Uğur Mumcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uğur Mumcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2021 Salı

Uğur Mumcu - Suçlular ve Güçlüler - Notlar

Uğur Mumcu  - Suçlular ve Güçlüler - Notlar

29. Basım, UM:AG Vakfı Yayınları, Ankara, 1996

 


Uğur Mumcu’nun ölümünün ardından ailesi tarafından, Mumcu'nun fikri mirasını korumak, arşivini araştırmacılara açmak ve genç gazetecileri mesleğe kazandırmak amacıyla Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) kurulmuştur.

 

Atatürkçü, laik, cumhuriyetçi, demokrat bir Türkiye'nin yılmaz savunucusu; devrimci, hep emekten yana, araştıran ve sorgulayan gazeteci Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 günü otomobiline konan bir bomba ile, inandığı tüm bu değerler uğruna yaşamını yitirdi.

 

Önsöz (Doğan Avcıoğlu)

12 Mart Üzerine

12 Mart'ı ve onu hazırlayan ekonomik, toplumsal ve siyasal nedenleri dikkatle incelemekte yarar var.

1969 ve 1970 yıllarının ekonomik sıkıntıları…

Büyüme hızı 1969'da yüzde 9,4 iken 1970'te yüzde 2,5'e geriledi, işçi ücretleri ise durma noktasına geldi

Bu koşullarda işverenlerin hoşnutsuzluğu büyürken, işçi kesiminin tepkileri çoğalmıştır. Çok sayıda sert grevler görülmüş ve 16 Haziran 1970 olaylarıyla işçi tepkisi doruğa ulaşmıştır.

Devamlı suçlanan bir iktidar, ağırlaşan sorunları çözmekte güçsüz kalmıştır

 

CIA, büyük burjuvazinin güçsüz olduğu Yunanistan ve benzeri ülkelerde iç işlere müdahale olanağını bürokrasinin üst kesimlerindeki etkili kişileri ve gizli polis örgütünü kontrol altında tutarak sağlamaktadır.

 

12 Mart sonrası kurulan Birinci Erim Hükümeti başlangıçta iyiniyetli reform projeleri (toprak ve vergi reformu gibi) hazırladı

Ancak büyük sermaye, kısa vadeli çıkarları nedeniyle bu ekibe karşı cephe aldı ve reformlar başarısızlığa uğradı

İkinci Erim Hükümeti ve sonraki 12 Mart hükümetleri tamamen büyük sermayenin güvenini kazanmaya yönelik adımlar attı

 

Bu ekonomi politikası neticesinde holdingleşen büyük sermaye ve özel bankalar devasa karlar elde ederken; tarım kredileri daraltıldı, küçük esnaf, işçiler ve ücretliler yüksek enflasyon (%70'e yakın) altında ezildi ve reel ücretler geriledi

 

Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Ali Elverdi: "Bu solcuların dirijanlarından yurdumuz kurtulursa bu memleket refaha, huzura kavuşur."

 

Sıkıyönetim Mahkemeleri

İdarenin yargı denetiminden kaçma çabaları

Hukuk devleti ilkesini taşıyorsa, bunun zorunlu sonucu yargı denetiminin kabulüdür

Kitap toplatmalar, haksız tutuklamalar…

Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanması

 

Milli İstihbarat Örgütü

Sınırsız yetkilerle donatılmış, gizliliğe dayanan ve yurttaşları izleyen bir yapı "faşist" bir düzen yaratır.

 

MİT 1965 tarihli ve 644 sayılı yasa ile Başbakanlığa bağlı olarak kuruldu

Görevleri tamamen "Devletin Güvenliği" ve "Milli Politikası" ile sınırlandırıldı

 

Büyüklere Masallar

Süleyman Demirel'in yolsuzluk dosyalarını kapatma "sanatı", Nihat Erim'in "jeopolitik sosyalizm" ve "balyoz" söylemleri, Turhan Feyzioğlu'nun siyasal oportünizmi

 

Belgeden Bilgiye

Mahir Kaynak, Uğur Sani ve Erdal Gökyüzü gibi isimlerin belgelerle kanıtlanmış ajanlık faaliyetleri

 

Suçlu yakalamak veya suç kanıtı üretmek amacıyla "tahrikçi ajan (ajan provokatör)" kullanılması hem evrensel hukuk ilkelerine hem de yürürlükteki yasalara tamamen aykırı

 

Uğur Sani: Ankara Hukuk Fakültesi öğrencisiyken fikir kulüpleriyle birlikte Çetin Altan'ın bir yazısını bildiri olarak dağıtmaktan yargılanmış, ancak Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin (Esas 1969/134, Karar 1973/220) kararıyla emniyet adına çalıştığı kanıtlanarak beraat ettirilmiştir.

 

Mahir Kaynak: İstanbul İktisat Fakültesi asistanıyken devrimci öğrencilerle ve sendikalarla ilişkiler kurmuş, Madanoğlu davasıyla birlikte MİT görevlisi olduğu ortaya çıkmıştır.

 

ODTÜ'deki eylemlere ve 5 Mart 1971'deki kanlı çatışmaya katılan iki öğrenci Eyüp Temeltaş ve Mahmut Erdoğan

MİT Müsteşarı Korgeneral Nurettin Ersin imzalı 1 Eylül 1971 tarihli resmi yazısı:

“ODTÜ öğrencisi EYÜP TEMELTAŞ, teşkilatımızca kendisinden uzun süre istifade edilmiş bir kimsedir. Adı geçenin durumunun açığa vurulması gerek kendisi, gerekse teşkilatımız yönünden birtakım sakıncalar tevlit edecektir. Bu bakımdan Eyüp Temeltaş'ın durumunu deşifre etmeden takibat dışı bırakılması yerinde bir tedbir olacaktır.”

 

Milli Savunma Bakanına

TİP yöneticilerinin tutuklanmasına karşı çıkan Hakim Yarbay Besim Doğuşlu, Behice Boran ve Sadun Aren'i tahliye eden Hakim Albay Süha Umurhan, yazar Emil Galip Sandalcı'yı tahliye eden Hakim Yarbay Necati Akagündüz ve yazarın kendi davasında (Uğur Alacakaptan ile yargılandığı dava) tahliye kararı veren Topçu Albay Azmi Işıklar derhal görevden uzaklaştırılmıştır.

 

Erim Ansiklopedisi

 

Hukukçu ve Cellat

Türk Ceza Kanunu'nun 141 ve 142. maddeleri

1936 (Mussolini Kaynağı): İtalya'dan alınan maddelerin ilk halinde sadece "şiddet kullanarak" kurulu düzeni devirmek suç sayılmıştı.

1938 Değişikliği: "Şiddet kullanmak" tanımı suçun ana unsuru olmaktan çıkarılıp ceza artırım nedeni yapıldı, cezalar düşürüldü.

1946 Değişikliği: Maddelere yeni fıkralar eklenerek cezalar yeniden artırıldı.

1949 Değişikliği: Metindeki "zümre" kelimeleri yerine "sınıf" kelimesi getirildi, cezalar yükseltildi.

1951 Değişikliği: Çok partili dönemde "şiddet" koşulu tamamen çıkarıldı, 141. maddenin cezası 8-15 yıla çıkarılırken bazı suçlar için ölüm cezası öngörüldü.

 

Batı'da demokrasi, söz ve örgütlenme özgürlüğüne dayalı, sınıflar arası barışçıl bir denge rejimidir. Türkiye'de ise demokrasi; mali oligarşinin ve toprak ağalarının çıkarlarını koruma düzenine dönüşmüştür.

 

Sormayalım Mı?

Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Türkiye İşçi Partisi (TİP) yöneticileri sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanırken, aynı mahkemece kapatılan sağ-islamcı Milli Nizam Partisi (MNP) sorumluları serbestçe dolaşmaktadır.

 

Okul işgallerine katılan solcu öğrenciler mahkeme önündeyken, aynı eylemleri yapan sağcı öğrencilere dokunulmamaktadır.

 

Ankara'nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak, uyan uyan Gazi Kemal, şu dünyanın işine bak...

 

Taylan Özgür / İstanbul'da güpegündüz vurulmuş, katil zanlısı polis memuru İhsan Çakıcı bu olaydan sonra komiserliğe terfi ettirilmiştir.

 

Milliyetçilik Bu Mu?

12 Mart Muhtırası ile AP iktidarı sarsılsa da, sağ koalisyonlar (AP, DP, MGP) mali oligarşinin çıkarlarını korumak için birleşmiştir.

 

Milliyetçilik; 40 bin köyü okulsuz, yolsuz bırakan, insanları hastane kapılarında öldüren, Anadolu çocuklarını Münih sokaklarında çöpçü yapan düzene karşı halkın insanca yaşaması için verilen savaştır. Halkçı olmayan bir milliyetçilik, faşizmden ve siyasi dolandırıcılıktan başka bir şey değildir.

 

Marifetler

MSP’li bakan, olağanüstü durumlarda ve savaş anında personeli silah altına alınmayacak (sakıncalı/muaf) fabrika ve kurumları listelemiştir. Listenin içinde ünlü moda devi Vakko, İstanbul Giyim, Titiz Konfeksiyon gibi lüks moda "kreasyonlarına" devam edecek kuruluşlar vardır.

Gıda Tarım Bakanı Korkut Özal’ın biraderi Turgut Özal’ın koordinatörlüğünü yaptığı Hacı Ömer Sabancı Holding kuruluşları da seferberlik dışı bırakılmıştır. Dahası, bir savaş anında üretimi durursa "milli felaket" olacağı düşünülen Bohemia Kristal Avize, Görbon Işıl Avize, Jumbo Çatal Bıçak, Arçelik, Eczacıbaşı Seramik gibi tam 572 özel şirket korunmaya alınmıştır.

 

Quısling Kimdir?

İkinci Dünya Savaşı sırasında Norveç’te Hitler’le işbirliği yaparak ülkesini bir müstemleke valisi gibi yöneten Başbakan Vidkun Quisling savaş sonrası idama mahkum edilir.

 

Fransa’da Hitler ordusuyla anlaşarak Vichy Hükümeti’ni kuran Mareşal Petain ve Başbakan Laval ile Türk tarihindeki Vahdettinler, Damat Feritler, Anzavurlar ve Ali Kemaller, kendi siyasal çıkarları ile müstevlilerin (işgalcilerin) emellerini birleştiren tarihsel ihanet simgeleridir.

 

Emperyalizm, günümüzde yoksul ülkelerdeki ulusçu uyanışları ve reform isteklerini bastırmak için "Yeni Quislingler" yani yerli işbirlikçiler kullanmaktadır.

 

Topaçlar

Metin Toker, 12 Mart sonrasında kaleme aldığı "Solda ve Sağda Vuruşanlar" çalışmasında Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabındaki anti-emperyalist ve tam bağımsızlıkçı fikirleri "beyinleri bulandıran aldatmacalar" olarak niteler.

Toker'in 1 Kasım 1969 tarihli Milliyet gazetesindeki yazısı:

Toker o tarihte aynı kitap için "507'nci sayfasının dibine kadar imzamı atarım, nefis bir inceleme" demiştir.

 

Dostlar

Yılmaz Ergenekon: Adalet Partisi İstanbul Milletvekili

Devlet Planlama Teşkilatı’ndayken nüfuzunu kullanarak Has Holding ve Coca-Cola gibi büyük sermaye gruplarına yüz binlerce dolarlık döviz transferleri sağladı

Ardından bu kurumlardan yüksek maaşlarla yöneticilik (menajerlik) kaparak zenginleşti

Adil Özkol: Ankara Hukuk Fakültesi asistanı ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) yöneticisi

Fikirleri sebebiyle sıkıyönetim mahkemesince 12 yıl 6 ay hapse mahkum edildi

 

Bizi Kim İşletiyor

Türkiye doğuya doğru giden bir gemide, batıya doğru koşan bir adama benzer.

… 

Uğur Mumcu – Büyüklerimiz

Uğur Mumcu – Büyüklerimiz

İslâmköy’ün Yiğidi

Ticarete çok küçük yaşta başladı.

Hacı Ali’nin o zamanlar saman altından su yürüttüğü sezilirdi.

 

Dolaksızoğlu Süleyman Sami

 

Yahya'nın üç oğlundan ikisi okudu, biri hayırsız çıktı. Hayırsız çıkan, yani okumayan Hacı Ali, «Siz okudunuz da ne oldu» diyerek halı ticaretine başladı. Süleyman ve Şevket Teknik Üniversiteye kaydoldular.

 

Demirel okulu bitirdikten sonra Devlet Su işleri Genel Müdürlüğü’ne girdi.

 

Demirel’in hayatında Amerika gezisi çok önemli bir yer işgal eder.

 

Amerika'daki ikameti sırasında masonluk ve milliyetçilik konularında oldukça yoğun bir eğitimden geçer…

 

…ihtilâl olduğunda İspanya’dadır.

Askerliğini Devlet Planlama Teşkilâtı'nda yapan Demirel, öncelik ve ivedilikle Amerikan Morrison firmasında komisyonculuk buldu.

ODTÜ su tesislerini üzerine aldı. Kısa zamanda zengin oldu.

Siyasete girer girmez İnönü hükümetini deviren Demirel, önce Başbakan Yardımcılığını, sonradan başbakanlığı kapıverdi.

 

Hacı Ali yoksulluk nedeniyle okuyamamıştı.

Ankara’da Yükseliş Kolejini kurdu.

Bazı tarihçilere göre okulun kurulmasına sebep, Yahya Demirel'in haylazlığıdır.

 

Nihat Erim — Allah Kerim

1912 yılında Kocaeli’nin Kandıra ilçesinde dünyaya geldi.

Nihat'ı Galatasaray Lisesi’ne gönderdiler.

İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Paris Hukuk Fakültesi'ne yollandı.

Ankara Hukuk Fakültesi'ne gelerek öğretim üyeliğine başladı.

12 Mart günlerinde başbakan oldu

 

1946 yılında Bayar ve Adnan Menderes tarafından başlatılan Demokrat Parti hareketini şüpheyle karşılayan Erim, kendisine «Şalcı» adını takan o ünlü makalesinde şunları söylüyordu: “Sosyal bünyede derin rahatsızlıklar müşahede edildiğinde bunu gidermenin yolu, bir müddet için hürriyet ilâhının üzerine şal örtmek, yukarıdan aşağı bir otorite tesis etmektedir.”

 

Bundan sonra Kandıralı Nihat Erim Beyi, Hasan Saka kabinesinde Bayındırlık Bakanı olarak görüyoruz.

Şemsettin Günaltay hükümetine de Başbakan yardımcısı olarak girdi.

 

Erim, «Allah kerim» diye yalpa yapa yapa, sonunda Adnan Menderes'in gözüne girdi. Menderes 1957 yıllarında Erim'i Kıbrıs konusunda müşavir olarak görevlendirdi.

1962 yılı politikasında ismet İnönü’nün partisinden dört adamın atılmasını istediğine tanık olunuyordu. Bunlardan biri de Nihat Erim.

 

«Biz sosyalist parti olamayız» diyen İnönü’ye şiddetle çattı.

 

Sonunda beklenen gün gelip, çattı. Erim o gün yurt dışındaydı. Mutlu haberi İtalya’da aldı.

'Erim'in yaptığı ilk iş anayasayı «Lüks» ilân ederek, sosyalizmi «Jeopoletiğimize» aykırı bulmaktır.

Nihat Bey bundan sonra 23 Nisan günü yaptığı bir konuşmada, «Gençlerin başına bir balyoz gibi ineceğini» söylemiş.

Erim Amerikalı dostlarının ricasını kıramayacak haşhaş yasağı koydurdu. Tağmaç’ın ricasıyla binlerce kişiyi tutuklattırdı. Devr-i iktidarında işkenceleri kuruldu.

 

Saadettin Bilgiç

Isparta’nın Yalvaç ilçesinde doğdu.

Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Emin, Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi’nde öğretim üyesi oldu

 

Numune Hastanesi’nden tam «Cerrah» çıkacağı günlerde ortalık bir hayli karışmış, sonunda 27 Mayıs 1960 günü ihtilâl patlak vermişti. Dr. Bilgiç’in ağabeyi Sait, Demokrat Parti Milletvekillerindendi.

1961 yılında Isparta Milletvekili olarak siyaset sahnesine adımını attı.

 

AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın vakitsiz ölümü, Demirel ile Saadettin Bilgiç arasındaki liderlik yarışını hızlandırdı.

 

Ali Elverdi

1944 yılında Harp Okulu’nu bitirdiğinde boyu 1.50 cm’yi geçmiyordu.

27 Mayıs Devrimi, Ali Elverdi’nin binbaşılığına rastlar. Binbaşı Ali. ihtilâli bütün gücüyle desteklemiş, ancak treni kaçırdığı için, ön saftaki ihtilâlciler arasında yer alamamıştı.

 

21 Mayıs ihtilâl girişimi gecesinde Ali Elverdi'nin yıldızı birdenbire parlamıştır. Tank Üsteğmeni ilhan Baş, Ankara Radyosu’ndan yaptığı anonsla ihtilâlin başladığını haber vermekteydi. Elverdi hemen bir jeep’e atlayarak, radyoevine girdi.

Orhan Çokdeğer, Elverdi’den önce radyoevine gelmiş ve ihtilâlci üsteğmenle yanındaki Harp Okulu öğrencilerini tutuklamıştı. Elverdi anons odasına girer girmez, her şeyi hazır buldu.

Çapulcuların yaptığı hareket durdurulmuştur...

Fakat aksilik bu ya, tam o sırada Üsteğmen Erol Diner komutasındaki bir manga radyoevine girerek. Elverdi’yi teslim almıştı bile.

 

12 Mart'a gelindiğinde Elverdi'yi. Tuğgeneral rütbesinde görüyoruz.

12 Mart Muhtırasından hemen sonra Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığı’na getirilmişti.

1974 yılında iktidara gelen CHP-MSP hükümeti, «Tarihî yanılgı» içinde Ali Elverdi’nin emekliliğine de karar vermişti.

Elverdi emekli olur olmaz (…) soluğu doğru AP Genel Merkezi'nde almıştır.

 

Kemal Satır

Dr. Kemal Satır, politikaya Adana'da başladı. Önce Belediye Meclisi üyeliği yaptı. Sonra Kızılay Başkanı oldu.

CHP Genel Sekreteri, Memduh Şevket Esendal'ın gözdesiydi.

Satır Ulaştırma Bakanlığı’na getirildiğinde henüz 39 yaşındaydı.

 

1960 İhtilâli’nden sonra kurulan Kurucu Meclis'e girdi

1961 yılında CHP Genel Sekreteri oldu. Sonra da İsmet Paşa hükümetlerine Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak girdi.

 

12 Mart kapıyı çaldı.

Artık Genel Sekreterlik belki de Genel Başkanlık çantada keklikti.

Kurultay yaklaşıyordu.

Ecevit kazandı

Dr. Satır önce «Cumhuriyetçi Parti» adıyla bir «Tabelâ partisi» kurdu, sonra bu tabelâyı omuzlayarak, Feyzioğlu'nun, Güven Partisi'ne yamandı.

 

Yahya Kemal Demirel

1950 yılı Büyük iş adamı Yahya Kemal Demirel aynı yılda ana rahmine düşüyor

Yahya, babasının Yükseliş Koleji’ne girdi.

 

Genç Yahya, şöyle bir ticaret yolu keşfetti. .Amcasının yakın arkadaşı Büyük Türk Milliyetçisi Mıgırdıç Sellefyan yurt dışındaydı. Eğer Yahya, buradan yurt dışına mobilya ihraç etse, Mıgırdıç, oradan Türkiye'ye döviz gönderse, o da burada «Vergi iadesi» alsa...

Öyle yaptılar.

Yahya yurt dışında mobilya gönderir gibi yapıyor, İsviçre'de üç şirket bu mobilyaların alıcısı olarak görünüyordu.

 

Savcılar sahtecilik ve toplu kaçakçılık suçlarından ötürü ulusal yeğen Yahya Bey kardeşimiz hakkında davalar açmaya başlamışlardı.

 

Yahya’ya bir buçuk yıllık bir hapis görünmüştü. Hacı Ali kararın çıktığını duyar duymaz, aynı gün Karadeniz Ereğlisi Cumhuriyet Savcılığı’ndan aldığı bir yazı ile (Bu sayın savcı CHP Hükümeti tarafından terfii ettirilerek Yargıtay Savcı Yardımcılığı’na getirilmiştir. Tebrik eder, başarılar dileriz. Saygılar efendim). Doğru Cilvegözü sınır çıkışına, oradan da pırrr.. İsviçre'ye Mıgırdıç Sellefyan’ın yanına!

 

Çetin Özek

Türkiye Üniversiteleri’nin gelmiş-geçmiş en kıdemli doçenti Mukbil Özyörük, en «aşırı» ve «haşarı» solcusu da Prof. Dr. Çetin Özek’tir!

12 Mart günlerinde «aşırı ortacılıkta» karar kılmıştır.

Çetin özek. İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Ömer Özek’in iki oğlundan biridir,

Çetin Özek, İstanbul Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku öğretim üyesidir.

 

Ülkemizde, çok partili hayatımızda, devlet büyükleri ya asker kaçağıdır ya da askere kırk yaşlarının baharında gitmişlerdir.

Çetin Özek, askerlik çağında bir süre Gülhane Tıp Akademisi’nde yatarak, «Çürüktür» raporu almış ve böylece askerlikten paçayı sıyırmıştır!

 

Fethi Çelikbaş

…profesörlüğü boyunca bir tek kitap bile yazmamıştır. Çelikbaş'ın profesörlük süresinde yayınladığı bir kitabı olmadığı gibi, doçentlik ve doktora tezi de bulunmamaktadır.

 

Çelikbaş, Menderes kabinesine İşletmeler Bakanı olarak girdi.

…bakanlıktaki en önemli işi, yabancı sermaye ve petrol yasalarının kabulü için harcadığı insanüstü çabadır.

 

Çelikbaş, politikada demirbaş olduğu için 27 Mayıs İhtilâli'nden sonra oluşturulan kurucu meclise de girdi.

Çelikbaş kurucu meclise girerken. «Migros» Yönetim Kurulu Başkanı’ydı.

 

Cevdet Sunay Çelikbaş’ı Kontenjan Senatörlüğüme seçerek, parlamentoyu bu engin tecrübeli devlet adamından yoksun bırakmadı. Çelikbaş o sıralar Cumhuriyetçi Güven Partisi İstanbul il Başkanı’ydı.

 

Demas şirketi ortaklarından olan Çelikbaş aynı zamanda Genelkurmay eski başkanlarından Semih Sancar ve eski Başbakan Naim Talû ile birlikte Akbank Yönetim Kurulu üyesidir.

 

Turhan Feyzioğlu

1922 yılında Kayseri'de doğdu. Babası Kayseri esnafından Azmi Efendi’dir. Feyzioğlu ailesinin bir ucu. Kurtuluş Savaşı'nda Mustafa Kemal'i tutuklatmak için uğraşan Ali Galip Bey’e dayandığı söylenirse de bu Brejnev tarafından uydurulmuş bir yalandır. Feyzioğlu katıksız Atatürkçüdür.

Galatasaray’ı iftihar listesine geçerek, bitirdi. Galatasaray'dan sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ni de aynı başarıyla bitirdi…

 

Akademik kariyerde, kural olarak, önce doktora yapılır, sonra doçent olunur. Feyzioğlu bunun tam tersi bir yol izledi. Önce doçent oldu, sonra doktorasını verdi!

 

1954-55 yılları arasında «Forum» dergisinde yazdığı yazılarla Adnan Menderes’e meydan okumaya başladı.

1957 yılında CHP Milletvekili olarak siyasal hayata atıldı.

12 Mart günlerinde Sunay - Tağmaç İkilisine yanaştı. Demirel ile 1. MC'yi kurdu, sonra MC'ye karşı kurulan CHP hükümetinde yer aldı.

…ihtilâl hükümetine Millî Eğitim Bakanı oldu. Sonra Orta-Doğu Teknik Üniversitesi Rektörlüğünü alarak, bir süre sağı solu kolladı.

…ihtilâlden sonra kurulan İnönü hükümetinde Devlet Bakanı olarak görüyoruz

 

Güven Partisi’ni kurdu.

Kurulan CHP-MSP hükümetine muhalefet eden Feyzioğlu, Demirel ve Türkeş ile pazarlıklar yaparak, sonunda birinci MC'yi kurdurtmayı başardı.

 

Ferit Melen

Ferit Bey'in siyasal yaşamı Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürü olduğu günlerde başladı.

CHP milletvekili olarak Meclis'e girdi.

 

12 Mart

Komutanlar, Erim’den boşalan başbakanlık koltuğunu, Melen'e vermekte hiç tereddüt etmediler.

 

Orhan Kabibay

Kabibay'ın liderliği, 27 Mayıs İhtilâli'yle ortaya çıkmıştır. Kahramanımız o tarihlerde İstanbul’daki askerî birliklerde görevli bir tank subayıdır.

 

Mukbil Özyörük

Özyörük, bugüne dek hemen hemen her siyasal akımın kapısını çalmış, DP'li, AP'li, CHP’li, devrimci, Marksist ve ihtilâlci olduktan sonra ülkücülükte karar kılmış değerli bir bilim adamıdır.

 

Mukbil Özyörük, Yargıtay eski Başkanlarından Halil Özyörük’ün oğludur

…babası Adalet Bakanı’yken, sıkı bir Menderesçi ve Demokrat Parti hayranıydı.

27 Mayıs İhtilâli çıkagelince, Özyörük bir «durum muhakemesi» yaptı ve «inkılâpçı kadrolar içinde» yer almaya karar verdi.

Özyörük, fakülteden ayrılır ayrılmaz. Ereğli Demir-Çelik Fabrikaları başhukuk müşavirliğine getirildi.

Kısa zamanda AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala'nın gözüne giren Özyörük, ilerlemiş yaşına rağmen, AP Gençlik Kolları Genel Başkanlığı’na getirildi.

 

Sadi Koçaş

Koçaş formülüne göre, bunalımlı dönemlerde toplumların üzerine asker elbisesi giydirilmelidir.

27 Mayıs İhtilâli olduğunda, Koçaş, Londra’daydı.

Güneydoğu illerimizde bir alaya komutan olarak atandı. Orada bir yıl bekleyecek, ondan sonra paşa olacaktı.

Yıl 1961 Koçaş üniformasından soyunur soyunmaz Cumhurbaşkanı Gürsel tarafından kontenjan senatörlüğüne getiriliyor

1969 yılında Konya Milletvekili olarak CHP listelerinden Millet Meclisine girmişti.

 

12 Mart «Koçaş formülü» uyarınca kotarılmış ve uygulanmıştı. Bu uygulama içinde Koçaş'a da bir başbakanlık yardımcılığı düşmüştü.

 

Yılmaz Ergenekon

Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin İdarî bölümünü bitirdikten sonra kaymakamlığa başladı. Ergenekon kaymakamlık yaparken cam sıkıldı ve bir iki temas sonunda Ankara Hukuk Fakültesi Medenî Hukuk Kürsüsü’ne asistan olarak atandı.

Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarı Hacı Turgut Özal’ın gözüne çarptı

Hacı Ali Demirel ile tanışıyor 

Yılmaz Ergenekon’un siyasal yaşamı bu konuşmadan sonra renklenmiş ve bakanlık kolluğuna kadar uzayan serüven başlamıştır.

Kasımpaşa Deniz Hastanesi Ergenekon'un önce gözlüklerini inceledi. Sonra göğsünü dinledi ve çürük raporunu yazıverdi. «Oh be» kurtulmuştu. Askerlikten kurtulmuştu.

 

Ergenekon, hem Hukuk Fakültesi Medenî Hukuk Kürsüsü’nde çalışır görünüyor, hem de DPT Teşvik ve Uygulama Dairesi Başkanlığı yapıyordu.

 

Kemal Has / Londra'da «Gazoz Fabrikası» açmak istiyordu. Bunun için Ergenekon’a başvurdu. Ergenekon, Has'a tam 726 bin dolarlık kâr transferi sağladı.

Ergenekon bir süre sonra, hem DPT, hem de Hukuk Fakültesinden ayrılarak Has’larda «Müşavirlik» alıyordu.

1973 seçimlerinde Ergenekon’u Genel Merkez Kontenjam’ndan İzmir Milletvekili olarak görüyoruz. 1975 yılında birinci MC iktidara gelince, Yılmaz Ergenekon Maliye Bakanlığı koltuğuna oturtuluvermişti.

Mobilya yolsuzluğunun «Ayyuka çıkması» sonunda Ergenekon, bu işi araştırmak için bir Maliye Müfettişi'ni görevlendirmişti. Maliye Müfettişi «kâğıt üzerinde yapılan araştırmaya göre, yolsuzluk görülmemiştir» deyince, bu müfettiş hemen başmüfettişliğe terfi ettirildi.

Ergenekon, 1977 seçimlerine bu kez. Bursa Milletvekili olarak katıldı.

Demirel ne de olsa vefalı adam. «Hadi şimdi harcamayalım çocuğu” diye düşünerek Ergenekon’a «Teselli mükâfatı» olarak Ulaştırma Bakanlığını vermişti.

 

Metin Toker

Galatasaray'ı bitiren her on yurttaşdan sekizi adam olur, bu sekiz kişiden biri gazeteci, beşi politikacı, diğer ikisi de Vehbi Koç'a müdür olurlar (!) Metin Toker, Galatasaray'ı bitirdikten sonra edebiyat üzerinde öğrenim yaptı.

Metin Toker’in hayatındaki en büyük siyasal başarı, İsmet Paşa'nın kızı Özden Toker’le evlenmesidir.

Metin Toker’in siyasal geleceği bu evlilikten sonra birdenbire parlamış ve Toker bu evlilikle çok partili siyasal hayatımızın vazgeçilmez unsurları arasında yerliyerini almıştır.

DP bakanlarından Mükerrem Sarol hakkında yazdığı bir yazı nedeniyle mahkûm oldu.

 

Fikret Ekinci

…siyasal hayata 27 Mayıs ihtilâliyle birlikte çıkmıştır.

Demokratik Parti büyüklerinin dikkatini çekmiş ve Ekinci, «Görgü ve bilgi arttırma» amacıyla İngiltere'ye gönderilmiştir.

Ekinci, ihtilâlden önce sık sık Metin Toker’in sahibi ve başyazarı olduğu «Akis Dergisi»ne gelir, burada Toker'e ordu içindeki kıpırdanmalar hakkın da geniş bilgi verirdi.

İhtilâl, olmuş-bitmiş ve ihtilâlciler Ekinci'yi bir kenarda unutmuşlardı,

 

Mıgırdıç Şellefyan

Süleyman Demirel'in siyasal hayata atılıp, tutunmasından ve yeğeni «Mobilya prensi» Yahya'nın kısa zamanda milyonerlerimiz arasına katılmasında, en büyük pay sahiplerinden biri, şüphesiz, Mıgırdıç Şellefyan’dır.

Mıgır, 1914 yılında Adapazarı’nda doğmuştur.

Yüksek kazanç elde edenlerin yüksek öğrenim yapmaya gerekleri yoktur, yolundaki sosyo-ekonomik kural gereğince hemen ticaret hayatına atılan bu Ermeni kökenli değerli yurttaşımız, kısa zamanda sivrilmiş, önce İstanbul Ticaret Odası üyeliğine, sonra da efendim, «Milliyetçi-mukaddesatçı» Demokrat Parti’nin milletvekili olarak «Yüce parlamentoya girmiştir.

 

1964 yılında iktidarda olan İsmet Paşa hükümetinin düşürülmesine karar verildiğinde, iş' İzzettin Turanlı’ya düşmüştür. Turanlı, hatırı sayılır masonlardandı. Ve Demirel'in yakın arkadaşıydı.

Mıgırdıç Şellefyan’ın değerli mahdumu Arden Şellefyan ile Hacı Ali'nin oğlu Yahya, önce kaydırak, sonra misket oynayarak birbirlerini üttüler, sonra ortaklık kurarak, mahalle çocuklarını kazıkladılar.

 

Döviz transferi nedir, vergi iadesi nasıl alınır, devlet nasıl dolandırılır, bunları Mıgırdıç'dan daha iyi bilecek bir Allah’ın kulu yoktur,

 

Mobilya yolsuzluğu nedeniyle sahtecilik suçundan mahkûm olan Yahya şimdi İsviçre’de Mıgırdıç Şellefyan'ın himayesi altında yaşamaktadır.

 

Mahir Kaynak

…emekli üsteğmen, müstafi öğretim üyesi, MİT görevlisi Mahir Kaynak

Kilis doğumlu

1953 yılında Kara Harp Okulu’nu beşincilikle bitirmiştir.

1956 yılının aralık ayında ordudan çıkartılıyor.

 

İstanbul İktisat Fakültesi’ne kaydoldu.

…sosyalizme olan aşırı tutkusu nedeniyle dikkati çekti.

İdris Küçükömer ve Sencer Divitçioğlu’nun» kürsülerine asistan oldu.

İdris Küçükömer ve Sencer Divitçioğlu’nun siyasal temaslarım ve görüşlerini günü gününe MİT yetkililerine bildirmeyi görev bilmekteydi.

Mahir Kaynak'ın temel görevi, ihtilâlci akımları MİT Müsteşarlığıma bildirmekti.

Öğrencilerle sosyalizm üzerine tartışan Kaynak, burjuva düzeninin ancak ve ancak silâh kullanarak devrileceğini söyler ve «gerilla savaşı şarttır» derdi.

 

Türkiye Millî Gençlik Teşkilâtı temsilcisi…

1968 yılında, devrimci gençliği etkisi altına alan demokratik devrim tezi görüşlerinin baş savunucularından biriydi.

«Demokratik Devrim Derneği»nin İstanbul ilindeki kurutuş çalışmalarını yürüten Kaynak, derneğin kayıt defterlerini de elinde tutuyordu.

Bir süre sonra «Demokratik Devrim Derneği» İçişleri Bakanlığı tarafından kapatılmış ve Kaynak’a göre, «ihtilâlci çekirdek» saptanmıştı.

 

Mahir Kaynak, doktorasını yaptıktan bir süre sonra Birleşik Amerika'ya gitti.

Washington’dan Uluslararası Polis Akademisi'nde, «istihbarat» kursları gördü…

12 Mart öncesinde önemli bir görev üstlenmişti: Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu’nun çevresini izlemek ve bu grubu tutuklatmak...

 

12 Martın en büyük davalarından biri, «Madanoğlu davası» olarak bilinir, işte bu Madanoğlu davası Dr. Mahir Kaynak tarafından oluşturulmuştur.

 

Madanoğlu davası nedeniyle «Deşifre» olan Mahir Kaynak, önce «Asistanlar Sendikasından atıldı.

12 Mart sorgularında bulundu. Erenköy’deki ünlü Ziverbey Köşkü’nün demirbaşlarından biri olan Kaynak, sonra MİT Müsteşarlığında önemli bir göreve getirildi.

 

Saadettin Üçüncüoğlu

12 Mart günlerinde Ankara’da sıkıyönetim ilân edildiği zaman, sıkıyönetim komutanlığına Orgeneral Semih Sancar atandı. Sıkıyönetim adlî müşavirliğini de Albay Muzaffer Gucuroğlu, yardımcılığına da Yarbay Saadettin Üçüncüoğlu getirildi.

 

İsmail Arar

İsmail Arar, Sağlık Bakanlığı’nın eski müsteşarlarından birinin oğludur.

CHP, İsmail Arar’ı Millet Meclisi Başkan Vekilliği’ne seçtirmişti.

…siyasal hayatı, 12 Mart muhtırasıyla şenlenivermişti.

Birinci Erim hükümetine Adalet Bakanı olarak girdi. Fakat aynı zamanda hükümet sözcüsü ve genelkurmay gözcüsüydü de.

…ikinci Erim hükümetinde Millî Eğitim Bakanı olmuştur.

 

Halit Ziya Türkkan

Reha Oğuz Türkkan, 1920 yılında doğmuştur. Babası, Tapu Kadastro Genel müdürlerinden Halit Ziya Türkkan'dır.

Türkkan’ın gençliği İstanbul’da, Büyükada'da geçmiştir.

Reha Oğuz, yayın hayatına «Ergenekon» adlı dergiyle çıktı. O tarihte onsekiz yaşındaydı

Reha Oğuz, çevresinde hemen ırkçı, turancı bir halka oluşturdu. Bu halka, nedense, Büyükada çevresinde dolaşıyordu.

Reha Oğuz, Reşat Nuri'nin baldızıyla tanıştı ve bir süre sonra da dünya evine girdi.

Reha Oğuz'a göre, gürcüler de Türktü.

 

Atsız ile Reha Oğuz arasındaki tartışma, «Sen boşnaksın», «Sen Ermenisin» suçlamaları ile sürüp gidiyordu.

 

Bir yazısında «Bize savaşçı ahlâkı lâzımdır» diyor, bir başka yazısında da haykırıyordu:

«Yasamızda harpten kaçan alçaktır.»

«Savaş» sözcüğünü çok kullanmaya başlayan Reha Oğuz, birdenbire bir askerlik şubesinden «Hadi gel bakalım» diye bir celp alıvermez mi?

Kardeşi Atilla Türkkan Amerika'daydı. İşi de iyiydi. Bir onun yanına kapağı atsa, kurada ölüm yoktu artık... Ve gitti.

Reha Oğuz, süresi içinde askerlik görevini yapmadığı ve askerlik şubelerinden gelen emirlere karşı çıktığı için Türk vatandaşlığından atılmıştı. Soyadı Türkkan’dı, fakat artık kendisi Türk değildi. Evet Amerikan uyruğuna girdi.

…kardeşi Atilla Türkkan ile birlikte, «Andreo Konstantinidis» adındaki Türkiyeli bir Rumla ticarî işbirliğine girişti.

 

(Not: Muhafazakâr, kârın muhafazası demektir).

…

28. Basım, 1996, İstanbul

Tekin Yayınevi 






















Uğur Mumcu - Rabıta

Uğur Mumcu - Rabıta

Cemalettin Kaplan

"İslâmi devlet kurulacak elbet."

Caminin kapısında Mercedes marka arabalar duruyor.

Sarık ve Mercedes

 

1926 yılında Erzurum'un ispir kazasında doğmuş. İlk dini bilgileri babasından almış. İmamlığa başladığı sırada ilkokul mezunu bile değilmiş.

…ortaokulu ve liseyi dışardan bitirmiş sonra da Ankara ilahiyat Fakültesi'ne girmiş; aynı tarihte Ankara'da vaizlik yapmış. 1966 yılında ilahiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra Diyanet işleri Başkanlığı’na müfettiş olarak atanmış; daha sonra Diyanet işleri Başkanlığı'nda Özlük işleri Müdürlüğü de yapan Kaplan, bir süre de Diyanet işleri Başkan Yardımcılığında bulunmuş. 1966 yılından 1981 yılına kadar da Adana'da müftülük yapmış.

1977 seçimlerinde de MSP listesinden Erzurum’da milletvekili adayı olmuş. Seçilememiş…

 

Kaplan, emekliye ayrıldıktan sonra kendi deyişine göre Erbakan’ın isteği üzerine- Almanya'ya gitmiş ve orada "Milli Görüşçü" diye adlandırılan grupla birlikte çalışmaya başlamış.

Hoca İran'a gittikten sonra Milli Görüş saflarından ayrılmış ve "Tebliğci" olmuş.

Milli Görüş yanlıları Kaplan'ın ”CIA tarafından kullanıldığı kuşkusunu" taşıyorlar.

 

Cemalettin Kaplan'ın ilişki kurduğu ve destek bulduğu çeşitli İslâmî akımlar / s. 43 vd.

İhvanülmüslimin

Afganistan cihad hareketleri

İran inkılap hareketleri

Avrupa'da İslâm cemiyetleri hareketleri

 

İspirli Cemalettin Hocanın "İslâm anayasası" diye bastırıp dağıttığı metnin İran İslâm Cumhuriyeti Anayasasından kopya edildiği açıkça belli olmaktadır.

 

Avrupa Milli Görüş Teşkilatları 1985 yılında mayıs ayında kuruluşunu tamamladı

Başkanı kim?

Osman Yumakoğlu.

İlâhiyat Fakültesi ve Hukuk Fakültesi mezunudur. Kendisi gazetecidir. Bursa’daki Marmara Gazetesi’nin sahibiydi.

 

Cemalettin Kaplan'a Federal Almanya'da sığınma izni sağlayan da ilginç bir ad:

Murat Bayrak! Bayrak, eski AP milletvekillerinden ve MHP’nin son yöneticilerinden. Eski CIA görevlisi ve silah tüccarı Frank Terpil'in silah sattığını ileri sürdüğü işadamı. 12 Eylül Harekâtı sonrasında hakkında dava açılmayan tek MHP yöneticisi.

 

Dr. Rıza Nur bir Atatürk düşmanıdır. Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım" adlı dört ciltlik anılar yıllardır Atatürk düşmanlarınca okunur ve okutulur.

Ya basan kim? Türkiye'de "Altındağ Yayınevi.” Adres:

Beyazıt, Beyazsaray, No. 39 - İstanbul.

Bu adres sahte. Çünkü bu adreste böyle bir yayınevi yok

Kitap üzerinde bir de Federal Almanya adresi var. "Naşiri:

Heidi Schmidt, 4100 Duisburg II, Deutschland

Bu adres de sahte. Yok böyle bir adres...

 

Atatürk'le ilgili kitap yalnızca bu değil.

Kısaca "Rabıta Örgütü” diye anılan, merkezi Suudi Arabistan'da bulunan "Rabıtat-ül İslâm" adlı örgütün Ürdün'de bastırıp dağıttığı bir kitap daha var. Adı "Sanem Adam.” Yani “Put Adam.”

Peki bu işleri yürütenler kimler? Kimler aracı oluyor? Kim alıyor, kim satıyor bu kitaplar?

Kadir Mısıroğlu.

İslâm Federasyonu yöneticileri bu adı veriyorlar "O getiriyor, o dağıtıyor"

 

Kadir Mısıroğlu

Eyüp oğlu, 1933'te Saire’den Akçaabat’ta doğma, hukuk fakültesi mezunu.

Mısıroğlu’nun avukatı İsmail Müftüoğlu, sonradan Adalet Bakanı olur.

Cemalettin Kaplan, konuşmalarında sık sık Dr. Rıza Nur’un anılarından söz ediyor ve bu anıların "Allah tarafından kendisine gönderildiğini" söylüyor.

Gönderen Allah değil, Kadir Mısıroğlu'dur.

Rabıta Örgütünün asıl adı "Rabıtat al-alam al-islâm"

Suudi Arabistan'da kurulmuş bir şeriat örgütü. Amacı "İslâm enternasyonalizmi."

 

Süleymancılar

Avrupa'daki İslâm Kültür Merkezleri adına gönderilen açıklamalara göre Süleyman Hilmi Tunahan, Silistre'nin Ferhatlar Köyünde doğmuş. Doğum tarihi 1884. Tunahan ilk öğrenimini Şatırlı Medresesinde ve Silistre Rüştiyesi'nde yapmış. Daha sonra İstanbul'da Sahn Medresesi’ne kaydolan Tunahan, Fatih dersiamlarından ve devrin ünlü din alimlerinden Bafralı Ahmet Hamdi Efendi'den dersler almış. Süleymaniye medreselerinden "Medresetül-Mütehas-sısin'i 1919 yılında bitiren Tunahan, aynı yıllarda Medresetül-Kuzaat’dan da mezun olmuş.

Bu okullardan mezun olan Tunahan, önce İstanbul’da "Dersiam” olarak göreve başlamış; medresenin kapatılması üzerine İstanbul'da Sultanahmet, Süleymaniye, Yenicami, Şehzadebaşı. Kasımpaşa camilerinde vaizlik yapmış. 1949 yılında hükümet kararnamesi ile açılan Kur'an kurslarında ders vermiş. Almanya'daki "İslâm Kültür Merkezlerince yapılan açıklamaya göre Tunahan, "Amelde Hanefi, itikadda Maturidi mezhebine mensup, meşreben Nakşi" imiş (s. 81).

 

Diyanet İşleri Başkanlığının saptamalarına göre Süleymancılık tarikatının lider kadrosu şu adlardan oluşmaktadır (s. 81 vd.).

Kemal Kaçar (eski AP milletvekili),

 

Diyanet İşleri Başkanlığı'na göre "Süleymancılık" bir tarikattır. Bu tarikatın kurucusu ve şeyhi Süleyman Hilmi Tunahan’dır. Eski AP Milletvekili Kemal Kaçar ve eski AP İçel Milletvekili Ali Ak bu tarikatın önde gelen adlarından ikisidir.

 

Ali Yüksel'e soruyorum:

"Süleymancıların çok zengin oldukları söyleniyor. Kemal Kaçar neyle geçiniyor örneğin?”

Yanıt:

"Süleymancılıkla!”

Diyanet işleri Başkanlığının saptamalarına göre Süleymancılık bir "örgüt" olarak çalışmaktadır. Bu örgütün lideri Kemal Kaçardır. Süleymancılık özellikle Antalya'da Kur'an kursları aracılığı ile örgütlenmişin "Kurs ve Okul Talebelerine

Yardım Dernekleri" ve hatta biçki-dikiş kursları çatısı altında örgütlenen Süleymancılık özellikle 1972 yılından sonra Diyanet işleri Başkanlığı ile savaşa girişmiş…

 

Tunahan, dinsel konularda “rabıta" denen bir yöntem kullanırmış. Ardından gidenlerin de kullandıkları yol buymuş.

Neymiş bu yöntem?

Önce mürid abdest alırmış. Sonra üç ihlas ve bir Fatiha okurmuş ve bu üç ihlas ve bir Fatiha "Silsile-i Sâdât" ve Süleyman Hilmi Tunahan ruhuna hediye edilirmiş. Sonra "Al-i imran suresi” okunurmuş. Yedi kez istiğfar (Allah’tan bağışlanmayı dilemek) edilirmiş. Sonra Ahzap suresi... Daha sonra "Salatü Selam” ve yeniden Al-i imran suresinin son ayeti...

Daha sonra İstanbul'da Fatih Camii'ne gidilir ve "Destur Ya Hazret" diye seslenilir. Şeyh camidedir. Elleri öpülür.

"Nefs-ü Emmare" iki kaş arasındaymış. Şeyhin dizi ile müridin dizi birbirlerine değermiş. Şeyh Süleyman Hilmi Tunahan, müridin iki kaşı arasından kalbine doğru "izafi bir hat” çekermiş. İşte buna "rabıta" denirmiş.

Rabıta süresi, 15 ile 45 dakika arasında değişirmiş. Bu sırada nefes kesilirmiş ve gözler yumulurmuş. Bu durumda mürid ağzının içinde dilini damağına değdirerek beş kez döndürebilirse, kalbinin "Allah, Allah" diye attığını duyarmış.

Mürid, artık "Letaif-i Nazsa" aşamasına geçermiş. Her aşamada 500 zikr yapılırmış. Bu zikrden sonra bir "mertebeden bir başka mertebeye" geçilirmiş.

"Rabıta" önce “kalb seviyesinde yapılırmış; sonra da "kalbten ruha" geçilirmiş. Daha sonra "sırra" geçerlermiş. sırdan da "hafi'ye.

"Alem" üç kısımmış. Alem-i Suğra. Alem-i suğra insanmış. Bu "alem" içinde insan yedi "mertebeye" ayrılırmış. İkinci kısım, "Alem-i suğra"ymış. "Alem-i suğra" yedi kat zemin demekmiş. Üçüncü kısım da "Alem-i Ulya"ymış. Bu son iki kısım arasındaki sınır "Sidre-i Münteha"ymış, ki, bu sınır melekler tarafından bile aşılmazmış. Ancak melekler, "Ehl-i Rabıta"nın kalbini bir dürbün gibi kullanarak "Alem-i Ulya"yı izleyebilirlermiş. "Alem-i suğra" ile "Alem-i ulya" arasında bir bağlantı, çağdaş deyiş ile bir “iletişim" varmış. "Alem-i suğra"da bulunan "5 letaif'in benzeri de "Alem-i ulya"da bulunurmuş. Tıpkı telgraf gibiymiş bu "alem.” Her iki kısımda da alıcı ve vericiler varmış. "Ehl-i Rabıta" bu yollarda bu "alem" ile temas edermiş. Her şeyin aslı "Alem-i Emir"deymiş. Alem-i

Emrin ötesinde "Alem-i Vücut" bulunurmuş.

 

Lise mezunu olan Kaçar’ın TBMM albümünde neyle uğradığı şöyle özetlenmiştir: "İslâm dininin esasları, ticaret."

 

Süleymancıların Türkiye'de en çok kızdıkları kişi Diyanet İşleri'nin eski Başkanı Tayyar Altıkulaç ise, Almanya'da da Mete Aksu’dur.

Mete Aksu, DGB kısa adıyla bilinen Alman Sendikalar Birliği’nde çalışan bir Türk sendikacıdır. Mete Aksu. 1979 yılında Köln'deki "İslâm Kültür Merkezi'nin "kamu yararına çalışan dernek" olmak ve bu statünün getirdiği akçalı haklardan yararlanmak için yaptığı başvuruyu önleyen adam olarak tanınır.

 

Kaçar’ın en yakın dostlarından biri de AP Adana Milletvekili ve Avrupa Türk Grubu Başkanı Cevdet Akçalıydı. Akçalı, 1979 yılında İslam Kültür Merkezleri’nin Hagen'deki toplantısına da konuşmacı olarak katılmışı.

 

Diyanet İşlerinin denetimindeki camilerde görevli imamlara Türkiye Cumhuriyeti bütçesinden aylık ödenmesi doğal.

Desem ki: "Bir süre bu imamların aylığı "Rabıtat-al-Alam al-islâmi" adlı şeriat örgütü tarafından ödenmiştir."

"Olmaz, olamaz" dersiniz.

Olmuş. Hem de 12 Eylül döneminde. Hem de Atatürkçülükten en çok söz edilen bir dönemde.

Diyanet işleri yurt dışına din hizmeti götürmekte çok geç kaldı. Kalınca da yurt dışında Süleymancılık, Milli Görüşçülük gibi akımlar at oynattı. Hemen yurt dışına din adamı gönderelim dedik Baktık mevzuat yok ortada, Tabii para da... Suudilerle anlaştık. Bir mutabakat gereğince Türk imamlarının aylıkları bir süre, 1982 yılından 1984 yılına kadar Rabıta örgütünce ödendi."

Ödenen aylık 1100 dolar. Bu paralar, Rabıta örgütünce Türkiye büyükelçiliklerine ödeniyor, büyükelçilikler de aylıkları imamlara ödüyorlarmış. Önce Belçika'da başlamış bu uygulama, daha sonra Federal Almanya'da da aylıklar Rabıta örgütünce ödenmiş (s. 137).

 

Rabıta Örgütünün 41 kişilik bir "kurucu meclisi" var. Bu meclis çeşitli İslâm ülkelerinden seçilen üyelerden oluşuyor.

Rabıta Örgütü’nün kuruluşunda Türkiye’yi, Hilal Dergisi sahibi Salih Özcan temsil etmiştir. Salih Özcan’ı daha sonra MSP Şanlıurfa Milletvekili olarak görüyoruz. Daha sonra "Faisal Finans Kurumu’nun kurucusu olarak da göreceğiz.

"Rabıtat-al-Alam-al-İslâmi” adlı şeriat örgütündeki ikinci Türk, "Türk-Suudi Arabistan Dostluk Cemiyeti Başkanı" Ahmet Gürkan'dır. Ahmet Gürkan, 1950-57 yılları arasında, DP, 1961-65 yılları arasında da AP Konya milletvekili olarak parlamentoda bulunmuştur.

 

Yurt dışında görevli Türk imamlarına "Rabıta" örgütünce aylık ödenmesinin sorumluluğunu kimse üstlenmez…

 

(Kitabın devamında konuyla ilgili olarak yapılan yayınlarda yer veriliyor)

 

Bakanlar Kurulunun Rabıta'nın Türk imamlara maaş ödemesi konusundaki 8/2838 saydı kararnamesinin 28.4.1981 tarihinde çıkarıldığı belirlendi.

Kararnamede Devlet Başkanı Kenan Evren ve Başbakan Ulusu'nun da imzaları bulunuyor... / s. 179

 

15 Mayıs 1979 tarihinde Devlet Bakanı Lütfi Doğan'ın yurt dışında görevli Türk din adamlarına Rabıta Örgütünün maaş vermesi için yaptığı önerinin, 6 Haziran 1979 tarihli karan ile Ecevit hükümeti tarafından kabul edildiği saptandı.

 

…

20. Basım: Ekim 1996, Ankara

UMAG Vakfı Yayınları

Silah Kaçakçılığı ve Terör

Uğur Mumcu - Silah Kaçakçılığı ve Terör

İbrahim Telemen

Telefondaki ses ısrarla bu iki sözcüğü yineliyordu: Beni öldürecekler

"Ben silah kaçakçısı İbrahim Telemen."

Mektubu okur okumaz Hasan Fehmi Güneş’e telefon ettim, durumu anlattım.

 

Telemen, İzmir'de Alman uyruklu bir kaçakçı ile birlikte yargılanmış ve mahkum olmuş; adı devletin güvenlik birimlerince çok iyi bilinen bir kaçakçıydı.

 

Kaçakçı İbrahim Telemen'in mektubu "ben 7-8 yıldan beri silah kaçakçılığı yapan, daha doğrusu yapmaya itilmiş ve de içinden çıkamayan ve daha fazla yapamayacağı için zorlanan bir yurttaşım" diye başlıyordu. Telemen, daha sonra, silah kaçakçılığını on beş yıldan beri, Abuzer Uğurlu, kardeşleri, Mustafa, Sabri, Ahmet Uğurlu'lar, Nedim Dişkaya, Seyfi Dadaş, Kurt Aziz, Salahattin Güvensoy, San Avni, Hayrettin Yağcı, (Sındırgılı Mustafa) diye bilinen Mustafa Aydemir, Oflu İsmail tarafından yapıldığını belirten, sonra bunların bazılarının sağcı bir siyasal parti ile ilişkileri olduğunu ileri sürmekteydi.

 

Polis istesin, bütün maddi olanaksızlıklara rağmen, Türkiye'nin üzerinden kuş dahi uçurtmaz. Bütün olup bitenlerden polis ve gümrükler haberdardır ve bu işi yapanlarla işbirliği içindedir (s. 9).

 

Telemen, Ankara'nın Kızılcahamam ilçesi, Çeltikçi bucağı Yukarıhöyük nüfusuna kayıtlıydı, 1932 yılında doğmuş. 1954-56 yılları arasında İstanbul'da çeşitli otellerde muhasebe, santral ve resepsiyon gibi yerlerde çalışmış…

 

1972 yılının Aralık ayı, s. 16 vd.

 

Telemen'in ifadesinden şu anlaşılıyor: Silahlar, Türkiye'ye 12 Martın en yoğun olduğu günlerde sokuluyor (s. 19).  

1970 ile 1972 yıllan arasında yalnızca İbrahim Telemen, Türkiye’ye 1557 tane silah sokuyor ve bu silahlar, Kemal Ercan aracılığı ile alıcıların eline ulaşıyor (s. 19-20).

 

Telemen, yurt dışından Türkiye’ye silah getiriyor. Bu belli. Belli olmayan, Telemen'in yurt dışında, bu markları nasıl sağladığıdır.

 

(Kemal Ercan silahları İsmail Yıldıran'a teslim etmiş…)

 

O tarihte, devletin güvenlik birimleri, "Hüseyin oğlu, Ankara Kızılcahamam nüfusuna kayıtlı, Ankara itfaiye meydanında eski elbise ticareti yapan, Etlik Mühendisler Sokak. Çiğdem Apartmanı 25/8 numarada oturan İsmail Yıldıran’ı arayıp bulmuş olsalardı, kaçakçılarla teröristler arasındaki halka gözler önüne serilecekti. Ama Yıldıran bir türlü bulunamadı (s. 21).

 

Telemen'in ölümü 31 Mart 1979 günü İstanbul Sıkıyönetimince haber alınır. Siyasi polis de gereken incelemeleri yapar. Telemen, kalmakta olduğu Opera Oteli'nin 7'inci katından atlayarak intihar etmiştir. Görünüşe göre elde edilen izlenim budur. Ancak, Telemen'in cesedi, otelin hemen duvar dibinde bulunmuştu. 7'inci kattan atlayan bir insanın vücut ağırlığı ile duvardan biraz daha ileride bir yere düşmesi gerekiyordu. Acaba, birileri Telemen'i zorla aşağı mı itmişlerdi. Yoksa Telemen, bu cin gibi kurnaz kaçakçı, birisini öldürüp, intihar süsü vererek izini mi kaybettirmek istemişi?

 

Bu cesedin İbrahim Telemen'in cesedi olduğu nasıl anlaşılmaktadır? Bir "tesbit ve teşhis tutanağı" da yoktur. Otel kayıtlarına göre, intihar eden ya da öldürülen kişi Telemen'dir. Fakat nasıl olur da bir cezaevi kaçağı, otelde kendi adı ile oda ayırtır? Niçin otel kayıtlarında İbrahim Telemen adına rastlanır da örneğin, Telemen'in odasında çanta içinde bulunan ve Kemal Tayyar adına düzenlenmiş pasaporttaki ad ve soyad ile oda ayrılmaz?

Telemen'in cesedi, akrabalarından Osman Telemen ve Kazım Büke tarafından "memleketi Kızılcahamam'da gömeceğiz" diye yetkililerden alınmıştır. Ancak, Telemen, Kızılcahamam mezarlığına gömülmemiştir. Olaydan sonra, şu belirtilen kuşkular nedeniyle yeni bir otopsi yapılmak istendiğinde Telemen'in mezarı bulunamamıştır (s. 32).

 

“ben elektronik aygıt kaçakçısıyım" diye itirafta bulunan Uğurlu salıverilmişin Sanki yasalarımızda elektronik aygıt kaçakçılığını yaptırıma bağlayan maddeler yokmuş gibi! Bu akıl almaz ayrıcalık Abuzer Uğurlu'yu yıllarca korumaya yetmiştir (s. 41).

 

Süleyman Necati Topuz

(Süleyman Necati Topuz) Küçük satıcılar müstesna, Türkiye’de silah kaçakçılığı yapan bir kaçakçı türü yoktur, kaçakçı vardır. Aslında bu da dışa karşı zevahiri kurtarmak, kanundan kaçabilmek için bir görünüştür. Büyük kaçakçı olarak tannanlar, kabadayılar, birtakım politika esnafı, birçok tüccar, armatör, polis ve gümrük şefleri, silah kaçakçılığının ortaklarıdır. Bunlar, sigaradan ağır silahlara, kozmetikten fabrika makinalarına, beyaz kadın ticaretinden beyaz zehir kaçakçılığına kadar her işi yapmaktadırlar. Sermaye finansman ve işin organizasyonu çok kişi tarafından yapılmaktadır. Tabii kâr ise daha fazla kişi arasında taksim edilmektedir. Bu sebeple bu bir MAFİA'dır.

Türk Mafyası Bulgar gizli servisinin mutlak bir yönetimi ve denetimi altındadır. Bulgar gizli servisi, Türk Mafyasını ayrılmayacak şekilde kendisine bağlamıştır (s. 44).

 

Türkiye'nin afyon üreticisi bir ülke olması uluslararası kaçakçılık olaylarındaki önemini artırıyor. Türkiye, hem kendisi afyon üreticisidir, hem de Hindistan, Pakistan, İran gibi öteki afyon üreten ülkeleri Avrupa'ya bağlayan yol üzerindedir.

Marsilya, bir uyuşturucu madde başkentidir. Asya'dan Avrupa'ya ulaşan uyuşturucu madde, buradan Amerika'ya gönderilmekteydi (s. 80-81).

 

1967 yılının 7 Eylül günü Trabzon’un Sürmene ilçesinde bir ihbar üzerine yapılan baskın sonucunda 1070 tane hafif makinalı tüfek, 400 tabanca ve çok sayıda mermi ele geçmişi. Yakalananlar hemen bir ad verdiler

"Biz bunları Şaban Vezir'in emri ile buraya getirdik."

Reşit Şaban Vezir, Suriye ile Türkiye arasında bir sınır köyünde doğmuş…

Vezir, genellikle Bulgaristan'ın başkenti Sofya'da yaşar, silah trafiğini buradan yönetirdi.

 

Şaban Vezir’in Türkiye'deki adamı Hacı Nahzen Albayrak'tır.

Kilisli Nahzen Albayrak'ın yaptığı iş komisyonculuktur. Albayrak, silahları, Şaban Vezir'den alır. Ali Rıza Apdik, Ali Açmak ve Ali Yenigün'e satar. Ali Yenigün, 1973 yılında Uğurlularla yargılanan Bayram Ali Yenigün’den başkası değildir.

…

 

Halit Kahraman

Kudret Bayhan’dan Halit Kahraman’a / s. 142 vd.

Federal Alman polis yetkililerinden Erich Strass şu açıklamayı yapar:

“Aşın sağcı Türklerin uyuşturucu madde kaçakçılığına karıştıklarını kanıtlayan belgeler elimizdedir.”

 

Alman polisince, uyuşturucu madde satarken suçüstü yakalanan Halit Kahraman şu ifadeyi vermekteydi:

“10.10.1973 tarihinde Diyarbakır’dan milletvekili seçildim. Ankara’ya yalnız gittim, sonra ailemi de yanıma aldık. MSP’nin kurucusu ve genel başkam Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dır. Partinin Diyarbakır örgütünü kurduğum için Erbakan ile ilişkilerim çok iyiydi. 1977 seçimlerinden sonra MSP hükümete katılmadı, muhalefette kaldık. 1977 seçimlerini kaybettim. Mali güçlükler içine düştüm. Sonunda ne yapacağımı bilmediğim için Erbakan’a başvurdum. Tarih, 1978'in Ağustos ayıydı.

MSP’nin Ankara'daki Çankaya Hoşdere caddesindeki parti genel merkez binasına gittim. Orada Erbakan'ı buldum. Erbakan’la yalnız konuştum, durumu açıkladım. Kendisiyle konuşmamız sürerken bir teklifte bulundu. Teklifini kabul edersem bana eroin temin edeceğini söyledi. Eroini Almanya'da satacaktım. / s. 143

 

Eylül başında Ankara'ya döndüm ve Erbakan'ı bürosunda buldum. Fehim Adak da bürodaydı. Konuşmaya katıldı. Önce önemsiz bir konu üzerinde sohbet ettik. Daha sonra Erbakan’a Almanya’ya bir şeyler götürecek birisini bulduğumu söyledim. Bunun üzerine Erbakan Adak'a benim mali güçlükler içinde bulunduğumu ve bana yardım edilmesi gerektiğini söyledi. Ayrıca, benim Almanya’ya eroin kaçıracak durumda olduğumu, bana eroin temin etmek gerektiğini sözlerine ekledi. Bundan sonra açık şekilde eroin üzerinde konuşuldu. Bu konuşmadan sonra bana gidebileceğimi ve onların telefonunu beklemem söylendi. Bana, eroinin nerede ve ne zaman teslim edileceği ayrıca bildirilecekti. / s. 144

 

Bu olay, Türk basınında ilk kez Cüneyt Arcayürek imzası ile 24 Mart 1979 günü Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanmıştı…

 

27 Ağustos 1980 günlü Hürriyet Gazetesinde Cüneyt Arcayürek imzası ile "Erbakan eroin kaçakçılığı ile suçlanıyor" başlıklı üç gün süren haber-yorum ortalığı iyice karışırdı. Arcayürek, haberde Halit Kahraman olayını resmi belgelere dayanarak bütün ayrıntısı ile açıklıyor; Alman yetkililerinin Türkiye'ye bu konuda nota verdiklerini yazıyor, resmi belgelerin fotokopilerini yayınlıyordu. / s. 147

 

…Kahraman, Almanya'da Schwerte Sulh Mahkemesinde verdiği ifadede, Erbakan ve Adak’a parti içi sorunlarından doğan bir uyuşmazlık nedeniyle iftira ettiğini açıklıyordu. / s. 148

 

Zekeriya Kürşat

Zekeriya Kürşat'ın Olayı / s. 151 vd.

…

 

Morfin, afyondan elde edilir. Morfinden bazmorfin üretilir. Bazmorfinin kimyasal işleminden eroin çıkar. Afyondan eroin elde etmek için "asetik anhidrit'' adı ile bilinen bir kimyasal madde gereklidir. Ve bu madde ABD, Japonya, Federal Almanya ve Fransa'da üretilmektedir.

Asetik anhidrit, Türkiye'ye nasıl, kimler tarafından ve ne yolla sokulmaktadır? / s. 155

 

The Heroin Trail

"The Heroin Trail'', İngilizce bir kitap… / s. 159 vd.

 

 

Gümrük Yönetmeliğinin 502. maddesi Türkiye'nin katıldığı milletlerarası anlaşmalar gereğince Türkiye'nin transitini yasaklamakla mükellef olduğu eşyadan söz etmiş: 4922 sayılı Kanunun 26. maddesi, bu kanunun bazı maddeleri hükümlerinin Türk karasularında yolculuk eden yabancı gemilere de uygulanacağını belirtmiş: 1948 yılında Londra'da akdolunan denizde can emniyeti uluslararası konferansında kabul edilen nihai kararda, akit devletlerin gemide muteber bir belge olup olmadığını... kontrol edebileceği ve gerekirse geminin hareketine izin verilmeyeceği hükmü yer almıştır. Birçokları arasından rastgele söz edilen milli ve milletlerarası bu metinlerde transit serbestliğinin mutlak olmadığı, gerektiğinde kısıtlamalar yapılabileceğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

Konumuzla yakın ilgisi bakımından Montreux Sözleşmesinin 5. maddesi üzerinde de önemle durulması gereklidir.

Bilindiği gibi, TBMM 16.3.1964 gün. 96 sayılı 17.11.1967 gün. 148 sayılı, 20.7.1974 gün ve 303 sayılı kararlarıyla yürürlükteki uluslararası anlamalara istinaden Kıbrıs'a Türk Silahlı Kuvvetlerinin gönderilmesi için hükümete yetki vermiş; bu yetkiye dayanılarak Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tehlikeye düşmüş olan bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini sağlamak. Anayasanın temel maddelerinde öngörülmüş olan düzeni kurmak için Türkiye'nin garanti antlaşmasından doğan vecibelerini yerine getirmek üzere 20.7.1974 günü Barış harekâtına girişmiş; Kıbrıs Rum Silahlı Kuvvetlerinin karşı koyması üzerine çarpışmalar bulamış; Birleşmiş Milletler örgütünün de çabalarıyla ateşkes sağlanıp fiili çatışma sona erdirilmişse de henüz kesin bir antlaşma yapılamadığından hukuken savaş hali bugüne dek süregelmişin O halde Montreux Sözleşmesi'nin 5. maddesinin de uygulanması söz konusudur.

Gerçekten anılan sözleşmenin 5. maddesinde aynen: "Harp zamanında Türkiye muharip olduğu takdirde, Türkiye ile harp eden bir memlekete mensup olmayan ticaret gemileri, düşmana hiçbir suretle müzaheret etmemek şartıyla, boğazlarda geçiş ve seyri sefer serbestisinden müstefit olacaklardır. Bu gemiler boğazlara gündüz girecekler ve geçiş her defasında Türk makamları tarafından gösterilecek yoldan vaki olacaktır" hükmü yer almış bulunmaktadır. Bu hüküm uyarınca, Türkiye ile savaş halinde olan ülke veya ülkelerin ticaret gemilerinin boğazlardan serbestçe geçiş olanağı yoktur. Bu nedenledir ki, Kıbrıs bandıralı silah yüklü bir geminin boğazlardan serbestçe geçişi mümkün olmadığından Türk Hükümeti hükümranlık haklarına ve sözü edilen sözleşmenin 5. maddesine dayanarak kendi güvenliği yönünden bu gemi ile içindeki silahlan kontrol altına alabilir (s. 178-179).

 

Tuncay Mataracı

Mataracı Davası / s. 183 vd.

Adnan Kaşıkçı adlı uluslararası bir kaçakçının zamanın başbakanı Demirel ile görüştüğü gün parlamento koridorunda rastlaşmış ve konuşmuştuk: "sayın Mumcu" diyordu "kaçakçının Allah’ı gelmiş başbakan ile konuşuyor bir de bizlere kaçakçı diyorlar" diye yakınmıştı.

 

Gümrük ve Tekel Bakanı Tuncay Mataracı'nın Harun Gürel'i İpsala gümrük kapısına niçin atadığın Komisyon raporu şöyle açıklamaktadır:

“Emekli jandarma astsubayı Harun Gürel'in İpsala gümrük müdürlüğüne getirilmesi, Abuzer Uğurlu tarafından verilen 10.875.000 TL rüşvete dayanmaktadır (s. 184).

 

Valinin ikinci kez işten el çektirdiği Harun Gürel, Bakan Mataracının yazılı emri ile yeniden ayrı göreve getirilmiştir.

Mataracı'nın kaçakçılık olayına el koyan bakanlık yetkilileri ile ilgili işlemleri de oldukça ilgi çekicidir: Abuzer Uğurlu'nun kaçak TIR’larna el koyan Yeşilköy Havaalanı Müdürü Vefik Özköse, Büyükdere'de ihsan Kalkavan’ın kaçak tolien’lerine el koyan Büyükdere Gümrük Muhafaza Bölge Amiri Niyazi Eren, Demir dışalımcısı Suat Sürmenin kaçak demirlerine el koyan İstanbul gümrükleri başmüdürü Oktay Ergül bu olaylardan hemen sonra görevlerinden alınmışlardır (s. 187).

 

Tuncay Mataracı, yakın arkadaşlar olan Şaban Eyupoğlu, Halil İbrahim Demir ve Salih Rakıcıoğlu adına açılan banka hesaplarını, elde ettiği gayrimeşru menfaatler ve rüşvet için bir nevi (paravan kasa) olarak kullanmakta ve bu hesaplarda toplanan paralar ya kendisine ya da talimatı üzerine kardeşi Köksal Mataracı, yeğeni Hakkı Kalkavan, damadı Salih Aydın ve gayri resmi ortağı Ali Yıldız'ın hesaplarına nakledilmektedir (s. 189).

 

Bakan Tuncay Mataracı, bu savlara, Soruşturma Kurulunda ve Yüce Divan'da "bunların hepsi komplodur" biçiminde yanıt verdi.

 

Türkiye'ye silah nerelerden sokulmaktadır? Önce gümrüklerden sokulmaktadır. TIR kamyonları, gümrüklerden çok rahat biçimde geçip, istedikleri bölgeye silah satmaktadırlar. Kullanılan ikinci yol, deniz kıyılandır. Karadeniz ve Ege'de bu iş için kullanılan özel ve kuytu limanlar bulunmaktadır. Üçüncü yol, güneydoğu bölgesi sınır boylandır. Bu yörelerde özellikle canlı hayvan karşılığında silah kaçakçılığı yapılmaktadır.

Kocaeli ilinin kıyıları da kaçakçılar tarafından kullanılan bir çeşit "serbest” bölgelerdir.

 

Kaçakçılık dünyasında kent adıyla anılan gruplar vardır. "Malatyalılar" Uğurlulardır. Oflular ve Cevahirler, Malatya grubu ile dostturlar. Siirt grubunda "Heybetliler" bulunur. Kalkavanlar ve Kapanoğulları, Karadeniz grubundandır. Samsun-Trabzon grubu, "Kral Sami" ye bağlıydı, şimdi yerine geçeni bilemiyoruz.

Gazianteplilerin en ünlüleri Karagülleler'dir. Karagülleler'den sonra Zelzeleler, Nehirler, Çiller yer alır.

Kaçakçıların dilinde "hamal" diye tanımlananlar, üçüncü, dördüncü sınıf kaçakçılardır. Kabadayılar, bu türdendir (s. 204).

Kaçakçılığın büyük patronları yurt dışı bağlantıları olanlardır. Şaban ve ismet Vezir kardeşler, bunların en ünlüleridir.

Vezir kardeşlerin karargâhı Bulgaristan'ın başkenti Sofya'dır. Abuzer Uğurlu'nun Sofya'daki adresi bellidir. Bulgar Kintex şirketi bu işlerin içindedir.

Çok sayıda politikacı, bu kara para cenneti içinde yaşamayı seçmiştir.

 

1981 yılı sonunda İstanbul'da yapılan "Perşembe Pazarı Operasyonu" yedek parça kaçakçılığının bir ucu Ermeni kökenli bir işadamına dayandığını kanıtlıyor. 1982 Martında ortaya çıkarılan bir başka elektronik aygıt kaçakçılığında Kıbrıs üzerinden kaçakçılık yapan bir çete ortaya çıkıyor. Başlarında yine Ermeni kökenli bir işadamı bulunuyor.

 

Uyuşturucu madde ticaretinin en çok yaygınlık gösterdiği 1975 yıl, Lübnan iç savaşından sonra üçyüz bin dolayındaki Ermeninin ülkelerinden göç ederek bütün dünyaya yayılmalar tarihine denk düşmektedir.

 

Zaharoff

1839 yılında, Türkiye'de Muğla'da doğan Zaharoff, yoksul bir Rum çocuğu olarak büyüdü, yaşamı yoksulluk içinde geçti. 1936 yılında öldüğünde, İngiliz basını ardından yas tutmaktaydı.

Hemen hemen bütün savaşlarda, silahlar, Zaharoff’un şirketinden geçerek çarpışan askerlerin ellerine ulaştı.

İngiltere'de savaş sanayicilerine danışmanlık yapan Muğlalı Rum Zaharoff, bu hizmetlerinden Ötürü, İngiliz kralı tarafından “sir” unvanı ile Ödüllendirildi. Ayrıca, Fransızların "Legion D'honneur” nişanı ile de onurlandırıldı.

 

Zaharoff'un boş bıraktığı tahta oturan bir başka silah tüccarı, Sam Cummings,

Ünlü Amerikan Dergisi Time, 26 Ekim 1981 tarihli sayısında Sam Cummings ile yaptığı röportajda, bu ünlü silah tüccarının üç yıl CIA adına çalılığını yazıyordu.

 

Kaşıkçı

Suudi Arabistanlı bir doktorun oğlu olan Kaşıkçı, Mısır’da Victorya College'de okudu. Bu okuldaki en yakın arkadaşlarından biri, Ürdün Kralı Hüseyin'di.

Babası, Kral Suud'un dostlanndandı.

İngiliz firmalarının Rolls-Royce'un ve Marconi'nin temsilciliklerini aldı.

1964 yılında imzalanan bir antlaşma ile Kaşıkçı Lockheed şirketinin adamı oldu. Aslında Kaşıkçı, doğrudan doğruya Sarayın adamıydı. Ve Lockheed, yalnızca Suudi Arabistan'da değil, temas kurduğu her ülkede rüşveti, Kaşıkçı aracılığı ile ödemekteydi.

Kaşıkçı, Pentagon ile Asya ve Afrika devlet yönetimleri arasında bir köprü görevini yapmaktadır.

1980 yılında Türkiye'ye beklenmedik bir ziyaret yapan bu "çok uluslu komisyoncu”, Başbakan Süleyman Demirel ile Başbakanlık köşkünde gizli bir gör0şme yapmış, ancak, Kaşıkçı ile Demirel'in ne konuştukları öğrenilememiştir.

Zaharoff'tan Cummings'e, Cummins'den Kaşıkçı'ya uzanan çok uluslu silah ticareti, bir kapısı Türkiye'ye de açılan silah pazarının, kapitalist dünya içindeki yerini ve ilişkilerini gösteriyor.

 

"Silah satışı, silah üreten devletlerin ulusal çıkarlarını ilgilendirir!"

Kissinger

…

24. Basım: Ekim 1996, Ankara

UMAG Vakfı Yayınları

13 Eylül 2014 Cumartesi

Uğur Mumcu - Kazım Karabekir Anlatıyor

Uğur Mumcu - Kazım Karabekir Anlatıyor


Mustafa Kemal ve Karabekir Paşa, Ulusal Kurtuluş Savaşımızı kesin utkuya ulaştıran iki eski dost, iki eski arkadaş, iki eski asker ve iki eski ihtilâlcidir.
Yollar, hilâfetin kaldırılması ve Cumhuriyet'in ilânı ile birlikte ayrılmıştır.
Bu çatışmanın nedenlerini, Karabekir'in günü gününe yazdığı “İnkılâp Hareketleri neden oldu, nasıl oldu?” adlı anılarından öğreneceğiz. (s. 8)

Karabekir, «İstiklal Harbimizin Esasları» adlı kitabı yazmış; bu kitap, daha baskıdayken toplatılıp yakılmış; Paşa'nın İstanbul Erenköy'deki köşkü basılarak kitabın kaynağı olan belgelere el konmuş.

Karabekir, daha sonra “İstiklâl Harbimizin Esasları” adlı kitabını genişleterek “İstiklâl Harbimiz” adlı kitabı hazırlamış. Bu kitap ancak 1960 yılında yayınlanabilmiş, Bu kitap hakkında da dava açılmış; ancak yapılan yargılama sonunda davanın düşmesine karar verilmiş. (s. 9-10)

Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey'in Kâzım Karabekir Paşa'yı komünistlikle suçlaması...
…düşünce akımları cebir ve şiddetle yok edilmez, tersine güçlendirilir.

Enver Paşa, bir de 3. Enternasyonalin ideolojik doğrultusunda komünist partisi kurar. Bu komünist partisinin adı “Halk Şûralar Fırkası”dır.
Bolşevikler, Mustafa Suphi ve benzerleri ile yapamadıklarını Anadolu kızıl devrimini Enver Paşa ve arkadaşları aracılığı ile yaptırmaya çalışacaklar.

Kâzım Karabekir, 1933 yılında yazdığı ve yayınlamak istediği “İstiklâl
Harbimizin Esasları” adlı kitapta arkadaşı Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı yıllarında “Bolşeviklik ilân etmeyi düşündüğünü” yazacaktı. (s. 19)

“Ben, daha mütarekenin başlangıcında millî istiklâlimizin ancak millî bir kuvvetle kurtarabileceğini, bunun da Erzurum'da yapılacak millî bir teşekkülle mümkün olabileceğini, birçok zatlara ve bu meyanda Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine de Şişli'deki evinde bizzat söylemiş ve kendilerini Şark'a davet etmiştim. (…) Mustafa Kemal Paşa Hazretleri henüz İstanbul'da iken ben Şark'ta işe başlamış ve Erzurum Kongresi'yle millî nüveyi hazırlamıştım. İki buçuk ay sonra Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Paşa Hazretleri ile tekliflerimle tekiden (sağlamlaştırarak) mutabık kalmış ve bu suretle ben Şark'ta, kendileri de Garp'taki siyaset ve hareketi idare etmeyi millî planımız olarak tesbit etmiştik. (…) Ankara'da Millet Meclisi açılıncaya kadar bu fikirde bulunan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri bundan sonra nedense bu fikirlerinden sarfınazar ettiler.” (s. 21)
«İstiklâl Harbimizin Esasları» adlı kitabında 1918'de komutanlığını Mustafa Kemal'in yaptığı 7.Ordu'nun İngilizler karşısında yenildiği ve geri çekilmek zorunda kaldığı yazılıyor.
Atatürk, Karabekir'e bu konuda da karşı çıkıyor… (s. 30)

Karabekir, 6 Kânunuevvel 334'de (1918) Padişah ile görüştüklerini ve Padişah'a «genç kumandanların iş başından ayrılmamaları» ve «Anadolu'ya ordularına iade» edilmeleri önerisinde bulunduğunu yazıyor…
Karabekir, yakılan kitabının 45. sayfasında Mustafa Kemal Paşa'nın Osmanlı hükümetine nazır olmayı planladığını ileri sürüyor. (s. 31)

M. Kemal Anadolu'ya çıkarılıncaya kadar Harbiye Nazırlığında ısrar etti. (s. 32)

Kurtuluş Savaşı'nı birlikte yapanlar bir yol ayrımında başka başka yollara sapmışlardır. Atatürk'ün tuttuğu yol, laik Cumhuriyetti.

Bizde Meşrutiyet, Hilâfet ve saltanat makamının zulüm ve istibdadına, Cumhuriyet ise o makamın aciz ve meskenetine karşı yapılmış bir inkılâptır. (s. 39)

Hilâfet ve saltanat makamı, Türk milletini, Türk vatanını etrafında toplayamamıştı. Bu işi başaracak mucize lâzımdı. Bu da kendiliğinden ortaya yayıldı. Bolşeviklik ilânı.

Mustafa Kemal Paşa bile bunu kurtarıcı bir formül olarak İstanbul'da ele alarak gelmiş ve Amasya'da bazı arkadaşlarımızla müzekkere ve karar vermişti… (s. 39-40)

…İngiliz Kaymakamı Rawlinson İstanbul'dan Erzurum'a geldi. Ve beni hemen makamımda ziyaret etti (27.11.1919). Tam bir saat görüştük".
Anlattıklarının hülâsası şunlardır, Lord Curzon diyor ki:
«a) Şimdiye kadar sulh yapmadığımızın sebebi Türkiye'de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir. Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut sulh mukarreratına (kararlar) mutabık kalsın.
b) Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere’nin düşmanları tarafına geçivermesidir. (s. 41)

Karabekir, daha sonra, Rawlinson'un kendisine İtalyanlar ile Yunanlıların anlaştıklarını, İtalyanların parasızlık, Yunanlıların da şarlatanlıkları nedeniyle savaşı sürdüremeyeceklerini, Bolşeviklerin de on yıl kendilerini toparlayamayacaklarını… (s. 42)

Kâzım Karabekir, 23 Nisan'da kurulan Meclisin bir «kurucu meclis» olması gerektiğini, oysa Meclisin olağanüstü yetkilerle donatıldığı, Mustafa Kemal'in de bu olağanüstü yetkilerle donatılmış Meclisin başkanlığına geçmesi ve ilk iş alarak yeni anayasa hazırlatılmasın! Cumhuriyet'in ilânı yolunda aşamalar olarak gördüğünü ve M. Kemal ile bu konuda tartışmalar yaptığını yazıyor.

Aramızda büyük görüş farkı vardı. O itilâf devletlerinin büyük kuvvetleri karşısında millî kuvvetlerimize karşı duramayacağımızdan bir dış siyasete dayanarak kendi diktatörlüğü altında kuracağı bir Cumhuriyet'le uyuşmak cihetine gidiyordu. (s. 45)

Eğer kalpleri milletimizin hürriyet ve istiklâl aşkıyla çırpınan arkadaşlarımızın feragati ve kazanmış oldukları millî itimat ve candan sevgi ve saygı kudreti olmasaydı, M. Kemal Paşa'nın attığı vakitsiz adım Sivas'a kadar yayılan isyanları Şark'a kadar yayacak ve önüne geçilmez darbeleri altında her şey daha başlangıçta yok olacaktı. (s. 45-46)

«Sulh heyetimize seni baş murahhas olarak gönderemem. Çünkü kafanla hareket edersin, İsmet Paşa'yı göndereceğim, çünkü sözümden çıkmaz.» M. Kemal (s. 52)

6 Ocak'ta Gazi ile sulhten sonrası için hayli görüştük. Sulhten sonra her şeyin ilme dayanabilmesi için geçen 18 Şubat'ta teklif ettiğim (mütehassıslar meclisi) lüzumunu açtım. Ve diktatörlüğün millî birliği sarsacağını ve fikir hürriyetini hırpalayacağını ileri sürdüm. Fikirlerime yanaşmıyorlardı. (s. 67)

Gazi pek asabi idi. Muhaliflerden Ali Şükrü Bey, (Ankara'ya matbaa makinası getirmiş. Tan adında bir gazete çıkaracakmış, siz hâlâ uyuyorsunuz) diye yaver! Hüseyin Abbas Bey'e verdi; veriştirdi. Ve (yakın, yıkın) diye çıkıştı. (s. 68)

Türk milleti teceddüde muhtaçtır. Ve bunu da mütehassıslarla başarabiliriz. Asla camilerle değil, asla muhafazakârlarla değil. K. Karabekir (s. 76)

M. Kemal, 8 Nisan 1923 günü “Halk Fırkası umdeleri”ni açıklar.
…Yeryüzünde bir hilâfet makamı bulunmazsa islâm âlemi kendisini imamesiz kalmış bir teşbih gibi dağılmış, perişan görür… (s. 80)

18 Temmuz'da Trabzon'dan gelen haberler Gazi'nin canını çok sıktı. Ali Şükrü Bey cinayeti, gazete sütunlarında kendisine atıf olunuyordu.
“Trabzon'da kaynayan bir kazan var. Şen bunu vaktiyle söndürmedin. Şimdi de yine kaynamaya başladı. Bu sefer kuvvetli bir yumruk hak ettiler.” M. Kemal (s. 82)

İkinci Meclis'e girebilmek için kulis çalışmaları hızlanmıştır.
İstiklâl Harbi nasıl başladı? Nasıl bir seyir takip etti? Bugünkü durum nedir? istikbal için planımız ne olmalıdır? Artık kimseyi ilgilendirmiyordu. Biricik düşünce Gazi'nin teveccühünü kazanmak ve mebus olmak ve memleketin nimetlerinden istifade edebilmekte idi.
Saadet avcılığı dehşetli bir yarış halinde başlamıştı.

10 Temmuz 1923'de Ankara İstasyonundaki Kalem mahsus binasında fırka nizamnamesini müzakereden son-Gazi ile yalnız kalarak hasbıhallere başlamıştık.
— Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar... dediler.
“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur…” (s. 84)

Din konusunda çıkan tartışmalar Karabekir’i adım adım M. Kemal'den uzaklaştırmaktadır.

Meclis umumî heyeti M. Kemal Paşa'nın emrine ram idi.
İşte Cumhuriyet hükümeti, Türk milletine feyzini bu surette dağıtıyordu.

Başkomutan ile Doğu Cephesi komutanı arasındaki bu içten dostluk, görüş ayrılıklarına karşın Cumhuriyet'in ilânından bir ay öncesine kadar yine sürmektedir. Bu dostluk, 1926 yılında Karabekir'in Ali Fuat Paşa ile birlikte tutuklanıp cezaevine götürülmeleriyle en büyük darbesini yiyecek; Karabekir yıllarca İstanbul polisince adım adım izlenecek ve 1933 yılında da köşkü basılıp kitapları yakılacaktır.
Aradan yıllar geçecek, Karabekir'e ölüm döşeğindeki Atatürk'ün kendisiyle görüşmek istediği haberi gelecektir. Karabekir, «gidecek misiniz?» sorularına karşı «O Mustafa Kemal. Çağırılınca gidilir. O benim en iyi arkadaşımdır» yanıtını verecektir. (s. 103)

16 Ekim 1923 günü Fevzi Paşa'ya bir telgraf çekerek hükümet karşıtı dedikodulardan söz eder.
“Seyahat ettiğim Orta Anadolu ve bilhassa sahillerde yapılmakta olan propagandalar doğrudan doğruya Gazi Hazretlerinin şahıslarına müteveccihtir.”

Kâzım Karabekir, Cumhuriyetin ilân edildiği gün Trabzon'da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yöneticileri ile konuşmaktadır. Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yöneticileri, M. Kemal Paşa'yı eleştirip. Kâzım Paşa'dan bu gidişe «dur» demesini isterler. (s. 108)

12 Kasım'da Halife Mecit Efendi'yi ziyaret ettim.
…hal ve tavırlarıyla tehdit edildiğini anlatmak istiyordu.
M. Kemal Paşa'nın çıkamadığı bir makamı yıkmak kararını vermiş ve fiiliyatına da geçmiş olduğuna şüphe kalmadı.

Karabekir, Gazi'yi uyarmaya karar vermişti. Uyarıların yararı olmazsa ne yapacaktı?

“Tıpkı Cumhuriyetin ilânında olduğu gibi hilâfetin lağvı ve hanedanın yurt dışı edilmesi kararı da bir kaç kişi arasında kararlaştırılıyor ve Halife benim mıntıkamda olmasına rağmen bana bu hususta haber bile verilmiyordu. Biz bu mühim işi de madunlarımızdan (aslarımızdan) ve onlar da sivil makamlardan öğreniyorlardı. Bu hareket tarzından benim kadar diğer asker arkadaşlarım da teessür ve elem duyuyorlardı. Hususiyle daha neler yapılacağını kimse kestiremediğinden herkesin endişe ve hiddeti artıyordu.” (s. 130)

Musul meselesi
23 Temmuz 1924 günü İstanbul'dan Mr. Henderson'un İngiliz Başbakanı Mac Donald'a gönderdiği gizli yazıda Doğu'daki Kürtlerin yerel örgütler kurarak harekete geçmek üzere oldukları ve Kürtlerle temas için bir yetkilinin İstanbul'a gönderildiği bildiriliyordu.
Şeyh Sait'in oğlu Ali Rıza da İngilizlerin desteğini sağlamak üzere Tebriz'deki İngiliz konsolosluğuna başvurmuştur. (s. 136)

M. Kemal Musul’u harp yoluyla almak istiyor, Karabekir Paşa ise bu teşebbüsün olumsuz sonuçlarına dikkat çekerek olası harekâta şiddetle karşı çıkıyordu.

Harp felâketinin önüne ancak Büyük Millet Meclisi'nde bir blok halinde görünebilirsek durabiliriz. (s. 143)

Karabekir, anılarında, ordudan çekilme kararını «İngilizlere karşı Musul nedeniyle açılacak savaş» nedenine bağlar. Ve komutanların ordudan çekilmesinin bu savaş tehlikesini önlediğini yazar.

Ordudan ayrılan Karabekir ve Ali Fuat Paşa hemen Meclise girerler. Mecliste o gün kendilerini bir sürpriz beklemektedir:
Meclis başkanlığınca TBMM salonundan çıkarılırlar! (s. 148)

Karabekir, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” adıyla bir parti kurar.
M. Kemal Paşa da Halk Fırkası'nın başına Cumhuriyet kelimesini koydurarak
Cumhuriyet Halk Fırkası adını verdi.

Karabekir, anılarını şöyle bitirir:
“Vatandaş, Milletin hürriyetini tehlikede görürsen karşısındaki kim olursa olsun tek dağ başı mezar oluncaya kadar mücadelene devam etmek vazifendir. Çünkü insanlarda hayat denen "şeyin kıymeti ancak hürriyet iledir.
Hür ol, esir yaşama!” (s. 152)

Polis tarafından adım adım izlendiği günlerde kimler gelirmiş Karabekir'in köşküne:
(Karabekir Paşa’nın kızı Hayat Karabekir anlatıyor)
“Cafer Tayyar Paşa, muayyen zamanlarda Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Rauf Orbay, eski yaveri Rüştü Erkmen -korgeneraldi. Merkez komutanıydı, asker elbisesiyle çekinmeden gelirdi… (s. 154)

İzmir Suikastı
Mahkeme başkanı Kel Ali subaylara oturun diyor, oturmuyorlar.
Karabekir Paşa dönmüş, eliyle işaret, etmiş, oturmuşlar. Mahkeme olurken de uçaklar uçabilecekleri en alçak seviyeden uçmuşlar. (Karabekir suçsuz, Karabekir suçsuz) diye kâğıtlar atmışlar.

Atatürk'ün ölümünden sonra İsmet Paşa da şimdiye kadar olan haksızlıklardan rahatsız olmuştu ki, telgraf çekti. (Karabekir geçmişi unutalım, bundan sonra eskiden olduğu gibi, iki kıymetli arkadaş olarak devam ettirelim) deyip babamı milletvekili olarak Ankara'ya çağırdı. (s. 155)

M. Kemal ile Atatürk'ü iki ayrı şahsiyet olarak görürdü. M. Kemal'i her zaman sevgi ve saygıyla anardı.

“Babamın Atatürk devrimlerine karşı olduğunu zannedenlerin hatası şurada: Babam devrimlere karşı değildi. Devrimlerin hepsini kabul ediyordu: bütün devrimleri de beğeniyordu. Babamın itirazı, devrimlerin yapılış şeklindeydi. Babamın arzusu, devrimlerin ilelebet kalabilmesi için tepeden inme değil, zorla değil, halkı eğiterek yapılmasıydı. Devrimlere karşı değildi. Yapılanlar zorla yapıldığı için devrimlerin yerleşmemesinden korkardı.” (s. 158)

Kâzım Karabekir Paşa. Nutuk'un ilk baskısı üzerinde el yazıları ile notlar düşmüş ve «Hakikat mihveri yahut hata-sevap cetveli» başlığı ile Nutuk'a yanıtlar vermiştir.
(Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş) sözü doğru değildir.
Mağlûp ve perişan olan Filistin'deki Yıldırım Ordusu idi. Az sonra Musul, cenubundaki ordu perişan olmuştu.
(Beni İstanbul'dan neyf ve ted'ib maksadıyla Anadolu'ya gönderenler...) …tayin olunduğu halde, hastayım, terfi isterim diyerek kabul etmediğinin hakiki sebebini yazmıyor. Sebep, hâlâ İstanbul'da Harbiye Nazırlığını alarak kalmaya çalışması ve Padişah Vahdettin'e damat olmaya uğraşmasıdır.

M. Kemal Paşa, itilâf Devletleriyle başa çıkamayacağımızdan millî mücadeleye taraftar değildi. Benim (tek dağ başı mezar oluncaya kadar ya İstiklal, ya ölüm) teklifime delilik diyordu.

Karabekir, Nutuk'a düştüğü notlarda Atatürk'ün Kurtuluş Savaşının başında «Amerikan mandası» ve «Bolşeviklik ilânını» çözüm olarak düşündüğünü de yazmış. (s. 164)

Batı basını da M. Kemal ve arkadaşlarının «Bolşevik» oldukları kanısındaydı. The New York Times'in Mart 1919 günlü yorumu şöyleydi:
«Türk milliyetçiliğinin tamamen ortadan kalkmakta olduğu günlerde şurada burada dağınık halde bulunan İttihatçıların tek umudu Bolşevizmin ülkeye yayılmasıdır.” (s. 172)

Kâzım Karabekir'in Atatürk'ün ölümünden sonra başlayan siyasal yaşamında dinsel gericiliğe destek olucu ya da laikliğe aykırı bir tavrı hiç olmamıştır. M. Kemal - Karabekir çatışması, ideolojik olmaktan çok kişisel ve duygusal nedenlere dayanmıştır. (s. 177)

Tekin Yayınevi
5. Baskı, 1993