8 Haziran 2018 Cuma

Giresun Tarihi Yazıları

Ayhan Yüksel - Giresun Tarihi Yazıları
 
Yer adları (toponomi), bir toprak parçasının kimliğini izlemek bakımından çok önemlidir.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında, pek çok yer adı değiştirilmiştir.

Osmanlı ülkelerinde Ermenice, Rumca, Bulgarca, hatta İslâm olmayan tüm kavimlere ait vilâyet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir adları Türkçeye çevrilecekti.

Yeni konulacak adlarda çalışkanlık ve askerî zaferlerimiz konu edilecekti. Harp sahası olan yerler, oraya mahsus şanlı geçmişi hatırlatacaktı.

Giresun, Tirebolu ve Görele’deki bu yer adlarının değiştirilme işleminin tümüyle uygulandığı söylenemez.

İsmi değiştirilen yer adlarından bazıları (s. 23-33)
Eski adı
Yeni adı
Kokara
Rıfatlı
Ciron
Refahiye
Lonca
Şarkiye
Ermeni
Garbiye
Uzgur
Ahmediye
Çeğel
Çengel
Lapa
Taşhan
Frenk
Türk ili
Tekye
Zaviye
Titrik
İmanlı
Sarvan
Mehmetlü
Andal
Çukuryurt
Vanazıt
Sunkurlu
Cingiren
Cengâver
Bendehor
Canlıca
Sekü
Söğütlü
İsrail
Karamustafa
Harava
Halifeköy
Espiye Rum
Adadüzü
Lahnas
Nuhas

Son Dönem Osmanlı Coğrafya Eserlerinde Giresun
Ali Cevâd: Memâlik-i Osmâniyye’nin Tarih ve Coğrafya Lügati
(I-VI, İstanbul 1311-1317)

GİRESUN “Kerassunde”
Arâzisi denize karîb ve dağlık ormanlarla mestûr bulunduğu halde muhafaza-i i‘tidâl etmiştir.
Kazada:
Câmi‘ 157
Dergâh 1
Hâne 11.179
Dükkân 764
Hân 20
Değirmen 150
Fırın 193 mevcuttur. (s. 57)

…sahili kısmı balıkçı ve içerdekiler ma‘denci yani ma‘den ihracıyla ta'ayyüş ederler…

(Cerasus) bu isim kasabayı muhit olan kiraz ağaçlarının râyiha ve kesretinden ileri gelmiştir.
Mitridad’ın büyük pederi Farnas kendi ismini bu şehre i‘tâ ederek Farnasya tesmiye etmişti (s. 58).

Görele
(merkezi) Eleü “eleau” isminde bir karyedir.
Mahsûlatı fasulye, fındık, buğday, mısır…

Şemseddin Sâmî: Kamûsü’l-a‘lâm
…nısfı Müslüman ve nısf-ı diğeri Rûm ve az miktarda Ermeni olmak üzere 8.440 ahâlisi, 11 câmi‘-i şerifi, 1 tekkesi, 9 kilisesi, 1 kışlası, üstündeki tepedeki bir eski kakası, 500 dükkânı, 15 hânı, 30 fırını, 5 hamamı, 4 değirmeni, feneri ve pek işlek ticareti vardır.

Sâhil cihetinden en ziyâde pirinç ve mısır ve iç taraflarında buğday ve arpa zer‘ olunur. Biraz miktar nohut ve bakla ve senevi 6.000 kıyye kadar tütün dahi hâsıl olur. Lâkin kazânm en bol mahsûlü fındık olup, zahmetsiz yetişen bu mahsûlden senevi iki-üç milyon kilo ihrâç olunur (s. 66).

Görele
…başlıca mahsûlâtı: Mısır, buğday, fındık, üzüm ve sâirden ibarettir. Üzümden hayli şarap imâl olunur.
Ahâlîsi ince kalın keten beziyle şayâk ve şal-ı nesc ve tüfek, tabanca, makas gibi demirden âlât imâl ederler. Çam ağacından tahta ve çimşirden kaşık dahi yaparlar (s. 67-68).
Ahmed Hamdı: Nüzhetü’l-bünyân
Tüccâr-zâde İbrahim Hilmi: Memâlik-i Osmâniyye Ceb Atlası

Savaş Yıllarında Giresun (1914-1922)
Sosyo-Ekonomik Durum
Rus donanması, 1915 yılı içinde Karadeniz kıyılarında özellikle Hopa’dan Şile’ye kadar hemen bütün iskeleleri bombalamış, rast geldiği deniz araçlarım batırmıştı.

(Ulaştırma ağırlıkla deniz yoluna bağlıyken, limanların uğradığı tahribat, başta gıda olmak üzere, kıyı şehirlerinin ihtiyaçlarını temin edememesi ve buna bağlı olarak kıtlık sorunu yaşamasına neden oldu)

Rusların saldırılarına karşı sürekli geri çekilen Türk ordusu 21 Ekim’de (1916) Harşit deresi boyuna çekildi ve burada cephe tuttu.

Ruslar, Türk savunmasını kırıp Harşit deresini aşamayınca bütün güç ve hırslarıyla Tirebolu kasabasına ve halkına saldırdılar.

Rus kuvvetleri Kasım 1917 sonlarında cephelerden çekilmeye başladılar.

Buna rağmen, Rus işgal bölgesindeki halkın Ermeniler’in baskı ve zulümlerinden kurtulması için askeri bir hareket yapmak gerekmekteydi.
Tirebolulu Hüseyin Avni Alparslan ve Risalesi
Hüseyin Avni Alparslan Bey, 1876 yılında Tirebolu doğmuştur.
1898 yılında Harbiye’ye girmiş ve oradan 1901 yılında Piyade Teğmeni olarak mezun olmuştur. 1903 yılında Rumeli’de Rum ve Bulgar çetecilerine karşı yapılan harekâtta yer almış ve daha sonra Balkan Harbi’ne katılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda Şark Cephesi’nde birlik, tabur komutanı olarak vazife görmüştür.

Harpten sonra Giresun Askerlik Şubesi Başkanlığı ve Giresun Kaymakamlığı görevini yürütmüştür. Bu sırada halkı istiklâl mücadelesi için şuurlandırıp teşkilatlandırmış ve meydana getirdiği Giresun Alayı’nın başında 1919 yılından itibaren Karadeniz Bölgesi’nde Türkler’e saldıran Rum çetecilere karşı mücadele etmiştir.
42. Alay Komutanı olarak Sakarya Harbi’ne katılmış ve 30 Ağustos 1921 günü alayının başında şehit düşmüştür (s. 123).

Yol(din)ları, dilleri, dirlik (hayât-ı içtimâiyye)leri bir olmayan birçok budun (kavim)un birleşmesinden ortaya çıkan hükümetler er geç kırpılır! Parçalanır! İşte Osmanlı ülkesi! işte Avusturya!

İkinci Mehmed Han ile sonrakiler, eskilerin yürüdüğü bu güzel yoldan sapmışlar! Bunlar (…) Türkler’e yan gözle bakmışlar; il (memleketimizin öz çocukları olan Türkler’i iş başından uzaklaştırmışlar da, yerlerini yeni dönmelere vermişler!

Trabzon tigresinde en eski adamları Tibar, Halib, Mosinik Türkleri’dir (s. 127).

Yavuz Selim Han’ın anası Gülbahar Sultan, Maçka’nın Livera köyünden bir Urum kızıdır (s. 129).

Rize’de “Çepni misin?” demek “yiğit misin” demek imiş! Bunu Rize kocamanları söylüyor. Rize’nin (Kura-yı seb‘a) köylerinde Çepnilik bugün bile var imiş (s. 130).

Trabzon tigresindeki börk(serpuş)e kabalak veya başlık derler. Pusad’a ise zıpka, mintan derler. Bunlar yerli değildir. Doğudan, Acar ilinden gelmiştir.

Türk-Moskof savaşından, Acarlar’ın batıya doğru göçmelerinden sonra bu biçim pusad kamu yana dağılmış! (s. 132)

Rize Tigresindeki Türkler
İran’da bulunduğu çağlarda hırçın, çeri geçinen Çepniler’in huyları eksiksiz olarak Rize tigresindeki Türkler’de dahi vardır.

Rize tigresindeki obalardan birinde oturan Türkler’in sözleri Pirezrin tigresindeki Türkler’e pek çok benzer, işte bu obalılar (g) sesini (ce) gibi söylerler. (Geleceğim) yerine (Çeleceğim) derler. Ara sıra (ce) sesini (ze) gibi de söylerler. (Receb) yerine (Rezeb) derler (s. 134).

Atina ağalarından bir takımı Tilator-oğullarmdan. Özleri Bosna’dan gelme imiş! Yavuz Selim Han ağalarından iken Atina’ya gönderilmiş, bu tigreyi Selim Han adına kullanmış? Bunun torunlarından İbrahim Ağa’ya, İbrahim sözünün bozuntusu olan (Ibasa) adını söylermiş, oğullarına da yine Ibasa’dan bozma (Basa) derlermiş! Bugün de diyorlar! İbrahim Ağa’nın sin (mezar)inin baş ve ayak taşındaki yazılar Tilator-oğullarmdan olduğunu gösteriyor imiş! Balta-oğulları (Art-vin) tigresinden gelme imiş. Nâib-oğulları Tirebolu’dan gelme imiş! (s. 135)

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Giresun
Üretim itibariyle Giresun vilayetinde birinci derecede fındık ve meyve, ikinci derecede hububat ve saire elde edilirdi. Fındık bahçeleri sahilden itibaren 70-80 km içeri doğru uzar, 500 metre yüksekliğe kadar yüksek tepelere de çıkar. Senede asgari 100.000; azami 600.000 kantar arasında üretilir ve tamamı Avrupa’ya ihraç edilirdi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Giresun Limanı işlek bir liman olarak dikkati çekmekteydi (s. 148).

Tarım: 14.200 kg buğday, 18.600 kg arpa, 3.500.000 kg fındık, 315.000 kg portakal, 45.000 kg patates elde edilmişti…

Matbuat: Cumhuriyetin ilk yıllarında Giresun’da Şen Yuva Mecmuası, Giresun, Yeşil Gireson Gazetesi yayın hayatına devam etmekte idi. Daha sonra izler Mecmuası’nın ve Hakikât Gazetesi yayınlanmıştır (s. 150).

Tirebolulu Cesur Denizciler
XVI. yüzyılda Tirebolu şehrinde yaşayanlar ziraatın yanında denizcilikle de uğraşırlardı.

Cuinet, Tirebolu’nun eskiden gemi inşası ile tanınmış ve işlek bir deniz iskelesi olduğunu anlatır.

19 Eylül 1890 gecesi Japonya’da batan Ertuğrul firkateyninde on iki; 16 Eylül 1898’de Kozlu yakınlarında kayalara çarparak batan Peyk-i Meserret korvetinde üç Tirebolulu denizci şehit olmuştu. 12/13 Mayıs 1915 gecesi Çanakkale’de İngilizlerin meşhur “Goliath” zırhlısını batıran “Muavenet-i Milliye” muhribinin erlerinden biri de Tirebolu’nun Hamam mahallesinden Cevizoğlu Hüseyin (1891-1973) idi (s. 188).

Karayolu bağlantısının sağlanmasına kadar (1968) denizle iç-içe tam bir kıyı kasabasıydı.

Deniz ve denizle ilgili olaylar, folklorumuz için önemli bir malzemedir.

Harşit Nahiyesinin Tirebolu’ya Bağlanması
Bugün Doğankent denilen ilçe merkezi daha önce Harşit [Harşid] adıyla anılmakta idi.

XV. ve XVI. yüzyıl tahriri defterlerinde Harşit adında bir köyün varlığı tespit edilmektedir.

Fındık ve Tirebolu
Kâşgarlı Mahmûd, Dîvânü Lugâti’t-Türk adlı ünlü eserinde Orta Asya Türkleri’nin fındığa “kosık” veya “koşuk” dediklerini söylüyor. Mısır ve Kıpçak Türk kültür sahasında “çetlevük”, Orta Avrupa’da yaşayan Kuman Türklerinde “çatlavuk”, Orta Asya Çağatay Türklerinde “çatlağuç” sözü fındık karşılığında kullanılıyordu.
Kelime daha sonra Arap dilinde “bunduk” tarzında söylenmiş ve yerleşmiştir (s. 223).

Türkiye’den ilk kabuklu fındığın 1732’de Rusya’ya, 1792’de Romanya’ya, 1851’de İngiltere’ye, 1871’de Belçika’ya gönderildiği belirtilmektedir.

Halk inanışına göre çiçek makamında olan “fındık püsü” çok olursa, o sene mahsulün bol olacağına inanılmaktadır.

Tirebolu’da fındıkla ilgili derlenen manilerden bazı örnekler şunlardır:
Fındık dalda bir sıra
Yârim gitti Mısır’a
Koyun olsam yayılsam
Yârimin ardı sıra

Fındık kırdım iç ettim
Yaylalara göç ettim
Yârim senin yüzünden
Ben bu canı hiç ettim

Gidiyorum yaylaya
İki at bir katırla
Sana fındık yolladım
Ye de beni hatırla (s. 224)

Fındığın iç haline getirilmesi 1905 yılına kadar tokmakla yapılırdı.

Tirebolu kazasında 1296 (1879) yılında 5576 dönüm fındıklıktan 627.611 okka (805.100 kg) fındık üretilmişti (s. 225).


Tirebolu’da Eski Ramazanlar ve Bayramlar
(1960’lı yıllar) Ramazan-ı Şerif Tirebolu’ya gelmeden önce üç elçisini gönderirdi: Bunlar; kuru kayısı, güllaç ile Vakfıkebir ve Of’tan gelen hocalar idi (s. 231).

Ramazan sofraları hazırlanan yiyecek ve davetliler bakımından kalabalık olurdu.
İftar vakti top atışıyla duyurulur sahur vakti ise davulcuların söylediği manilerle duyurulurdu.
İftardan sonra sahur vaktine kadar uyumayanlar için çeşitli eğlenceler söz konusuydu.

Tirebolu’da Evlenme ve Düğün Adetleri
Tirebolu’da evlenme görücü usulü ile olur.
Kız tarafı, kızlarını verme taraftarı ise “kısmet, n’apalım” diye cevap verirler.
Olumsuz cevap verilmesi, ailenin o kızı istemesine engel değildir. Çünkü “oğlan evi dilenci, kız evi yalancı”dır. Görücü olarak gelenlere istenilen kız kahve, şeker ikram ederse bu işe olumlu olarak bakılır.

Kız tarafı usulen “danışalım” diyerek üç-beş gün mehil ister.
Mehil müddetinden sonra, oğlan evi kız evine geliyoruz diye haber gönderir. Bu ikinci gidişte mutlaka sözün kesilmesi, nişan gününün de kararlaştırılması gerekir.
Söz kesme üzerine kızın nüfus kâğıdı bir mendile sarılır, etrafı kurdelelerle bağlanır ve gelen misafirlere teslim edilir.
…nüfus kâğıdını alan getirene bahşiş verir (s. 236).

Nişan öncesinde gerek kız evi, gerekse oğlan evi birbirlerine “sele" tabir edilen hediyeler gönderirler.

Nişan genellikle evlerde veya salonlarda yapılır. Kız evinde çalgı olarak ud veya cümbüş bulunur. Esas nişan düğünü kız evinde yapılır. Oğlan evinde, oğlanın arkadaşları sohbet için bir arada bulunur.

Yüzüğü takacak kimse ortaya gelir, oğlan ve kıza saadetler diler, yüzükleri her iki aile adına takar, sonra birbirine bağlı yüzükleri bir makasla keser. Kız, bu kurdeleyi saklar! Yüzük takıldıktan sonra, kıza takı takılır (s. 237).

Düğün tarihi genelde fındıktan sonradır.
Düğünden bir hafta önce her iki tarafında akrabaları “çığırıcı” denilen bir kadın tarafından düğüne davet edilir.
Düğünler Pazartesi günü başlar.
…öğleden sonra erkekler “çeyiz’’ almaya giderler.
“Çeyizin dışında, herhangi bir eşyayı kız evinden “aşırmak” ve oğlan evine getirmek de maharet sayılır. Kız evinden oğlan evine getirilen en son eşya bir aynadır. Aynanın kırılması uğursuzluk sayıldığından dikkatli taşınır (s. 238).

Eşyaların oğlan evinde yerleştirilmesine Salı günü başlanır.
Aynı gün kız, arkadaşlarıyla beraber hamam yapar. Hamam, oğlan evi tarafından kiralanır. “Hamam âdeti” sırasında çalgılar eşliğinde oynanır, eğlenilir. Aynı gece gece, kız evinden bir grup, oğlan evine bir dostluk ziyaretine gider.
Düğünde bulunanları “askıya çıkarmak” için ortaya aklı başında iki kadın çıkar. Orada bulunanları ortaya çağırırlar. Ortaya gelen bu kişi, diğer iki kadın tarafından havaya kaldırılır, yani “askıya” alınmış olur. Askıya çıkandan düğüne evine getirmesi için çerez, börek türü bahşişler istenir.
Çarşamba günü oğlan evinde düğün başlar.
Oğlan evinde rakılı, yemekli bir “sofra” kurulur. Düğün sofrasını, yemek işini en iyi bilen, oğlanın en yakın akrabaları hazırlar.
Bu sofra için “Gürcüce” tabir edilen, cevizli, fındıklı, sarımsaklı içki mezesi yapılır.
Çalgı olarak da bağlama ve kemençe vardır (s. 239).
Tirebolu’nun iyi bir müzik hayatı vardı. Hemen her evde ud çalınır, çeyiz olarak da kızlara udları verilirdi. Kız evindeki düğünde çalgı olarak ud, cümbüş, bağlama; oğlan evinde ise bağlama ve kemençe bulunurdu.

Oğlan evinden kız evine gelirler. Gelin, evin bir köşesinde, yani “çatma”da ayakta durmaktadır. Oğlan evi geldiğinden sonra kız, “çatmadan” indirilir.
Gelin, kız arkadaşları tarafından çalgı eşliğinde türkü söylenerek evin girişine, “afır/ahır”a kadar indirilir ve tekrar çalgı eşliğinde güveninin önüne getirilir. Güveyi kızın eline kına yakacaktır.
Güveyi, gelinin elini açtıktan sonra avucuna kınayı koyar, bahşiş olarak da bir altın veya parayı avucuna bırakır, mendili ile elini bağlar (s. 240).

Oğlan evinin ziyaretinden sonra, kız evinde eğlenceler sabaha kadar devam eder. “Işıtma” olarak nitelendirilen bu eğlenceler sırasında mahallî oyunların yanı sıra “Haşan Oğlum Yetiş, Sarımsak Satarım, Öze mi Kalsın Üveye mi, Arap Oyunu” gibi seyirlik oyunlar oynanır.
Gün ışımaya yüz tuttuğunda “ışıtanların" hepsi, büyük-küçük, gelin-kaynana kim varsa hep birlikte “atalık horonu"na kalkarlar. Sonra, gelin ve genç kızlar çalgı eşliğinde “marmaraki"ye çıkarlar. “Marmaraki"ye çıkanlar, nazı geçen komşularına giderler. Bu komşular da çalgı eşliğinde türkü söyleyerek gelen bu neşeli topluluğa hediyeler, çerezler verirler. Hep bir ağızdan “marmaraki kozanki/annem evde yalanuz” nakaratını söylerler.
Perşembe günü “güveyi hamamı" vardır. Kız evi, güveyinin hamamda kullanacağı bütün eşyayı ipekli bir bohçaya asarmış, tablaya koyarak oğlan evine gönderir.
“Tıraş Cemiyeti", güveyi ile sağdıcın bir masanın etrafında tıraşı ile başlar (s. 241).

Gelin almaya, yani “gelinçiye” gidilirken çalgı kemençedir. Kemençe, kafilenin en önündedir. Kemençenin arkasından “uslular” yürümektedir. Kemençe, sadece çalar, gelinçiye gidenler şarkı-türkü söylemezler.

Gelin evden çıkmadan önce kardeşi, kardeşi yoksa dayısı tarafından beli kırmızı kuşakla bağlanır.
Evden alınan gelinin başına şemsiye tutulur, iki kişi koluna girer, başında başörtü veya şal vardır.
Kemençeci, gelin evden çıkarken “ge/in ağlatma havası” çalar. Bu ezgi;
Çevirdim eteğimi... ninem
Bastım belime
Ayrılık yollarını... ninem
Aldım eline

Yolda gidilirken ise kemençeci yol havası olarak sözsüz “Çarşamba’yı sel aldı” türküsünü çalar (s. 243).

Gelini karşılayanlar gelini öper, kucaklar “hoş geldim kızım” der, içeriye bir odaya alır.
Yemekten sonra abdest alınarak yatsı namazına giderler.
Namazdan sonra, güveyiyi topluluk türkü söyleyerek eve getirir. Bu kafilenin gidişine ve oluşuna “ilahi alayı” derler
Bu “ilahi alayı”nda çalgı yoktur.
Güveyinin eve gelişi sırasında dayak vardır! Sağdıç, dirayetli, dayağa tahammüllü bir kişi ise, arkadaşlarının önüne geçmek suretiyle güveyiyi kaçırarak dayağı kendisi yer.
Güveyi eve geldiğinde dinî nikah kıyılır. Hoca, âmîn dedikten sonra “koltuk adedi” yapılır. Alkışlar arasında güveyi ile gelin, odasının önüne kadar çıkarılır. Sağdıç, güveyi ile gelinin üzerine kapıyı kapattıktan sonra “düğün bitmiştir, paydos” diye bağırır (s. 243).

Geçmişten Cumhuriyete Kadar Görele
Görele adı Eynesil kasabası çıkışında “Görele Burnu” diye anılan, “Coralla/Koralla” şehrinden gelmektedir.
Coralla’nın anlamını Bilge Umar “Çıkıntı-lık-çık” olarak, yani küçük çıkıntı şeklinde tarif eder (s. 245).

…gerek I. Mahmud, gerekse II. Mahmud zamanında çıkan olaylar sebebiyle eski Görele yıkılarak dağılmış ve geriye kalan halk da o dönemde Elegü/Elevi denilen iskelenin bulunduğu yere taşınmıştır (s. 247).

Görele’de meydana gelen olayların en mühimi XVIII. yüzyılın ikinci yarısına doğru olan Tirebolu ve Görele çevresindeki Çepni derebeyleri ile Rize yöresinde Lâz denilen derebeylerin mücadelesidir (s. 249).

Birinci Dünya Harbi’nde (1914-1918) Doğu Karadeniz halkı gibi Görele halkı da çok acılar çekti.
Ruslar Görele’ye girince zulüm ve işkence yapmaktan geri durmadılar.
Bilhassa Ermeni asıllı Rus askerleri Daylı ve Karaburun köylerinde insanları işkence ile öldürüp, parçalayıp teşhir ettiler (s. 250).

Göreleliler, Millî Mücadeleye (15 Mayıs 1919-9 Eylül 1922) sahip çıkan ilk yöreler arasında yer aldı (s. 252).

1900’lü yıllarda kasaba halkı geçimini rençperlikle, balıkçılıkla, bakırcılıkla, marangozlukla, demircilikle, taşçılıkla sağladıkları gibi, birçokları da Batum’a ve Rusya’nın diğer şehirlerine giderek orada da bu gibi işlerde çalışırlardı. Kasabalılarla köylüler ekseriyetle Görele’de dokunan bir nevî dokuma ile mayi bezden yapılmış elbise giyerlerdi.

Görele’den dışarıya fındık başta olmak üzere yetiştirilen mahsullerin dışında az da olsa bal mumu, balık yağı, tuzlu bağırsak^ yumurta, ceviz, koyun ve keçi gibi şeyler satılırdı (s. 253).

İlkbahar Görele’de en hüzün ve yeis olan bir zamandı. Aylarca devam eden kesif sislerden etrafı görmek mümkün olmaz, yaz gelir gelmez zaten rahatsız eden rutubete bir de “dağ yeli” tabir olunan rüzgârlar eklenince kasabada durmak, oturmak imkânı kalmaz, bu sebeple herkes etraf köylere, Görele kazası sınırları içinde yer alan Sis, Alaca, Kızıl Ali ve Kürtün’ün Kazıkbeli yaylalarına çıkarlardı (s. 254).

Espiye Adı Üzerine ve 1937’de Espiye Köyü
Espiye ile ilgili bilgiler, bölgenin Osmanlı idaresine girmesinden sonraki 1486 yıllarına ait belgelerde görülür. Bu tarihte “Çeptıi Vilâyeti” adlı bölgede mevcut köyler arasında yer alan Espiye’nin adı “Esbiyelü” olarak geçmektedir.

…ismin sonunda “-lü” eki, buraya mensup olanların kurduğu yerleşme yeri olma anlamına gelmektedir. “Esb” kelimesi, Farsça “at” manasına gelir. Espiye’nin bu durumda Türkçe tam karşılığı “at alanı” veya “at meydanı” anlamına gelmektedir (s. 273).

Tarihten Bugüne Alucra
Alucra adının kesin olarak nereden geldiği bilinmemektedir.
Bazı araştırmacılara göre Alucra adı, yörede çok bulunan Aluç ağacından gelmiştir.
Bölge, Otlukbeli Savaşından sonra Osmanlıların hâkimiyetine girmiştir (s. 277).

Alucra’nın ekonomisi Osmanlılar devrinde daha çok ziraata ve küçük el sanatlarına dayanıyordu. Özellikle kilim ve aba dokumacılığı kaza ekonomisinde önemli bir yere sahipti.

---
Yüksel, Ayhan. (2007), Giresun Tarihi Yazıları, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 3. Baskı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder