30 Ekim 2025 Perşembe

Rize İli Kırsal Ahşap Konut Yapılarının Mekân Kurgusu – Özet / Notlar

Ahmet Büyüksofuoğlu - Rize İli Kırsal Ahşap Konut Yapılarının Mekân Kurgusu – Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, İstanbul, 2019

 

Bu çalışmada, Rize ili kırsal ahşap konut yapıların mekan kurgusu başlığı altında Rize ilindeki konutların konumları, yapı malzemeleri, yapı sistemleri ve elemanları, plan tipleri, mekan kurguları ele alınmaya çalışılmıştır.

 

…çalışmanın birinci bölümü giriş bölümü olup ikinci bölümde Anadolu geleneksel Türk evinin tanımı ve tarihsel gelişim süreci hakkında bilgilere yer verilmiştir. Üçüncü bölümde bölgelerin kırsal mimari yapıları plan tipleri ve mekan kurgusu açısından değerlendirilmiş, Dördüncü bölümde ise Rize ilinin tarihi, coğrafyası, ekonomisi ve sosyal yapısına değinilmiştir. Beşinci bölümde Rize geleneksel ahşap konut yapım sistemleri ve özellikleri konut ve çevresi, yöresel konuttaki plan tipleri, yapı malzemeleri, yapım teknikleri, yapı elemanları olarak ayrı ayrı incelenmiştir. Altıncı bölümde Rize bölgesinde belirlenen iki adet geleneksel kırsal ahşap yapı örneği seçilmiş ve bu yapıların mekan kurgularının analizi yapılmıştır.

 

1 Giriş

Türk evi kavramının göçebelik zamanına kadar uzandığı düşünülmektedir. Göçebelikte kullanılan çadırlara ev, iv, oyak, kerekü, gerge, çadır, çetir gibi farklı isimler verilmektedir.

 

Türk evi, Osmanlı Devletini sınırları içinde yer alan Rumeli ve Anadolu’da gelişim göstermiş bir konut türüdür.

 

Bu yaşam alanları, Anadolu coğrafyasında bulunan bölgelerin, iklim ve topografya yapısına göre farklılıklar gösterse de işleyiş, kullanım ve mekan kurgusu bakımından ortak özelliklere sahiptir.

 

2 Anadolu Geleneksel Türk Evinin Tanımı ve Tarihsel Gelişim Süreci

Türk evi, göçebe yaşamın esnekliği ile yerleşik düzenin mimari özelliklerinin birleşimidir.

 

Türk evi mekan kurgusu açısından incelendiğinde, çadır yaşantısıyla yerleşik düzende kullanılan Türk evi arasında temel ilkelerin benzerlik gösterdiği gözlemlenmektedir. Her oda tıpkı çadırda olduğu gibi oturma, dinlenme, yemek yeme, yatma ve yıkanma eylemlerini karşılayabilecek esnekliktedir.

 

İnsan topluluklarının, yeryüzü şekilleri, iklimi, bitki örtüsü ve canlı türleri bakımından zenginlik gösteren Anadolu coğrafyasında gözükmesi ilk Paleolitik döneme rastlar. Avcılık / toplayıcılık çağında yaşayan insanlarının başlıca barınakları, Karain, Beldibi ve Belbaşı gibi mağaralardır.

 

Güneydoğu Anadolu'da Çayönü'ndeki (Diyarbakır Elazığ arası) kazılarda çıkan ilk yerleşme yaklaşık 10.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Bu yerleşmeler Anadolu evinin yerden biraz kaldırılmış, taş duvardan su basman oluşturulmuş, üstü kerpiç dolgulu ahşap çatkılı ya da üzeri sıvalı dal örgülü, kamışlardan örülmüş, duvarları killi çamur ile sıvanmış birbirine bitişik dikdörtgenlerden oluşan kulübe şeklindeki yapılardır.

 

Aşıklı Höyük 10.000 yıl öncesine tarihlenen ve devamı gibi olan 9000-8000 yıl öncesinin Çatalhöyük'ündeki mimarlık bitişik düzen kerpiç evlerden oluşan toplu yaşam alanları bir oda ve ona bitişik bir ambardan oluşan evler şeklindedir. Bunlar düz damlı ve damdaki bir delikten içeri girilen, deliğin altında ocak yeri bulunan, duvarları düz sıvalı, zeminden az yükseltilmiş oturma yerleri olan evlerdir.

 

Anadolu'da ilk merkezi devlet kuran Hititlerin kentleri, çoğu iki katlı, dikdörtgen planlı, avlulu, birkaç odadan oluşan, evlerin alt katlar ambar ve işlik, üst katlar oturma ve yatma olarak kullanılan, üstü balçık çatı ile örtülü, içinde ocak bulunan evler şeklindedir. Doğu Anadolu'da Urartular taş temelleri kayadan oymuş, üstüne kerpiçten evlerini avlulu, iki odalı şeklinde inşa etmişlerdir.

 

Batı Anadolu'da Frigyalılar megaron tipi evlerde, onlardan sonra gelen Lidyalılar, sazdan yapılmış ahşap damlı, taş duvarlı evlerde, Yunanistan'dan Ege kıyılarına gelen İyonlar ise megaron tipi evlerden türetilmiş konutlarda yaşamışlardır. Helenistik dönem, prestijli lüks konutların ortaya çıktığı dönemdir. Sütunlu revaklarla çevrili avlu çevresinde sıralanan mekanlar şeklindedir. Roma çağı boyunca da devam etmiş, halk için bitişik düzende çok katlı konutlar kullanılmıştır. Bizans döneminde, belli bir plan olmaksızın, köy yerleşimlerine benzer, toprak tabanlı, çatıları hasır kaplı basit evler çoğunluktayken, Akdeniz sahillerinde ise Antik çağ gelenekleri devam etmiştir.

 

3 Kırsal Mimaride Bölgelere Göre Plan Tipleri ve Mekan Kurgusu

Batı Anadolu Bölgesi: Akdeniz iklimi etkisiyle ahşap ve bağdadi yapıların yoğun olduğu, "taşlık" adı verilen girişlerin bahçeyle bütünleştiği görülür.

 

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi: Karasal iklim nedeniyle sofalar küçülmüş, mahremiyet ön plana çıkmıştır; "Tandır Evleri" çok amaçlı mekanlar olarak kullanılır.

 

İç Anadolu Bölgesi: Kerpiç ana malzemedir; evler "Hayatlı" ve "Sofalı" (Karnıyarık tipi) olarak ikiye ayrılır.

 

Marmara ve Trakya Bölgesi: İstanbul, Bursa ve Edirne gibi şehirlerde Türk evinin en klasik ve estetik örnekleri (dış sofalı, hayatlı tipler) gelişmiştir.

 

Kuzey Anadolu Bölgesi: Bol yağış ve orman varlığı nedeniyle ahşap yığma ve karkas sistemler hakimdir.

 

4 Rize İli Tarihi, Coğrafyası, Ekonomi ve Sosyal Hayatı

Rize ili geçmişten günümüze / Tarım, hayvancılık, balıkçılık, arıcılık ve dokumacılık gibi birçok alanda faaliyet göstermektedir.

Rize’de en yaygın olarak yapılan tarım çaydır tarımıdır.

 

Mısırın öğütülmesi ile üretilen un ve yem bölge tarımı için önemli bir yere sahiptir. Bölgede çay tarımının dışında kivi, turunçgiller, fasulye, fındık, ceviz, likapa, armut üretimi de yapılmaktadır.

 

5 Rize İli Geleneksel Kırsal Ahşap Konut Yapım Sistemleri ve Özellikleri

Bölgede bulunana evler coğrafi yapı gereği genellikle vadi yamaçlarında dağınık şekilde, çok engebeli olmayan ve geçişe olanak sağlayan, su başları ve güneşlenme olanaklarının elverdiği düzlüklerde kurulmaktadır. Yerleşmelerin dağınık olmasındaki başlıca nedenler, yerli halkın neredeyse hepsinin çeşitli büyüklükte arazisinin bulunması ve evini bu arazi üzerinde kurmak istemesi, içme suyunun sık bulunabilirliği olmuştur.

 

Bölgedeki evler çoğu zaman aile içi olmak üzere gruplar halinde birbirinden bir veya iki kilometre mesafede konumlandırılmakta

Bu evlere ulaşım genellikle dar ve dolambaçlı patikalardan yapılmaktadır. Araziler yükseldikçe evler yerini mezra olarak isimlendirilen köy evlerine göre daha kaba, basit ve küçük yapıdaki geçici yerleşmelere bırakmaktadır.

 

Serender kelimesi, Kser: Kuru ve Andiro: Yer, sofa kelimelerinin birleşmesi ile meydan gelen Ksirantirion kelimesi ‘Kurutma Yeri’ anlamına gelmektedir.

 

Sedat Hakkı Eldem, bu ev tiplerinin Trabzon'dan Çoruh nehrine kadar uzandığı için Rize evleri için ''Çoruh Evler'' tabirini kullanmıştır.

Planlarda sofalar kapalı ve korunaklıdır

 

Aşhane mekânı, gündüz eylemlerinin geçtiği toprak zeminli büyük bir mekândır. Eğimin yukarı yönünde konumlanmıştır. Buraya dış ortamdan ayak çıkarmadan girilir. Çift dış kapılı olanlar çoğunluktadır.

 

Geçiş Hayatlı Aşhaneli Tip: Aşhaneden yatak odalarına ulaşım için bir gece holü niteliğinde bir geçiş koridoru düzenlenir ve yatak odaları bu koridora çıkar. Bu koridorlara da yörede hayat denir.

Bu koridorların bir diğer özelliği de üst kattaki ek yatak odalarına ve ot deposuna iniş-çıkışı sağlamasıdır.

 

Aşhaneye Dik Geçiş Hayatlı Tip: Koridoru aşhaneye dik olarak konumlandırılan tiplere denir.

Bu koridor vadiye bakan bir pencereyle sonlandığı için aydınlık bir alandır.

 

Yapı malzemesi: ahşap, taş ve kerpiç

Kullanılan taşlar genelde dere yataklarında bulunan farklı renkte ve şekildeki taşlar olmakta, toplanan bu taşlar da dolgu malzemesi olarak kullanılmaktadır. Ahşap kullanımında ise genellikle çam, ladin, pelit, kestane ve ceviz gibi sert yapıdaki ağaçlar tercih edilmektedir.

 

Temelin toprak içerisinde ne kadar uzatılması gerektiği zeminin özelliği ile ilgilidir. Ancak yapılar ne boyutta olursa olsun temellerin derinliği çok fazla değildir.

Duvarlar kullanılan malzemelerine göre Kargir Duvarlar (Resim-39) ve Ahşap Duvarlar olmak üzere ikiye ayrılır.

 

6 Rize Ahşap Konut Yapılarının İç Mimari Analizi

Rize'nin geleneksel ahşap konutları, dik yamaçlara sıkıca tutunmuş, gövdesi (ahşap karkas) esnek ancak ayakları (taş temel) sağlam, yağmura karşı şemsiyesini (geniş saçaklar) her daim açık tutan kadim birer doğa parçası gibidir.


29 Ekim 2025 Çarşamba

Hadislerde Mesken Mahremiyeti – Özet - Notlar

Hatice Şimşek - Hadislerde Mesken Mahremiyeti – Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum, 2021

 

Giriş

Tarihî süreç içerisinde yaşanan gelişmeler mahremiyet kavramına duyulan ihtiyaçta farklılıklar meydana getirmiştir.

…her din ve inanç sistemi de kendi değer yargıları üzerinden kavramı anlamlandırmaktadır.

 

Mahremiyet Kavramı

Mahremiyet kavramı, Arapça mahrem kelimesine (-iyyet) eki getirilerek türetilmiş bir sınâî mastardır.

Mahrem kelimesinin kök harfleri ise (h-r-m) harfleridir. Bu üç harfin (harâmun = yasak olmak), (hirmun) ve (hirmânun = yoksun, mahrum bırakmak), (haremun = bir yerin yasak olması) (hurmun = ihram), (hurmetun = saygı, hürmet göstermek) şeklinde altı adet sülasi mastarı vardır.

 

Arapça’dan Farsça’ya ve Osmanlıca’ya geçmiş olan mahrem kelimesi; Farsça’da na-mahrem, “el, yabancı, evlenilmesinde sakınca olmayan” anlamında kullanılmakta, Osmanlıca’da ise; “şeriatın yasak ettiği şey”, “gizli olan, herkese söylenmeyen”, “herkesçe bilinmemesi icap eden”3 şeklinde tanımlanmaktadır.

 

Batı dillerinde "privacy" (gizlilik) ve "intimacy" (yakınlık) kelimeleriyle karşılanmaktadır.

 

Mahrem olanın sınırlarının çizilmesinde içerisinde yaşanılan kültürel algı belirleyici olmaktadır.

Batı kültürlerinde mahremiyet algısı dokunulmazlık üzerine kurulurken; Doğu kültürlerinde mahremiyet algısı görünmezlik üzerine inşa edilmektedir.

 

İslâmî terminolojide zarûrât-ı diniyye denilen ve korunan beş temel esas vardır. Bunlar; din, can, akıl, mal ve ırzdır.

 

Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde özel hayat ve özel hayatın gizliliğine dair hususi bir tabir bulunmamaktadır.

 

Tesettür emri: Mahremiyete dair ilk algı, yeryüzünde insanlığın başladığı süreç olarak değerlendirilen Hz. Âdem ile Havva’nın yasak meyveyi yemesine kadar götürülmektedir. Hz. Âdem ve Havva’nın, mahrem yerleri açılınca herhangi bir uyarı olmadan hemen avretlerini örtme çabaları insanda hayâ duygusunun fıtrî olduğunu, çıplaklığın ve vücudun bazı yerlerini göstermenin fıtrata aykırılığını kanıtlarken, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdükten sonra cesedini ne yapacağını bilememe telaşı ve bunun bir kargayla ona öğretilmesi, bedenin hayatta iken hem de öldükten sonra örtülmesini işaret etmekte ve böylece bedeni, mahrem saymaktadır.

 

Kişi bedenini örttüğü gibi muhatapları da bakışlarını korumakla yükümlü tutulmaktadır[r1] .

 

İzin emri: Kur’an’da kişilerin başkasının evine ve özel yaşam alanlarına izinsiz bakmaları ve girmeleri yasaklanmaktadır.

 

Tecessüs yasağı: tecessüs ifadesi zanla birlikte ele alınmıştır. Çünkü tecessüs, kendisinden sakındırılan sû-i zannın bir sonucudur. Nitekim kişi, zannının doğruluğunu-yanlışlığını, gizlice tahkik etmeye çalışır ve neticede kişi, gizlice bilgi toplama yoluna girer ve insanların kusurlarına, gizli saklı hallerine muttali olur.

Tecessüs bazen konuşmalara kulak kabartmak şeklinde de olabilir. Tecessüsün bu şekli “tehassüs” olarak isimlendirilmektedir.

 

Tarım toplumundan sanayi ve bilgi toplumuna geçişle birlikte mahremiyet algısı kolektif yapıdan bireysel yapıya evrilmiştir.

Beden, Mekân ve Bilgi Mahremiyeti

 

Hadislerde Mesken Mahremiyeti

Mesken Arapça bir kelime olup kök harfleri (s-k-n)’dir. Mesken kelimesi durmak, sakin, huzurlu olmak, sükûn bulmak, oturmak, ikamet etmek gibi anlamlara gelen süknâ veya seken kökünden türetilmiş ism-i zaman, ism-i mekân ve mimli mastar vezninde bir kelimedir. Sükûn bir şeyin hareket ettikten sonra durması, hareketin sona erdiği hal olduğuna göre; mesken de kendisiyle sükûn bulunan mekân, konaklama ve geceleme yeri demektir.

 

Modern apartman yaşamı, bitişik nizam ve "açık mutfak" gibi mimarî unsurlar görsel ve işitsel mahremiyeti zayıflatmıştır.

 

Peygamber ev sahibi olmayı teşvik etmiş, ancak gösteriş amaçlı binaları yererek ihtiyaca uygun genişlikte evleri önermiştir.

"Bilin ki, zaruri olmayan her bina, sahibine bir vebaldir"

 

İbn Haldun, Mukaddime’ de şehirleri kurarken, güzel havası olan, temiz, sulu, otlaklara ve tarım alanlarına yakın, yüksek yerlerin tercih edilmesini tavsiye etmektedir.

 

İslam şehir modelinde cami merkezdedir; yolların genişliği ve çıkmaz sokaklar mahremiyeti korumak üzere tasarlanmıştır.

Kûfe’yi kuran Sa‘d b. Ebî Vakkâs (r.a)’ın şehiri planlarken öncelikle caminin yerini tayin ettiği sonra bir okçuya dört yandan oklar attırarak evleri, okların isabet ettiği yerlerin gerisine yaptırdığı bilinmektedir.

 

Geniş bir mesken, salih bir komşu, rahat bir binek kişinin saadetindendir.

 

Âdemoğlunun bedbahtlığı üç şeydendir: “Kötü eş, kötü ev ve kötü binek.

 

Allah’a ve ahiret gününe inanan misafirine caizesini yerine getirsin.” Sahabeler: “Ey Allah ’ın Rasûlü! Misafirin caizesi nedir?” dediler O da şöyle buyurdu: “Misafiri bir gün bir gece ağırlamaktır. Misafirlik üç gündür. Bundan sonrası da ona sadakadır.

 

Tesettür ayeti inip, kadınların ihtiyaç gidermek için dışarı çıkmaları mahremiyet açısından uygun olmayınca evlere helalar yapıldı.

 

Mesken Dokunulmazlığı: Hiç kimsenin konutuna izinsiz girilemez; bu, dinî bir haktır.

 

İsti’zân İlkesi: Bir eve girmeden önce üç kez izin istemek ve selam vermek zorunludur.

 

Sonuç

Evin / beden ve bilgi mahremiyetiyle de ilişkisi vardır.

 

…kent yaşamı ve teknolojik imkânlara bağlı olarak yaşanan ihlallerin ve yozlaşmanın önüne geçilmesinde dinin bu husustaki bakış açısını evlerimizde, aile ortamımızdan başlayarak topluma yerleştirmeye çalışmak…

Mahremiyet, bir canlının derisi gibidir; hem dış dünyayla sınırını belirler hem de içindeki yaşamsal organları (özel hayatı) korur. Deri zedelendiğinde canlı savunmasız kaldığı gibi, mesken mahremiyeti zedelendiğinde de aile ve toplumun huzuru tehlikeye girer.

22.12.2025 

Terk Edilmiş Mekanın Kalıcı Burukluğu - Özet / Notlar

Songül Dalgakıran - Terk Edilmiş Mekanın Kalıcı Burukluğu - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, 2022

 

Çalışma endüstriyelleşmenin getirdiği tek tipleşme sorununu sinema ve mimari üzerinden ele alırken, konutun bir barınaktan öte bellek ve kimlik taşıyıcısı olma niteliğine odaklanmaktadır. Gordon Matta-Clark ve Rachel Whiteread gibi sanatçıların eserleri aracılığıyla, yıkımın ve boşluğun estetik bir dille nasıl yeniden kurgulandığı tartışılmaktadır.

 

Giriş

Tez çalışmam ana eksenini, sanat-mimarlık ilişkisi bağlamında ele aldığım atıl mekanlar oluşturmaktadır. Bu çalışmada, mekanların sanat alanındaki kullanım biçimlerini incelerken; anı, düş, bellek kavramları ile desteklemeyi hedefliyorum.

 

Bu çalışma referansını Anarşist Mimari Grubu’ndan (The Anarchitecture Group) almaktadır.

 

Tezin ilk bölümünde mekan kavramını ele alırken Bachelard’ın kabuk metaforuna başvuruyorum. Ammonitler üzerine gerçekleştirdiği çalışmada Bachelard, içerisinde yaşayan canlının doğal döngüsünün belirleyişini şiirsel bir dille aktarır. Ona göre güzellik, bir ammonitin kabuğunun işlevi doğrultusunda geliştirdiği estetikte saklıdır. Bu çalışmada kabuk metaforunu mekan kavramı ile ilişkilendirerek mekanın, tıpkı canlı bir form gibi zaman içerisindeki yok oluşunu ele alıyorum.

 

Yaşanılacak Bir Kabuk

Le Corbusier Villa Savoye'dan söz ettiği bir yazısında "ziyaretçilerin dönüp dolaşıp [...] orada 'ev' denen şeye ait bir iz bulamayacaklarını yazar. İkametçilerden değil, ziyaretçilerden söz eder.

 

Modern insanın anılar, duyular, duygular konusundaki kaybı o kadar büyüktür ki, hayata dair katmanlar ortadan kalkmış, her şey neredeyse tekdüze bir yüzeye hapsolmuştur. Dokudan arındırılmış, hiçbir yaşanmışlığın göstergesini algılayamadığımız tertemiz yüzeyler ve mekanlar…

 

Atıl Bir Kabuğu Okumak

…bu bölümde, atıl kabuklarla ilgilenen “Anarşist Mimari Grubu’nun (The Anarchitecture Group)” kurucusu Gordon Matta Clark’ın çalışmaları üzerine yoğunlaşacağım.

 

Matta-Clark için mimarlık tahmin edilenin ötesinde, “yıkmak, kesmek, parçalamak ve ezber bozmak” üzerine kuruludur.

 

Matta-Clark’ın yaratıcı yıkımını görebildiğimiz en belirgin işlerinden biri / “Splitting / Yarılma” adlı çalışmasıdır. Matta-Clark bu çalışmasında, bazı kaynaklara göre bir sanat tüccarına ait olduğu söylenen terk edilmiş bir evi, elektrikli el testeresi ile keserek istiridye kabuğu gibi ortadan ikiye ayırır. İçerisindeki eşyalarıyla birlikte, tavanından bodrumuna kadar kesilen ev bağlamından koparak bir sanat nesnesine dönüşür.

 

Eğer ki; birey “biçimsel farkındalığa” sahipse, geçmiş ve şimdi üzerinden bir gelecek okuması yapabilir.

 

Burukluk kelimesi, buluntu mekanlarla ilişkilendirildiğinde bana şunu anımsatır; mekanlar geçici olsa da terk edilmenin etkisiyle yıkıma uğrayan mekanın burukluğu her zaman kalıcıdır. Çünkü birey işlevini gözetmeksizin, aidiyet içgüdüsüyle yeniden inşa ettiği evinin biçimini dönüştürürken yapıyı kişileştirir. Bu nedenle yapı terk edildiğinde, tıpkı bireylerde olduğu gibi yıkıma uğrar. Geriye sadece, görünürlüğünü yitirmiş buruk bir strüktür kalır.

 

Kabuğun Negatifini Almak

1963 yılında İngiltere’de dünyaya gelen Rachel Whiteread, üretimlerini daha çok Londra temelli gerçekleştirmektedir. Mimarlık eğitimi almış sanatçı, atıl kabukların iç yüzeylerine sürdüğü özel harç ile yapının negatifini alarak, içeridekini dışarıya taşır.

 

Sahipsiz Nesneler

Yazarın kağıt üzerine çimentoyla ürettiği "Sahipsiz Nesneler" çalışması, malzemenin ağırlığı ile yüzeyin hafifliği arasındaki ironiyi ve nesnelerin kimliksizleşmesini ele alır.

 

Kabuğa Nakşolan Hatıralar

…bu bölüm ile mekanların birey üzerindeki anımsatıcı gücünü ele alıyorum.

 

Bellek kelimesinin farklı dillerde karşımıza çıkan anlamlarına etimolojik açıdan baktığımızda, hatıralarımız ile yakından ilişkisi olduğunu gözlemleyebiliriz.

“Latince memoria sözcüğünün iki anlamı vardı: “Bellek” ve “hatıra”. İngilizcedeki “memorial”  sözcüğü de eskiden iki anlamda kullanılmaktaydı: “Hatıra” ve “kayıt”. Bu ikilik, insanın hatıraları ile bu hatıralardan bağımsız olarak bilgiyi kaydetmek için keşfedilmiş araçlar arasındaki bağlantıyı vurgular.”

 

Beden, nesne ve bellek kavramlarına odaklanırken Francesca Woodman’ın çalışmalarını ele almanın etkili olacağını düşünüyorum. Atıl kabuklarda genç bedenleri kadrajladığı fotoğraflarla tanınan Woodman, / Geçicilik kavramını beden üzerinden ele alarak; atıl mekanlardaki aynaları, duvar kağıtlarını, kaşıkları ve aklımıza gelebilecek her türlü nesneyi kompozisyonuna dahil etmiştir.

 

Cornelia Parker

Heykelleri ve büyük ölçekli yerleştirmeleriyle tanınan Parker için nesneler; kırılacak, kesilecek, beton dökülecek hatta patlatılacak maddelerdir. Soğuk Karanlık Madde: Patlatılmış Bir Görüntü çalışmasını, çeşitli yerlerden topladığı eşyaları bir barınağa doldurduktan sonra patlatarak oluşturmuştur. Patlamanın etkisiyle kömürleşen ve küçük parçalara ayrılan nesnelere nakşolmuş anımsatıcı hiçbir iz kalmamıştır. Parker daha sonra bu nesneleri dondurulmuş bir patlama görüntüsü olarak izleyiciye sunar. Artık yıkılan bellek, farklı bir forma bürünerek yeniden inşa edilmiştir.

 

Sonuç

Bu çalışmada ele aldığım atıl mekanlar bireyi, geçmiş ve gelecek hakkında düşünmeye teşvik eder. Bu nedenle buluntu mekanlar sahip oldukları bellek ile alıcısı için bir hafıza tetikleyicisi rolü üstlenirler.

 

…Varlığın belleğine aktardığı her şey, rasyonel örgütlenmenin bir ürünü dahi olsa tinselliğe yenik düşer. Bunun en etkili örneği de kuşkusuz atıl mekanlardır. Geçicilik söylemini kabuklarının her santiminde barındırırlar.

… 

Türk romanında kutsal mekânlar (1980-2000) - Özet / Notlar

Aleyna Lambacı - Türk romanında kutsal mekânlar (1980-2000) - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Edirne 2025

 

Bu çalışma, mekânın insan psikolojisi üzerindeki etkisinden hareketle Türk romanında kutsal mekânları inceleyerek bu mekânların roman karakterleri ve olaylara ilişkin etkisini tespit etmeyi esas alır.

 

Giriş

Romanda mekân anlayışı başlangıçta yalnızca olayların gerçekleştiği sahne görevi üstlenen bir noktadayken zaman içerisinde mekâna bakış açısı değişmiş, insan-mekân ilişkisi çerçevesinden bir yaklaşım benimsenmiştir. Daha sonra ise mekân fiziksel manada giderek belirsiz bir hâle gelmiştir.

 

Klasik romanda mekân devinimsiz bir görünüm arz etmektedir. Tasvirler, yalnızca olayların üzerinde cereyan ettiği bir sahne olan mekân için geniş ve detaylı olarak verilmiş ancak insan-ruh hâli ilişkisi noktasında yetersiz kalmıştır.

Romantikler ve ardından realistler bu devinimsiz anlayışı nispeten yıkarak yerine daha canlı, insan ile mekânın ilişkisini daha yakından veren tasvirler yapar. Modern romanda insan-mekân ilişkisini veren tasvirler devam eder ancak artık roman, her şeye hâkim anlatıcının sesinden kurtulur ve karakterlerin sesi önem kazanır. Buna bağlı olarak da okuyucu, roman boyunca karşılaşılan mekânları bizzat olayların içerisinde olan karakterlerden dinlemeye, mekânlara onların gözünden bakmaya başlar.

Postmodernizm mekânı olabildiğince önemsiz bir noktaya getirir ve onu buradan izler. Mekânın fiziksel yapısını gösteren detaylı tasvirlere rastlayamayız; postmodernistler “hyper mekân” dedikleri anlayışla belirsiz mekânlar çizerler.

 

Mehmet Tekin romanda mekânın işlevlerini;

a) Olayların cereyan ettiği çevreyi tanıtmak,

b) Roman kahramanlarını çizmek,

c) Toplumu yansıtmak,

d) Atmosfer yaratmak şeklinde belirlemiştir.

 

Tanpınar’ın eserlerinde mekânın en çok da mazi ile olan bağlar düzleminde ele alındığı görülmektedir

 

Peyami Safa’nın eserlerinde mekânın sembolik değerler taşıdığı görülür. Sembolik anlamda modern ile geleneksel arasında sıkışıp kalan karakterler mekân anlamında da bu sıkışmışlığı hisseder.

 

Orhan Pamuk, mekânı yalnızca fiziki açıdan kullanmaz mimarî vasıtasıyla hafızaya değinir. Yazar, mimari hafızayla toplumsal bir kimlik inşasından ziyade bireysel bir kimlik inşası yaratır. Orhan Pamuk için mekânlar bireyin âdeta sığınağıdır.

 

Bekir Şakir Konyalı’nın Edebi Mekânın Poetikası

Kitapta mekân kavramı şu şekilde ele alınır:

Mekân zamanla meydana gelir. Bir “yer”i mekân yapan o yerde geçirilen zaman, yaşanmışlıklardır ve bu mekâna anlam veren de ona yöneltilen farklı perspektiflerin varlığıdır.

 

Ramazan Korkmaz, Romanda Mekânın Poetiği başlıklı yazısında mekân ile ilgili şunları vurgulamıştır: Mekân her türlü canlı ve cansız varlığın, üzerinde anlam kazandığı alandır. Canlı ve düşünebilen bir varlık olarak insanın mekânla olan ilişkisi oldukça dikkate değerdir. Çünkü insanın varlığı mekân üzerinde konumlanmaktadır dolayısıyla hem içinde bulunduğu mekânı etkiler hem de ondan etkilenir.

 

Korkmaz, mekânı önce ikiye ayırır:

A. Anlatmanın ağırlıkta olduğu eserlerde çevresel mekân Bu anlatılarda kişi-yer özdeşikliği kurulamamıştır. Mekânlar coğrafi nitelikte bir güzergâh olmaktan öteye geçemezler.

B. Betimlemenin ağırlıkta olduğu eserlerde algısal mekân

Bu anlatılarda kişi-yer ilişkisine sorunsal açıdan bakan mekânlar vardır. Mekân artık anlam üreten, anıları barındıran ve kişinin iç dünyasını yansıtan bir değerdir.

 

Kavramsal Çerçeve

Mekân, Arapça “kevn” kökünden yer, ev, hane, uzay manasındadır.

Kevn, sözlükte “var olmak, vuku bulmak, meydana gelmek” anlamlarına gelmektedir. Bu kökten türeyen mekân kavramı da insanın varoluş çabasıyla bütünlük sağlamaktadır.

 

Eflatun’a kadar mekân ile ilgili görüşler ancak doluluk-boşluk çizgisinde ilerler. Eflatun, mekânı felsefi düşüncesi olan ideal formlar dünyasına uygun olarak ele alır ve bugünkü anlayıştan çok farklı olarak onu metafizik bir bakış açısıyla inceler. Ona göre mekân, ideal formlar dünyasının bir yansımasıdır. Aristotales ise mekânı maddelerin ve cisimlerin var olabilmesi için bir ön koşul kabul eder.

 

İbn Sina gibi düşünürler mekânın yalnız fiziksel yanına odaklanmamış, metafizik bir mekânın da var olduğunu vurgulamıştır. Aristocu bir yol izlemeyen Ebu Bekir er-Razi atomcu yani Eflatuncu bir mekân anlayışına sahiptir. Filozofa göre mekân, içinde yer kaplayan cisimlerin varlığından bağımsız olduğu için mutlaktır.

 

Kutsal mekânı var eden olgu birtakım inançlara bağlı insanın uzamı türdeş kabul etmemesi ile ilgilidir. Bu insanlar için uzamın bazı bölümleri diğerlerinden farklıdır. Yani bir kutsal ‘kuvvetli’ mekânlar ve bir de kutsanmamış ‘şekilsiz’ mekânlar vardır.

Kutsal, kendisinde insanüstü güçlerin tecelli etmesiyle ortaya çıkar.

 

Kutsal mekân, insanların günlük hayattan sıyrıldığı, kendisini Tanrı’ya yakın hissettiği yerlerdir

Bu mekânlar aynı zamanda toplumsal kimliği koruyan "hafıza mekânlarıdır

 

Geçmişte mekânın dekor oluşturma işlevi ön plandayken artık mekân gerçekten konuya hizmet ediyorsa kullanılır durumdadır. Mekân bir değer olarak ön plana çıktıkça insan-mekân ilişkisine, kişinin doğduğu, yaşadığı çevre ile ilişkisine önem verilmeye başlanmış ve romanlarda önemli işlevler kazanmıştır.

Klasik romanda, mekân ve ona bağlı olarak eşya düzeni “statik” bir görünümle karşımıza çıkmakta ve insan-mekân ilişkisinde kopukluk gözlenmektedir.

Romantik eğilimle birlikte mekân anlayışı nispeten farklı bir hâl almaya başlar. Mekân artık tasarlanmış bir çevre olarak duygu ve heyecanların yansıtılması için bir araç olur. Gerçekçiler ile mekân anlayışı bir kez daha değişerek mekânı “birey”in oluşmasında en önemli etken kabul eden görüş yaygınlık kazanır ve romanda mekânın bu yönü üzerinde durulur. Modern romanda bireyin çevreye göre değişimine odaklanan bir anlayış gelişir ve romanda ilk kez mekâna farklı bakış açılarından bakılmaya başlanır. Her bir karakter için mekânın algılanışı farklıdır ve romancılar artık mekânı anlatırken buna dikkat ederler.

Modern ve özellikle postmodern roman, klasik anlayışın aksine belirsizlik üzerine yoğunlaşır. Yeni anlayışta amaç okura sınırları kesin çizgilerle çekilmiş bir roman dünyası sunmaktan çok sınırları olmayan uçsuz bucaksız bir dünya sunmaktır. Bu durum romanın temel yapıtaşlarında birtakım değişikliklerin meydana gelmesine neden olur ve mekân anlayışı da bu sebeple büyük değişikliklere uğrar. Modern dönem romanında mekân, nispeten önem taşırken postmodern romanla birlikte tamamen belirsizleşir. Kurguya verilen aşırı önem mekân tasvirlerini en aza indirir ve mekâna dair detaylar tamamen okura bırakılır.

 

Türk Romanında Kutsal Mekânlar

Kutsal Bir Mekân Olarak Cami

Camiler, ibadet alanı olmanın ötesinde millî duyguların ve sosyal hayatın merkezi olarak ele alınır.

Orhan Pamuk'un romanlarında ise camiler genellikle "soğuk taş kütleleri" olarak tasvir edilir ve kutsiyetten ziyade birer nesne gibi sunulur.

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Mezarlık

Mezarlıklar hem ölüm korkusunun hem de atalara duyulan saygının mekânıdır. Sevinç Çokum'da mezarlıklar millî bir kimlik kartı işlevi görürken ("Başsız kalan Kırım’a başsız mezarlar"), Elif Şafak'ın Pinhan romanında bir aydınlanma ve ferahlama mekânıdır.

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Türbe

Türbeler, halkın ruhsal sıkıntılarında sığındığı birer huzur kapısıdır. Afet Ilgaz'da karakterler her bozgunun sonunda Aziz Mahmud Hüdayi gibi türbelere sığınır. Sevinç Çokum’un Ağustos Başağı romanında ise Ertuğrul Gazi Türbesi, işgale karşı umudu temsil eden bir mekândır.

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Tekke ve Dergâh

Bu mekânlar tasavvuf eğitiminin verildiği ve toplumsal dayanışmanın sağlandığı yerlerdir. Emine Işınsu'da Özbekler Tekkesi, Millî Mücadele'ye silah ve insan kaçırılan bir merkez olarak tarihsel işleviyle sunulur.

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Mescit

“Mescid, Arapça’da “eğilmek, tevazu ile alnı yere koymak” mânasına gelen sücûd kökünden “secde edilen yer” anlamında bir mekân ismidir.”

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Şehir

Mekke, Medine ve Kudüs

Bu şehirler hem Allah’ın elçisinin bulunduğu mekânlar olarak hem de birçok kutsal olayın vuku bulduğu yerler olarak önemli hâle gelmiş ve bu nedenle de Türk romanında kutsal bir mekân olarak yer almıştır.

 

Alev Alatlı, ‘Nuke’ Türkiye (Kudüs) Bu şehir artık kutsal değildir; İsrail tarafından tüm kutsallığı sömürülmüştür.

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Tepe- Dağ- Irmak

Türk romanında birçok tepe-dağ ve ırmak, kutsalın tezahür ettiği mekânlar olarak geçmiştir.

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Kilise

Kilise kelimesi, “Grekçe ek-kaleo fiilinden türetilen ve “topluluk” mânasına gelen ekklesia tabirinden gelmektedir.”

Alev Alatlı’nın romanı Yaseminler Tüter mi, Hâlâ?’da Kıbrıs’ta yaşayan Hristiyan Eleni’nin başından geçenler anlatılırken çeşitli vesilelerle kilise, olayların mekânı olmuştur.

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Manastır

“Manastır kelimesi, “tek, yalnız” mânasına gelen Grekçe monostan türetilen ve münzevi hayat tarzını benimseyenlerin (monachos) yaşadığı mekânları ifade eden monasterionun Türkçe’deki şeklidir.”

Orhan Pamuk’un İstanbul’da geçen Beyaz Kale romanında manastır, şehrin yapısı nedeniyle bir şekilde olayların mekânı hâline gelmiştir.

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Kâbe

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Ev

 

Kutsal Bir Mekân Olarak Sinagog

Mario Levi’nin romanı İstanbul Bir Masaldı’da sinagog, Yahudi cemaatinin bir araya geldiği, yasın ve sevincin paylaşıldığı bir kimlik mekânıdır.

 

Sonuç

İncelenen on farklı yazarın kırk dokuz romanından otuz üçünde kutsal mekânların yer aldığı tespit edilmiştir.

 

İncelemeler neticesinde, yazarların neredeyse tamamının romanlarında yansıma bulan kutsal mekânın cami olduğu tespit edilmiştir.

 

Kutsal mekânların romanlardaki kullanım şekillerine, üstlendikleri işlevlere bakıldığında sonuç olarak denilebilir ki, kutsal mekânların kullanımında yazarların bağlı oldukları görüşler, akımlar ve kurguladıkları olaylar etkili olmuş, kutsal mekân kullanımını şekillendirmiştir.

 

Kutsal mekânlar, bir romanın ruhsal haritasındaki pusula iğneleri gibidir; karakterlerin nerede durduğunu, hangi yöne (milliyet, din, bireysel arayış) meylettiklerini ve hayatın fırtınalarında nereye sığındıklarını gösterirler.

 

Mimarlıkta Yerel ve Evrensel Değerler Arasında Ev Mekânının İncelenmesi - Özet / Notlar

Dilem Dağ - Mimarlıkta Yerel ve Evrensel Değerler Arasında Ev Mekânının İncelenmesi - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2023

 

Metin, modernizm, post-modernite ve fenomenoloji gibi felsefi akımların mimari mekana yansımalarını tartışır.

 

Giriş

Sanayi devrimi sonrası 19.yy’da hız kazanan endüstriyelleşme süreciyle mimarlık nesnesinin tekil, özel varoluşu sarsıntıya uğramış / seri üretim ile mimarlık geniş kitlelerin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde üretilmeye başlamış, / bir taraftan mimarlık adına yenilikçi, demoktratik bir zemin üretirken, diğer taraftan yapıların tüketilecek bir metaya dönüşme sorununun ortaya çıkmasında rol oynamıştır. Metalaşma süreci sonucunda mimari uzamda gerçekleşen tektipleşme ile birlikte bireylerin yaşam deneyimleri de benzerlikler göstermeye başlamıştır.

 

Modernite bir taraftan bireyi geleneğin dogmatik sınırlarından kurtarırken, bir taraftan yersiz yurtsuz kılarak, anlamın net bir şekilde tariflendiği geleneksel yaşamdan uzaklaştırmıştır. Bu bağlamda her şeyin hızla ölçüldüğü modern çağda, bireyler kendi varoluşlarının biricikliğini, özgünlüğünü kaybetmişlerdir.

 

Bu araştırmada, fenomenolojik çerçevede Frampton’ın eleştirel bölgeselcilik düşüncesi üzerine odaklanılmış olup, ev mekânın çevresel ve kültürel ortamla kurduğu ilişkinin irdelenmesi hedeflenmektedir.

 

Mimarlıkta Eleştirel Zemin Arayışı

Modernite, gelenekten kopuşu temsil eden, geçmişe ait her şeyi reddeden bir kırılma sürecidir.

 

Heidegger’e göre "insan ikamet ettiği müddetçe varolacaktır" ve inşa etmek, bir yere varlık kazandırma eylemidir.

Frampton türdeş, homojen nitelikte binaları yok-yerler olarak nitelendirerek, Heidegger felsefesinin peşinden gider ve yerin anlamı üzerine mimari söylemini ortaya koyar.

 

Tektonik, bir inşa şiirselliğine vardığı ölçüde sanattır ve "binanın kaçınılmaz olarak toprağa bağlı doğasını" yansıtır.

Tektonik terimi, marangoz veya inşaatçı anlamına gelen tekton kelimesinden türemiştir. M.Ö. beşinci yüzyılda bu anlam marangozluk gibi belirli ve fiziksel bir şeyden poesis fikrini içeren daha genel bir yapma kavramına evrilir. Böylece mimari ürünün yer ile kurduğu somut, fiziksel ilişkinin estetik niteliği vurgulanır.

 

Karl Bötticher, “Helenlerin Tektoniği” kitabında tektonik terimini, yunan tapınağının sahip olduğu tüm parçaları, tek bir bütün halinde birleştiren eksiksiz bir sistem anlamına gelecek şekilde yorumlamıştır

 

Arkitektonik yapısal gerçekliğe, skenografi ise temsili niteliğe ve imgesel algıya odaklanır.

 

Mimari, görsel duygunun ötesinde hava hareketi, akustik ve sıcaklık gibi tüm duyuları etkinleştirme kapasitesine sahiptir.

 

Nitelikli bir yapı, evrensel teknolojinin sunduğu yapay iklimlendirme yerine, doğal çevre verilerini etkili kullanan ve mevsimsel aşırılıkları optimize edebilen yapıdır.

 

Tipoloji kültürel özü aktarırken, topoğrafya kök salmanın somut görünüşüdür.

 

Yerel ve Evrensel Kültür Arasında Ev Mekânı

"Konut (house) piyasa ekonomisine göre değeri belirlenen bir meta" iken, "ev (home) yeryüzüne yerleşme, yer edinme ve tutunma şeklidir".

 

Le Corbusier 1926 yılında L’Esprit Nouveau dergisinde yayınlandığı “Modern Mimarlık için Beş İlke” makalesinde modern mimarlığa dair temel ilkeleri ortaya koymuştur. Beş ilke, modern mimarlık söylemlerinde teorik bir temel ve kodlama oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu ilkelerden birincisi binanın pilotiler üzerinde yükselerek yerden koparılarak, zeminden bağımsızlaşması hedeflenmiştir. İkincisi serbest plan şeması çözümleri olmaktadır, bu sayede esnek mekânsal çözümlemeler mümkün kılınmıştır. Üçüncü ilke, kolonların yapıda geri çekilerek cephe tasarımının özgürleştirilmesidir. Bir diğer ilke, serbest cephe ile ilişkili olarak gelişerek, maksimum seviyede ışık almak mümkün kılan yatay bant pencere kullanımıdır. Son ilke ise, geleneksel çatı yerine teras çatı kullanımını önermektedir.

 

1930'larda Cumhuriyet'in çağdaş medeniyet idealine paralel olarak modernist tutum yükselişe geçmiştir.

Bölgeselcilik, "yerel kültüre, iklime ve bazen teknolojiye saygıyı" içeren geniş bir yelpazedir.

 

Anadolu evinin gelişiminde iklim, arazi yapısı ve yerel malzeme gibi çevresel etmenler ile aile yapısı gibi kültürel etmenler belirleyicidir.

 

Ev Mekânının Eleştirel Bölgeselcilik Kriterleri Çerçevesinde Değerlendirilmesi

Türkiye'den seçilen çeşitli modern konut projeleri; topoğrafya, malzeme ve yerleşim kriterleri üzerinden karşılaştırmalı olarak değerlendirilmektedir.

1964'ten 2022'ye uzanan süreçte 12 konut incelenmiştir:

 

Sonuç

Araştırılan yapılar genelinde "araziye saygılı olma" kriteri %86 gibi yüksek bir oranda sağlanmıştır.

 

…anlamlı bir mimarlığın izi, yerel ve evrensel kültür arasında eleştirel bir pozisyonda, hem ‘yer’e özgü değerler üzerinden tariflenmiş hem de çağdaşlığın getirdiği olasılıklar çerçevesinde eve dair farklı ‘yer’leşme biçimleri ortaya konmuştur.

… 

Mimarlıkta Tasarım Mekan ve Zamanın Felsefi Açıdan İncelenmesi - Özet / Notlar

Cenker Oktav - Mimarlıkta Tasarım Mekan ve Zamanın Felsefi Açıdan İncelenmesi -  Notlar

Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022

 

Bu çalışma, mimarlığın özünü ve değerini felsefi bir perspektifle ele alarak; tasarım, mekan ve zaman kavramlarının birbiriyle olan bağını inceler. Yapının sadece bir barınak değil, insan eylemlerini şekillendiren kültürel bir olgu olduğunu vurgular.

 

Giriş

Çalışmanın amacı bir meslek alanı olarak mimarlığın yapısını anlamak, mimarlığa ve mimara varoluşun sürekliliği içerisinde duyulan ihtiyacın içeriklerini tespit etmek.

 

Mimarlığın toplumdaki yerini ve doğasını anlamak için zanaat ve sanat disiplinleriyle olan ilişkisi incelenir.

Zamanın psikolojik ve tarihsel boyutları ön plana çıkmaktadır... Mimarın üretimini yaparken içinde bulunduğu psikolojiden kullanıcının mekanda yaşarken hissettiği duygu durumlarına kadar birçok nokta ele alınmaktadır.

 

Mimarlığın Kavramsal Çözümlemesi

Bu bölümde mimarlığın kökenleri, tarihsel gelişimi ve kimliğinin nasıl oluştuğu üzerinde durulmaktadır.

 

İlk olarak zanaatın, insanın toplum içindeki ihtiyaçlarına yönelik sorun çözme becerisinden doğduğunu söylemek gerekir.

Maddi kültür, insanın karşılaştığı sorunlara karşı ürettiği çözümlere yönelik pratik becerileri araştırır.

Becerilerin uzmanlık adı altında sistemleştirilmesi, önce zanaatı, ardından zanaattan doğan meslek alanlarını ortaya çıkarmıştır.

 

Sanata yönelik ise şöyle bir tanım yapmak mümkündür: İnsanın sorun çözme becerisine kişinin kendi yeteneğinin eklenmesi, içinde bulunduğu geleneğe kendi özgünlüğünün katılması ve o geleneğe bağlı uzmanlıklara da kendi yaratıcılığının verilmesi ile kurulan disiplin.

 

Mimarlığın inşa eylemi doğrudan zanaatla ilişkilidir.

Sanatın yetenek özelliği mimariye tasarım yoluyla yansır.

 

Mimarlık, insanın barınma ihtiyacını karşılamak amacıyla doğan, yerçekimi ile sağlamlık arasındaki mücadele ile varlığını sürdüren, bu mücadeleden galip çıkan nesnenin belirli bir renk, şekil ve malzemelerle bir biçime dönüşmesini ve en sonunda insanın yaşam alanlarına yönelik mekan üretimlerinin gerçekleşmesini sağlayan disiplindir. Başka bir söylemle mimarlık, insanın mekan üretmek içi maddeyi kullanma sürecidir

 

Mimari Tasarım

Tasarlanmayan herhangi bir mimari öğeden söz edilemez

…insanın doğada hazır olarak bulduğu varlığa kendi tinsel varlığını katmasına tasarım adını vermek mümkündür.

 

Tasarım doğanın yap(a)madığıdır ve bu yönüyle kültür varlıklarını oluşturur.

…tasarımın yapısını anlamak için, bir tasarım varlığı olarak tekniğin mutlaka incelenmesi gerekir.

 

…teknik nesnelerin her türlü değer ve anlamı, içinde yer aldığı kültürle ölçülür.

…teknik evrendeki nesnelerin varoluş amacı, insana yönelik ‘fayda’dır. İnsan yaşantısını kolaylaştırmayı başaran teknik nesneler, kültür dünyasının kalıcı birer öğeleri olarak varlığını korurlar.

 

Ne olduğu bilinmeyen bir objenin estetik olduğu kanısına varılamaz. Bu bağlamda estetik ve sanat, bilginin dışında değildir. Estetik ve sanat için gerekli bilgi ise teknik bilgidir.

Bu nedenle her estetik deneyimlemenin temelinde teknik bilginin var olduğunu söylemek mümkündür.

Sanatın tasarımsal varlığı, tinsel varlık ile madde dünyası arasındaki bütünlüğün kurulumu ile gerçekleşir.

 

Mimarlığı insanın mekan üretmek için maddeyi kullanma süreci, tasarımı ise doğadaki oluş - yok oluş döngüsüne insanın yaratma erkiyle meydana getirdiği sürekliliğin eklenmesi şeklinde tanımladıktan sonra, bir tasarım varlığı olarak mimari üzerine düşünmek gerekmektedir. Bir tasarım varlığı olarak mimari, nesneye belirli bir mekansal kurgu ile biçim verme işlemidir. Başka bir ifadeyle maddeden malzeme, malzemeden işlev, işlevden biçim, biçimden mekan üretmeye yönelik zihindeki mimariye mimari tasarım diyebiliriz.

 

…her mimari tasarımın ilk adımı pratik bir amaca hizmet etmektir. Buna ‘İşlevsel Tasarım’ adı verilebilir. Mimaride tekniğin özünü, işlevsel tasarım oluşturur.

 

…sanat, sadece bilgiye dayalı düşünceden ibaret değildir. Düşüncenin yanına duygu durumları ve hayal gücü de eklenir.

Mimarın maddeye biçim vermesi, duygu, düşünce ve hayal gücünü katarak tinsel varlığı ile madde dünyası arasındaki bütünlüğü kurması ile gerçekleşir.

 

Mimaride Mekan

…sınır çizemediğimiz bir alanı mekan olarak nitelendiremediğimiz tespit edilir. Bu bağlamda bir mekanın var olabilmesi için gerekli olan en temel husus, yatayda ve düşeyde sınırlandırılması, herhangi bir boşluğa, algılanamaz sınırsızlıklara yer vermemesidir. Mekanı var edenin sınır, yok edenin ise boşluk olduğu tespiti, mekan kavramına yönelik yapılacak bütün değerlendirmeleri etkiler.

 

Mekanı sınırlandıran yatay ve düşey elemanların neler olduğu kadar, bu elemanların nasıl bir biçime sahip oldukları da mekanı doğrudan etkiler. Sınır kavramından sonra mekanı oluşturan ikinci kavram biçimdir.

 

Sınır ve biçim kavramlarının ardından, bir mekanın var olabilmesi için üçüncü gereklilik ışıktır.

 

Mekan bedenden yola çıkarak algılanır, yaşanılır ve üretilir. Mekanın üretimine de ayrı bir parantez açan Lefebvre, toplumsal üretim ve zihinsel üretim şeklinde mekana yönelik iki üretimden söz eder. Böylece fiziksel mekan, zihinsel mekan ve toplumsal mekan şeklinde bir mekan üçlüsü sunar.

 

Mimarlık; yer, iç mekan ve dış mekan olmak üzere üç temel boyutta mekanla ilişki kurar.

Mimari mekanın bulunduğu yer ile ilişkisi, mimarinin hemen hemen tüm coğrafi öğelerle ilişkisini içermektedir. Burada en önemli faktörlerden biri güneştir.

 

Mimaride işlev, içeridedir. Mekanın içi, var olma amacıdır.

 

Cephedeki yatay çizgileri yürüyerek alımlayabilen insan, düşey çizgilere odaklandığında ise durması gerektiği düşüncesine kapılır. Başka bir söylemle düşey çizgiler, durarak gözlemlenebilir çizgilerdir. Düşey çizgileri izlemek için dururuz, gözlerimizi yukarı kaldırırız, yer ile ilişkimizi anlık olarak kesip gökyüzü ile ilişki kurmaya çalışırız.

 

Bahçe ve peyzajla beraber dış görünüş, sadece bir biçim oluşturmaktan çıkmaya ve dış mekan haline gelmeye başlar.

 

Mimaride Zaman

İnsanın kendi ihtiyaçları doğrultusunda ürettiği yaşam alanları ile biçimlendirdiği gelecek bütünleşerek, mekan zaman birlikteliği içerisinde varoluşun sürekliliği sağlanır.

 

Mimarlığı işlevleri ve biçimleri düzene koymak şeklinde nitelendirmek mümkündür. Zaman kavramının düzenle ilişkisi ise psikolojik zamanda yatar. İnsan bilincinde zaman, bir düzen hissi oluşmaya başladığında kendini gösterir.

Mimari tasarımda düzen, alışkanlık, güvenlik, mutluluk ve beğeni duyguları zamanla ilişkilidir.

 

Yapının doğumu ve yaşamının ardından değişimin üçüncü evresini yapının eskimesi olarak adlandırmak mümkündür. Yapının eskimesi, malzemesinin işlevini yitirmesi, renginin solması, hasar görmesi, yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalması gibi pek çok faktörü içerir.

Restorasyon, yapıdaki değişimin dördüncü evresi olarak ele alınmalıdır.

 

Üslup kavramı, sanatın geçmiş zaman ile ilişkisinden doğar.

 

Malzeme olarak taş, zanaatın az gelişmiş olduğu çağlarda, özel bağlantı sistemine gerek olmadan, sağlamca ayakta duran yapılar üretebilmek adına ön plana çıkmıştır.

Taşın yanında ahşabın kullanımı, saçak, örtü, direk gibi taş ile yapılamayan bazı biçimlerin mimarlığa kazandırılmasını sağlamıştır.

Taş ve ağacın zor elde edildiği bölgelerde, mimari üslubun bir başka çeşidi olarak kerpiç malzeme kullanılmıştır.

Kerpiç ile beraber tuğla da, Mezopotamya’dan günümüze ulaşmış bir mimari üsluptur. Toprağın çeşitli taş ve bitki örtüsüyle karışımı sonucu üretilen tuğla, insanın ürettiği ilk dayanıklı malzeme olarak görülebilir.

 

Sonuç

…mimari eserin değerinin nelerden oluştuğu sorusuna işlevsel, estetik, tasarım, mekânsal ve zamansal değer şeklinde beş kavram ile karşılık vermek mümkündür.

 

…işlev, bir nesnenin gördüğü iş, iş görme yetisi olması bakımından insan ihtiyaçlarına yönelik tüm üretimlerde amaç olarak ilk sırada yer alır.

İşlevsel değerin ardından ele alınması gereken estetik değer, güzel bir biçime ulaşma amacını taşıyan tüm üretimlerde geçerlidir.

 

Mimarinin işlev ve estetik özelliklerini bütünlüklü olarak kavrayabilmek için değinilmesi gereken değer tasarımdır.

 

Mimari eserin zamansal değeri, bir mekanın kişisel veya toplumsal olarak hafızalara kazınması, insan hayatında iz bırakması, tarihte yer edinmesi ve bir kültür varlığı haline gelmesiyle oluşur.

Bir Sanat Nesnesi Olarak Tekinsiz Ev - Özet / Notlar

Kübra Gürleşen - Bir Sanat Nesnesi Olarak Tekinsiz Ev  - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Ankara, 2017

 

Tez, Sigmund Freud’un tanıdık olanın yabancılaşması olarak tanımladığı tekinsizlik terimini; felsefe, mimarlık ve psikanaliz çerçevesinde ele alarak modernleşme ile değişen mekân algısını sorgular. Özellikle modern mimarinin evi rasyonel bir makineye dönüştürerek nesnelleştirmesi ve bu süreçte mahremiyetin nasıl aşındığı üzerinde durulur.

 

…mesken tutma, fiziksel ve düşünsel karşılığını, inşa ederek sığındığı bir kabuk olan evde bulur.

 

Tekinsizlik Mekânı Olarak Ev

Mekân

Arapçadan dilimize geçmiş bir isim olan mekân kelimesi, Arapça “kevn” kökünden gelir ve “yer, bulunulan yer, mahal, ev, yuva, hâne, mesken, gök, uzayın sınırlanmış parçası, uzay” olarak tanımlanır

“Kevn” (isim) ise, “var olma, varlık, dünya, sonradan meydana gelme; sonradan olma” gibi anlamlara gelir

Mekân, kevni kapsayan; dolayısıyla varlığı veya varoluşu barındırından bir alan olarak karşımıza çıkar.

 

Descartes’ın metafizik düşüncesinde ortaya konulan Latince “res cogitans” (düşünen töz) ile “res extansa” (uzamlı/yer kaplayan töz) kartezyen mekân anlayışının temelini oluşturur. Düşünen töz zihni nitelerken, uzamlı/yer kaplayan töz ise cisim ya da bedene karşılık gelir. Zihin düşünsel; beden ise mekânsaldır.

Descartes’ın mekân anlayışı, uzunluk, genişlik ve derinliği olan üç boyutlu yayılımlı şeyi tarifler.

Böylece mekân matematiksel olarak tanımlanabilir ve daha kolay hâkim olunabilir hâline gelir.

 

Lefebvre mekânı, mutlak veya soyut mekân anlayışının tanımladığı şekilde sabit bir yapı olarak görmez. Ona göre mekân, toplumsal üretim ilişkileriyle ve diyalektik olarak oluşturulur.

 

Evde olmak nerede olduğunu bilmektir / Kimberly Dovey (1985)

İskân etmek sukûn sözcüğünden kaynaklanır ve bir yerin sakini olmak anlamına gelir.

İskân etmeye (mesken tutmaya; İng. dwelling) inşa etme (İng. building) yoluyla ulaşırız.

 

İkinci Endüstriyel Devrim’in (Endüstri 2.0) başlaması sonucunda (1870) modernleşme ve hızlı kentleşmeyle birlikte metropoller ortaya çıkar.

Zaman, verimlilik ve kâr odaklı bir dünyada, öznelliğin alanı olan ev de nesnelleşmekten kaçamaz.

Mimarlık disiplini, 20. yüzyılın başlarında, toplumu yeniden şekillendirecek bir araç olarak görülür.

Le Corbusier de bu doğrultuda, evi bir "makine" olarak ele alır ve rasyonelleştirir

Corbusier'in temsil ettiği modernist idealler, zamanla yerini distopyanın tekinsiz alanına bırakır.

 

Ev, karşıtlıkların var ettiği bir alan olarak karşımıza çıkar; içerisi-dışarısı, tanıdık- yabancı, güvenli-tehlikeli, kutsal-dünyevi, kamusal-özel, kendi-öteki gibi bir dizi diyalektik ilişki üzerine inşa edilir.

 

…doğanın yıkıcı gücüne karşı koruması için bir damın altına sığınmak isteriz.

aynı çatı altında yaşamak deyimi / Ailemizi bir araya toplar

 

Eşik; dinsel ve dünyevi iki varlık evreni arasındaki mesafeyi ve sınırı işaret eder; aynı anda hem onları birbirinden ayırır, hem de birleştirerek paradoksal bir geçiş alanı tanımlar.

Evin eşiğine yüklenen anlamlara eşlik eden çok sayıda ritüel vardır; eşiğe selam verilir, onu kötücül güçlere karşı koruyan tanrıların ve ruhların olduğuna inanılır.

 

Kapılar, pencereler ve duvarlar özel alan ile kamusal alan arasında sınır tanımlayan alanlardır.

Kapı, katı ve net bir sınır tanımlarken pencere daha akışkan, saydam ve geçirimlidir.

 

İlk defa 1835 yılında Alman filozof Friedrich Schelling’in “Mitolojinin Felsefesi” adlı çalışmasında kullanılan tekinsiz kavramı, 1906 yılında Jentsch tarafından kaleme alınan “Tekinsizliğin Psikolojisi Üzerine” adlı makale ile psikanaliz alanında görünür olur; ardından 1919 yılında Freud’un Imago dergisinde yayımlanan “Tekinsiz” adlı makalesinde kapsamlı bir şekilde tartışılır. Freud’a göre tekinsiz, “korku ve dehşet doğuran şeyle ilgilidir”

Eve ait ve yerli olanın tekinsiz olana uzanması; yeni ve yabancı olana karşı gelişen bir itkiden ziyade bilindik, tanıdık olanın bastırılması sonucu gelişen zihinsel bir yabancılaşmayı ifade eder.

 

Modern dünyada terk edilmiş mekânlar veya simülatif alanlar tekinsiz olarak nitelendirilir.

 

Sanatta Ev Kavramı

Kurt Schwitters, "Merzbau"

 

Gordon Matta-Clark, "Splitting"

Splitting (Yarılma), yerine inşa edilecek olan toplu konutlar için terk edilmiş New Jersey'deki bir Amerikan banliyö evinin iki dikey çizgi oluşturacak biçimde kesilmesiyle meydana getirilir. Müdahalenin yaratmış olduğu tekinsiz izlenim, rasyonalitenin tüm olumsuz taraflarını bünyesinde barındıran konut tasarımlarının psikolojik açmazları ve insan ruhunun kontrolden çıkmış devinimlerini ortaya çıkarır

 

Louise Bourgeois, "Cells (Hücreler)" serisinde anıları ve travmaları üzerinden evi bir "hapis ve korunma" mekânı olarak kurgular.

 

Mona Hatoum, "Homebound" yerleştirmesinde mutfak eşyalarını elektrik kablolarıyla birbirine bağlayarak tanıdık nesneleri "tehditkâr ve yabancı" hale getirir.

 

Kişisel Uygulamalar

Ev kavramı, ekolojik risk, kentsel dönüşüm, savaşlar ve beraberinde gelen yoksulluk ve göç dalgaları gibi küresel ölçekte yaşanan sorunlar nedeniyle, son yıllarda yalnızca sanat alanında değil; siyaset bilimi, toplum bilimi, felsefe, tasarım gibi birçok disiplinde sürdürülen tartışmaların giderek daha çok merkezine oturmaktadır. Bu sıcak tartışmaların odağında yer alan ev mefhumu, günümüzde değişen algısı ile çoğu zaman mesken tutulamayan bir mekân olarak ele alınır.

 

Tüm sınırların aşındığı, en bilindik olanın dahi güvenli olmaktan çıktığı bir çağda, bizi saran tedirginlik hissiyle yola çıkılır.

 

Sonuç

Yüzyıllar içinde / Kamusal ile özel alan arasındaki ayrımın belirsiz olduğu günümüzde ev de giderek daha çok içine kapanan bir yapıya sahip olur.

 

Kablosuz ağlarla örülmüş günümüz dünyasında ise mekân akışkandır; tanımlanan tüm sınırlar uydu teknolojilerinin hayaletsi varlığıyla aşınır. Modern dönemin nesnelleştirdiği ev, tamamen zapt edilir. Akıllı evler; bilgisayar, televizyon, güvenlik kameraları gibi araçlar birer denetim mekanizmasına dönüşür. Evin huzurlu coğrafyası tekinsiz bir alana akar.

Bu çalışmada ev, dışarıdan bakıldığında sağlam görünen ancak içine girildiğinde geçmişin fısıltılarıyla duvarları çatlayan, tanıdık birinin yüzünde beliren yabancı bir gülümseme gibi hem çok yakın hem de korkutucu bir aynaya benzetilebilir.

 

Mekan Tasarlama Eyleminin Husserl Fenomenolojisi Epokhe Kavramı Üzerinden Soyumu - Özet - Notlar

Kaan Aşer - Mekan Tasarlama Eyleminin Husserl Fenomenolojisi Epokhe Kavramı Üzerinden Soyumu - Notlar

Doktora Tezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2023

 

Giriş

Bu çalışmada tasarlama eylemi insanın var olma tarzı (saf ben-doğal tavır, sahih-gayri sahih var olma, kendi için varlık-başkası için varlık) ile ilişkilendirilmiştir.

 

Kendi yaşamını tesis etme, tasarlama imkanına sahip olan insan, alışık olduğu “doğal tavrı’’, “herkes benliği’’, “başkası için varlık’’ olma hali üzerinden nesneleşirken, yaşama karşı mesafe aldığının bilincinde olmadan, yaşamına seyirci kalmaktadır.

 

Tasarlayan öznenin tasarlama eylemi ile ilişkisinin epokhe üzerinden okunması amaçlanmıştır.

Çalışmanın amacı, öncelikle fizik var olanların (mekan, nesne) özüne yönelik bir soruşturma gerçekleştirirken kazanılması gereken tavrı ortaya koymak, sonrasında insana anlamlı yeni deneyim imkanı sunan bir mekanın varoluşsal bir zeminde nasıl inşa edilmesi gerektiğine yönelik bir bakış önermek olacaktır.

 

Egemen Anlayış

Descartes’in kesin zemini düşünen ben’in bilinci olmuştur. Dolayısıyla bilinç ve bedenin yani özne ve nesnenin kesin bir şekilde birbirinden ayrıldığı kartezyen felsefe meydana gelmiştir.

 

Kant felsefesi öncesi felsefeler ya rasyonalist (akılcı) ya da empiristtir (deneyci). Kant ise bilginin hem önsel bilgiyle bilinebileceği hem de süreç içerisinde bilginin evrilebilme durumu söz konusu olduğundan akıl ve deneyimi bir araya getirerek felsefi zeminini oluşturmuştur.

Tanrı, ölümsüzlük, hiçlik gibi kavramlar duyu verileriyle algılanmadıkları için tam anlamıyla bilinemezler onlar ancak akıl yolları ile anlaşılabilen kavramlardır o nedenle Kant bu kavramlara numen demektedir.

 

David Hume “akıl ve deneyin yardımı olmadan gerçek varlık ve olguya ait şeyler hakkında hiçbir sonuç elde edilemez’’ / Hume’un bilgi kuramı ise doğrudan algılara dayanmaktadır. Hume, algının duyu verilerinin toplamından ibaret olduğunu ve duyuların içermediği hiçbir şeyin zihinde de bulunmadığını iddia etmiştir.

 

Newton fiziği 20.yy. başlarında ortaya atılan Einstein’ın kuantum fiziğine kadar insanların dünyayı algılama biçimlerinin temelini oluşturmuştur.

Newton gözleme ve deneye dayalı tümevarımsal bilgi metoduyla, akla ve analize dayalı rasyonel tümden gelimci bilgi metodunu birleştirmeyi başarmıştır.

 

Mekan tasarlama eyleminde süslemenin bir suç olduğu, formun işlevi takip ettiği ve konutların içinde yaşanılan bir makine olduğu görüşlerinin yapılaştığı bir dönemin ileri gelen mimarlarından biri Le Corbusier’dir.

Mimari mekanın bütününü evrensel bir sistem olarak gören Le Corbusier’in “modular’’ı evrensel bir insandır. Modular’ın kültürü, tarihi, zamansallığı yoktur. O ideal insanın temsilidir.

 

20.yy. başlarında /  Plank’in kuantum mekaniği teorisi, Bergson’un yaratıcı evrimi, Heisenberg’in kararsızlık prensibi ve Einstein’ın görecelik teorisi sayesinde klasik fiziğin mutlakçı anlayışı sorgulanmıştır.

 

E. Husserl’in felsefesinde ortaya çıkan “doğal tavır” Husserl’in kendi felsefesini inşa etmek için oldukça etkili bir zemin ve mevcut durum okumasıdır.

İdea I: Saf Fenomenolojiye Genel Giriş kitabında Husserl ‘in (1983) ifade ettiği gibi doğal tavır; kimi zaman uyanık, kimi zaman yarı uyanık olunan, her gün içinde süregelen yaşayışta takınılan davranışın kendisidir.

 

Heidegger, insanların içinde bulunduğu doğal tavrı “hergünkülük” ile ifade etmiştir.

Heidegger’in deyimiyle; Hergünkülüğe düşen Dasein kendi varlığının en zati, irtibatsız ve atlatılamaz olanağını çoğunlukla örter.

Heidegger hergünkülüğe düşmüş olan Daseın’ın varlık türlerinin lakırtı, merak ve müphemlik olduğunu belirtmiştir.

 

Herkesleşme Dasein’ın otantik var olmasının önündeki en büyük engellerden biridir.

 

…tasarım eğitmeni verdiği bilgi üzerinden öğrencisini müritleştirmektedir. Çünkü öğrenciye sunulan kesin ve soruşturulmaz veri eğitmeni tanrılaştırmakta, yorumu ortadan kaldırmakta, öğrenciyi ezbere sürüklemektedir.

 

Bu bağlamda eğitmen ve öğrenci arasında iktidar ve özne ilişkisi meydana gelmektedir. Foucault’nun Özne ve İktidar yapıtında ifade ettiği üzere 2 tip özne vardır.

“Denetim ve bağımlılık yoluyla başkasına tabi olan özne ve vicdan ya da öz bilgi yoluyla kendi kimliğine bağlanmış özne.’’

…kendisini iktidar olarak gören eğitmen her hafta gerçekleşen tasarım stüdyosu derslerinde öğrenciyi denetleyerek kendisine bağımlı hale getirmek ve öğrenciyi nesneleştirmek gücüne sahiptir.

 

…hakikat, insanın onu kendi üzerine mal etmesiyle ulaşabildiği bir apaçıklıktır. Hakikat, insanın ilgilendiği konunun anlamını kendisinde keşfetmesiyle ulaşabileceği bir deneyimdir.

 

Sartre’ın nesneleştirme kavramı Foucault’da özneleştirme kavramına karşılık gelmektedir. Özneleştirme (başkası için varlık olma) iktidarın yönetim biçimiyle öznenin özünün tasarlanmasıdır. Özneleştirme, öznenin her an her şeyin imkan dahilinde olduğu dünyada kendi öz bilgisine yönelerek hakikatini yani var oluşunun anlamını yakalama imkanının elinden alınmasıyla gerçekleşmektedir.

 

Logos’un antik dönemde kullanımı “Logos hep akıl, yargı, kavram, tanım, neden ve ilinti olarak ‘çevrilmekte’ yani hep yorumlanmaktadır.’’ Heidegger, logos kavramını “Söz olarak logos daha ziyade deloun gibi bir şey demektir yani ‘sözü edilenin’ söz etme sırasında apaçık hale getirilmesi.’’ şeklinde yorumlamaktadır. Sözü edilen şey, ilgili var olanın varlık nedeni ya da hakikati / öz anlamıdır.

 

Fenomenoloji

Husserl’in felsefesi, bilinci merkeze alan bir felsefedir.

Husserl’in amacı, tüm bilimlere temel oluşturacak bir görü kazandırmaktır.

 

Tasarlama eyleminde genellikle özne, tasarlayacağı nesnenin (mobilya, mekan, çevre, evren, vb.) ontik kılıfına (yapı, kategorik, somut hal) yönelik tanımlarda, çıkarımlarda bulunmaktadır. Çünkü tasarım nesnesi özne ile nesnelleşebildiği ölçüde ilişkiye girmektedir. Ancak tasarlanan nesnenin ontik yapısından hareketle kavranıldığında ve anlamlandırdığında öz bilgisi diğer bir ifadeyle varlık nedeni, anlamı -tasarlanma nedenini- örtmektedir. Fenomenoloji bu minvalde tasarlama eyleminde örtük kalan, unutulan anlamları düşünmeye ve onu bilinçte görülemeye yardımcı olabilir.

 

Fenomenoloji, Heidegger’in ifadesine göre kendini gösterenin (kendini kendisi gibi gösterenin) bizatihi kendinden hareketle görünür kılınmasıdır.’’

…tüm bilimlerin fenomenleri birbirinden ayrıdır. Örneğin; tarih, tarih fenomenlerinden, fizik, fizik fenomenlerinden, psikoloji, psişik fenomenlerden bahsetmektedir. Ancak fenomenolojinin bahsettiği fenomenlerle yukarıda ifade edilen fenomenler arasında bir fark vardır. Bu fark, fenomenolojinin fenomenlere yönelik tavrı ile pozitif bilimin kendi fenomenlerini ele alış tavrı arasındaki farktır. Husserl’in kurduğu felsefeye kadar fenomenler; nesne, olay, durum vb. şeyler “burada ve şimdi” olarak düşünülürken yani esasen somut yapıya yönelik duyusal verilerden hareketle kavranırken, fenomenolojiyle birlikte fenomen kavramı irrealite, öz fenomenleri olarak kavranmaya başlanmıştır.

 

Husserl’in ifadesine göre fenomenoloji, a priori yani önsel ve betimsel bir “öz” bilimidir.

 

Geleneksel felsefede fenomen ve öz kavramları birbirlerine taban tabana zıttır. Çünkü öz değişmezken fenomen görünen değil bir görünüştür. Görünüş esasen tezahürdür. Tezahür eden değişkendir hatta ontiktir.

 

Fenomenolojideki yaşantı kavramı Almanca’da “erleibnis”, İngilizce’de “experience” olarak karşılanmaktadır. Dolayısıyla yaşantı bir deneyim durumudur. Yaşantı, bilincin nesneyi algılarken, anımsarken, arzularken, hayal ederken yaşadığı deneyimin kendisidir.

 

Yaşantı, bilincin nesneyi deneyimlediği andaki yönelimsel edimleridir.

…deneyimlenmeyen bilginin yaşantısı olmaz, ezberi olur. Bilginin yaşantısına sahip olmak için ilgili durumun yapısına bürünmek gerekebilir.

 

…bilincin yönelimselliği bir nesneye yönelik olma, edim (sevme, arzulama, hayal etme, algılama, tiksinme vb.) yaşantılarının özüdür. Yönelimsel yaşantılar bilinçteki edimlerin yaşantılarıdır. Çünkü insanın sevme yaşantısında sevilen şeye yönelik olma hali vardır. Sevme (noesis) sevilen şeye / yönelimsel nesneye (noema) yönelir.

 

Tasarlama eylemindeki konstitüsyon, ulaşılması istenen sonucun tasarlayan öznenin bilincinde kurmasıdır. Tasarlayan özne, arzuladığı mekanın yaşantı deneyimini bilinçte kurmalıdır. Tasarlayan özne arzu ettiği yaşantının anlamı ile tasarlayacağı var olanları birbirlerine konstitute ederek ilişkilendirmektedir.

 

Epokhe ve Tasarlayan Öznenin Soyumu; "Saf Ben"

Fenomenoloji bilince alınan nesnenin özünü apaçık bir biçimde görme, konsitute etme, ifşa etme, betimleme eylemidir.

 

Bilincin özleri (refleksiyonla) görülemesi, ifşa etmesi için mevcut doğal tavrından ayrılması, tavır değiştirmesi gerekmektedir. İşte tam da burada fenomenolojiyi bilimsel yöntemlerden ayıran temel bir bakış farklılığı ortaya çıkmaktadır. Bu epokhe’dir. Epokhe, antik Yunan’da “ayraca alma”, “yargıdan kaçınma”, “vazgeçme”, “askıya alma” anlamlarına karşılık gelmektedir. Fenomenolojideki epokhe ise bilincin nesneye yönelirken, dış dünyaya ait bütün bilgilerin, inançların, ruhsal hallerin askıya alınması ve dolayısıyla bir çırpıda yargı vermekten çekinmesi anlamına gelmektedir.

 

Epokhe esasen öze ulaşmak için gerçekleştirilen bir soyma eylemidir.

Epokhe nesnenin dış dünyaya ait olan yani rastlantısal olan kısmını askıya alırken aynı zamanda o nesneye ait daha önceden bilimsel, estetik, duyumsal yorumları da askıya alır.

 

Birey kendi varlığının anlamını, yaşam dünyasından hareketle, dünyayla etkileşiminin ara kesitinde, ilişkisinde bulabilir.

Dasein’ı esasen fenomenolojik bir Ben’dir. Dasein kendi varlığının anlamını sorgulayabilen tek var olandır ya da varlığın anlamına ulaşabilme imkanını sağlayan tek köprüdür.

 

Herkesleşen, lakırtı, belirsizlik ve boş meraka düşen Dasein Heidegger’e göre hakikatsizlik içinde var olmakta yani gayri sahih var olmaktadır.

…hergünkülüğün en gerçek öznesi “herkes”tir. Dolayısıyla belirsizliktir hatta başkaları olup hiç kimse olmaktır. Bir bakıma Dasein kendisinden, kendi varlığından kaçmaktadır. Heidegger’e göre Dasein hergünkülükte kendi ölümünü bile görmezlikten gelir.

 

Sahih var olmak ise Heidegger’e göre hergünkülük içerisinde var olan Dasein’in kendisi olmaya çağıran vicdanın sesine kulak vermesi ile başlar. Dasein kendisini kendi sahih benliğine çağırmaktadır.

 

Foucault “kendilik politikası” kavramını öznenin soykütüğünü inceleyerek özneyi iktidarla kurduğu ilişkide aldığı var oluşsal konumları üzerinden anlamaya ve yorumlamaya çalışmıştır.

 

Foucault’nun öznenin soy kütüğü araştırmalarıyla ortaya koyduğu öznenin kendilik teknikleri, tasarlama eyleminin eyleyicisi olan tasarlayan öznenin var oluşuyla yakından ilintili olduğu düşünülmektedir.

 

Öznenin tarihsel ontolojisi iktidarın dahil olduğu bir süreci ortaya koymaktadır. Öznenin kendisiyle ilişkisi esasen hakikatle ilişkisinden hareketle okunabilmektedir. Foucault’ya göre hakikat; “insanın varlığını tarihsel bir biçimde deneyim olarak, yani düşünülebilecek ve düşünülmesi gereken bir şey olarak kuran; başka bir deyişle sorunsallaştıran şey hakkında belli hakikatlerin üretilmesi için kullanılan bir kurallar bütünüdür.”

 

Özne iktidar ilişkilerinde Foucault 3 ayrı dönemi incelemektedri. Foucault’ya göre öznenin kendisini kuran hakikatle ilişkisi stoacılar döneminde yani henüz Hristiyanlık inancının topluma yayılmadığı antik dönemde farklı, kilise ve manastır öğretileri (exomologesis / exagoreosis) ışığında farklı, günümüz kapital erklerin yönetimlerinde ise daha farklıdır. İfade edilen dönemlerde özne kendisiyle kurduğu ilişkide kendi özneliğini içinde bulunduğu zemin üzerinden kurmaktadır.

 

Foucault’ya (2019) göre antik dönemde insanlar, hakikati açığa çıkarmakla değil hakikati hatırlama ve unutulanı yeniden anımsayarak kavuşmaya motivedirler. Diğer yandan özne kendisini, doğasını ve kendi hakkındaki metafiziksel kavrayışını da unutmamaktadır. Onun için hatırlanması gereken şey hakikate göre nasıl davranacağıdır. Özne yapması gerekenle, yapılan arasında gündelik yaşamını sürdürmekte, kendisini daima yapılması gerekene yönlendirmektedir. Özetle antik dönem kendilik tekniği insanın kendini çözümlemesi ya da bir öz ifşası olmamakla birlikte ne yapıldığının ya da ne yapılması gerekliliğin hatırlanmasıdır. Foucault’ya (2019) göre antik dönemde yaşayan öznenin amacı, yeni bir gerçekliğe hazırlanma değil, yaşadığı dünyanın gerçekliğine erişebilmektir.

 

Antik dönemde insanın kendisiyle kurduğu ilişkiden sonra MS 4.yy.’da kilise ve manastır öğretisi ortaya çıkmıştır.

Foucault’ya (2019) göre inananlar kendi içlerinde ne olup bittiğini, neler yaşandığını, kusurlarını, onları baştan çıkartan arzularının kaynaklarını çözmeye çalışmak zorundadır.

 

Exomologesis günahkar insanın nasıl oruç tutması gerektiğinden, nasıl giyineceğine ve nasıl cinsellik yaşayacağına dair kuralları barındıran bir hristiyanlık öğretisidir.

Foucault’ya göre exomologesis inananın toplumda kaybettiği statüyü yeniden kazanması için yaptığı teatral bir tövbekarlıktır.

Antik dönemde kişiye özel soruşturulan şeyler yani insanın kendisiyle hakikat ilişkisi exomologesis’de halka açık hale dönüşüvermiştir.

Exomologesis’de günah temizlenirken günahkar açığa çıkmaktadır.

Günahkarın kendisini sergilemesi ve günah dolu bir var olan olduğunun halka bildirmesi ile insan kendiliğinden vazgeçmeye itilmektedir. Bu vazgeçiş ona Tanrı’nın ışığıyla aydınlanmaya layık olduğu anlamına gelmektedir. Günahkar ancak bu hazırlıklardan sonra hakikate, yani Tanrının ışığını karşılayabilmekte, temas edebilmektedir.

 

Bir diğer Hristiyanlık ritueli ise exagoreusis’tir. Foucault’ya (2019) göre “exagoreusis”te inananın düşüncelerini sürekli dile getirmesi ve üstadına yani müridi olduğu efendisine her durumda ve şartta itaat etmesiyle gerçekleşen öğretidir.

Müridin, efendisinin izni olmadan yaptığı her şey hatta ölüm bile hırsızlık olarak tanımlanmaktadır.

 

Foucault’ya (2018) göre her iki Hristiyanlık rituelinde (exagoreusis ve exomologesis) Tanrı’dan dolayı inananın ruhunda gizli ve saklı kalan ancak unutulmuş olan kutsal bir parıltı olduğu düşünülmektedir.

 

Dolayısıyla özne/inanan iktidar olan anlayış/klise tarafından bir anlamda hakikat oyununa çekilmekte ve inanan bu minvalde iktidarın tasarladığı yaşam tarzı üzerinden nesneleştirilmektedir (özneleştirme). Bu oyunun kuralı ise inananın hakikate ulaşması için kendiliğini kurban etmesidir.

 

İktidarlar tarafından tasarlanmış bir hakikat sanrısının, insanın anlam veren bilincinin yerine geçmesi ve otoritenin tahakkümü altına girmesi onun kendisini inşa edememesine, kendisini imkanlara tasarlayamamasına neden olmaktadır. Var oluşun temelinde yatan hakikatin (habitusun özü) başkası üzerinden tasarlanmasıyla özne kendi yaşamını tasarlama imkanına sahip olamamaktadır. Çünkü o kendi yolculuğunda bulacağı hakikatten uzaklaşarak ona dayatılan hakikatin(!) içinde hapsolmuştur.

İktidarın tasarladığı hakikatler tek tip bireyler yaratır; özne ancak merak ederek ve "yeni"yi arayarak kendi öznelliğini inşa edebilir.

 

Bugünkü hedef belki de ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.

 

Sartre’a göre insan özgürlüğe mahkumdur.

 

Tasarlama eylemi, henüz var olmamış bir nesneye anlam ve varlık nedeni verme sürecidir.

Tasarlama eylemi bu bağlamda tasarımcının bilincinde yöneldiği, düşündüğü, arzuladığı anlamın / özün betimlenerek varlığa getirildiği bir eylem sahasıdır.

Tasarımcı adayları genellikle nesnelerle "doğal tavır" içinde, yani derinlemesine bir kavrayış geliştirmeden temas ederler. Bu engeli aşmak için nesnenin alışılmış tanımlarından soyulması ve epokhe uygulanması gerekmektedir.

Nesne alışılmış olan tanımlamalarından soyuldukça tasarımcı adayı soyduğu nesnenin esasen ne olduğunun bilincine varabilecektir.

 

Eidetik İndirgeme: Nesnenin fiziksel kılıfından soyularak özüne (eide) ulaşılmasıdır. Eidetik indirgeme, nesnenin "transendent" (aşkın/fiziksel) tarafının soyulup, bilince ait olan "immanent" (içkin) alana aktarılmasıdır. Örneğin, bir lavabonun tasarımı, onun sadece biçimini değiştirmek değil, "temiz su ile kullanıcının etkileşime girdiği var olan olarak imkan" özüne yönelmekle mümkün olur.

Nesnenin özü, nesnenin varoluşu mümkün olsun diye gerçekleşmesi gereken koşulları ifade eder.

 

Heidegger’e göre nesneler "bir şey için" olmalarıyla (ilintililik) anlam kazanırlar. Bu durumda nesnenin özü, onun sunduğu olanaklar bütünüdür.

Tasarlama eylemi, yeni bir deneyimin imkanını yaratmak olarak görülür ve tasarımcı, arzuladığı bu imkanın özünü hermenötik (yorumlayıcı) bir dille ifşa etmelidir.

 

Varoluş ve Tasarlama Eyleminin İmkanı

…karşılaşılan nesnelerin tasarımcı tarafından başka türlü kurulabilme imkanını düşünmesi, hayal etmesi mevcut düzenin dayattığı sınırların dışına çıkmayı göze almakla mümkünleşebilir.

 

…bir tasarım, kullanıcının alışık olduğu yaşam yorumlarını ters yüz edebilme gücüne sahiptir.

 

Mekan neyin imkanıdır? Var olmanın imkanıdır.

 

Sonuç

Bilimsel yöntemler nesnenin sadece ontik (fiziksel/istatistiki) yüzünü verirken, fenomenoloji ontolojik (yaşantısal) özü ortaya çıkarır.

Tasarımcı, toplumsal kalıpları reddeden, merak eden ve "yeni"nin peşinden giden otantik bir birey olmalıdır. Sonuç olarak tasarlama eylemi, insanı "kendi olma" minvaline çağıran bir eylemdir.

 

Modern Evin Doğası Richard Neutra'nın Mesken Mimarisi - Özet / Notlar

Behiyye Yılmaz - Modern Evin Doğası Richard Neutra'nın Mesken Mimarisi - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2020

 

Bu eser 20. yüzyıl modern mimarlığında evin doğa, duyular ve mesken kavramları üzerinden geçirdiği dönüşümü Richard Neutra’nın çalışmaları odağında inceliyor.

 

Giriş

Viollet-le-Duc, toplumsal yapının en iyi gözlemlendiği mimari tipolojinin ev olduğunu iddia eder

 

Literatür

İshak Arslan’ın “Çağdaş Doğa Düşüncesi”

Fritjof Capra’nın “Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası”

Neil Smith’in “Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi”

 

James Wines’ın “Green Architecture” (2000)

Roberto Masiero’nun “Mimaride Estetik”

 

Hilde Heynen’in “Architecture and Modernity/Mimarlık ve Modernite”

Nur Altınyıldız Artun ve Roysi Ojalvo’nun “Arzu Mimarlığı: Mimarlığı Düşünmek ve Düşlemek”

Nilüfer Talu’nun “Bir Arzu Nesnesi Olarak Ev”

 

Pallasmaa’nın “The Eyes of the Skin/Tenin Gözleri”

Beatriz Colomina’nın “Privacy and Publicity/Mahremiyet ve Kamusallık”

Colomina’nın “Privacy and Publicity/Mahremiyet ve Kamusallık”

Adolf Loos’un “Mimarlık Üzerine”

 

Richard Neutra’nın “Survival Through Design” / “Mystery and Realities of the Site” (1951), / “World and Dwelling” (1962), / “Building With Nature” (1971)

 

…çalışmanın amacı “modern çağda meskenin varlığını” sorgulamaktır.

 

Doğa, Mesken ve Duyular Mimarlığı

Avrupa’da ve birçok medeniyette 1500’lü yıllara kadar hâkim dünya görüşü organik temeller üzerine kuruludur. Doğa, toplulukların gündelik yaşantıları içerisinde deneyimleyebildikleri, doğrudan ilişki kurabildikleri bir unsurken / Descartes’la birlikte insan-doğa-Tanrı bütünlüğünün ayrı tözler olma düşüncesi hâkim olur. Çözümlenen bu ilişki bütünlüğünün etkisiyle artık insan aklı 17. yüzyılda doğanın kontrol altına alınması için aracılık etmeye başlar

 

Heidegger’e göre mesken tutmak, yeryüzünü özüne uygun şekilde özgür bırakarak korumaktır.

 

Adorno, artık evin barınak olma halinin imkânsızlığından söz edenler arasındadır. Ev yitirilmiştir ve yeni üretilen modern konutlar ancak “yaşama kutuları”dır. Bu kutular zevksiz insanlar için üretilmiştir. Dahası, kutular ve içinde yaşayanlar arasında bir ilişki yoktur. Evin yeni karşılığı olan bu kutular ancak kullanılıp atılacak tüketim nesneleridir. Tüketim nesnesinin geçiciliği, içinde yaşayanların bu kutularda evinde hissetmesine engeldir. Ev, geçmişe ait bir gerçekliktir ve yitirilmiştir (Adorno, Minima Moralia).

 

Rasyonelleşme süreci evi bir "kusursuz boş nesne" haline getirmiştir.

 

Yeni mimarinin görülmek üzere planlanmış düz çatısına karşılık, görme duyusunun baskın tavrını ortaya çıkaran yeni yapı öğesinin pencere olduğunu söylemek mümkündür.

Pencerenin modern mimarlık bağlamında şeklinin değişmesiyle anlamı da değişir.

Yeni pencere sistemi aslında görme odaklı mimari tasarım anlayışının nedeni ve aynı zamanda sonucudur.

Le Corbusier yapılarındaki pencere, bir mercek görevi üstlenmektedir.

Merceği barındıran ev, doğayı fotoğraflayan, doğadan kopuk ve hareketli bir fotoğraf makinesidir.

 

İnsan-mesken-doğa ilişkisi yerini insan-makine-doğa ilişkisine bırakır. Bir başka deyişle, toplumun düşüncesindeki “doğa” kavramının yerini alan makine olgusu, evi de bir makineye çevirerek meskensizlik söylemlerini destekler. Tam burada, meskensizlik söylemlerinin üçüncü maddesi olan görmenin hegomonik unsur olması durumu bağlama dâhil olur. Görme çağı olarak anılan modern çağ, evi de bir görme makinesine çevirir.

 

Modern çağın temel olayı dünyanın resim olarak fethedilmesidir.

 

Richard Neutra Mimarlığının Oluşumu: Loos ve Wrıght Etkisi

Loos, modern dünyada geleneksel manada mesken kavramının artık mümkün olmadığının farkındadır. Metropol, meskenin bünyesinde taşıdığı dinamiklere sahip olmayan, bunlarla zıt düşen bir ortamın ifadesidir. Bu bağlamda Loos, mesken kavramını reddetmek yerine, ev tasarımında metropolden, dolayısıyla çevreden bağımsız ve ondan izole olmayı hedefleyen “anonim ve gizli” bir mesken kurma çabasındadır.

 

Loos’a göre dış, kamusalın ve kültürsüzlüğün alanıdır. Loos evinin kurgusunun iç mekân üzerine yoğunlaşmasının ve şekillenmesinin bir başka nedeni, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra kentte yaşayan insanın kültürsüzleşmesiyle iç mekânın kültürün mekânı haline geldiği düşüncesidir. Loos’un iç mekânı detaylandırma ve tasarımı iç mekânda yoğunlaştırma ilkesi, herhangi bir ev kurgusunda gözlemlenebilen avlu ve öngeçiş gibi kademeli hazırlıkları da evin içerisinde kullanmasına neden olur. Loos evinin temel ilkesi olan “raumplan” bu kurguya imkân verir

 

Frank Lloyd Wright yapıyı toprağa yakınlaştırarak ve doğal malzemeler kullanarak "organik mimarlık" anlayışını geliştirmiştir.

Wright mimarın, makineye muktedir olduğu takdirde, ondan güzellik elde edebileceğine inanır

 

Neutra, Avrupa’nın rasyonalizmi ile Amerika’nın teknolojik imkânlarını sentezlemiştir. "Teknoloji sihirbazı" olarak anılmasına rağmen teknolojiyi doğayla ilişki kurmak için bir araç olarak görmüştür.

 

Loos’un modern ev düşüncesi, iç mekân-dış mekân ayrımı doğrultusunda şekillenmiştir. Loos, meskenin iç mekânını, kültürün mekânı olarak niteler. Modern çağ, kültürsüzlük çağı olduğu için modern kent de kültürden bağımsızdır. Bu bağlamda, mesken ve modern kent birbirinden uzak kavramlardır. Dolayısıyla, meskenin mümkünlüğü ancak iç mekânın dıştan kesin olarak ayrılması ile mümkün olur.

 

Neutra’nın Wright mimarlığıyla tanışma isteğinin başlıca nedeni, Wright’ın mekân tasarımında kullandığı iç-dış birlikteliği prensibidir.

 

Richard Neutra’nın Mesken Mimarisi

Neutra, tasarımı insanın hayatta kalması için bir araç gören "biyorealizm" ilkesini benimser. Kaufmann Evi gibi projelerinde yapıyı topografyanın bir parçası kılmıştır.

 

Sadece görmeyi değil; koku, işitme ve dokunma duyularını da tasarım girdisi yapar. Çevrel görme sayesinde kullanıcıyı mekânın içinde tutar.

 

Ev, insanı dünyaya bağlayan bir "ankraj" (demirleme noktası) işlevi görür. Miller Evi’ndeki şömine, su ve rüzgâr oyunları bu yerleşme hissini destekler.

 

Neutra evi, Corbusier’nin "görme makinesi"nden farklı olarak doğayla geçirimli bir ilişki kurar ve Wright evindeki gibi "ziyaretçi" değil, "sakin/özne" olan bir kullanıcı tanımlar.

 

Neutra; doğayı, duyuları ve meskeni bir bütün olarak ele alarak modern mimarlıkta özgün bir yer edinmiştir.

 

Bazı durumlarda kolonların görsel baskınlığının... görsel olarak engelsiz hissetmenin doğal hazzını engelleyebileceğini ileri sürer.

 

Sonuç

…mimari tasarımı şekillendiren, temel olgulardan ikisi “insanın kendi doğası ve kendi dışındaki doğa”dır.

İnsan, dünyaya veya doğaya güven duyar ve bu doğrultuda onunla arasında mesafe oluşturmayacak, onunla bağlantı kurmasına imkân verecek evi tasarlar.

 

Neutra, teknolojinin imkânlarını tasarımlarında kullanan bir modernist olmakla birlikte, Corbusier gibi mutlak bir makine iddiasına sahip değildir. Ev içerisinde, yapay iklimlenmeden ziyade, doğal iklimlenmeyi önceler. Doğaya ait rüzgâr, ateş vb. verileri ev içerisinde iklimlendirme ve atmosfer oluşturmak için kullanır.

 

Çalışmanın önerisi, Neutra mimarlığındaki çözümleri bir reçete olarak görüp günümüz mimarlığında birebir kullanmak değildir. Tüm çıkarımlar doğrultusunda, günümüz insanının ve tasarımcı mimarının “kullanıcı insan-mekân-doğa” ve hatta yapıyı oluşturan diğer faktörler arasındaki kurulumu yaparken mevcut hiyerarşiyi tekrar gözden geçirmesi, Neutra evlerindeki biyorealist kurguya başvurması önerilmektedir.

 

Richard Neutra’nın mimarlığı, kökleri derinlerde olan bir ağacın, rüzgârı (havayı), güneşi (ışığı) ve toprağı dalları aracılığıyla gövdesinde (iç mekânda) hissetmesi gibidir; yapıyı doğadan ayıran bir engel değil, doğayı insan yaşamına süzerek dâhil eden geçirimli bir "zar" vazifesi görür.

…