Hamit
Bozarslan - Ortadoğu, Bir Şiddet Tarihi -
Notlar
Une histoire de la violence au Moyen-Orient De lafin de
l'Empire ottoman d Al-Qaida
Mütercim: Ali Berktay, 2. Basım, İletişim Yayınları, 2011
Önsöz
Şiddete yönelik ilginin nedenler / Türkiye’nin 1970'li yılları
ve "58'li" olmak…
Kürt meselesi, Irak-İran Savaşı, Lübnan İç Savaşı ve
araştırmacı Michel Seurat'nın Hizbullah tarafından kaçırılıp öldürülmesi…
Sosyal bilimler kanunları ve kuralları incelemeye meyilli
olduğu için, şiddeti "kural dışı" (anomi) görerek uzun süre
marjinalize etti
Şiddet, arkasındaki ve ötesindeki iktidar/hâkimiyet
ilişkilerini aydınlatan güçlü bir "yapı-kırıcı" olarak ele alınmalı…
Temel Kavramlar:
Zor (Coercion): İktidar veya güç sahibi bir merci/devlet
tarafından uygulanan şiddet.
Şiddet (Violence): Toplumsal ve sivil aktörlerden
kaynaklanan şiddet.
Radikalizm: Bir aşırılık etiketi değil, süreçlerin vardığı
bir radikalleşme konumu.
İhtilaf (Conflict): Toplumsal, siyasi ve etnik bölünme ve
mücadeleler.
Kitabın içeriği
1. Bölüm (20. Yüzyıl Başı - 1970'ler): WW1, Ermeni tehciri,
İsrail'in kuruluşu, Kürt/Filistin isyanları gibi devlet zorunun sistemikleştiği
ama toplumsal şiddetin görece sınırlı olduğu dönem.
2. Bölüm (1979 - 1990'lar): 1979 İran Devrimi, Devrim/Körfez
savaşları ve İslamcı hareketlerin yükselişiyle kırılmanın yaşandığı dönem.
3. Bölüm (2000'ler): Devlet zoru ile sivil radikal İslamcı
şiddetin (El-Kaide vb.) tavan yaptığı kriz dönemi.
Analiz macro (bölgesel/küresel sistem), mezzo (Filistin
örneği) ve micro (El-Kaide ve bireysel biyografiler) düzeyler arasında bir
denge kurarak kurgulanmıştır.
Giriş
"Cihat", "şehit", "zaim" veya
"devlet" gibi kültürel/dinsel referansların kendiliğinden şiddet
doğurmaz.
Bunlar değişen siyasal koşullara göre araçsallaştırılan
meşrulaştırıcı güç kaynaklarıdır.
Doğu insanının eylemlerini kutsal metinlerden ziyade siyasal
sosyoloji şekillendirmiştir.
"Terörizm", "aşırılık", "stratejik
tehdit" ve "dördüncü kuşak savaş" gibi kavramlar egemen güçler
tarafından "kavramlar aracılığıyla tahakküm kurma" araçlarına
dönüştürüldü
"Zor", devletin
veya kurulu bir yapının iktidarı elde tutmak ve rıza/itaat üretmek için
kullandığı keyfi veya sistematik baskı araçlarıdır. "Şiddet" ise toplumsal/sivil aktörlerin
daralan seçenekler karşısında stratejik veya öznel bir çare olarak başvurduğu
eylemlerdir.
Simgesel Şiddet: fiziksel şiddetten önce gelen, ona eşlik
eden ve dili bozarak (ırzına geçerek) düşmanlığı inşa eden söylemsel mekanizmadır.
…
DEVLETLER, MİLLİYETÇİLİKLER VE DEVRİMCİ KARŞI ÇIKIŞLAR (1906-1979)
Devrimci İmgelemler ve Meşruiyetler
19 ve 20. yüzyıllarda rakip milliyetçiliklerin ortaya çıkışı
ve Avrupa devletlerinin müdahaleleriyle şiddet hem İran'da hem de Osmanlı'da
yeni bir boyut kazanmıştır. Sömürgeci
müdahaleler çok sert biçimlerde gerçekleşmiş, sivil nüfuslarda ağır tahribata
yol açmıştır.
Osmanlı ve Pers sarayları gerileme sürecini durdurmak için
büyük bir aciliyet duygusuyla hareket ederek 19. yüzyıl başında "nizam-ı
cedid" (yeni düzen) dönemlerini açmışlardır.
Asırlar boyunca kendi hakimiyet ve bağımlılık
mekanizmalarını üretmiş bu sistemin yerine, merkeziyetçiliğe aykırı idari ve
siyasi statülerin tasfiyesi yoluyla açıkça devlette merkezileşmeyi amaçlayan
yeni bir siyasal mühendislik türü gün yüzüne çıkar.
Kurdistan'daki özerk valilikler ve Yeniçeri Ocağı (1826)
gibi yapılar tasfiye edilmiş ancak iddiası kadar olanağı bulunmayan devletin
kurduğu yeni kurumlar yağmacılık ve şiddet kaynağına dönüşmüştür.
Sınırlardaki sonuç alıcılığından çok içerideki zor kullanımı
öne çıkan ordu, giderek 'millet'le özdeşleşir, onun inşa ve selamet umudu
olarak sivrilir.
Devlete hizmet etmek için tasarlanan ordu sonunda kendini
devletin yerine ikame edecektir.
Köylülere dayatılan askerlik hizmeti bir vatanseverlikten
çok "bir zulüm rejimi olarak hissedilir" ve asker kaçaklarından
oluşan çeteleri ve isyanları besler.
Devletin meşruiyetini reddeden yerel cemaatler sadece
zorlama sonucu itaat eder.
Merkezileşme güvenlik sağlayamadığı için halk devlet dışı
yapılara sığınmış, doğu bölgelerinde yeniden aşiretleşme ve İran sınırında
Şiiliğe kitlesel geçişler hız kazanmıştır.
Reformlar, ayrışık bir imparatorluk dokusundan bir
"ulus" yaratmak yerine kimlikleri siyasallaştırmış ve ulusal
kimlikler halinde billurlaştırmıştır.
Ayrışık bir dokudan hareketle bir 'ulus' yaratacaklarına,
dilsel ve dinsel kimlikleri siyasallaştırıp, ulusal kimlikler halinde
billurlaştırırlar.
II. Abdülhamid döneminden itibaren devlet, Batılılaşma
sürecini İslamlaşma ile dengeleme yoluna gitmiştir.
Bu durum Hristiyanların ayrılıkçı akımlarını hızlandırmıştır.
Ermeni partilerinin (Hınçak, Taşnak) eylemleri ve Sasun
isyanı Ermenilere yönelik devlet destekli örgütlü katliamlar tetiklemiştir.
Çeşitli idari sorumluların da yer aldığı bu olaylarda
"100.000 ila 300.000 kişi" can vermiştir. Bu katliamlar,
"Anadolu'nun İslamlaştırılması siyasetinin ilk büyük adımını"
oluşturmuştur.
Ulus fikrini dinsel ve mezhepsel bağlılıklar üzerine kurmak,
her türlü yurttaşlık perspektifini erişilmez kılmaktadır.
İran'da entelijensiya
açısından Batılılaşma; eski kurumlara, topluma ve trajik biçimde aydının kendi
benliğine yönelttiği üçlü bir şiddet olarak algılanmıştır.
19. yüzyıl sonunda devrim, geleneksel siyasi kültürün
aksine, nefret edilen "fitne" olarak değil gerilemeye verilen yapıcı
bir cevap olarak meşrulaşmıştır.
Rusya'daki devrimci hareketlerin de etkisiyle aydınlar,
bazariler (çarşı esnafı) ve ulema ittifak kurmuştur.
Nasirüddin Şah, Cemaleddin Afgani'nin fikirlerinden
etkilenen Mirza Rıza Kirmani tarafından öldürülmüştür. Kirmani, sorgusunda
"o dökülen kan olmasa, hiçbir yere ulaşılamazdı" demiştir.
1906'da anayasa ve meclis (adalethane) fermanı kabul edilse
de yeni Şah Muhammed Ali'nin meclisi topa tutmasıyla (1908) iç savaş
patlak vermiş, sonunda meşrutiyetçi milisler Tahran'ı işgal ederek muhafazakar
ulemayı idam etmişlerdir.
Gilan bölgesinde 1920'de kurulan "sovyetik
cumhuriyet" (cumhuriyet-i şuravi) ise iç çekişmelerle kısa sürede
yıkılmıştır.
Jön Türk muhalefeti 1895-1908 arasında ağırlıkla Avrupa'da
örgütlenmiş; devrimci eylem, 'kan' ve 'bomba' kültü gözlerini kamaştırmaktadır.
Reval Zirvesi (1908) sonrası panikleyen Enver ve Niyazi gibi
genç subaylar gerillaya çıkıp saray subaylarını öldürmüş ve II. Abdülhamid'e
Kanun-ı Esasi'yi yeniden ilan ettirmiştir.
Bu devrim "Doğu'nun Fransız Devrimi" olarak
selamlanmış, başlangıçta cemaatler arası kardeşleşme havası yaratsa da askeri
niteliğiyle öne çıkmıştır.
Muhalefet, Merhametli Baba (Sultan) ile asileşen Evlatları
(subaylar) arasında trajik bir "baba katli" duygusuyla şekillenmiştir.
Zamanla İttihat ve Terakki, milliyetçi ve Türkçü bir çizgiye
(Gökalp, Akçura) kayarak diktatörlüğünü kurmuş ve muhalefeti susturmuştur.
Dönemin ruhu Ziya Gökalp'in "Hak yok, vazife var"
şiarında özetlenmiştir. Komitacılık ruhu vatan davası uğruna her şeyi
meşrulaştırmıştır: Vatanı ve milleti için, eğer gerekliyse, gözünü bile
kırpmadan merhametsizce yakar, yıkar ve öldürür. Teşkilat-ı Mahsusa bu komitacı
anlayışla kurulmuştur.
Cihan Harbi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Dağılması ve Manda Rejimleri
Birinci Dünya Savaşı'na triumviranın kararıyla giren Osmanlı
İmparatorluğu için harp felaket boyutunda demografik ve teritoryal kayıplarla
sonuçlanmıştır.
Ermeni tehciri
Teşkilat-ı Mahsusa imha operasyonlarının merkezindedir.
Diyarbakır Valisi Dr. Reşid: "Millet her şeyin önünde
gelir. ... Onlar, bizi ortadan kaldıracaklarına, biz onları tehcir edelim,
dedim."
Ermenilerin tasfiye edilen malları İttihatçıların
hedeflediği "milli burjuvazi"nin inşasında ve taşra eşrafıyla kurulan
ittifaklarda kullanılmıştır.
Savaş sonrası Ankara merkezli Mustafa Kemal liderliğindeki
direniş hareketi (1919-1922) Anadolu'yu gayrimüslimlerden neredeyse tamamen
arındırmış, Hristiyan nüfus oranı %20'den %2'ye düşmüştür.
Sykes-Picot (1916) ve San Remo (1920) paylaşımıyla Arap
birliği düşleri kalıcı olarak yok edilmiş, bu durum Arap nüfusunda büyük
isyanlara yol açmıştır.
Manda rejimleri sınırları askerileştirmiş ve ulusal
kimlikleriyle her türlü "öteki"yi dışlamıştır.
Sisteme veya saptanan ulusal misyona uymamak, ihanetle eş
anlamlı olan "huruc" (dışına çıkma) kelimesiyle tanımlanmış ve zor
kullanımını gerekçelendirmiştir.
Ayaklanmalar ise sömürgeci güce karşı toplumsal bilincin
doğuşuna katkı sağlamıştır.
İngiliz mandası altında kurulan Irak'ta
Şii ve Kürt nüfusa karşı Sünni egemenliğine dayalı bir yapı inşa edilmiştir.
İngilizler, şehirli aydınlara güvenmedikleri için kırsal
alana öncelik vermiş ve aşiret şeyhlerini işbirlikçi olarak konumlandırmıştır.
1920 İsyanı
İngiliz vesayetine karşı Şiiler ile Sünniler arasında,
daha evvelden Irak tarihlerinde benzerine rastlanmayan büyük bir
kardeşleşmeye" sahne olan büyük 1920-1921 isyanını gerçekleştirmiş; ancak
isyan İngiliz hava gücü (RAF) desteğiyle feci şekilde bastırılmıştır.
Mandanın kurulmasından sonra ordu, devletin asıl dayanağı ve
yoksul sınıfların entegrasyon aracı olmuştur.
Ordu, aynı zamanda devlet adına 'halk'ın üzerinde baskı
uygularken, 'halk' adına aynı devlete karşı isyan etme potansiyeline
kavuşmuştur.
1933'te Süryanilerin katledilmesi General Bekir Sıtkı'yı
kahramanlaştırmış ve orduyu siyasetin asıl belirleyicisi haline getirmiştir.
Suriye'de manda rejimi,
Türkiye sınırlarında ve iç bölgelerde yoğun çete savaşları ve silahlı
direnişlerle karşılaşmıştır.
Sultan Paşa el-Atraş liderliğindeki isyan farklı cemaat ve
sınıfları ortak Fransız düşmanlığı paydasında birleştirerek
"Suriyeliliğin" doğuşunu sağlamıştır. Kent kabadayıları (qabadayat)
bu dönemde siyasallaşmıştır.
Mısır'da milliyetçi lider
Saad Zaglul'un sürülmesiyle köylüler, ulema ve işçilerin katıldığı kitlesel bir
halk isyanı yaşanmıştır. Bu "ulusal devrim" işçi hareketlerinin ve
örgütlenmelerinin önünü açmıştır.
Filistin'de manda yönetimine ve Arap köylülerini
mülksüzleştiren siyonist toprak alımlarına karşı ciddi bir radikalleşme
yaşanmıştır.
İzzeddin el-Kassam "Kara
El" grubunu kurarak yoksul sınıflara yönelmiş, 1935'te öldürülünce ulusal
ve dinsel direnişin simgesi haline gelmiştir.
1936-1939 Büyük İsyanı
Kudüs Müftüsü Hac Emin el-Hüseyni yönetiminde başlayan
isyan, İngilizlerin "özel gece müfrezeleri" ve toplu
cezalandırmalarıyla vahşice ezilmiş, geride "kanı çekilmiş bir Filistin
toplumu" bırakmıştır (5.000 ölü).
Osmanlı sonrası kurulan Arap devletlerinde pleb kökenli yeni
bir elit ordu ve eğitim kurumları kanalıyla yükselmiştir.
1930'lu yıllarda Arap milliyetçiliği, İtalyan faşizminin
nasyonal korporatist sistemlerinden ve organikçi gençlik örgütlenmelerinden
etkilenmiştir. Gençlik örgütleri ve paramiliter yapılar ("kara
gömlekliler", Irak'taki "el-fütüvve", Suriye'deki Ümeyye
izcileri) bu rüzgarla kurulmuştur.
Irak Eğitim Müdürü Sami Şevket'in şu sözü bu zihniyeti
özetler: "Demir ve ateşle Ölüm mesleğinde kusursuz hale gelmeyen bir ulus
yabancı orduların at nalları ve çizmeleri altında can vermeye mahkûmdur."
İran ve Türkiye, manda yönetimi deneyimi yaşamasalar da
"sıkıyönetim altında modernite" ve katı otoriter rejimler
geliştirmişlerdir.
Rıza Şah, orduya ve İslam öncesi Pers tarihine dayanan katı
bir milliyetçilik kurmuş, tesettür yasağı ve şapka zorunluluğu gibi radikal
tedbirleri cebren uygulamıştır. Meşhed'deki (1935) kıyafet protestoları kanla
bastırılmıştır.
CHP "Parti-Devlet" haline gelerek şefini
kutsallaştırmış, sosyal Darwinci bir milliyetçilik kurmuştur.
Dış düşman kalmayınca "iç düşmanlar" (irtica,
Kürtler, Osmanlılık) icat edilmiştir. Dönemin yayın organı Kadro'da yazıldığı
gibi: "Devrimler için en büyük tehlike artık düşmanları kalmadığında
başlar. Hatta, devrimler yaşamak ve amaçlarına ulaşmak için düşmanları yoksa
bunları icat etmeleri gerektiği bile söylenebilir."
Kürt isyanları on binlerce insanın canı pahasına ezilmiştir.
"Şapka Kanunu" ve diğer adımlar "geri kalmış halk" üzerinde
kurumsallaştırılmış bir simgesel şiddet olarak uygulanmıştır.
"Nekbet"ten "Devrimci Rejimler"e
Savaş sonrasında Ortadoğu'da sömürgecilik sonrası sınırların
ve rejimlerin doğuşu, derin istikrarsızlıkları da beraberinde getirmiştir.
Sömürgecilik sonrası Maşrık devletleri, askeri kışlalar ve
okullar aracılığıyla hızlı bir toplumsal entegrasyon denetimi kursalar da
meşruiyet krizini aşamamışlardır.
Okullaşmanın artmasıyla subaylar, aydınlar ve bürokratlardan
oluşan pleb kökenli yeni bir "efendiyye" sınıfı doğmuştur.
1947'de kurulan Baas partisinin
lideri Mişel Eflak, milliyetçiliği rasyonel bir tercih değil bir yazgı ve
metafizik olarak kurmuştur. Eflak, savaşı ulusun zindelik koşulu saymıştır.
İsrail devletinin kurulması (Nekbet/Felaket) ve 1948 Savaşı,
Filistin toplumunun mülksüzleşerek sürgüne gitmesine yol açmıştır.
Deyr Yasin katliamı etnik temizliğin simgesi olmuştur.
Savaşın kaybedilmesi, Arap ülkelerinde yaşayan Yahudi
cemaatlerine yönelik anti-semitist nefret kampanyalarına zemin hazırlamış,
rejimin liderlerinin "hainlikle" suçlanmasına yol açmıştır.
Mısır'da Başbakan Nukreşi Paşa'nın öldürülmesi, Müslüman
Kardeşlerin şiddete geçişinin işareti olmuştur.
Nekbet, Batılı tarzda parlamentarizmi "Batı'nın bir
tuzağı" olarak gözden düşürmüş ve "burjuva demokrasisi"
inandırıcılığını yitirmiştir.
Tarih yorumu "özgüvenden umutsuzluğa geçildiği gibi,
üzerinde düşünülen tarihten tözleştirilmiş tarihe" evrilmiştir.
Kral Faruk'a karşı yükselen muhalefet, Müslüman Kardeşler
(İhvan-ı Müslimin) ve Cemal Abdül Nasır'ın "Hür Subaylar" (Zabitan)
hareketlerini bir araya getirmiştir.
Hasan el-Benna, İslam hem
ideoloji hem iman, hem vatan hem milliyet, hem din hem devlet, hem düşünce hem
eylem, hem kitap hem kılıçtır diyerek dini bütüncül bir ideolojiye çevirmiştir.
Hür Subaylar 23 Temmuz 1952'de darbeyle kralı devirmiş,
İhvan'ın halk desteğine dayanmıştır. Ancak gücü tekelinde toplayan Nasır,
cumhuriyeti ilan ettikten sonra İhvan'ı lağvetmiştir.
Nasır'ın şu sözü meşhurdur: "Kendi payıma, bir ülkenin
nasıl sadece Kur'an'a dayanılarak yönetilebileceğini henüz anlamış
değilim."
Suriye'de peş peşe askeri darbeler (Hüsnü Zaim, Sami
el-Hinnevi, Edip Çiçekli) yaşanmıştır. Mısır'la kurulan Birleşik Arap
Cumhuriyeti (1958-1961) başarısız olmuş, ardından 1963'te Baasçı subaylar
iktidara el koymuştur. İlerleyen darbelerde sağcı kurucular tasfiye edilmiş ve
1970'te Hafız el-Esad tek lider olmuştur.
Irak'ta monarşi karşıtı gösteriler ("vatbah" ve
"intifada") komünist ve milliyetçi tabanda yükselmiştir. 14 Temmuz
1958'de Abdülkerim Kasım monarşiyi kanlı bir darbeyle devirmiş; ancak o da 8
Şubat 1963'te Baasçıların darbesiyle öldürülmüştür. Komünistler katledilmiştir.
1968'de Baas rejimi (Hasan el-Bekr ve Saddam Hüseyin) kurulmuştur.
Ortadoğu'da askerlerin iktidarı alması halk devriminden
ziyade devleti kurtarma amaçlı "pronunciamiento" karakterindedir. Bu
rejimler, genç subayların (Nasır 34, Saddam 31 yaşındadır) "babayı
öldürmek" (eski elitleri tasfiye etmek) metaforuna dayalı bir meşruiyet ve
yeni bir savaşçı dil inşa etmiştir.
Rejimlerin sömürgecilik sonrası bilançoları felakettir; Esad
ve Saddam gibi figürlerin etrafında "kişi tapıncı" ve yağmacı askeri
kastlar kurulmuştur. Bu yapılar sol muhalifleri ve İhvan'ı kanlı biçimde
ezmiştir.
Rejimler "Parti-ulus-devlet" yapısında hiçbir
muhalefet kabul etmemişlerdir. Suriye'de Baas, Kürt sınırını zorla
araplaştırmak için "Arap kuşağı" politikasını devreye sokarak
Kürtleri vatandaşlıktan çıkarmıştır. Irak'ta ise 1968 darbesi sonrası kitleler
önünde "ajanların" sergilenerek idam edildiği bir terör rejimi
kurumsallaşmıştır. Saddam Hüseyin'in 1979'daki kanlı tasfiyeleriyle totaliter
rejime geçilmiştir.
Soğuk Savaşın Başlangıcından Altı Gün Savaşına: Kolektif İmgelemlerin
Radikalleşmesi
Ortadoğu Soğuk Savaş'ın hem aktörü hem rehinesi olmuş,
coğrafya iki kutuplu bir otoriter sisteme bürünmüştür.
Suudi Arabistan krallığı ahlaki meşruiyetini Vahhabi
ulemaya, askeri himayesini ABD'ye dayandırarak sol radikalizmin önünde bir baraj
olmuştur. Türkiye'de ise 1960 ve 1971 askeri müdahaleleriyle sistem
"unanimist" yapısını korumuş, solu baş düşman ilan etmiştir.
1953'te petrolü millileştirmeye çalışan başbakan Musaddık,
CIA desteği, şah yanlıları ve muhafazakar ulemanın iş birliğiyle yapılan kanlı
bir darbeyle devrilmiştir.
Şah, 1957'de kurduğu "Savak" istihbaratıyla ağır
bir baskı rejimi başlatmış, "Beyaz Devrim" reformlarıyla toplumu
askerileştirmeyi denemiştir. 1963 Meşhed isyanını kanla bastırdıktan sonra
Humeyni'yi sürgüne göndermiş, Humeyni ise Şii şehadet simgeleri üzerinden Şah'a
karşı radikal muhalefeti büyütmüştür.
1967'deki Altı Gün Savaşı, Mısır, Suriye ve Ürdün
ordularının imhası ve Filistin topraklarının işgaliyle sonuçlanmış; Arap
dünyasında yeni bir felaket ("nekselnüks") ortamı yaratmıştır.
Siyasal formüllerin yıpranmasıyla İslamcı hareketler güç kazanmıştır.
Bozgun sonrası Filistin kurtuluş davası dışarıya (sürgündeki
FKÖ ve Arafat'a) havale edilmiştir.
El-Fetih, FHKC (Georges Habaş) gibi sol-Marksist örgütler
Ürdün'ü üs edinmiştir. Ürdün Kralı Hüseyin'in FKÖ'yü katlettiği "Kara
Eylül" (1970) olayları Filistin hareketini uç noktalara taşımıştır.
Sahnede yer bulamayan Filistinli örgütler sivil uçak
kaçırma, Münih Olimpiyatları (1972) baskını gibi sansasyonel eylemlerle
"terörizm" dairesine girmişlerdir.
Leyla Halid gibi "kara" romantik gerilla figürleri
öne çıkmıştır.
1968 kuşağı aydınları Türkiye ve İran'da silahlı mücadeleye
(Halkın Mücahitleri, THKO vb.) yönelmiştir.
Türkiye'de "Kanlı Pazar" (1968) sonrası 1971
darbesiyle sol liderler (Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Mahir Çayan, İbrahim
Kaypakkaya) idam edilmiş veya işkencede öldürülmüştür.
BÖLGESEL SAVAŞLAR, DEVRİMCİ İSLAMCIUK VE BASKI (1979-1991)
Bir Kopuşmanın Adı: Seyyid Kutb
1970'lerin sonundan itibaren Ortadoğu, siyasal İslam'ın
devrimci bir iddiayla yükseldiği kanlı bir döneme girmiştir.
Mısır zindanlarında işkence gören Seyyid Kutb, geleneksel
itaat teorisinden koparak yeni bir cihat anlayışı inşa etmiştir.
ABD'nin Suudi Arabistan üzerinden kurduğu "yeşil
kuşak" projesi, radikalizmin asıl kaynağının "ulusal sorun"
olduğunu görmediği için başarısız olmuştur.
Benna'nın reformcu İslami çizgisinden sonra Kutb,
"hükümranlığın sadece Allah'a ait olması" ilkesini getirerek dinsiz
Müslüman hükümdara karşı cihadı farz kılmıştır. Kutb, cihadı sadece
askeri/savunma savaşı ve kendini kurban etme ile eş anlamlı kılmıştır. 1966'da
idam edilmesiyle "şehit" olarak efsaneleşmiştir.
1979: Büyük Sarsıntı
1979 yılı, Ortadoğu'nun kaderini değiştiren dört büyük
olayla damgalanmıştır:
İran Devrimi
Humeyni önderliğinde Şah devrilmiş ve velayet-i fakih rejimi
kurulmuştur. Devrim, Solun ezilenler kavramını İslami motiflerle
melezleştirmiş, "Her gün Aşure, her yer Kerbela" şiarıyla şehitlik
kültürünü kurumsallaştırmıştır. Sonrasında solcular ve Kürtler katledilmiş, ABD
Büyükelçiliği basılmıştır
Mekke Kabe İşgali
Cüheyman el-Uteybi önderliğindeki radikal Selefiler mehdici
bir iddiayla Kabe'yi basmış, Fransız GIGN timleri desteğiyle feci şekilde
ezilmişlerdir. Bu durum muhafazakar İslam'ın radikalizmi engelleyemediğini
göstermiştir.
Camp David
Sedat'ın İsrail'i tanıması İslami muhalefete itibar
kazandırmış ve "muhalif periferik şeyh" figürünü doğurmuştur.
Sovyetlerin Afganistan İşgali
İşgal karşıtı "mücahit" direnişi küresel bir cihat
şebekesinin ve "Arap-Afganlar" efsanesinin doğuşuna yol açmıştır.
1980 Savaşları: Şehit, Mücahit ve Milis
İran-Irak Savaşı (1980-1988)
Saddam'ın saldırısıyla başlayan bu uzun savaşta 800.000 kişi
can vermiş, kimyasal silahlar kullanılmıştır. İran, cephede 12 yaşındaki
Muhammed Hüseyin Fahmideh gibi "besic" (ezilenler) milisleriyle
"şehitlik" geleneğini kurumsallaştırmıştır.
Afgan Cihadı
Sovyetlerin çekilmesi (1989) sonrası cihat iç savaşa dönmüş,
uyuşturucu ve silah rantıyla beslenen "milis ve savaş beyleri" ile
nihayetinde püriten Taliban rejimi kurulmuştur. Usame bin Ladin ve Abdullah
Azzam küresel cihat ideolojisini kurmuştur.
Lübnan İç Savaşı ve Kriz
Maruni ve Sünni ayrışmasıyla başlayan savaşta Sabra ve
Şatila katliamları yaşanmıştır.
Şehit ve milis
Her cemaat kendi milis gücünü kurmuş (Kattab falanjistleri,
Şii EMEL), güneyde İran desteğiyle Hizbullah kurulmuştur. Kendini kurban eden
intihar bombacıları (Sana Madli) silah olarak kullanılmaya başlanmıştır.
1980'li Yıllarda Devrimci İslamcılığın Gücü ve Sınırları
Cumhurbaşkanı Sedat,
cihadı "yerine getirilmemiş yükümlülük" sayan Farac'ın grubunca
suikastla öldürülmüştür.
Suriye'de Alavi azınlık tahakkümüne karşı ayaklanan Sünni
İhvan hareketi, 1982'de Hama kentinin Esad ordusunca bombalanması ve 25.000
sivilin katledilmesiyle kanla ezilmiştir.
Siyasal İslam üniversitelerde örtünme dalgası ve "çare
İslam'da" sloganıyla yeni hegemonik güç olmuştur.
Kentlerdeki aşırı yoksullaşma ve "açlık isyanları"
bu radikalleşmeyi beslemiştir.
Azınlık ve Mezhep Sorunları
Türkiye'de Kürt Alevi isyanları ezilmiş, Maraş (1979) ve
Sivas (1993) katliamları yaşanmıştır.
Suriye'de Alaviler ordu kanalıyla Esad yönetiminde devleti
adeta "kolonileştirmişlerdir".
Irak'ta Şiiler nüfus çoğunluğuna rağmen Baas altında
marjinalleştirilmiş, 1979 sonrası Ayetullah Bakır el-Sadr'ın idamı ve Duceyl
suikastı misillemesiyle büyük baskıya maruz kalmışlardır.
Filistin Birinci İntifadası (1987-1993)
İsrail'in siyonist yerleşim genişlemesine karşı taşlarla
başlayan İntifada, halk komiteleri ve çoğulcu direnişle Filistin'in içeriden
özerkleşmesini sağlamıştır.
Irak'ta Saddam Hüseyin 1988'de Kürtlere karşı biyolojik
imhayı amaçlayan "Enfal" kimyasal gaz operasyonuyla (Halepçe dâhil)
180.000 Kürdü katletmiştir. Türkiye'de ise 12 Eylül 1980 darbesinin dil yasağı
ve cezaevi baskılarına tepki olarak yükselen PKK (Öcalan), gerilla savaşıyla
bölgede egemen güç olmuştur.
İSLAM TOPRAĞINDAKİ CİHATLARDAN 2000'Lİ YILLARIN SAVAŞLARINA
Körfez Savaşı ve Cezayir ile Mısır'daki İslamcı Gerillalar
1990'lardan itibaren şiddet, sömürgecilik sonrası sınırları
aşarak küreselleşmiş ve asimetrik bir nitelik kazanmıştır.
1990'larda rejimler ordu ve istihbarat
("muhaberat") gücüyle halkı depolitize etmiştir. Körfez Savaşı'nda
ABD kuvvetlerinin bölgeye yerleşmesi cihatçı cihadı tetiklemiştir. Bosna ve
Çeçenistan savaşları bu dinsel algıyı küreselleştirmiştir.
Cezayir'de FIS (İslami Selamet Cephesi) 1991 seçimlerini
kazanmış, ancak ordu darbe yaparak seçimleri iptal etmiştir. Bu durum, GIA'nın
(Silahlı İslami Gruplar) katliamlar yaptığı ve 200.000 kişinin öldüğü korkunç
bir iç savaşı başlatmıştır.
Mısır'da el-Cemaat el-İslamiye Kıptilere ve turistlere
suikastlar düzenlemiştir. Devletlerin ayrım gözetmeyen katı baskısı radikal
İslamcıları daha da uzlaşmaz kılmıştır.
Şiddet bir "yağma ekonomisi" haline gelmiş,
yenilen İslamcılar "bin yıllık zorbalık bir dakikalık anarşiden
iyidir" şiarına sığınarak devlete kerhen boyun eğmiştir.
Yeni İktidar Mühendislikleri: Irak, Türkiye, İran
Irak
Körfez Savaşı bozgunu sonrası Şii güneyde ve Kürt kuzeyinde
büyük "İntifada" isyanları başlamış; Saddam'ın Cumhuriyet Muhafızları
Şii isyanını 100.000 ila 300.000 kişiyi katlederek ezmiştir. Ambargo yıllarında
Saddam "Saddam'ın Fedaileri" ile keyfi uzuv kesme ve kafa kesme
cezalarını uygulamıştır.
Türkiye'de 1990'larda PKK ile kirli savaş sürerken,
istihbarat, sağ militanlar ve mafya ekseninde kurulan "çeteler"
(Susurluk kazasıyla ifşa olan yapı) devletin içinde "parçalı bir
tiranlık" kurarak savaş rantını paylaşmıştır.
Reformcu Hatemi'nin seçim başarılarına rağmen, rejimin
"öteki devleti" (pasdaran, istihbarat) aydınları katletmiş ve nihayet
Ahmedinejad'ın seçilmesiyle mehdici ve katı bir baskı dönemi başlamıştır.
Kürdistan ve Filistin'de Kendini Kurban Etme Şiddeti (1990-2000)
Öcalan'ın Kenya'daki Yunanistan Konsolosluğunda yakalanması
(1999) PKK içinde büyük bir krize ve militanların kendilerini yaktığı kendini
kurban etme eylemlerine yol açmıştır.
İsrail'in yayılmacı yerleşim (kolonizasyon) politikalarına
karşı Eylül 2000'de Şaron'un tapınak tepesi ziyaretiyle başlamış, taşların
yerini "istişadi" (kendini kurban etme/intihar saldırıları) almıştır.
El-Aksa Şehitleri Tugayı, İslami Cihat ve asıl olarak felçli bedeni kutsal
direniş simgesi olan Şeyh Ahmed Yasin önderliğindeki Hamas intihar
saldırılarının öncüsü olmuştur.
Siyasal İslam'ın Gerilemesi Mi, Muhalif Uç Bölgelerin Öne Çıkması Mı?
2000'lerde İslamcı hareketler şiddetten kaçınarak
"hizmet, dindarlık ve hayırseverlik" odaklı muhafazakar bir çizgiye
(Amr Khaled vb.) evrilmiştir.
Siyasal İslam merkezde barışçıl hale gelse de, sistemle
bağını koparan "marjinal uç bölgeler" radikalleşmeye devam etmiştir.
Bu süreçte Tora Bora ve Sudan gibi alanlarda örgütlenen, teolojik akıldan
eskatolojik akla geçen El-Kaide ve lideri Usame bin Ladin öne çıkmıştır.
Örgüt, 1987 Celalabad muharebesindeki ("Aslan
Yelesi") Arap-Afgan deneyimi ve sonrasında 1988'de kurulan "üs"
(kaide) üzerinde şekillenmiştir. ABD'ye karşı "asimetrik savaş"
yürüterek "terör dengesi" kurmayı ve düşmanın sivillerini de hedef
almayı caiz gören bir akılcılık geliştirmiştir.
Ürdünlü küçük suçlu Zerkavi hapiste radikalleşip Irak
cihadının lideri olurken; Mısırlı seçkin aile çocuğu Ayman ez-Zevahiri işkence
odalarında bilenmiş ve El-Kaide'nin beyni olmuştur.
Muhammed Atta ve Zekeriya Musavi gibi Batı'da eğitim görmüş
gençler de bu küresel ağa katılmış ve 11 Eylül 2001 saldırılarını
gerçekleştirmişlerdir.
2000'li Yılların Savaşları
ABD'nin "terörizme karşı savaşı" kapsamında;
Afganistan işgal edilmiş, Irak yalan gerekçelerle işgal edilerek etnik-cemaat
temelli bir iç savaşa sürüklenmiş, Filistin ablukaya alınmış ve Lübnan'da
İsrail-Hizbullah savaşı (2006) yaşanmıştır.
Savaşlar sivil toplumları çökertmiş, ancak Hizbullah, Hamas
ve Şii milisler gibi "devlet dışı" askeri karşı-güçlerin yükselişini
tetiklemiştir. İşgalci güçlerin sivil gerçekliği ve yerel asabiyetleri hiçe
sayan güvenlikçi körlükleri, bu savaşları kalıcı istikrarsızlık ve şiddet
alanlarına çevirmiştir.
Sonuç
Ortadoğu'da otoriter devlet zorunun ve sivil yorgunluğun
ürettiği "şiddet hali" süreklilik kazanmıştır.
Şiddet artık geleceğe yönelik olumlu bir projeden çok,
şimdiki zamanı kozmik bir arınmaya çeviren "olumsuz öznelerin" ve
bedenini kurban eden şehit ile milis figürlerinin egemenliğindedir.
Güvenlikçi ve imha odaklı politikalar, sivil direnci
çökertirken yeni radikalizmleri ve şiddet döngülerini beslemektedir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder