Gaston Bachelard - Mekanın Poetikası - Notlar
Mütercim: Aykut Derman, Kesit Yayınları, 1996
Giriş
Bilimsel ve rasyonel düşünce alışkanlıkları şiiri anlamada
yetersiz kalmamıza sebep olur.
Şiirsel imgenin, geçmişten gelen bir birikimin sonucu değil,
"anlık" bir patlamadır.
Şiirsel imgelemi incelemek için bir filozofun tüm bilimsel
geçmişini unutması gerekir.
İnsanın o anda hazır bulunması, imgeye imgenin doğduğu anda
hazır bulunması gerekir.
İmge kendi dinamizmine sahip, dolaysız bir varlıktır.
Uzak geçmiş, bir imgenin parlamasıyla, yankılanmalarla
titreşir ve bu yankılanmaların hangi derinliklere yansıyacağı, nerede söneceği
hiç kestirilemez.
Şiirsel imge sorununa felsefe yönünden açıklık getirebilmek
için sorunu bir imgelem fenomenolojisi çerçevesi içinde ele almak gerekir. Bu
ifadeden, şiirsel imge olgusunun, bilinçte doğrudan doğruya yürekten, ruhtan,
insanın edimselliği içinde ele alınan varlığından gelen bir imge doğduğu
durumda incelenmesini anlamak gerekir.
İmgeyi anlamak için bireyin bilincindeki ilk çıkış anına
bakmak gerekir.
Şair bana imgesinin geçmişini açıklayacak ipuçlarını vermez;
buna karşılık, yarattığı imge benim içimde bir anda kök salar.
Fenomenolog, yalın fakat geçici bir öznellikle tam olarak
yapılanması gerekmeyen bir gerçekliğin imge aracılığıyla birleşmesinde sayısız
deneyimler alanı bulur.
İmge, yalınlığı içinde, bilgiye gerekseme duymaz.
Yapmacıksız bir bilincin ürünüdür. İfade olarak yeni ya da genç bir dile
sahiptir. Şair, yarattığı imgelerin yeniliği ile her zaman bir dil kaynağı olma
özelliğine sahiptir.
Şiir, yeni bir biçim yaratan ruhtur... Ruh, şiirsel imgeyle
varlığını ortaya koyar.
Şiirsel imge dışarıdan gelse de, okurda öyle bir etki
yaratır ki okur onu kendi yaratmış gibi hisseder. Bu durum, ifadenin varlığı
yarattığı bir "logos" olayıdır.
Okuduğumuz şiirin bize sunduğu bu imge gerçekten bizim olan
bir imge haline gelir... Burada, ifade varlığı yaratır.
Güzel söylemek, güzel yaşamanın bir öğesidir. Şiirsel imge
bir çıkış, gündelik dilden bir kaçıştır.
Konuşan özne, öznenin tümüyle kendisidir... konuşan özne
kendini bütünüyle vermediği zaman, imgenin şiirsel alanına giremez.
Şiir, kökenlerini aşan ve şaşırtıcı olan bir yaratım
sürecidir. Mutlak yaratma yoksa şiir de yoktur.
(yeni olanın ortaya çıkabilmesi için) Sanatçı, yaratım
anında geçmiş birikimlerini bir kenara bırakmalıdır.
Sanat yapıtı, her an yinelenen bir özgürlük uygulamasıdır.
(unutmak / hür düşünce)
İmgelem, canlı edimleriyle bizi geçmişten de gerçeklikten de
koparıp alır. Kapılarını geleceğe açar.
Yeniden üreten imgelem, üretici imgelemin düzyazısıdır.
Mekânseverlik (topophilie)
Bu araştırmalar, sahip olduğumuz mekânların, rakip güçlere
karşı savunduğumuz mekânların, sevdiğimiz mekânların insansal değerini
belirlemeyi amaçlıyor.
Ev, sadece bir barınak değil, insan ruhunun karmaşık
yapısını simgeleyen bir araçtır.
Ev imgesi, öz varlığımızın topoğrafyasına dönüşüyor... Biz
onların içinde olduğumuz ölçüde onlar da bizim içimizde.
Çekmece ve dolap gibi nesneler kilit altına vurulmuş ruh
durumlarıdır.
Boş bir çekmece tasarlanamaz, İnsan, boş bir çekmeceyi ancak
düşünebilir.
Yuvalar, kabuklar ve evin köşeleri, insanın içine çekildiği,
yoğunlaştığı barınaklardır.
Birinci Bölüm: Mahzenden Tavan Arasına Ev, Kulübenin Anlamı
Ev, insanın dünyadaki ilk evrenidir ve sadece bir barınak
değil, düşü barındıran, düş kuranı koruyan bir merkezdir.
Fenomenolog, evin konforunu değil, barındırdığı
"mutluluğun özünü" yakalamaya çalışır. Ev, insanın kafasında
kalımlılık nedenleri ya da düşleri yaratan bir 'yapı'dır... Ev olmasaydı, insan
dağılıp giderdi.
Ev, düşü barındırır, düş kuranı korur; ev, dinginlik içinde
düş kurmamızı sağlar.
Zamanın akışının ancak mekân sayesinde durdurulabilir. Anılar
mekânın gözeneklerinde saklanır.
Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış
olarak tutar. Mekân bu işe yarar.
Anılar devinimsizdir; her biri, yerleştiği ölçüde sağlamca
tutunur yerine.
Yürümek ve yol almak, bilinci uyandıran dinamik bir
eylemdir. Yol, yaşamın ve çeşitliliğin bir simgesidir.
Sanatçı, yaşadığını yaratmaz, yarattığını yaşar.
Şiirsel bir metinde bir evin betimlenmesi, okurun kendi anı
evine gitmesi için bir kapı aralar. Doğduğumuz ev, sadece bir anı değil,
bedenimize kazınmış fiziksel bir alışkanlıktır.
Evin dikeyliği, mahzen ve tavan arasının kutuplaşmasıyla oluşur.
Tavan arası ussallığı ve aydınlığı temsil ederken; mahzen, evin karanlık ve
usdışı yanıdır.
Tavan arasında, çatı iskeletinin sağlam yapısını çıplak
olarak görürüz... Mahzene gelince... o, evin karanlık varlığıdır, yeraltı
güçleriyle ilişkisi olan varlığıdır.
Düş kuran kişi, üst katları, tavan arasını kafasının içinde
'kurar'... Ama mahzen söz konusu olunca, oturan kişi burayı kazar, yine kazar.
Modern dünyada mahzene elektrikle inilse de, bilinçdışı hâlâ
elinde bir şamdanla o karanlığa iner. Mahzen bu durumda, toprağa gömülmüş
deliliktir, çevresine duvar örülmüş dramlardır.
Bachelard'a göre her merdivenin ayrı bir
"düşselliği" vardır:
Mahzen Merdiveni: Her zaman inilir; bellekte bu
"iniş" devinimiyle korunur.
Oda Merdiveni: Hem inilir hem çıkılır; daha sıradan ve senli
benli bir yoldur.
Tavan Arası Merdiveni: Her zaman çıkılır; en dingin
yalnızlığa yükselişin işaretidir.
Paris gibi büyük kentlerdeki evler "üst üste konmuş
kutular" gibidir. Dikeylikten ve kökten yoksun olan bu yapılar, kozmik
değerlerini yitirmişlerdir. Gökdelenlerin mahzeni yoktur, dolayısıyla "düş
evi" olamazlar.
Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış
olarak tutar.
En basit barınma biçimi olarak kulübe, yoğunlaşmış
yalnızlığın merkezidir.
Penceredeki ışık, evin gözüdür... Yalnızca ışığıyla bile, ev
insani bir varlıktır. Bir insan gibi görür.
İkinci Bölüm: Ev ve Evren
Kar, dış dünyayı silerek çevreyi tekdüzeliğe boğar, evin
içtenliğini artırır. Dış dünyanın varlığının azalmasının, bütün içtenlik
değerlerinin şiddetinin artmasına yol açtığını görürüz. Bu kozmik olumsuzlama,
evin içindeki varoluşun yoğunluğunu artırır.
Ev, fırtınaya karşı insansı bir direnç gösterir. (Fırtına
öfkeyle saldırdığında) Ev, dişi bir kurt gibi üstüme kapandı; o anaç kokusunun
zaman zaman kalbime kadar indiğini duyumsuyordum.
Belleğimizdeki ev Rilke’nin dediği gibi, "kanın
damarlarda ilerlediği gibi" içimizde dolaşan koridorlar ve merdivenlerden
ibarettir.
Günlük ev işleri (toz almak, cilalamak), eşyaları ve mekânı
yeniden yaratma edimidir. Üstüne titrediğimiz eşyalar, gerçekten bir iç ışıktan
doğar.
Şiirsel imge, evi yerçekiminden kurtarır. Bu evler, düş
kuran kişi için yaşamın en derin güven kaynağıdır.
Üçüncü Bölüm: Çekmeceler, Dolaplar ve Kasalar
İmge varlığını doğrudan imgelemden alır. Okura yeni bir
"varlık" bağışlar. Şairin çekmecesi bir sınıflandırma aracı değil,
bir gizem mahzenidir.
Dolap düzen ve anıların saklandığı yerdir. Dolap, sessiz
anılar yığınıyla ağzına kadar dolu(dur).
Rilke’nin mektuplarında bahsettiği 17. yüzyıl kasa
kilitleri, karmaşık düzeneklerine rağmen yumuşak bir anahtar dokunuşuyla
çözülür. Bu, insan kalbinin ve ruhunun açılma sürecine dair muazzam bir
imgedir.
Kasa, gizlerin ve değerli anıların korunağıdır. Bir kasanın
dibine hiçbir zaman ulaşamayız. Çünkü imgelem, gerçekliğin sınırlarını aşar.
Dördüncü Bölüm: Yuva
Quasimodo için katedral bir yuva ve bir kabuktur. Tıpkı bir
salyangozun kabuğunun şeklini alması gibi, Quasimodo da katedralin karanlık
köşelerine büzülerek onun biçimini almıştır.
İnsanlar her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka. Bu
atasözü, yuvanın taklit edilemez içgüdüsel yetkinliğini vurgular. Kuş yuvayı
göğsüyle yapar (kalbiyle). Yuvaya biçimini veren kuşun kendi bedenidir.
Yuva, canlı bir varlığın kendi bedeniyle oluşturduğu bir
evdir.
Yuva imgesi, kozmik bir güven duygusu aşılar. Dünya, insanın
yuvasıdır.
Beşinci Bölüm: Kabuk
Salyangoz gibi canlılar evlerini salgılarıyla içerden inşa
ederler.
Sarmalın sağa mı yoksa sola mı döneceği, yaşamın en önemli
ilk seçimidir. Yaşam ileri doğru bir atılımla değil, bir dönüşle başlar.
Simya düşlerinde insan, kabuğun (geçmişin/taşın) içinden
çıkar. Bu, ruhun bedenden veya maddenin cansızlığından kurtuluşunun simgesidir.
Salyangoz, kışın taş bir mezara benzeyen kabuğuna çekilip
baharda yeniden çıktığı için, tarih boyunca yeniden dirilişin (resurrection)
simgesi olmuştur.
Kabuk imgesinin en büyük çelişkisi, dünyanın en yumuşak
yaratığının (yumuşakça), dünyanın en sert evini inşa etmesidir.
"Gibi yaşamak" bir öykünmedir. Fenomenolog ise o
düşü kuranın yerine geçerek yaşadığını yaşar.
Salyangoz, nereye giderse gitsin evindedir. Evini kurmak
için yaşaması gerekir
Bernard Palissy için kabuk, aşılmaz bir savunma sistemidir
(kale kent). Merkeze doğru daralan sarmal yollar, düşman topçusunun görüş
açısını kapatır.
Kabukta yaşamak, tek başına olmaktır. İnsan haksızlığa
uğradığında, yalnızlık aradığında kendi "salyangoz kabuğuna" çekilmek
ister.
Altıncı Bölüm: Köşeler
Evin en kuytu, en sessiz ve en kısıtlı noktası.
Köşe, bize varlığa özgü en büyük değerlerden birini, yani
hareketsizliği sunar.
Rilke şöyle yazar: "Birden karşıma, lambasıyla bir oda
çıkıverdi, neredeyse içimde çarpan bir oda. O anda o odanın bir köşesiydim…”
Köşeye çekilen kişi, dünyanın gürültüsünden kaçıp kendi
varlığının en dar ama en güvenli hücresine yerleşir.
Köşe, kendimizi topladığımız yerdir. Oradan dışarı
fırladığımızda, evrenle kurduğumuz ilişki daha bilinçli hale gelir.
Yedinci Bölüm: Minyatür
…minyatürleştiren imgelem, doğal imgelemdir. Doğuştan düşçü
olanların düş kurmalarında hep karşımıza çıkagelmiştir.
Dünya, benim imgelemimdir. Dünyayı minyatürleştirmekte ne
kadar becerikli olursam, o ölçüde avucumun içinde tutabilirim.
İmgelem küçüldükçe derinleşir. Minyatür bir eve girmek, bir
iç güzelliği içeriden keşfetmektir.
Bir şeyi ne kadar küçültürsek, ona o kadar fazla
"içtenlik" ve "sıcaklık" yükleriz.
Edgar Allan Poe'nun metinlerinde en küçük bir ses
(mahzendeki bir kıpırtı, bir kitabın tozlanması) kozmik bir felaketin belirtisi
olabilir. Belirti ne kadar zayıfsa, anlamı o kadar büyüktür; çünkü o bir
"köken"i temsil eder.
Dingin duran nesneler bile bir gerilimi, bir
"gıcırtıyı" barındırır.
Sessizliğin belleği
Sekizinci Bölüm: İçtenlikli Sonsuz Büyüklük
Sonsuz büyüklük dışsal bir olgu değil, içsel bir
kategoridir. Sonsuz büyüklük bizim içimizdedir.
Sonsuz, düş kuran bilincin kendisidir.
Orman, tarihin ve insanların ötesinde, sessizliğin ve
dinginliğin biriktiği kutsal bir alandır.
Enginlik var olma duygusunun sınırsızca çoğalmasıdır.
Baudelaire'in bize, sonsuz büyüklük izleniminin üç durumunu
verdiğini söyleyebiliriz.
(1) Opera / görüntü giderek daha da belirginleşir / Kutsal
kortej yaklaşır, Tanrının seçtiği varlığın yüreği yavaş yavaş yücelir;
genişler, genleşir
(2) List / Melodilerin uyuyan geniş örtüsü üstünde, buharlaşan
bir eter
(3) Kendinden başka dekora sahip olmayan bir sonsuz
büyüklük. Gökyüzündeki mavi kanatlı melekler, evrensel bir mavilik içinde
eriyip gitmiştir.
Ağaç, çevresini saran şeyi de büyütür.
Bir ağacı gerçekten "var etmek" istiyorsak, onu
dış dünyadaki sınırlarıyla değil, kendi içimizdeki sınırsız mekânla sarmalıyız.
Çölün içindeki sonsuz büyüklük
Çölü, "gezginin içine yansıdığı biçimiyle" yaşamak
gerekir.
Her imgenin yazgısı büyümektir.
Dokuzuncu Bölüm: Dışarının ve İçerinin Diyalektiği
Dışarı ve içeri, bir "gel git" diyalektiği
oluşturur ve bu diyalektiğin apaçık geometrisi, onu eğretileme alanlarına taşır
taşımaz tıkanıp kalmamıza neden olur.
Metafizikçiler dünyayı "burada" ve
"orada" diye böldüklerinde, varlığın akışkanlığını öldürürler.
Varlık çizgilerle çizilemez.
Varlığa kulak verilebilir belki
Şairlerin imgelerindeki aşırılık, varlığın en duyarlı
liflerini yakalamamızı sağlar.
Güney Amerika’nın sonsuz ovalarında, ne kadar uzağa
koşarsanız koşun ufkun değişmemesi, dışarıyı devasa bir hapishaneye dönüştürür.
Büyük mekân bizi, yeteri kadar büyük olmayan mekânlardan
daha çok boğar.
İçerisi bazen sonsuz bir boşluk, dışarısı ise dar bir hücre
olabilir.
Kapı / kapı ya açıktır ya da kapalıdır diyen mantıkçı,
kapının ruhunu ıskalar.
Eşik / Kapı, insanın en gizli yerlerini açma dürtüsü ile
korunma isteği arasındaki duraksamadır.
Şiirsel imgelem, fiziksel boyutları tersine çevirme gücüne sahiptir.
Bir oda kafamızın içine girebilir veya içimizdeki bir dinginlik odayı
doldurabilir.
(Tristan Tzara) Güneşin
pazarı odanın içine girdi / Ve oda, uğuldayan kafamın içine.
Burada güneşin ışığı ve sesleri, düşçünün iç dünyasıyla
bütünleşir.
(Rilke) içtenlik mekânı ile dışarının ölçüsüzlüğü arasındaki
gerilim… Dışarıdaki düzey yükseldiğinde, insanın içindeki en ince damarlarda da
yükselir. Varlık, dışarıya doğru akar, dışarı taşar.
Annenin sessizliği / Bu kozmik korku içinde, çocukluktaki
"ana" imgesi, bütün sessizliklerin önüne bir kalkan gibi dikilir ve
mekâna güvenli, tanıdık anlamını geri kazandırır.
Dil, anlamla kapansa da şiirsel ifadeyle her zaman açılır.
İçeri ve dışarı arasındaki sınır durağan değil, sürekli
"gel-git" halindedir. İnsan, ne tam kapalı ne de tam açıktır; o,
eşikte duran, duraksayan ve sürekli yer değiştiren bir varlıktır.
Onuncu Bölüm: Yuvarlağın Fenomenolojisi
Karl Jaspers / "Her varlık, kendinde, yuvarlak gibi
görünür"
Kendimizi bu tür deyimlerin hipnoz gücüne teslim
ettiğimizde, kendimizi bütünüyle varlığın yuvarlaklığı içinde buluyoruz...
Geometrik kürenin içi boştur; oysa fenomenolojik araştırma
"dolu yuvarlaklık" ile ilgilenir.
Yeni imgelerin yarattığı gençleşmeyi yaşamak için felsefenin
getirdiği "olgunluktan" sıyrılmak gerekir. Eriştiğimiz olgunluktan
sıyrılmamız gerekiyor çünkü nasıl düş kurulacağını açıklayabildiğimiz çağda
artık düş kuramayız.
Kuş, neredeyse bütünüyle küreseldir / yaşam yoğunlaşmasıdır
Ceviz / ağaç kendi üstünde yoğunlaşarak yuvarlaklaşır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder