30 Ocak 2022 Pazar

Halil Abdu’l Hak - İblis’in Hikayesi

Halil Abdu’l Hak - İblis’in Hikayesi

Hz. Nebî s.a.v’in Haber Verdiği Şekliyle

(İbn Arabi - Varlık Ağacı ve İblisin Hikayesi  adlı kitabın içinde yer alıyor bu metin)

...

Sana kendi isteğimle gelmedim, sana gelmeye mecbur edildim.

İblis, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) huzuruna kendi iradesiyle değil, Allah’ın mutlak emri ve "yalan söylerse rüzgarda savrulan kuma dönüştürülme" tehdidiyle gelmiştir.

 

İblis'i Kahreden Ameller

Namaz

Çünkü kendisi secdeyi reddederek kaybetmiştir; kulun her secdesi onun uğradığı hüsranı yüzüne çarpar.

 

Kur’an Okumak

İlâhî kelamın frekansı, şeytani vesvesenin dalga boyunu yok eder.

 

Sadaka

Sadaka malı eksiltmez, bereketi artırır, kulun kalbindeki dünya bağını (ki şeytanın en büyük kalesidir) kesip atar.

 

Tevbe ve İstiğfar

 

İblis’in Beslendiği Ameller

Yalan ve Yalan Yemin: İblis’in kalbinin neşesidir.

 

Gıybet ve Koğuculuk: Şeytanın "yemişi ve sevinci"dir.

 

Övülmekten Hoşlanmak: Övgü isteği, kibri (yani İblis’in kendi günahını) besler.

 

İblis'in Çocukları

Ateme (Geciktirici): Gece bilincini köreltir, yatsıyı kılmadan uyutmak için çabalar.

 

Mütekazi (Riyakarlık Fısıldayıcısı): Kulun gizlice işlediği salih amelleri (teheccüd, gizli sadaka vb.) başkalarına anlattırmak için durmadan dürter. Kul bunu anlatınca amel "sır" olmaktan çıkar, riya karışır.

 

Kahil (Gaflet Sürmecisi): İlim meclislerinde, zikir halkalarında ve hutbelerde insanların gözüne ağırlık verir. İnsanın dünyevi bir film izlerken uykusu gelmezken, bir ayet şerh edilirken uykusunun gelmesinin anatomik sebebi bu "Kahil" adlı mekanizmadır.

 

Saptırma hususunda benim bir etkinliğim (gücüm) yoktur. Ben sadece bir vesveseci, bir cazip göstermeye çalışan bir süslemeciyim.

 

Ben, ezelde bedbahtlığına hükmedilenler için bir sebebim.

Mutlu, Allah’ın daha anasının karnında iken mutluluğuna hükmettiği kimsedir.

Bedbaht, Allah’ın daha anasının karnında iken bedbahtlığına karar verdiği kimsedir.

İş bitmiş, kıyamet gününe kadar olacakları yazan kalemin mürekkebi kurumuştur.

 

İblis / kötülüğü süsler, vitrine koyar. Seçimi yapan bizzat insanın kendi nefsidir.

… 

Wolfgang Sofsky - Yalnız Kurt - Notlar

Wolfgang Sofsky - Yalnız Kurt - Notlar

Einzelgaenger, Matthes & Seitz Berlin Verlag, Berlin 2013

 


Altıncı Saat

(Yaratılış)

 

İnsan, düşünmeden önce yaşamaya arzulu, sabırsız ve coşkulu bir varlık olarak sahneye çıkar.

İnsanın yalnızlığı, çevresindeki varlıkların onun sözlerini anlamaması ve sadece kendi kendine konuşabilmesiyle başlar.

 

İlk insan yalnızlık içinde doğdu, topraktan yaratıldı ve toprağa dönmeye mahkumdu.

 

Altıncı saatte, hiç hava üflenmeden, kır hayvanları, sığırlar ve gökteki bütün kuşlar var oldular. İnsanoğluna düzenli sıralar halinde geldiler. Her tür, dilinde kendi adını taşıyordu ve ona, bundan böyle her yaratığı çağırıp onlardan zevk alabilmesi için bir hatırlatıcı araç sağlıyordu. Böylece insan, yaratıkların seslerinden kendi dilini buldu. Ama eksik olanı bulamadı.

 

İnsanın yalnızlığı içinde rüyasında gördüğü o büyüleyici ve muazzam kadın figürü (yeşil zümrüt gözlü, kızıl saçlı Lilith), aniden baykuş pençeli, alevler içinde ve elinde bıçaklar tutan bir canavara dönüşür.

 

Uyandığında bahçe yok olmuş, geriye sadece soğuk kumu savuran soluk bir rüzgar kalmıştır.

 

Yalnız Gezen

Ayağa kalktıktan sonra hissettiği özgürlük beklenmedikti. Çevik hafifliğin tadını çıkardı, kollarını salladı, bir ayağını diğerinin önüne koydu ve her adımla özgüven kazandı.

 

Ancak en büyük engel, kendi düşüncesiydi. Kendine, asla yürümeyi düşünmemesi gerektiğini hatırlattı.

Çünkü o zaman daha ileri gitmek imkansız olurdu.

 

Yürürken dünya uzaklaşıyordu; her adımda şeyler geri çekiliyordu. Hiçlik her zaman ondan daha hızlıydı.

 

Düşünceler yürürken uçucu ve geçicidir; duran insan gerçek düşünürdür. Yürümek, derin düşünen zihni havalandırmak ve uçucu fikirleri kovmak için bir araçtır.

 

İnsan başkalarıyla yürürken veya konuşurken derinleşemez; herkes yalnız yürür ve yalnız düşünür.

Başkalarıyla yürümek konuşmayı gerektirir ve konuşmalar bir gerekçelendirme üzerine kuruludur; bu yüzden arkadaşlık düşünmek ve yürümek için zararlıdır.

 

Kayıp Kelimeler

Konuşmayı bırakan adam, kelimelerin gürültüsünden kurtulduğunda gıcırdayan tahtanın veya inleyen camın sesini daha net duymaya başlar.

 

Bilinçli bir karar olmadan, cümleler arasındaki duraklamaların uzamasıyla gri bir sessizlik sızar ve adam yavaş yavaş sessizleşir.

 

Çevredekiler bu sessizliği zihinsel bir kusur veya hasar olarak görür.

 

Dış dünyada sessiz kalan adamın kafasının içinde asla susturulamayan, ağlayan, vaaz veren, cezalandıran ve ulayan lanetli, yabancı bir iç ses sürekli konuşmaya devam eder.

 

Ulaşılmaz Olan

Kobalt mavisi tahtında oturan, asasını kılıç gibi tutan figür; zırhı, gururlu duruşu ve kılıcıyla kendi sessizlik ve yalnızlık krallığını dış dünyaya karşı korur. Kimsenin yaklaşamadığı, dokunamadığı, tamamen kendi içine kapanmış mutlak bir güç ve ulaşılamazlık simgesidir.

Kılıçla sessizlik alemini koruyor; asayla yalnızlığın sırlarını saklıyor.

 

Zaman sınırlarından bağımsız görüntüler sunan rüyalar, bu yalnız figürü günün acılarından ve insan dünyasından özgürleştirir.

 

Tahtında yalnız ve gözlerden uzak kaldığı anlarda (hiç kimsenin bakmadığı o kısa anda) zırhı gevşer, insani ve masum bir arzu belirir.

 

Tapınağa giren çocuklar onun canlı olup olmadığını anlamak için eteğini çekiştirdiğinde onlara şefkatle yaklaşır; fakat gözlerindeki derin ve yabancı karanlık, çocukları bile korkutup kaçırır.

 

Bir Ders

Yaratıklar ve iblisler…

Yaşlı münzevi (çöl babası/aziz figürü), gençliğinde kendisine fiziksel olarak saldıran bu iblislerin, ancak orta yaşlarında kendi zihninin ve karanlık rüyalarının birer ürünü olduğunu anladı.

 

Münzevi; toplumsal baskılardan, meraklı insanlardan ve şöhretten kaçmak için sürekli daha uzak çöllere çekildi.

 

Çöl, insanı dış uyarılardan kurtarır ancak zihni işkenceye maruz bırakır; asıl savaş kişinin kendi kirli düşüncelerine ve arzularına karşı başlar.

 

İnanç, kitapta değil kalpte saklıdır ve kutsal olanın tefekküründe, duyusal algıyla meleklerin sesini duymakta yatar.

 

Gösterişli çileciliği reddeder. Çileciliği bedenini acıyla parçalamak için değil, arındırmak ve dünyevi tutkuları ayaklar altına almak için feragate dayatır.

Hayal Kırıklıkları

(Zerdüşt)

Dağlardan şehre inen, geçmişi ve adı bilinmeyen bir adam, çadırını şehir kapısına kurar. İnsanların dertlerini dinler ancak kimsenin yükünü hafifletmez; çünkü insanlara umut, vaat, ahlak ya da dini doktrinler sunmayı reddeder.

İnsanın sadece bir kez öldüğünü söyler.

 

Gerçek hiçbir fayda sağlamaz. Gerçek mutluluk getirmez. O sizi mutlu etmek için orada değil.

 

İnsanların gelecekten medet umarak, çocuklarında ölümsüzlük arayarak veya sahte umutlara tutunarak şimdiyi feda ettiklerini söyler. Dini liderler ve halk, ellerindeki sahte tesellileri ve illüzyonları çekip aldığı için ona öfkelenir.

 

Hakikatin teselli vermediğini, mutluluk getirmediğini savunduğu için kentin önderleri tarafından tehlikeli bulunur ve dağlara sürülür.

 

403 Numara

İsimlerin yerini numaraların aldığı, tahtadan oyulmuş gibi sert bir muhtarın yönettiği çorak bir çalışma/sürgün kampına, ayağına zincirler vurularak, dövülerek getirilen bir mahkûmdur 403 numara.

Kamp yerinde odalar iki kişiliktir ve ne gece ne gündüz kimse yalnız kalamaz.

 

Sürgünler ailelerini ve geçmişlerini unutarak başlangıcı ve sonu olmayan monoton bir şimdiki zamanda yaşarlar.

 

Akşam sayımında tüm sakinler çift sıra dizilir ve gezgin de boşalan bir numaraya yerleştirilerek kampa dahil edilir.

 

Çan Çiçekleri

Yırtık pırtık giysileri, tozlu ayakkabıları ve bitkin yüzleriyle hayatta kalmaya çalışan askerler trenden iner.

Haftalarca süren yürüyüşlerin ve yolculukların ardından gelen bu insanlar için ne bir karşılama töreni ne bir yakın ne de onları bekleyen bir sevinç vardır.

 

Geçmişte yaşama tutunmak için eve dönme fikrine bir saplantı gibi sarılmıştı.

Zamanla anılar solmuş, eve dönme arzusu ve neşesi anlamını kaybetmiştir. Nereye giderse gitsin, kendisinin en önemli parçası asla geri dönemez.

 

Şehirde tek bir çocuk bile yoktur; gelecek ve umut fikri yok edilmiştir. Define avcıları ve leş yiyiciler enkaz arasında geçmişin kalıntılarını yağmalamaktadır.

 

Çocukluğunun geçtiği, bir zamanlar cepheleri çan çiçekleriyle, orkide figürleriyle süslü güzelim mahalleye gittiğinde, her şeyin temellerine kadar yıkıldığını görür. İnsanlar ondan öfke ve korkuyla kaçar, çünkü varlığı onlara suçluluklarını ve geçmişi hatırlatmaktadır.

Geleceğin ancak geçmişi geride bırakanlar için var olduğunu anlar, hiçbir şey aramadan geldiği trenle şehirden ve geçmişinden sonsuza dek uzaklaşır.

 

Sarı Işık

Beşinci kattaki temiz, sessiz ama sarı bir ışıkla kaplı otel odasında sadece bir gece kalmayı planlar.

Bir yerde durmak veya yerleşmek onun için bir tehdittir.

 

Yolculuğu boyunca peşini bırakmayan uykusuzluk, diğer konukların duvarın arkasından gelen sesleri ve rüyalardaki hayalet ağlarıyla boğuşur.

 

Geceleri yalnız kalmamak için ışığı açık bırakıp duvardaki tek yoldaşı olan gölgesini okşar, onu azarlar ve onunla dans eder.

 

Kısa Mesafe

Trafikte saatlerce bekleyen ve labirent sokaklara park edip yürüyen bir adam, bistroda kendisine tıpatıp benzeyen, aynı melodiyi mırıldanan ve aynı yün paltoyu giyen başka bir adamı fark eder.

Bu yabancıyı adeta bir saplantıyla takip eder.

 

Günün sonunda aynı bistroda buluştuklarında yabancı, kendisinin onun 67 yaşındaki gelecekteki hali olduğunu ifade eder: "Ben sensin. Ama benim olman için biraz beklemen gerekecek."

 

Sis Kornası

(Deniz feneri)

Artık kullanılmayan deniz fenerinin yaşlı bekçisi, yoğun bir sis tabakasının kenti ve denizi tamamen kapatmasına tanıklık eder. Sis; renkleri, sesleri ve tüm dünyayı yutarken bekçi de kulenin sonsuz döngülü spiral merdivenlerinde kendi içsel yalnızlığına tırmanır.

Kule faaliyetteyken fenerin altında geçen sonsuz uykusuz geceleri ve kuleyi boyayıp temiz tutma alışkanlığını hatırlar.

Sis kuleyi tamamen sarıp dış dünyayla olan tüm iletişimi (sokak lambaları, radyo sinyalleri, görünürlük) kestiğinde, bekçi küçük odasındaki yatağına çekilir. Bedenindeki fiziksel daralma, öksürük krizleri ve baş dönmesi eşliğinde, zihninde büyüyüp küçülen bir girdabın ve kayboluşun içine çekilir.

 

Kırsaldaki Evde

Bir adam, ortadan kaybolan kardeşinin kırsaldaki yedi odalı evine gelir ve kardeşinin insanlığın yalanları ve bakışların ikiyüzlülüğü üzerine yazdığı notları bulur.

 

Mobilyasız, bomboş zemin kat odaları, kişinin kendisini her şeyden ve herkesten soyutladığı, varoluşun çıplaklığıyla baş başa kaldığı bir "hiçlik laboratuvarıdır".

 

Scarlatti ve Scriabin gibi çalınması son derece zor ve karmaşık eserlerin notaları titizlikle çalışılmıştır. Ancak evde hiçbir ses sistemi veya dinleyici yoktur. Kayıp kardeş, insan seslerinin sahteliğinden kaçıp içsel kulağına sığınmıştır.

 

Mahkeme

Prensin sarayında herkesin hayvan veya farklı sosyal sınıfların maskeleriyle yüzlerini gizleyip çılgınca eğlendiği bir balo düzenlenir.

 

Gece yarısı kurulan mahkemeye, davetliler arasında maske takmayan tek kişi olan, ipek takım elbiseli cüce görünümlü küçük bir adam getirilir.

Sanığın "Neşeli ifade"sinin aslında kendi maskesi olduğunu söylemesi üzerine soytarı olduğu anlaşılır ve davetliler tarafından feci şekilde dövülerek dışarı atılır.

 

Eve dönen soytarı yalnız başına ağlar; prens ve yargıçların gülmeme hakkı varken kendisinin sürekli gülmeye zorlanmasının acısını çeker.

 

Yüz

Şatoda tüm aynalar kırılmıştır. İnsanların kendi yüzlerini görmesi, güzelleşmesi veya kimlik kazanması yasaktır. İnsanlar kendilerini ancak dokunarak veya başkalarının gözünden tanımlayabilirler. Kendi simasını göremeyen topluluk, özgüvenini ve bireyselliğini yitirmiştir.

 

Lordun yüzünün çocukluktaki bir yangın sonucu deforme olduğu ya da bir aslana benzediği söylentileri yaygındır.

 

Kaleye giren kurnaz haberci insanları lordun ölmüş olabileceği dedikodusuyla kışkırtıp aynaların geri getirilmesini talep eder.

 

Lord tebaasını meydana toplayıp dev aynalarla güneş ışığını üzerlerine yansıtarak onları kör eder; kendisi ise altın maskeyle çıkıp yüzünü yine gizler.

 

Anıt

Sarayından kırbaçlanarak kovulan eski kral pençeli, tüylü bir yaratığa dönüşerek tarlalarda fare ve kök yemeye başlar.

 

Geçmişte insanları merhametsiz bir zenginlikle ya da cezalarla korkutarak yönetmişti.

Kendisi için ebedi ateşle yanan devasa bir anıt yaptırmıştı.

İsyancılar büyük zorluklarla bronz heykeli devirerek eski korkularından kurtuldu.

 

Eski hükümdar kökleri kalmış bir kütüğün dibinde, yırtıcı kuşlar ve canavarların sesleri arasında son nefesini verirken boşluğa karşı kahkaha atar.

 

Bavul

Alexander adındaki muhbir, acil bir durum bildirerek yöneticisi Felix'i sömürge müzesinde Orta Afrika maske odasında buluşmaya çağırır.

Sızdığı naif arkadaş grubunun samimi mutfak konuşmalarını her gün Felix için raporlar.

Arkadaşlarını gözetlerken kendisinin de taraf değiştirip değiştirmediğinin gözetlendiği şüphesiyle sarsılır.

Leopold ve Dieter'in dairesindeki, askeri optik veya silah bavuluna benzeyen, grupta büyük gerginliğe yol açan mavi bavuldan bahseder.

 

Raporu verdikten sonra daireye dönen Alexander arkadaşlarını bir daha bulamaz.

 

Kötü rüyalar

Suikastçı eski bir bakanın evinde perdenin arkasında iki saat boyunca tabancası ve susturucusuyla bekler.

Sokakta gururla yürüyen, her zaman ilgi ve selam bekleyen eski bakan görevden alındığı için korumasızdır.

Bakanın kafasına ve göğsüne susturuculu tabancayla on bir el ateş eder.

Emeklilikte bile asla güvende olmadıklarını bilmeliler. Son dakikalarına kadar korku içinde yaşamalılar.

 

Bir arbede

Beyaz ayakkabılı genç sörfçü ile bıyıklı, şık giyimli yaşlı beyefendi, antik fildişinden satranç taşlarıyla oynamak için otel lobisinde buluşurlar.

Genç adam atak, yaşlı adam temkinlidir.

Otuz beş hamle sonunda şahını deviren gencin, yaşlı adamın "kazanamadın" alayından sonra sersemlemiş halde lobiyi terk edip defterini çöpe atar.

 

Örümcek Bacakları

Barda piposunu tüttürerek dışarıdaki insanları izleyen adam, arkadaşlarının gelmeyeceğini bilerek içeriye bakmaktan kaçınır.

Bardan sarhoşça ayrılan adam merdivenlerden düşer, ağır yaralanır. Ağzı pelin otu ve kanla dolar.

 

Bir anlaşma

Doktor, mavi yüksükotunu kalbi güçlendiren ve kasvetli düşünceleri iyileştiren bir sembol olarak portreye eklemesini önerir.

Eli, kıpkırmızı masa örtüsünün üzerinde hareketsiz duruyor.

Bir taşra doktoru olarak, yapacak pek bir şey yok; insanlar genç yaşta, ateşten, iltihaplı yaralardan, doğumda, yoksulluktan, bölgeyi saran melankoliden ölüyor. Doktor genellikle çağrıldığında çok geç kalıyor; at arabası çok yavaş.

Düşüncelilik, insanın mahkum edildiği hareketsizlikten kaynaklanır. / Durağanlıktan, çıkmaz bir hayata dönüşen bu durumdan kurtulmanın tek yolu düşünmektir.

 

Yanlış notalar

Kendini en iyi olmak için kamçıyla, gamlarla ve etütlerle kırbaçlayarak ömür boyu çalışan piyanist yorgundur.

Kulaklarındaki tiz çınlamayla sahneye çıkan piyanist, koltuk yüksekliğini ayarlayamaz ve ilk notaları telaşla kaçırır.

Agitato kısmındaki büyük fiyasko sonrasında seyirciler öfkeyle ıslık çalar.

Konseri terk edip nehir kenarındaki banka sığınan adam, cep telefonunu nehre atarak hırsından ve onaylanma ihtiyacından kurtulur.

 

Danslar

Eski keşişlerin inzivaya çekildiği mahzenin üzerinde, sütunların ortasında boş sandalyeye oturan devasa çellist…

Loş mum ışığında aslan ve ejderha başlıklı sütunlara karşı allemande, courante ve sarabande çalıyor.

Sesler enstrümandan yükselir, gittikçe daha acı dolu, gittikçe daha kanlı.

 

Konser bittiğinde canlı izleyicilerden hiçbir alkış gelmez. Sessizlik hakimdir; dinleyiciler solgun gölgeler gibidir. Sanatçı sakristiye doğru yürürken, taşlaşmış/eski bir peygamber heykelinin müziğin ritmiyle kıpırdadığını, ona minnetle gülümsediğini görür. Müzisyen, yaşayanlara değil, ölülere, azizlere ve zamansız taşlara çalmıştır.

 

Faturalama

Şehrin kimsesiz bir sokağında antika kitapçı (sahaf) işleten, disiplinli ama insanlardan ve modern dünyadan umudunu kesmiş bir adam, her gece tam saatinde elinde ağır bir evrak çantasıyla dükkandan çıkar, sabah geri döner.

İnsanların doğrudan tecrübe etmek yerine her şeyin talimatını okumalarından ve aslında hiçbir şey anlamamalarından yakınır.

 

Dükkana kambur, yaşlı ve bakımsız bir adam girer. Cebinden gazete kağıdına sarılı, yürüyüş, düşünme ve sessizlik üzerine yazılmış 30 sayfalık küçük bir kitapçık çıkarır. Sahaf önce satmayacağını söylese de adamla felsefi bir diyaloğa girer. Sahaf, harflerin ve kelimelerin arasındaki "boşluk"tan (hiçlikten) bahseder. Ziyaretçi bu sohbetin ardından parayı alıp sessizce gider.

 

Sahaf dükkanı erken kapatmaya karar verir; kahve eşliğinde bir puro yakar ve Hieronymus Bosch'un tablosundaki gezgin/seyyar satıcı figürünü inceler. Yırtık pırtık giysileriyle, arkasındaki felaketlere, tehlikelere ve insan kaosuna bakmadan kırık bir tahta köprüden ileriye doğru adım atan bu gezginde kendi benliğini, özgürleşme arzusunu görür.

 

Ertesi gün dükkanın kapısına "ikinci bir duyuruya kadar kapalıdır" notu asılır.

…

 

Davud Kayseri - Mukaddemat / İbn Arabi - İstılahâtu-s Sûfiyye - Notlar

Davud Kayseri - Mukaddemat - Notlar

İbn Arabi - İstılahâtu-s Sûfiyye

Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, 1997

Hazırlayan: Prof. Dr. Hasan Şahin, Doç. Dr. Turan Koç, Dr. Seyfullah Sevim

 


Önsöz

Vahdet-i vücûd öğretisi, İslam tasavvufu geleneğinin doruk noktası olarak kabul edilir.

Başta İbnü’l-Arabî olmak üzere takipçileri Konevî, Mevlânâ ve Dâvûd el-Kayserî gibi seçkin sûfi-filozofların, bu öğretinin Anadolu'da ve bütün İslam dünyasında yaygınlaşmasında önemli katkıları olmuştur.

 

Dâvûd el-Kayserî'nin Fusûsu'l-Hikem Şerhi ve bu şerhe yazdığı "Giriş" (Mukaddemât), vahdet-i vücûd öğretisi ile ilgili temel metinler arasında sayılır.

 

Eserin başına / Dâvûd el-Kayserî'nin terminolojisi ile üstadı İbnü’l-Arabî'ninki arasında büyük bir örtüşme olduğu için, İbnü’l-Arabî'nin Istılahâtu's-Sûfiyye adlı risalesinin, yine Seyfullah Sevim tarafından yapılan çevirisini ekledik.

 

Davud El-Kayseri’nin Vücud Öğretisi

İbn Sina varlığı mahiyetin bir arazı (niteliği) olarak görürken; İbnü'l-Arabî ve Davud el-Kayserî ekolü, vücûdu tek ve mutlak gerçeklik, nesneleri ise bu gerçekliğin geçici arazları olarak kabul etmiştir.

 

Ahadiyyet, zâtın tüm isim ve sıfat belirlemelerinden uzak olduğu batıni (gizli) boyuttur; Vahidiyyet ise isimlerin ve sıfatların zuhur ettiği zahiri boyuttur.

Varlığın beş ana mertebesi (Hazarât-ı Hamse)

1- Mutlak Bilinemezlik Siferi (Mutlak Gayb Hazreti)

2- Göreli Bilinemezlik Siferi İzafi Gayb Hazreti)

3- Mutlak Bilinemeze yakm Soyut Akıllar ve Nefsler Siferi (Ceberut)

4- Duyulur dünyaya yakın Misal Siferi (Melekût)

5- Duyulur Dünya Siferi (Şehadet Âlemi)

 

Kayserî, Kur'an'daki terimlerden yola çıkarak varlık katmanlarını kozmik kitaplar olarak adlandırır: İlk Akıl "Ümmü'l-Kitab", Küllî Nefs "Kitabü'l-Mübîn", Küllî Cisim ise "Mahv ve İsbat Kitabı"dır.

 

İlk Akıl aynı zamanda Hakikat-i Muhammediye veya Nur-u Muhammedî olarak tanımlanır

…

 

Matlau Hususi'l-Kilem Fi Meânî “Fusüsu’l.Hikem”

Fusûs'un Manaları Hakkında Kelimelerin Hususiyetlerinin Doğuş Yeri

 

Zâtıyla zâtına tecellî eden Allah'ı tesbih ederim, ki O böylece sonunda Adem'i ortaya çıkardı ve onu âlem diye nitelenen isimlerinin mazharlarına halife kıldı.

 

Kendisi olmak bakımından vücûd" (mutlak varlık), varlığın zihni veya harici sınırlamalardan, tümel-tikel, genel-özel gibi akli kategorilerden bağımsız, saf ve mutlak bir gerçekliktir.

Varlık; Aristotelesçi anlamda bir "cevher" veya "araz" olmadığı gibi, sadece zihni bir kurgudan ibaret olan "itibari" bir şey de değildir. Varlık salt iyiliktir.

Evrendeki tüm çokluk ve zıtlıklar, bu tek ve mutlak varlığın (Hakk'ın) farklı mertebelerde isim ve sıfat elbiselerine bürünerek dış dünyada tecelli etmesinden (belirmesinden) ibarettir.

Varlık itibarî olsaydı, evrendeki her şeyin hayalden ibaret olması gerekirdi. Varlık, var olmak için kendisi dışında hiçbir şeye muhtaç olmadığı için bizatihi Vacibü'l-Vücûd'dur.

İnsan fertleri arasındaki muazzam ahlaki ve manevi mertebe farkları da insanlık tabiatının kendisinden değil, varlık nurunun o fertlerdeki tecelli ve zuhûr gücünden kaynaklanır.

 

Varlığın hiçbir kayıt taşımayan saf zâtı Ehadiyet, tüm isim ve sıfatları potansiyel olarak topladığı mertebe Vâhidiyyet (veya Rubûbiyet)

Bundan sonra İlmi suretler, Akıl, Nefis, Hayal ve nihayet Mülk (fizik) âlemi şeklinde somutlaşır.

 

Ehadiyet mertebesinde hiçbir çokluk ve sıfat ayrımı yokken, Vâhidiyyet (ilahlık) mertebesinde akıl bu sıfatları birbirinden ve zâttan ayırt eder.

 

İlahi isim ve sıfatların tasnif edildiği bu kesitte, sıfatlar öncelikle icâbî (olumlu) ve selbî (tenzihî) olarak ikiye ayrılır. İcâbî sıfatların merkezinde Yedi İmam (Eimme-i Seb'a) denilen ana sıfatlar (hayat, ilim, kudret, sem', basar, irade, kelam) yer alır.

 

İsimlerin dış dünyada hüküm sürdükleri "devletleri" (etki süreleri) vardır; şeriatların değişmesi veya varlıkların dönüşmesi, egemen olan ilahi ismin değişmesiyledir.

 

Eşya, vücûd (varlık) bakımından Hakk'ın aynısı, fakat taayyün (sınır ve biçim) bakımından Hakk'ın gayrısıdır.

 

A'yân-ı Sâbite

İlahi isimlerin Allah’ın ilminde aldığı bu ma'kul suretler, henüz dış dünyada varlık kazanmamış ama potansiyel olarak sabit olan hakikatlerdir

Feyz-i Akdes (en kutsal tecelli), a'yân-ı sâbitelerin ilimde belirmesini sağlar; Feyz-i Mukaddes (kutsal tecelli) ise bu sâbite aynalarının dış dünyada, maddî levazımatıyla vücûd bulmasını (zuhûrunu) sağlar. Varlıklar dünyası; Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimlerinin birer yansıması (mazharı) olarak katman katman inşa edilir.

 

A'yân-ı sâbite yaratılmamıştır

Ca'l (yapma/yaratma) ancak dış dünyadaki varoluşa ilişebilir; oysa a'yân-ı sâbite Allah'ın kadim ilmindeki suretlerdir. Eğer ilimdeki her surete mec'ûl denseydi, imkansız olan şeylerin (mümteniler) bile yaratılmış sayılması gerekirdi. Hakk'ın zâtını bilmesi, zaman dairesinin dışında ezelen ve ebeden bu sâbit aynları gerektirir.

 

Evrendeki tek hakiki cevher, ilahi zâtın mazharı olan ve ehlullahça Rahmânî Nefes (Nefes-i Rahmânî) veya Tümel Heyûlâ denilen varlık nurudur.

Kozmik cevher arazlarla örtünerek somut varlıkları (ilahi kelimeleri) oluşturur.

 

Taayyün ortaklaşma olmayacak şekilde, bir şeyi başkasından ayıran şeydir.

Bu taayyünlerden öncesine gelince, mahz vücûd olan İlâhî Zât'tan başka bir şey yoktu.

Allah vardı ve beraberinde hiçbir şey yoktu.

 

"Âlem", Allah'ın isim ve sıfatlarının kendisiyle bilindiği bir alâmettir. Bu bağlamda evren, gaybın en derin noktasından dış dünyaya doğru beş büyük mertebe halinde katmanlaşır. Bu katmanlar sırasıyla: Mutlak Gayb (A'yân-ı Sâbite), Ceberût (Ruhlar âlemi), Melekût (Misal âlemi), Mülk (Şehadet/Duyusal âlem) ve tüm bu âlemleri bünyesinde cemeden İnsan-ı Kâmil hazretidir.

 

İlk Akıl ve Küllî Nefis’teki ilmî suretler, onların hakikatinden ayrı değildir; dış dünyadaki tüm varlıklar bu iki kozmik ilkenin birer gölgesidir.

İnsanın dış dünyayı bilmesi, nesnelerden soyutlama yoluyla değil, özündeki ilahi nurlar vasıtasıyladır.

 

Misâlî âlem, nurani cevherden oluşan ruhani bir âlemdir; o, niceliksel ve duyusal olması açısından cismani, nurani olması açısından ise mücerret akli cevhere benzer.

 

Manevî Keşif

Hads (Sezgi): Müfekkire (düşünce) gücünün öncüller olmadan sonuca ulaşmasıdır (En aşağı basamaktır).

 

Kutsal Nur: Akıl yetisinde manaların belirmesidir.

 

İlham: Gaybî manaların doğrudan kalp mertebesinde açığa çıkmasıdır.

 

Ruhî Şühud: Manaların bizzat Alîm olan Allah’tan vasıtasız alınmasıdır; gökleri aydınlatan güneş gibidir.

 

Sır ve Hafâ (Gizli) Mertebeleri: Dile getirilmesi ve işaret edilmesi imkansız olan en yüksek manevi idrak alanlarıdır.

 

İlham; Hakk’ın, her bir mevcutla birlikte olduğu özel bir yönden (vech-i hâs) melek aracılığı olmadan Hakk’tan hasıl olur. Vahiy ise melek aracılığı ile olur.

 

Hakk’a tam bir yöneliş ve insanî ibadetlere sevk eden büyük bir lezzetten sonra meydana gelen her içe doğuş (vâridat) melekî ya da ruhanîdir. Bunun tersi niteliklere sahip olan her vâridat ise şeytânîdir.

 

İnsanî hakikatin ilk zuhûru, amâî mertebe için icmâlî bir sûret demek olan İlk Akıl sûretinde olmuştur.

 

Peygamberlerin getirdiği şeriatlar zamansal ihtiyaçlara göre farklı görünse de, özde tek bir hakikatin (Muhammedî Hakikat) tecellileridir. Teşrî (şeriat getiren) nübüvvetin Hz. Muhammed ile son bulmasıyla, evrenin yönetim merkezi olan Kutupluk makamı mutlak olarak velâyete intikal etmiştir. Bu daire, velâyetin nihai kemalini temsil eden Hâtemü’l-Evliyâ (Velilerin Mührü) ile mühürlendiğinde, zâhir isminin yerini bâtın ismi alacak ve evrensel dönüşüm (kıyamet) kaçınılmaz olacaktır.

 

Cennet ve cehennemin beş ilahi hazrette de (ilmî, ruhanî, misalî, cismanî ve insanî âlemlerde) birer karşılığı vardır. İnsanî boyutta kalp ve ruhun yetkinlikleri cennetin ta kendisiyken; nefsin heva ve şehvetlerine esir olması cehennem azabıdır.

 

Gerçekte insanî ruh demek olan Büyük Ruh (Ruh-ı Âzam), rubûbiyeti açısından, İlâhî Zât'ın mazharıdır.

O’nun künhünü Allah'tan başka kimse bilmez.

Onun insanî küçük âlemdeki isimleri: sır, hafâ, ruh, kalp, kelime, fuâd, sadr, akıl, nefis'tir.

Nefis, hayvani yetilerin ruhanî yetilere galip gelmesi açısından emmâre; kalbin nuru gayba ilişkin parıltılarla dolduğu sırada kendi fiillerini kınadığından dolayı levvâme; kalbi nûr ağır basıp gücü hayvani yetiye galip gelince mutmainne adını alır.

 

Hakk'ın eşyada zuhûr etme keyfiyetini... bilen kimse, ruhun bedende nasıl zuhûr ettiğini de bilir. Çünkü ruh kendi bedeninin rabbidir.

 

Nübüvvet (Peygamberlik): İlahi zâtın zâhirî plandaki mazharlığıdır. Halkı irşat etmek ve potansiyellerini gerçekleştirmek için gönderilen elçiliktir. Sadece zâhir âleme dönüktür ve Hz. Muhammed ile sona ermiştir.

 

Risalet (Elçilik): Yeni bir şeriat ve kitap getirme yönüdür. Risalet kullara dönük olduğu için peygamberin beşeriyet yönünü; nübüvvet vahiy aldığı için meleki yönünü temsil eder.

 

Velâyet (Dostluk/Yakınlık): Nübüvvetin ve risaletin bâtınıdır (iç yüzüdür). Kulun Hakk'ta fâni, O'nunla bâki olmasıdır (kurbiyet). Velâyet dairesi nübüvvet dairesinden daha büyük ve kuşatıcıdır; zira "Velî" Allah’ın sonsuz isimlerinden biridir. Bu yüzden nübüvvet bitmiş, velâyet ise ebediyen sürmektedir.

 

İlme'l-yakîn; bir emrin ne ise o olarak tasavvur edilmesidir. Ayne'l-yakîn, o şeyin görülmesiyle olur. Hakka'l-yakîn ise yalnız bilgi olarak değil, bilgi, müşahede ve hal olarak Hakk'ta yok olmak ve O'nunla bâki kalmakla olur.

 

Harikuladelik

Sünnetullah üzere câri takdire değil, doğrudan ilâhî kudrete bağlıdır... Evliyadan sadır olunca 'keramet' adını alır.

Bu, asli yaratılışı itibariyle güçlü olan nefis sahiplerinden de meydana gelir... Tabiaten iyi olan velâyet makamına ulaşırsa velî... Tab'an kötü olanlar ise kötü bir sihirbazdır.

Eğer bu kötülere dış sebepler yardımcı olursa insanların başına bela olurlar ve zâhirî güç açısından zamanlarına hakim olurlar.

…

 

Kitabu İstılahâtu-s Sûfiyye

(Tercüme: Seyfullah Sevim)

 

Hâcis (İlk Fısıltı): Kalbe gelen ilk hâtırdır. Rabbani’dir ve asla hata kabul etmez. Sufi şeyhler buna "ilk sebep" veya "hâtırın daveti" derler.

Hâtır: Kalbe ansızın gelen, yerleşik olmayan iç hitap ya da sestir. Kulun hiçbir çabası olmadan kalbe doğan ruhanî, melekî, nefsanî veya şeytânî vâridattır.

İrade, İye, Himmet ve Azm: Hâcis kalpte yer edince irade (karar), salik tereddüt edip fısıltı tekrarlanınca iye, üçüncü gelişinde himmet, dördüncü kararlılık aşamasında ise azm adını alır. Eyleme geçildiğinde temâdî, fiile başlandığında ise niyet olur.

 

İrâde: Kalbe düşen ilahi bir ateş parçasıdır.

 

Mürîd: Kendi cüz'î iradesinden sıyrılıp ilahi iradeye teslim olan, esmâ nurlarının kendisine açıldığı kimsedir.

 

Murâd: İradesi elinden bütünüyle alınmış, cezbeye mazhar olmuş kimsedir. Makamları ve manevi halleri zahmetsizce, hızla aşar.

 

Sâlik: Manevi makamlarda kuru kuruya teorik ilmiyle değil, bizzat yaşadığı "hâl" ile ilerleyen kimsedir. Onun için ilim artık ayne’l-yakîn (gözle görür gibi) olmuştur.

 

Misafir: Akledilebilen âlemde (makûlât) fikri ve tefekkürüyle yolculuk yaparak dünya kıyısından ahiret kıyısına geçendir.

 

Sefer: Zikir ve riyazet yoluyla Hakk Teâlâ’ya yönelen kalbin rûhî seyahatidir.

 

Tarîk (Yol): İçinde gevşekliğe ve tembelliğe yer olmayan, Hakk Teâlâ'nın meşru kıldığı ibadet ve merasimlerin bütünüdür.

 

Vakit: Sâlikin geçmiş ve gelecekle bağı kopararak tamamen yaşadığı "ân" içindeki rûhî durumudur ("İbnü'l-vakt" / vaktin oğlu olma hâli).

 

Edeb: Kulun konumunu bilmesidir.

 

Makam: Sâlikin manevi durakların gereklerini bütünüyle yerine getirerek o niteliği rûhuna mülk edinmesidir.

 

Hâl: Kulun iradesi ve zahmeti olmadan kalbe aniden gelen ve sâlikin vasıflarını değiştiren manevi esintilerdir. Çabuk yok olması şanındandır.

 

Hakk ve Adl: Allah'ın evreni yarattığı ilk mevcuttur (Hakîkat-i Muhammediyye / Nur-ı Muhammedî). Nitekim ayette, "Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak Hakk ile yarattık" buyrulmuştur.

 

Kutub ve Gavs: Her devirde âlemde Allah’ın rahmet ve nazarının yöneldiği yegâne "bir" kişidir. İsrafil (a.s.)’ın kalbi üzere bulunur. Sıkıntı anlarında kendisine sığınıldığında Gavs adını alır.

 

İki İmam: Gavs’ın sağında ve solunda bulunan iki yardımcıdır. Sağdaki melekût âlemini (gayb), soldaki ise mülk âlemini (şehadet) seyreder. Soldaki imam arkadaşından üstündür, çünkü Gavs’ın halifesidir.

 

Evtâd (Direkler): Dünyanın dört yönünde (Doğu, Batı, Kuzey, Güney) manevi durakları olan ve alemin dengesini koruyan dört kutlu kişidir.

 

Bedel (Büdelâ): Yedi kişidirler. Bir meclisten ayrıldıklarında, yoklukları anlaşılmasın diye yerlerine kendi suretlerinde ruhanî bir ceset bırakabilirler. Hz. İbrahim’in kalbi üzere karargâh kurmuşlardır.

 

Nücebâ (Kırklar): İnsanların manevi yüklerini ve sıkıntılarını taşımakla görevli kırk kişidirler. Tasarrufları sadece başkaları üzerinedir.

 

Nükebâ (Üçyüzler): İnsan nefislerinin gizli ve örtülü ayıplarını, niyetlerini keşfeden üç yüz kişidirler.

 

Efrâd: Kutbun manevi idaresinin ve nazarının dışında kalan, doğrudan doğruya ilahi zâttan feyz alan bağımsız, müfreze velilerdir.

 

Melâmîler: İç dünyalarındaki muazzam manevi değişimi ve ilahi tecellileri dışlarına asla yansıtmayan, zâhiren sıradan insanlar gibi görünen en üst düzey sufilerdir.

 

Kabz (Daralma): Kalbe gelen bir uyarı veya te'dip (terbiye) işaretiyle sâlikin kalbinin sıkışması, korku halidir.

 

Bast (Genişleme): Kulun nesnelere egemen olması, ilahi genişlik, rahmet ve üns rüzgârıyla ferahlamasıdır.

 

Heybet: Kalpte Allah’ın Celâl (azamet ve ihtişam) tecellilerini müşahede etmekten doğan sarsıcı ürperti halidir.

 

Üns: Kalpte ilahi Cemâl (güzellik ve lütuf) tecellilerini müşahede etmekten doğan ilahi yakınlık ve huzur halidir.

 

Tevâcüd, Vecd ve Vücûd: Yapay olarak vecd halini çağırmaya tevâcüd; kalbin perdesiz bir şekilde ilahi bir hâle çarpılmasına vecd; vecd halinin zirvesinde Hakk’ın bizzat kulda bulunuşuna ise vücûd denir.

 

Cem' (Birleşme): Halkı (yaratılmışları) görmeksizin tamamen Hakk’a odaklanma ve O’na işaret etme halidir.

 

Cem’u’l-Cem' (Birliğin Birliği): Kulun her yönüyle Allah’ta yok olmasıdır (Fena fillah).

 

Fark (Ayrılık): Hakk’ı görmeksizin sadece halka işaret etmektir. Kulun kulluk makamını müşahede etmesidir.

 

Fenâ ve Bekâ: Kulun ilahi egemenliğin ihtişamından ötürü kendi amellerini görememesi, kendinden geçmesi fenâ; ardından her şeyde Allah’ın varlığını ve saltanatını müşahede etmesi ise bekâ halidir.

 

Ârif: Rabbin kendisini hakikatine tanık kıldığı ve üzerinde manevi hallerin zâhir olduğu kimsedir.

 

Âlim: Allah’ın zâtının ilahlığına tanık kıldığı fakat üzerinde hiçbir vecd ve hâl izi gözükmeyen kişidir.

 

Muhâdese: Hakk’ın ariflere mülk ve şehadet âleminden (fiziksel dünyadan) seslenmesidir; Hz. Musa’ya ağaçtan seslenmesi gibi.

 

Müsâmere: Hakk'ın esrar ve gayb âleminden ariflerin kalbine Ruhü'l-Emîn (Cebrail) vasıtasıyla indirdiği gizli gece hitabıdır.

 

Levâih, Tâli’ ve Levâmî: Kalbe doğan nurların aşamalarıdır. Levâih, halden hale geçişte beliren zâti nurlardır. Tâli’, diğer tüm nurları söndüren güçlü tevhid nurlarıdır. Levâmî ise iki an arasında kalıcı olan parlak tecellilerdir.

 

Telvîn ve Temkîn: Kulun haller arasında dalgalanmasına telvîn denir ("O, her an bir iştedir" sırrı). Bu telvîn halinde sarsılmadan sabit ve yerleşik kalmaya ise temkîn denir.

 

Mekr (Tuzak/İstidrac): Kulun ilahi emirlere aykırı davranmasına ve kötü edebine rağmen nimetlerin ve kerametlerin kendisinde artarak devam etmesidir.

 

Şath (Şathiye): Kontrolsüz vecd anında söylenen, içinde iddia ve ölçüsüzlük kokusu barındıran zâhiren şeriata aykırı gibi duran sözlerdir. Muhakkik ariflerde nadiren görülür.

 

Kalem, Levh ve Şecer: İlk Akıl Kalem’dir; Nefs-i Küllî olan Levh-i Mahfuz Verkâ’dır; İnsan-ı Kâmil ise Şecer (Ağaç) sembolü ile ifade edilir.

 

Sırrü’s-Sırr: Hakk’ın kendisini kuldan tamamen ayırdığı, mahlukatın hiçbir şekilde ortak olamayacağı mutlak zâtî mahremiyet alanıdır.

 

İlme’l-Yakîn: Akli ve nakli delillerin rûha verdiği kesin bilgidir.

 

Ayne’l-Yakîn: Müşahede, keşif ve şuhûd yoluyla bizzat gözle görür gibi elde edilen yakîndir.

 

Hakka’l-Yakîn: Sadece bilgi ve görme ile yetinmeyip, o hakikatin içinde yok olarak (fena), bizzat o halin kendisiyle kalıcılaşmaktır (bekâ).

…

 

24 Ocak 2022 Pazartesi

Faruk Bildirici - Siluetini Sevdiğimin Türkiyesi

Faruk Bildirici - Siluetini Sevdiğimin Türkiyesi

 

-Notlar-

 

Devlet Bahçeli

23 Şubat 1978

01 FE 994 plakalı araçta silah bulunmuş / şarjörleriyle birlikte 2 makineli tüfek

Aracın sahibi Devlet Bahçeli

Olaydan 20 yıl sonra silah bulunan araçtakilerden Ali Halaman ve silahları temin eden Recai Yıldırım (ifadesine göre silahları M. Yazıcıoğlu istemiş) 1999 seçimlerinde MHP listelerinde aday gösterildi ve Adana’dan vekil seçildiler.

 

Fettahlıoğlu adlı Türkmen ailesine mensup…

Salih Behçeli ailenin Hasanbeyli de yaşayanlarından… Jandarma iken tezkere bırakmış ve karakol komutanı olmuş. Osmaniye’den varlıklı bir ailenin kızıyla evlenmiş.

Eşi vefat edince Ökkeş Kırıkkanat’ın kızı Saime ile evlenmiş. Bu evlilikten Servet ve Devlet adını verdiği çocukları olmuş.

300 dönüm tarla sahibi ve traktör bayiliği yapan Salih Bahçeli İnönü hayranı sıkı bir CHP’li. / s. 17

 

D. Bahçeli Özel Çukurova Koleji’ne, daha sonra İstanbul’da Özel Akgün Koleji’ne, bunun ardından Ata Koleji’ne devam etti. 1967’de üniversite tahsili için Ankara’ya döndü.

 

68 rüzgarıyla ilgilenmedi, ülkücülüğe sempati duydu.

1969’de akademinin işgalinde rol oynadı.

1970’te MTTB Ankara genel sekreteri seçildi.

1971’de mezun oldu ve üniversitede kalıp asistanlığa başladı.

 

Ülkücü dernekleri kurdu.

Öğrencileri arasında Abdullah Çatlı da var,

 

Planlı Dönemde Türk Ekonomisinde Yapı Değişikliği adlı teziyle doktor unvanı aldı. Tez savunmasına hiçbir akademisyen alınmadı.

 

Yakın çevresi titizliğinden söz ediyor,

Sigara ve çaydan elinden eksik olmuyor,

 

12 Eylül sonrası / (Ali Güngör’le) Mayaş yayınlarını kurdu / Hamle ve Töre dergilerini yayımladı,

Muharrem Şimşek’in (Bizim Ocak) grubuyla arası açıldı, teşkilatlanmaya karşı çıkan Behçeli evinin önünde saldırıya uğradı…

 

A. Türkeş bu dönemde Behçeli’yi MÇP’ye davet etti.

1987’de üniversiteden ayrıldı.

Nisan 1987’deki kongreden sonra genel sekreterliğe getirildi.

MÇP’nin çizgisini şöyle özetledi: İlim, tefekkür, iman…

1991’e kadar bu görevde kaldı.

1994’te MHP’nin genel başkan yardımcısı / M. Yazıcıoğlu bu dönemde partiden ayrıldı.

1997’deki kongrede parti genel başkanı seçildi.

1999’daki seçimlerde MHP 130 vekil çıkardı,

 

Koalisyon kuruldu.

Ülkücü mafya söylentilerine adı karışan yaklaşık 3 bin kişi MHP’den uzaklaştırıldı.

 

Af yasası / Demirel veto etti / MHP Haluk Kırcı ismini af kapsamına dahil etti.

 

Öcalan’ın idam dosyası

 

M. Yılmaz’la ilgili oylamada MHP, Yılmaz’ın yüce divana sevki yönünde oy kullandı.

…

 

Osman Durmuş

Doktor olmak istiyor / nihayet tıp fakültesini kazandı

 

“…aslım Kürt’tür, ailemiz sonradan Çankırı’ya göçmüş…”

“…Bütün Tükler gibi ben de Cengiz Han’ın oğlu Cuci Han’ın torunuyum...” / s. 42

 

1970’de fakültede bir ülkücünün kaçırıldığı haberini alınca / kamyonetle morfoloji binasına gittiler / etrafa ateş edildi / doktor Necdet Güçlü bu nedenle öldü,

Olaya karışanlar yakalandı fakat Durmuş yakalanamadı / s. 42

 

İlk görev yeri Hopa sağlık ocağı,

1980’de anatomi uzmanı oldu / Ankara’da genel cerrahi asistanı olarak 4 yıl görev yaptı,

1990’da doçent oldu,

1997’de Bahçeli’nin listesinde kendine yer buldu,

 

Bahçeli’nin koruma polisi Zinnur Çoban’ı bakanlığa müşavir olarak aldı,

…

 

İbrahim Doğan

Teğmen Güçlü’yü öldüren doktor…

 

İ. Doğan ve Ali Güngör / araç dar yolda manevra yaparken geriye doğru ateş ettiler / mermilerden biri Necdet Güçlü’ye isabet etti ve ölümüne sebep oldu,

37 yaşındaki Necdet Güçlü o yıllarda Türkiye’de protez alanındaki tek isimdi / s. 57

 

Doğan ve Güngör yargılandılar, Doğan 10,5 yıl, Güngör ise 2 yıl hapis cezası aldı. Güngör tahliye olup Tarım Reform Müsteşarlığında işe girdi.

Yargıtay davaya müdahil oldu / cezaları 24’er yıla çevrildi. Hangisinin ölüme sebebiyet verdiği tespit edilemediği gerekçesiyle cezalar 12’şer yıla indirildi. 1974’de bu karar verilirken Ecevit-Erbakan ortaklığıyla çıkarılan af yasası yetişti ve Doğan aftan yararlandı.

Sabıkasını sildirdi. / s. 59

 

TÜSEV / Türkiye Sağlık Çalışanları Eğitim ve Dayanışma Vakfı’nı kurdu. TTB’ye alternatif olarak…

 

Ali Güngör / 1999 seçimlerinde MHP’den vekil seçildi. TBMM’de çete ve mafyayı soruşturmak üzere kurulan komisyonun başkanlığına getirildi. / s. 60

 

Halil Şıvgın

12 Eylül’den önce kitap pazarlamacısı

Darbeyi haber alan Türkeş’in saklanmak için aklına gelen ilk isimlerden biri…

 

Darbeden sonra ANAP’ın kurucuları arasında yer aldı.

Parti içinde erkek papatya namıyla tanındı…

 

Sağlık bakanı olunca arkadaşı Faruk Güngör’ün eşi Filiz Güngör’ü bakanlığa aldı. Satın almaların çoğunu onun imzasıyla yaptı.

Beş ayrı vakıf kurdu. Tümünün başkanlığını yaptı.

Vakıfların gelirleri bakanlık faaliyetlerinden kaynaklıydı.

 

ANAP dönemi sona erince / dönemine dair usulsüzlükler ortaya çıkmaya başladı / ambulans ihalesindeki yolsuzluk nedeniyle yüce divana sevk edilmesi gündeme geldi.

Vakıflarının isimlerini değiştirdi.

Bakanlıkta da vakıflarla ilgili hiçbir evrak bulunmadı.

 

ANAP’tan ayrılıp MHP’ye geçti. MHP’den dışlanınca DYP’ye geçti.

Yüce divan oylamasında 276 oy çıkmadı ve yargılanmaktan kurtuldu.

 

Ankara belediye başkanlığı seçimlerinde aday dolu fakat seçimi M. Gökçek kazandı.

 

Hükmet Uluğbay

555K / …öğrencilerin başbakan Menderes’i tartaklamasına tanık oldu…

 

Devalüasyon / karar, büyük bir gizlilik içinde İMF’ye bildirildi. 15 gün önceden haber vermek zorunluydu.

 

12 Eylül / ağabeyi Ragıp Uluğbay orgeneral oldu.

 

1992’de emekli oldu / kitap yazdı / İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik…

DSP’ye katıldı / grup başkanvekili oldu.

 

Yakınlarının tayin terfi işleriyle ilgilenmedi.

6 Temmuz 1999 / intihara teşebbüs etti.

 

İMF heyetiyle yapılan anlaşmalara ilişkin belgeleri Mesut Yılmaz’a sızdırmak / akrabası Mehmet Kutman’ın haksız kazanç elde etmesini sağlamakla suçlanmıştı. / s. 78

 

Hasan Denizkurdu

Yaşar Holdingde avukat…

Yani Parti’de İzmir İl Başkanı olma hazırlığındaydı / Özal vefat etti.

 

Şevket Kazan

13 yıl gezici vaizlik yapmış / kürsüyü iyi kullanır /

Hayatının büyük kısmı Kartal’da geçti,

 

Ortaokulu birincilikle bitirmiş,

1953’te askere gitti / Milli Savunma Bakanlığında ve Deniz Kuvvetlerinde görevlendirildi,

 

1960’te hukuk fakültesine başladı,

TCK 163’e muhalefetten hakkında dava açıldı,

Nur cemaatiyle bu dönemde yakınlaştı,

1973 seçimlerinde Kocaeli vekili seçildi, üç ay içinde bakan oluverdi.

Af yasası çıktı / 163. Maddeden ceza alanlar serbest bırakıldı…

 

Bir kitap aleyhinde basın toplantısı düzenleyen ilk bakan oldu / 7 s. 99-100

 

MSP grup başkanvekili oldu,

Çalışma bakanı istifa etti, Erbakan Kazan’ı bu göreve getirdi,

Kazan’ın özel kalemi; Necati Çelik ve Abdüllatif Şener

 

Bakanlıkta yurtdışı işçi sorunları genel müdürlüğünü kurdu ve ilk iş olarak yurt dışına vaiz göndermeye başladı / s. 102

 

1977 seçimlerinde vekil seçilemedi.

Erbakan, Kazan’a “arpalık” buldu; Ereğli Demir Çelik yönetim kurulu üyeliği…

 

1977’de İstanbul Belediye Başkanlığına aday oldu / seçilemedi,

1979’da senato seçimlerinde Van’dan aday gösterildi / seçilemedi,

 

12 Eylül’den sonra istihbarat dil okuluna götürüldü…

 

1981 temmuzunda cezaevinden çıktı / şirket çıktı / Arap ülkelerine ticaret yapacaktı…

 

1985’te sonuçlanan mahkeme / 3,5 yıl hapse mahkûm oldu / kararı Askeri Yargıtay bozdu / yeniden yargılandı / beraat etti…

 

Siyaset yasağı sona erince RP saflarında yerini aldı.

Şiir kitabı yayınladı / “sabır demeti”

Madımak Olayı sonrasında şeriatçıları savunmak üzere Sivas Davasına katıldı,

 

93’te RP’yi temsilen Bağdat’a gitti, El Reşit Otelinin lobisindeyken yakınlara düşen ABD füzesi nedeniyle yaralandı.

 

95 seçimlerinde Refah-Yol koalisyonu için çok çalıştı.

 

(Patronaj konusunda eline su dökülmüyor)

Susurluk soruşturmasında Mehmet Ağar’la ilgili fezlekeyle ilgili işlem yapmadı.

 

Aczimendilerin saçının sakalının kesilmesini isteyen DGM savcısı hakkında işlem başlattı.

28 Şubat sürecinde tutuklanan Sincan belediye başkanı Bekir Yıldız’ı hapishanede ziyaret etmek suretiyle destekledi.

 

Siyasetten uzak kalınca, kurucusu olduğu Hukuk Araştırmaları Derneğinde vakit geçirdi.

 

Oğuz Aygün

1957’de Demokrat Parti saflarında

Darbe sonrasında vebalı muamelesi görmekten yakındı, 

GATA’da iş buldu,

 

Sıhhiyede muayenehane açtı,

1969 seçimlerinde meclise girmeyi başardı,

73’ten itibaren AP’nin kurmayları arasında yer aldı,

 

94’te DSP üyesi,

99 seçimlerinde yeniden meclise girdi,

 

Kubilay Uygun

Babası DP vekillerinden,

Üniversiteyi kazanamayınca geçimlik olarak siyasetle ilgilenmeye karar verdi / s. 123

 

89’da DYP’den ayrılıp ANAP’a geçti,

94’te ANAP’tan ayrılıp CHP’ye geçti,

95’te CHP’den ayrılıp DSP’ye geçti,

MHP barajı aşamayınca Afyon vekili olarak meclise girdi,

96’da DYP’ye transfer olacağı konuşulmaya başlandı / s. 125

DYP ile yaklaşık 1 yıl vakit geçirdikten sonra MHP’ye geçti, Bahçeli genel başkan olunca MHP’den ayrıldı.

97’de DTP’ye geçti, “Fırıldak Kubi” namıyla anılır oldu / s. 127

 

Partisiz kalınca bağımsız olarak mecliste yer almaya devam etti fakat devamsızlıkları nedeniyle vekilliği düşürüldü.

 

Kamer Genç

Babası Ali Genç, yaz aylarında İstanbul’a gidiyor,

Aile yoksul, dört kardeş tek döşekte uyuyor,

Ağa kızı Sevim’i istedi, Ağa kızı vermedi,

Bingöl’de vergi kontrol memuru iken üniversite sınavını kazandı,

Kavga ettiğini gören olmadı, mezun olduktan sonra Danıştay’da çalışmaya başladı,

Ağa’nın kızını almayı başardı,

1974’te Fransa’da tahsile devam etti,

Danıştay’da daha üst mevkide çalışmaya devam etti,

12 Eylül’de 6. Dairede kanun sözcüsü (savcı) olarak görev yaptı,

Anayasa referandumunda “hayır” oyu kullandı, Tunceli’de ünlendi,

 

Gayrimenkul zengini / dokuz yıl boyunca emlak vergisi ödememiş,

87’de SHP rozetiyle meclise girdi,

 

91’de Tunceli – Ovacık’da, kaldığı otelin önünde bir kavga çıkıyor, aşağıya inip müdahil oluyor, ekip şefi konumundaki adamın elinden güçlükle kurtulup odasına dönüyor / tartıştığı kişi Tunceli de “sakallı” lakabıyla tanınan, ülke genelinde “yeşil” namıyla bilinen Mahmut Yıldırım…

 

SHP-CHP birleşmesi, Baykal tarafından veto edileceğini biliyor, DYP’ye geçti,

 

Altan Öymen

Babası Hıfzırahman Raşit Öymen, cumhuriyet döneminin ilk eğitimcilerinden,

Babası 43’de CHP’den vekil seçildi,

 

Kaymakam olmak üzere tahsil görürken gazeteciliğe meyletti,

555K gösterilerine katıldı, yakalandı, mahkeme onu serbest bıraktı,

ANKA ajansının kurucuları arasında yer aldı,

77’de CHP’ye katıldı,

99’daki kongrede CHP genel başkanı seçildi,

 

Hüsamettin Özkan

68’de Ümit İpar’dan dans dersleri aldı,

Çerkez kökenli bir aileye mensuptu,

Ağabeyi Necdet Özkan, müteahhit, 77’de Aytekin Kotil’in yardımcısı,

Necdet Özkan’ın eşi Ümran Hanım, Orhan Aslıtürk’ün kardeşi (Aslıtürk Gülay Atığ’ın kocası), Ümran Hanım’ın diğer kızkardeşi Türkân Hanım da Sümer Oral ile evli,

Hüsamettin Özkan 95’de CHP’de grup başkan vekili oldu,

Öcalan Kenya’da Yunanistan elçilik binasında yakalandı, Ecevit’in yıldızı iyice parladı,

 

Şenkal Atasagun

Galatasaray Lisesinde futbol oynarken iyi bir kaleci,

Babası Şehabettin Bey askeri doktordu,

Şevket Altuğ, Asaf Savaş Akad, Ünal Aysal, M. Ali Birand… sınıf arkadaşları,

Grenoble’da siyaset bilimi önlisans programına dahil oldu, M. Celali Aslıer ile aynı odayı paylaştı,

65’de Türkiye’ye döndü, askere gitti, (Hıncal Uluç’la aynı dönem)

MİT’te çalışan teyze kızının tavsiyesiyle işe başladı / s. 179

Hiram Abas ve Mehmet Eymür ile arkadaş…

80’de MİT’ten ayrıldı,

1,5 yıl sonra MİT’e geri alındı,

 

87’de, babası DEV-SOL tarafından öldürülen, devlete “yardımcı” olmak isteyen A. Çakıcı ile temas kurdu,

 

Mayıs 96’da Şam’da “Apo operasyonu”

 

Atasagun 98’de müsteşar oldu,

 

Eyüp Aşık

Çaykaralı, 8 çocuklu bir aileye mensup,

Makine mühendisliği okudu, Almanya’da iş buldu,

KTÜ’de okurken Ankara’da hukuk fakültesine başladı,

DP gençlik kolları il başkanı oldu,

Evlendi, 77-83 yılları arasında iyi kazandı,

Özal’ın davetiyle Trabzon’da parti teşkilatını kurdu,

87’de İstanbul’da nakliye şirketi kurdu,

Çakıcı ile olan telefon konuşmaları siyasi hayatının sonu oldu,

 

Alaattin Çakıcı

Ailesi Trabzon’un Fındıklı köyünden ayrılıp İstanbul’a yerleşti,

Babası Ali Çakıcı, Zonguldak’ta çalışırken birini vurmuş, olay kan davasına dönmüştü,

Aile, Gültepe’ye yerleşti, burada kahvehane açtılar, emlak işiyle de ilgilendiler, gecekondu mahallesinde emlak işleri…

 

Çakıcı 17 yaşındayken bir İETT görevlisini yaraladı,

74’de jandarma olarak askere gitti, birkaç kez sürgün edildi, Edirne cezaevinde görevlendirildi, babası da orada cezaevindeydi,

 

Gültepe’de kumarhane işletmeye başladı, ülkücülerle bu dönemde temas kurdu, Kağıthane ocak başkanı oldu,

78’de Dev-Sol militanları amcasının oğlu Necati’yi öldürdüler, aynı gün kardeşi Gamze’yi vurup bir de üzerine benzin döktüler,

İşyerleri defalarca bombalandı,

79’da silahlı saldırıya uğradı, 5 kurşun yedi,

80’de babası vurularak öldürüldü,

12 Eylül sonrası tutuklandı,

Nurullah Tevfik Ağansoy’un ihbarıyla tutuklandı,

82’ye kadar cezaevinde kaldı,

Serbest kalınca kumar borcu tahsilatına girişti,

İmzası bacaktan tek kurşun…

 

82’te Harbiye’de Golden Key adlı kulüp / mekânın sahibi Aydın Sağay’dan haraç almak istiyordu, savcılık, aleyhinde delil bulamadı,

Pekçok kişiyi haraca bağladı… / s. 223

 

Dündar Kılıç’la çatıştı,

MİT’le ilişki kurdu, / s. 224

 

89’da Mehmet Ağar’ın çağrısıyla teslim oldu, cezaevinde el üstünde tutuldu,

 

93’te yurtdışına çıktı,

Telefonla işlerini yürüttü / devlet bakanı Cavit Çağlar’ı tehdit edecek kadar “arkası sağlam” / s. 227

 

Karısı aleyhinde yazdı diye Hıncal Uluç’u kurşunlattı,

 

Engin Civan olayında Özal ailesiyle kurduğu temas hakkında konuşan karısıyla arası bozuldu, ayrıldılar, onu öldüreceğini söylemeye başladı ve ocak 95’de çocuklarının gözü önünde ayrıldığı karısı Uğur Kılıç’ı öldürttü.

 

Tevfik Ağansoy’u öldürttü / s. 229

 

Susurluk komisyonunda ifade veren Hanefi Avcı, Çakıcı’nın bütün işlerini MİT’in organize ettiğini belirtti / s. 231

 

Mayıs 97’de canlı yayına çıktı,

Çiller, İçişleri kabanı Meral Akşener’e Çakıcı’yı yakalaması emrini verdi,

Hükûmet değişti, yeni bakan Başesgioğlu Çakıcı’yı takibe aldı,

 

Çakıcı yeni kabinede bakanlık yapan Eyüp Aşık’la telefon görüşmeleri yapıyor,

 

Ağustos 98 / Nice’da yakalandı,

 

Çakıcı’ya yakın isimlerden Nihat Akgün öldürüldü,

Gencay Çakıcı saldırıya uğradı,

 

Korkmaz Yiğit

Babası deftere yazdırdığı borcu ödeyememiş,

Öğretmen maaşıyla 5 çocuk geçindirmek zor…

 

İnşaatlarda çalıştı, ayakkabı boyadı, gazete sattı,

Pertevniyal Lisesindeyken dondurmacıda çalışmaya devam etti. Liseyi ikincilikle bitirdi, mimarlık yüksekokuluna kayıt yaptırdı,

İnşaat şirketi kurdu,

Sultanhamam’da bir işhanı yaptırıp Yahudi tüccarlara sattı, bundan sonra Yahudi tüccarlarla ilişkisini geliştirdi,

Maslakta iş merkezi yaptı, ardından arazi satın alıp lüks konut inşa etmeye başladı,

94 krizinden kazançlı çıktı, elinde çok fazla borç senedi vardı,

95’te tefeci Nesim Malki’yle tanıştı,

Malki, Yiğit’ten Erol Evcil ve Alaattin Çakıcı’ya karşı yardım istedi, / s. 252

Yiğit, vali Kozakçıoğlu ile görüştü,

Kasım 95’te Malki öldürüldü,

97’de Çırağan yakınlarındaki Tekel binasını satın aldı,

Kral Faysal’dan Sevda Tepesini satın aldı,

100 milyon dolara Bank Ekspres’i satın aldı,

Türkbank’ı satın almak istiyordu, Alaattin Çakıcı ile temas kurdu, / s. 255

 

Ağustos 98’de 600 milyon dolara Türkbank’ı satın aldı,

Çakıcı Nce’da yakalandıktan sonra Yiğit yardım olsun diye Çakıcı’ya Erol Evcil aracılığıyla 2-3 milyon dolar göndermiş…

Yiğit-Çakıcı görüşmeleri ortaya çıkınca Türkbank ihalesi iptal edildi,

Yiğit para ve itibar kaybetmeye başladı,

Yılmaz-Ecevit koalisyonu dağıldı,

Bank Ekspres’in içini boşaltmakla suçlandı, cezaevine girdi,

 

Ali Rıza Septioğlu

Ortaokul mezunu

 

Yıldırım Akbulut

Babası Ömer Bey PTT mamuruydu,

İstanbul’da hukuk okudu,

Avukatlık yaparken Erzincan belediyesinde iş buldu,

71’de AP’ye katıldı,

12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde işkenceye karşı mücadele verdi,

Darbeden sonra Erzincan’da ANAP il örgütünü kurdu,

Özal, körfez savaşı sürecinde Türkiye’nin daha aktif rol almasını istiyordu,

 

Başbakanlığı sırasında parti genel başkanlığını kaybeden ilk kişi oldu,

 

95’de memleketi Erzincan’dan seçilemedi,

99’da yeniden meclise döndü, tekrar meclis başkanı seçildi,

 

Ertuğrul Yalçınbayır

Ailesi Bulgaristan’dan Bursa’ya göç etmiş,

 

Kemal Nehrozoğlu

 

Çevik Bir

Makedonya göçmeni bir aileye mensup,

19 yaşında istihkam subayı,

Evren genelkurmay başkanı olunca özel kalem olarak görevlendirildi.

 

Doğan Güreş

 

Hüseyin Kıvrıkoğlu

Kökeni Türkmenlere dayanan bir aileye mensup, aileye Bozüyük’te “Kıvrıklar” denme nedeni çok iyi bilinmiyor,

Topçu okulunu birincilikle bitirmiş,

 

Ahmet Taner Kışlalı / 21 Ekim 99’da öldürüldü,

Yaklaşık 4 bin subay, üniformalarıyla cenazeye katıldı, Kıvrıkoğlu, yurtdışı gezisini yarıda kesip cenaze için yurda dönmüştü,

 

Hakkı Şenyuva

70’de general olmuştu, 74’de emekliye sevk edildi,

Oğlu Hakan 1979’da öldürüldü / s. 372

 

Katili aramaya başladı,

Ülkücüler görgü tanıklarının ifade vermesini engellemişti,

Sanıklardan biri katilin ismini vermişti, polis bu ifadeyi gözardı etmişti, / s. 374

 

Ömer Tanlak

 

Eşber Yağmurdereli

 

Yesevizade

Alparslan Yasa / Yesevizade imzasını kullanıyor,

 

Suat Candemir

…

 

Sonsöz

…birikimli sorumluluk duygusu yüksek, ülkenin çıkarını kişisel beklentilerinin üstünde tutan kuşağın nesli tükendi,

(yeniler) Senaryosunu beğenmedikleri bir oyunu oynamak üzere sahneye çıkan acemi aktörler gibi geziniyorlar ortada…

 

…

Doğan Kitap

2. Basım, Ağustos 2000

Emine Gürsoy Naskali - 6-7 Eylül Olayları Davası - Notlar

Emine Gürsoy Naskali - 6-7 Eylül Olayları Davası - Notlar

Yassıada Zabıtları 2

Kitabevi Yayınları, 2007

 


Giriş

6-7 Eylül (1955) Olayları Davası, 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Yassıada'da kurulan darbe mahkemesinde görülen davalardan biridir. Dava, 19 Ekim 1960 günü başlamış, 20 oturum yapılmış ve 5 Ocak 1961 günü sona ermiştir.

 

Başlıca Sanıklar: Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Başbakan Yardımcısı Fuat Köprülü, İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, İstanbul Emniyet Müdürü Alaeddin Eriş, İzmir Valisi Kemal Hadımlı, Selanik Konsolosu Mehmet Ali Balin, Konsolos Muavini Mehmet Ali Tekinalp, Kavas Hasan Uçar ve öğrenci Oktay Engin.

 

Türkiye'nin Kıbrıs meselesi için Londra'da müzakerelere katıldığı dönemde (5-6 Eylül 1955 gecesi), Selanik'te Atatürk'ün doğduğu evde bir bomba patlamıştır. Bu haberin duyulması üzerine özellikle İstanbul Beyoğlu'nda gayrimüslim (ağırlıklı olarak Rum) vatandaşların dükkânları tahrip edilmiştir.

 

Yassıada İddianamesi, hükümetin Kıbrıs politikasındaki kararsızlığı örtmek, kamuoyunu başka yöne çekmek, İngiliz ve Yunan kamuoyunda tesir yaratmak amacıyla Selanik'teki bombalamayı ve 6-7 Eylül olaylarını bizzat tertip ettiğini ileri sürmüştür. İddianame büyük oranda Yunan mahkemesinin kararlarına dayandırılmıştır.

 

Olaylar sırasında ordunun vaktinde müdahale etmemesi ve birliklerin başına subay tayin edilmemesi hususları Menderes'in talebine rağmen mahkeme başkanı Salim Başol tarafından araştırılmamıştır.

 

İzmir Valisi Kemal Hadımlı'nın, olaylar sırasında göstericilerin kendisini ve yanında bulunan Güney Saha Komutanı Korgeneral Cemal Gürsel'i omuzlarda taşıdığını zabıtlara geçirtmek istemesi üzerine mahkemede panik yaşanmış; oturum aniden tatil edilerek dava hızla karara doğru sürüklenmiştir. Cemal Gürsel tanık olarak çağrılmamıştır.

 

Kitap Yassıada mahkemelerinin ses kayıtlarından çözümlenerek hazırlanan teksir nüshaya dayanmaktadır.

 

Hüsamettin Cindoruk: 6-7 Eylül Olayları

1959 tarihli Londra ve Zürih antlaşmaları

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığı, adadaki askeri birliğimiz, kültürel ve ekonomik mevcudiyetimiz tamamen bu antlaşmaların hukukuna dayanmaktadır.

 

6-7 Eylül Hadiseleri…

 

Rumların İstanbul’dan göç etmesinin asıl sebebi sanıldığı gibi 6-7 Eylül Olayları değil, 1964 yılında İsmet İnönü’nün başbakanlığı döneminde Bakanlar Kurulu kararıyla Yunan vatandaşlarının ikamet vizelerinin uzatılmamasıdır.

 

Bu tarihte Bakanlar Kurulunun kararı ile İstanbul'da yaşayan 50.000'in üzerinde Rum azınlık, zorunlu bir göçe uğratıldılar. Gayrimenkulleri üzerinde tasarruf hakları 1964'te ellerinden alındı.

 

Yassıada’daki yargılama, DP’nin dış politikasını darbenin gerekçesi haline getirmeyi hedeflemiştir.

 

Yüksek Soruşturma Kurulu Kararnamesi, devleti ırkçılıkla suçlayarak uluslararası alanda Yunanistan ve Ermeni iddialarına koz vermiştir.

Mahkeme ve Başsavcı, Yunan yargısının metodolojisini izlemiş; olayın asıl faillerini ve yağmacıları cezalandırmak yerine, herhangi bir somut delil olmadan siyasetçileri asli fail ilan etmiştir.

 

Yassıada'daki 6-7 Eylül davası kararı, yaşanan olaylardan çok daha ağır hukuksal bir tahrip belgesidir.

…

 

6-7 EYLÜL OLAYLARI DAVASI

Birinci Oturum

19 Ekim 1960 Çarşamba

1.       Yüksek Adalet Divanı Başkanı: Salim Başol

2.       Yüksek Adalet Divanı üyesi: Selman Yörük

3.       Yüksek Adalet Divanı üyesi: Rıza Tunç

4.       Yüksek Adalet Divanı üyesi: Ferruh Adalı

5.       Yüksek Adalet Divanı üyesi: Abdullah Üner

6.       Yüksek Adalet Divanı üyesi: Hıfzı Tüz

7.       Yüksek Adalet Divanı üyesi: Hasan Gürsel

8.       Yüksek Adalet Divanı üyesi: Nahit Saçlıoğlu

9.       Yüksek Adalet Divanı üyesi: Cahit Özden

1.       Yüksek Adalet Divanı Başsavcısı: Altay Ömer Egesel

2.       Yüksek Adalet Divanı Başsavcı yard.: Fahrettin Öztürk

3.       Yüksek Adalet Divanı Başsavcı yard.: Avni Yurtsever

4.       Yüksek Adalet Divanı Başsavcı yard.: Faruk Siret Değermen

5.       Yüksek Adalet Divanı Başsavcı yard.: Orhan Erdoğan

6.       Yüksek Adalet Divanı Başsavcı yard.: Niyazi Kırdar

7.       Yüksek Adalet Divanı Başsavcı yard.: Ahmet Bayrak

8.       Yüksek Adalet Divanı Başsavcı yard.: Süleyman Taşar

9.       Yüksek Adalet Divanı Başsavcı yard.: Necdet Darıcıoğlu

10.     Yüksek Adalet Divanı Başsavcı yard.: Servet Tüzün

11.     Yüksek Adalet Divanı Başsavcı yard.: Turgut Lüleci

Zabıt kâtibi: Necmi Ener

…

Sanık Celal Bayar’ın müdafii Nail Taner, 1924 Anayasası'nın 41. maddesi gereğince Cumhurbaşkanının sadece hıyanet-i vataniye halinde Büyük Millet Meclisine karşı sorumlu olduğunu ve sonradan çıkarılan kanunların geriye yürütülemeyeceğini belirterek mahkemenin görevsizlik (vazifesizlik) kararı vermesini talep etmiştir.

 

Mahkeme heyeti müzakere neticesinde görevsizlik itirazını oy birliğiyle reddederek sorgu safhasına geçilmesine karar vermiştir.

 

Mahkeme Başkanı, 6-7 Eylül olaylarının Kıbrıs siyasetindeki kararsızlığı örtmek ve kamuoyunu başka noktalara çekmek amacıyla tertip edildiği yönündeki iddiaları okur.

Celal Bayar, olayların tertiplenmesi konusunda hiçbir bilgisinin bulunmadığını belirtir.

Olayların komünistlere ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti'ne yüklenmesi telkininde bulunduğu iddialarını hatırlamadığını belirten Bayar, Örfi İdare Komutanına faillerin mutlaka bulunması talimatını verdiğini söylemiştir.

 

Adnan Menderes, Kıbrıs Türktür Cemiyeti'ni kendisinin kurdurmadığını, cemiyet yöneticilerinin müracaatı üzerine Vilayet makamında kabul ettiğini ve cemiyetin beraat etmiş olmasının bu iddiaları çürüttüğünü beyan etmiştir.

 

24 Ağustos'ta Liman gazinosunda söylediği nutkun tahrik amacı taşımadığını; aksine 28 Ağustos'ta Kıbrıs'ta beklenen Türk katliamını ve muhtemel büyük olayları önlemek, Londra'daki Türk heyetini manen desteklemek amacıyla söylendiğini ifade etmiştir.

 

Selanik'teki Atatürk'ün evine bomba atılması olayının Yunan mahkemesi kararlarına dayandırılmasını eleştirerek; bombanın Türkiye'den götürüldüğü veya kavas tarafından atıldığı yönündeki iddiaları kabul etmediğini belirtir.

 

Birinci Oturumun Devamı

19 Ekim 1960 Çarşamba Öğleden Sonra

 

Adnan Menderes / İzmit-Sapanca yolculuğu sırasında durumu haber alır almaz geri döndüklerini, yoldayken halkı yatıştırmak amacıyla radyodan Örfi İdare ilan edildiğinin duyurulması talimatını verdiklerini ifade etmiştir.

 

Mahkeme Başkanının olayların 4, 5 ve 6-7 Eylül tarihlerinde peş peşe gelmesinin örgütlü bir güce işaret ettiği yönündeki tespitine karşı Menderes, hükümetin bu olayları hangi kanalla ve teşkilatla yaptığının iddianamede gösterilemediğini savunmuştur.

 

Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs davasının tarihsel gelişimini anlatmış ve kendisinin Londra Konferansı sebebiyle olaylar sırasında İngiltere'de bulunduğunu belirtmiştir.

 

Yunanistan'daki patlamayla ilgili olarak Türk hükümetinin böyle bir olay çıkarmakta hiçbir çıkarı bulunmadığını, tam aksine o tarihlerde Türkiye'de uluslararası finans toplantılarının düzenlendiğini ifade etmiştir.

 

Fuat Köprülü, olaylar sırasında Başbakan Yardımcısı olduğunu, kişisel işleri için tesadüfen İstanbul'da bulunduğunu ve gelişmelerden ancak Haydarpaşa'dan trene bindikten sonra İzmit/Sapanca hattında haberdar olduğunu anlatmıştır.

 

Eski İstanbul Valisi Gökay / Olay gecesi güvenlik güçleriyle sahada bulunduklarını, Patrikhane ve Yunan Konsoloshanesi de dahil birçok noktanın korunduğunu, ancak kalabalığın büyüklüğü ve askeri yardımın gecikmesi nedeniyle tahribatın önüne geçilemediğini aktarmıştır.

 

Eski İstanbul Emniyet Müdürü Alaeddin Eriş / Olay yerine gelen askeri araçlardaki erlerin başlarında kıt'a subayları olmadığı gerekçesiyle müdahalede bulunmadıklarını, kendisinin hayatı pahasına mücadele ettiğini beyan etmiştir.

 

Eski İzmir Valisi Kemal Hadımlı, 6 Eylül akşamı İzmir Fuar alanında ve Yunan pavyonunda başlayan olayları detaylandırmıştır.

 

İkinci Oturum

21 Ekim 1960 Cuma

Oturum yoklamayla açılmış ve Selanik Bidayet ile İstinaf Mahkemelerinin Atatürk'ün evine atılan bomba olayı ile ilgili sanıklar hakkındaki kararları ve gerekçeleri okunmuştur.

 

Eski Selanik Başkonsolosu Mehmet Ali Balin, Yunan mahkemesinin bombaların Türkiye'den götürüldüğü veya Muavin Konsolos tarafından taşındığı iddialarını reddetmiştir.

Eski Selanik Konsolos Muavini Mehmet Ali Tekinalp, bombayı Türkiye'den getirdiği ve kavas Hasan Uçar'a patlattırdığı iddialarını reddetmiştir.

 

Konsolosluk kavası Hasan Uçar, gürültüyle uyanıp bahçeye çıktığını ve durumu Konsolos Muavinine ilettiğini belirtmiştir.

Yunan polisinin kendisini tutuklayarak hücreye attığını, suçu kabul etmesi durumunda ev ve para vaat ettiklerini, kabul etmeyince işkence ve silah tehdidiyle sahte ifade imzalattıklarını söylemiştir.

 

Selanik Üniversitesi öğrencisi ve Fuar tercümanı Oktay Engin, Yunan adli makamlarının Türk bursiyeri ve milliyetçi kimliği sebebiyle kendisini hedef seçtiğini anlatmıştır.

 

Fuat Köprülü, Fahrettin Kerim Gökay ve Alaeddin Eriş'in ihtilalden sonra tanık sıfatıyla verdikleri önceki ifadeler okunarak mevcut duruşmadaki beyanlarıyla çelişen hususlar sorgulanmıştır.

 

İkinci Duruşmanın Devamı

21 Ekim 1960 Cuma Öğleden Sonra

Başsavcı, Menderes'e Atatürk'ün evine yapılan saldırı sonrası Yunanistan'a neden protesto çekilmediğini, Yunan mahkeme kararlarına karşı neden diplomatik tepki verilmediğini ve Patrik mektubuna neden yanıt verilmediğini sormuştur.

Menderes, olayın faillerinin o an net olarak bilinemediğini, devletler arası ilişkilerde yabancı mahkeme kararlarına müdahalenin zorluğunu ve Patrik mektubunun olayların sıcağıyla yazıldığını değerlendirdiklerini ifade etmiştir.

 

Meclis tahkikatı açılmasının engellendiği yönündeki iddiaya ise, Örfi İdare ve adli mahkemelerin zaten kapsamlı bir soruşturma yürüttüğünü söyleyerek yanıt vermiştir.

 

Eski Ankara Valisi ve Emniyet Genel Müdürü Kemal Aygün, Menderes'in kendisine "Başta ben olmak üzere bu hadisede kimler suçlu ise mutlaka meydana çıkaracaksınız" talimatını verdiğini aktarmıştır.

 

Eski Emniyet Genel Müdürü Ethem Yetkiner, İstiklal Caddesi'nde polislerin çabalarına rağmen büyük kalabalığın durdurulamadığını, trenle Sapanca'ya giden Cumhurbaşkanı ve Başbakanın geri döndüğünü, kulaktan kulağa yayılan şayiaların kendisinde olayların tertip edildiği intibaını uyandırdığını ifade etmiştir.

 

Üçüncü Oturum

24 Ekim 1960 Pazartesi

Coşkun Kırca, NATO Daimi Delegeliğinde görevliyken Fatin Rüştü Zorlu'nun Londra'dan Ankara'ya çektiği şifre telgrafını gördüğünü, telgraftaki "Başbakanın da ilgililere gereken emirleri vermesinde büyük fayda olacağı" ifadesinin gösteri tertiplenmesi talimatı olarak değerlendirilebileceğini savunmuştur. Zorlu ise bu telgrafın diplomatik temasları destekleme amacına dönük olduğunu belirtmiştir.

 

Örfi İdare Adli Müşaviri Celalettin Altındağ kışlalardaki tutukluların durumunu incelediğini, Örfi İdare Komutanı Aknoz Paşa'nın hakimlere sanıkları komünist sıfatıyla mahkum etmeleri ve idam cezası vermeleri yönünde baskı yaptığını ancak hakimlerin delil yokluğu sebebiyle buna direndiklerini anlatmıştır.

 

Üçüncü Oturumun Devamı

24 Ekim 1960 Pazartesi Öğleden Sonra

Emniyet Başmüfettişi İbrahim Oğuz, Oktay Engin'in kendisine Atatürk'ün evine bombayı kendisinin attığını ve Menderes'in babasına para ve makam vaat ettiğini söylediğini iddia etmiştir.

Oktay Engin ise aralarında ev husumeti bulunduğunu belirterek iddiayı yalanlamıştır.

 

Gazeteci Aziz Ozan, İsmet İnönü'ye sunduğu raporda DP Ocak Başkanlarının genel merkezden talimat aldıklarını söylediklerini, polisin "kan dökülmeyecek, camlar kırılacak" dediğini aktarmıştır.

 

Cumhurbaşkanlığı Başyaveri Refik Tulga, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın acil bir sebep yokken İzmir'e gittiğini, uçağın sağlam olmasına rağmen uçuşun iptal edilip vapurla İstanbul'a dönüldüğünü, Sapanca'da tren durdurulup geri dönüldüğünü ve bu organizasyonun ancak büyük bir parti teşkilatıyla yapılabileceğini vurgulamıştır.

 

Emniyet Müfettiş Muavini Şemsi Ülengin, polisin olaylar sırasında tamamen pasif kaldığını, hatta jandarmanın kırmaları için sivillere taş verdiğini gözlemlediğini beyan etmiştir.

 

Dördüncü Oturum

25 Ekim 1960 Salı

Rum Patriği İspiro Atenagoras olay günü saat 17.00'de İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay'ın telefon ederek "vuku bulacak olaylardan telaşlanmayın" dediğini ve Patrikhane etrafında iki hafta önceden güvenlik tedbirleri alındığını beyan etmiştir.

 

DP Kocaeli Mebusu ve Maliye Bakanı Ekrem Alican, 12 Eylül DP Grup toplantısında Menderes'in olayların esasının görüşülmesini engellemek için büyük çaba harcadığını teyit etmiştir. Hulusi Köymen'in usulsüz oylaması sırasında Menderes'in yanına gidip "Niçin korkuyorsunuz?" diye sorduğunu, Menderes'in "duyulmasından korkuyorum, arkadaşlarıma itimat etmiyorum" yanıtını verip salondan çıktığını ifade etmiştir.

 

Gizli Celse Kararı ve Gizli Celse Tanıklarının Dinlenmesi

Kamu güvenliği ve tanıkların görev nitelikleri sebebiyle duruşmanın gizli yapılmasına karar verilerek dinleyiciler salondan çıkarılmıştır.

…

 

Beşinci Oturum

27 Ekim 1960 Perşembe

Şahit Cihat Baban (Yenigün Gazetecisi / İzmir Eski Milletvekili): Evet, 6-7 Eylül olaylarından sonra mevkuflar içerde idiler. Orada tanıdığım bir iki kişi vardı. Bu meyanda Hikmet Bil'i ziyarete gittim ve kendisiyle konuştum. Bana dedi ki, "Bir gün ev­ vel Adnan Menderes beni arabasına aldı, size yardım edeceğim, teşvik edeceğim dedi. Kıbrıs'a birtakım yardımlar için vaadlarda bulundu. Ertesi gün beni buraya tıktı, bunun adı namussuzluktur, bu da başıma geldi, buna da şahit olduk."

 

Sanık Adnan Menderes ve müdafilerinin tahkikatın genişletilmesi (askeri birliklerin çağrılma saatleri vb.) yönündeki talepleri dinlenmiş, mahkeme ara kararını bir sonraki oturuma bırakmıştır.

 

Altıncı Oturum

1 Kasım 1960 Salı

Tanık İfadeleri….

 

Yedinci Oturum

3 Kasım 1960 Perşembe

Tanık İfadeleri…

 

Yedinci Oturumun Devamı

3 Kasım 1960 Perşembe - 13.30

Tanık İfadeleri…

 

Sekizinci Oturum

5 Kasım 1960 Cumartesi

Tanık İfadeleri…

 

Dokuzuncu Oturum

9 Kasım 1960 Çarşamba

Tanık İfadeleri…

 

Başsavcılık dilekçelere ilişkin mütalaasını sunmuş; Mahkeme Heyeti sanık müdafilerinin birçok tevsii tahkikat talebini reddetmiş, ancak Melahat Gedik, Davut Akdemir, Sabri ve Nevzat Akın'ın tanık olarak dinlenmesine karar vermiştir.

 

Onuncu Oturum

12 Kasım 1960 Cumartesi

Tanık İfadeleri…

…

 

On Birinci Oturum

16 Kasım 1960 Çarşamba

Tanık İfadeleri…

 

On İkinci Oturum

22 Kasım 1960 Salı

Tanık İfadeleri…

 

On Üçüncü Oturum

25 Kasım 1960 Cuma

İddia Makamının Tevsii Tahkikat Mütalaası: Başsavcı Altay Ömer Egesel; Hüseyin Ataman ve Zeki Şahin’in dinlenmesini uygun görmüş, Fletcher Warren ve İsmet İnönü’nün dinlenmesi taleplerinin reddini istemiştir.

 

On Dördüncü Oturum

26 Kasım 1960 Cumartesi

Divan’ın Tevsii Tahkikat Ara Kararı: Sanık ve müdafilerin sunduğu şahit dinletme ve belge getirtme taleplerinin çoğu reddedilmiştir.

 

On Beşinci Oturum

3 Aralık 1960 Cumartesi

İddia Makamının Esas Hakkındaki Mütalaası:

Tarihçe ve Olaylar: Başsavcılık Kıbrıs meselesinin tarihi sürecini özetlemiş, olayların hükümet ve DP teşkilatı tarafından tertip edildiğini ileri sürerek "Mesele çok basitti. Demokrat Parti teşkilatı aynı anda her yerde birden zorbalık hareketine geçecekti" iddiasında bulunmuştur.

 

İstanbul'da 3 kişinin öldüğü, 30 kişinin yaralandığı ve 3584 gayrimenkulün tahrip edildiği belirtilmiştir.

 

Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Fatin Rüştü Zorlu için TCK 141/1, 6, 62, 8 ve 173; diğer sanıklar için TCK 141 ve ilgili maddeler uyarınca cezalandırılma istenmiştir.

 

On Altıncı Oturum

12 Aralık 1960 Pazartesi

Sanık Müdafilerinin Savunmaları: Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Fuat Köprülü, Fahrettin Kerim Gökay ve Alaeddin Eriş müdafileri iddiaları reddederek müvekkillerinin beraatini istemişlerdir.

 

On Yedinci Oturum

14 Aralık 1960 Çarşamba

 

Celal Bayar’ın Savunması

Sayın Başkanım, muhterem Hakimler; fazla konuşmayacağım ve esas hakkındaki müdafaada bulunmayacağım.

 

Dış politikadaki Türk-Yunan ilişkilerini Cumhuriyet öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırarak ele alır. Atatürk’ün direktifiyle Cumhuriyet döneminden itibaren Yunanistan ile dostane, dürüst ve samimi bir siyaset izlendiğini ifade eder.

 

Kıbrıs meselesinin ve Enosis iddialarının Türk kamuoyunda bir tepki doğurduğunu, hükümet olarak konuyu sokağa düşürmeden uluslararası alanda (BM ve NATO) şuurla müdafaa ettiklerini söyler.

 

6-7 Eylül Olayları nedeniyle mahkûm olmaktan veya ceza almaktan korkmadığını, ilerleyen yaşı sebebiyle sadece işin manevi/vicdani cephesini önemsediğini belirterek takdiri mahkemeye bırakır.

 

Adnan Menderes'in Savunması

Gizli örgüt kurup 6-7 Eylül Olayları'nı tertiplemekle suçlandıklarını; suçlamanın dayandırıldığı "dış sebepler" (Londra Konferansı'nı kolaylaştırmak) ve "iç sebepler" (iç politikayı istismar etmek) mantığının temelsiz olduğunu ifade eder.

 

Londra Konferansı'nın yalnızca bir başlangıç olduğunu, hükümetin dış politikayı iç politikaya hiçbir zaman karıştırmadığını belirtir.

 

Kıbrıs Türktür Cemiyeti ile ilişkiler: Cemiyet temsilcilerini kendisinin çağırmadığını, milli bir davada gelen talebi reddetmesinin makamına yakışmayacağını; yapılan 5.000 liralık yardımın ve yakaya takılan rozetin suç teşkil edemeyeceğini belirtir.

 

24 Ağustos 1955 Liman Gazinosu konuşması: EOKA tehdidi, Makarios'un faaliyetleri ve Kıbrıs'taki Türklerin katliam tehlikesi karşısında basının talebi ve şartların gereği olarak bu sert uyarının yapıldığını, konuşmanın tesadüfi olmadığını savunur.

 

Menderes, EOKA'nın terör eylemleri (üç Türk polisinin öldürülmesi, Albay Grivas ve Makarios'un faaliyetleri) karşısında İngiltere'ye nota verildiğini (23 Ağustos) ve 24 Ağustos Liman Gazinosu konuşmasının devleti müdafaa etmek amacıyla yapıldığını belirtir.

 

Eski Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’nün "Hükümetin Kıbrıs politikası yoktu" şeklindeki iddiasını reddeder; İngiltere Büyükelçisi ile 1953'te yaptığı görüşmeyi örnek vererek Türkiye’nin adadaki hukuki, tarihi ve jeopolitik haklarını öteden beri kararlılıkla savunduğunu ifade eder.

 

Atatürk’ün doğduğu eve bombanın Türkler veya konsolosluk görevlileri (Oktay Engin vb.) tarafından atıldığı iddiasını kesin bir dille reddeder. Yunan mahkemesi kararının Kıbrıs davasının siyasi atmosferi altında verildiğini, şüpheli Hasan Uçar’ın olay yerinde yakalanmasına rağmen günler sonra tutuklandığını belirterek Yunan kararının delil sayılamayacağını savunur.

 

İstanbul Valisi'nin akşam saatlerinde Florya'dayken telefonla durumu haber verdiğini, kendisine derhal askeri kuvvetleri kullanma talimatı verdiğini söyler. Olayların büyümesini hükümetin bir tertibine değil; kolluk kuvvetleri ile askeri makamların tecrübesizliğine, basiretinin bağlanmasına (psikoza) ve müdahalede gecikmelerine bağlar.

 

On Yedinci Oturumun Devamı

Olay günü Florya'dan ayrılıp Trenle Ankara'ya gitmek üzere Haydarpaşa Garı'na geçtiklerini, yolda veya garda herhangi bir fevkaladelik ya da tertip emaresiyle karşılaşmadığını belirtir. Gar'da Londra'dan gelen bir telefon görüşmesi nedeniyle kısa bir gecikme yaşandığını ifade eder.

 

Olayların ciddiyetini Sapanca'da öğrenip derhal İstanbul'a döndüklerini anlatır. Ertesi gün yapılan açıklamalarda Komünistlerden ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nden bahsedilmesinin bir suç kapama gayretinden değil, olay yerindeki ilk intibalar ve araçlardaki bayraklardan kaynaklandığını savunur.

 

Hükümetin zararları tazmin etme kararının suçluluk psikolojisi değil, devlet görevi olduğunu söyler.

 

İddia makamının mantık yürütmeyle (eleminasyon yöntemiyle) bir tertip kurguladığını; ancak bunun somut delillerle kanıtlanmadığını vurgulayarak beraatini talep eder.

 

Fatin Rüştü Zorlu'nun Savunması

Yargılama şartlarının elverişsizliğini dile getirir.

Kendisini savunurken aslında 1955 Türk dış politikasını ve Türk devletinin itibarını savunduğunu, davanın şahsi değil milli bir mesele olduğunu ifade eder.

Kıbrıs davasının tarihsel arka planını özetler. 1954'te Yunanistan'ın konuyu Birleşmiş Milletler'e (BM) taşıma gayretlerine karşı Türkiye'nin ilk resmi tezini (Kıbrıs'ın mevcut statüsünü koruması veya Türkiye'ye iadesi) nasıl şekillendirdiklerini anlatır. EOKA terörü ve Makarios'un tazyiklerine rağmen İngiltere'nin düzenlediği Londra Konferansı'na giden süreci aktarır.

 

Kıbrıs'taki Türklere yönelik Rum (EOKA/Grivas) tehditleri üzerine İngiltere'ye nota verildiğini, hatta EOKA tedhişine karşı istenirse askeri birlikle yardım teklif edildiğini anlatır.

 

İngiltere'nin 1949 Anayasası taslağıyla adaya vermek istediği muhtariyetin (özerklik) Türkleri azınlık konumuna düşüreceği endişesini taşıdığını, İngiliz Dışişleri Bakanı Harold Macmillan ve Başbakan Anthony Eden ile bu çerçevede sıkı bir diplomasi yürüttüğünü aktarır.

 

İddianamede yer alan "Zorlu'nun Londra'dan Ankara'ya telgraf çekerek 6-7 Eylül Olayları'nın çıkarılmasını istediği" iddiasını kesin bir dille reddeder.

 

Mahkemenin o dönemki Atina Büyükelçisi Settar İlksel veya Muharrem Nuri Birgi gibi diplomatik şahitleri dinlememesini eleştirir.

 

6 Eylül günü Selanik'teki Atatürk'ün doğduğu eve bomba atıldığı haberini konferansa giderken öğrendiğini, Yunan tarafına en şiddetli diplomatik tepkiyi gösterdiğini söyler.

 

Londra'da diplomasi yoluyla Türkiye lehine sonuçlar alırken İstanbul'da yakma-yıkma olaylarının (6-7 Eylül) çıkarılmasının kendi bindikleri dalı kesmek anlamına geleceğini, hükümet veya kendisi tarafından böyle bir şeyin asla istenemeyeceğini vurgular.

 

On Sekizinci Oturum

17 Aralık 1960 Cumartesi

Fatin Rüştü Zorlu ve Adnan Menderes ek açıklamalarda bulunarak olayların bir hükümet tertibi olmadığını, milli bir heyecan patlaması sonucu kontrolden çıktığını vurgulamışlardır.

 

On Dokuzuncu Oturum

19 Aralık 1960 Pazartesi

Diğer Sanıkların Müdafaaları:

Mehmet Ali Balin, Mehmet Ali Tekinalp, Hasan Uçar ve Oktay Engin esas hakkındaki sözlü savunmalarını tamamlayarak beraatlerini talep etmişlerdir.

 

Yirminci Oturum

5 Ocak 1961 Perşembe

Mahkeme suç vasfının değişme ihtimaline binaen (TCK 517 ve 230 uyarınca) ek savunma hakkı tanımış, sanıklar ve müdafiler ek süre istemeyerek son sözlerini söylemişlerdir.

 

Divanın Nihai Kararları:

Celal Bayar Hakkında: İsnad olunan suçun niteliğinin değişmesi, Anayasa'nın 41. maddesi (Cumhurbaşkanlığı sorumsuzluğu) ve Milli Birlik Komitesi kararları uyarınca bu suçtan dolayı hakkında takibat yapılamayacağına ve tutuklama kararının (tevkif müzekkeresinin) kaldırılmasına karar verilmiştir.

 

Tahliyeler / Tutuklama Kaldırmaları: Fuat Köprülü, Fahrettin Kerim Gökay, Alaeddin Eriş, Mehmet Ali Balin, Mehmet Ali Tekinalp, Hasan Uçar ve Oktay Engin hakkındaki tutuklama kararları kaldırılmış; başka bir suçtan tutuklu veya hükümlü değillerse tahliyelerine karar verilmiştir.

 

Davaların Birleştirilmesi: 6-7 Eylül Olayları Davası, ana dava olan 1 Esas Sayılı Anayasayı İhlal Davası ile birleştirilmiştir. Duruşma saat 09.50'de tamamlanmıştır.

…

 

6/7 Eylül Olayları Kararı Gerekçesi

Karar metninde, Kıbrıs meselesinin Türk kamuoyunda yarattığı hassasiyet, Makarios'un faaliyetleri ve Yunan basınının tahrikleri sonucunda bir "milli galeyan" vasatının oluştuğu belirtilmiştir.

 

Mahkeme; Londra'daki Üçlü Konferans öncesinde hükümetin Türk tezini güçlü göstermek, kamuoyunu mobilize etmek ve iç politikadaki sıkışıklığı aşmak amacıyla İstanbul ve İzmir'de kontrollü bir nümayiş (gösteri) planladığını, ancak bu gösterinin kışkırtılarak kitlesel bir tahrip ve yağmaya dönüştüğünü tespit etmiştir.

 

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun Londra'dan çektiği "şifreli telgraf" ile aktif hareket edilmesini istemesi ve Menderes ile yaptığı telefon görüşmeleri, tertibin merkezinde bulunduklarını gösteren ana delil sayılmıştır.

 

Olayların başladığı saatlerde (17.00 - 20.00 arası) Menderes ve Bayar'ın Haydarpaşa Tren Garı'nda bulunmaları, olaylardan anlık olarak haberdar edilmelerine rağmen tren seyahatlerine devam etmeleri ve kolluk kuvvetlerine sert müdahale emri vermemeleri mahkemece "suça müsamaha ve kışkırtma" olarak değerlendirilmiştir.

 

Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın olayı bir iç politika ve "izzetinefis meselesi" olarak gördüğü, Rumlar ve Patrikhane üzerinde baskı kurulmasını savunduğu şahit ifadeleriyle (Refik Tulga, Fethi Çelikbaş vb.) sabit görülmüştür.

 

Müntahir (intihar eden) İçişleri Bakanı Namık Gedik'in polise "Bu bir milli galeyandır, yumuşak davranın, brutal (sert) hareket etmeyin" emrini verdiği, Emniyet Genel Müdürü Ethem Yetkiner'in de benzer şekilde polisin müdahalesini engellediği belirtilmiştir.

 

İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay ile İzmir Valisi Kemal Hadımlı'nın, olayları önleyecek yeterli tedbirleri zamanında almadıkları, nümayişlerin tahribe dönüşmesine müsaade ve müsamaha gösterdikleri gerekçesiyle "suça fer'an (dolaylı) iştirak" ve "görevi ihmal" ile suçlanmışlardır.

 

Selanik'te Atatürk'ün evine bomba atılması olayı, planın tatbik edilmesi için fişekleyici bir sebep olarak kullanılmıştır.

 

Hükümetin olaylardan hemen sonra suçluluk psikolojisiyle olayı "komünistlerin kışkırtması" olarak lanse etmeye çalıştığı, ancak Emniyet ve Milli Emniyet raporlarının olayda komünist parmağı bulunmadığını net bir şekilde beyan ettiği kararda vurgulanmıştır.

 

Yassıada Mahkemesi, 6-7 Eylül Olayları Davası'nı müstakil bir dava olarak sonuçlandırmamış; hükümet üyelerinin bu olaydaki sorumluluklarını devleti ihlal ve Anayasa'yı çiğneme eylemlerinin bir parçası kabul ederek dosyayı Anayasayı İhlal (Ana Dava) dosyası ile birleştirmiştir.

 

Olayların tesadüfi bir halk galeyanı değil, tek bir merkezden planlanıp yönetilen organizasyonel bir tertip olduğu belirtilmektedir.

Kanıt ve Göstergeler:

Farklı şehirlerde (İstanbul, İzmir, Ankara) olayların aynı anda başlaması.

Göstericilerin ellerinde önceden hazırlanmış benzer tipte balta, kazma, sopa gibi aletlerin bulunması.

Azınlıklara ait ev ve işyerlerinin önceden tespit edilmişçesine hedef alınması.

Şehir dışından (Eskişehir vb.) işçi ve grupların taşınması.

 

Olaylara ilişkin parti üst kademelerinden gelen yazılı ve şifahi emirlerin, karar defterlerindeki sayfaların koparılarak imha edildiği İstanbul Savcılığı yazısıyla belgelenmiştir.

 

İçişleri Bakanı Namık Gedik'in "Bu bir milli galeyandır, polis yumuşak davransın" talimatının idareciler ve kolluk kuvvetleri üzerinde basiretsizliğe ve müdahalesizliğe yol açtığı aktarılmıştır.

 

Bayar'ın kritik bir dönemde hükümet merkezinden ayrılarak İzmir'e gitmesi, Ege Üniversitesi bünyesindeki bir kliniğin temel atma töreni bahanesiyle açıklanmaya çalışılsa da mahkemece samimi bulunmamış ve ortam hazırlığı olarak değerlendirilmiştir.

 

Yassıada Mahkemesi, 6-7 Eylül Olayları Davası'nı müstakil bir dava olarak sonuçlandırmamış; hükümet üyelerinin bu olaydaki sorumluluklarını devleti ihlal ve Anayasa'yı çiğneme eylemlerinin bir parçası kabul ederek dosyayı Anayasayı İhlal (Ana Dava) dosyası ile birleştirmiştir.

…