2 Haziran 2026 Salı

Hamit Bozarslan - Ortadoğu, Bir Şiddet Tarihi - Notlar

Hamit Bozarslan - Ortadoğu, Bir Şiddet Tarihi - Notlar

Une histoire de la violence au Moyen-Orient De lafin de l'Empire ottoman d Al-Qaida

Mütercim: Ali Berktay, 2. Basım, İletişim Yayınları, 2011

 


Önsöz

Şiddete yönelik ilginin nedenler / Türkiye’nin 1970'li yılları ve "58'li" olmak…

Kürt meselesi, Irak-İran Savaşı, Lübnan İç Savaşı ve araştırmacı Michel Seurat'nın Hizbullah tarafından kaçırılıp öldürülmesi…

 

Sosyal bilimler kanunları ve kuralları incelemeye meyilli olduğu için, şiddeti "kural dışı" (anomi) görerek uzun süre marjinalize etti

 

Şiddet, arkasındaki ve ötesindeki iktidar/hâkimiyet ilişkilerini aydınlatan güçlü bir "yapı-kırıcı" olarak ele alınmalı…

 

Temel Kavramlar:

Zor (Coercion): İktidar veya güç sahibi bir merci/devlet tarafından uygulanan şiddet.

Şiddet (Violence): Toplumsal ve sivil aktörlerden kaynaklanan şiddet.

Radikalizm: Bir aşırılık etiketi değil, süreçlerin vardığı bir radikalleşme konumu.

İhtilaf (Conflict): Toplumsal, siyasi ve etnik bölünme ve mücadeleler.

 

Kitabın içeriği

1. Bölüm (20. Yüzyıl Başı - 1970'ler): WW1, Ermeni tehciri, İsrail'in kuruluşu, Kürt/Filistin isyanları gibi devlet zorunun sistemikleştiği ama toplumsal şiddetin görece sınırlı olduğu dönem.

 

2. Bölüm (1979 - 1990'lar): 1979 İran Devrimi, Devrim/Körfez savaşları ve İslamcı hareketlerin yükselişiyle kırılmanın yaşandığı dönem.

 

3. Bölüm (2000'ler): Devlet zoru ile sivil radikal İslamcı şiddetin (El-Kaide vb.) tavan yaptığı kriz dönemi.

 

Analiz macro (bölgesel/küresel sistem), mezzo (Filistin örneği) ve micro (El-Kaide ve bireysel biyografiler) düzeyler arasında bir denge kurarak kurgulanmıştır.

 

Giriş

"Cihat", "şehit", "zaim" veya "devlet" gibi kültürel/dinsel referansların kendiliğinden şiddet doğurmaz.

Bunlar değişen siyasal koşullara göre araçsallaştırılan meşrulaştırıcı güç kaynaklarıdır.

 

Doğu insanının eylemlerini kutsal metinlerden ziyade siyasal sosyoloji şekillendirmiştir.

 

"Terörizm", "aşırılık", "stratejik tehdit" ve "dördüncü kuşak savaş" gibi kavramlar egemen güçler tarafından "kavramlar aracılığıyla tahakküm kurma" araçlarına dönüştürüldü

 

"Zor", devletin veya kurulu bir yapının iktidarı elde tutmak ve rıza/itaat üretmek için kullandığı keyfi veya sistematik baskı araçlarıdır. "Şiddet" ise toplumsal/sivil aktörlerin daralan seçenekler karşısında stratejik veya öznel bir çare olarak başvurduğu eylemlerdir.

 

Simgesel Şiddet: fiziksel şiddetten önce gelen, ona eşlik eden ve dili bozarak (ırzına geçerek) düşmanlığı inşa eden söylemsel mekanizmadır.

 

DEVLETLER, MİLLİYETÇİLİKLER VE DEVRİMCİ KARŞI ÇIKIŞLAR (1906-1979)

Devrimci İmgelemler ve Meşruiyetler

19 ve 20. yüzyıllarda rakip milliyetçiliklerin ortaya çıkışı ve Avrupa devletlerinin müdahaleleriyle şiddet hem İran'da hem de Osmanlı'da yeni bir boyut kazanmıştır.  Sömürgeci müdahaleler çok sert biçimlerde gerçekleşmiş, sivil nüfuslarda ağır tahribata yol açmıştır.

 

Osmanlı ve Pers sarayları gerileme sürecini durdurmak için büyük bir aciliyet duygusuyla hareket ederek 19. yüzyıl başında "nizam-ı cedid" (yeni düzen) dönemlerini açmışlardır.

Asırlar boyunca kendi hakimiyet ve bağımlılık mekanizmalarını üretmiş bu sistemin yerine, merkeziyetçiliğe aykırı idari ve siyasi statülerin tasfiyesi yoluyla açıkça devlette merkezileşmeyi amaçlayan yeni bir siyasal mühendislik türü gün yüzüne çıkar.

 

Kurdistan'daki özerk valilikler ve Yeniçeri Ocağı (1826) gibi yapılar tasfiye edilmiş ancak iddiası kadar olanağı bulunmayan devletin kurduğu yeni kurumlar yağmacılık ve şiddet kaynağına dönüşmüştür.

Sınırlardaki sonuç alıcılığından çok içerideki zor kullanımı öne çıkan ordu, giderek 'millet'le özdeşleşir, onun inşa ve selamet umudu olarak sivrilir.

Devlete hizmet etmek için tasarlanan ordu sonunda kendini devletin yerine ikame edecektir.

 

Köylülere dayatılan askerlik hizmeti bir vatanseverlikten çok "bir zulüm rejimi olarak hissedilir" ve asker kaçaklarından oluşan çeteleri ve isyanları besler.

Devletin meşruiyetini reddeden yerel cemaatler sadece zorlama sonucu itaat eder.

Merkezileşme güvenlik sağlayamadığı için halk devlet dışı yapılara sığınmış, doğu bölgelerinde yeniden aşiretleşme ve İran sınırında Şiiliğe kitlesel geçişler hız kazanmıştır.

 

Reformlar, ayrışık bir imparatorluk dokusundan bir "ulus" yaratmak yerine kimlikleri siyasallaştırmış ve ulusal kimlikler halinde billurlaştırmıştır.

Ayrışık bir dokudan hareketle bir 'ulus' yaratacaklarına, dilsel ve dinsel kimlikleri siyasallaştırıp, ulusal kimlikler halinde billurlaştırırlar.

 

II. Abdülhamid döneminden itibaren devlet, Batılılaşma sürecini İslamlaşma ile dengeleme yoluna gitmiştir.

Bu durum Hristiyanların ayrılıkçı akımlarını hızlandırmıştır.

 

Ermeni partilerinin (Hınçak, Taşnak) eylemleri ve Sasun isyanı Ermenilere yönelik devlet destekli örgütlü katliamlar tetiklemiştir.

Çeşitli idari sorumluların da yer aldığı bu olaylarda "100.000 ila 300.000 kişi" can vermiştir. Bu katliamlar, "Anadolu'nun İslamlaştırılması siyasetinin ilk büyük adımını" oluşturmuştur.

Ulus fikrini dinsel ve mezhepsel bağlılıklar üzerine kurmak, her türlü yurttaşlık perspektifini erişilmez kılmaktadır.

 

İran'da entelijensiya açısından Batılılaşma; eski kurumlara, topluma ve trajik biçimde aydının kendi benliğine yönelttiği üçlü bir şiddet olarak algılanmıştır.

19. yüzyıl sonunda devrim, geleneksel siyasi kültürün aksine, nefret edilen "fitne" olarak değil gerilemeye verilen yapıcı bir cevap olarak meşrulaşmıştır.

 

Rusya'daki devrimci hareketlerin de etkisiyle aydınlar, bazariler (çarşı esnafı) ve ulema ittifak kurmuştur.

Nasirüddin Şah, Cemaleddin Afgani'nin fikirlerinden etkilenen Mirza Rıza Kirmani tarafından öldürülmüştür. Kirmani, sorgusunda "o dökülen kan olmasa, hiçbir yere ulaşılamazdı" demiştir.

 

1906'da anayasa ve meclis (adalethane) fermanı kabul edilse de yeni Şah Muhammed Ali'nin meclisi topa tutmasıyla (1908) iç savaş patlak vermiş, sonunda meşrutiyetçi milisler Tahran'ı işgal ederek muhafazakar ulemayı idam etmişlerdir.

Gilan bölgesinde 1920'de kurulan "sovyetik cumhuriyet" (cumhuriyet-i şuravi) ise iç çekişmelerle kısa sürede yıkılmıştır.

 

Jön Türk muhalefeti 1895-1908 arasında ağırlıkla Avrupa'da örgütlenmiş; devrimci eylem, 'kan' ve 'bomba' kültü gözlerini kamaştırmaktadır.

Reval Zirvesi (1908) sonrası panikleyen Enver ve Niyazi gibi genç subaylar gerillaya çıkıp saray subaylarını öldürmüş ve II. Abdülhamid'e Kanun-ı Esasi'yi yeniden ilan ettirmiştir.

Bu devrim "Doğu'nun Fransız Devrimi" olarak selamlanmış, başlangıçta cemaatler arası kardeşleşme havası yaratsa da askeri niteliğiyle öne çıkmıştır.

Muhalefet, Merhametli Baba (Sultan) ile asileşen Evlatları (subaylar) arasında trajik bir "baba katli" duygusuyla şekillenmiştir.

 

Zamanla İttihat ve Terakki, milliyetçi ve Türkçü bir çizgiye (Gökalp, Akçura) kayarak diktatörlüğünü kurmuş ve muhalefeti susturmuştur.

Dönemin ruhu Ziya Gökalp'in "Hak yok, vazife var" şiarında özetlenmiştir. Komitacılık ruhu vatan davası uğruna her şeyi meşrulaştırmıştır: Vatanı ve milleti için, eğer gerekliyse, gözünü bile kırpmadan merhametsizce yakar, yıkar ve öldürür. Teşkilat-ı Mahsusa bu komitacı anlayışla kurulmuştur.

 

Cihan Harbi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Dağılması ve Manda Rejimleri

Birinci Dünya Savaşı'na triumviranın kararıyla giren Osmanlı İmparatorluğu için harp felaket boyutunda demografik ve teritoryal kayıplarla sonuçlanmıştır.

 

Ermeni tehciri

Teşkilat-ı Mahsusa imha operasyonlarının merkezindedir.

Diyarbakır Valisi Dr. Reşid: "Millet her şeyin önünde gelir. ... Onlar, bizi ortadan kaldıracaklarına, biz onları tehcir edelim, dedim."

 

Ermenilerin tasfiye edilen malları İttihatçıların hedeflediği "milli burjuvazi"nin inşasında ve taşra eşrafıyla kurulan ittifaklarda kullanılmıştır.

Savaş sonrası Ankara merkezli Mustafa Kemal liderliğindeki direniş hareketi (1919-1922) Anadolu'yu gayrimüslimlerden neredeyse tamamen arındırmış, Hristiyan nüfus oranı %20'den %2'ye düşmüştür.

 

Sykes-Picot (1916) ve San Remo (1920) paylaşımıyla Arap birliği düşleri kalıcı olarak yok edilmiş, bu durum Arap nüfusunda büyük isyanlara yol açmıştır.

 

Manda rejimleri sınırları askerileştirmiş ve ulusal kimlikleriyle her türlü "öteki"yi dışlamıştır.

Sisteme veya saptanan ulusal misyona uymamak, ihanetle eş anlamlı olan "huruc" (dışına çıkma) kelimesiyle tanımlanmış ve zor kullanımını gerekçelendirmiştir.

Ayaklanmalar ise sömürgeci güce karşı toplumsal bilincin doğuşuna katkı sağlamıştır.

 

İngiliz mandası altında kurulan Irak'ta Şii ve Kürt nüfusa karşı Sünni egemenliğine dayalı bir yapı inşa edilmiştir.

İngilizler, şehirli aydınlara güvenmedikleri için kırsal alana öncelik vermiş ve aşiret şeyhlerini işbirlikçi olarak konumlandırmıştır.

 

1920 İsyanı

İngiliz vesayetine karşı Şiiler ile Sünniler arasında, daha evvelden Irak tarihlerinde benzerine rastlanmayan büyük bir kardeşleşmeye" sahne olan büyük 1920-1921 isyanını gerçekleştirmiş; ancak isyan İngiliz hava gücü (RAF) desteğiyle feci şekilde bastırılmıştır.

Mandanın kurulmasından sonra ordu, devletin asıl dayanağı ve yoksul sınıfların entegrasyon aracı olmuştur.

Ordu, aynı zamanda devlet adına 'halk'ın üzerinde baskı uygularken, 'halk' adına aynı devlete karşı isyan etme potansiyeline kavuşmuştur.

1933'te Süryanilerin katledilmesi General Bekir Sıtkı'yı kahramanlaştırmış ve orduyu siyasetin asıl belirleyicisi haline getirmiştir.

 

Suriye'de manda rejimi, Türkiye sınırlarında ve iç bölgelerde yoğun çete savaşları ve silahlı direnişlerle karşılaşmıştır.

Sultan Paşa el-Atraş liderliğindeki isyan farklı cemaat ve sınıfları ortak Fransız düşmanlığı paydasında birleştirerek "Suriyeliliğin" doğuşunu sağlamıştır. Kent kabadayıları (qabadayat) bu dönemde siyasallaşmıştır.

 

Mısır'da milliyetçi lider Saad Zaglul'un sürülmesiyle köylüler, ulema ve işçilerin katıldığı kitlesel bir halk isyanı yaşanmıştır. Bu "ulusal devrim" işçi hareketlerinin ve örgütlenmelerinin önünü açmıştır.

 

Filistin'de manda yönetimine ve Arap köylülerini mülksüzleştiren siyonist toprak alımlarına karşı ciddi bir radikalleşme yaşanmıştır.

 

İzzeddin el-Kassam "Kara El" grubunu kurarak yoksul sınıflara yönelmiş, 1935'te öldürülünce ulusal ve dinsel direnişin simgesi haline gelmiştir.

 

1936-1939 Büyük İsyanı

Kudüs Müftüsü Hac Emin el-Hüseyni yönetiminde başlayan isyan, İngilizlerin "özel gece müfrezeleri" ve toplu cezalandırmalarıyla vahşice ezilmiş, geride "kanı çekilmiş bir Filistin toplumu" bırakmıştır (5.000 ölü).

 

Osmanlı sonrası kurulan Arap devletlerinde pleb kökenli yeni bir elit ordu ve eğitim kurumları kanalıyla yükselmiştir.

 

1930'lu yıllarda Arap milliyetçiliği, İtalyan faşizminin nasyonal korporatist sistemlerinden ve organikçi gençlik örgütlenmelerinden etkilenmiştir. Gençlik örgütleri ve paramiliter yapılar ("kara gömlekliler", Irak'taki "el-fütüvve", Suriye'deki Ümeyye izcileri) bu rüzgarla kurulmuştur.

Irak Eğitim Müdürü Sami Şevket'in şu sözü bu zihniyeti özetler: "Demir ve ateşle Ölüm mesleğinde kusursuz hale gelmeyen bir ulus yabancı orduların at nalları ve çizmeleri altında can vermeye mahkûmdur."

 

İran ve Türkiye, manda yönetimi deneyimi yaşamasalar da "sıkıyönetim altında modernite" ve katı otoriter rejimler geliştirmişlerdir.

Rıza Şah, orduya ve İslam öncesi Pers tarihine dayanan katı bir milliyetçilik kurmuş, tesettür yasağı ve şapka zorunluluğu gibi radikal tedbirleri cebren uygulamıştır. Meşhed'deki (1935) kıyafet protestoları kanla bastırılmıştır.

 

CHP "Parti-Devlet" haline gelerek şefini kutsallaştırmış, sosyal Darwinci bir milliyetçilik kurmuştur.

Dış düşman kalmayınca "iç düşmanlar" (irtica, Kürtler, Osmanlılık) icat edilmiştir. Dönemin yayın organı Kadro'da yazıldığı gibi: "Devrimler için en büyük tehlike artık düşmanları kalmadığında başlar. Hatta, devrimler yaşamak ve amaçlarına ulaşmak için düşmanları yoksa bunları icat etmeleri gerektiği bile söylenebilir."

Kürt isyanları on binlerce insanın canı pahasına ezilmiştir. "Şapka Kanunu" ve diğer adımlar "geri kalmış halk" üzerinde kurumsallaştırılmış bir simgesel şiddet olarak uygulanmıştır.

 

"Nekbet"ten "Devrimci Rejimler"e

Savaş sonrasında Ortadoğu'da sömürgecilik sonrası sınırların ve rejimlerin doğuşu, derin istikrarsızlıkları da beraberinde getirmiştir.

Sömürgecilik sonrası Maşrık devletleri, askeri kışlalar ve okullar aracılığıyla hızlı bir toplumsal entegrasyon denetimi kursalar da meşruiyet krizini aşamamışlardır.

Okullaşmanın artmasıyla subaylar, aydınlar ve bürokratlardan oluşan pleb kökenli yeni bir "efendiyye" sınıfı doğmuştur.

 

1947'de kurulan Baas partisinin lideri Mişel Eflak, milliyetçiliği rasyonel bir tercih değil bir yazgı ve metafizik olarak kurmuştur. Eflak, savaşı ulusun zindelik koşulu saymıştır.

 

İsrail devletinin kurulması (Nekbet/Felaket) ve 1948 Savaşı, Filistin toplumunun mülksüzleşerek sürgüne gitmesine yol açmıştır.

Deyr Yasin katliamı etnik temizliğin simgesi olmuştur.

 

Savaşın kaybedilmesi, Arap ülkelerinde yaşayan Yahudi cemaatlerine yönelik anti-semitist nefret kampanyalarına zemin hazırlamış, rejimin liderlerinin "hainlikle" suçlanmasına yol açmıştır.

Mısır'da Başbakan Nukreşi Paşa'nın öldürülmesi, Müslüman Kardeşlerin şiddete geçişinin işareti olmuştur.

 

Nekbet, Batılı tarzda parlamentarizmi "Batı'nın bir tuzağı" olarak gözden düşürmüş ve "burjuva demokrasisi" inandırıcılığını yitirmiştir.

Tarih yorumu "özgüvenden umutsuzluğa geçildiği gibi, üzerinde düşünülen tarihten tözleştirilmiş tarihe" evrilmiştir.

 

Kral Faruk'a karşı yükselen muhalefet, Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) ve Cemal Abdül Nasır'ın "Hür Subaylar" (Zabitan) hareketlerini bir araya getirmiştir.

 

Hasan el-Benna, İslam hem ideoloji hem iman, hem vatan hem milliyet, hem din hem devlet, hem düşünce hem eylem, hem kitap hem kılıçtır diyerek dini bütüncül bir ideolojiye çevirmiştir.

 

Hür Subaylar 23 Temmuz 1952'de darbeyle kralı devirmiş, İhvan'ın halk desteğine dayanmıştır. Ancak gücü tekelinde toplayan Nasır, cumhuriyeti ilan ettikten sonra İhvan'ı lağvetmiştir.

Nasır'ın şu sözü meşhurdur: "Kendi payıma, bir ülkenin nasıl sadece Kur'an'a dayanılarak yönetilebileceğini henüz anlamış değilim."

 

Suriye'de peş peşe askeri darbeler (Hüsnü Zaim, Sami el-Hinnevi, Edip Çiçekli) yaşanmıştır. Mısır'la kurulan Birleşik Arap Cumhuriyeti (1958-1961) başarısız olmuş, ardından 1963'te Baasçı subaylar iktidara el koymuştur. İlerleyen darbelerde sağcı kurucular tasfiye edilmiş ve 1970'te Hafız el-Esad tek lider olmuştur.

 

Irak'ta monarşi karşıtı gösteriler ("vatbah" ve "intifada") komünist ve milliyetçi tabanda yükselmiştir. 14 Temmuz 1958'de Abdülkerim Kasım monarşiyi kanlı bir darbeyle devirmiş; ancak o da 8 Şubat 1963'te Baasçıların darbesiyle öldürülmüştür. Komünistler katledilmiştir. 1968'de Baas rejimi (Hasan el-Bekr ve Saddam Hüseyin) kurulmuştur.

 

Ortadoğu'da askerlerin iktidarı alması halk devriminden ziyade devleti kurtarma amaçlı "pronunciamiento" karakterindedir. Bu rejimler, genç subayların (Nasır 34, Saddam 31 yaşındadır) "babayı öldürmek" (eski elitleri tasfiye etmek) metaforuna dayalı bir meşruiyet ve yeni bir savaşçı dil inşa etmiştir.

 

Rejimlerin sömürgecilik sonrası bilançoları felakettir; Esad ve Saddam gibi figürlerin etrafında "kişi tapıncı" ve yağmacı askeri kastlar kurulmuştur. Bu yapılar sol muhalifleri ve İhvan'ı kanlı biçimde ezmiştir.

 

Rejimler "Parti-ulus-devlet" yapısında hiçbir muhalefet kabul etmemişlerdir. Suriye'de Baas, Kürt sınırını zorla araplaştırmak için "Arap kuşağı" politikasını devreye sokarak Kürtleri vatandaşlıktan çıkarmıştır. Irak'ta ise 1968 darbesi sonrası kitleler önünde "ajanların" sergilenerek idam edildiği bir terör rejimi kurumsallaşmıştır. Saddam Hüseyin'in 1979'daki kanlı tasfiyeleriyle totaliter rejime geçilmiştir.

 

Soğuk Savaşın Başlangıcından Altı Gün Savaşına: Kolektif İmgelemlerin Radikalleşmesi

Ortadoğu Soğuk Savaş'ın hem aktörü hem rehinesi olmuş, coğrafya iki kutuplu bir otoriter sisteme bürünmüştür.

 

Suudi Arabistan krallığı ahlaki meşruiyetini Vahhabi ulemaya, askeri himayesini ABD'ye dayandırarak sol radikalizmin önünde bir baraj olmuştur. Türkiye'de ise 1960 ve 1971 askeri müdahaleleriyle sistem "unanimist" yapısını korumuş, solu baş düşman ilan etmiştir.

 

1953'te petrolü millileştirmeye çalışan başbakan Musaddık, CIA desteği, şah yanlıları ve muhafazakar ulemanın iş birliğiyle yapılan kanlı bir darbeyle devrilmiştir.

Şah, 1957'de kurduğu "Savak" istihbaratıyla ağır bir baskı rejimi başlatmış, "Beyaz Devrim" reformlarıyla toplumu askerileştirmeyi denemiştir. 1963 Meşhed isyanını kanla bastırdıktan sonra Humeyni'yi sürgüne göndermiş, Humeyni ise Şii şehadet simgeleri üzerinden Şah'a karşı radikal muhalefeti büyütmüştür.

 

1967'deki Altı Gün Savaşı, Mısır, Suriye ve Ürdün ordularının imhası ve Filistin topraklarının işgaliyle sonuçlanmış; Arap dünyasında yeni bir felaket ("nekselnüks") ortamı yaratmıştır. Siyasal formüllerin yıpranmasıyla İslamcı hareketler güç kazanmıştır.

 

Bozgun sonrası Filistin kurtuluş davası dışarıya (sürgündeki FKÖ ve Arafat'a) havale edilmiştir.

El-Fetih, FHKC (Georges Habaş) gibi sol-Marksist örgütler Ürdün'ü üs edinmiştir. Ürdün Kralı Hüseyin'in FKÖ'yü katlettiği "Kara Eylül" (1970) olayları Filistin hareketini uç noktalara taşımıştır.

 

Sahnede yer bulamayan Filistinli örgütler sivil uçak kaçırma, Münih Olimpiyatları (1972) baskını gibi sansasyonel eylemlerle "terörizm" dairesine girmişlerdir.

Leyla Halid gibi "kara" romantik gerilla figürleri öne çıkmıştır.

 

1968 kuşağı aydınları Türkiye ve İran'da silahlı mücadeleye (Halkın Mücahitleri, THKO vb.) yönelmiştir.

Türkiye'de "Kanlı Pazar" (1968) sonrası 1971 darbesiyle sol liderler (Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya) idam edilmiş veya işkencede öldürülmüştür.

 

BÖLGESEL SAVAŞLAR, DEVRİMCİ İSLAMCIUK VE BASKI (1979-1991)

Bir Kopuşmanın Adı: Seyyid Kutb

1970'lerin sonundan itibaren Ortadoğu, siyasal İslam'ın devrimci bir iddiayla yükseldiği kanlı bir döneme girmiştir.

Mısır zindanlarında işkence gören Seyyid Kutb, geleneksel itaat teorisinden koparak yeni bir cihat anlayışı inşa etmiştir.

 

ABD'nin Suudi Arabistan üzerinden kurduğu "yeşil kuşak" projesi, radikalizmin asıl kaynağının "ulusal sorun" olduğunu görmediği için başarısız olmuştur.

 

Benna'nın reformcu İslami çizgisinden sonra Kutb, "hükümranlığın sadece Allah'a ait olması" ilkesini getirerek dinsiz Müslüman hükümdara karşı cihadı farz kılmıştır. Kutb, cihadı sadece askeri/savunma savaşı ve kendini kurban etme ile eş anlamlı kılmıştır. 1966'da idam edilmesiyle "şehit" olarak efsaneleşmiştir.

 

1979: Büyük Sarsıntı

1979 yılı, Ortadoğu'nun kaderini değiştiren dört büyük olayla damgalanmıştır:

 

İran Devrimi

Humeyni önderliğinde Şah devrilmiş ve velayet-i fakih rejimi kurulmuştur. Devrim, Solun ezilenler kavramını İslami motiflerle melezleştirmiş, "Her gün Aşure, her yer Kerbela" şiarıyla şehitlik kültürünü kurumsallaştırmıştır. Sonrasında solcular ve Kürtler katledilmiş, ABD Büyükelçiliği basılmıştır

 

Mekke Kabe İşgali

Cüheyman el-Uteybi önderliğindeki radikal Selefiler mehdici bir iddiayla Kabe'yi basmış, Fransız GIGN timleri desteğiyle feci şekilde ezilmişlerdir. Bu durum muhafazakar İslam'ın radikalizmi engelleyemediğini göstermiştir.

 

Camp David

Sedat'ın İsrail'i tanıması İslami muhalefete itibar kazandırmış ve "muhalif periferik şeyh" figürünü doğurmuştur.

 

Sovyetlerin Afganistan İşgali

İşgal karşıtı "mücahit" direnişi küresel bir cihat şebekesinin ve "Arap-Afganlar" efsanesinin doğuşuna yol açmıştır.

 

1980 Savaşları: Şehit, Mücahit ve Milis

İran-Irak Savaşı (1980-1988)

Saddam'ın saldırısıyla başlayan bu uzun savaşta 800.000 kişi can vermiş, kimyasal silahlar kullanılmıştır. İran, cephede 12 yaşındaki Muhammed Hüseyin Fahmideh gibi "besic" (ezilenler) milisleriyle "şehitlik" geleneğini kurumsallaştırmıştır.

 

Afgan Cihadı

Sovyetlerin çekilmesi (1989) sonrası cihat iç savaşa dönmüş, uyuşturucu ve silah rantıyla beslenen "milis ve savaş beyleri" ile nihayetinde püriten Taliban rejimi kurulmuştur. Usame bin Ladin ve Abdullah Azzam küresel cihat ideolojisini kurmuştur.

 

Lübnan İç Savaşı ve Kriz

Maruni ve Sünni ayrışmasıyla başlayan savaşta Sabra ve Şatila katliamları yaşanmıştır.

 

Şehit ve milis

Her cemaat kendi milis gücünü kurmuş (Kattab falanjistleri, Şii EMEL), güneyde İran desteğiyle Hizbullah kurulmuştur. Kendini kurban eden intihar bombacıları (Sana Madli) silah olarak kullanılmaya başlanmıştır.

 

1980'li Yıllarda Devrimci İslamcılığın Gücü ve Sınırları

Cumhurbaşkanı Sedat, cihadı "yerine getirilmemiş yükümlülük" sayan Farac'ın grubunca suikastla öldürülmüştür.

 

Suriye'de Alavi azınlık tahakkümüne karşı ayaklanan Sünni İhvan hareketi, 1982'de Hama kentinin Esad ordusunca bombalanması ve 25.000 sivilin katledilmesiyle kanla ezilmiştir.

 

Siyasal İslam üniversitelerde örtünme dalgası ve "çare İslam'da" sloganıyla yeni hegemonik güç olmuştur.

 

Kentlerdeki aşırı yoksullaşma ve "açlık isyanları" bu radikalleşmeyi beslemiştir.

 

Azınlık ve Mezhep Sorunları

Türkiye'de Kürt Alevi isyanları ezilmiş, Maraş (1979) ve Sivas (1993) katliamları yaşanmıştır.

Suriye'de Alaviler ordu kanalıyla Esad yönetiminde devleti adeta "kolonileştirmişlerdir".

Irak'ta Şiiler nüfus çoğunluğuna rağmen Baas altında marjinalleştirilmiş, 1979 sonrası Ayetullah Bakır el-Sadr'ın idamı ve Duceyl suikastı misillemesiyle büyük baskıya maruz kalmışlardır.

 

Filistin Birinci İntifadası (1987-1993)

İsrail'in siyonist yerleşim genişlemesine karşı taşlarla başlayan İntifada, halk komiteleri ve çoğulcu direnişle Filistin'in içeriden özerkleşmesini sağlamıştır.

 

Irak'ta Saddam Hüseyin 1988'de Kürtlere karşı biyolojik imhayı amaçlayan "Enfal" kimyasal gaz operasyonuyla (Halepçe dâhil) 180.000 Kürdü katletmiştir. Türkiye'de ise 12 Eylül 1980 darbesinin dil yasağı ve cezaevi baskılarına tepki olarak yükselen PKK (Öcalan), gerilla savaşıyla bölgede egemen güç olmuştur.

 

İSLAM TOPRAĞINDAKİ CİHATLARDAN 2000'Lİ YILLARIN SAVAŞLARINA

Körfez Savaşı ve Cezayir ile Mısır'daki İslamcı Gerillalar

1990'lardan itibaren şiddet, sömürgecilik sonrası sınırları aşarak küreselleşmiş ve asimetrik bir nitelik kazanmıştır.

 

1990'larda rejimler ordu ve istihbarat ("muhaberat") gücüyle halkı depolitize etmiştir. Körfez Savaşı'nda ABD kuvvetlerinin bölgeye yerleşmesi cihatçı cihadı tetiklemiştir. Bosna ve Çeçenistan savaşları bu dinsel algıyı küreselleştirmiştir.

 

Cezayir'de FIS (İslami Selamet Cephesi) 1991 seçimlerini kazanmış, ancak ordu darbe yaparak seçimleri iptal etmiştir. Bu durum, GIA'nın (Silahlı İslami Gruplar) katliamlar yaptığı ve 200.000 kişinin öldüğü korkunç bir iç savaşı başlatmıştır.

 

Mısır'da el-Cemaat el-İslamiye Kıptilere ve turistlere suikastlar düzenlemiştir. Devletlerin ayrım gözetmeyen katı baskısı radikal İslamcıları daha da uzlaşmaz kılmıştır.

 

Şiddet bir "yağma ekonomisi" haline gelmiş, yenilen İslamcılar "bin yıllık zorbalık bir dakikalık anarşiden iyidir" şiarına sığınarak devlete kerhen boyun eğmiştir.

 

Yeni İktidar Mühendislikleri: Irak, Türkiye, İran

Irak

Körfez Savaşı bozgunu sonrası Şii güneyde ve Kürt kuzeyinde büyük "İntifada" isyanları başlamış; Saddam'ın Cumhuriyet Muhafızları Şii isyanını 100.000 ila 300.000 kişiyi katlederek ezmiştir. Ambargo yıllarında Saddam "Saddam'ın Fedaileri" ile keyfi uzuv kesme ve kafa kesme cezalarını uygulamıştır.

 

Türkiye'de 1990'larda PKK ile kirli savaş sürerken, istihbarat, sağ militanlar ve mafya ekseninde kurulan "çeteler" (Susurluk kazasıyla ifşa olan yapı) devletin içinde "parçalı bir tiranlık" kurarak savaş rantını paylaşmıştır.

 

Reformcu Hatemi'nin seçim başarılarına rağmen, rejimin "öteki devleti" (pasdaran, istihbarat) aydınları katletmiş ve nihayet Ahmedinejad'ın seçilmesiyle mehdici ve katı bir baskı dönemi başlamıştır.

 

Kürdistan ve Filistin'de Kendini Kurban Etme Şiddeti (1990-2000)

Öcalan'ın Kenya'daki Yunanistan Konsolosluğunda yakalanması (1999) PKK içinde büyük bir krize ve militanların kendilerini yaktığı kendini kurban etme eylemlerine yol açmıştır.

 

İsrail'in yayılmacı yerleşim (kolonizasyon) politikalarına karşı Eylül 2000'de Şaron'un tapınak tepesi ziyaretiyle başlamış, taşların yerini "istişadi" (kendini kurban etme/intihar saldırıları) almıştır. El-Aksa Şehitleri Tugayı, İslami Cihat ve asıl olarak felçli bedeni kutsal direniş simgesi olan Şeyh Ahmed Yasin önderliğindeki Hamas intihar saldırılarının öncüsü olmuştur.

 

Siyasal İslam'ın Gerilemesi Mi, Muhalif Uç Bölgelerin Öne Çıkması Mı?

2000'lerde İslamcı hareketler şiddetten kaçınarak "hizmet, dindarlık ve hayırseverlik" odaklı muhafazakar bir çizgiye (Amr Khaled vb.) evrilmiştir.

 

Siyasal İslam merkezde barışçıl hale gelse de, sistemle bağını koparan "marjinal uç bölgeler" radikalleşmeye devam etmiştir. Bu süreçte Tora Bora ve Sudan gibi alanlarda örgütlenen, teolojik akıldan eskatolojik akla geçen El-Kaide ve lideri Usame bin Ladin öne çıkmıştır.

 

Örgüt, 1987 Celalabad muharebesindeki ("Aslan Yelesi") Arap-Afgan deneyimi ve sonrasında 1988'de kurulan "üs" (kaide) üzerinde şekillenmiştir. ABD'ye karşı "asimetrik savaş" yürüterek "terör dengesi" kurmayı ve düşmanın sivillerini de hedef almayı caiz gören bir akılcılık geliştirmiştir.

 

Ürdünlü küçük suçlu Zerkavi hapiste radikalleşip Irak cihadının lideri olurken; Mısırlı seçkin aile çocuğu Ayman ez-Zevahiri işkence odalarında bilenmiş ve El-Kaide'nin beyni olmuştur.

Muhammed Atta ve Zekeriya Musavi gibi Batı'da eğitim görmüş gençler de bu küresel ağa katılmış ve 11 Eylül 2001 saldırılarını gerçekleştirmişlerdir.

 

2000'li Yılların Savaşları

ABD'nin "terörizme karşı savaşı" kapsamında; Afganistan işgal edilmiş, Irak yalan gerekçelerle işgal edilerek etnik-cemaat temelli bir iç savaşa sürüklenmiş, Filistin ablukaya alınmış ve Lübnan'da İsrail-Hizbullah savaşı (2006) yaşanmıştır.

 

Savaşlar sivil toplumları çökertmiş, ancak Hizbullah, Hamas ve Şii milisler gibi "devlet dışı" askeri karşı-güçlerin yükselişini tetiklemiştir. İşgalci güçlerin sivil gerçekliği ve yerel asabiyetleri hiçe sayan güvenlikçi körlükleri, bu savaşları kalıcı istikrarsızlık ve şiddet alanlarına çevirmiştir.

 

Sonuç

Ortadoğu'da otoriter devlet zorunun ve sivil yorgunluğun ürettiği "şiddet hali" süreklilik kazanmıştır.

Şiddet artık geleceğe yönelik olumlu bir projeden çok, şimdiki zamanı kozmik bir arınmaya çeviren "olumsuz öznelerin" ve bedenini kurban eden şehit ile milis figürlerinin egemenliğindedir.

 

Güvenlikçi ve imha odaklı politikalar, sivil direnci çökertirken yeni radikalizmleri ve şiddet döngülerini beslemektedir.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder