23 Kasım 2021 Salı

Şiir: Özdemir Asaf - Güzellik Geride Kaldı

Güzellik Geride Kaldı

Benim yüzüm, yüzünden baştan başa hüzündür.
İkisinden birisi ikimizden biridir.

Görmeli'dir, eskidir, yaşamış'a dönmüştür
Yarışa çıktıkları güzelliği geçmiştir.

Ağladığını bilir bilmediği şeylere
Güldüğünü unutmuş, hiç görmemiş gibidir.

Taşınmayan ne varsa bir yerden öbür yere
Seve seve taşımış, sırtına yüklemiştir.

Parayla ölçülmeyen sevgi saygı borcunu
Ne aldıysa ve kimden aldıysa ödemiştir.

Verdiğini unutmuş onun ne olduğunu
Ne verdiyse ve kime verdiyse yok bilmiştir.

2 Kasım 2021 Salı

Wolfgang Borchert - Bu Salı

Wolfgang Borchert - Bu Salı


Borchert 26 Kasım 1947'de yirmi altı yaşındayken öldü. Yaşı yirmi değilken savaşın içindeydi. Savaş bittiğinde o da bitmişti. Bu haldeyken yazdı bir şeyler. Onca felaket görmesine rağmen hâlâ daha anlatılmaya değer gördüğü şeyler nelerdir? 

Bowling Oyunu (s. 15-16)

Biz bowling oyuncuları

Ama gülleler de biziz

Devrilen kukalar da

Ve gümbür gümbür öten

Oyun yeri, yüreklerimiz.

 

İki adam bir çukur açmıştı yere. Pek geniş ve neredeyse rahat bir çukurdu. Bir mezar gibi.

Önlerinde bir tüfek vardı. Biri bulmuştu tüfeği insanlara ateş edilebilsin diye. Çokluk hiç tanınmazdı insanlar. Dilleri bile bilinmezdi. Ve kimseye de bir şeycik yapmamışlardı. Ama işte tüfekle üzerlerine ateş etmek gerekiyordu. Öyle buyurmuştu herhangi biri.

İki adam pek çok aydan beri çukurdaydı. Çok başlar dağıtmışlardı.

Ve ne zaman bir insan görseler ateş ediyorlardı. Hep de hiç tanımadıkları bir insandı bu. Kendilerine bir şeycik yapmamış bir insan. Ama ateş ediyorlardı. Bunun için tüfeği bulmuştu biri. Ve karşılığında kendisine ödül verilmişti.

Ve biri - biri de öyle buyurmuştu.

 

Dört Asker (s. 14-18)

Dört asker. Ve tahtadan ve açlıktan ve topraktan yapılmışlardı. Tipiden ve sıla özleminden ve saç sakaldan. Dört asker.

 

Kucak Kucak Kar (s. 19-21)

Karlar sarkıyordu dallardan. Makineli tüfek nişancısı şarkı söylüyordu.

Ve içinde dikildiği kar tehlikeyi bir sessizleştiriyordu ki.

 

O anda bir dal kırıldı ansızın. Ve makineli tüfek nişancısı sustu. Ve birden arkasına döndü. Ve hemen tabancasına sarıldı. İleriden Başçavuş karlar içinde kocaman adımlarla kendisine doğru geliyordu.

Artık kurşuna dizerler beni, diye düşündü makineli tüfek nişancısı. Nöbette şarkı söyledim. Artık kurşuna dizerler beni.

Derken Başçavuş geldi. Ve sarıldı makineli tüfek nişancısına. Ve çevresine bakındı. Ve sallanıyordu. Ve soluyarak dedi ki:

Aman Tanrım! Tut beni, bırakma. Aman Tanrım! Ve sonra gülmeye başladı. Elleri titriyordu. Ve gülüyordu yine de.

Noel şarkıları işitiyoruz artık. Noel şarkıları bu Allahın belası Rus ormanında. Noel şarkıları. Şubatta değil miyiz? Herhalde şubattayız artık. Oysa Noel şarkıları işitiyoruz. Hep bu korkunç sessizlikten. Noel şarkıları. Aman Tanrım! Tut, sakın bırakma beni.

Sonra her ikisi birden güldüler. Rus ormanında. Şubat ayında.

 

Saz Benizli Kardeşim (s. 22-25)

Daha hiçbir şey bu kar kadar beyaz olmamıştı. Kar neredeyse maviye çalıyordu beyazlığından.

Ama gene de bir leke vardı bir yerde. Leke karda yatan bir insandı, kıvrılmış, yüzükoyun, üniformalı.

Kim ah, içimizden kim suskun çığlıklarına dayanabilir ölülerin? Yalnızca kar buna göğüs gerebilir…

Ölü askerin başında diri bir asker dikiliyordu.

 

Jesus "Benden Paso Artık" Diyor (s. 26-29)

Alçacık mezarda rahatsız yatıyordu.

Buzsu soğuğu duyuyordu sırtında. Küçük bir ölümü duyar gibi. Gökyüzü çok, çok uzaklardaydı. Bir müthiş uzak ki, iyi mi, güzel mi söylenemezdi hiç artık. İşte öylesine uzaktı…

Jesus. Hadi, çık şu çukurdan. Daha beş mezar var açılacak.

 

Kedi Donmuştu Karda (s. 30-31)

Geceleyin adamlar yürüyordu yolda. Bir şarkı mırıldanıyorlardı. Arkalarında bir kızıl leke gecenin koynunda. Çirkin bir kızıl lekeydi. Leke bir köydü de. Köy mü, o yanıyordu. Adamlar kundaklamışlardı. Çünkü askerdi adamlar. Savaş vardı da.

 

Bülbül Şakıyor (s. 32-34)

Biz yalınayak, gömlekleyiz gecede ve bülbül, şakıyor.

Bay Hinsch hasta. Bay Hinsch öksürüyor. Pencere sağlam değildi de ciğerlerini üşüttü kışın.

…Timm, çavuşa bakmıştı. Ve bakışları çavuşun içinden geçip sonuna dek uzanmıştı dünyanın.

 

Üç Kara Kral (s. 35-37)

Kentin karanlık kenar mahallelerinde paldır küldür yürüyordu adam.

Ay yoktu ve kaldırım bu vakitsiz adımlardan ürkmüş gibiydi.

Kentin kenar mahallelerinde paldır küldür yürüyüp geri döndü adam. Gökte yıldız yoktu.

 

Adam kemikli dizini büküp kırdı tahtayı. Tahta inildedi. Gevrek ve tatlı bir koku saldı dört bir yana. Adam tahtadan bir parça alıp burnuna tuttu. Neredeyse pasta gibi kokuyordu mübarek; usulca güldü.

 

Adam, tatlı ve gevrek tahta parçalarını küçük sac sobaya attı. Birden tutuştu, parıldadı tahtalar ve bir avuç sıcaklık ışık saçtı odanın içine.

Işık minik toparlak bir yüz üzerine düştü pırıl pırıl ve bir an öylece kaldı. Yüz henüz bir saatlikti,

Yaşıyor, diye geçirdi içinden kadın. Ve küçük yüz uyuyordu.

Derken birileri belirdi kapıda. Pencereden ışığı gördük de, şöyle bir on dakika oturalım, dedik.

Ama bir çocuk var evde, diye yanıtladı adam. O vakit adamlar bir şey demediler, ama yine de girdiler odaya.

Üç kişiydiler. Eski üniformalar giymişlerdi.

Birinin elinde bir karton kutu vardı, birinin elinde bir torba. Ve üçüncüsünün elleri yoktu. Dondular da, dedi ve elsiz kollarını yukarı kaldırdı.

 

Birinin sarılıp sarmalanmış tombul ayaklan vardı. Torbasından bir tahta parçası çıkardı. Bir eşek, dedi, oyayım diye yedi ay uğraştım. Çocuk için. Böyle deyip adama verdi eşeği. Ayaklarınıza ne oldu, diye sordu adam. Ödem, dedi eşeği oyan, açlıktan. Peki onun, üçüncü arkadaşın nesi var, diye sordu adam bunun üzerine ve karanlıkta elini eşeğin üzerinde gezdirdi. Üçüncüleri üniformasının altında titriyordu. Oh, bir şey yok, diye fısıldadı. Sinir sadece. Bu kadar çok korkulara uğrarsa insan.

 

Neredeyse pasta gibi, dedi adam ve elindeki tahta parçasını kokladı. Pasta gibi. Pek tatlı.

Bugün Noel zaten, dedi kadın.

Evet, Noel, diye homurdandı adam ve sobadan bir tutam ışık uyuyan minik yüzün üzerine düştü ışıl ışıl.

 

Radi (s. 38-41)

Bu gece Radi vardı yanımda. Her vakit ki gibi sarışındı ve yumuşak, yayvan yüzü gülüyordu.

Ama sen öldündü, Radi, dedim.

Evet. diye yanıtladı, gülme bak.

Öleli çok oldu mu, Radi, diye sordum.

Yo, dedi.

…ama Rusya'da ölüp gömülmek güzel değil. Her şey öyle yabancı ki bana. Ağaçlar öyle yabancı ki. Öyle kasvetli ki, sorma.

 

Bu Salı (s. 42-46)

Haftada bir salı var.

Yılda elli.

Ve savaşta bir sürü.

 

 

Bu salı

Büyük harfler üzerinde çalışıldı okulda

Bu salı

Ulla akşamleyin oturmuş, yazı defterine büyük harflerle aşağıdaki cümleyi yazıyordu:

SAVAŞTA HERKESİN BABASI ASKERDİR.

SAVAŞTA HERKESİN BABASI ASKERDİR.

On defa yazdı cümleyi. Büyük harflerle. Ve Krieg'i (savaş) g ile, Grube (çukur) yazar gibi.

 

Ne İdiği Belirsiz Kahve (s. 49-55)

Sandalyelerde asılıydılar. Masalar üzerine asılmışlardı. Müthiş bir yorgunluk tarafından asılmışlar. Bu yorgunluğu giderecek bir uyku yoktu.

Dört kişi masada oturuyor ve tren bekliyordu.

İntihar etmem gerekiyor. Başımda arın yok. İntihar etmem gerekiyor. Ve bunu öylesine söyledi ki, sanki saat –on bir-treniyle gidiyorum der gibi.

 

Savaş boyunca hep özleyip durdum bunu. Sabahleyin balkonda oturmayı, anne babamla kahve içmeyi. Anlaşıldı mı! Şimdi de yoldayım işte. Ve derken bu kaçık kız geliyor, düpedüz intihar edeceğim diyor. Biri böyle düpedüz intihar edeceğim derse, kim katlanır buna ha?

 

Mutfak Saati (s. 56-58)

Daha uzaktan kendilerine doğru geldiğini gördüler, dikkati çekiyordu çünkü.

Elinde ileriye doğru tabak beyazı yuvarlak bir saat tutuyor…

Sonra biri dedi ki:

Neyiniz varsa yitirdiniz anlaşılan?

Evet, evet, dedi sevinçle. Düşünün bir, neyim varsa hepsini! Bir tek bu, bir bu kaldı geriye.

Yo, yo, işlemiyor, orası öyle. Bozuk, bilmiyor değilim.

Demek evinize saat iki buçukta bomba düşmüş…

 

Belki Pembedir Gömleği (s. 59-61)

İki arkadaş köprünün korkuluğu üzerinde oturuyordu…

Pantolonları inceydi ve buz gibiydi korkuluk. Ama insan alışıyordu soğuğa. Ve demirlerin batmasına.

 

Küçük Mozart'ımız (s. 62-69)

Sabah dört buçuktan gece yanına değin. Her üç dakikada bir geçerdi tren. Her seferinde hoparlörden perona doğru bir kadın sesi: Lehrter caddesi. Lehrter caddesi. Ses bize kadar uzanırdı.

 

Bir aynamız yoktu

Aynayla bilek damarlan kesilebilirdi de. Bunu da bize çok görüyorlardı işte. Böylesine masum sessiz bir bilek daman ölümünü bak etmemiştik.

 

…Kaşıkla yemek kaplarının üzerinde saatlerce caz müziği çalardı. Bunun için de ona Mozart adını takmıştık…

 

Kanguru (s. 70-73)

Sabah. Nöbetçiler pinekliyordu…

 

Ama Fareler Uyurlar Gece (s. 74-77)

…Fareler geceleri sahiden uyuyorsa…

 

 

O da Az Sıkıntı Çekmemişti Savaşlarda (s. 78-84)

İlk zamanlar bir babası vardı insanın. Ortalık karardı mı. Mor alacakaranlıkta görülmese bile artık. Sesi işitilirdi yine. (…) Ve bu da yeterdi işte. O zaman mor akşamlara katlanılabilirdi.

Her vakit temizdir bizim kaldırımlar. Otuz yedi yıldır sakaldan süpürürüm. Her taşı tanırım.

 

Mayıs'ta, Mayıs'ta Ötüyordu Guguk (s. 86-105)

Yaman olur ırmak boyunda mart sabahları,

Ama guguk, mayıs ayında guguk kuşu, kim katlanabilir aramızdan bunaltıcı mayıs gecelerinde, mayıs öğlelerinde guguk kuşunun o yaman tembelsi telaşlı ötüşüne?

...Ve sonra koşarız guguklu yazgılarımızla, ah bu guguklu alınyazılarımızı, bu bizler için önceden belirlenmiş felaketi üzerimizden atamayız,

Sokak bizimdir. Üstümüzdeki yıldızlar, altımızdaki güneşten sıcak taşlar. Şarkılı türkülü rüzgâr ve toprak kokulu yağmur. Sokak bizimdir. Bizler kalbimizi, masumluğumuzu, annemizi, evimizi ve savaşı yitirdik - ama sokağımızı, sokağımızı yitirmeyiz asla. O bizimdir.

 

Uzun, Uzun Yollar Uzunluğunca (s. 106-128)

Sol iki üç dört sol iki üç dört sol iki yürü, Fischer!

Demin biri: Günaydın, Bay Fischer, dedi. Ben Bay Fischer miyim? Bay Fischer olabilir miyim, basbayağı yine Bay Fischer. Teğmen Fischer'dim oysa. Yine Bay Fischer olabilir miyim? Ben Bay Fischer miyim?

57 kişiyi toprağa verdiler Woronesch'de. Ben Teğmen Fischer. Beni unuttular. Ben henüz büsbütün ölmemiştim.

 

Türkçeleştiren: Kâmuran Şipal

Afa Yayınları, 1994

Cormac McCarthy - Yol

Cormac McCarthy - Yol


Ormanda gecenin karanlığı ve soğuğunda uyandığında, yanında uyuyan çocuğa dokunmak için uzanırdı. Karanlığın da ötesinde geceler ve bir öncekinden daha kurşuni günler. Dünyayı bulanıklaştıran soğuk bir glokom hastalığı gibi.

 

…güneye uzanan araziyi inceledi. Çorak, sessiz, tanrısız.

 

…güneye yöneldiler.

 

…geceler o zamana kadar rastladığından daha uzun, karanlık ve soğuktu.  Taşları çatlatacak kadar soğuk. Canını alacak kadar.

 

Burası neresi, baba?

Burası benim büyüdüğüm ev.

 

Oğlan onunla ölüm arasında duran tek şeydi.

 

Küçük sözlerden dönersen, büyük sözlerden de dönersin.

 

Öksürerek uyandı ve uzaklaştı ki çocuğu uyandırmasın. Karanlıkta bir taş duvarı izleyerek, battaniyesine sarınmış, bir tövbekar gibi küllere çömelmiş. Ağzına kan tadı gelene kadar öksürdü ve onun adını yüksek sesle söyledi. Belki de uykusunda söylediğini düşündü. Geri döndüğünde oğlan uyanıktı. Özür dilerim, dedi.

 

Arkadaşın var mıydı hiç?

Evet. Vardı.

Çok mu?

Evet.

Onları hatırlıyor musun?

Evet. Onları hatırlıyorum.

Ne oldu onlara?

Öldüler.

Hepsi mi?

Evet. Hepsi.

Onları özlüyor musun?

Evet. Özlüyorum.

Nereye gidiyoruz?

Güneye gidiyoruz.

Tamam.

 

Sırt çantalarını omzuna atlı ve ufalanan eğrelti otlarını yararak koştular. Oğlan dehşete kapılmıştı. Koş, diye fısıldadı. Koş. Geriye haktı. Kamyon gürleyerek görüş alanına girmişti. Adamlar arka koltukta ayakta durmuş dışarı bakıyordu.

 

Kötü adamların neye benzediğini bilmek istiyordun. Artık biliyorsun. Gene olabilir. Benim işim, sana göz kulak olmak. Ben Tanrı tarafından bu iş için görevlendirildim. Sana dokunan herkesi öldürürüm. Anlıyor musun?

Evet.

 

Beş gün boyunca yiyecek hiçbir şeyleri yoktu ve az uyudular ve küçük bir kasabanın civarında vaktiyle güzel olmuş bir büyük eve geldiler.

 

…odanın döşemesinde bir kapak vardı ve istif edilmiş çelik plakalardan yapılma büyük bir asma kilitle kilitlenmiş.

Durup ona baktı.

Baba, dedi oğlan. Gitmemiz gerek baba.

Bunun kilitli olmasının bir nedeni olmalı.

 

…duvarın önüne büzülmüş çıplak insanlar vardı, erkek w kadın, hepsi saklanmaya çalışıyor, elleriyle yüzlerini örtüyorlardı. Şiltede bacakları kalçaya kadar gitmiş ve güdük yerleri kararmış ve yanmış bir adam vardı. Koku korkunçtu.

Aman Tanrım, diye fısıldadı.

Sonra birer birer döndüler ve acınacak ışıkta gözlerini kırpıştırdılar. Bize yardım edin, diye fısıldadılar. Lütfen yardım edin.

 

…oğlan pencereden dışarısını işaret ediyordu ve baktığında buz kesildi. Tarladan geçerek eve doğru dört sakallı adamla iki kadın geliyordu.

 

Geceleyin, evden gelen korkunç çığlıkları duydu ve ellerini oğlanın kulaklarına koymaya çalıştı,

 

Biz asla kimseyi yemeyiz, değil mi?

Hayır. Elbette yemeyiz.

Açlıktan ölüyor hile olsak mı?

Simdi açlıktan ölüyoruz zaten.

Ve ateşi taşıyoruz.

Ve ateşi taşıyoruz. Evet.

Tamam.

 

Yolcu dönüp geriye bakan cinsten değildi. Bir müddet onu izlediler, sonra yetiştiler.

Hiçbir şeyim yok, dedi. İsterseniz bakabilirsiniz.

Biz soyguncu değiliz.

Bir kulağını ileri uzattı. Ne? Diye seslendi.

Soyguncu değiliz dedim.

Nesiniz?

 

Bu soruya verecek cevapları yoktu.

 

Geriye baktığında ihtiyar adam bastonunu vura vura yola koyulmuştu, kadim çağlardan bir masal çerçisi gibi, karanlık ve kambur, örümcek inceliğinde ve ebediyen kaybolmak üzere, arkalarındaki kalan yolda yavaş yavaş gittikçe ufalıyordu.

 

Az uyuyordu. Sinir törpüsü öksürük uyandırdı onu. Hışırtıyla havayı emmek. Özür dilerim, dedi zifiri karanlığa. Ziyanı yok dedi oğlan.

 

Ne var?

Hiç.

Söyle bana.

Bence arkamızdan gelen biri var.

Ben de öyle düşünüyordum.

 

Sonra bir gün geç saatte kampa döndüğünde kumda çizme izleri gördü.

Durdu ve kumsaldan aşağı baktı. Ah Tanrım, dedi. Ah Tanrım.

Ne oldu, baba?

Kemerinden tabancayı çekti. Gel hadi eledi. Çabuk ol.

Branda gitmişti. Battaniyeleri. Su şişesi ve kamp yerindeki erzakları. Yelken kum tepeciklerine savrulmuştu. Ayakkabıları gitmişti. Tepecikler arasındaki deniz yulafı çukurlarından arabayı bıraktığı yere koştu ama araba gitmişti. Her şey.

 

Bizi öldürmeye çalıştın.

Açlıktan ölüyorum, adamım. Sen de olsan aynı şeyi yapardın.

Her şeyi aldın.

Hadi, adamım. Ölürüm.

Seni, bizi nasıl bıraktınsa öyle bırakacağım.

Hadi ama. Yalvarırım.

 

Günler sayılmaksızın ve kaydedilmeksizin çamurda yürür gibi geçti.

 

Devam etmen gerek, dedi. Ben seninle gelemem. Senin devam etmen gerek.

…iyileşeceksin, baba. İyileşmen gerek.

Hayır, iyileşmeyeceğim.

 

O gece babasının yamacında uyudu, ona sarıldı ama sabah uyandığında babası soğumuştu ve katıydı. Uzun süre orada oturup ağladı ve sonra kalktı, ormandan geçip yola yürüdü.

Geri geldiğinde babasının yanında diz çöktü, soğuk elini tuttu ve defalarca, defalarca adını söyledi.

 

Üç gün kaldı ve sonra yola çıktı, yoldan aşağı baktı, geriye gedikleri yöne de baktı. Biri geliyordu. Dönüp ormana gitmeye hamle etti ama yapmadı. Tabanca elinde, öylece yolda durdu ve bekledi.

 

Yanındaki adam nerede?

Öldü.

Baban mıydı?

Evet. Babamdı.

Üzüldüm.

Ne yapacağımı bilmiyorum.

Bence, benimle gelmelisin.

İyi adamlardan biri misin sen?

Senin iyi adamlardan biri olup olmadığını nasıl bileceğim?

Bilmeyeceksin. Şansını deneyeceksin.

Ateşi taşıyor musunuz?

 

Türkçeleştiren: Sevin Okyay

Kanat Yayınları, 2011

 


D. H. Lawrence - Ölen Adam

D. H. Lawrence - Ölen Adam

 


Kudüs yakınlarında oturan bir köylü vardı… …yavru bir döğüş horozu satın almıştı…

Yoksuldu bu köylü

Köylünün bir karısı da vardı, kara kaşlı kara gözlü, pek de çalışkan olmayan tazece bir kadın...

 

…aynı sabah, bir adam, kendisini bağlı tutan uzun bir uykudan uyandı. Kayaların içine oyulmuş bir mağarada, uyuşmuş, üşümüş olarak uyandı.

 

Yalnızdı; ölmüş olduğu için de yalnızlığın bile ötesindeydi.

 

“Korkma.” dedi kefene sarınmış adam, “ölü değilim. Beni vaktinden önce gömdüler. Ben de onun için mezardan kalktım. Ancak beni bulurlarsa, her şeye baştan başlatacaklar…”

 

…ölmüş olan adam, ölmemiş olan nesnelerin, varoluşun içine büyük atılışlarını seyrediyordu ama var olmak, olmak için duydukları ürpertili isteği görmüyordu artık.

 

Gün batarken köylü eşeği ile birlikte evine döndü: “Efendi!” dedi, “cesedin bahçeden çalındığı söyleniyor, mezar da boş, askerler de yaka paça götürülüyor, yere batasıca Romalılar! Kadınlar da ağlamak üzere orada duruyor.”

Ölmüş olan adam, ölmemiş olan adama bakıyordu.

 

“Magdalene!” dedi, “Korkma sakın. Ben sağım. Beni pek tez gömdüler, onun için yeniden hayata döndüm. Sonra bir eve sığındım.”

 

…durmadan, konmadan gitmeliydi; çünkü durduğu anda, insanoğulları korkularıyla zorbalıklarının boğuntusunu onun çevresinde örüyorlardı. Dokunabileceği bir şey yoktu. Çünkü hepsi, çılgın bir benliğini berkitme tutkusu içinde, onu bir yüküm altında bırakarak, onun temel yalnızlığını bozmak istiyordu. Bir insanı, bütün insanları, bir yüküm altında bırakmak, şehirlerin, toplumların, ev sahiplerinin huyuydu. Çünkü erkekler olsun, kadınlar olsun kendi hiçliklerinin bencil korkusu ile çılgındılar. Kendi görevini düşündü; bütün insanları aşk yükümü altında bırakmağa nasıl çalışmış olduğunu... Eski gönül bulantısına tutuldu gene.

Eski yarasının gönül bulantısı yeniden başladı; adam dünyaya yeniden tiksintiyle, aşağılık değinişlerinden korkarak baktı.

 

II. BÖLÜM

Karanın içlerinden. Lübnan'ın görünmeyen karlarından kopup gelen rüzgâr soğuktu, kuvvetle esiyordu.

 

Kadın, ağır adımlarla, düşüne doğru ilerledi. Ama bir kesintinin de farkındaydı.

Bir şeylerin, kendisine, dokunacakmışçasına yaklaştığını duyuyordu ama eti hâlâ acıyla, çılgın bir “Noli me Tangere! Dokunma bana! Ne olur, bana dokunma!” buyruğuyla dokunmuş haldeydi.

 

Ölmüş olan adam, kıyıyı tepeden gören ağacın dibinde oturdu…

 

Yüzünü bir an kadından yana çevirerek, kendini bağışlatırcasına, “Beni öldürdüler!” dedi.

 

Türkçeleştiren: Bilge Karasu

Adam Yayınları, 1985

 


Samuel Beckett - Üçleme

Samuel Beckett - Üçleme

Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayan

 


Molloy (s. 7-182)

1

Annemin odasındayım. Şimdi burada yaşayan benim. Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Belki cankurtaranla…

…artık çalışmasını bilmiyorum. Bunun önemi yok galiba. Ben şimdi, elimde kalan şeylerden söz etmeyi, vedalaşmayı, ölümümü tamamlamayı yeğlerdim. Bunu istemiyorlar.

 

Şu karanlık şeyler nasıl da bir büyü taşıyor. Çünkü elveda demek zorunludur, zamanı geldiğinde elveda dememek budalalıktır.

 

Gün gelir dayanamaz, size kucak açmayan şu dünyada uyuz köpeklere kucak açar, onların sizi sevmelerine, sizin de onları sevmenize yetecek kadar kollarınızda taşır, sonra fırlatır atarsınız.

 

Kendimden söz etmemek için elimden geleni yaptığımı anlıyorsunuz işte. Biraz sonra ineklerden, gökyüzünden söz edeceğim, göreceksiniz.

 

Odayı betimleyecek miyim? Hayır. Buna ileride fırsatım olacak belki. Kim bilir ne zaman dünyaya yenik düşmüş, utanacak yüzü kalmamış, kuyruğu kıstırmış bir halde bu odaya sığınacağım. Evet, şu anda nereye gittiğimizi bildiğimize göre, gidelim bakalım. İlk zamanlarda nereye gittiğinizi bilmeniz ne güzeldir.

 

Birden anımsadım adımı, Molloy’du. Adım Molloy, diye haykırdım aniden, şimdi aklıma geldi.

 

(Bisikletle dolaşırken tutuklanıyor)

Gelecekte davranışlarıma daha bir çekidüzen vermemi öğütlediler.

 

Kimliksiz dolaşmam yasalara aykırıysa, kimlik edinmem için neden diretmediler?

 

Az öne adımı anımsayışım gibi tuhaf bir biçimde, bitmekte olan bugünün başında, annemi görmek için yola çıkışım geldi aklıma. Nedenlerim? Unutmuştum onları. Ama biliyordum, bildiğimi sanıyordum, annemin yanına, zorunluluğun itkisiyle bir an önce gidebilmem için, yalnızca yeniden bulmam gerekiyordu onları. Evet, nedenini bildiğinizde her şey kolaylaşıverir, sanki sihirli bir değnek değmiştir. Bütün iş, kendinizi adayacağınız azizi bulmakta; adamak, aptal bile olsa herkesin yapabileceği bir şey.

 

…kararlarımın ilginç bir özelliği vardı; tam bunları gerçekleştirmeyi düşünürken hep bir şeyler olur ve yaşama geçirilmeleri engellenirdi.

 

…uslu uslu sahibesinin ardında sürüklenen bir köpeği ezdim bisikletimle, bunu daha sonra anladım ve yere kapaklandım. Önlemleri de kararlar gibi özenle almak gerekiyor.

(bir köpeği eziyor, köpek çok yaşlıymış ve sahibi ona teşekkür ediyor)

Köpeğinizi hep bir ağacın altına gömersiniz, nedenini bilmiyorum.

 

Bazı insanlara göre değildir deniz; dağları ya da ovaları yeğler onlar. Ben kendimi başka yerlerden daha kötü hissetmem orada. Yaşamımın büyük kısmı, fırtına ve dinginliğin içindeki denizin gürültüsünü, kıyıya vurup kırılan dalgaların seslerini dinleyerek geçti, bu ürperen enginliğin önünde. Önünde mi, hayır, iç içeydim…

 

Nedendir bilmiyorum ama orman bir çukurla sona eriyordu, işte bu çukurun içinde ayırdına vardım başıma gelenlerin. Kuşkusuz oraya düşünce açmıştım gözlerimi, yoksa neden açacaktım ki?

 

2

Gece yarısı. Yağmur camları dövüyor. Sakinim. Her şey uyuyor.

Oğlum uyuyor. Uyusun. Bir gece gelecek, o da uyuyamayıp kalkacak ve çalışma masasına oturacak. Ben unutulmuş olacağım.

Adım Jacques Moran. Bu adla tanırlar beni.

 

Molloy ile ilgilenme emrini aldığım günü anımsıyorum. Bir pazar günüydü, yazdı.

 

En ağır, en koyu renkli pazarlıklarını giymişti; ne kadar keyfim kaçtı anlatamam. Ruh, paçavraları içinde sevince boğulurken dış görünüşün böylesine tumturaklı oluşu, oldum olası tiksindirin iştir beni.

 

Yaşamım bir yerlere akıp gidiyordu ama nereye gittiğini bilmiyordum ben. Yine de uyumayı başardım, acılar sınırsız olduğunda kolay şey değildir bu.

 

Malone Ölüyor (s. 185-298)

Yine de bir süre sonra büsbütün öleceğim sonunda. Gelecek ay belki.

 

Seksen yaş biçiyorum kendime ama kanıtlayamam bunu.

Bedenim insanların düşüncesizce kötürüm diye adlandırdıkları türden. Görünürde artık bir işlevi kalmamış gibi. Bazen artık sürünemiyorum diye hüzünleniyorum.

 

Yaşamak ve yaratmak. Çabaladım. Çabalamış olmalıyım. Yaratmak doğru bir sözcük değil belki. Yaşamak da öyle. Önemi yok bunun. Çabaladım. Ben çabaladıkça içimdeki ciddiyet canavarı homurdanıyor, kükrüyor, parçalıyordu beni.

Hastalığımdı bu benim. Başkaları nasıl frengili doğuyorsa ben de ciddi doğmuştum.

 

Adlandırılamayan (s. 301-

Neredeyim şimdi? Kimim şimdi? Ne zaman şimdi? Sormuyorum bunları kendime. Ben diyorum, ben. Ama inanmıyorum buna.

 

Tüm bu Murphy, Molloy ve Malone’lar kandıramaz beni. Zamanımı yitirdim onların yüzünden, boş yere acı çektim, onları anlattım durdum, oysa susabilmem için kendimden, yalnızca kendimden söz etmem gerekiyordu.

 

Türkçeleştiren: Uğur Ün

Ayrıntı Yayınları, 2. Basım, 2011


Stefan Zweig - Olağanüstü Bir Gece

 Stefan Zweig - Olağanüstü Bir Gece

 


(Baron Fredrich, mirasa konar ve ordudan ayrılarak bohem bir hayat yaşar. Yaşadığı hayatın tekdüzeliği onu kemirir. Rasgele bindiği bir faytonun sürücüsü “at yarışlarını mı” diye sorunca “evet” der ve yarışların yapıldığı yere gider. Soylu insanların yarış başladığı sırada heyecanlanıp kendinden geçmelerini ilgiyle izler. Gözleriyle takip ettiği bir adam, elindeki yarış kuponlarını yere düşürür. Kuponlardan biri Baronun ayağının dibine düşer. Baron, âdeti olmadığı üzere kuponu alır ve cebine koyar. Artık bir hırsızdır. Hikâye bu ya, çalınan kupon, yarışı kazanan ata oynanmıştır ve Baron bu yolla servetine servet katar. Günün ilerleyen saatlerinde panayır yerini gezer. Bir fahişe yanına yaklaşır. Gün boyu kendisine ilgi gösteren ilk kişi bu fahişeydi. Baron, kadına yüklüce para verir. Kadını takip eden bir-iki kişiyi fark eder, onlara da para verir. Parayı gören gözlerdeki parıltıyı görmek hoşuna gider. Başka insanlara da yardım eder. Etrafa para saçar. O gece yaşadıkları Baronun hayatında dönüm noktası olur. Artık insanlara yardım eden ve yalnızlık çekmeyen birine dönüşür.)

 

Aşağıdaki notlar, 1914 sonbaharında Rava-Ruska’da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmalarda şehit düşen Baron Friedrich Michael von R.’nin yazı masasında mühürlenmiş bir paketin içinde bulunuyordu.

 

7 Haziran 1913’te geçen o macerayı hâlâ ateşli bir tutkuyla yeni baştan yaşıyorum…

 

Otuz altı yaşıma girmiştim, annemle babam erken ölmüş ve tam reşit olduğum sıralarda bana bir servet bırakmışlardı…

 

O dönemde bazı yarı farkındalık anlarında bilincine tam varmadan içimde özlemini çektiğim şey arzulardan ziyade, arzulama arzusuydu; daha güçlü, daha bağımsız, daha tutkulu, daha doyumsuz istek duyma, daha yoğun yaşama, belki de acı çekme ihtiyacıydı. Fazlasıyla aklı başında bir yöntemle varoluşumdan bütün çelişkileri uzaklaştırmıştım ve bu çelişki yokluğu canlılığımı söndürüyordu. İsteklerimin giderek daha da azaldığını ve zayıfladığını, duygularıma bir tür donukluğun yerleştiğini görüyordum; belki de en iyisi şöyle ifade edecek olursam, bir tür ruhsal iktidarsızlık ve yaşamda tutkuyla yer alabilme yetersizliği hissettiğimi söyleyebilirim.

 

…doğrudan kendimi ilgilendiren şeylere karşı bile büyük bir kayıtsızlık içindeydim. Acı çekmek için bile yetersizdim.

 

Gerçek anlamda arzulamayı değil, sadece kadınların varlığıyla oluşan o sıcak esintide şehveti hissetmeyi seviyordum; heyecanlanmayı değil, sadece ilhamını seviyordum.

 

Ona neredeyse düşmanlıkla baktım. Fakat hem diri hem de yumuşacık dolgunluğuyla talepkâr bir cazibesi olan bu kadından yayılan güçlü ve kösnül çekimi; baş döndürücü, hayvansı etkiyi, içimdeki direnen yan bile algılıyordu.

 

Bakışları sürekli hareket halindeydi, her şeye dokunuyor, ama hiçbir şeyi sıkıca kavramıyorlardı…

 

Öyle hissediyordum ki, bende onlara korkunç yabancı gelen bir şeyler vardı, bu yüzden hiçbir şekilde aralarına karışamıyor, beni saran bu yoğun kitleden kopuk bir şekilde suyun üzerindeki bir yağ damlası gibi tek başıma yüzüyordum.

Fakat pes etmedim, daha fazla yalnız kalamazdım.

 

…bütün bakışlar üzerimden umursamazca kayıp gidiyordu. Kimse beni istemiyor, kimse bana yaklaşmıyordu.

 

…gizemli bir güç tarafından sürükleniyormuş gibi kadının peşinden gittim.

Birkaç kez etrafa baktı, duraksadı. Sonra sokağın bir maden kovuğu kadar karanlık görünen devamını işaret ederek, “O yana gidelim,” dedi, “sirkin arka tarafı iyice karanlıktır.”

Bir karşılık veremedim. Bu karşılaşmadaki dehşet verici bayağılık beni uyuşturmuştu.

 

Ve aniden –çakan bir şimşeğin yeryüzünü bembeyaz bir ışığa boğması gibi– her şeyi anladım, her şeyi sezdim: Kadın beni bir av gibi daha önceden kararlaştırılmış bir noktaya doğru tuzağa sürüyordu ve pezevenkleri peşimizdeydiler.

 

…adamlardan biri omzuma dokunarak beni öne doğru itti. “Yürü bakalım,” dedi.

 

…bu iki adama karşı kardeşçe bir merhamet kapladı. Bu aç, çulsuz, zavallı tiplerin benim gibi aşırı tok bir asalaktan istedikleri neydi ki: Birkaç kron, birkaç sefil kron.

 

Bu zavallı acemi zorbaların nasıl sıkıntıya girdiklerini gördüm ve aramızdaki sessizliğin tekrar yumuşamasını izledim.

Ve nihayet, nihayet sabırsızlıkla beklemekte oldukları sözcüğü söyledim. “Ben… ben size… yüz kron vereyim.” Üçü de irkilerek birbirlerine baktılar. Tam her şeyi kaybettiklerini sandıkları anda bu kadar çoğunu beklememişlerdi. Sonunda huzursuz bakışlı ve çiçek bozuğu suratlı olan kendini toparladı. İki kez lafa girmeye hazırlandı. Boğazından ses çıkmıyordu.

“İki yüz kron!” dedi sonunda, bunu söylerken nasıl utandığını gördüm. “Kesin ama şunu,” diye, birden kadın araya girdi. “Hiçbir şey vermeden çekip gitmediğine şükredin. Bir şey yapmadı ki, bana dokunmadı bile. Fazla yüksekten attınız.”

 

Çalıntı paraların arasından iki banknot çekip uzattım. Adam parayı alırken elinde olmadan “Teşekkürler,” dedi ve hemen başını çevirdi. Tehditle alınmış bir para için teşekkür etmenin gülünçlüğünü kendi de fark etmişti. Utanmıştı –ah, bu gece her şeyi hissediyordum, her şey kendini bana açıyordu–

 

Prater’in çıkışındaki satış tezgâhlarından birinde mallarının üzerine eğilmiş, yorgunluktan iki büklüm bir satıcı kadın gördüm.

…birkaç kuruş için sabahtan beri oradaydı herhalde ve artık yorgunluk belini bükmüştü. Ben sevinçliysem sen niye sevinmeyesin, diye düşündüm. Bir parça kek alıp önüne bir banknot bıraktım.

 

Ak saçlı, somurtkan ve aksak bir baloncu elinde koca bir demet renkli balonla topallaya topallaya evine dönüyordu artık, gün boyu yaptığı işten memnun olmadığı belliydi. Yanına gittim. “Balonları alıyorum,” dedim.

 

Bezginlikle Prater sokaklarını süpüren bir temizlik işçisinin yanına gittim. Herhalde ona yol soracağımı sanarak asık suratla yüzüme baktı, gülümseyerek bir yirmi kronluk uzattım ona.

…bir fahişenin, iki sokak lambası yakıcısının yanına gidip onlara birer banknot uzattım, zemin kattaki bir fırının penceresinden içeri birkaç tane fırlattım ve arkamda hayret, şükran, sevinç karışımı duygular bırakarak bu şekilde yürüdüm de yürüdüm. Sonunda banknotları tek tek buruşturarak sokağın ortasına, sonra bir kilisenin basamaklarına savurdum…

 

Paranın tümünü nerede ve nasıl dağıttığımı artık hatırlamıyorum, ama kâğıt paralardan sonra en sonunda cebimdeki gümüş bozuklukları da verdiğimi biliyorum.

 

Hayır, artık asla o insan olmak istemiyordum, geçmişteki o hatasız, duygusuz, dünyadan kopuk centilmen olmak istemiyordum, suçun ve dehşetin tüm derinliklerine dalacak olsam da artık gerçek yaşamı istiyordum!

 

Açlıkla bir vitrini seyreden birinin bakışları beni kahreder, bir köpeğin neşeyle sıçrayışı büyüleyebilir. Bir anda her şeyi görmeye başladım, artık hiçbir şey sıradan değil benim için.

 

İnsanların geçmişte kalan her şeyin hep bir hata ve ileriye bir hazırlıktan ibaret olduğunu sanmaları genel bir delilik hali herhalde…

Türkçeleştiren: İlknur İgan

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. Basım, 2006