Eugène
Minkowski - Yaşanan Zaman -
Notlar
Fenomenolojik ve Psikopatolojik Çalışmalar
Lived Time, Phenomenological and Psychopathological Studies,
Northwestern University Press, Illinois, 1970
İngilizceye çeviren: Nancy Metzel
Le Temps Vecu, Etudes phenomenologiques et psychopathologiques,
J.L.L. D'Artrey, 1933
Çevirmenin Girişi
Minkowski'nin temel amacı, insan yaşamının birliğini soyut
kavramlarla değil, zaman ve diğer hayati kategorilerin (mekan, nedensellik,
maddiyat) deneyimlenme biçimiyle açıklamaktır.
Minkowski'nin analizi uzay, maddiyat ve nedensellik gibi
kategorileri yaşanmış zaman olgusu üzerinden inceler.
Minkowski, yaşamın birliğinin ve sürekliliğinin öncelikle
soyut kavramlar açısından anlaşılamayacağını göstermeye çalışır. Aksine, insan
yaşamının bileşenleri, zamanın ve diğer hayati kategorilerin deneyimlenme
biçimi açısından birbirine bağlıdır.
Kitap iki bölüme ayrılır: Birinci bölüm yaşanmış zamanın
fenomenolojisidir; ikinci bölüm ise zihinsel bozuklukların uzamsal-zamansal
yapısının analizidir. Normal ve patolojik olanın kıyaslanması her iki alanın
anlaşılması için elzemdir.
1885 St. Petersburg doğumlu olan Minkowski, Münih'te tıp
okumuş, Burghölzli'de Eugen Bleuler'in asistanlığını yapmış ve Fransız
ordusunda savaşmıştır.
Çalışmalarında Eugen Bleuler ile Henri Bergson'un felsefesi
arasında bir köprü kurmuştur. Metot olarak Husserl, Scheler ve Jaspers'ın
fenomenolojisine borçludur.
Olayların nedenlerine değil, ruhsal verilerin temel
ilişkilerine odaklanır. Psikolojik olayların fiziksel süreçlere indirgenmesine
karşı çıkar.
Ruhsal hastalıklarda davranışlar; zaman, mekan, nedensellik
ve maddiyat kategorileri üzerinden anlam kazanır.
Yaşanmış zamanın bozulması melankolide kendini gösterir.
Hasta, yıkıcı bir olayı beklemeye kilitlenmiştir.
Minkowski, Bergson'un zaman analizini takip eder ancak zaman
ile mekanı birbirinden kesin hatlarla ayırmaz. İkisi normal hayatta iç içedir.
Mekânsal terimlerle temsil edilen zaman, yaşanmış zamanı
özetlemez.
Yalnızca "şimdi"lerden oluşan dinamik bir zaman
anlayışı da tutarsız bir kaleydoskopa yol açar. Zamanın hem dinamik hem de
istikrarlı (statik) yönleri vardır.
Zaman kavramı insan kişiliği geliştikçe genişler. Çocuklar
ve bazı psikopatlar sadece "şimdi"de yaşarken, élan vital (yaşam
atılımı) geliştikçe insan kendini geleceğe yansıtır.
Gelecek, eylemlerimize göre genişleyen veya daralan en
önemli zaman biçimidir. Farklı vadeler farklı duygusal durumlarla yaşanır.
Yakın geleceği beklenti
açısından yaşarız. Orta vadeli gelecek umut açısından, uzak gelecek ise dua
açısından deneyimlenir.
Yakın geleceğin alanı 'ben-şimdi
buradayım', orta vadeli geleceğin alanı 'sahibim' ve uzak geleceğin alanı 'ait
olduğum yer'dir.
Yaşanan Zaman
Hayatın Zamansal Yönü Üzerine Deneme
Oluş ve Zaman-Niteliğinin Temel Unsurları (Açılış İlkesi)
Teknoloji hayatı kolaylaştırsa da insanı köleleştiren
amansız bir hız dayatmaktadır.
Teknolojik ilerleme, insanın zaman üzerindeki haklarını
elinden almaktadır.
Acele etmekten memnun değiliz.
Boş zaman, programlanmış bir etkinlik süresi değil, insanın
kendi içine dönebildiği mistik bir sığınaktır.
Pozitif bilimler ve teknoloji, soyutlamalar yoluyla zamanı
ölçülebilir bir uzama dönüştürürken onun canlılığını ve akışını öldürür.
Bilim, zamanı bölerek ve ölçerek onun doğasını bozar.
[Fenomenolojinin amacı] yaşamın oluştuğu olayları incelemek
ve betimlemek.
Akıl hastalarının zamanı deneyimleme biçimlerindeki
bozulmalar, normal insanın fark edemediği temel zaman yapılarını görünür kılar.
Ön Hazırlıklar
Zamanı saatler ve takvimlerle sınırlamak, onun yaşayan
dinamizmini yok eder.
Günlük hayatımızda zamanla ilgili endişelerimiz olduğunda,
içgüdüsel olarak saatimizi çıkarır veya takvime bakarız; sanki zamanla ilgili
her şey, her olaya sabit bir nokta atamak ve ardından bir olay ile diğerini
ayıran mesafeyi yıllar, aylar ve saatler cinsinden açıklamakla sınırlıymış
gibi.
Zamanı ifade etmek için kullandığımız kavramlar doğrudan
mekândan ödünç alınmıştır.
Ölçülebilir zamanla, ya da Bergson'un dediği gibi uzaya
benzetilmiş zamanla uğraştığımızı görmek zor değil. Dahası, 'ölçü,' 'mesafe' ve
'aralık' gibi ifadeleri hem zamana hem de uzaya ayrım gözetmeksizin uygulamamız
da bunu gösteriyor.
Cephedeki askerler takvimi unutsalar bile, zamanın yakıcı ve
yıkıcı etkisini derinden hissederler.
Bir çocuğun geciken babasına verdiği tepki, soyut zaman
yerine "yaşanan olayların ardışıklığına" dayalı bir düzen algısını
gösterir.
Yaşlı ve ağır hafıza kaybı yaşayan bir hastanın, takvim
günlerini bilmese de kurduğu cümlelerdeki zamansal düzen ve özlem dili, içsel
zamanın kaybolmadığını kanıtlar.
Oluşum
Zaman, her şeyi kaplayan gizemli ve irrasyonel bir okyanus
gibidir; ne özneyi ne de nesneyi tanır
Zamanı sadece "A anından B anına kaçış" olarak
kurgulamak, insanı kendi yaşamında edilgen bir sürüklenene dönüştürür.
Yaşanmış zaman sadece akıp gitmez; geçmişi kuran
"hafıza" ile geleceği şimdiden inşa eden "arzu ve umut"
gibi zamansal figürleri de içinde barındırır.
Söylemsel (rasyonel) düşünce, zamanı analiz etmeye
kalktığında onu paradoksa sürükleyerek yok eder. Geçmişin geçmişte kaldığını,
geleceğin henüz gelmediğini, şimdiki zamanın ise boyutsuz bir nokta olduğunu
söyleyerek zamanı bir "hiçliğe" indirger.
Bu mantıksal çıkmaz zamanın yokluğunu değil, sadece rasyonel
mantık araçlarının zamanı kavramakta ne kadar yetersiz olduğunu kanıtlar.
Zamanın içinde akan her şey bir bütünü (birliği) temsil
ederken; birbirini izleyen olaylar çokluğu (ardışıklığı) ortaya koyar.
Zamanı rasyonelleştirmek adına onu parçalara bölmek, onun
doğasını deforme etmektir.
Akıl, ardışıklığı (A ve B olaylarının ardı ardına gelişini)
açıklamaya çalıştığında, B varken A artık yoktur der. Yani zamana bir
"yokluk/olumsuzlama" dahil eder. Ancak iki şey arasında ilişki
kurabilmek için ikisinin de bilinçte aynı anda mevcut olması gerekir.
Zihinde duran bir "iz" ile o an gerçekleşen bir
olayın yan yana durması, kendi başına asla "ardışıklık"
(öncelik-sonralık) fikrini doğuramaz. İki şeyin yan yana durması zamansal
değil, uzamsal bir ilişkidir.
Önce-sonra ilişkisinin göreliliğinden kurtulmak ve geçmişle
geleceği pratik bir eylem zemininde birleştirmek için zihin "şimdiyi"
icat etmiştir.
Şimdiki zamanı yaşamak ve eyleme dökmek büyük bir zihinsel
çaba gerektirir. Psikolojik olarak zayıf veya hasta bireyler bu çabadan kaçarak
şimdiyi yaşayamaz; sürekli geçmişte ya da gerçekleşmeyecek gelecek hayallerinde
(tutarsız bellek evreninde) kaybolurlar.
Zengin ve çiçek açan bir
geleceğin, geçmişin sönük ve sabit imgelerinden türemesi imkansızdır. Aksine
gelecek, kendi zenginliğinden eksilterek geçmişi var eder.
Kişisel Özgüvenin Temel Özellikleri
Ego, dünyada yalnızca edilgen bir gözlemci değildir; o,
sürekli ileriye doğru atılan bir eylemliliktir.
Deneyim bize başarısızlığı ve engelleri öğretir. Ancak hem
başarı hem de başarısızlık, daha köksel bir olguya dayanır: Egonun kendini
geleceğe doğru fırlatma gücü.
Temel olan her zaman hareketin kendisidir.
Dünyanın devasa akışı karşısında tekil bir "Ben"
olarak nasıl hayatta kalır ve varlığımızı anlamlı kılarız?
Kişisel bilincim ve yankılanmam asla sadece benden (egodan)
ibaret değildir. Benliğim, ancak kendi sınırlarını aşıp yaşamın bütünüyle bağ
kurduğu ölçüde birey-üstü (süper-bireysel) bir derinlik kazanır.
"Kişisel Tınlama" (Retentissement) / egonun
(Ben'in) dış dünyadaki oluşla kurduğu en derin yankıdır. Egonun kendini
geleceğe fırlatarak ortaya koyduğu eylem (yazmak, yaratmak, üretmek), ham
maddeyle birleştiğinde somut bir "eser" (l’œuvre) haline gelir.
Bir yolu seçmek, diğer tüm yollardan (hayatın vadettiği
diğer zenginliklerden) feragat etmektir. İşte bu yüzden her tamamlama, içinde
bir parça eksiklik ve nostalji barındırır.
Yaratılan eser hiçbir zaman ideal zihnimizdeki kadar
mükemmel olamaz. O, ideal olanın daima zayıf bir yansımasıdır.
Yaratılan şeyin mükemmel olduğunu düşünmek, ölümü
kucaklamaktır.
Yapıtın kusurlu olması, yaşamın kesintisiz akışına hizmet
eder; çünkü bizi yeni eylemlere, ilerlemeye ve aramaya teşvik eden şey bu
kusurun ta kendisidir.
Gerçeklikle Hayati Temas
Bakmak ile tefekkür etmek arasındaki fark dikkat derecesi
değildir. Tefekkürde, özne ile nesne arasındaki sınır kalkar. Kişi, tefekkür
ettiği manzara veya düşünce tarafından yutulur; nesne canlanır, özne ise
dinginleşir. Aralarında statik bir duvar değil, kesintisiz bir gelgit akışı
vardır.
Sempati, doğrudan doğruya
katılımdır. İki insanın "yaşanan zamanı" (durée) paralel akar ve bir
noktada öyle bir nüfuz eder ki, ortada iki ayrı acı değil, tek bir akışta
birleşmiş ortak bir duygu kalır.
Biz eylemlerimizle, duraksamalarımızla ve acılarımızla bu
hayatın içinde akarken, dünya ile aramızdaki o "hayati temas" bizi
hep aynı akışın içinde tutar. Bizi kuralların katı sınırlarından kurtarıp
insani kılan şey de, bu akışı rasyonel akılla değil, sezgilerimizle
yakalamamızdır.
Sintoni ve Şizoidizm
Sintoni, çevreyle uyum içinde titreşme; şizoidizm ise
kendini çevreden ayırma yeteneğidir.
Şizoidizm, patolojik bir "otizm" (içe kapanma)
olmadan önce, yaratıcı insan eyleminin ön koşuludur. Kendimizi dünyadan geri
çekip sınırlandırmazsak, kendi özgün imzamızı taşıyan bir "eser"
ortaya koyamayız.
İnsan, çevreyle olan sintonik bağını geçici olarak koparır.
Kendi içine çekilir, enerjisini yoğunlaştırır ve oluşun üzerine kendi kişisel
izini (eserini) bırakmak için eyleme geçer. Bu aşama çatışmalıdır, yorucudur ve
kişiye bir sınırlama / kayıp hissi verir.
Gelecek
Faaliyet, beklenti, arzu, umut, dua ve etik eylem olmak
üzere üç düzeyde yaşanır.
Gelecek her zaman "önümüzde" duran, biz yürüdükçe
bizimle birlikte hareket eden, asla ulaşılamayan ama hep orada olan tükenmez
bir sınır çizgisidir.
Ufuk, gizemi ve sonsuz güçleri barındırır. Geleceğin bu
tükenmez yapısı, insanın yaşam atılımını (élan vital) besleyen en saf
kaynaktır.
(Aktivitede) Zamanın yönü, Ego'dan geleceğe doğrudur. Canlı
varlık eylemiyle kendini ileriye fırlatır, geleceği kendi önünde inşa eder.
(Beklentide) Zamanın yönü gelecekten Ego'ya doğrudur. Zaman
tersine akar; gelecek an, büyük ve kaçınılmaz bir dalga gibi Ego'nun üzerine
doğru hücum eder.
Geleceğin düşmanca bir kütle (örneğin bir buzdağı veya ölüm
tehlikesi) gibi üzerimize gelmesi karşısında insan kendi içine çekilir, büzülür
ve daralır. Bu yüzden saf beklenti her zaman derin bir ıstırap, kaygı ve felç
olma hissiyle (tıpkı duyusal acı gibi) bağlıdır.
Arzu ve Umut
Aktivite ve beklenti bizi "yakın gelecek" ile
temas ettirirken, Arzu (Désir) ve Umut (Espoir) bizi anlık olanın prangasından
kurtarıp dolaylı ve uzak geleceğe taşır. Onlar olmasaydı, ufkumuz sadece bir
sonraki adımla sınırlı kalırdı.
Arzu, her zaman elimizde olmayana, sınırımızın ötesindekine
yöneliktir.
Umut, geleceği tek bir senaryoya indirgemez; önümüze sonsuz
olasılıklar yelpazesi açar.
Umut geleceği kuran yapıcı, kurucu bir güçtür.
Aktivite dış dünyaya doğru bir atılımdır. Arzu ise,
aktivitenin Ego’nun içine doğru düşürdüğü bir gölgedir.
Aktivite çevrede yayılırken; arzu, Ego'yu kendi içine, aktif
merkeze doğru çeker. Arzu, "benim olan" şeylerden ziyade doğrudan
"Ben" olan alanı yaratır.
Beklenti insanı şimdinin ve hemen sonrasının dar kıskacına
hapsederken; umut, insanı o anlık boğulmadan kurtarır. Bizi geleceğin daha
uzak, daha geniş ve vaatlerle dolu katmanlarına taşır.
Dua
Dua, rasyonel zihnin "Tanrı var mıdır, yok mudur?"
sorusundan önce gelir. Tanrı’yı inkâr eden ateist bile tehlike, savaş, felaket
veya ölüm karşısında duanın ne olduğunu ve o içsel yönelimi hisseder.
Dua ederken insan varoluşunun en derin noktasına, yani
mutlak samimiyete (sincérité) çekilir.
Bu, sıradan bir hayal kurma veya fantezi değildir; Ego’nun
kendi özüyle doğrudan yüzleşmesidir.
Dua bizi geleceğin en uç sınırına, yani ufka götürür.
Dua, hayatın anlamı gibi
doğrudan yaşanması gereken o büyük varoluşsal probleme verilen en asil
yanıttır.
Etik Eylem Arayışı
Eğer etik bir boyutu olmayan, ahlaksız varlıklar olsaydık,
geleceğimiz loş, soluk ve dar olurdu. Etik eylem eğilimi, geleceği önümüzde
alabildiğince geniş açan, ufkumuzu sonsuzluğa kadar uzatan kuvvettir.
Saf etik eylem günlük hayatta uçucu bir parıltı kadar
nadirdir.
İyilik, sayılarla veya istatistiklerle ölçülemez.
Gerçek etik eylem her türlü toplumsal faydanın ötesinde bir
ruh yüceliği (grandeur d'âme) gerektirir.
İyi ve kötünün çatışması yatay değil, dikey bir salınımdır.
İyiliğe yönelmek bir "yükseliş" (ascension), kötülüğe sürüklenmek ise
bir "düşüş" (chute) hissi yaratır. İyilik göksel, kötülük ise cehennemseldir.
Gerçek etik eylemde rasyonel bir "karar
verme/tartma" süreci yoktur. Çünkü gerçek etik anda seçim zaten çoktan
yapılmıştır; insan varlığının derinliklerinden gelen o yüce sese ya teslim olur
yükselir, ya da direnç gösteremeyip düşer.
Kötülük maddi dünya düzeyinde yer alır, sonuçları ve izleri
vardır (kanıtlar, pişmanlık, vicdan azabı, ceza kanunu). Oysa "etik
işler" diye bir şey yoktur; yalnızca etik eylemler vardır. İyilik somut
bir sonuca, gurura veya ödüle tahammül edemez; dokunulduğu an parçalanır.
İnsanın geleceğe doğru akan dinamik yönelimleri arkalarında
mekânsal ve durağan "tortular" (résidu statique) bırakır. Dinamik
akış durduğunda ya da durakladığında, bu tortular bizim varoluşsal zeminimizi
kurar.
Sadece sahip olmadığımız şeyi arzu edebiliriz.
İnsan yaşlandıkça içindeki dinamik arzu ve yaşam atılımı
canlılığını yitirir. Arzu ivmesini kaybettiğinde, sahip olma olgusu tarafından
emilir. Yaşlılardaki mal/mülk biriktirme hırsının altında yatan şey, aslında
sönmekte olan yaşam enerjisinin statik bir tortuya tutunma çabasıdır.
Ölüm
Hayata sahip olduğu onuru ölümden başka ne verebilir ki?
Ölümün yokluğunda... hayattaki her şey sıkıcı, renksiz ve kayıtsız hale
gelirdi.
Eğer ölümlü varlıklar olarak yeryüzünde yaşıyor ve gökyüzüne
bakıyorsak, bu ne yerçekimi yasasının ne de fizyolojik yapımızın basit bir
sonucudur; bu, yaşamın en geniş anlamıyla anlam kazandığı olguların
(fenomenlerin) kendi doğasının bir ifadesidir.
Geçmiş
Geçmişin temel ilkesi "unutma"dır; bu, yeniye yer
açan olumlu bir süreçtir.
Günlük hayatta önemli olanı korumak için önemsiz ayrıntıları
unutmak pratik bir fayda sağlar.
Zaman, verdiğini yavaşça geri alarak her şeyi sükunete
kavuşturur.
Kötülük iz bırakmadan yok olamaz. İşte bu noktada pişmanlık
(le regret / le remords) olgusu devreye girer.
Pişmanlık, geçmişin bir gerçeğini izole ederek
"birincil hafızayı" oluşturur.
Pişmanlık sadece geçmişe takılıp kalmak değildir; o,
geleceğe doğru giden yolu yeniden açmak için zamanı işaretleyen, ufuktaki
kayaları temizleyen etik bir öngörüyü de içinde barındırır.
Zihinsel Bozuklukların Mekansal ve Zamansal Yapısı
Araştırmanın Genel Yönelimi
Fenomenolojik veriler ve psikopatolojik veriler yıllar
içinde birbirleriyle çok yakından ilişkili hale geldi. Onları ayırmaya cesaret
edemedem.
Zihinsel faaliyetlerimizin tezahürleri, tek bir yaşamın
çeşitli ifadeleridir.
(Vaka incelemeleri)
Oluşum Bozukluğu Kavramı ve Ruhsal Bozuklukların Yapısal Analizi
Melankolide Zaman Bozulur: Gelecek engellenir, geçmiş
suçlulukla donar, şimdiki zaman yok edilir.
Clérambault Sendromunda Uzam Bozulur: Hastanın mahremiyet
(yakınlık) sınırları yıkılır; zihni uzayda bölünür, her dış etkiye ve sızmaya
açık hale gelir (yankılanma, düşünce çalınması).
Hasta, kendi zihninin sınırlarını (iç alanı) dış uzaydan
ayıramaz. Kendi düşünceleri sanki dışarıdan bir radyo dalgasıyla ona
söyleniyormuş, zihni başkaları tarafından okunuyormuş veya yönetiliyormuş gibi
hisseder (zihinsel otomatizm).
Şizofreni (Şizoid Yapı): Gerçeklikle olan yaşamsal temasın
kaybı
Şizofrenide gerçeklikle hayati bağ koptuğunda, hastanın
zihninde derin bir "varoluşsal boşluk" açılır. Hasta, bu mutlak
boşluğa düşmektense, içeriğinden bağımsız olarak sorgulama, boş hayallere dalma
veya bitmek bilmeyen pişmanlıklar yaşama gibi "tutumlar" geliştirir.
Amaç bir arzuyu tatmin etmek değil, zihnin boşlukta yok olmasını engellemek,
zihinsel aktiviteyi her ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaktır.
Şizofrenik bilincin üç derinlik seviyesi
En Üst Katman / Kıskançlık Sanrıları (En değişken, en kolay
kaybolan maske)
Orta Katman / Zihinsel Otomatizm & Aktarım (Düşünce
hırsızlığı, bölünme)
En Derin Katman / Mutlak Gizem Duygusu (Karanlık gece,
gerçeklikten kopuş)
Bu katman şizofreninin kalbidir. Hasta için dünya artık
tanıdık, güvenli ve akıp giden bir yer değildir. Zamanın ve uzayın doğal akışı
durmuştur. Her şeyin arkasında çözülemez, tekinsiz bir gizem vardır.
Patolojik kıskançlık, şizofrenik hastanın dünyayla
kuramadığı "hayati teması" taklit etmek için kullandığı yapay bir
köprüdür. Hasta sevemediği ve gerçeklikle bağ kuramadığı için kıskanır.
Şizofreni
Gerçeklikle Hayati Temasın Kaybı
Otizm, sadece kendi içine kapanıp hayal kurmak (fantezi
dünyası) değildir. Şizofrenideki asıl sorun, bireyi yaşama bağlayan o görünmez,
kendiliğinden akan bağın kopmasıdır. Hasta dünyayı "anlar"
(entelektüel düzeyde bilir) ama onun akışını "hissedemez" (canlı
katılım sağlayamaz).
Hayatın dinamik akışı (Bergson’un durée dediği yaşanmış
süre) kesintiye uğradığında, zihin bu boşluğu statik, geometrik ve aşırı
mantıksal kurallarla doldurmaya çalışır.
Hayatın esnekliği gider, yerine donmuş, matematiksel ve
kurallı bir dünya gelir.
Zamanın ve algının bütünlüğü öyle bir parçalanır ki, ses ile
kuşu birbirine bağlayan o zamansal köprü çöker; geriye sadece yan yana duran
ama birleşemeyen iki yabancı olgu kalır.
Hasta için "saat" işlemeye devam etse de içsel
zamanı (Bergson'un tabiriyle durée / süre) durmuştur. Zamanın akmaması, kişiyi
dış dünyadan ve hayatın ritminden koparır.
Geçmiş, bir koruma alanı değil; aksine insanı boğan, büzen
ve şekilsizleştiren bir canavara dönüşür.
Sintoni (Syntony): Çevreyle duygusal bir uyum içinde
titreşebilme, anlık bir rezonans yakalayabilme yeteneğidir. Yaşanmış bir
eşzamanlılık barındırır.
Şizoidizm: Bu sintonik bağın zayıflamasıyla kişinin kendi
içine (otizme) dönmesi, donması ve rasyonel/soğuk bir dünyaya hapsolmasıdır.
Manik Depresyon
Mani: Hasta, geçmiş ve gelecek bağı koptuğu için sadece
aşırı daralmış bir "şimdi" içinde yaşar. Düşüncelerin uçuşması, derin
bir dikkat değil, anlık uyaranların oyuncağı olmaktan ibarettir.
Melankoli (Depresyon): İçsel zaman (ego zamanı) ile nesnel
zaman (dünya zamanı) arasındaki uyum tamamen kopmuştur. İçsel zaman durduğunda,
gelecek tamamen kapanır ve insan geçmişin mutlak, ezici hegemonyası altına
girer (suçluluk ve yıkım sanrıları bu durmuş zamanın ürünüdür).
İçsel zamanı duran hasta, bu boşluğu dışsal, ölçülebilir
(geçişli) zamanla doldurmaya çalışır. Tıpkı bir obsesifin sayı sayarak ilerleme
illüzyonu yaratmaya çalışması gibi, hasta da saniyeleri sayarak, her hareketi
söze dökerek yapay bir "akış" yaratmaya çabalar.
Kendi içsel iradesini kaybeden hasta, çevresindeki
insanların hareketlerine, kelimelerine ve yönlendirmelerine tamamen açık, adeta
mekanik bir "yansıtıcı" haline gelmiştir.
Zihnindeki düşünceler ile ağzından çıkan sözler arasındaki
bağ kopmuştur. Kendini ifade edemediği için çevresini kandırdığını düşünür ve
derin bir yalnızlığa sürüklenir.
Hastalığın merkezinde zaman deneyiminin bozulması yer alır.
Akış hissi kaybolmuş, şimdiki zaman geçmişin halüsinasyonları ve geleceğin
kaygılı öngörüleriyle istila edilmiştir.
Hipofreni (Zihinsel Yetersizlik) ve Demans
Zihinsel engelli kişi "egonun sanal süresinin"
kısalığı nedeniyle geleceği öngöremez ve sadece dar bir şimdiki zamanda yaşar.
Zihinsel engelli kişi, kendi içinde hiçbir şeyden mahrum
olduğunu hissetmez. Kendi zihinsel kapasitesinden son derece memnundur.
Yetersizlik derecesi ne kadar yüksekse kendisini o kadar
önemli ve hatta diğerlerinden üstün görme eğilimindedir. Dolayısıyla ortada
"telafi edilecek" bir aşağılık bilinci yoktur.
Yaşlılığın normal (demans dışı) gerilemesi; duyguların,
entelektüel aktivitenin ve hafızanın daralmasıyla karakterizedir.
Geçmiş anında unutulur, geleceğe dair kaygılar yok olur.
Yaşlı insan, alışkanlıkların ve geçmiş mekanizmaların
sabitlediği bir otomat gibi hareket ettiği "ebedi bir şimdiki zamana"
mahkum olur. Bu durum, kendi içinde bir tür huzur ve dinginlik taşır.
Normal Şimdiki Zaman: İçinde geçmişin izlerini, geleceğin
projelerini, arzuları ve kaygıları barındıran dinamik bir yapıdır.
Manik Hastanın Şimdiki Zamanı: Durumlara değil, sadece
kelimelere veya anlık olay parçalarına tepki veren, tamamen kopuk, anlık bir
"şimdi"dir.
Bunamış Yaşlının Şimdiki Zamanı: Gelecek projeleri veya
itici güçler yoktur; ancak bu anlık bir "an" da değildir. İçinde bir
genişleme vardır. Hasta, olayları parçalar halinde değil bir bütün olarak
kavrar ve elinde kalan ortak doğrularla (genellemelerle) duruma uyum sağlar.
Ağır bellek yitimi yaşayan demans hastaları, geçmiş ile
bugün arasındaki kronolojik bağları tamamen kaybetmiş olsalar bile, dildeki
zaman belirteçlerini kullanarak kendilerine yapay bir "zaman
sürekliliği" inşa etmeye çalışırlar.
Yaşanmış Mekânın Psikopatolojisine Doğru
Şizofrenideki bozukluk sadece bir "yargı
bozukluğu" veya basit bir zihinsel zayıflık değildir. Bu, egonun
(benliğin) yaşanmış uzamla (l'espace vécu) ve yaşanmış mesafeyle olan
ilişkisinin bozulmasıdır.
Mekan sadece geometrik bir aralık değil, faaliyetlerimizin
geliştiği "rahatlık küresi"dir.
Normalde algıladığımız dünya bir "doluluk" ve
güven içerir; arkasında gizli bir oyun veya "gizem" barındırmaz.
Halüsinasyon silsilesinde ise bu koruyucu sınır çöker. Sesler kabadır,
yapaydır, bir "simülasyon" hissi verir ama yine de hastanın
gerçekliğine nüfuz eder.
Aydınlık Uzay
Görseldir, nettir, sınırları bellidir. Nesneler yan yanadır,
aralarında boşluklar (mesafeler) vardır.
Burası bir "kamusal alan"dır. Kendimizi nesnelerle
hizalarız, dünyadaki yerimizi belirleriz. Diğer insanların da bizimle aynı
nesneleri gördüğünden emin oluruz. Bu uzay bizi toplumsallaştırır.
Karanlık Uzay
Sınırları ve mesafeleri yoktur. Önümüzde yayılıp gitmez;
aksine bizi sarar, içine alır, nüfuz eder. Gözümüzü kapatıp bir konser
salonunda kendimizi müziğe bıraktığımızda hissettiğimiz şey tam olarak budur.
Sesler bizi "homojen bir işitsel küreye" dönüştürür.
Bu uzay kişiseldir, gizemlidir, öngörülemezdir. Şans,
rastlantı ve uçucu olgular buradadır. Normal hayatta aydınlık uzay bu karanlık
uzayla çevrelenmiştir; ikisi bir uyum içinde yaşar.
Şizofrende aydınlık uzay (fiziksel, nesnel dünya) koruyucu
sınırlarını kaybeder. Karanlık uzay, aydınlık uzayın içine sızar ve onu istila
eder.
Halüsinasyon gören hastaların dünyası genellikle bu
"karanlık mekan" yapısına göre organize olmuştur.
…