3 Temmuz 2019 Çarşamba

Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri


Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri - YLT 
Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010

Lozan Konferansı’nın Toplanması
Konferansın önce 13 Kasım’da toplanacağı bildirilmişti.
İngiliz Baş Murahhası Lord Curzon’un gecikmesi dolayısıyla konferans geç açıldı.

Türk Heyeti’ne Lozan’a gitmeden önce hükümet tarafından 14 maddelik şu talimat verildi.
“Doğu Trakya sınırı 1913 sınırı olmalıdır.
Batı Trakya’da halk oylamasına başvurulmalıdır.
Anadolu’ya yakın Ege adaları Türkiye’ye verilmelidir.
Boğazlar ve Gelibolu da yabancı askerlerin varlığı kabul edilmemelidir.
Güneyde Suriye sınırı daha güneye alınmalı, Irak sınırı ise, Kerkük, Musul ve Süleymaniye’yi Türkiye’ye bırakacak şekilde çizilmelidir.
Kapitülâsyonlar ve Türk topraklarında bir Ermeni yurdu kurulması teklifleri reddedilmelidir. Bu konuda ısrarlar olursa tartışmalar kesilmelidir.
Azınlıklar meselesi mübadele ile çözülmelidir.
Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan ülkeler arasında hakça bölünmelidir.
Osmanlı hissesi Yunanistan’dan alınacak tazminata karşılık tutulmalı, bu mümkün olmazsa, borcun 20 yıl süre içinde ödenmesi sağlanmalıdır.
Duyun-u Umumiye idaresi kaldırılmalıdır.
Ayrılacak ülkeler için Misak-ı Millî’nin ilgili maddesi geçerli olacaktır”. / s. 113

Başlangıçta İtilaf devletleri, bu konferansın Sovyetler’i ilgilendirmediğini söyleyerek, konferansa Ruslar’ı çağırmadılar. Bunun üzerine 3 Ekim 1922’de, Moskova Antlaşması hükümlerine aykırı olarak Sovyet Rusya’ya haber vermeden, Türk Hükümeti’nin Trakya’yı İtilaf Devletleri’nin işgaline bıraktığını vurgulayan Sovyet yetkilileri, Yakındoğu meseleleri ve özellikle Boğazlar ile ilgili konularda alınacak olan kararlarda önceden karşılıklı görüşerek, uzlaşarak, ortak bir dış politika uygulamaları gerektiğini Ankara Hükümeti’ne hatırlatmıştır. Sovyetler Birliği Lozan’da, Türkiye ile bir taraftan işbirliği içerisinde olmak isterken, diğer taraftan da Lozan’a çağrılmayışlarından dolayı Türkiye’yi suçlamıştır. Sovyet elçisi Aralov, Türk Hükümeti’nin izlediği dış politika ile ilgili olarak Sovyet Hükümeti’nin rahatsız olduğu hususları şu şekilde ifade etmiştir:
“Hükümetim, Türkiye Hükümeti’nin Sovyet notasını desteklemeyişine ve Mudanya Konferansı’na katılmayı kabul ettiğini, Trakya'nın ve Boğazlarla İstanbul’un işgaline razı olduğunu haber vermeyişine fevkalade şaşmış bulunuyor. Böylece dış politika uyuşumu yürütülmemiş, bunun sonucu olarak da İtilaf Devletleri, özellikle de İngiltere için uygun bir durum ortaya çıkmış bulunuyor. İtilaf Devletleri bu yoldan yürüyerek, Türkiye’yi olduğu kadar Rusya’yı da zayıflatmaya çalışmaktadır. Özellikle bu önemli anlardaki hareket uyuşmazlığına şaşmış bulunmaktayız. Hükümetim, Türk Ordusu’nun kazandığı büyük zaferin istenilen sonuca vardırılamayacağından korkmaktadır.”

Sovyetler Birliği yalnız Boğazlar sorununun görüşülmesine katılmaya çağrılmıştı.

Lozan Konferansı’nda “Boğazlar konusu”, üzerinde en çok tartışılan konulardan biri olmuştur.

Boğazlar, Avrupalı devletler için büyük önem taşıyordu. Çünkü Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Boğazları kapaması, İtilaf devletlerinin Rusya’yı kaybetmelerine ve savaşın iki yıla yakın uzamasına sebep olmuştu.

Çiçerin, Türk boğazları meselesiyle ilgili olarak “Karadeniz’e sahildar devletlerin katıldığı bir konferansta ele alınması” hakkındaki eski Sovyet iddiasını yenilemekteydi.
Bolşevik Rusya’da yönetim değişmiştir, fakat hala Çarlık Rusyasının zihniyeti devam etmektedir (s. 51).

İsmet İnönü’ye göre, Ruslar kendi güvenliklerini sağlamak ve kendilerini İngilizlerden korumak için boğazların tam anlamıyla bir Türk hakimiyetine girmesini istiyordu.

4 Aralık’ta, Lozan Konferansı’nda Boğazlar Meselesi’nin ilk görüşmeleri başladı. Konferansta boğazlar konusunda üç temel görüş çatışmıştır; İngilizlerin yönlendirdiği müttefikler, geçiş serbestliği, boğazları askerlerden arındırma ve uluslararası kontrol önermiştir. Buna karşılık Ruslar, kesin Türk egemenliği, savaş gemilerine ve askeri uçaklara kapalılık formülünde ısrar etmiştir. Türk heyeti ise, boğazları askerden arındırma ve kontrolden vazgeçmeyi kabul etmekle beraber İstanbul ve Marmara’nın güvenliğini şart koşmuştur (s. 116).

Curzon Rusların teklifini: “Karadeniz’i Türkiye’nin sadık bekçiliği altında bir Rus gölü haline koymak” diye nitelendirerek reddetti.

Çiçerin: “Şu anda Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’la hiçbir anlaşmaya varılmamış, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’la görüşmelerde bulunulmamış, görüşme girişimleri bile olmamıştır. Bu koşullar altında Boğazlar sorununa ilişkin bir kararın varlığı söz konusu olamaz. Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’sız böyle bir karar yoktur ve var olmayacaktır. Eğer sözleşme, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’sız imzalanacak olursa, bu devletler tam serbestliklerini ve davranış özgürlüklerini ellerinde tutacaklardır. Eğer birtakım devletler bu sözleşmeyi Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’sız imza ederlerse, boğazlar sorunu açık kalır ve açık kalacaktır.” / s. 117

Konferansta, Türk tezinden çok Sovyet ve İngiliz tezleri çatışmıştı.
Konferansta Türk Heyeti, Sovyet Rusya’dan ziyade İngilizlerin tezini desteklemiştir. Türk Heyeti’nin İngilizlerin çözüm koşullarını desteklemesindeki en önemli etken, hızla artan Rus gücüdür. İngilizler, Karadeniz’de Türklerin, Sovyet gücü karşısında güvenliğini sağlama garantisi vermiştir.
Sovyet Hükümeti, Türkleri, İngiliz emperyalizminin boyunduruğu altına sokacak bir teslimiyetçilikle suçladı.

Türk tarafı başlangıçta Boğazlar meselesiyle ilgili olarak, kendi tarafında yer alan ve menfaatlerini savunan Sovyetler Birliği’yle ortak hareket etmiştir. Fakat daha sonra Rusların Boğazlarla ilgili düşüncelerini anlayınca, İngiliz tarafına yakınlaşmıştır.
Konferansta, Türk-Rus ilişkilerini etkileyen en önemli olay, Rusların Türklerden Ermenilerin lehine toprak talepleridir.

Türk heyeti, Lord Curzon’un tehditleri üzerine tekrar bir savaşı göze alamadığı için de mecburen İngilizlerin tezini kabul etmiştir.

Lenin, iktidara geldiğinde Çarlık Rusyasının diğer devletlerle yaptığı gizli anlaşmaları açıklayarak, onları geçersiz saydığını ilan etti. Bu olaydan sonra da Türk-Sovyet ilişkilerinde yeni bir sayfa açılmış oldu ve iki devlet arasındaki karşılıklı iyi ilişkiler bu olaydan sonra gelişmeye başlamıştır. Daha sonra da Türk-Sovyet ilişkileri, Moskova Antlaşması’yla dostluğa dönüşmüştür.

Lenin, 14 Ocak 1918’de Sosyalist Devrimci Parti üyesi Fanya Kaplan isminde bir kadının saldırısına uğramış ve silahla yaralanmıştı. Suikastçilerden korkan Lenin, hastaneye gitmemiş ve vücuduna isabet eden kurşunlar çıkarılamamıştır.

1923 yılından başlayarak, SSCB’de Stalin adım adım kendi yönetimini kurdu. Partiyi ele geçirdi ve devleti gizli haberalma örgütü yardımıyla yönetmeye başladı.

1925’te Fransa ve Almanya arasında imzalanan Lokarno Anlaşması’yla Almanlar, Sovyetleri siyasi arenada yalnız bırakmıştı. Hem Sovyetler Birliği’nin hem de Türkiye’nin bu anlaşmayı tehdit olarak algılaması doğal olarak bu iki devletin birbirine yakınlaşmasını ve 1925 yılında Türk-Sovyet Saldırmazlık ve Tarafsızlık Anlaşması’nın imzalanma sürecini hızlandırmıştı.

1936 yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanması sırasında Sovyetler Birliği’nin gösterdiği tutum sebebiyle Türk-Sovyet ilişkileri bozulmuştur.

Rusların ve Osmanlı Devleti’nin emperyalizmle mücadele sebebi aynı değildi.
Rusya’da Bolşeviklerin başa gelmesiyle yerleşen komünist idare, kendisine düşman olarak kapitalist Batı’yı görüyordu ve sürekli olarak Batı’yla bir rekabet içindeydi. Anadolu’daki Milli Mücadele Yönetimi ise sömürge durumuna düşmemek için Batı’yla karşı karşıya gelmişti.

…her iki ülke de, ortak düşmanlarla savaştıklarından dolayı birbirlerini doğal müttefik olarak kabul ediyorlardı. Milli Mücadele, Sovyetler Birliği açısından çok önemliydi.
İngiltere, Batı Anadolu'yu isteklerini rahatlıkla yaptırabileceği bir devlet olan Yunanistan'a vererek, Ege Denizi'ne hakim olmak ve Doğu Anadolu'da da kendi hâkimiyetinde bir Ermenistan ve Kürdistan kurdurarak, Sovyetleri sıkıştırmak istiyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder