Wittgenstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Wittgenstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2015 Salı

Ludwig Wittgenstein - Renkler Üzerin Notlar

 Ludwig Wittgenstein - Renkler Üzerin Notlar

32. Önermeler çoğu zaman mantığın ve duyumsamanın sınırlarında kullanılır, öyle ki anlamları bu sınırların üzerinde gidip gelerek değişiklik arz eder. (s. 14)
…mantıksal olanı deneyim önermesinden ayıran kullanımdır.

53. …fenomenoloji yoktur, fakat gerçekte fenomenolojik sorunlar vardır. (s. 17)

61. İnsan, renk kavramlarımızın incelenmesinin bizleri sonunda her uzamsal ya da fiziksel anlamdan bağımsız olan görsel imgemizin yerlerinin renklerine götürdüğüne inanmaya meyillidir; çünkü burada ne ışıklandırma, ne gölgeler ne de parıltı vardır vs. (s. 19)

66. …bizlerin renk kavramlarından farklı renk kavramlarına sahip insanlar olduğu düşünülemez mi? (s. 20)

72. …renk kavramları üzerine bakma yoluyla bir şey öğrenilemez. (s. 22)

77. Normal görenle renk körü, renk körlüğü üzerine aynı kavramlara mı sahiptir? (s. 23)

(3. bölüm)
19. Önermelerin çoğu zaman mantık ve duyumsamanın sınırlarında kullanıldıklarını, öyle ki anlamları bu sınırda durmadan değişiklik gösterdiğini ve bunların bazen bir normun ifadesi olduğunu bazen de deneyim ifadesi olarak kullanıldıklarını itiraf etmek zorunda değil miyim?
Çünkü mantıksal önermeyi deneyim önermesinden ayıran şey düşünce değil onun kullanımıdır.

20. Yanlış tasarım yanıltır, doğru tasarım yardımcı olur. (s. 30-31)

33. Felsefi belirsizlik insana acı çektirir.

61. …insan renk isimlerinin anlamlarını nasıl öğreniyor?

71. Renk kavramlarına, duyu kavramlarıma benzer şekilde davranıyorum.

187. Duru olan beyaz bir su düşünülemez.
Beyaz, duru olan bir şeyin nasıl gözüktüğü betimlenemez.

188. …bir renk kuramı bulmak istemiyoruz, aksine renk kavramlarının mantığını bulmak istiyoruz. (s. 66)

248. …fenomenoloji yoktur, fakat fenomenolojik sorunlar vardır. (s. 75)

297. …insanların aldatmaya yatkın olabileceklerini düşünmek de aldatmanın bir parçasıdır.

---

Bemerkungen über die Farben
Türkçeleştiren: Ahmet Sarı
Salkımsöğüt Yayınları

Ankara 2007

11 Eylül 2015 Cuma

Ludwig Wittgenstein


Dile Dayalı Yeni Bir A Priori Anlayışı
Wittgenstein I


Ludwig Wittgenstein (1889-1951)
Babası, mühendis ve sanayiciydi. Annesi müziğe çok meraklıydı. Ludwig’de müzik dâhil pek çok alanda sahip olduğu yeteneklerini geliştirme fırsatı buldu.
Mühendislik eğitimi almak üzere Berlin Üniversitesi’ne gitti. Zamanla matematiğe yoğunlaştı. Frege’nin tavsiyesiyle Russell ile tanışmak üzere Cambridge’e gitti.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, yaklaşık bir yılını savaş esiri olarak bir İtalyan esir kampında geçirdi. Bu esirlik döneminde, Tractatus’u tamamladı. Bu eserinde ele aldığı konuları nihaî olarak çözdüğüne ikna olarak felsefeyi bıraktı ve Avusturya köylerinde öğretmenlik yapmaya başladı.
Viyana Çevresi’nin ısrarıyla kabuğundan çıktı. 1924 - 1932 yılları arasında tartışmalara katıldı.
1929 yılında Cambridge’den aldığı davet üzerine, akademik hayata geri döndü. Hayatının geri kalanını Cambridge’de geçirdi. Bu dönemde hiçbir yayın yapmadı.

Yaşam, Felsefe ve Konuşma
Wittgenstein’ın felsefe çalışmalarında temel kaygısının “Nasıl yaşamalıyız?” sorusuna bir cevap bulmak olduğu söylenebilir. Wittgenstein’ın konuya yaklaşımının daha çok neyin söylenemeyeceğini açığa çıkarmak olduğu söylenebilir. Söylenebilir olanı söylenemez olandan ayırmak, Wittgenstein’ın felsefî projesine ana rengini vermektedir.
Wittgenstein, neyin düşünülemez olduğunu dilin sınırları içerisinde belirlemeye çalışır. Tractatus’un temel meselesi budur.

Mantık ve Dil
Felsefî sorunların ortaya çıkmasının nedeni, dilin mantığının yanlış anlaşılmasıdır. Dilin mantığını açıklığa kavuşturabilirsek, dilin sınırlarını da görmüş oluruz.

Dünya, Dil ve Resmetme
Resimler ve resmedilenler arasındaki resmetme bağıntısından söz edilebilmesi, resim ile resmedilen arasında ortak bir şeyin olmasına bağlıdır. Bu ortak şey, resimsel biçimdir. Wittgenstein’a göre, her bir resim mantıksal bir resimdir. Mantıksal resimler, dünyayı doğru ya da yanlış resmedebilir. Resimler neyi resmederlerse etsinler, olguların bu resmedilenden farklı olabileceği düşünülebilir.

2.202 Bir resim mantıksal uzayda olanaklı bir durumu temsil eder.
O halde bir resmin doğru ya da yanlış olmasından nasıl söz edilebilir?
2.223 Bir resmin doğru veya yanlış olduğunu söyleyebilmek için onu gerçeklikle karşılaştırmalıyız.
2.224 Sadece resme bakarak resmin doğru veya yanlış olup olmadığını söylememiz mümkün değildir.
2.225   A priori olarak doğru olan resimler yoktur.
Eğer Wittgenstein haklı ise bu, akılcı tüm epistemoloji anlayışlarının yanlış yolda olduğunu gösterir.

Düşünce ve Dil
3. Olguların mantıksal resmi bir düşüncedir.
Wittgenstein’a göre düşüncelerimiz de birer resimdir. Dolayısıyla da olanaklı olgu durumlarını resmederler.
Düşünceler ifadelerini algılanabilir işaretlerde, dilde, bulur. Bu yolla iletilirler.
Wittgenstein, -mantığı kolay kavranamadığı için- dilin düşünceyi gizlediğini öne sürer.
Wittgensten, dilin yüzeysel grameri ile dilin mantığını birbirinden ayırır. Modern mantığın, dilin içsel yapısını yansıtmakta yetkin olduğunu savunur.
Dilin sakladığı düşünceyi açığa çıkarmak, bir çözümlemeyi gerektirir.
Dil, bir resim olduğuna göre, belli unsurları ve bu unsurların belli bir düzenlenişini içermelidir. Wittgenstein, bir önermeyi oluşturan temel unsurların adlar olduğunu söyler. Gündelik dilde karşımıza çıkan diğer sözler önermenin aslî unsurları değildir. İsimler, nesnelere işaret ederler. Bir başka ifadeyle, adların anlamları nesnelerdir.
Doğru cümleler olguları temsil eder. Bu nedenle dünya nesnelerin değil, olguların toplamıdır ve de olduğu gibi olandır denilmektedir.
Wittgenstein, karmaşık ya da bileşik önermelerin çözümlenmesi sonucu atomsal ya da temel önermelere varacağımızı söyler. Temel önermeler, adların dolaysızca ilişkilendirildiği basit önermelerdir. Bir başka deyişle, temel önermelerin doğruluk değerleri birbirlerinden bağımsızdır.
İşte bu önermeler, mantıksal atomculukun tam bir tarifini içerir. Atomsal olgular arasında, mantıksal - zorunlu bağlar bulunmamaktadır.

Mantıksal Doğruluk
Basit (temel) önermeler söz konusu olduğunda, iki ayrı olanaklılık vardır: Önerme doğru olabilir veya önerme yanlış olabilir.
Bileşik önermeler söz konusu olduğunda, basit önermelerin aldıkları farklı doğruluk değerleri, bir doğruluk tablosunun farklı satırlarını oluşturur. Bu şekilde oluşturulan her bir satır, bize olanaklı bir dünya verir.

Bileşik önermelerin kuruluşunda kullanılan önerme eklemleri, önermelerin içeriğine ait değildir; önermelerin yapılarının bir parçasıdır.
Mantıksal doğru ve mantıksal yanlış önermeler, bileşik önermeler olmak durumundadır. Basit (temel) önermeler, olguları resmettikleri için olumsaldır ve mantıksal olarak doğru ya da yanlış olamaz.
Totolojiler ve çelişkiler, bir olguyu resmetmez.

Söyleme ve Gösterme
Wittgenstein’a göre önermeler bir şey söyler ve gösterir.
Önermeyi anlamak, onun anlamını kavramaktır. Önermenin anlamını kavramak ise eğer önerme doğru ise şeylerin nasıl olması gerektiğini anlamaktır. Önermeyi anlamak o önermenin doğru olduğu anlamına gelmez. Önermenin söylediği, kendi anlamıdır.
Totolojiler, mantıksal (zorunlu) önermelerdir. Tractatus’a göre, tüm mantıksal çıkarım kuralları, bir totoloji biçiminde ifade edilebilir.
Wittgenstein niceleyici içeren tümel ya da tikel önermelerin de basit önermelere çözümlenebileceğini savunmuştur. Örneğin “∀x Fx” (Tüm x’ler için x F’tir) biçimindeki bir önerme “(Fa ve Fb ve Fc ve...)” bileşik önermesine dönüştürülerek çözümlenebilir.
Mantıksal önermelerin doğruluğuna, sadece işaretlerin dizilimine (sentaksa) bakarak karar verilebilir. Bu itibarla da mantıksal önermeler a priori önermelerdir. Doğruluklarına karar vermek için, gerçeklikle bir karşılaştırma yapmak gereksizdir. Bu itibarla mantıksal uzayın yapısı, mantıksal doğruluk üzerinden tam olarak bilinebilirdir.

Düşüncenin Sınırlanması
Elimizde, tüm temel önermelerin bulunduğunu varsayalım. Bu durumda, olanaklı tüm önermeleri içeren bir küme oluşturabiliriz. Bu olanaklı önermelerin dışında kalan, sadece anlamsız olandır. Dolayısıyla, düşünülebilir olanın sınırı dilin içerisinden çizilmiş olmaktadır. Söylenemez bir şeyi söylemeye kalktığımızda bu sınır, kendini gösterecektir.
6.5 Cevap sözcüklere dökülemediğinde, soru da sözcüklere dökülemez.
Bilmece yoktur.
Totolojiler ve çelişkiler bir yana bırakılırsa söylenilebilir olan, olguları resmedendir. Olguları resmeden doğru önermelerin toplamı bize, bilim dediğimiz etkinliğin alanını verir.
Felsefe, düşüncelerin mantıksal olarak açıklığa kavuşturulmasını amaçlar.
Felsefe, “felsefî önermeler”le değil, önermelerin açıklığa kavuşturulması ile nihayet bulur.

Ahlâk Felsefesi
Tractatus’a bakarak Wittgenstein’ın ahlak felsefesine katkısı hakkında ne söyleyebiliriz? Kendisi, Tractatus’un yayınlanma sürecinde bir yayıncıya “Burada sunulan tüm yazmadıklarım ve (işte bu ikinci kısım asıl önemli olandır). Benim kitabım ahlâk felsefesi ile ilgili olana kendi içinden bir sınır çekmektedir” demiştir. Tractatus’taki 7. önerme, Wittgenstein’ın ahlaka dair söylediğidir: Üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı. (Wovon man nicht sprechen kann, darüber muß man schweigen).
6.41 Dünyanın anlamı dünyanın dışında yer almalıdır.
6.421 Açıktır ki etik sözcüklere dökülemez.
Etik aşkınsaldır.

Dil Oyunları
Wittgenstein II
Wittgenstein’ın ölümünden sonra yayımlanan Philosophische Untersuchungen’de (Felsefî Soruşturmalar) Tractatus’ta savunduğu bazı görüşleri kıyasıya eleştirir.
Tractatus’un yüklemler mantığı söz konusu olduğunda işe yaramaz.
Wittgenstein, resim kuramının kendisinde ve buna bağlı olarak geliştirdiği ad ve nesne anlayışında bir sorun olduğunu düşünmüştür.
İletişim sırasında kullanılagelen öyle ifadeler, öyle mimikler, öyle jestler bulunmaktadır ki bir anlamı gayet güzel iletebilmektedir. Öyleyse Tractatus’taki mantıksal çözümleme, dilin özünü açığa çıkarmakta yetersiz kalmış görünmektedir.

Felsefî Yanılsama
Gündelik dil yanıltıcıdır ve dilin gerçek mantığını saklamaktadır. Modern mantık, bu konuda bize yardımcı olmaktadır.
İşte bu yol, yanılsamaya giden yoldur. Biz, yüzeysel olarak ortada olanın altında bir şeyi arama ve bir tür çözümleme ile onu bulmaya çalışıyoruzdur.
“Öz bizden saklanmaktadır.”
Dilin bir mantığı olması gerektiği, önermelerin mantıksal bir formunun olması gerektiği, adların nesneleri temsil etmesi gerektiği fikri bizi ele geçirmiştir. Bu nedenle biz, dili betimlemeye (tasvîr etmeye) çalışmaktan çok, dilin ne olması gerektiğini dile dayatmaya çalışmışızdır. İşte, Tractatus’ta yanlış olan budur.
Felsefe, zekâmızın dil vasıtasıyla büyülenmesine karşı verilen bir savaştır.
Felsefe, dilin fiilî kullanımına hiçbir surette karışmaz. En nihayetinde sadece onu tasvir edebilir.

Dil Oyunları
Bir dil oyunu, yazılı ya da sözlü olarak ifade edilen sözcükleri içeren bir etkinliktir. Sözcükler, bu etkinlik içerisinde bir yere sahiptir ve gönderme yaptıkları işaret ettikleri, şeylere bu sayede işaret eder.
Bir ad ve onu niteleyen bir veya daha fazla sayıda sözcükten oluşan bir önerme/cümle söz konusu olduğunda, önermenin gönderimi, salt sözcüklerin anlamına bağlı olarak değil, daha genel olarak anlam bağlamına bağlı olarak karşılık bulmaktadır (örnek olarak: “beş kırmızı elma” örnek cümledeki “beş” ve “kırmızı” sözcüklerinin anlamlarının bir önemi yoktur, cümlede nasıl kullanıldıklarıdır bizim için önemli olan). Sayıyı bir nesne olarak düşünmeye başladığımızda sorunlar çıkmaya başlar. Bu nesne nasıl bir nesnedir? Nerededir? Ben onu nasıl bilirim?
Genel bir anlam kuramı peşinde koşmak, sözcüklerin işlevini anlamamaktan kaynaklanmaktadır.

Örnekleyerek Tanımlama
İsimler dil için esastır. Biz adları belli bir yöntemle öğrenir ve dili öğrenenlere öğretiriz. Bu yöntem, örnekleyerek (göstererek) tanımlama yöntemidir.
Wittgenstein, söz konusu sözcüğün öğrenilmesinin, sözcüğün içinde kullanıldığı dil oyununda üstlendiği rolün anlaşılmasına bağlı olduğunu, bu itibarla da örnekleyerek tanımlamanın dil için temel olamayacağını düşünmektedir.
Bu durumda dil oyunlarının nasıl başladığı sorulabilir? Eğer dil oyunlarının, örnekleyerek tanımlamaya önceliği var ise dil nasıl öğrenilebilmektedir? Wittgenstein dilin öğretilmesinin öncelikle dilin açıklanmasını değil, bir tür talimi (eğitimi) içerdiğini ifade eder.
Dilin kapısı eğitimdir.

Nesneler ve Adlar
Tractatus’ta Wittgentein, adların nesnelere işaret ettiğini söylemekteydi.
Wittgenstein, bir adın anlamı ile neyi kastettiğimizi açıklamaya çalışır. Bir adın anlamı ile o adı taşıyan şey, bir ve aynı değildir. Çünkü bir adı taşıyan bir kişi öldüğünde adın anlamı ortadan kalkmaz. Eğer adın anlamı, adı taşıyan değilse nedir? Wittgenstein’ın görüşüne göre bir sözcüğün anlamı onun dildeki kullanımıdır. Buradan anlaşılan, adların (genelde de sözcüklerin) anlamı onların işaret ettiği basit nesneler değildir. Söz konusu anlamlar dil oyunları içerisinde belirlenmektedir.

Ailevi Benzerlikler
Düşünmeyin, fakat bakın!
Düşündükçe açıklamaların ve kuramların peşine düşeriz, bu bizi yanılsamalara götürür. Olanı değil, olması gerekeni düşünüp bununla önümüzde olanı kıyaslama eğilimine gireriz. Davet edildiğimize odaklanmalı ve olanı tasvir etmeliyiz.
Sonuç olarak dil ideal, kesin sınırları olan bir kalkül değildir. Dil, sonsuz çeşitlilikte etkinlikler (yaşam formları) içerisinde şekil alır, değişir, gelişir ve ailevi benzerlikler üzerinden bize bir bütün olarak görünür. Dili bu şekilde anlamamak bizi birtakım şişelerin içerisine birer sinek gibi tıkıştırıverir.

Kural İzleme ve Kesinlik
Bir yön tabelası ile karşılaştığınızda ne yaparsınız? Eğer tabelada yazan yere gitmek istiyorsanız okun gösterdi yöne gidersiniz? Witgenstein burada “Neden” sorusunu sorar. Siz belli uzlaşımlara uygun olarak hareket etmek konusunda bir talime tâbî tutulmuşsunuzdur. Biz kendimizi bir topluluğun içerisinde belli şeyleri doğru varsayar, belli kuralları izler olarak buluruz. Kural izleme, bir topluluk içerisinde öğrenilen bir pratiktir. Dil oyunları söz konusu yaşam biçimleri içerisinde oynanır.
Kendimizi bu yaşam biçimlerinin içerisinde buluyorsak ve bazı şeyleri ister istemez varsayıyorsak, bunlardan şüphe edemez miyiz? Wittgenstein, şüphe edebilmek için bile bazı şeylere inanıyor olmamız gerektiğini söyler.
Wittgenstein söz konusu bu mirası oluşturan önermeleri test ederek, araştırarak, doğruluklarına karar vererek edinmediğimiz için bir tür mitoloji olarak adlandırır. Bu anlamda, farklı mitolojilere inanan iki kişi belli bir konuyu tartışabilirler.
Bizim yaşam biçimimizin dayandığı ve varlıklarından şüphe duymadığımız kesin inançlarımız vardır ve fakat bu inançlar temelsizdir. Bir temel arama çabası ise beyhudedir.

---
Çağdaş Felsefe I
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Ayhan Çitil
Anadolu Üniversitesi Yayınları, Yayın Nu: 2446
Eskişehir, Nisan 2012


15 Mayıs 2013 Çarşamba

Wittgenstein’ın Maşası


David Edmonds & John Eidinow – Wittgenstein’ın Maşası

25 Ekim 1946, Cuma akşamı

Cambridge Ahlak Bilimi Kulübü mutat toplantılarından birini yapıyordu.

O akşam konuk konuşmacı,
Felsefi Sorunlar Var Mıdır? Başlıklı bildirisini sunmak üzere (orada bulunan) Karl Popper’di.
Dinleyiciler arasında kulüp başkanı Ludwig Wittgenstein da vardı.

Ayrıca Bertrand Russell da toplantı da mevcuttu. (s. 11)

Popper ve Wittgenstein’ın felsefenin temel doğası –gerçekten felsefi sorunlar mı var (Popper) yoksa bunlar sadece bilmeceler mi (Wittgenstein)- konusunda hararetli bir tartışmaya (girdiler).

Popper olayı kendi ifadesiyle
Bitmeyen Arayış’ta aktarmıştır.
Popper’in hatırladığı kadarıyla Wittgenstein “sinirli sinirli maşayla oynuyordu”… (s. 12)

Toplantıya katılmış olan Peter Geach, Popper’in hikâyesini “baştan sona yanlış” ilan etti. (s. 13)

(Wittgenstein) “Kıçından daha yükseğe sıçramaya uğraşma.” Bunu, Popper gibi dünyayı değiştirebileceğini düşünen filozoflar için söylemiş. (s. 23)

İlerleyen sayfalarda konuşmanın/tartışmanın tanıkları üzerinde duruluyor (s. 25-30). Popper, Wittgenstein ve Russell hakkında detay bilgiler veriliyor (s. 40-60)

19. yüzyılın sonunda Wittgenstein’lar Avusturya’nın süper zenginleri arasındaki yerlerini almışlardı, Rotschild ailesinin Viyana kolundan sonra ikinci sırada geliyorlardı. (s. 76)

Wittgensteinların evi önde gelen müzik salonlarındandı.
Brahms’ın Klarnet Dörtlüsü’nün ilk performansı burada gerçekleşmişti. …Mahler, evin düzenli konukları arasındaydı.
Richard Strauss, Ludwig’in ağabeyi Paul’le düetler yapardı.
Paul Birinci Dünya Savaşı’nda sağ kolunu kaybetmiş ve Ravel onun için, Sol El İçin Piyano Konçertosu’nu yazmıştı. (s. 77)

Wittgenstein’ın babası 1913’te kanserden öldü.
Wittgenstein bütün parasını kardeşlerine bıraktı.

“Tractatus kafe kokuyordu,” Popper (s. 83)

Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılan Wittgenstein, savaş boyunca cephede Tractatus üzerinde çalışmıştı…

Popper, savaşa katılmamıştı…

S. 100’dan sonra Popper hakkında malumat okuyoruz, kibirli pislik intibaı bırakıyor bu sayfalardaki Popper profili.

S. 60’tan sonra, Iris Murdoch’un üzerindeki Wittgenstein etkisi (Ağ).

Wittgenstein, 1929’da Cambridge’e döndüğünden beri Tractatus’ta değindiği fikirlerin çoğunu terketmiş, (Öncesi Witgenstein I, sonrası ise Witgenstein II diye yaftalanmış Russell tarafından).(s. 193)

…Wittgenstein II’de bir resim olarak dil metaforunun yerini bir alet olarak dil metaforu almıştır. Bir terimin anlamını öğrenmek istiyorsak neye karşılık geldiğini sormamalı; halihazırda nasıl kullanıldığını incelemeliyiz. (s. 195)

Russell ve ilk dönem Wittgenstein günlük dilin, altında yatan mantıksal yapıyı gizlediğine inanırlardı.

İkinci dönem Wittgenstein, dilin bir şekilde nesneler dünyasına zincirlenmiş olduğunu değil, gramerin özerk olduğunu –serbestçe hareket ettiğini- savunuyordu.

Wittgenstein II, yapmamız gereken şeyin, dilimizin bizi büyülemesiyle savaşmak olduğunu düşünüyordu.

“…bir olay cazip bir yoruma yol açıyorsa, o zaman bu yorumun genelde görülen şeyleri çarpıtmasına izin verilir.” Popper

Popper'in yaptığı da tam olarak buydu.

Türkçeleştiren: Aslı Biçen
Yapı Kredi Yayınları
2. Baskı, Haziran 2004

24 Nisan 2012 Salı

Ludwig Wittgenstein – Tractatus Logico-Philosophicus


Ludwig Wittgenstein – Tractatus Logico-Philosophicus

1
Dünya olduğu gibi olan her şeydir.

2.02
Nesne yalındır.

2.021
Nesneler dünyanın tözünü oluştururlar.

2.025
O, biçim ve içeriktir.

2.063
Toplam gerçeklik dünyandır.

2.1
Olguların tasarımlarını kurarız.

2.141
Tasarım bir olgudur.

2. 221
Tasarımın ortaya koyduğu, anlamıdır.

3
Olguların mantıksal tasarımı düşüncedir.

4
Düşünce, anlamlı tümcedir.

4.001
Tümcelerin toplamı dildir.

4.002
Gündelik dil, insan örgenliğinin bir parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir.
Ondan, dilin mantığını dolaysız olarak çıkarmak, insan için olanaksızdır.
Dil düşünceyi örter.

4.003
Ve şu anda şaşmamalı ki, en derin sorunlar aslında hiç sorun değildir.

4.01
Tümce gerçekliğin bir tasarımıdır.

4.11
Doğru tümcelerin toplamı, toplam doğa bilimi (ya da doğa bilimlerinin toplamıdır)

4.111
Felsefe, doğa bilimlerinden biri değildir.

4.112
Felsefenin amacı, düşüncelerin mantıksal açıklığıdır.
Felsefe bir öğreti değil, etkinliktir.
Felsefe yapıtı özünde açımlamalardan oluşur.
Felsefenin sonucu, felsefe tümceleri değil, tümcelerin açık hale gelmesidir.
Felsefe, başka türlü sanki bulanık ve kaypak olan düşünceleri, açık kılmalı, keskin olarak sınırlamalıdır.

4.1121
Bilgi kuramı psikolojinin felsefesidir.

4.461
Tümce söylediğini gösterir.
Yineleme ve çelişme ise hiçbir şey söylemediklerini.
Yinelemenin doğruluk koşulu yoktur, çünkü koşulsuz olarak doğrudur.
Çelişme ise hiçbir koşul altında doğru değildir.
Yineleme ve çelişme anlamsızdır.

5
Tümce, temel tümcelerin doğruluk işlevidir.

5.621
Dünya ile yaşam birdir.

5.63
Ben dünyamım (küçük evren)

5. 631
Düşünen tasarımlayan özne yoktur.

5.641
Ben, felsefeye dünyanın benim dünyam olmasıyla girer.
Felsefi ben, insan değildir.
O, doğa ötesi öznedir.
Dünyanın sınırı, bir parçası değil.

6.1
Mantığın tümceleri yinelemelerdir.

6.11
Mantığın tümceleri bu yüzden hiçbir şey söylemezler.

6.12
Mantığın tümcelerinin yinelemeler olduğunu, dilin, dünyanın, biçimsel-mantıksal-nitelikleri gösterir.

6.124
Mantıksal tümceler dünyanın yapı-iskelesini betimlerler, ya da, daha doğrusu, onu ortaya koyarlar. Onlar hiçbir şeyi “ele al”mazlar.

6.13
Mantık, bir öğreti değil dünyanın bir ayna tasarımıdır.
Mantık, aşkındır.

6.234
Matematik, mantığın bir yöntemidir.

6.3
…mantığın dışında her şey rastlantıdır.

6.373
Dünya, istemimden bağımsızdır.

6.421
Açık ki etik söylenmeye gelmez.
Etik aşkındır (etik ile estetik birdir)

6.5
Dile getirilmeyen bir yanıtın sorusu da dile getirilmez.
Gizem yoktur.
Bir soru sorulabiliyorsa, yanıtlanabilir de.

6.522
Dile getirilemeyen vardır gene de. Bu kendisini gösterir. Gizemli olandır o.

6.53
Felsefede doğru yöntem aslında şu olurdu: Söylenebilir olandan, yani doğa bilimi tümcelerinden, yani felsefeyle hiçbir ilgisi olmayan bir şeyden, başka bir şey söylememek, sonra her seferinde de, başka birisi doğa ötesi bir şey söylemeye kalkıştığında, ona, tümcelerindeki belli imlere hiçbir imlem bağlamamış olduğunu göstermek. Bu yöntem ona doyurucu gelmeyecektir. Ona felsefe öğrettiğimiz duygusunu duymayacaktır, ama tamda doğru yöntem bu olurdu.

7
Üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı
---


Çeviren: Oruç Aruoba
Metis Yayınları






18 Eylül 2011 Pazar

Ludwig Wittgenstein – Kesinlik Üzerine + Kültür ve Değer

Ludwig Wittgenstein – Kesinlik Üzerine + Kültür ve Değer


Wissen(Alm): Bilmek
Videre(L): Görmek

Her şeyden kuşkulanmaya çalıştığımızda, herhangi bir şeyden kuşkulanacak kadar ilerleyemezsiniz. Kuşku oyununun kendisi kesinliği varsayar.

Kuşku inançtan sonra gelir.

Tam bir kesinlikle eylemde bulunurum. Fakat bu kesinlik benim kendimindir.

Neyi biliyorsam ona inanırım.

‘Kesin’ sözcüğüyle, tamamen ikna olmayı, hiç kuşku bulunmamasını ifade ederiz ve böylelikle başkalarını ikna etme arayışına gireriz. Bu öznel kesinliktir.

Yeryüzünün var olması, inancımızın kalkış noktasını oluşturan bütün resmin bir parçasıdır.

Söylediklerimiz mânâsını yaptıklarımızın geri kalanından alır.

İyi temellendirilmiş inancın temelinde, temellendirilmemiş inanç yatar.

Biliyorum = Ona bir kesinlik olarak aşinayım.

Bilgi, nihayetinde kabul etmeye dayanır.

Bütün psikolojik terimler, dikkatimizi gerçekten önemli olan şeyden uzaklaştırır yalnızca.

Bir dil oyunu ancak insan bir şeye güvenirse mümkündür (‘güvenebiliyorsa’ demedim).

Kuşkunun kendisi ancak kuşkunun ötesindeki bir şeye dayanır.

Dil oyunu temellere dayanmaz. O makul ( ya da makul değil) değildir.

Bilme kavramı, dil oyunu kavramıyla bir çift oluşturur.

Herkesin kendi adını en büyük kesinlikle bilmesi, insan adlarıyla oynanan dil oyununun bir parçasıdır.

Dil ancak kendine rağmen bir temelden söz edebiliyorsa(ancak bu yolla bir temelden söz edebiliyoruz), o temelden ancak ve sadece dile bağlı olarak bilgi sahibi isek, o bir temel değildir, ki bir temel olarak işaret ettiklerimiz bu alanın dışında değildir.

Birbiriyle uzlaştırılamaycak iki ilkenin gerçekten karşı karşıya geldiği yerde, iki taraf da diğerini budala ve sapkın ilan eder.

Sebeplerin bittiği yerde kandırma başlar.

Sonu olmayan bir kuşku, kuşku bile değildir.

Kültür ve Değer

Trajedi, Yahudice olmayan bir şeydir.

İyi olan, kutsaldır da. Tuhaf ama bu benim etik anlayışımı da özetliyor.

Şeyler gözümüzün önündedir, herhangi bir örtüyle gizlenmemiştir. –Din ile sanatın ayrıldığı yer burasıdır.

Kültürün ortadan kalkmasının insan değerinin ortadan kalkması anlamına gelmediği, yalnızca bu değeri ifade etmenin bazı araçlarının ortadan kalkması anlamına geldiği benim için açık olmakla birlikte, Avrupa uygarlığının akışını duygudaşlıkla düşünmediğim, eğer bu uygarlığın amaçları varsa bunları anlamadığım olgusu değişmiyor. Bu yüzden, aslında yerkürenin çeşitli köşelerine dağılmış dostlar için yazıyorum.

Bir merdivenle ulaşılabilecek hiçbir şey beni ilgilendirmiyor.

Bir kitap yalnızca birkaç okuyucu için yazılmışsa, bu, tam da o kitabı yalnızca birkaç kişinin anlamasında kendini gösterecektir. Kitap onu anlayanlarla anlamayanları otomatik olarak ayırmalıdır. Önsöz de yalnızca kitabı anlayacak durumda olanlar için yazılır.

Birine anlamadığı bir şey söylemenin mânâsı yoktur –onu anlamayacağını ekleseniz bile. (Sevdiğiniz biri söz konusu olduğunda bunu sık sık yaparsınız).

Ruhu apaçık sergilemeyi istemek büyük bir ayartma.

Bir kitaba nasıl başlayacağımı tam olarak bilmiyorsam, bunun sebebi, bir şeyin hâlâ açık olmamasıdır. Zira felsefenin özgün verileriyle, yazılı ve sözlü cümlelerle, sanki kitaplarla başlamak isterim.

Kişi kendi zamanının ilerisindeyse yalnızca, gün gelir zaman onu yakalar.

Müzik bir anlamda bütün sanatların en incelmiş olanıdır.

Bu dünyada (benim dünyamda) hiçbir trajedi yok, onunla birlikte de trajediden (sonuç olarak) ortaya çıkan bütün bir sonsuzluk eksik.

Kitabımı küçük bir çevre için yazdığımı (eğer buna çevre denebilirse) söylediğimde, bu çevrenin benim görüşümce insanlığın seçkin tabakası olduğunu değil, benim yüzümü döndüğüm çevre olduğunu, çünkü bu insanların (başkalarından daha iyi ya da daha kötü olduklarını değil) bana yabancı olan başkalarına karşıt olarak sanki benim yurttaşlarım olduğumu, benim kültürel çevremi oluşturduğunu söylemek istiyorum.

Dinsel delilik, dinsizlikten kaynaklanan deliliktir.

Bir itiraf, yen, hayatın bir parçası olmalıdır.

İfade etmek istediğimi ifade etmekte her zaman ancak yarı yarıya başarılı oldum. Aslında o kadar bile değil, belki yalnızca onda bir. Bunun bir mânâsı olmalı. Yazılarım birçok durumda ‘kekeleme’den başka bir şey değil.

Yahudiler arasında ‘dahi’ olan, yalnızca azizlerdir. En büyük Yahudi düşünür bile yetenekli olmanın ötesine geçemez (örneğin kendim).

Bir başkasının işini o kişinin kendisinin anladığından daha iyi anlamak. Yahudi zihninin tipik özelliğidir.

İnsan Sokratik diyalogları okuduğunda şu duyguya kapılıyor: ne korkunç bir zaman kaybı! Hiçbir şeyi kanıtlamayan ve hiçbir şeye açıklık getirmeyen bu argümanların amacı ne?

Başkasının derinlikleriyle oynama!

Gerçekten kalemimle düşünüyorum, zira birçok durumda elimin ne yazdığını kafam hiç bilmiyor.

Bugün felsefe öğreten, başkasına verdiği yiyeceği, onun beğenisine uygun olduğu için değil, beğenisini değiştirmek için verir.

Yüz bedenin ruhudur.

Sanatta şunun kadar iyi bir şey söylemek güç; hiçbir şey söylememek.

Aslında ancak şiir yazar gibi felsefe yazmak gerektiğini söylediğimde, felsefeye ilişkin olarak nerede durduğumu özetlediğime inanıyorum.

Cehennem dehşeti tek bir günde yaşanabilir; bu kadar zaman bol bol yeter bunun için.

Hayatta gördüğün sorunun çözümü, sorunsal olanı ortadan kaldıran bir yaşama tarzıdır. Hayatın sorunsal olması, senin hayatının, hayatın biçimine uymaması mânâsına gelir. Öyleyse hayatını değiştirmen gerekir ve hayatın o biçimine uyduğunda, sorunsal olan ortadan kalkar.

Düşünceler de kimi zaman olgunlaşmadan düşer ağaçtan.

Dil, bir inceliktir; başlangıçta eylem vardı.

Kimse kendi kendisine sadık kalarak kendisinin değersiz olduğunu söyleyemez.

Kişinin kendi hakkında kendi olduğundan daha doğru bir şekilde yazması imkansızdır.

Ancak sevgi dirilişe inanabilir. Dirilişe inanan sevgidir. Kurtarıcı sevgi dirilişe bile inanır; dirilişe bile tutunur. Kuşkuya karşı savaşan, sanki kurtuluştur. Ona tutunmak bu inanca tutunmak olmalıdır.

Önce kurtul ve kurtuluşuna sıkıca yapış (kurtuluşuna tutunmayı sürdür) o zaman tutunduğun şeyin bu inanç olduğunu göreceksin. Demek ki bu ancak bu dünyaya yaslanmayı bırakıp kendini semanın çengeline asarsan mümkündür.

Delilikte kilit parçalanmamıştır, yalnızca değişmiştir; eski anahtar artık onu açamaz, ama farklı bir şekilde düzenlenmiş anahtar açabilir.

Kendini aldatmamak kadar güç bir şey yok.

Felsefe yarışını en yavaş koşabilen kazanır.

Deha ‘yetenek ve karakter’ değil, kendini özel bir yetenek biçiminde gösteren karakterdir.

Doğruyu ancak doğru içindeyken evinde olan söyleyebilir; hâlâ yalan içinde yaşayan, yalanın içinden doğruya doğru uzanmaktan fazla bir şey yapamaz.

Önceki başarılarla yetinmeki karlı bir havada uzun bir yürüyüş yaparken oturup dinlenmeye benzer. Uyuyakalırsın ve uyurken ölürsün.

Cesaret her zaman özgündür.

Piyano çalmak, insan parmaklarının dansı.

Deha, yetenekte cesarettir.

Hem yalanından vazgeçmeye gönülsüz olup hem de doğruyu söyleyemezsin.

Bulutlar inşa edemezsin. Düşlediğin geleceğin asla gerçekleşmemesinin sebebi budur.

Birinin sevgisini zaten kazanmışsan, hiçbir özveri bunun için fazla yüksek değildir; ama o sevgiyi satın almak için her özveri fazla büyüktür.

Hoş olan güzel olamaz.

Deha bize yeteneği unutturan şeydir.

Deha, düşüncenin eyleme dönüşmüş şeklidir, düşüncenin kendini dolaysızca ortaya koymasıdır, bu ancak şu yolla olabilir; eylemdeyken düşüncenin geri çekilmesi ve bu geri çekilmeyle birlikte kendini ortaya çıkarması. Eylemin, üzerinde düşünce olmaksızın gerçekleşebilmesidir, yani eyleyen kişinin düşünmeyi bırakıp kendini ve eylemini düşünceye bırakması.

Schopenhauer’a çok ham bir zihin denebilir. Yani bir inceliği var ama belli bir düzeyde bu aniden sona eriyor ve Schopenhauer en ham insan kadar ham oluyor. Gerçek derinliğin başladığı yerde o bitiyor.

Paçavra olan, paçavra olarak bırakılmalıdır.

Mucize, sanki Tanrı’nın yaptığı bir jesttir.

Bir ıstırap çığlığı tek bir insanın çığlığından daha büyük olamaz.

Ya da, hiçbir ıstırap, tek bir insanın hissedebileceğinden daha büyük olamaz.

Hıristiyan dini yalnızca yardıma ihtiyacı olanlar içindir, yani yalnızca sonsuz bir ıstırap içinde olanlar içindir.

Hıristiyan inancı –öyle sanıyorum ki- bu nihai ıstırapta bir sığınaktır.

İnsanlar arasındaki nefret, kendimizi birbirimizden koparmamızdan gelir. Çünkü başkasının içimizi görmesini istemeyiz, zira oranın görünümü güzel değildir.

Ancak din kibiri ortadan kaldırabilir, her köşe bucağa nüfua edebilir.

İnsan, insan ruhunun en iyi resmidir.

Bütün bir hayatı doldurmaya ne kadar küçük bir düşünce yetebiliyor.

Ben diz çöküp dua edemem, çünkü sanki dizlerim tutulmuştur. Yumuşarsam çözüleceğimden korkarım.

Kimi zaman bir cümle ancak doğru tempoda okunursa anlaşılabilir.

Ben bir okul kuramam, çünkü gerçekten taklit edilmemek istiyorum. En azından felsefe dergilerinde yazıları yayınlananlar tarafından.

Kader, doğa yasasının antitezidir.

Bilgi gridir. Hayat ve din ise renk doludur.

Çok şey bilen için yalan söylememek güçtür.

Mimari, bir şeyi yüceltir (çünkü kalıcıdır). Öyleyse, yüceltilecek bir şeyin olmadığı yerde mimari olamaz.

Bakışlarımın ilerlediği yerde ben dururum.

İnsanlar içlerindeki bütün kötülükleri körlük sayabilir.

Acının modası geçti.

Hırs, düşüncenin ölümüdür.

Bir şeyi bilip de bilmiyor gibi davranmak güçtür.

Budalalığın vadilerinde, zekânın kıraç yüksekliklerinden daha fazla ot yetişir filozoflar için.

Dindarlık alanında kalmak isteyenin mücadele etmesi gerekir.


Çeviren: Doğan Şahiner
Metis, Kasım 2009

27 Mayıs 2010 Perşembe

Donald Hudson - Wittgenstein'in Din Felsefesi

Mistik olanın anlamlı(mantıklı) bir tartışması yapılamaz.

Hakkında sessiz kalınan konular, inanç karamları, ahlak, Tanrı vs.
Bu kavram ve konular yargı süzgecinden geçemezler. Doğru ve yanlış nitelemesinin yapılamadığı alandadırlar.

Aşkın olanlar karşısında anlamlı sözler üretemeyiz.

Dili öğrenmek o dilin dil oyunlarını öğrenmek demektir.

O, bir dil oyunun, dil ve bu dilin iç içe geçerek kendileriyle kaynaştığı aktivitelerden oluşan bir bütün olarak tanımlar.

Dini inanç, bir resmi kullanmaktır. Onun tüm hayatımıza şekil ve düzen vermesine müsaade etmemizdir. Onu sürekli olarak düşüncemizin ön planında tutmamızdır.

Gramer bir dilde neyi söylemenin anlamlı olup olmadığını düşünmek, göstermek zorundadır.
Teoloji ise bir dinde neyi söylemenin anlamlı olup olmayacağını göstermek zorundadır.

Çeviren: Ramazan Ertürk, A Yayınevi, Ankara, Eylül 00

Wittgenstein - Notlar

Ancak çok mutsuz bir insanın başka bir insan için üzülmeye hakkı vardır.(s.60)

Resmi yapılamayan hiçbir şey dünya içinde değildir.
Etik, estetik gibi tüm değerlerle ilgili cümleler, bilgi değildir.
(Ömer Naci Soykan, Wittgenstein'ın Felsefesi - Temel Kavram ve Sorunlar)

TLP
-İdeal Dil
-Cümlenin anlamı bu resimdir
-Metafizik, atomculuk, nesne, dünyanın yapıtaşı, nesne -> ad
-Yalnız benim anlayacağım dil
-Dilin sınırları <-> dünyanın sınırları
-Tekbencilik - Solipsizm

P(hilosophische) U(ntersuchungen)
-Gündelik dil
-Sözün anlamı onun kullanımıdır
-Dünya ve dilde yalın öğeler yoktur. Sözcükler, yalın / bileşik olarak ayrılmaz
-Solipsizme karşı bir tutum takınır, özel dilin olanaksızlığı kanıtlanır.

Görünür dünya - Nesneler dünyası
Resmedilebilen, üzerinde konuşulabilen dünya

Nesne -> Ad
Nesne -> Dünyanın yapıtaşı
Ad -> Dilin yapıtaşı

Mantık -> ideal Dil
Dilbilgisi -> Günlük dil

Her iki dönemdeki eserlerinde de ahlak ve değerlerle ilgili tavrı değişmez; ahlak bilgisi olanaksızdır.

Felsefenin görevi, metafiziği ortadan kaldırmak olmaktır.

Robert J. Fogelin, Wittgenstein'ın Felsefe Eleştirisi
Felsefenin bir yöntemi yoktur, ama yöntemleri vardır; tıpkı farklı tedaviler olduğu gibi.

Felsefe sadece her şeyi önümüze koyar ve hiç bir şeyi açıklamaz.

Acının sözel ifadesi: Ağlamak!

Dili konuşmak; o cümlenin kullanımını bilmekle mümkündür.

Cümle; herşeyin açıklaması olmalı

Cogito: Wittgenstein, Sessizliğin Grameri

Bilgi; bir şeyi doğru olarak ortaya koyma sorunudur. Bu, gerçek olanı söylemek kadar dar (kolay) bir iş değil.
Christopher Coope


Paul Feyerhabend - Wittgenstein'ın Felsefi Araştırmaları

Wittgenstein'ın eleştirdiği teori;
1-Her sözcüğün bir anlamı vardır.
2-Anlamların saflığına karşın gerçek kullanım çamurlu bir şeymiş gibi görünür.
3-Bunun nedeni a) sözcüğün neyin yerinde olduğunun kesin olarak ortaya çıkarılmamış olması b) Öğeleri özlerle basit bir ilişkide olan dilin olmayışı
4-Doğruluğun ölçüsü -> Anlama (?)
5-Dil -> Sözcüklerle anlamlar arasındaki bağlantının gösterilmesi

Filozof bir dilin ifadelerinin anlamlarını ya da bu ifadelerin belirttiği şeylerin özlerini keşfetmek isteyen kişidir.

Kastetmek ve anlamak; zihinsel süreçlerdir.


David Bloor - Kurumlar Olarak Kurallar

"Oyun, dil, kural, bir kurumdur
Kurum; kollektif etkinlik kalıbı
Kural bir oyuncu kategorisidir


David G. Stern - Wittgenstein Felsefesinin Ulaşılabilirliği
Düşüncelerinin bir konudan diğerine kopmadan doğal bir düzen içinde ilerleyebileceği bir yazı biçimi için uğraşmışsada bunu başaramamıştır.

Yazabildiği sadece felsefi ifadeler oldu.


Wittgenstein - Zaman Üzerine
Dünyanın özüne ait olan, dille ifade edilemez.
Dil ancak, başka türlü olmasını hayal edebileceğimiz şeyleri söyleyebilir.
Zira dünyanın özüne ait olan basitçe söylenemez ve felsefe dünyanın özünü betimlemek durumundadır.
Dilin özü, dünyanın özünün bir resmidir.
Felsefe dünyanın özünü önermelerde değil bu önermelerin kurallarında bulabilir.
Dünyayı görebilmek için felsefe aşılmalı, geride bırakılmalı
Susmak ve ondan sonra söylemek


Wittgenstein - Mavi Kitap

Düşünmenin esas itibariyle işaretlerle işlem yapma etkinliği olduğunu söyleyebiliriz.
Bir sözcük bir kimsenin ona verdiği anlama sahiptir.
Anlama o sözcüğün nerede/nasıl kullanılacağını biliyor olmaktır.

Wittgenstein - Psikoloji Felsefesi Üzerine Düşünceler
İnsan, insan ruhunun en iyi resmidir
Hüznü nerede duyuyorsun, ruhta
Sözcüklerin tamamıyla ancak yaşam ırmağında anlamı vardır.

Heidegger hakkında
30 Aralık 1929 (Schlick'in yanında)
İnsan dilinin, sınırları üstüne gitme eğilimi vardır. Hayret, bir soru biçiminde dile getirilemez, ve hiçbir yanıtı da yoktur.
Dilin sınırına karşı bu üstüne üstüne gitme ethik'dir.

Wittgenstein - Ethik
Ahlak, neyin değerli olduğunu sorar veya meselenin aslında ne olduğunu
Ahlak, yaşamın anlamını sorar veya yaşamı yaşamaya değer kılan şeyi veya doğru yaşama tarzını
Ahlak hiçbir şekilde bilim olamaz

Wittgenstein - Renkler Üstüne Düşünceler
Tamamen yeni bir şeyi öğrenirken buna daima hazırlıklı olunmalıdır.
Işık renksizdir.
Beyaz karanlığı yok eden şey değil midir?
Yanlış resim şaşırtır.
Şüphe inanmadan sonra gelir.
Bildiğim, inandığım şeydir.

Jean Greisch - Wittgenstein'da Din Felsefesi
Ahlak = Vicdan
Mantığın dile getirebilecek hiçbir şeyi yoktur. O sadece gösterebilir.
Mistik -> Sessizliğe çağrı
Her dini inancın özü belli bir hayat amacını gerçekleştirme niyetidir. Wittgenstein'ın ahlaktan anladığı şey budur.
Çeviren: Zeki Özcan, Asa, Bursa, 99

Wittgenstein'ın Çifte Felsefesi, A. Quinton ile Söyleşi
Wittgenstein'a göre etik aşkındır, olgular üzerine değildir.
Oysa Wittgenstein dilin gerçek işlevinin olguları betimlemek olduğunu varsayarak doğru olabiliyorsa doğru, olamıyorsa yanlış der. Ama yine de anlamlı olarak betimlemek; dil temelde budur.

Biyografi
26 Nisan 1889'da doğdu
1911' Frege'nin tavsiyesiyle Russel'ın yanına gider.
1918' 27 Ekim'de kardeşi Kurt intihar eder, Mayıs ayında da dostu Pinset'in uçağı yere çakılmıştı
1926' 3 Haziran'da annesi öldü
1951' 8 Şubat'tan itibaren Cambridge'de kesinlik üzerine çalışmalar yaptı.
29 Nisan'da Cambridge'de öldü.