Ümit
Kurt, Güney Çeğin - Kıyam ve Kıtal -
Notlar
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Devletin İnşası ve Kolektif
Şiddet
Tarih Vakti Yurt Yayınları, 2015
Takdim
Şiddet sadece savaşın bir yan ürünü değil; savaş, şiddetin
aldığı tezahürlerden yalnızca biridir.
Kıyam ve Kıtal, şiddeti devletin ve toplumun kurucu bir
unsuru olarak masaya yatırır.
Giriş Yerine: "Ya Ölüm Ya Hürriyet!"
Ümit Kurt-Güneyçegin
Kitlesel şiddet ve tehcir 19. ve 20. yüzyıl çok-uluslu
imparatorluklarının (Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusyası) ortak kriz
yönetimi stratejisidir.
Kitabın içeriği
Aviel Roshwald: Etnisite ve İmparatorluk"
İmparatorluğu idare etme"den "ulusu
yönetme"ye geçişte etno-dinsel dinamiklerin karşılaştırılması.
Michael Reynolds: Çatırdayan İmparatorluklar
(1908-1918)
Çöküşü salt milliyetçilikle değil, küresel jeopolitik
rekabet ve güvenlik kaygıları üzerinden okuma.
Donald Bloxham: Büyük Söküm (1875-1949)
Avrupa kolonyal şiddetinin kıtaya dönüşü; etnik temizlik ve
soykırım kavramlarının pratikteki muğlaklığı.
Christian Gerlach: İştirak ve Vurgun (1915-1923)
Ermeni imhasında mülklere el koyma (ekonomik şiddet) ve
toplumsal katılım/iştirak boyutunun tahlili.
G. Çeğin & Ü. Kurt: Politik Şiddetin Tedrici Tekamülü
Tilly'nin "devlet cebri" ile Gerlach'ın modelini
birleştirerek Ermeni ve Kürt vakalarında dikey/yatay şiddet incelemesi.
Ayşe Özil: Osmanlı Ekonomik Boykotu (1908-1914)
Boykotların fiziksel olmayan bir "ekonomik şiddet"
biçimi olarak Rum toplumu üzerindeki etkileri.
G. G. Öztan & Ö. Turan: 1915 ve Devlet Aklı
1980 sonrası inkar mekanizmaları,
"güvenlikleştirme" (securitization) ve ASALA-PKK söylemsel
sürekliliği.
Ümit Kurt: Antep Kaymakamı Necmeddin Bey Vakası
II. Meşrutiyet sonrası yerel otorite tutumları üzerinden
devlet ricalinin yeknesak olmayan zihniyet yapısı.
Janet Klein: Kürt Milliyetçileri ve Milliyetçi
Olmayan Kürtler
Azınlık milliyetçiliğini yeniden düşünme; Kürt
milliyetçiliğinin imparatorluğu destekleyen boyutları.
Cuma Çiçek: Kürt Coğrafyasında Şiddet Rejiminin
İnşası
Merkezileşme, Türk-İslamlaşma ve bölgenin çevre ekonomisi
olarak inşasında politik/iktisadi şiddet.
Serdar Şengül: Halidi-Nakşibendilik ve Medreseler
Dinsel alanın devlet eksenli düzenlenmesi ve medreselerin
kurumsal dönüşümündeki sembolik iktidar.
Ahmet Özcan: Türk Ulus-Devlet Söyleminde Suçlu
Vatandaş/Terörist
Devlet söyleminde "adi suçlu" ile "siyasi
suçlu" ikiliğinin araçsallaştırılması.
Oğuz Dilek: Şiddetin Anatomisi ve Balkanlar
Balkanlar'daki kolektif şiddetin arkasındaki bağımlı büyüme
ve yapısal ekonomik nedenler.
Ebru Sönmez: Kimlik Siyaseti, Şiddet ve Mezarlar
Ulus-devletleşme sürecinde mahremiyetin teritoryalleşmesi ve
mezarlıklara dönük simgesel/fiziksel şiddet.
Emre Can Dağlıoğlu: Osmanlı-Türk Oryantalizmi ve
Araplar
Fiziksel şiddeti meşrulaştıran oryantalist fikriyatın ve
Arap imgesinin Türk medeniyetçiliğince üretimi.
BÖLÜM 1: İMPARATORLUKTAN ÇIKIŞ: İKTİDAR MÜHENDİSLİĞİ VE ETNİSİTELER
Etnisite ve İmparatorluk: Tarihsel Bir Giriş
Aviel Roshwald
Avusturya-Macaristan, Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları…
Her üç imparatorluk da yüzyıllar süren toprak iktisapları ve
tek bir hanedanın yönetimiyle şekillenmiştir. Batılı devletlerin (İngiltere,
Fransa, ABD, Almanya) askeri ve ekonomik gücüne ulaşmak için teknolojik,
endüstriyel ve idari reformlar yapma ihtiyacı duymuşlar; ancak bu modernleşme
adımları mevcut monarşik meşruiyeti ve toplumsal hiyerarşiyi tehdit etmiştir.
Devletin halk kimliğinin bir ifadesi olduğu (halk
egemenliği) fikri, otoriteryen monarşizmle bağdaşmamış; ancak toplumsal
enerjiyi harekete geçirme ihtiyacı bu rejimleri kitle politikalarına (seçilmiş
parlamentolar vb.) başvurmaya zorlamıştır.
Halkta yurtseverlik duygularını canlandırma çabaları
etnik-kültürel kimliklere vurgu yapılmasını gerektirmiş, bu da farklı etnik
grupların birbirine yabancılaşmasına yol açmıştır.
Komşu imparatorlukların birbirlerinin sınırları içindeki
etnik sorunları ve ayrılıkçı hareketleri kışkırtması gerilimi daha da
artırmıştır.
Avusturya-Macaristan
1848 Devrimleri ve askeri yenilgilerin (1859 İtalya, 1866
Prusya) ardından Habsburglar, Macar elitleriyle anlaşarak devleti Avusturya
İmparatorluğu ve Macaristan Krallığı olarak iki özerk yapıya böldü.
Macarlar geniş özerklik kazanırken kendi sınırları içindeki
azınlıklara (Romenler, Sırplar, Slovaklar) karşı baskıcı bir Magyarlaştırma
politikası izlediler; sadece Hırvatistan-Slovenya'ya sınırlı bir özerklik (1868
Nagodba) tanıdılar.
Avusturya kanadı yönetim ve orduda baskındı. Galiçya’da
Polonyalı soylular (szlachta) yönetimi elinde tutarken Doğu Galiçya'daki
Ukraynalı köylüler marjinalleşti.
Bohemya ve Moravya’da Çeklerin özerklik talepleri, bölgedeki
yoğun Alman azınlığın tepkisiyle karşılaştı.
Bosna-Hersek'in ilhakı Sırbistan ile ilişkileri germiş; Sırp
milliyetçisi örgütlerin Bosnalı gençler üzerindeki etkisi, 1914'te Arşidük
Franz Ferdinand'ın Saraybosna'da suikasta uğramasıyla I. Dünya Savaşı'nın
patlak vermesine zemin hazırlamıştır.
Çekler veya Polonyalılar gibi "tarihsel uluslar",
geçmiş krallık haklarına dayanarak toprak talep ederken, aynı topraklar
üzerinde yaşayan diğer etnik grupların (örneğin Sudetenland Almanları veya
Galiçya Ukraynalıları) halkçı/demokratik kendi kaderini tayin haklarını
görmezden gelmişlerdir.
1899'daki Brünn (Brno) Kongresi'nde Avusturyalı Sosyal
Demokratlar, imparatorluktaki ulusal sorunların çözümü için sınırların ötesinde
bir özerklik fikrini tartıştılar.
Sosyalistler, ekonomik ve siyasi merkezileşme ile etnik
grupların kendilerini ifade etme hakkını uzlaştırmak adına "sınırların
dışında bir özerklik formülü" tasarladılar.
Ancak Alman ve Almanlaştırılmış Yahudi liderler, Almancanın
medeniyetin ana dili olduğu inancından vazgeçmediler.
1907'de erkeklere genel oy hakkı tanınması etnik
kutuplaşmayı engelleyemedi; aksine parlamentodaki (Reichsrat) partiler etnik
bloklara dönüştü.
Habsburg yönetimi, anayasal ve demokratik unsurlara şüpheyle
yaklaşarak etnik gruplar arasında klasik bir "böl ve yönet"
stratejisi izledi.
Rus İmparatorluğu
Rus İmparatorluğu’nun etnik çeşitliliği Habsburg
Devleti'nden daha genişti.
Rusya, 16. yüzyıldaki Moskof Devleti'nden itibaren savaşlar
ve fetihlerle sürekli genişleyen bir yapıya sahipti.
Yönetim, fethedilen bölgelerdeki toplumsal seçkinlere
pragmatik tavizler verdi. Örneğin 1916'da kadar Orta Asya Müslümanları
askerlikten muaf tutuldu; din değiştiren ya da çarlığa bağlı kalan Rus olmayan
soylular aristokrasiye kabul edildi.
Nüfusun çoğu fakir köylülerden oluşuyordu. Baltık
eyaletlerinde Alman seçkinler, Batı bölgelerinde ise Polonyalı toprak sahipleri
üst sınıftı.
1863 Polonya Ayaklanması sonrasında Ruslaştırma politikaları
hız kazandı.
Ukrayna ve Beyaz Rusya'daki yerel kültür ve dili canlandırma
çabaları Polonya etkisi sayılarak tehdit olarak görüldü; eğitim ve yayıncılık
faaliyetlerine yasaklar getirildi.
Polonya'da okullarda Rusça dayatması direniş üzerine terk
edildi. Baltık eyaletlerinde (Estonya ve Letonya) ise çarlık rejimi, sosyal
düzeni korumak için başlangıçta yerel Alman aristokrasisine dayandı. 1890'larda
merkezileşme ve Rusça dayatmasıyla Alman hakimiyeti zayıflatılmak istendi;
ancak 1905 Devrimi'ndeki kırsal huzursuzluk rejimi tekrar Alman baronlarıyla
ittifaka itti.
Çarlık rejimi, bazı halkları (Slav/Ortodoks) imparatorluğun
hayati parçaları olarak görürken, diğerlerini dışlayarak veya baskı altında
tutarak (örneğin Çerkezlerin sürgünü, Yahudilere uygulanan pogromlar ve
kısıtlamalar) çok-etnili yapıyı otoriter bir sistemle yönetmeye çalıştı.
Bu tutarsız ve baskıcı yöntemler, etnik grupları
yabancılaştırarak milliyetçi hareketleri tetikledi.
Polonya milliyetçiliği 1830 ve 1863'teki başarısız
isyanların ardından sanayileşme ve ekonomik kalkınmaya odaklanarak kitle
temeline ulaştı.
Ukraynalı, Litvanyalı ve Beyaz Rus aydınlar ise kendi ulusal
bilinçlerini oluşturmak için geçmiş devlet geleneklerini (Kazak Hetmanlığı,
Büyük Litvanya Dükalığı) yeniden canlandırmaya çalıştılar.
Ermeniler köklü kilise gelenekleri, güçlü tarihsel bağları
ve kentlerdeki ticari/endüstriyel varlıklarıyla öne çıktılar.
Buhara ve Hiva gibi hanlıklar vasıtasıyla yarı-sömürge bir
yapıda yönetildi. Pamuk üretimi ve tekelci tüccarlar yüzünden topraksız köylü
sınıfı doğdu.
Volga (Kazan) Tatarları: 1552'den beri Rus yönetimi
altında olduklarından çarlık sistemine en çok uyum sağlayan Müslüman gruptu.
Zengin ticari sınıfları ve Rus düşüncesine erişimi olan aydınları sayesinde,
pan-Türkist ve pan-İslamist fikirlerin gelişmesinde öncü rol oynayarak Orta
Asya, Azerbaycan ve Osmanlı'daki aydınları etkilediler.
1905 Devrimi ile gelen kısa süreli liberalleşme, sansürün
kalkması ve Duma'nın kurulması, Ruslar ve Rus olmayan halklar arasında siyasi
bilinci artırarak ideolojik bir canlılık yarattı. Sonradan sansür geri
getirilip oy hakkı sınırlandırılsa da toplumsal hareketlilik durdurulamadı.
Kendi sınırları içindeki özerklik taleplerine karşı çıkan
çarlık rejimi, rakip imparatorlukları zayıflatmak için dışarıdaki milliyetçi
hareketleri ve pan-Slavist unsurları (Galiçya'daki Ukraynalılar, Bosna ve
Sırbistan'daki Sırp milliyetçileri) desteklemekten çekinmedi.
Osmanlı İmparatorluğu
Romanov veya Habsburg yönetimlerine kıyasla çok daha
kozmopolit bir idari seçkine sahipti. Yönetici sınıf ve saray dili (Osmanlıca),
tek bir etnik gruba ait olmaktan ziyade klasik İslam medeniyeti, Türkçe, Arapça
ve Farsça bileşiminden doğan elit bir kültür aracıydı. Devletin temel
meşrulaştırıcı ilkesi etnisite değil, Sünni İslam birlikteliğiydi.
Gayrimüslim topluluklar dini kurumları üzerinden
"millet" sistemi şeklinde örgütlendi. Kendi içlerinde özerk olan bu
topluluklar, ticaret ve finans sektöründe kilit roller üstlendiler. Ancak 19.
yüzyılda Avrupalı Büyük Güçler ve Rusya, bu gayrimüslim halkların haklarını
gerekçe göstererek Osmanlı'nın iç işlerine müdahale etti ve Balkanlar'daki
Osmanlı hakimiyetinin aşamalı olarak çökmesine zemin hazırladı.
1839'da başlayan Tanzimat reformları bürokrasiyi, orduyu ve
eğitim kurumlarını (Mülkiye, Harbiye, Tıbbiye) modernize etse de beklentileri
tam karşılayamadı. Kırsalda toprak reformu zengin Müslüman toprak sahiplerinin
gücünü pekiştirirken köylüyü mülksüzleştirdi; ticarette ise Batı ile ilişkili
gayrimüslim azınlıklar öne geçti.
II. Abdülhamid, 1876 Anayasası'nı ve parlamentoyu askıya
alarak otokratik yönetime geri döndü. Tanzimat'ın kapsayıcı Osmanlıcılık
anlayışı yerine halifelik makamını öne çıkaran Pan-İslamcı propaganda
yürütüldü.
Birinci Dünya Savaşı'nın yarattığı devasa yıkım ve toplumsal
sarsıntı, henüz gelişme aşamasındaki milliyetçi hareketleri aniden
radikalleştirerek imparatorlukların kaçınılmaz çöküşünü hazırladı.
…
Çatırdayan İmparatorluklar: (Osmanlı ve Rus İmparatorluklarının Çatışması ve
Çöküşü, 1908-1918)
Michael Reynolds
Kendini koruma içgüdüsü her iki imparatorluğu da aynı
alınyazısına mahkûm etti: Çöküş. Parçalanma korkusu Osmanlı Devleti'nin kendi
imparatorluk düzenini yok etmesine yol açarken daha kapsamlı bir güvenlik
arzusu ve dengesiz güney sınırının neden olduğu endişe, Rus Devleti'ni
imkanlarının ötesinde bir gayrete ve nihayetinde kendi çöküşü ile
imparatorluğunun yıkılışına sürükledi.
23 Temmuz 1908'deki Jön Türk Devrimi ile II. Abdülhamid'in
anayasayı (Kanun-ı Esasi) yeniden yürürlüğe koyması / bu gelişmeler “Avrupa'nın
Hasta Adamı" için büyük bir ümit yaratmıştır.
1908'deki birlik hayali, 1918'e gelindiğinde tam bir yıkımla
sonuçlanmıştır.
Balkan toprakları kaybedilmişti. Arap toprakları ya yabancı
işgali altında ya da isyan halindeydi. Bir zamanlar medeniyetler beşiği olan
Anadolu bir kavimler mezarlığına dönüşmüştü.
Benzer bir yıkım Rusya'da da yaşanmıştır. Çar II. Nikolay
1913'te hanedanının 300. yılını büyük bir debdebe ile kutlamış olsa da,
Rus-Japon Savaşı ve 1905 Devrimi'nin de gösterdiği üzere rejim içten içe
kırılganlaşmış; neticede Rusya da devrime, kargaşaya ve iç savaşa gömülmüştür.
Tilly'nin ortaya koyduğu gibi savaş devleti, devlet de
savaşı üretir.
Devletler tek başlarına özerk birimler değildir; dahil
oldukları sistem, aktörlerin niyetlerinden bağımsız sonuçlar üretir.
Devletlerin diğer devletlerle kurduğu "yatay"
bağlar, tebaasıyla tesis ettiği "dikey" bağlardan davranış
kalıplarını anlamak açısından çok daha belirleyicidir.
Küresel sistemde devletlerin üstünde onları koruyacak
merkezi bir güç yoktur. Bu anarşik ortamda devlet seçkinleri sürekli dış
tehditlere ve nispi güç dengelerine odaklanırlar.
Milliyetçilik doktrini Batı Avrupa'da ortaya çıkmış ve
Avrupa'nın küresel hakimiyetiyle birlikte bir dünya düzeni kriterine
dönüşmüştür.
Milliyetçiliğin Balkanlar'da sanayileşme veya okuryazarlık
gibi sosyoekonomik şartlardan ötürü doğduğu tezi zayıftır.
Bulgaristan yaratıldığı esnada köylülerin büyük kısmı
Bulgarcadan ziyade Türkçe okuryazardı ve çok büyük bir kısmı kendilerini din
temelinde 'Yunan' olarak görüyordu.
Berlin Kongresi (1878)
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonrası toplanan 1878
Berlin Kongresi, Düvel-i Muazzama'nın kendi arasındaki rekabeti tanzim etme
işlevi gördü. Kars, Ardahan ve Batum Rusya'ya devredildi; Sırbistan, Romanya ve
Karadağ'ın bağımsızlığı tanındı; Bulgaristan kuruldu.
Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi Osmanlı'ya Doğu
Anadolu'daki Ermeniler lehine reform zorunluluğu getirdi ve dış müdahaleye kapı
araladı.
Bu madde sosyoekonomik şartları veya dini değil, doğrudan
etnisiteyi esas aldı.
Büyük Güçler azınlık haklarını kendi jeopolitik
rekabetlerinde bir araç olarak kullandı.
Düvel-i Muazzama, Osmanlı'yı çok-etnili yapısından ötürü
mahkûm edip ulus-devlet ilkesini dayatırken, kendi sömürge imparatorluklarında
bu ilkeleri çiğnedi.
Milliyetçilik, sosyoekonomik yapılardan kendiliğinden doğan
bir durum değil, bir jeopolitik olgudur.
Milliyetçilik, devletlerarası rekabetin sebebi değil de bir
yan ürünü olarak anlaşılmalıdır.
Tehcir ve Savaş: Büyük Söküm ve Avrupa'da Halkların İzalesi 1875-1949
Donald Bloxham
1914-1945 yılları, faşizm, komünizm ve liberal demokrasinin
üç taraflı savaşı için Avrupa iç savaşı, Avrupa'nın ikinci otuz yıl savaşları
ya da topyekûn savaş dönemi olarak adlandırılır.
Bu topyekûn savaş dönemi, halkların sayısal anlamda modern
Avrupa tarihinde emsalsiz boyutlara ulaşan zorla yerinden edilmeleri için uygun
ortamı sağladı.
Etnik temizlik
ve soykırım
Etnik temizlik, belirli bir politik ve coğrafi alandan yok
etme arayışıdır ve buna bağlı olarak, bazen öldürme yerine basitçe yerinden
etme şeklinde de uygulanır
Karşılıklı anlaşmalarla yapılan "nüfus mübadelesi"
de etnik temizliğin bir varyantıdır.
İdeoloji ve Pratik
1875-78 "Doğu Krizi" sırasında Hristiyan devletler
ve devletçikler bağımsızlık kazanırken, yüz binlerce Müslüman, yol boyunca
öldürülerek ve imha edilerek, bu eski Osmanlı topraklarından sürüldü.
Bu acılar Türklerin etnik hafızasına felaket veya
"söküm" olarak kazınmıştır. 1912-13 Balkan Savaşları'nda
"heterojen nüfuslarını görece homojen ulus bütününe dönüştürmeye girişen
devletler tarafından kitlesel etnik milliyetçilik" zirve yapmıştır.
(Ermeni
tehcirini “soykırım” olarak niteliyor bu eleman)
Yunan-Türk Savaşı'nın ardından Lozan Antlaşması ile 1,25
milyon Ortodoks Rum ve 356 bin Müslüman yerinden edildi.
Lozan çözümü, daha sonra Winston Churchill, Edvard Benes,
David Ben-Gurion ile İtalyan faşistleri ve Nazi nüfus bilimcileri için kitlesel
nüfus mühendisliğine emsal teşkil etti.
Savaş halindeki devletler iç güvenlik kaygılarıyla
"sorunlu unsurları" tanımlama ve onlara karşı eyleme geçme
kabiliyetlerini artırır, böylece radikal önlemler "acilen gerekli, haklı
ve dolayısıyla mantıklı görünür hale" gelir.
Barışı Yönetmek
Uluslararası sistemin belirleyicileri, büyük azınlıkları
istikrarsızlığın ve devletlerarası savaşın kaynağı olarak gördü.
Azınlık meselelerini yatıştırmak amacıyla iki seçenek
uygulandı: azınlıkların korunması (azınlık antlaşmaları) ve azınlıkların
yerinden edilmesi (mübadele).
Lozan çözümü ve Almanların tehcirinde yaşanan sürgünler
boyunca yaklaşık 500 bin ölüm gerçekleşti.
Nüfus mühendisliği kararları saf bir ilkeden ziyade
"uluslararası sistemin belirleyicilerinin iktidar-politik çıkarları"
çerçevesinde şekillendi.
…
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Politik Şiddetin Tedrici Tekamülü: Dikey ve Yatay
Mekanizmalar Hakkında Bir Çerçeveleme Denemesi
Güney Çeğin - Ümit Kurt
Christian Gerlach'ın "aşırı şiddete eğilimli
toplumlar" kavramı, belirli kriz dönemlerinde muayyen toplulukların diğer
bir topluluğun geniş fiziksel şiddetine maruz kaldığı formasyonları tarif eder.
Devlet, bu tür aşırı şiddet eylemlerini tek başına değil,
"farklı toplumsal grupların veya aktörlerin geniş desteğine ve rızasına
yaslanarak" gerçekleştirir.
Bu kavram soykırım kavramına alternatif, nüanslı bir
analitik çerçeve sunar.
Michael Mann ise bu tür cinai temizlik eylemlerinin modern
bir olgu, "demokrasinin karanlık yüzü" olduğunu savunur.
Charles Tilly ise devlet iktidarının merkezileşmesiyle
şiddet tekelinin uzmanlaştığını ve "üniter bir şiddet düzeni"
kurulduğunu ileri sürer.
Ermenilerin imhasında, Ermeni mallarını ele geçirme arzusu,
Ermenilerin kitlesel olarak imhasında toplumun değişik kesimlerini bir araya
getiren önemli bir motivasyon unsuru olmuştur.
Türk-Müslüman bir burjuvazi yaratarak ekonomiyi
Türkleştirmek hedeflenmiştir.
Ermenilerin geride bıraktıkları mallar, çıkarılan bir dizi
"Emval-i Metruke Kanunları" ile hukuki mevzuata uydurularak
ellerinden alınmıştır.
Bu anlamda Cumhuriyet ve onun hukuk sistemi, bir anlamda
Ermeni kültürel, sosyal ve ekonomik zenginliğine el konulması, Ermeni
varlığının ortadan kaldırılması gerçekliği üzerine inşa edilmiştir.
Devlet Cebri ve Kürtler
Kemalist devlet ile İttihatçılık arasında "politik
şiddet repertuvarlarındaki tedrici tekamüle" dayanan organik bir
süreklilik mevcuttur.
Cumhuriyet rejimi (özellikle Takrir-i Sükûn Kanunu sonrası)
egemenlik mekanizmalarını konsolide etmiş ve Kürt isyanlarına karşı
"toplumüstü bir pratik" aracılığıyla rejimi tahkim etmiştir.
Şeyh Said (1925) ve Ağrı (1927-30) isyanları askeri cebir ve
nüfus mühendisliği pratikleriyle bastırılmış, Kürt kırsalı yoğun imhaya
uğramıştır.
Dersim Tedibi'nde (1937-38) ise cumhuriyet tarihi boyunca
sivillere dönük en şiddetli kıyım yaşanmış ve "yaklaşık 40.000 insanın
canına mal olan katliam" gerçekleştirilmiştir.
…
Cihan Savaşı'nın Eşiğinde Siyaset, Toplum ve Gündelik Şiddet: Osmanlı
Ekonomik Boykotu, 1908-1914
Ayşe Ozil
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Türk-Müslüman
milliyetçiliği ile Helenizmin yükselişi ve toprak kayıpları Anadolu'da yeni
gerilimler doğurmuştur.
Osmanlı dünyasını yeni bir siyasi eylem biçimiyle tanıştıran
boykot uygulaması ilk olarak 1908'de Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan'a,
1909'da Yunanistan'a ve 1911'de İtalya'ya karşı başlatılmıştır.
Savaş öncesi dönemdeki boykot ve şiddet eylemleri Kurtuluş
Savaşı'nın gölgesinde kaldığı için detaylıca incelenmemiştir.
Boykota maruz kalan kesimlerin kendi deneyimlerinin ve
verdikleri yanıtların izini sürmek önemlidir.
Boykotların en uzunu 1908'den Cihan Harbi sonuna kadar süren
Yunan boykotudur; bu boykot sadece Yunan vatandaşlarını değil, Osmanlı Rum
nüfusunu da etkilemiş.
Boykotun yasal temeli kapitülasyonlar ve vatandaşlık
(extra-territoriality) kriteridir. Batı Anadolu sahillerinde dil ve din
ortaklığı üzerinden yaşanan karışma ve iç içelik nedeniyle Rum ve Yunan
grupları tek bir hedef haline gelmiştir.
Boykot, Rumların ekonomik olarak güçlü ve üretimin zengin
olduğu liman kentleri ile kıyı kasabalarında (İzmir, İstanbul, Ayvalık vb.)
yoğunlaşmıştır.
Ancak buralarda Rumların bu bölgelerde sahip oldukları
ekonomik güç ve de toplumsal hakimiyet nedeniyle boykotu buralarda uygulamak
hiç de kolay olmamıştır.
Rumların çoğunlukta olduğu yerlerde boykotun başarısı yine
Rumların katılımına bağlı kalmıştır.
Örneğin, Ayvalık ve Gömeç arasındaki zeytinliklerde tüccar
Trikupis'in tarlalarında boykot uygulanmış, hasat değerinin çok altında Gömeç
boykot heyetinin dayattığı fiyatla bir başka Ruma satılmıştır.
Milli İktisat politikası açısından boykot, üretici bir
grubun ürününün, üretimde payı olmayan bir diğer grup tarafından zor yoluyla
ele geçirilmesi mücadelesidir. Ayrıca Rum-Yunan grupları yekpare değildir,
aralarında yoksul ve mütevazı kesimler de mevcuttur.
Boykot, Rumları yerlerinden çıkaramamış ve toplumsal düzeni
tamamen altüst edememiştir. Ancak savaştan hemen önce başlayan zorunlu göçler
ve asıl olarak "Mübadele ile halkların geri dönememek üzere fiziksel
olarak yer değiştirmesi" bu toplumsal çöküşü tamamlamıştır.
BÖLÜM 2: "MİLLET-İ SADIKA"DAN KOLEKTİF ŞİDDETİN NESNESİNE:
ERMENİLER
İştirak ve Vurgun: Ermenilerin İmhası, 1915- 1923
Christian Gerlach
1877'de Osmanlı maliyesinin iflası ve Düyun-u Umumiye'nin
kurulması devlet egemenliğini sınırlamıştır.
Tehcirden sonra / Sürgün edilen Ermenilerin mülklerinin
kaydı ve tasfiyesi için "Emval-i Metruke Komisyonları" kuruldu.
Tasfiye satışları keyfi fiyatlar ve rüşvetçi yetkililerin
eliyle "zimmete geçirme" ve "yolsuzluk" ağlarına dönüştü.
Hayatını kaybeden Ermenilerin çoğu açlık, yorgunluk ve
salgın hastalıklardan (tifüs, kolera vb.) kırılmıştır.
1915 ve Devlet Aklı: Erken Cumhuriyet Döneminden Günümüze İnkarcılığın
Yeniden Üretim Biçimleri
Güven Gürkan Öztan - Ömer Turan
Devlet aklının temel amacı devletin bekası ve selametidir,
bu uğurda her şeyi mubah ve yasaların üstünde görür.
Foucault'ya göre devlet aklı neyin "devlet sırrı"
olacağına karar verir ve insanların bilincine müdahale ederek doğru veya yanlış
inançlar dayatır.
Devlet aklının temel amacı devletin bekası ve selametidir,
bu uğurda her şeyi mubah ve yasaların üstünde görür.
Foucault'ya göre devlet aklı neyin "devlet sırrı"
olacağına karar verir ve insanların bilincine müdahale ederek doğru veya yanlış
inançlar dayatır.
Ulusal direniş hareketi İttihatçılıkla arasına mesafe
koymaya çalışmıştır.
Sivas Kongresi'nde delegeler İTF'yi ihya etmeyeceklerine
yemin etmişlerdir.
Mustafa Kemal 24 Nisan 1920'de mecliste 1915 olaylarını
"fazahat" (alçaklık, utanılacak iş) olarak nitelendirmiştir.
Mustafa Kemal, Şubat 1921'deki Public Ledger-Philadelphia
söyleşisinde Ermeni çetelerin ihanetini öne sürerek tehciri zorunlu bir karar
olarak savunmuştur.
14 Eylül 1922 tarihli "Redd-i Emval Kararnamesi"
ile malların iadesi durdurulmuş ve İttihatçı mülksüzleştirme mevzuatına geri
dönülmüştür.
1950'de Esat Uras'ın Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi
adlı kitabı resmi tezin en önemli müracaat kaynağı olmuştur.
ASALA'nın diplomatlara yönelik terör eylemleri, meselenin
tamamen "güvenlikleştirilmesine" ve popüler milliyetçi reaksiyonun
yükselmesine neden olmuştur.
12 Eylül askeri darbesinden sonra Ermeniler tarafından
katledilen Türklerden söz edilmeye başlandı.
Bu dönemde toplu mezar kazıları yapıldı, Kenan Evren 1986'da
Alaca Şehitliği'ni açtı.
Karabağ Savaşı ve Hocalı katliamı, Ermeni
"vahşeti" söylemini perçinledi.
2000'li yıllarda Dışişleri Bakanlığı "arşivleri açalım,
tarihçiler karar versin" tezini geliştirdi.
…
Hasıraltı Edilmiş Mümkünler Evreninden Bir Kesit: II. Meşrutiyet, 'Necmeddin
Bey’in Dayak Vakası Üzerinden İttihat ve Terakki ve Ermeni Meselesini Okumak
Ümit Kurt
Necmeddin Bey Arap kökenli, Antep'e büyük hizmetleri olmuş,
liyakatli ve sevilen bir memurdur. Anayasa'nın getirdiği reformları uygulamak
ve belediye meclisini toplamak istememiştir.
Eylül 1908'de İttihatçı Ali Rıza Bey liderliğindeki Müslüman
ve Ermeni kalabalık hükümet konağını (Sera) basmış, kaymakamı feci şekilde
döverek Emirali Hanı'nın ahırına hapsetmiş ve şehirden kovmuştur.
İstanbul'dan gelen İttihatçı müfettişler eylemi
gerçekleştiren 3 Türk ve 2 Ermeni göstericiyi tutuklayıp Halep'e göndermiştir.
Ancak Taşnaktsütyun'un devreye girmesiyle mahkumlar kurtulmuş ve Antep'te
coşkuyla karşılanmıştır.
Dönemin tanığı Şakir Sabri Yener bu olayı "1908
Ayaklanması" olarak tanımlar.
Mitingi Avukat Ali Rıza Bey ve Mennanzade Mustafa Bey'in
örgütlediğini, kaymakamın halk tarafından dövülerek Emirali Hanı'na
kapatıldığını, Hancı Ali Efendi'nin onu linçten kurtardığını belirtir.
Necmeddin Bey Antep'ten sonra İttihat ve Terakki Hükümeti
tarafından Kilis kaymakamlığına atanmıştır.
Kaymakamı darp edenlerin yargılanması için Halep'e sevkleri
yerelde büyük protestolara neden olmuş, adli makamlar davanın Halep'te
görülmesini istemiştir. İttihat ve Terakki Hükümeti, asileri cezalandırırken,
Meşrutiyet karşıtı olan Necmeddin Bey'i devletin ve merkezi hükümetin
otoritesini, düzenini korumak refleksleriyle görevde tutmuştur. Çünkü o dönemde
taşrada büyük bir otorite boşluğu ve siyasileşme yaşanmaktadır.
İttihatçılar elinde yeterli idari kadro olmadığı için eski
rejimin kadrolarıyla uzlaşmak zorunda kalmışlardır.
Necmeddin Bey daha sonra Çölemerik, Merc-i Uyun, Nebk ve son
olarak Selimiye kaymakamlığı yapmıştır.
Necmeddin Bey, 7 Mart 1915'te sürgün yeri olan Suriye'nin
Selimiye kazasına kaymakam olur. Sürgün edilen Antepli Ermenilerden Krikor
Boğaryan ve Nerses Tavukciyan günlüklerinde Necmeddin Bey'in buradaki
Ermenilere büyük iyilikler yaptığını anlatır. Necmeddin Bey, zanaatkar Ermeni
ailelerini Selimiye'ye yerleştirerek onların Hama'ya veya Deyr-i Zor'daki ölüm
kamplarına gönderilmesini engellemiştir.
Ermeniler veda ederken ona minnetlerini sunmuş, Boğaryan
günlüğüne "Necmeddin Bey'in erdemli davranışını unutmamalı ve hakkını
teslim etmeliyiz... birkaç bin Ermeninin kurtulmasına vesile oldu"
yazmıştır.
…
BÖLÜM 3: KÜRT COGRAFYASININ SOSYOPOLİTİK RESTORASYONU VE ŞİDDETİN
MOBİLİZASYONU
Kürt Milliyetçileri ve lvii1Jiyctçi Olmayan Kürtler: Azınlık Milliyetçiliğini
ve Osmanlı İmparatorluğu 'nun Dağılışını Yeniden Düşünmek 1908-1909
Janet Klein
Bu çalışma... azınlık milliyetçiliğiyle ilgili
bildiklerimizi yeniden ele almaya yönelik ortaklaşa bir çabanın, yalnızca
kullandığımız terimleri yeniden kavramlaştırmayı değil, belki de bununla
birlikte soruna yaklaşımda da bir değişiklik içerebileceğini öne sürmektedir.
1908 Jön Türk Devrimi ile 1876 Anayasası yeniden yürürlüğe
girmiş ve Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilmiştir. Devrimin ardından, eski
hanedan ailelerine mensup olup başkentte "sürgün" yaşayan Kürt
entelektüelleri İstanbul'da Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti'ni (KTTC)
kurmuşlardır. Cemiyetin yayın organı olan Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi (KTTG),
anayasal rejime bağlılığı, eğitim düzeyinin artırılmasını, Osmanlı'nın toprak
bütünlüğünü ve Ermenilerle dostluğu savunuyordu. Ancak Kürdistan taşrasında
(Bitlis, Diyarbakır, Van vb.) kurulan ve KTTC'nin "şubeleri" sanılan
derneklerin gündemi tamamen farklıydı.
Diyarbakır Kürt Derneği'nin 13.000 kişinin katılımıyla ve
dini dervişlerin geçit törenleriyle yapılan açılışında, yeni anayasal düzene
karşı İslami şeriatın uygulanmasını talep eden ve 3.000 kişi tarafından
imzalanan bir bildiri sunulmuştur. Taşra dernekleri, II. Abdülhamid döneminde
Hamidiye Alayları üzerinden büyük güç, cezasızlık ve imtiyaz elde eden; İTC'nin
Hamidiye komutanı Zeki Paşa'yı görevden almasıyla, tüfeklerin iadesini
istemesiyle ve Ermenilerden gasp edilen toprakların iade edilmesi mücadelesiyle
sarsılan hoşnutsuz Kürt reislerinin protesto komiteleriydi.
I. Dünya Savaşı'nın yıkıcı koşullarında imparatorluğun
dağılması an meselesi haline gelince, başkentteki entelektüel damar ile
taşradaki eylemci damar milliyetçiliğin ortak dilini paylaşmaya başlamıştır.
Ancak Kürt milliyetçiliği, esas olarak savaşı izleyen
yıllarda Irak, Türkiye ve Suriye devletlerinin sınırlarının çizilmesi ve bu
yeni devletlerin uyguladığı asimilasyoncu ve dışlayıcı Kürt karşıtı politikalar
neticesinde Osmanlıcılık ve pan-İslamcılıktan koparak bağımsız bir hareket
halinde sahneye çıkmıştır.
Kürt entelektüelleri I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar
Osmanlı vatanseverliğini ve imparatorluğun toprak bütünlüğünü savunmaya devam
etmişlerdir. Devlet yetkilileri için asıl tehdit yaratan unsur, başkentteki
eğitimli Kürtlerin marjinal milliyetçi söylemleri değil, taşra eyaletlerinde
güç ve toprak imtiyazlarını geri kazanmak isteyen milliyetçi olmayan
"Kürtçü" asayişsizlik ve direnç hareketleriydi.
…
Devlet, Egemenlik, Kolektif Kimlikler ve Şiddet Rejimleri: Türkiye'nin Kürt
Coğrafyasında Şiddet Rejiminin İnşası
Cuma Çiçek
Türkiye'de Kürt meselesinin ele alınmasında güvenlik
politikaları ve devlet şiddeti tarih boyunca kurucu ve merkezi bir yer
edinmiştir.
Siyasal şiddet yerel Kürt iktidar odaklarının tasfiyesi
üzerine yükselen merkeziyetçilik; kültürel şiddet Kürtlüğün medenileştirilerek
Türklüğe asimile edilmesi; ekonomik şiddet ise bir yandan gayrimüslimlerin
kıyımı ve tehciri üzerinden mülkün Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi,
öte yandan Kürt bölgesinin bir çevre ekonomisi olarak kurulması şeklinde
tezahür etmiştir.
Etnisite, gruplar arasındaki etkileşim, "biz ve
ötekiler" ayrımı ve dışlayıcı/içerici toplumsal süreçler neticesinde
kurulan dinamik bir "grup olma hali" (groupness) ve
etnikleştirilmiş bir inşadır.
Devlet, toplumsal yapıdan etnik kimlikler ve sınır çizgileri
inşa eden en kudretli "etno-politik girişimcidir". Devlet; eğitim,
resmi dil, ordu, ekonomi ve yargı gibi araçlarla kurucu bir baskın etnik grup
inşa ederken diğerlerini ötekileştirir. Sünni-Müslüman kimliğin ve mülkiyet
yapısının Ermeni tehcirinin sunduğu mülksüzleştirme süreçleriyle inşa edilmesi
bu devlet girişimciliğinin kurucu bir örneğidir.
Devletin iki temel iktidar kaynağı / Zor ve rıza.
Bu anlamıyla, devletin aslında şiddet rejimi üzerine inşa
olduğunu ve şiddet rejimin araçları ve mekanizmalarıyla işlev gördüğünü iddia
edebiliriz.
Kürt coğrafyasında egemenliğin inşası siyasal, kültürel,
ekonomik ve askeri şiddet olmak üzere dört temel ayak üzerinden yürütülmüştür.
Osmanlı modernleşmesinin teritoryal merkezileşme politikası
sonucunda 19. yüzyılda otonom Kürt mirlikleri askeri şiddetle tamamen tasfiye
edilmiştir.
Bu dolaylı yönetimden doğrudan yönetime geçiş, sancak ve
vilayet nizamnameleriyle kalıcı hale getirilmiştir.
Cumhuriyet rejimi bu merkezileşmeyi devralmış, 1921
Anayasası'ndaki vilayetlere özerklik tanıyan maddeler 1923'te kaldırılmış ve
1925 Şeyh Said İsyanı'nın kanlı biçimde bastırılmasıyla yerel egemenlik
boşlukları tümüyle ortadan kaldırılarak merkezin doğrudan idaresi mutlak
kılınmıştır.
Kültürel ve ekonomik şiddet… (bu iki fasılda tez/hipotez
bile değil adeta “zorlama” denebilecek lakırdılara yer verilmiş; mesela deniyor
ki Kürtlerin yaşadıkları bölgenin (çevre) kaynakları merkeze aktarılarak Kürt
bölgelerin ekonomisi çökertilmiş… Elektrik faturalarını dahi merkeze ödeten
bölge için böyle şeyler söylemiş…)
…
Halidi-Nakşibendilik ve Medreselerde İlim Anlayışının Dönüşümü
Serdar Şengül
Nakşibendiliğin Kürtler arasında yükselişi; mirliklerin
tasfiyesiyle oluşan otorite boşluğu, Hristiyan-Müslüman dengesindeki
sarsılmalar, seyyidlik dışı halife atama sistemi ve toprak mülkiyetinin şeyh
ailelerinin eline geçmesiyle bir tarikat aristokrasisi oluşmuş…
Mevcut sosyolojik literatür (Barth, Beşikçi), mirliklerin
çöküşünden sonra şeyhlerin medreseleri himayelerine alıp aynı zamanda medrese
fıkıh eğitimi alarak elde ettikleri hukuki/fetva yetkisini (Kitabın otoritesi)
ve bunun getirdiği hegemonik dönüşümü analiz dışı bırakmıştır.
Kürt coğrafyasındaki mele ve şeyh mücadeleleri, sosyopolitik
altüst oluşlar bağlamında şekillenen birer simgesel iktidar ve kültürel sermaye
edinme mücadelesidir.
…
Eşkıya'dan '"Suçlu Vatandaş'a" ve "Terörist'e" Türk
Ulus-Devlet Söyleminde (Kürt) Adi ve Siyasi Suçlu
Ahmet Özcan
Hukuk sistemlerinde devlete ve kurulu düzene doğrudan tehdit
oluşturan "siyasi suçlar" ile sıradan yasaları ihlal eden "adi
suçlar" arasında kadim bir ayrım bulunmaktadır. Ancak Türkiye
Cumhuriyeti'nin Kürt meselesi tarihinde, devlet söylemi bu iki suç türünü kendi
hegemonik ihtiyaçları doğrultusunda birbirine indirgemiş veya dönüştürmüştür.
Kürtlerin etno-politik başkaldırıları "adi
eşkıyalık" potasında eritilirken, 1950'lerden itibaren Kürt bölgelerindeki
sıradan adi suçlar da doğrudan siyasal tehlike addedilerek
mücrimleştirilmiştir.
Cumhuriyet döneminde gerçekleşen ve çoğunluğu Kürt kökenli
olan ayaklanmalar (Ağrı, Dersim vb.) resmi devlet söyleminde ve ulusal basında
asla siyasal birer talep veya ulusal başkaldırı olarak yansıtılmamış; "dış
mihrakların kışkırttığı cahil aşiretlerin adi şekaveti/çapulculuğu" olarak
resmedilmiştir.
BÖLÜM 4: OSMANLI-TÜRK COGRAFYASINDA ŞİDDETİN FARKLI DÖNEMLERİ VE KESİTLERİ
Şiddetin Anatomisi, Bağımlı Büyüme ve 19. Yüzyılda Balkanlar
Oğuz Dilek
Şiddet eylemleri, kurbanın "öteki" veya
"düşman" suretinde zihinsel olarak inşasıyla başlar ve failler
açısından geçmişte ellerinden alınan hakların bir "rövanşı" ve şahs-ı
müdafaa psikolojisiyle meşrulaştırılır.
Güvensizlik duygusu şiddeti tetiklerken, bireylerdeki
güvensizliği artıran/doğuran esas yapısal faktör ekonomik düzendeki ani, derin
ve uzun vadeli dönüşümlerdir.
Balkanlar dışarıdan bir el değmedikçe kendiliğinden daha
geniş bir insan nüfusunu besleyecek... bir maddi düzenekten başlangıçta
yoksundur.
Osmanlı idaresinin yerelleşmesi ve 17. yüzyılda tımar
sisteminin yerine iltizam sisteminin geçmesiyle Balkanlar'da ilk kez yerel
sermaye sahibi tüccarlar ve toprak sahipleri (ayanlar) sınıfı boy göstermiştir.
Avusturya ve Batı Avrupa sanayi kentlerinin besin talebine (tahıl, mısır ve
özellikle domuz eti) hammadde ihraç eden bu zengin Sırp ve Bulgar toprak
soyluları, ilerleyen dönemde Balkan ulus-devletlerinin kurucu çekirdeğini
oluşturmuşlardır.
Bulgar tüccarları 1850-1870 arasında Batı'ya büyük tahıl
ihracatı yapmış ve Osmanlı pazarında tekstil ticaretiyle güçlenmiştir.
Ancak Osmanlı'nın borç krizleri yüzünden Bulgaristan
üzerindeki merkeziyetçi vergi baskısını artırması ve Amerikan tahılının küresel
rekabeti, Bulgar sermayedar ve modernist aydınlarını Osmanlı'dan koparak
radikal milliyetçi bir bağımsızlık mücadelesine yöneltmiştir.
Balkan devletlerindeki etnik şiddet, "kadim
nefretler"den değil, modernite vaatlerinin bağımlı büyüme sarmalı altında
hayal kırıklığına uğramasından doğmuştur.
…
Ölüleri Sayıp Tekasürle Övünmek: 19. Yüzyılda Kimlik Siyaseti, Şiddet ve
Mezarlar
Ebru Sönmez
19. yüzyıldan itibaren egemen güçlerin homojen dini-etnik
yapılar oluşturma mesaisi, insan ile mekan arasındaki en mahrem "hafıza
mekanları" olan mezarlıklara müdahale edilmesine yol açmıştır. Erken
modern dönemde mezarlıklar geçişken sınırlara sahip, bazen farklı inançların
ortak niyaz ettiği sade ve karma alanlarken; 18. ve 19. yüzyıldaki sosyopolitik
statü geçişleri, nüfus artışı ve göç hareketleri sonucunda mezar taşları statü
teşhiri, aile soy ağacı belgeleme ve mülkiyet sınırlarının tescil aracına dönüşmüştür.
Din, mezhep ve etnisite birliği çabalarının artmasıyla
mezarlıklar, sınırları keskin biçimde ayrılmış teritoryal birimlere dönüştü.
Mezar taşları ve kilise kalıntıları, o topraklardaki
tarihsel varlığı ve nüfus çoğunluğunu kanıtlamak için arkeolojik ve siyasi
birer mücadele nesnesi (hafriyat alanı) haline geldi. Kayseri'de mezar
taşlarındaki Ermeni harflerinin kazınarak Rumca yazılması, Demre'de Müslüman
mezarlığındaki tarihi bir erene ait taşın Rum papazı tarafından manastıra
kaçırılması bu gerilimlere örnektir.
Mezarlıkların tahrip edilmesi, "öteki"nin o
topraklardaki tarihsel hafızasını silmenin en radikal şiddet yöntemidir.
19. yüzyıl boyunca güvensizlik ortamı, mezarlıkları
kutsiyeti ve mahremiyeti artan teritoryal sınırlara çevirmiştir. Mezarlıklara
yapılan müdahaleler, sivil halk arasındaki toplumsal ve yerel bağları kopararak
devlet ile toplum arasındaki zımni sözleşmeyi sarsmıştır.
…
Bir Şiddet Formu Olarak Osmanlı-Türk Oryantalizmi ve Araplar
Emre Can Dağlıoğlu
Edward Said'in oryantalizm teorisine göre Garp, Şark'ı
"pasif, durağan, gayritarihi, rasyonel olmayan" bir öteki olarak inşa
ederek onu yönetme hakkını kendinde görür. Bu anlamda oryantalizm, epistemik ve
özcü bir şiddet biçimidir.
II. Abdülhamid döneminde İslamcılık ve Hilafet söylemiyle
Arap coğrafyası entegre edilmeye çalışılmış, göçebe aşiretleri
"medenileştirmek" ve devlete sadık kılmak için İstanbul'da Aşiret
Mektebi kurulmuştur. Jön Türkler (İTC) döneminde ise Türk unsurunu merkeze
alan katı bir merkezileşme ve asimilasyon politikası izlenmiş, Türkçe zorunlu
kılınmıştır. I. Dünya Savaşı'nda Suriye Valisi Cemal Paşa'nın Arap aydınlarını
idam etmesi ve binlerce aileyi Anadolu'ya sürmesi bu şiddet politikalarının
zirvesidir.
Osmanlı oryantalizmi, Avrupa'nın geri Osmanlı imgesine karşı
İslam'ı modernleşmenin özgün kaynağı olarak sunarken, içeride Arap coğrafyasını
medenileştirilmeye muhtaç, kendinden daha geri bir Şark olarak kurgulamıştır.
Bu söylem, Türkleri imparatorluğun "asli unsuru" ve "millet-i
hakime"si olarak konumlandırmıştır.
Kemalizm, muasır medeniyete ulaşma performansıyla yüzünü
Batı'ya dönerken, kendi Şarklılığını ve geçmişini (Osmanlı, Arap ve İslam
unsurlarını) "miskin, cahil, atıl ve ilkel" bir öteki olarak
dışlamıştır. Bu yeni "Türk oryantalizmi", homojen bir ulus kurma ve
laiklik ilkeleriyle donatılmıştır.
Türk oryantalizmi, Cumhuriyet tarihi boyunca arabeskin
aşağılanmasından, Arap kelimesinin bir hakaret olarak kullanılmasına kadar
geniş bir kültürel ve siyasal alanı topyekun simgesel şiddetle kaplamaktadır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder