N. Uğurlu, Ö. Uğurlu
Örgün Yayınevi, İstanbul 2003

Wilson İlkeleri (s. 77 vd.)
Wilson, Türkiye ile ilgili barış koşullan ve "ezilen uluslar" konusunda bir yargıya varmakta biraz güçlük çekti.

Osmanlı İmparatorluğu'nun bugünkü parçasının egemenliği sağlanmalı fakat bugün Türkiye'nin yönetiminde bulunan öteki uluslara kesin ve her türlü kurudan uzak bir yaşama güvenlimi ve kendi gelişmelerini istedikleri gibi yürütecek kesin ve engelsiz fırsatlar olanağı verilmeli…

On dört nokta söylevi, politikanın bir genel anlatımı idi. Bu nedenle Wilson’un dış politikasını kesin olarak anlatır sayılamaz. Söylevde ileri sürülen toprak konulan, stratejik hesaplara dayandığından, bu noktalar halka açıklanmamıştı…

Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili on iki nokta hakkında memorandum şöyle diyor:
Boğazlar ve İstanbul, ad olarak Türk kalsalar bile; uluslararası bir denetim altında tutulmalıdır. Bu, ortak bir denetim ya da Milletler Cemiyeti'nin görevlendireceği bir devlet eliyle yapılabilir. Anadolu Türklere ayrılmalıdır, Yunanlıların yönetimi altında bulunan kıyı bölgeleri, özel bir uluslararası denetim altına konulabilir, mandater olarak Yunanistan seçilebilir.
Ermenistan'a, Akdeniz'de bir liman verilmesi ve bir mandater devlet gösterilmesi zorunludur. Fransa, bu görevi üzerine almak isteyebilir, fakat Ermeniler İngilizleri yeğ tutuyorlar.
Suriye, İngilizler ile yaptıkları anlaşma nedeniyle, derhal Fransa'ya ayrılmıştır bile.
İngiltere'nin Filistin, Mezopotamya ve Arabistan için, en iyi mandater devlet olduğu kuşkusuzdur…
Anadolu için bütün mandater devletlerin bağlı olacaktan bir genel güvenlik yasası yazılıp barış anlaşmalarına eklenmelidir…

(Osmanlı toprakları üzerinde yapılan paylaşım planları, pazarlıklar vs. ABD parçalanması sonrasında Osmanlı toprakları üzerinde işgalde filen yer alırsa bundan öncelikle Ermeniler fayda sağlayacaktı; çünkü Türk topraklarının doğusu, Trabzon ve İskenderun’dan denize ulaşacakları şekilde onlara verilecekti, ABD fiilen işgalde yer almayarak Ermenileri hayal kırıklığına uğratmış oldu.)

Yunan ilerlemesine İtilâf Devletleri antlaşmayı imzalamaya Türkleri zorlamak amacıyla izin verildi. Mustafa Kemal haziranda Boğazlara doğru ileri hareketine girişti, ancak bu, İtilâf Devletleri hatlarını zorlamak için yapılmış bir gösteri dışında ciddî bir girişim değildi. İzmit'teki İngiliz birliklerinin tuttuğu yerlere biraz ateş açılmış ve saldırı birlikleri zorluk çekmeden geri çekilmişlerdi.

İngiliz ve Fransız başbakanları antlaşmayı imzaya zorlamak için Türklere yapılacak baskı üzerinde konuşmak üzere Hythe'de buluştular. Bu buluşmada Venizelos’da vardı.
İzmir bölgesindeki Yunan işgali alanlarında 100 bin kişilik, iyi yetiştirilmiş ve denenmiş Yunan birlikleri vardı.
Venizelos (…) bu birliklerin kullanılmasını önerdi (Öneri kabul edildi).
19 Temmuzda Mustafa Kemal İtilaf Devletlerine karşı savaşa çağıran bir bildiri yayınladı.
23 Temmuzda Saltanat Meclisi Barış Konferansına gönderilmek üzere üç delege atadı.

Kral Konstantin’in Atina’ya dönmesi Sevr Antlaşması’nın uygulamaya konmasını zorlamak konusunu İtilâf Devletleri için yorulmaya değmez bir sorun durumuna getirmişti.

Yunanlılar aleyhinde yapılacak değişikliklerle Barış Antlaşmasının Türkler lehine daha yumuşak bir hâle getirilmesi ve bu şekilde kabul ettirilmesi denendi.
İzmir bölgesinin, yerel özerklik altında bir Hristiyan vali tarafından yönetilmek üzere, Türk egemenliği altına bırakılmasını önerdiler.
Bu öneriler, tümüyle, hem Yunanlılar hem de Milliyetçiler tarafından reddedildi.

Yunanlılar, buna, Anadolu'da yeni bir saldırı ile karşılık verdiler ve Milliyetçiler de Bolşeviklerle bir antlaşma imzaladılar. Aynı zamanda Fransızlar ve İtalyanlar, Milliyetçilerle görüşmeye giriştiler.

1921 Nisanından sonra Yunanlılar, askerlik ve maliye bakımından zorluklar içindedir. Bundan kısa bir süre sonra İtilâf Devletleri, kavgada tarafsız kalacaklarını ve Boğazlar bölgesini de tarafsız bölge sayacaklarını bildirdiler.
Tarafsızlık kararından sonra Yunanlıların yürüttüğü deniz saldırıları yine Müttefiklerin desteği ve himayesi ile odu: Yunanlılar, Türk kıyılarını abluka altına alarak ve Milliyetçilerin elinde bulunan kıyılara gitmekte olan gemileri durduruyorlar. Oysa, İstanbul'daki İtilâf Devletleri Denetim Kurulunun ve Boğazlar Bölgesinin koruyucu kanatlan altında getirdikleri yardım araçlarım, İngilizlerin göz yummasıyla, denizden Bursa'ya taşımışlardır (s. 358).

Bu arada, İtalyanlar ve daha az olmak üzere Fransızlar, Türk Milliyetçilerine gizlice destek olurlarken İngilizler de Yunanlıları desteklemektedirler.

Yunanlılar, 14 Ağustosta yeniden Ankara üzerine yürümeye başladılar ve önceleri oldukça ilerlediler. Ayın sonunda Sakarya ırmağına ulaşmışlardı, fakat burada, hüküm etlerinin merkezini kurtarmak için inatla çarpışan Türk ordusunun sert direnişiyle karşılaştılar. Eylülün ortasında Yunan gücü tükenmiş ve Türkler, bütün hatlarını, olduğu gibi, ellerinde tutmuşlardı.

Yunanlılar her ne kadar yenilmişse de atıldıkları mevzilerinde tutmaktaydılar.

(Sakarya’dan sonra) söylentilere göre Fransızlar, Kilikya’nın geniş bir bölgesini, oralardaki savaş araçlarıyla birlikte Milliyetçilere bırakarak, boşaltacaklardır. Buna karşılık istedikleri, ekonomik çıkarlar ve Suriye sınırlan boyunca Türk-Fransız ilişkilerinin düzeltilmesidir.

20 Ekim 1921 tarihinde imza edilen antlaşma, iki ülke arasındaki savaş durumuna son vermişti. Antlaşma şunları kapsıyordu: Kilikya'nın Fransızlar tarafından boşaltılması; Suriye sınırlarının Türkiye lehine düzeltilmesi; bu anlaşmaya ekli bir notayla Fransızlara sağlanan demir, gümüş ve krom ve öteki ekonomi çıkarlar karşılığı olarak Türklerin egemenlik ve bağımsızlığının da desteklenmesi.

1922 Ocak ayında: Fransız kabinesi düştü ve ne Yunanlılar, ne de Curzon'a dost olan Poincare, Başbakanlığa geldi ve Dışişleri Bakanlığını da üzerine aldı.
(Aynı dönemde) Mussolini'yi iktidara getiren bunalım başında, İtalyan kabinesi de düştü; Curzon'un toplamak istediği konferans ertelendi.

Yunan Başbakanı, boşaltma hazırlıklarını yapmasını başkomutana emretti. Curzon, diplomatik destek vaadini tekrarladı ve ilgili taraflara çağrılar gönderdi. Yunan çekilişi ertelendi ve mart ortalarında Londra'da konuşmalara başlandı.

22 Mart 1922’de Paris’te bir konferans toplandı. Konferansın amacı Sevr’i yürürlüğe sokmaktı.
Konferans, 26 Martta sona erdi ve Sevr Antlaşmasındaki değiştirme önerileri, ertesi gün Atina ve Ankara'ya gönderildi.

İstanbul'a göre, İtilâf Devletlerinin en son korkutma taktiği, Milliyetçiler inatlarını sürdürürlerse, İstanbul'u Yunan işgali altına aldırmak tehdidiydi.

Haziran başlarında, Yunan donanması Samsun'u bombardıman etti. Fakat bu, Milliyetçilerden çok Pontus Rumlarına zarar verdi, çünkü şimdi Türkler tarafından kendilerine daha sert davranılmaya başlandı.

İtalya, uzlaştırıcı bir rol üzerine aldı. Amiral Bristol’un öğrendiğine göre, İtalya, 10 Ağustosta, Milliyetçilerin Roma'da temsilcisi olan Celâlettin Şerif kanalıyla Ankara'ya bir nota gönderdi. Bunda, Ankara hükümetine altı soru yöneltilmişti: 1. Barış için en azından istekleriniz nelerdir?
2. Azınlıklar için Türkiye'nin tanıyabileceği haklar ve bu konuda İtilâf Devletlerine gösterebileceğiniz uygun garantiler nelerdir?
3. Kapitülâsyonların kaldırılması hâlinde Türkiye'nin, bunun karşılığında verebileceği tazminat nedir?
4. Kapitülâsyonlar kaldırıldığı takdirde Türkiye, etki alanlarında (nüfuz bölgelerinde) değişiklik yapacak mıdır?
5. Barış elde edilirse Ankara hükümetiyle sultan arasındaki iç ilişki nasıl olacaktır?
6. (Bu bir gizli maddedir) Bir barış antlaşmasında, petrol ayrıcalığı bakımından İtalya ne alabilecektir?

Ağustos ayında Türk ordusu saldırıya geçtiğinde Yunan ordusu perişan bir halde geri çekilmeye başladı.
(İzmir) Şehirdeki Hristiyanlar panik hâlinde şehri terk etmek istiyorlar. Yunan ordusu İzmir'e ulaşınca çok ciddi kanıklıklar çıkması mümkündür ve İşittiğine göre (konsolos) şehri yakmak istiyorlar.

Türkler şimdi, Boğazlar Bölgesi dışındaki bütün Asya Türkiye'sini denetimleri altında bulunduruyorlardı. Budununu, ancak, Anadolu'da bir İtilâf Devletleri istilâsı, Anadolu'ya İtilâf Devletlerinin el koyması değiştirebilirdi. Bu dununa uygun olarak, İzmir "felâketinden" bir ay sonra, Milliyetçilerle Yunanlılar arasında bir silâh bırakışması İmzalandı ve bunun arkasından da Doğu sorunlarına kesin bir biçim vermek üzere, kasımda, Lozan'da bir konferans toplanması kararlaştırıldı. Bu, İngilizler tarafından Türklere baskı yapmak üzere harcanan son bir çabadan sonra, ancak kabul edildi. Bu baskı, Anadolu Hristiyanlarının korunması plânını kapsıyordu ve bu plân İtilâf Devletleri ve Amerika tarafından, önce diplomatik baskı yapılması ve beklendiği gibi bu kabul edilmediği takdirde, Hristiyanların sürgün edilmelerini önlemek üzere, silahlı güç kullanılması yoluyla yürürlüğe konulacaktı (s. 381-382).

Lozan (s. 384 vd.)
Milliyetçilerin zaferi, 22 Eylülde, artık açıkça belli olmuştu; şimdi savaş, diplomatik alana geçmişti. itilâf Devletleri, askeri alanda savaşı bırakmışlardı, fakat politik ve ekonomik silâhlarda güçlüydüler, Türkiye, görüşmelerle varılacak anlaşmadan ve Avrupa ile normal ilişkilerin kurulmasından çok şey kazanacak, fakat askeri zafer üstüne oturup Avrupa'ya kafa tutmaktan çok şey kaybedecekti.

Türkler, kendi amaçlarım Misakı Millîlerinde açıkça ortaya koymuşlardı. Bu, Türk ulusunun yerleşmiş olduğu topraklarda egemen olması ve bu konudaki azim ve cesaretlerini İtilâf Devletlerinin askerî gücüne kafa tutarak daha şimdiden göstermiş bulunuyorlardı.

Yunan yenilgisi, Konstantin’in saygınlığını yok etmişti ve kendisi, eylül sonunda bir darbe ile düşürülmüştü. 1916'dan beri İngiltere’yi yöneltmiş olan Lloyd George hükümeti de, İzmir hezimetinin kurbanı olmuştu.

Türklerin İzmir'e girmelerinden bir gün önce Londra elçiliği, Yakın Doğu durumu üzerine yapılan bir kabine toplantısındaki görüşmelerin özetini telledi. Başvekil, Boğazların serbestliği taraflısıydı. Bu, Lloyd George'a göre, savaşın sağladığı ana kazançtı; korunması gerekirdi. Mademki Yunanlılar İstanbul'dan kovulmuşlardı, Türkler de İstanbul'dan çıkarılmalıydı.
“Boğazlardaki durum, Yunanlıların yenilmesine değil, Mondros Mütarekesi'ne ve Sevr Antlaşmasına dayanmaktadır." diyorlardı.
Kabine, Türklerin Trakya’ya tekrar yerleşmelerinden Bulgarlar ve Sırpların duydukları korku üzerinde de durdu…

(Barış sürecinde) Güçlük İngiliz psikolojisinden gelmektedir. Bugünkü duruma, 1918 yılı durumu gözüyle bakıyorlar. Oysa onun üzerinden dört yıl ve bir de Türk zaferi geçmiştir.

Bunalım, Yunanistan'da Konstantin hükümetinin düşmesiyle haşladı. İtilaf Devletlerinin zayıflığın gösteren bu işaret üzerinde. Mustafa Kemal, kendi birliklerini İngilizlerin Çanakkale'de tel örgülerle korunan ana mevzilerine doğru ileriye sürdü,

Fransa ve İtalya, Türklerin Boğazları ve İstanbul'u asker gücüyle işgal etmelerini istiyorlardı. Boğazların serbestliğinden kendilerinin yaradan, serbestlik ölçüsüyle sınırlıydı bu da silâh gücü yerine diplomasi ile ekle edilebilirdi.

İngiliz komutanı General Harington Mustafa Kemal’in blöfünü anladı ve Çanakkale'de Türklerin çok sayıdaki birlikleri karşısında kendi mevzilerinde kalmaya devam etti.

11 Ekimde General Herington başkanlığında bir delegasyon, Türklerle Yunanlılar arasında bir silah bırakışması yapmak için Mudanya'da İsmet Paşayla buluştu.

6 Ekim’de Londra elçiliği ileri gelenlerinden biri, Ankara hükumetinin Londra'daki diplomatik ajanı Reşat Bey’le bir konuşma yaptı. Görüşmenin konusu, hemen hemen bütünüyle Reşat Bey'in, kendi hükümetinin tutumunu açıklaması oldu. Millî hükümet, Yunan ordusunun orada tekrar toparlanıp örgütlenmesi olasılığına karşı, Trakya'nın hemen işgalini istiyordu. Bu kabul edilmezse İtilâf Devletleri Yunanistan'a çekilmelerini emretmeli ve bölgeyi, geçici olarak, kendileri yönetmelidir.
Boğazlara gelince, Türkiye'nin genel düşünceleri şunlardır: Her iki yakada otuzar mil genişliğinde bir alan, bütün ilgili devletlerin ve Rusya’nın da içinde bulunacağı uluslararası bir kurulun denetimi altında, bütünüyle askerden arınmalıdır. Milletler Cemiyeti denetimi, cemiyetin, İngiliz etkisi altında bulunması bakımından, uluslararası bir nitelik göstermediği için kabul edilemez. Askerden arınma sonunda İstanbul savunmasız kalacağından, devletler, şehre Türklerin sahipliğim garanti etmek yolunda kendilerini bağlı saymalıdır. Kapitülâsyonlar kaldırılmalıdır, özellikle ekonomik ayrıcalıkla ilgili olması bakımından bunda zorunluk vardır. Türkiye'nin ekonomik yapısının düzeltilmesi, bugünkü kısıtlamalar altında ve öncelikle gümrük resimleri üzerindeki kısıtlamalar yüzünden mümkün değildir.
Konsolosluk mahkemeleri, Türk adliyesi uygun biçimde örgütlendirilip düzeltilinceye kadar sürebilir.
Boğazların devamlı olarak İngiliz işgali altında bulundurulmasını asla kabul edemeyeceklerini bildiren Reşat, biraz ihtiyatla, bu konuda Rusya'nın kendilerini tamamıyla destekleyeceğini de dolaylı olarak anlatmıştır (s. 400).

Bu dönem devam ederken Yakın Doğu Şubesi, Yakın Doğu Antlaşmasının Amerikan çıkarlarını etkileyip etkilemeyeceği konusunda bir inceleme hazırladı ve 11 Ekimde Allen Dulles’in hazırladığı bir plân. Dışişleri Bakanına gönderildi.
Türkiye'de Amerikan çıkarlan yedi noktada toplanıyordu: Kapitülâsyonlar, Türkiye mâliyesinin uluslararası denetimi, ticaret, misyoner eğitim ve çalışmaları, istekler, Boğazlar, azınlıklar (s. 404-405).

Boğazlardan geçiş serbestliği: Bunun iki yönü vardı: Savaş ve barış dönemleri koşulları. "Barış döneminde ticaret gemilerinin geçmesi sorununu çözmekte pek az güçlük çıkabilirdi." diyordu Dışişleri Bakanı. "İstanbul ve Trakya Türkiye’nin eline geçerse Boğazlarda serbest geçiş hakkının devamı, savaş gemilerine düşen bir iş olacaktır. Bu durumda da Amerikan çıkarlarının korunması için İstanbul'a
Amerikan savaş gemileri gönderilebilir. Hatta bu gemiler, yalnız Rusya ve Türkiye'nin denetimi alfanda olmayan Karadeniz’e de geçebilir. Savaş zamanında ise, Boğazlar rejimi, tamamıyla farklı bir durum gösterir ve ancak büyük devletler işe karışmışlarsa, savaş zamanına ilişkin geçiş serbestliği konusunda, Amerika’nın herhangi bir anlaşmaya girmesini öğütlememekteyim.”

Sultanın 1922 Kasımında bir İngiliz destroyerine binerek kaçışı, Ankara hükümetinin Türkiye adına konuşma hakkına sahip tek ses olduğunu mühürleyen son ve kesin olaydır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder