10 Ekim 2025 Cuma

Mekanın Poetikası - Özet / Notlar (Mekan inşasına odaklı bir okuma özeti)

Gaston Bachelard - Mekanın Poetikası - Notlar

Mütercim: Aykut Derman, Kesit Yayınları, 1996

 

Giriş

Bilimsel ve rasyonel düşünce alışkanlıkları şiiri anlamada yetersiz kalmamıza sebep olur.

Şiirsel imgenin, geçmişten gelen bir birikimin sonucu değil, "anlık" bir patlamadır.

Şiirsel imgelemi incelemek için bir filozofun tüm bilimsel geçmişini unutması gerekir.

İnsanın o anda hazır bulunması, imgeye imgenin doğduğu anda hazır bulunması gerekir.

İmge kendi dinamizmine sahip, dolaysız bir varlıktır.

Uzak geçmiş, bir imgenin parlamasıyla, yankılanmalarla titreşir ve bu yankılanmaların hangi derinliklere yansıyacağı, nerede söneceği hiç kestirilemez.

 

Şiirsel imge sorununa felsefe yönünden açıklık getirebilmek için sorunu bir imgelem fenomenolojisi çerçevesi içinde ele almak gerekir. Bu ifadeden, şiirsel imge olgusunun, bilinçte doğrudan doğruya yürekten, ruhtan, insanın edimselliği içinde ele alınan varlığından gelen bir imge doğduğu durumda incelenmesini anlamak gerekir.

 

İmgeyi anlamak için bireyin bilincindeki ilk çıkış anına bakmak gerekir.

Şair bana imgesinin geçmişini açıklayacak ipuçlarını vermez; buna karşılık, yarattığı imge benim içimde bir anda kök salar.

 

Fenomenolog, yalın fakat geçici bir öznellikle tam olarak yapılanması gerekmeyen bir gerçekliğin imge aracılığıyla birleşmesinde sayısız deneyimler alanı bulur.

İmge, yalınlığı içinde, bilgiye gerekseme duymaz. Yapmacıksız bir bilincin ürünüdür. İfade olarak yeni ya da genç bir dile sahiptir. Şair, yarattığı imgelerin yeniliği ile her zaman bir dil kaynağı olma özelliğine sahiptir.

 

Şiir, yeni bir biçim yaratan ruhtur... Ruh, şiirsel imgeyle varlığını ortaya koyar.

Şiirsel imge dışarıdan gelse de, okurda öyle bir etki yaratır ki okur onu kendi yaratmış gibi hisseder. Bu durum, ifadenin varlığı yarattığı bir "logos" olayıdır.

Okuduğumuz şiirin bize sunduğu bu imge gerçekten bizim olan bir imge haline gelir... Burada, ifade varlığı yaratır.

 

Güzel söylemek, güzel yaşamanın bir öğesidir. Şiirsel imge bir çıkış, gündelik dilden bir kaçıştır.

 

Konuşan özne, öznenin tümüyle kendisidir... konuşan özne kendini bütünüyle vermediği zaman, imgenin şiirsel alanına giremez.

Şiir, kökenlerini aşan ve şaşırtıcı olan bir yaratım sürecidir. Mutlak yaratma yoksa şiir de yoktur.

 

(yeni olanın ortaya çıkabilmesi için) Sanatçı, yaratım anında geçmiş birikimlerini bir kenara bırakmalıdır.

Sanat yapıtı, her an yinelenen bir özgürlük uygulamasıdır. (unutmak / hür düşünce)

 

İmgelem, canlı edimleriyle bizi geçmişten de gerçeklikten de koparıp alır. Kapılarını geleceğe açar.

Yeniden üreten imgelem, üretici imgelemin düzyazısıdır.

 

Mekânseverlik (topophilie)

Bu araştırmalar, sahip olduğumuz mekânların, rakip güçlere karşı savunduğumuz mekânların, sevdiğimiz mekânların insansal değerini belirlemeyi amaçlıyor.

 

Ev, sadece bir barınak değil, insan ruhunun karmaşık yapısını simgeleyen bir araçtır.

Ev imgesi, öz varlığımızın topoğrafyasına dönüşüyor... Biz onların içinde olduğumuz ölçüde onlar da bizim içimizde.

 

Çekmece ve dolap gibi nesneler kilit altına vurulmuş ruh durumlarıdır.

Boş bir çekmece tasarlanamaz, İnsan, boş bir çekmeceyi ancak düşünebilir.

Yuvalar, kabuklar ve evin köşeleri, insanın içine çekildiği, yoğunlaştığı barınaklardır.

 

Birinci Bölüm: Mahzenden Tavan Arasına Ev, Kulübenin Anlamı

Ev, insanın dünyadaki ilk evrenidir ve sadece bir barınak değil, düşü barındıran, düş kuranı koruyan bir merkezdir.

 

Fenomenolog, evin konforunu değil, barındırdığı "mutluluğun özünü" yakalamaya çalışır. Ev, insanın kafasında kalımlılık nedenleri ya da düşleri yaratan bir 'yapı'dır... Ev olmasaydı, insan dağılıp giderdi.

 

Ev, düşü barındırır, düş kuranı korur; ev, dinginlik içinde düş kurmamızı sağlar.

Zamanın akışının ancak mekân sayesinde durdurulabilir. Anılar mekânın gözeneklerinde saklanır.

Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar. Mekân bu işe yarar.

Anılar devinimsizdir; her biri, yerleştiği ölçüde sağlamca tutunur yerine.

 

Yürümek ve yol almak, bilinci uyandıran dinamik bir eylemdir. Yol, yaşamın ve çeşitliliğin bir simgesidir.

Sanatçı, yaşadığını yaratmaz, yarattığını yaşar.

Şiirsel bir metinde bir evin betimlenmesi, okurun kendi anı evine gitmesi için bir kapı aralar. Doğduğumuz ev, sadece bir anı değil, bedenimize kazınmış fiziksel bir alışkanlıktır.

 

Evin dikeyliği, mahzen ve tavan arasının kutuplaşmasıyla oluşur. Tavan arası ussallığı ve aydınlığı temsil ederken; mahzen, evin karanlık ve usdışı yanıdır.

Tavan arasında, çatı iskeletinin sağlam yapısını çıplak olarak görürüz... Mahzene gelince... o, evin karanlık varlığıdır, yeraltı güçleriyle ilişkisi olan varlığıdır.

Düş kuran kişi, üst katları, tavan arasını kafasının içinde 'kurar'... Ama mahzen söz konusu olunca, oturan kişi burayı kazar, yine kazar.

Modern dünyada mahzene elektrikle inilse de, bilinçdışı hâlâ elinde bir şamdanla o karanlığa iner. Mahzen bu durumda, toprağa gömülmüş deliliktir, çevresine duvar örülmüş dramlardır.

 

Bachelard'a göre her merdivenin ayrı bir "düşselliği" vardır:

Mahzen Merdiveni: Her zaman inilir; bellekte bu "iniş" devinimiyle korunur.

Oda Merdiveni: Hem inilir hem çıkılır; daha sıradan ve senli benli bir yoldur.

Tavan Arası Merdiveni: Her zaman çıkılır; en dingin yalnızlığa yükselişin işaretidir.

 

Paris gibi büyük kentlerdeki evler "üst üste konmuş kutular" gibidir. Dikeylikten ve kökten yoksun olan bu yapılar, kozmik değerlerini yitirmişlerdir. Gökdelenlerin mahzeni yoktur, dolayısıyla "düş evi" olamazlar.

 

Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.

 

En basit barınma biçimi olarak kulübe, yoğunlaşmış yalnızlığın merkezidir.

 

Penceredeki ışık, evin gözüdür... Yalnızca ışığıyla bile, ev insani bir varlıktır. Bir insan gibi görür.

 

İkinci Bölüm: Ev ve Evren

Kar, dış dünyayı silerek çevreyi tekdüzeliğe boğar, evin içtenliğini artırır. Dış dünyanın varlığının azalmasının, bütün içtenlik değerlerinin şiddetinin artmasına yol açtığını görürüz. Bu kozmik olumsuzlama, evin içindeki varoluşun yoğunluğunu artırır.

 

Ev, fırtınaya karşı insansı bir direnç gösterir. (Fırtına öfkeyle saldırdığında) Ev, dişi bir kurt gibi üstüme kapandı; o anaç kokusunun zaman zaman kalbime kadar indiğini duyumsuyordum.

 

Belleğimizdeki ev Rilke’nin dediği gibi, "kanın damarlarda ilerlediği gibi" içimizde dolaşan koridorlar ve merdivenlerden ibarettir.

 

Günlük ev işleri (toz almak, cilalamak), eşyaları ve mekânı yeniden yaratma edimidir. Üstüne titrediğimiz eşyalar, gerçekten bir iç ışıktan doğar.

 

Şiirsel imge, evi yerçekiminden kurtarır. Bu evler, düş kuran kişi için yaşamın en derin güven kaynağıdır.

 

Üçüncü Bölüm: Çekmeceler, Dolaplar ve Kasalar

İmge varlığını doğrudan imgelemden alır. Okura yeni bir "varlık" bağışlar. Şairin çekmecesi bir sınıflandırma aracı değil, bir gizem mahzenidir.

Dolap düzen ve anıların saklandığı yerdir. Dolap, sessiz anılar yığınıyla ağzına kadar dolu(dur).

Rilke’nin mektuplarında bahsettiği 17. yüzyıl kasa kilitleri, karmaşık düzeneklerine rağmen yumuşak bir anahtar dokunuşuyla çözülür. Bu, insan kalbinin ve ruhunun açılma sürecine dair muazzam bir imgedir.

Kasa, gizlerin ve değerli anıların korunağıdır. Bir kasanın dibine hiçbir zaman ulaşamayız. Çünkü imgelem, gerçekliğin sınırlarını aşar.

 

Dördüncü Bölüm: Yuva

Quasimodo için katedral bir yuva ve bir kabuktur. Tıpkı bir salyangozun kabuğunun şeklini alması gibi, Quasimodo da katedralin karanlık köşelerine büzülerek onun biçimini almıştır.

 

İnsanlar her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka. Bu atasözü, yuvanın taklit edilemez içgüdüsel yetkinliğini vurgular. Kuş yuvayı göğsüyle yapar (kalbiyle). Yuvaya biçimini veren kuşun kendi bedenidir.

Yuva, canlı bir varlığın kendi bedeniyle oluşturduğu bir evdir.

Yuva imgesi, kozmik bir güven duygusu aşılar. Dünya, insanın yuvasıdır.

 

Beşinci Bölüm: Kabuk

Salyangoz gibi canlılar evlerini salgılarıyla içerden inşa ederler.

 

Sarmalın sağa mı yoksa sola mı döneceği, yaşamın en önemli ilk seçimidir. Yaşam ileri doğru bir atılımla değil, bir dönüşle başlar.

 

Simya düşlerinde insan, kabuğun (geçmişin/taşın) içinden çıkar. Bu, ruhun bedenden veya maddenin cansızlığından kurtuluşunun simgesidir.

Salyangoz, kışın taş bir mezara benzeyen kabuğuna çekilip baharda yeniden çıktığı için, tarih boyunca yeniden dirilişin (resurrection) simgesi olmuştur.

Kabuk imgesinin en büyük çelişkisi, dünyanın en yumuşak yaratığının (yumuşakça), dünyanın en sert evini inşa etmesidir.

 

"Gibi yaşamak" bir öykünmedir. Fenomenolog ise o düşü kuranın yerine geçerek yaşadığını yaşar.

 

Salyangoz, nereye giderse gitsin evindedir. Evini kurmak için yaşaması gerekir

 

Bernard Palissy için kabuk, aşılmaz bir savunma sistemidir (kale kent). Merkeze doğru daralan sarmal yollar, düşman topçusunun görüş açısını kapatır.

 

Kabukta yaşamak, tek başına olmaktır. İnsan haksızlığa uğradığında, yalnızlık aradığında kendi "salyangoz kabuğuna" çekilmek ister.

 

Altıncı Bölüm: Köşeler

Evin en kuytu, en sessiz ve en kısıtlı noktası.

Köşe, bize varlığa özgü en büyük değerlerden birini, yani hareketsizliği sunar.

Rilke şöyle yazar: "Birden karşıma, lambasıyla bir oda çıkıverdi, neredeyse içimde çarpan bir oda. O anda o odanın bir köşesiydim…”

Köşeye çekilen kişi, dünyanın gürültüsünden kaçıp kendi varlığının en dar ama en güvenli hücresine yerleşir.

Köşe, kendimizi topladığımız yerdir. Oradan dışarı fırladığımızda, evrenle kurduğumuz ilişki daha bilinçli hale gelir.

 

Yedinci Bölüm: Minyatür

…minyatürleştiren imgelem, doğal imgelemdir. Doğuştan düşçü olanların düş kurmalarında hep karşımıza çıkagelmiştir.

 

Dünya, benim imgelemimdir. Dünyayı minyatürleştirmekte ne kadar becerikli olursam, o ölçüde avucumun içinde tutabilirim.

İmgelem küçüldükçe derinleşir. Minyatür bir eve girmek, bir iç güzelliği içeriden keşfetmektir.

Bir şeyi ne kadar küçültürsek, ona o kadar fazla "içtenlik" ve "sıcaklık" yükleriz.

 

Edgar Allan Poe'nun metinlerinde en küçük bir ses (mahzendeki bir kıpırtı, bir kitabın tozlanması) kozmik bir felaketin belirtisi olabilir. Belirti ne kadar zayıfsa, anlamı o kadar büyüktür; çünkü o bir "köken"i temsil eder.

 

Dingin duran nesneler bile bir gerilimi, bir "gıcırtıyı" barındırır.

Sessizliğin belleği

 

Sekizinci Bölüm: İçtenlikli Sonsuz Büyüklük

Sonsuz büyüklük dışsal bir olgu değil, içsel bir kategoridir. Sonsuz büyüklük bizim içimizdedir.

Sonsuz, düş kuran bilincin kendisidir.

 

Orman, tarihin ve insanların ötesinde, sessizliğin ve dinginliğin biriktiği kutsal bir alandır.

Enginlik var olma duygusunun sınırsızca çoğalmasıdır.

 

Baudelaire'in bize, sonsuz büyüklük izleniminin üç durumunu verdiğini söyleyebiliriz.

(1) Opera / görüntü giderek daha da belirginleşir / Kutsal kortej yaklaşır, Tanrının seçtiği varlığın yüreği yavaş yavaş yücelir; genişler, genleşir

(2) List / Melodilerin uyuyan geniş örtüsü üstünde, buharlaşan bir eter

(3) Kendinden başka dekora sahip olmayan bir sonsuz büyüklük. Gökyüzündeki mavi kanatlı melekler, evrensel bir mavilik içinde eriyip gitmiştir.

 

Ağaç, çevresini saran şeyi de büyütür.

Bir ağacı gerçekten "var etmek" istiyorsak, onu dış dünyadaki sınırlarıyla değil, kendi içimizdeki sınırsız mekânla sarmalıyız.

 

Çölün içindeki sonsuz büyüklük

Çölü, "gezginin içine yansıdığı biçimiyle" yaşamak gerekir.

 

Her imgenin yazgısı büyümektir.

 

Dokuzuncu Bölüm: Dışarının ve İçerinin Diyalektiği

Dışarı ve içeri, bir "gel git" diyalektiği oluşturur ve bu diyalektiğin apaçık geometrisi, onu eğretileme alanlarına taşır taşımaz tıkanıp kalmamıza neden olur.

 

Metafizikçiler dünyayı "burada" ve "orada" diye böldüklerinde, varlığın akışkanlığını öldürürler.

Varlık çizgilerle çizilemez.

Varlığa kulak verilebilir belki

 

Şairlerin imgelerindeki aşırılık, varlığın en duyarlı liflerini yakalamamızı sağlar.

 

Güney Amerika’nın sonsuz ovalarında, ne kadar uzağa koşarsanız koşun ufkun değişmemesi, dışarıyı devasa bir hapishaneye dönüştürür.

Büyük mekân bizi, yeteri kadar büyük olmayan mekânlardan daha çok boğar.

İçerisi bazen sonsuz bir boşluk, dışarısı ise dar bir hücre olabilir.

 

Kapı / kapı ya açıktır ya da kapalıdır diyen mantıkçı, kapının ruhunu ıskalar.

Eşik / Kapı, insanın en gizli yerlerini açma dürtüsü ile korunma isteği arasındaki duraksamadır.

 

Şiirsel imgelem, fiziksel boyutları tersine çevirme gücüne sahiptir. Bir oda kafamızın içine girebilir veya içimizdeki bir dinginlik odayı doldurabilir.

(Tristan Tzara) Güneşin pazarı odanın içine girdi / Ve oda, uğuldayan kafamın içine.

Burada güneşin ışığı ve sesleri, düşçünün iç dünyasıyla bütünleşir.

 

(Rilke) içtenlik mekânı ile dışarının ölçüsüzlüğü arasındaki gerilim… Dışarıdaki düzey yükseldiğinde, insanın içindeki en ince damarlarda da yükselir. Varlık, dışarıya doğru akar, dışarı taşar.

 

Annenin sessizliği / Bu kozmik korku içinde, çocukluktaki "ana" imgesi, bütün sessizliklerin önüne bir kalkan gibi dikilir ve mekâna güvenli, tanıdık anlamını geri kazandırır.

 

Dil, anlamla kapansa da şiirsel ifadeyle her zaman açılır.

 

İçeri ve dışarı arasındaki sınır durağan değil, sürekli "gel-git" halindedir. İnsan, ne tam kapalı ne de tam açıktır; o, eşikte duran, duraksayan ve sürekli yer değiştiren bir varlıktır.

 

Onuncu Bölüm: Yuvarlağın Fenomenolojisi

Karl Jaspers / "Her varlık, kendinde, yuvarlak gibi görünür"

 

Kendimizi bu tür deyimlerin hipnoz gücüne teslim ettiğimizde, kendimizi bütünüyle varlığın yuvarlaklığı içinde buluyoruz...

Geometrik kürenin içi boştur; oysa fenomenolojik araştırma "dolu yuvarlaklık" ile ilgilenir.

Yeni imgelerin yarattığı gençleşmeyi yaşamak için felsefenin getirdiği "olgunluktan" sıyrılmak gerekir. Eriştiğimiz olgunluktan sıyrılmamız gerekiyor çünkü nasıl düş kurulacağını açıklayabildiğimiz çağda artık düş kuramayız.

 

Kuş, neredeyse bütünüyle küreseldir / yaşam yoğunlaşmasıdır

 

Ceviz / ağaç kendi üstünde yoğunlaşarak yuvarlaklaşır.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder