21 Mayıs 2022 Cumartesi

James Acheson - John Fowles - Notlar

James Acheson - John Fowles  - Notlar

(Ebook), Bloomsbury Publishing, 2013

 


Önsöz

Roman türünün sürekli "öldüğü" iddia edilse de; savaşlar, devrimler, ekonomik krizler, Marksizm ve Freudculuk gibi büyük toplumsal/düşünsel kırılmalara hızla uyum sağlama ve kendini yenileme kapasitesi son derece yüksektir.

 

John Fowles hem geniş kitlelerin elinden bırakamadığı (gerilim ve sürükleyicilik unsurlarını iyi kullanan) popüler bir "çok satan" yazar hem de akademisyenlerin ve tez yazarlarının üzerine çalıştığı derinlikli bir edebiyatçıdır.

 

Fowles’ın temel odak noktası, bireyin toplumsal kalıplardan ve geleneksel fikirlerden sıyrılarak kendi gerçekliğiyle yüzleşmesi ve öz-bilgi (kendini tanıma) kazanması sürecidir.

 

Varoluşçu heyecanının en belirgin olduğu erken dönem romanları: Koleksiyoncu (1963), Büyücü (1965) ve Fransız Teğmenin Kadını (1969).

 

Bu ilginin göreli olarak azalmaya ve biçim değiştirmeye başladığı sonraki dönem eserleri: Abanoz Kulesi (1974), Daniel Martin (1977) ve Kurtçuk (1985).

 

Giriş

Fowles, geniş kitlelerin ilgisini çeken sürükleyici kurgular yazarken aynı zamanda akademisyenlerin takdirini kazanan nadir yazarlardandır.

Daniel Defoe gibi güçlü bir anlatım yeteneğine sahiptir. Okuyucuyu sürekli merakta bırakan soru işaretleri, belirsizlikler ve alternatif son/gelişme ihtimalleri sunarak ilgiyi canlı tutar.

Romanlarında fuhuş, röntgencilik, adam kaçırma ve cinsel tutkular belirgin bir yer tutar. Ancak Fowles bunu ucuz bir sansasyon için değil, "Baştan çıkarırsam daha iyi öğretirim" felsefesiyle, insan ilişkilerini ve özgünlüğü sorgulatmak amacıyla ciddiyetle işler.

 

Fowles’a göre erkeklik, erkeklerin dünyayı algılamasını kısıtlayan "korkunç ve katı bir kabuktur" (özellikle askerlik ve katı okul eğitimi almış erkeklerde). Erkeklerin cinselliklerini ve duygularını sağlıklı kabullenmeleri için yardıma ihtiyaçları vardır.

 

Kadınlar insan doğası, gizem ve tutku konusunda erkeklerden daha bilgilidir. Büyücü’deki Alison, Fransız Teğmenin Kadını’ndaki Sarah, Daniel Martin’deki Jane ve Kurtçuk’taki Rebecca karakterleri; ana erkek karakterleri eğiten, dönüştüren ve onların zihnini açan birer akıl hocası / İlham Perisi (Muse) işlevi görür.

 

Fowles’ın Aristos adlı aforizma kitabındaki kurama göre toplumlar ve çağlar ikiye ayrılır:

Adem Toplumları (Muhafazakar / Durgun): Erkeğin, babanın ve geleneksel kurumların egemen olduğu, yeniliğe kapalı çağlardır (Örn: Viktorya Dönemi).

Havva Toplumları (İlerici / Dinamik): Kadının, dişil ilkelerin, yeniliğin, deneyin ve sanatın ön planda olduğu dönemlerdir (Örn: Rönesans, Günümüz veya Shaker toplulukları).

 

Herakleitos’tan esinlenen Fowles, insanlığı iki gruba ayırır:

Azınlık (Aristo / İyi / Yaratıcı Olanlar): Zeki, yaratıcı, özgür olmaya mecbur ve kalıpları kıran bireylerdir (Koleksiyoncu’daki Miranda gibi).

Çoğunluk (Oi Polloi / Sıradan Kitle): Toplumsal geleneklere ve sınırlara sıkışmış, kendini ifade etmekte zorlanan kitlelerdir (Koleksiyoncu’daki Clegg veya Kurtçuk’taki Rebecca’nın ilk hali gibi).

İletişim Kopukluğu: Fowles romanlarında Azınlık ile Çoğunluk arasındaki dilsel ve algısal iletişim zorluğunu sorgular; daha iyi bir toplum için bu iki kesimin birbirini anlaması gerektiğini savunur.

 

Fowles’ın gençliğinde okulda disiplin amiri olması ve Deniz Piyadeleri'ndeki subaylık geçmişi, onda iktidar, suçluluk ve otorite kavramlarını sorgulatmıştır. Isaac Foot ile karşılaşması orduyu bırakıp Oxford’da Fransızca/Varoluşçuluk okumasına vesile olmuştur.

 

Fowles için asıl mesele katı varoluşçu terimler kullanmak değil, bireyin toplumsal dayatmalardan sıyrılarak "kendi gerçek duygularını ve özgün benliğini keşfetmesi"dir.

 

Fowles anlatıcı olarak diğer karakterlerin (özellikle kadınların) zihnini okuyucuya tamamen açmaz. Çünkü insan zihninin ve dünyanın tamamen bilinemez/çözülemez olduğunu, hayattaki en hakiki keyfin kesin yanıtlar bulmak değil bu sorular üzerine düşünmek olduğunu vurgular.

 

Koleksiyoncu (The Collector)

Fowles kurguyu oluştururken Bartók’un Mavi Sakal’ın Şatosu operasından ve bir kızı sığınakta esir tutan genç bir adamın yer aldığı gerçek bir gazete haberinden esinlenmiştir.

 

Roman, kaçıran (Clegg) ve kaçırılanın (Miranda) kendi bakış açılarını sundukları iki farklı anlatıdan oluşur. Clegg’in anlatısı Miranda’nınkini kuşatır ve sahte bir "kendini haklı çıkarma" çabası taşır. Editörün tavsiyesiyle bu iki anlatı ardışık olarak düzenlenmiştir.

 

Koleksiyoncu; gerçekçi bir roman olmanın yanı sıra Shakespeare'in Fırtına’sından (romantizm), Jane Austen'ın Emma’sından (görgü/töre romanı) ve Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe ile Moll Flanders eserlerinden (sahte biyografi/günlük) izler taşır.

 

Metnin ana eksenini oluşturan kavram "varoluşsal özgünlük"tür (bireyin toplumsal kalıplardan sıyrılarak kendi öz benliğini ve gerçekliğini keşfetmesi):

Miranda’nın Trajedisi ve Zaferi: Miranda, zekası ve potansiyeli sayesinde özgünlüğe ulaşmaya yaklaşan bir Aristo (Azınlık) temsilcisidir. Başlangıçta sınıfının bayat fikirlerine ve kibirine sahip olsa da hücresinde geçirdiği süreçte Tanrı’nın müdahale etmediğini ve kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini anlar. Ancak tam bu psikolojik zafere ulaşmışken ölmesi onun trajedisidir.

 

Clegg’in Özgün Olmayışı (Inauthenticity): Clegg, Oi Polloi (kültürsüz çoğunluk) üyesidir. Eylemlerinin sorumluluğunu almaktan kaçınır; sürekli suçu "kötü kadere", "kötü çocukluğuna" veya "içinde bulunduğu şartlara" atar. Dili klişeler ve örtmecelerle doldurur, kendi sığ ahlak anlayışını savunmak için çabalar.

 

Fowles’ın felsefesinde Aristo, entelektüel ve ahlaki açıdan gelişme kapasitesi olan elit kitleyi; Oi Polloi ise gelişime kapalı, sıradan çoğunluğu simgeler.

 

Miranda bir dalkavuk/züppe olarak başlasa da kendini geliştirecek potansiyele sahiptir. Clegg ise sonradan zengin olmuş (havuz toto ile) ancak zevksiz, sınıfsal öfkesini kontrol edemeyen ve eğitilemez bir tiptir.

 

Miranda'nın zihnindeki dönüşümde eski sevgilisi/akıl hocası G.P. belirleyicidir (Sanatçı George Paston). G.P., ona taklitçi olmamayı, geçmişini "dağlayıp" kendi özgün değerlerini inşa etmesi gerektiğini öğretmiştir.

 

Miranda, Clegg’i uygarlaştırmaya ve ona dil/nezaket öğretmeye çalışarak bir nevi Prospero rolüne soyunur; Clegg’i ise vahşi Caliban olarak görür. Clegg ise kendisini Ferdinand veya Yakışıklı Prens sanmaktadır.

 

Miranda, içinde bulunduğu dehşet verici durumu gerçekçi kabul etmek yerine kurgulara sığınır ("Güzel ve Çirkin" masalı veya Austen’ın Emma’sı gibi). Clegg’i baştan çıkararak durumu kurtarabileceğini sandığında, Clegg’in gözündeki "ulaşılmaz" değerini yitirir ve Clegg’in zalimliği (pornografik fotoğraflar çekmesi, hastalığını görmezden gelmesi) tırmanır.

 

Fowles, Clegg gibi bireylerin durumunu "kötü çevre, eğitimsizlik ve yetimlik" gibi kontrol dışı faktörlere bağlasa da, sıradan insanın "uygarlığın laneti" olduğuna dair karamsar bir görüşü Miranda ile paylaşır.

 

Clegg’in eğitilemezliği ve modern sanatı/yaşamı kavrayamaması, Fowles’ın sonraki romanı Büyücü’de sıradan insanı tamamen dışarıda bırakıp sadece Oxford eğitimli bir burjuvanın (Nicholas Urfe) eğitilmesine odaklanmasına zemin hazırlamıştır.

 

Büyücü (The Magus)

Romanın 78 bölümü Tarot destesindeki kartlara tekabül eder. Fowles bu yapıyı okültizme övgü olarak değil, sonsuz karmaşıklıkta ve bilinemez olan dünyayı anlaşılır kılmak için kullanılan geçici/yapay bir düzenleme aracı (Rorschach testi gibi) olarak sunar.

Sonsuz karmaşık bir dünyada insan iki yoldan birini seçer: Ya din/okültizm gibi yerleşik yapılara sığınarak karmaşıklığı sahte bir kesinliğe indirger ya da cevapsız varoluşsal sorularla boğuşarak varoluşsal özgünlüğü kovalar.

 

Nicholas Urfe: Oxford yıllarında varoluşçuluğu yanlış anlayarak onu cinsel fetihler ve "öngörülemezlik, alaycılık" gösterisi yapmak için bir maske/teknik olarak kullanmıştır. Sınıf bilincine sahip İngiliz burjuvazisinin bir üyesi olarak duygu ve benliğini maskelerin arkasına saklar.

 

Alison Kelly: Dürüst, açık sözlü ve canlı bir Avustralyalı olan Alison’ı başlarda toplumsal olarak "aşağı" görür; onu kendi bencilliği ve cinsel doyumsuzluğu için harcayabileceği bir araç ("su") olarak algılar.

 

Julie/Lily: Phraxos adasında Conchis'in oyununa dahil olan Julie'yi ise kendi fantazilerine (Prospero-Miranda, Ferdinand-Miranda, Theseus-Ariadne) uygun bir kurgu karakter olarak görür. Her iki kadına yaklaşımı da onların bireysel benliğini ("dalga") tanımayan, özgünlükten uzak yaklaşımlardır.

 

Maurice Conchis, Urfe’e ders verirken varoluşçu terminolojiyi bilerek kullanmaz; bunun yerine yaşanmış hikâyeler ve kurguladığı tiyatro/oyun vasıtasıyla ona ayna tutar:

  1. Ordudan Firar Hikâyesi: Kişisel bütünlük ve benliğe sadakat ("Kendi kendine doğru ol") mesajı verir.
  2. de Deukans ve "Su mu, Dalga mı?" Sorusu: Genel olan ile (su = kadın cinsi) özel/bireysel olanı (dalga = tek bir insanın benzersizliği) ayırt etme dersidir.
  3. Henrik Nygaard (Münzevi) Hikayesi: Jung'un bireyleşme (individuation) sürecine atıf yaparak kişinin kendi içindeki "gerçek benliği/içindeki Tanrı'yı" keşfetme arayışını simgeler.
  4. Belediye Başkanı ve Alman Subayı Wimmel Hikâyesi: İmkânsız ahlaki seçimler üzerinden insan özgürlüğünün ve "başkalarına gereksiz acı vermeme" sorumluluğunun boyutunu gösterir.

 

Oyunun sonunda düzenlenen "duruşma" sahnesinde Urfe’in yüzüne hataları vurulur. Hayatı kurguya dönüştürmenin ve gerçekliği kaçırmanın kendini kandırmak olduğu yüzüne çarpar.

 

Urfe, ancak sahte dünyası çöktükten sonra Alison’ın yalansız, dürüst ve özgün yapısının ("kristal özünün") değerini anlamaya başlar.

 

Londra'ya döndüğünde tanıştığı sokak kızı Jojo'ya karşı gösterdiği pişmanlık ve hassasiyet, başkalarının duygularını önemseme adında Urfe için ilk gerçek gelişme adımını simgeler.

 

Romanın gözden geçirilmiş versiyonu, Urfe ile Alison’ın Londra’daki yüzleşmesiyle ve "donmuş şimdiki zaman" (frozen present) anıyla biter.

 

Catullus’un "Hiç sevmeyen yarın sevsin / Ve seven yarın sevsin" dizesi, Urfe’in nihayet sevmeyi ve sorumluluk almayı öğrendiğini gösterir. Ayrıca "Alison" isminin harflerinin "Nicholas" ismi içerisinde gizli bir anagram oluşturması, ikilinin gelecekteki olası birleşmesine ve Urfe’in varoluşsal özgünlük yolunda katettiği mesafeye işaret eder.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman)

Fowles, romanın bir sabah zihninde canlanan bir görüntüden doğduğunu belirtir: Uzun bir rıhtımın ucunda duran, Viktorya toplumuna sitem edercesine sırtı dönük bir kadın (Sarah Woodruff).

 

1867 yılı tesadüfi değildir; John Stuart Mill’in kadınlara oy hakkı mücadelesi, Marx’ın Kapital’inin yayımlanması ve Darwin’in evrim teorisinin etkileri bu döneme damgasını vurmuştur. Fowles, Viktorya döneminin kişisel ikilemler bakımından oldukça "varoluşçu" olduğunu savunur.

 

Fowles, Viktorya dönemi roman geleneklerini (epigraflar, bölüm sonu gerilimleri, her şeyi bilen anlatıcı) kullanırken; postmodern bir adımla kendisinin "Tanrı" olmadığını, karakterlerine özgür irade tanıyan yirminci yüzyıl anlatıcısı olduğunu vurgular.

 

Romanın Üç Farklı Sonu

İlk Son (44. Bölüm): Charles, geleneksel ve sığ nişanlısı Ernestina’ya döner, Sarah’yı terk eder. Bu son, Charles’ın toplumsal düzeni ve konforu seçerek özgürlüğüne ve kendi içsel potansiyeline ihanet ettiği, varoluşsal olarak "özgün olmayan" (inauthentic) bir tercihtir.

 

İkinci Son (60. Bölüm): Charles ve Sarah iki yıl sonra yeniden bir araya gelirler. Çocukları Lalage ile birlikte geleneksel/mutlu bir aile kuracakları ima edilir.

 

Üçüncü Son (61. Bölüm): Charles ve Sarah karşılaşır ancak tamamen ayrılırlar. Charles, ne sığınabileceği sahte bir dinin/aşka dair illüzyonların ne de toplumun kısıtlamalarının kaldığı, belirsiz ama özgür ve özgün bir varoluşsal gerçeklikle baş başa kalır.

 

Sarah Woodruff

İnsanları Okuma Yeteneği ve "Yanlış Hesaplama": Sarah, insanların içini görme yeteneğine rağmen Fransız teğmen Varguennes’e inanarak "trajik bir yanlış hesaplama" (hamartia) yapar. Ancak bu kırılma, onun Viktorya toplumunun dar kalıplarının dışına çıkarak varoluşsal özgürlüğünü kazanmasını sağlar.

 

Rol Karmaşası: Sarah bir yandan toplumsal baskıların kurbanı bir "trajik kadın kahraman", diğer yandan Charles’ı felakete veya dönüşüme çeken bir "siren / baştan çıkarıcı (Sfenks)" rolündedir.

 

Charles Smithson

Sınıfsal Çöküş ve Darwinist/Marksist Trajedi: Aristokrat bir gelenekten gelen, tembel ve konforuna düşkün Charles, Marx ve Darwin’in öngördüğü gibi değişen dünyaya uyum sağlayamayarak "yok olmaya mahkûm" züppe/burjuva sınıfını simgeler. Hizmetçisi Sam ve Sarah gibi alt sınıflar, onun sınıfsal çöküşünün işaretleridir.

 

Özgürlük Kaygısı: Charles, Ernestina’nın güvenli dünyası ile Sarah’nın temsil ettiği sınırsız ve ürkütücü özgürlük ("çarmıha gerilme") arasında kalır. Sarah’yı önce bir kurtarıcı/İsa figürü olarak idealize eder; ancak zamanla gerçek özgürlüğün bir başkasına dayanarak değil, yalnız başına sorumluluk alarak kazanılacağını anlamaya başlar.

 

İkinci Son (60. Bölüm): Tanrısal Melodram ve Sahte Özgürlük

Charles’ın Özgün Olmayan Seçimi: Charles, Sarah ve kızı Lalage ile birleşmesini "Tanrı’nın bağışlaması ve kaderi" olarak görür. Sorumluluğu ilahi bir güce (Providence) yükleyerek kendi özgür iradesini pasifleştirir. Bu tutum, onu varoluşçu bir kahraman olmaktan uzaklaştırır.

 

Fowles’ın Mesajı: Fowles, birinci son (Ernestina ile evlilik) ile ikinci sonu (Sarah ile birleşme) karşılaştırarak önemli olanın seçimin yönü değil, yapıldığı ruh hâli (özgünlük ve özgürlük anlayışı) olduğunu vurgular.

 

Sarah’nın Varoluşsal Kahramanlığı: Sarah, geçmişteki hatalarını dürüstçe üstlenir ("sahtelik" üzerine ilişki kurmak istemez) ve Charles’a evlilik baskısı yapmaz. Kararı tamamen Charles’ın özgür iradesine bırakarak varoluşsal olarak özgün hareket eder ve romanın asıl başkahramanı (protagonist) olduğunu kanıtlar.

 

Üçüncü Son (61. Bölüm): Gerçek Varoluşsal Özgürlük

Tesadüf ve Evrim: Bu sonda müdahale eden bir Tanrı yoktur; hayat tesadüflerle ve doğal kurallarla ilerler.

 

Charles’ın Uyanışı: Charles, Sarah’nın hayatındaki erkekleri manipüle eden "kurban/Sfenks" rolünün farkına varır. Onu bir kurtarıcı veya tapılacak bir figür olarak görmeyi bırakır.

 

Şehrin Demir Kalbi ve Yalnızlık: Charles, özgürlüğü ve varoluşsal özgünlüğü başka bir insana (Sarah'ya) tutunarak değil, hayatın kargaşası ve yalnızlığı içinde bulacağını anlar. "Şehrin demir kalbine girmeli ve susuz, tuzlu, yabancılaştırıcı denize tekrar çıkmalıdır."

 

Bölümün sonunda geçen "susuz, tuzlu, yabancılaştırıcı deniz" dizesi, Matthew Arnold’un şiirindeki Tanrısal ayrılık temasını hatırlatır.

Fowles, karakterlerini tamamen özgür bırakmak istese de, onları bu sonda ayıran ilahi bir güç değil, kurgunun yaratıcısı/yazarı olarak kendisidir.

Charles, geleneklerin, görevin ve onur anlayışının oluşturduğu Viktorya hapishanesinden tamamen kaçmıştır. Her ne kadar yolu belirsiz ve trajik olasılıklara açık olsa da, artık "kendisine dair gerçek bir inanç" kazanmış varoluşsal bir bireydir.

…

 

Abanoz Kulesi (The Ebony Tower)

Fowles, 1970'ler ve 80'lerde yaptığı açıklamalarda varoluşçuluğu bir tür "edebi metafor" veya "arzu doyurumu" olarak görmeye başladığını itiraf eder. Özgürlük iddialarındaki felsefi değerden şüphe etse de dünyanın sonsuz derecede karmaşık ve gizemli olduğu yönündeki varoluşçu görüşü kabul etmeye devam etmiştir.

Fowles için varoluşsal özgürlük odağı, yerini romanın ve kurgunun neyle ilgili olduğuna, yani hikayelerin içindeki ve boşluklarındaki "kozmik/genel gizeme" bırakmıştır.

 

Başlık öyküsündeki David Williams, Fransız Teğmenin Kadını’ndaki Charles Smithson’a benzer bir ikileme düşer: Varoluşsal olarak özgün bir hayat yaşamak (Diana/Mouse ile yeni bir hayata başlamak) ya da burjuva geleneklerine/ailesine sadık kalmak.

Fransız Teğmenin Kadını’nda yazar okuyucuyu özgün seçime doğru örtük olarak yönlendirirken, "Abanoz Kule"de karar tamamen yanıtsız ve yönlendirmesiz bırakılır.

Williams ailesini seçerek "varoluşsal şansını" kaçırır ve "yapay bir adam" olarak kalır; ancak Fowles'a göre Diana’yı seçseydi sanatçı olarak daha iyi olsa da "ahlaki varlığına ihanet etmiş" ve başkalarına (ailesine) "gereksiz acı çektirmiş" (Büyücü'deki ilke) olacaktı. Fowles, varoluşçuluğun bireysel özgünlük ile ailevi/toplumsal sorumluluklar arasındaki çatışmayı çözmede yetersiz kaldığını öne sürer.

 

Marie de France'ın 12. yüzyıl masalı Eliduc'ta, kocasının metresine yer açmak için rahibe manastırına giden Guildelüec'in kararı dürüst ve özgündür; ancak varoluşçu değildir.

 

Karar, varoluşçulukta olduğu gibi tüm kurallardan bağımsız bir varoluş kriziyle değil, bir toplumsal kurumdan (evlilik) bir diğerine (Katolik Kilisesi) geçişle alınmıştır. Fowles bu durumla, varoluşçuluk kavramının her geleneksel karara uygulanamayacağını gösterir.

 

Hikayedeki yaşlı hümanist yazar, evine giren genç bir hırsızla yaşadıklarını aktarırken gerçeğe sadık kalmaya çalışır. Ancak kurgu yazarlarının başkalarının zihnine girememesi ve hayatı ilk elden yaşamak yerine kitaplar üzerinden tecrübe etmeleri (tıpkı Sarah Woodruff gibi) gerçeğe ulaşmanın önündeki en büyük engellerdir.

 

Yazar/anlatıcı, genç hırsızın neden çalışmalarını yaktığını anlamaya çalışırken kendi "sağırlığını" ve kusurunu fark eder. Anlatıcının asıl "günahı", dille kurduğu sihirli gücü ve sevgiyi kendini ifade edemeyen genç nesle aktaramamış olmasıdır.

 

Anlatıcı öykü sonunda değiştiğini iddia etse de, Fowles okuyucuya bunu doğrulayacak metinsel kanıtlar (örneğin Koleksiyoncu’daki Miranda'nın günlüklerindeki gibi belirgin bir değişim) sunmaz; bu nedenle anlatıcının gerçekten "varoluşsal özgünlüğe" ulaşıp ulaşmadığı muğlak kalır.

 

Anlatıcının, genç hırsızın neden taslaklarını yaktığına dair yaptığı çıkarımlar kesin değildir. Hırsızın eylemi; anlatıcının dili aktarmadaki başarısızlığına duyduğu bir protesto olabileceği gibi, burjuva sınıfının rahat yaşamına duyulan sınıfsal bir öfke de olabilir.

 

Anlatıcı, başkalarının zihnine tam olarak nüfuz edemez. Fowles, bu öykü üzerinden insanın hem kendisini hem de geçmişi tarafsız/doğru bir şekilde aktarma kabiliyetini sorgular. Anlatıcının gerçekten "varoluşsal özgünlüğe" ulaşıp ulaşmadığı muğlak kalır.

 

Marcus Fielding'in aniden ortadan kaybolması klasik bir dedektif hikayesi gibi sunulsa da, Fowles katı dedektif türünün gerektirdiği "kesin ve patlamalı sonları" reddeder.

 

Isabel, Fielding’in içi boş rollerden (avukat, milletvekili, toprak sahibi) ibaret "gerçek dışı" bir kurgu karakter gibi yaşadığını ve bu yapaylıktan kaçmak için intihar ettiğini savunur. Ancak bu teori de diğer 20 olasılık gibi yalnızca kurgusal bir spekülasyondur.

 

Fielding'in kayboluşu aslında "kozmik anlamda genel gizemin" bir sembolüdür. Fowles (Tao Te Ching epigrafi üzerinden), geleneksel her şeyi bilen anlatıcıların aksine, gerçek dünyada hiç kimsenin kendisi veya evren hakkında mutlak bir hakikate/berraklığa ulaşamayacağını vurgular.

 

Öyküdeki Catherine, Sally ve Peter gibi karakterler varoluşsal olarak özgün bir dönüşüm sergilemezler; ilişkiler ve davranışlar açısından statiktirler. Catherine, kaybettiği kocasının yasını tutarken "sahte çözümler" (peri masallarındaki Yakışıklı Prens) arar.

 

Öykünün merkezinde varoluşçu metinlerden ziyade Roland Barthes'ın Mitolojiler eseri ve semiyotik (işaretler) yer alır. Catherine'in acısı, suçluluğu ve Peter ile girdiği erotik yakınlaşma; arzudan ziyade kendi kendini cezalandırma/kefaret ödeme arayışından kaynaklanan karmaşık, irrasyonel işaretlerdir ("sedefini farklı giymek").

 

Catherine'in öykünün sonunda ormanda kalması, intihar edeceğine mi yoksa zihnini toparlayıp hayata döneceğine mi işaret ettiği belirsiz bırakılır. Tıpkı gökyüzünde beliren kara bulut gibi sonu esrarengizdir.

 

Fowles’ın önceki romanları (Koleksiyoncu, Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını) varoluşçu özgürlüğü ve özgünlüğü yüceltirken; Abanoz Kulesi varoluşçuluğun yetersizliklerine ve şüpheciliğe odaklanır.

Yazar, bireysel özgünlük uğruna başkalarını (aile, toplum) gözden çıkarmanın bencillik ve sorumsuzluk olabileceğini kabul eder.

 

Fowles, varoluşçuluğu edebi bir metafor olarak geride bırakarak insan bilgisinin sınırları, dilin yetersizliği, semiyotik ve kurgunun doğası gibi yeni temalara (bir sonraki romanı Daniel Martin'de daha da belirginleşecek şekilde) yönelir.

…

 

Daniel Martin

Fowles, 1950’ler ve 60’larda etkili olan varoluşçuluğun 1970’lerin ortasında miadını doldurduğunu savunur. Ancak roman, felsefenin iki temel sorusunu sormaya devam eder: "Kişisel özgünlüğe ulaşmanın önündeki engeller nelerdir?" ve "Bu engeller aşılabilir mi?"

Romanın ilk cümlesi olan "Bütün görüş; ya da geri kalan her şey ıssızlıktır" ifadesi, Matthew Arnold’un Sofokles için söylediği "Hayatı istikrarlı ve bir bütün olarak gören" anlayışa gönderme yapar. Özgünlük, yalnızca varoluşçulara has bir kavram değil; iyi yazarların çağlar boyunca aradığı bütünsel bir kavrayış durumudur.

 

Los Angeles'ta ticari senaryolar yazan Dan, kendisini başkasının senaryosunda "kâğıttan bir insan" gibi hisseder. Film medyası yalnızca "şimdiki zamanı" yakalayabildiği için derinlikten yoksundur; gerçek kendini keşif ancak kurgu (roman) yazarak mümkündür.

 

Dan'in Viktorya dönemi geleneklerine (baba baskısı, din, imparatorluk/görev bilinci) isyan etmesi gençlik dönemi varoluşçu bir hamledir. Ancak özgürleşme, geçmişi tamamen reddetmek değil; kendi "İngilizliği" ve genetik/kültürel mirasıyla yüzleşip gerçek benliği bulmaktır.

 

Jane: Dini dogmalara (Katoliklik) ve ardından politik dogmalara (Komünizm) sığınarak kendi özgünlüğünü erteleyen bir karakterdir. Dan’in yardımı ve içgüdülerine/doğru hislerine (right feeling) güvenmeye başlamasıyla gruplara olan bağımlılığını aşar ve özgün bir bireye dönüşür.

 

Jenny: Yüzeysel olarak çekici ve modern görünse de, tıpkı Koleksiyoncu’daki Miranda gibi hazır rollere (Emma - Bay Knightley) sığınır. Tsankawi'deki antik kalıntıları yalnızca "kolye yapılacak nesneler" olarak görmesi, onun derinlikten ve "doğru hissiyat"tan yoksun dar görüşlülüğünü simgeler.

 

Dan, nesnel olabilmek adına anlatıda I. şahıs (ben) ve III. şahıs (o) anlatıcı arasında mekik dokur. Ayrıca Georg Lukács’ın edebiyat teorisinden etkilenerek kendisini edilgen bir kurban değil, insan topluluğunun aktif bir üyesi olarak konumlandırmaya çalışır.

 

Romanın sonunda Fowles, Dan'in aslında kurgusal bir karakter olduğunu ve yazacağını söylediği romanı asla bitiremeyeceğini hatırlatır. Metnin ardındaki "kötü gizlenmiş hayalet" yazarın kendisidir.

 

Daniel Martin, varoluşçu dogmaları aşarak içgüdülere, "doğru duyguya" (right feeling) ve bütünsel bir vizyona ulaşmayı hedefler. Fowles'a göre insan; geçmişin, yaşın ve toplumsal prangaların farkına varıp kendi narsistik öz-takıntısından sıyrıldığında ve geleneksel kalıplar yerine içgüdülerinin sesini dinlediğinde gerçek varoluşsal özgünlüğe erişebilir.

 

Kurtçuk (A Maggot)

Roman, İngiliz Devrimi (1689) ile Fransız Devrimi (1789) ve Romantik Hareketin doğum sancıları arasındaki 1736 yılında geçer. Fowles bu dönemi, görünüşte sakin ama geleceği değiştirecek toplumsal/dinsel ayaklanmaların (Shaker'lar gibi) tohumlarının atıldığı radikal bir geçiş dönemi olarak görür.

 

"Kurtçuk" (Maggot) Sözcüğü

Fowles, "maggot" kelimesini hem bir larvanın kanatlı bir sineğe dönüşüm süreci (dönüşüm/metamorfoz) hem de sözcüğün eski dildeki anlamı olan "kapris, tuhaflık, fantezi" anlamında kullanır.

 

Roman, klasik üçüncü şahıs anlatımı yerine Henry Ayscough adlı avukatın tanıkları sorguladığı Soru-Cevap (mahkeme tutanağı) formatını benimser. Fowles, betimleyici eylemleri ("pencereyi açtı, sigara yaktı" vb.) tamamen ayıklayarak okuyucuyu sadece duydukları üzerinden karara varmaya zorlar.

 

Fowles, istatistiklere ve "nesnel verilere" dayalı akademisyen tarihçiliğini reddeder. Tarihin kendisini bir edebiyat/kurgu biçimi olarak tanımlar. Gerçekte ne olduğunu bilmek imkânsız olduğundan, geçmişe dair her bakış doğası gereği özneldir.

 

Roman; Quaker hareketinin kurucusu Ann Lee'nin gerçek doğum tarihiyle oynar ve haritalarda var olmayan hayali bir kasaba/mağara (C- kasabası) yaratır. Fowles bununla "tarihi birebir yeniden üretme" amacında olmadığını; belirsizlik ve gizem peşinde olduğunu vurgular.

 

Romanda 1736 yılına ait gerçek gazete kupürleri sunulsa da (örneğin kurbağa kafalı, kaz ayaklı tuhaf bir yaratık haberi), neyin nesnel gerçek neyin uydurma olduğu muğlak bırakılır. Bu durum, insanlığın evren karşısındaki çaresizliğini temsil eden "kozmik genel gizem"in (general mystery) bir simgesidir.

 

Ayscough ve İki Gerçek: Avukat Ayscough, kayıp aristokratın başına gelenleri çözmek için "tartışılmaz nesnel gerçeği" arar. Ancak yardımcısının belirttiği gibi iki gerçek vardır: "Bir insanın inandığı gerçek ve tartışılmaz gerçek." Bireysel öznel algılar yüzünden tartışılmaz bilgiye asla ulaşılamaz.

 

Mahkemedeki tanıklardan Puddicombe kulaktan dolma haberler sunarken, Jones açıkça yalan söyler. İçlerinde tek dürüst ve hafızası güçlü tanık bir aktör olan Lacy'dir. Lacy, kayıp Lord'un matematik, doğadaki kutsal oran (Altın Oran) ve Stonehenge hakkındaki mistik/rasyonel teorilerini aktararak romanın felsefi boyutunu derinleştirir.

 

Fowles, karakterleri (Lord, Rebecca ve kızı Ann Lee) üzerinden Akıl Çağı'nın katı rasyonalizminden, bireysel duyguyu ve tinsel deneyimi merkeze alan Romantik Hareket'e (Wordsworth vb.) geçişin tohumlarını gösterir.

 

Avukat Ayscough nesnel, mantıksal ve kanıta dayalı "tartışılmaz gerçeği" (undeniable truth) arayan bir Akıl Çağı adamıdır. Buna karşılık eski bir fahişe olan Rebecca, mantık sınırlarını aşan öznel bir "dinsel vahiy gerçeğini" savunur.

 

Rebecca, Ayscough’un dili/alfabesi ile kendi yaşadığı mistik tecrübenin anlaşılamayacağını vurgular. Ayscough ise sınıf hiyerarşisi, muhafazakarlığı ve düzene olan bağlılığı nedeniyle eğitimsiz bir kadının bu tür aşkın bir deneyim yaşayabileceğini kabullenemez.

Rebecca’nın mağarada gördüğü "büyük, beyaz, metalik kurtçuk", yirminci yüzyıl okuyucusu için bir uzay gemisi veya zaman makinesi izlenimi verirken; Ayscough bunu Tanrı'nın arabası veya bir halüsinasyon olarak nitelendirir.

 

Mağarada görülen "Haziran Ebedi", savaşın, yoksulluğun ve sınıf ayrımının olmadığı, "Kutsal Anne Bilgeliği" içeren ideal bir Quaker toplumunun/ütopya vizyonunun prototipidir.

 

Rebecca bu vizyonla fahişelik kimliğinden tamamen sıyrılarak ruhsal bir çıplaklığa ve yeni bir kimliğe bürünür. Quaker hareketinin kurucusu kabul edilen Ann Lee’ye hamile kalır.

 

Fowles, romanın sonunda Ann Lee'nin tarihsel doğum tarihiyle Rebecca/Dick karakterlerinin uyuşmadığını (tarihsel sapmayı) göstererek, yazdığı eserin kurallara uyan akademist bir tarih çalışması değil, öznel ve fantezi dolu bir "kurtçuk" (tuhaflık/fantezi) olduğunu okuyucuya hatırlatır.

…


James F. Bellman, Kathryn Bellman - Fowles'ın Fransız Teğmenin Kadını - Notlar

James F. Bellman, Kathryn Bellman - Fowles'ın Fransız Teğmenin Kadını - Notlar

Cliffsnotes French Lieutenant's Woman, Cliff Notes, Nebraska, 1979

 


Yazarın Hayatı

John Fowles, 1926'da İngiltere'nin Bedford kentinde doğdu. Fransızca eğitimi aldığı Oxford Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra Fransa'da ve ayrıca birkaç yıl bir Yunan adalarında öğretmenlik yaptı, ardından İngiltere'ye döndü ve ilk romanı üzerinde çalıştı. Koleksiyoncu, 1963'te yayınlandı. Yayımlandıktan ve aldığı iyi eleştirilerden sonra, tam zamanlı olarak yazmaya devam etmek için öğretmenliği bıraktı.

Fowles'ın bir sonraki çalışması Aristos, 1965'te yayınlanan felsefi aforizmalar koleksiyonudur. Bir sonraki romanı Büyücü 1966'da yayımlandı ve 1978'de onun revizyonunu yayımladı. Fransız Teğmen'in Kadını 1969'da ortaya çıktı. Kısa öykülerden oluşan bir koleksiyon Abanoz Kule 1974'te yayınlandı ve bugüne kadarki son romanı Daniel Martin, 1978'de ortaya çıktı.

 

Giriş

Fowles, 19. yüzyıl Viktorya dönemi romantik/gotik roman kalıplarını, anlatım tekniklerini ve diyaloglarını birebir taklit ederken; aynı zamanda 20. yüzyılın modern ve ironik bakış açısını anlatıcı müdahaleleriyle metne dahil eder.

 

Viktorya İngilteresi’nin katı ahlak anlayışı, toplumsal ikiyüzlülüğü, kadın-erkek ilişkilerindeki çifte standartlar ve Sanayi Devrimi sonrası değişen sınıf yapıları (efendi-hizmetkar ilişkisi) romanın ana zeminini oluşturmaktadır.

 

Sarah Woodruff

Toplum tarafından "düşmüş kadın" veya "deli" olarak etiketlenmiş, gizemli ve melankolik bir figürdür.

Viktorya dönemi ahlak normlarının tamamen dışına itilmiştir. Ancak Charles'a yaptığı "Fransız teğmenin evli olduğu ve onu beklemediği" itirafı, onun kasıtlı olarak bu "dışlanmış" rolü seçtiğini ve toplumun kalıplarına meydan okuduğunu gösterir.

 

Charles Smithson

Kendini Darwinci, bilim meraklısı ve geleneklerin üstünde gören bir aristokrattır. Ancak özünde Viktorya toplumunun sıkıcılığı ile kendi içsel tatminsizliği arasında sıkışmış, "Byronik" bir romantik kahramandır.

Sarah’ya duyduğu ilgi, yüzeysel olarak bilimsel bir merak gibi görünse de aslında kendi toplumsal zindanından kaçış isteğini ve bastırılmış duygularını simgeler.

 

Ernestina Freeman

Zengin, geleneksel ve Viktorya döneminin kabul gördüğü ideal kadın/eş profiline tam olarak uyan bir karakterdir.

Sarah'nın karanlık, derin ve trajik varlığının aksine; Ernestina yüzeysel, kurallara bağlı ve toplumsal güvenliği temsil eder.

 

Bayan Poulteney & Bayan Fairley

Viktorya toplumunun sahte dindarlığını, ikiyüzlü ahlakçılığını ve acımasız toplumsal baskısını temsil eden bağnaz tiplerdir.

 

Sam Farrow & Mary

Charles ve Ernestina'nın toplumsal/ekonomik hesaplarla şekillenen yapay ilişkisine tezat olarak, Sam ve Mary'nin flörtü dürüst, doğal ve gerçek bir sevgiyi simgeler. Sam ayrıca sınıf atlama ("yukarı doğru hareketlilik") arzusuyla 19. yüzyıl sonunun değişen işçi sınıfını temsil eder.

 

Eleştirel Yorumlar

1-17. Bölümler

Karakterlerin kendi hayatları ve toplumun onlar için çizdiği roller üzerindeki farkındalık dereceleri işlenir.

 

Viktorya dönemindeki yüzeysel bilim anlayışı (fosil toplama, kataloglama) ile ampirik/gerçek keşif arasındaki fark, Charles’ın fosil merakı üzerinden eleştirilir.

 

13. Bölümde belirginleştiği üzere anlatıcı (Fowles), hikayeyi bölerek okuyucuya bunun bir kurgu olduğunu, karakterlerin özerkliğini ve roman yazma sanatının sınırlarını hatırlatır.

 

18-21. bölümler

Charles, deniz kıyısında isteksizce da olsa Sarah ile tekrar karşılaşır. Ona bulduğu iki fosili verir. Sarah, Charles’tan yardım ister ve tüm hikayesini anlatmayı teklif eder. Charles başlangıçta durumu yanlış anlayarak sempatik Tranter Teyze ile konuşmasını veya Lyme’ı terk etmesini önerir. Sarah ise toplumdan kaçmak ya da yalnızca yüzeysel bir nezaket görmek istemez; anlaşılmayı arzular. Tartışmaların ardından Charles, onun hikayesini dinlemeyi kabul eder.

 

20. bölüm

Sarah, fırtınada gemisi batan ve bacağından yaralanan Fransız Teğmen Varguennes ile olan geçmişini anlatır. Teğmen’in flörtöz tavırlarına kapılan Sarah, onu takip ederek kaldığı otele gitmiş, adamın sığlığını fark etmesine rağmen kendi seçtiği bir kader ve toplumsal bir meydan okuma eylemi olarak kendini ona vermiştir.

 

22-27. bölümler

Kasabaya dönen Charles, amcasından acil bir telgraf alır. Lyme’dan uzaklaşmak ve mirasıyla ilgili konuları görüşmek için bunu bir fırsat olarak görür. Bölümde amcasının Winsyatt’taki görkemli malikanesi, orada çalışanların durumu ve kentleşme/sanayileşme karşısındaki taşra yaşamı detaylıca betimlenir.

 

Charles malikaneye vardığında amcasının genç bir dul olan Bayan Tomkins ile evleneceğini öğrenir; bu da miras beklentisinin yok olması anlamına gelir. Lyme’a dönen Charles, Bayan Poulteney’nin Sarah Woodruff’u kovduğunu ve Sarah’nın ortadan kaybolduğunu öğrenir.

 

Charles, kaldığı White Lion hanında Sarah’dan iki not bulur: biri acilen görüşmek istediğini bildiren İngilizce mühürlü bir not, diğeri nerede bulunacağını gösteren Fransızca bir nottur. Charles’ın heyecanlı halleri uşağı Sam’in şüphelerini çeker. Sam, efendisinin miras durumunun değişmesiyle birlikte kendi geleceğini ve Mary ile olan planlarını yeniden değerlendirir.

 

27. bölüm

Dönemin psikolojik kabulleri değerlendirilir. Viktorya toplumunda pasif, uysal ve zayıf rollerine uymayan, cinsel arzuları veya güçlü iradesi olan kadınların kolaylıkla "deli" veya "histerik" olarak etiketlendiği vurgulanır.

 

28, 29. bölümler

Fowles, Marie de Morell davasının detaylarını aktarır. Marie’nin histerik davranışları nedeniyle masum bir adamı hapse attırdığı anlaşılsa da, anlatıcı dipnotta tıp ve psikolojinin olayları tek taraflı açıklamadaki yetersizliğine dikkat çeker. Charles belgeleri okur ancak Sarah’yı Marie ile özdeşleştiremez; onu bulmak için yola çıkar.

 

30. bölüm

Sarah’nın kovulduğu ana geri dönülür. Bayan Fairly’nin Sarah’yı Ware Commons’ta gördüğünü ihbar etmesi üzerine Bayan Poulteney, Sarah’yı skandal çıkarmakla suçlar. Sarah maaşını reddeder ve Bayan Poulteney’e kışkırtıcı bir karşılık vererek bayılmasına neden olur, ardından kasabayı terk eder.

Charles, Sarah’yı terk edilmiş bir ahırda uyurken bulur. Onu koruma ve Lyme’dan gönderme niyetiyle konuşurken aralarındaki tutkuya yenik düşerler ve kucaklaşırlar.

 

33-35. bölümler

Sam ve Mary, Charles ile Sarah’yı samanlıkta basar. Sam, bu sırrı kendi geleceğini güvenceye almak için bir koz olarak kullanabileceğini fark eder. Charles ise Sarah’yı Dr. Grogan’ın onu tımarhaneye kapatma düşüncesine karşı uyarır. Sarah, Exeter’e gitmeye karar verir.

 

Charles ve Ernestina arasındaki ilişki sahte bir tiyatroya dönüşürken, Sam ve Mary birbirlerine daha sıkı bağlanır. Sam, 20. yüzyılın hırslı ve yükselmek isteyen iş adamı tipolojisinin bir örneğidir.

 

35. bölüm

Viktorya dönemindeki kadın cinselliği anlayışı sorgulanır. Kadınların "özel ve narin yaratıklar" olarak idealleştirilmesinin aslında onları evde sıkıntıya ve çaresizliğe mahkûm ettiği; buna karşılık işçi sınıfı ve yoksul kadınların hayatta kalmak için zorlu şartlarda çalışmak zorunda kaldığı ifade edilir.

 

38-61. bölümler

Charles, soysoylu bir beyefendi (aristokrat adayı) olarak yetiştirilmiştir. Ticaretle uğraşmayı veya Bay Freeman’ın mağazasında çalışmayı kendisi için bir "aşağılanma" olarak görür. Kendi gözünde bilim insanı/akademisyen kimliğini para kazanmanın üstünde tutsa da, bu tutumunun arkasında dönemin katı sınıf önyargıları yatar.

 

Viktorya toplumu, ahlaksız bulduğu fahişeleri ve "kötü yola düşmüş" kadınları toplumsal olarak dışlarken, arka planda erkeklerin bu hizmetlerden yararlanmasına göz yumar. Fowles, bölüm başındaki mektupla bu ikiyüzlülüğü eleştirir. Sarah, resmi olarak bir fahişe olmasa da, toplum gözünde aynı "dışlanmışlık" ve "sömürülme" kaderini paylaşır.

 

Charles, toplumun yazılı olmayan kurallarına uyup Ernestina ile mutsuz bir evlilik yapmaktansa, içsel etik pusulasını dinlemeyi ve bunun ağır sosyal bedellerini (itibar kaybı, dava tehdidi, toplumdan aforoz edilme) ödemeyi seçer.

 

Fowles, Viktorya dönemi roman kalıplarıyla oynayarak okuyucuya üç farklı son/ihtimal sunar:

 

44. Bölüm (Hayali/Geleneksel Son)

Charles, Exeter'de durmaz; Lyme'a döner, Ernestina ile evlenir. Sıradan ve olaysız bir burjuva hayatı yaşayıp ölürler.

 

60. Bölüm (Romantik / Viktorya Tarzı Son)

Charles, Sarah'yı Rossetti'nin yanında bulur. Bir çocukları olduğunu öğrenir. İki sevgili yeniden birleşir.

 

61. Bölüm (Varoluşçu / Modernist Son)

Charles zamanı geriye sarar; Sarah ile anlaşamaz ve ayrılır. Çocuktan habersiz bir şekilde kendi yoluna gider.

 

Charles, Sarah'yı zihninde sürekli idealize eder: Önce kurtarılması gereken masum bir melek, ardından kanına giren baştan çıkarıcı bir iblis, en sonunda ise kendi ayakları üzerinde duran bağımsız bir kadın olarak görür.

 

Oysa Sarah, dönemin kadınlara biçtiği kalıpları (mürebbiye, eş veya fahişe) reddeden, kendi özerkliğini kazanan modern bir bireydir. Charles'a "sahiplenilecek bir kadın" olmadığını, sadece kendi hayatını yaşamak istediğini gösterir.

 

Yapı, Stil ve Teknik

Fowles, Viktorya dönemi anlatı geleneklerini (akıcı dil, ayrıntılı mekân tasvirleri, karakter hicivleri) benimserken, buna 20. yüzyılın varoluşçu ve analitik bakış açısını ekler. Roman boyunca araya girerek kurgunun bir "manipülasyon" olduğunu okuyucuya hatırlatır (postmodern/metametin tekniği).

 

Roman geleneksel bir aşk hikayesi kalıbıyla başlasa da temel odak noktası birleşen sevgililer değil, bireysel özgürleşme ve yalnızlık sürecidir.

 

Viktorya İngiltere'sinde kadının ekonomik/sosyal hapsolmuşluğu ve işçi sınıflarının sömürüsü, Fowles'ın romantik arka planın arkasında sertçe eleştirdiği ana unsurlardır.

 

Karakter Listesi

Sarah Woodruff: Toplumun "düşmüş kadın" ve "Fransız teğmenin fahişesi" etiketlerini bilerek kabul eden veya üstlenen, ancak bu yolla toplumsal sistemin dışına çıkarak kendi özgürlüğünü kazanan esrarengiz figür.

 

Charles Smithson: Darwinist fikirlere hayran, entelektüel ama kendi yaşamında sınıfsal ve toplumsal rollerinin tutsağı olan beyefendi.

 

Ernestina Freeman: Viktorya döneminin ideal, hanımefendi genç kadın tipini temsil eden, ancak bu kalıpların dışına çıkamayan nişanlı.

 

Sam Farrow ve Mary: İşçi sınıfının yükselme arzusunu ve pratik pragmatizmini simgeleyen alt kademe karakterler.

 

John Fowles (Anlatıcı Karakter): Zaman zaman sakallı bir adam veya gizli bir gözlemci/yönetici kılığında romana girerek romanın gidişatını ve "sonlarını" yönlendiren kurgusal anlatıcı.

… 

Dianne L. Vipond - John Fowles'la Konuşmalar - Notlar

Dianne L. Vipond - John Fowles'la Konuşmalar - Notlar

Conversations With John Fowles, University Press of Mississippi, 1999

 


John Fowles ile yapılan röportajların derlendiği bir kitaptır.

 

Giriş

Fowles’a göre sanatın temel unsuru teknik veya zanaat değil, sanatçının kendi benzersiz kişiliği ve duygusudur. Tüm romanlarının temel ekseni özgürlük arayışı üzerinedir.

 

Fowles yalnızca bir romancı olarak sınırlanmayı reddeder; o bir şair, denemeci, çevirmen, amatör tarihçi ve doğa bilimcidir.

 

Yazar, metindeki boşlukların bilinçli bırakılmasından yanadır. Okuyucuyu, anlamı oluşturmada bir "işbirlikçi" olarak görür ve ona yorum özgürlüğü tanır.

 

Kendisini Britanyalıdan ziyade İngiliz ve Avrupalı olarak tanımlar. Fransız edebiyatının özgürlükçü yapısından ve Yunanistan'ın doğası ile ışığından derin şekilde etkilenmiştir.

 

Eserlerine Bakış

Aristos

Yazarın felsefi manifestosu ve kurgusunun haritası (Montaigne üslubunda epigramatik düşünceler).

 

Koleksiyoncu (The Collector)

Sınıf farklılıklarını, azınlığın çoğunluğa karşı sorumluluğunu ele alan demokratik-sosyalist alt metinli bir masal.

 

Büyücü (The Magus)

Yazarın "ayrıcalıklı çocuğu"; gerçeklik ile fantazinin iç içe geçtiği (büyülü gerçekçilik), varoluşçu bir kendini keşfetme yolculuğu.

 

Fransız Teğmenin Kadını

Viktorya dönemi anlatısı ile postmodernist/üstkurmaca tekniklerin birleşimi; feminizm ve özgürleşme temaları.

 

Abanoz Kule (The Ebony Tower)

Diğer eserlerin temalarını ve teknikteki "boşluk/sessizlik" kavramını yansıtan varyasyonlar/kısa öyküler bütünü.

 

Daniel Martin

Zamanın öznelliğini, İngiliz kimliğini ve hümanizmi işleyen otobiyografik/sinematik öğeler taşıyan arayış romanı.

 

Mantissa   

Edebiyat teorisinin, akıl hocalarının ve Muse (ilham perisi) kavramının komik bir parodisi; hiper-postmodern metin.

 

Kurtçuk (A Maggot)

Tarih, fantezi ve bilim kurgu karışımı; Shaker mezhebi, dişil ilke ve bireysel algının sorgulanması.

…

 

Derleme yazarın bizzat onayıyla hayata geçirilmiştir.

Kitap, Fowles'un 40 yıla yayılan 100'den fazla röportajı arasından seçilen, kronolojik sıralanmış ve yazarın düşünsel gelişimini ham/filtrelenmemiş haliyle sunan metinlerden oluşmaktadır.

 

Fowles Kronolojisi

1926: 31 Mart'ta Leigh-on-Sea, Essex, İngiltere'de Robert J. ve Gladys (Richards) Fowles'un çocuğu olarak dünyaya geldi.

1934-39: Alleyn Court Okuluna Gidiyor

1939-41: Bedford Okuluna Gidiyor

1941- 42: Devon'da yaşıyor; doğaya karşı ömür boyu sempati geliştirir

1942- 44: Bedford Okuluna Dönüş; son yılda baş çocuk olarak atandı

1944- 45: Edinburgh Üniversitesi'nde okuyor

1945- 47: Kraliyet Deniz Kuvvetlerinde teğmen olarak görev yapıyor

1947-50: Oxford Üniversitesi New College'da Fransızca okur; onur ödülü kazandı

1950- 51: Fransa Poitiers Üniversitesi'nde İngilizce öğretiyor

1951- 53: Anargyrios ve Korgialenios Okullarında İngilizce öğretiyor

Spetsai, Yunanistan'da özel bir erkek okulu olan Spetses; Elizabeth Whitton'la tanışır.

1953- 54: Ashridge College'da İngilizce öğretiyor 1954 2 Nisan'da Elizabeth Whitton ile evleniyor

1954- 63: Kızlara yönelik özel bir okul olan St. Godric's College'da İngilizce öğretiyor, Hampstead, Londra'da

1963: Koleksiyoncu

1964: Aristos

1965: Büyücü

1966:  Taşınır: Tepe Altı Çiftliği, Dorset.       Koleksiyoncu filmi vizyona girer

1968:  Aristos güncellenir. Büyücü filmi Twentieth-Century Fox tarafından yayınlandı. Belmont House, Lyme Regis, Dorset'e taşındı

1969:  Fransız Teğmenin Kadını yayınlandı. Silver Pen Ödülü'nü kazandı.

1970:  W. H. Smith Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.

1973:  Şiirleri yayınlandı.

1974:  Abanoz Kule

1977:  Büyücü’nün Gözden geçirilmiş baskısı ve Daniel Martin yayınlandı.

1978:  Lyme Regis (Philpot) Müzesi'nin ortak fahri küratörü olarak atandı; 1979-88 yılları arasında tek fahri küratör olarak görev yaptı

1979: Ağaç yayınlandı.

1981: Fransız Teğmen'in Kadını United Artists tarafından yayınlandı

1982:  Mantissa

1985:  Kurtçuk

1990:  Eşi Elizabeth'in ölümü

1997:  Modem Dil Derneği'nde fahri üyeliğe seçildi; East Anglia Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi'nden fahri doktora unvanı aldı

1998:  Solucan Delikleri (Wormholes) yayınlandı. Chapman Üniversitesi'nden fahri doktora unvanı aldı; 3 Eylül'de Sarah Smith ile evleniyor

 

John Fowles'la Konuşmalar

John Fowles, Roy Newquist

1963 yılında Roy Newquist'in İngiliz yazar John Fowles ile yaptığı ve yazarın ilk romanı Koleksiyoncu (The Collector) yayımlandıktan hemen sonra gerçekleşen röportajdır.

 

Fowles, romanını Sokrates öncesi filozof Herakleitus’un felsefesine dayanan bir benzetme (allegori) olarak kurgulamıştır.

Azınlık (The Few): Zeki, bağımsız ve özgür (Romandaki Miranda).

Çoğunlık (The Many / Hoi Polloi): Cahil, şartlandırılmış ve kolay şekillendirilebilir (Romandaki Clegg).

 

Fowles, "kendini ifade edemeyen, uyumsuz" ergenlerin (Beat kuşağı, Salinger'ın Holden Caulfield'ı vb.) yüceltilmesine karşı çıkar. Çoğunluğun dalkavukluğa değil, eğitime ihtiyacı olduğunu savunur. Azınlığın Çoğunluğa karşı üstünlük taslamak yerine acıma/merhamet hissetmesi gerektiğini belirtir.

 

Romanın yazılma fikri Bartók'un Mavisakal'ın Şatosu operasındaki "kadınları yeraltına hapseden adam" sembolizminden geliyor.

 

Fransa'da ders vermiş ve Fransız varoluşçu yazarlardan (Sartre, de Beauvoir) derinden etkilenmiştir.

Yazmayı "varoluşçu hayata bakışının bir parçası" ve bir tür "eğitmenlik" olarak görür. Yıllarca sürdürdüğü öğretmenliği, yazmaya zaman ayırabilmek için bırakmıştır.

 

Yazarlık para için değil, bir yaşam felsefesini aktarmak için yapılmalıdır. Fowles, kendisini öncelikle iyi bir şair, sonra filozof, en son romancı olarak konumlandırmak ister.

 

En sıra dışı veya kabus gibi durumlarda bile karakterlerin inandırıcı olması gerektiğini savunur. Daniel Defoe'yu (Robinson Crusoe) bu konuda usta görürken; William Golding ve Kafka'yı karakterlerin gerçekçiliğini zayıflattıkları gerekçesiyle eleştirir.

 

Fowles'a göre varoluşçuluk; bireyin kaygılarla yüzleşip kendi otantikliğini (özgünlüğünü) yaratma savaşıdır. Jane Austen'ı kendi dönemi içinde bu otantikliği arayan varoluşçu bir romancı olarak nitelendirir.

…

 

Okuyan Bir Adamın Portresi, Charles Monaghan

1970 yılında Washington Post Book World için yapılan röportajdır.

 

Çocukluğunda okuduğu ilk kitap Richard Jefferies'in Bevis (Kanıt) adlı eseridir. Yazara göre bu eser adeta "çimlerin ve elmaların kokusunu" hissettiren bir İngiliz Huckleberry Finn’idir. Ergenliğinde ise duygusal bir roman olan Lorna Doone’dan etkilenmiştir.

Okuduğu ilk ciddi kitap Fransızca aslından okuduğu Flaubert'in Madame Bovary’sidir. Oxford Üniversitesi’nde Fransız edebiyatı eğitimi alırken simgeci şiir uzmanı Enid Starkie’den dersler almış; Rimbaud, Baudelaire, Giraudoux ve Gide gibi yazarları incelemiştir.

 

Latin şairlerinden toplumsal ikiyüzlülüğü eleştiren Martial ve Horace’a hayrandır. İngiliz edebiyatında en çok ihmal edildiğini düşündüğü isimler hiciv ustası Thomas Love Peacock ve köylü kökenli doğa şairi John Clare’dir.

 

Fowles, edebiyatı ve kültürleri felsefi bir ayrıma tabi tutar:

Yunan (Hellenic) Anlayışı: Sadelik, doğallık, ustalıktan/yapaylıktan uzaklık. Fowles bu anlayışı yüceltir.

Örnekler: Flaubert’in Basit Bir Kalp öyküsü, Joyce’un Ölüler’i ve Dublinliler dönemi, Hemingway, Fitzgerald.

Romen (Roman) Anlayışı: Fazla karmaşık, aşırı yapay, şişirilmiş ve gösterişli. Fowles, kendi yazınsal üslubunun zaman zaman "kötü anlamda Romen" olmasından özeleştiriyle yakınır.

Örnekler: Modern Amerika, Dos Passos, Joyce’un Finnegans Wake’i.

 

Fowles, felsefi görüşlerini açıkladığı Aristos kitabının Sokrates öncesi filozof Herakleitos’un düşüncelerine dayandığını belirtir. İnsanlığın "az" (zeki/bağımsız) ve "çok" (cahil/şekillendirilebilir) olarak ayrılmasını biyolojik bir olgu olarak değerlendirir. Ayrıca Varoluşçuluk ve Zen Budizminden de etkilenmiştir.

 

Fowles kendisini "eski kitaplar koleksiyoncusu" olarak tanımlar. Özellikle Viktorya dönemi sosyal yaşamını anlatan belgelere (E. Royston Pike'ın Golden Times çalışması, Mayhew'in London’ı, eski Punch dergileri) ve Mormon tarihine ilişkin belgelere derin ilgi duyar.

 

En çok hayran olduğu Amerikalı yazar Henry James'tir.

 

William Golding, çok hayran olduğu İngiliz yazardır. Özellikle Neolitik insanı konu alan Mirasçılar (The Inheritors) kitabını ve Sineklerin Tanrısı’nı övgüyle anar.

 

Lyme Regis'te Bir Tür Sürgün, Daniel Halpem

1971 yılında London Magazine için gerçekleştirilen röportajdır.

 

Fowles, büyük şehirden uzak Lyme Regis kasabasında yaşamayı bir tür "sürgün" olarak tanımlar. Geleneksel İngiliz yazarlarının (Durrell veya Lawrence gibi) Akdeniz'e gitme eğiliminin aksine, bir romancının Kendi yerel kültürüyle (dilsel ve psikolojik) bağını koparmadan "kendi ülkesinde sürgünde" yaşaması gerektiğine inanır.

 

Büyücü (The Magus): Aslında Koleksiyoncu’dan önce (1953 civarında) yazılmaya başlanmıştır. Yunanistan tecrübesinin bir metaforu/alegorisidir.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman): Metni karmaşık bir edebi egzersiz ve "teknik bir jimnastik" olarak görür. Araştırmalardan ziyade ilk taslakta "omurga" dediği anlatı akışına odaklanır.

 

Sanatta insanlığın ve dürüstlüğün üsluptan daha önemli olduğunu, "masal" veya yapay kurgulardan ziyade gerçekçiliğe dönülmesi gerektiğini savunur.

 

Tüm eserlerinin temelinde "Özgürlük nedir?", "Özgür irade var mıdır?" ve "İnsan nasıl özgür seçim yapar?" soruları yatar.

 

"Britanya" kavramını (İmparatorluk, bayrak, monarşi) içi boş ve itici bulurken; "İngiltere"yi manzara, koku, dil ve davranış biçimi olarak benimser.

 

Büyücü ve Koleksiyoncu’nun sinema uyarlamalarını beğenmediğini belirtir.

 

John Fowles: Büyücü, Rowland Molony

1973 yılında Dorset County Magazine için gerçekleştirilen röportajdır.

Üslubu üzerinde İngiliz edebiyatından ziyade Fransız edebiyatının etkili olduğunu vurgular. Özellikle Sartre, Camus, Montaigne, Rabelais ve Alain-Fournier’nin (Büyük Meaulnes) üzerindeki derin etkisinden bahseder.

 

İngiliz orta sınıfının yüzeysel sosyal analizlerine sıkışıp kalan roman anlayışını güncelliğini yitirmiş olarak nitelemektedir.

 

Büyücü (The Magus): Romanın niyetinin metafizik olduğunu söyler. Karakterlerden Conchis'in Tanrı'yı değil, insanoğlunun "Tanrı kavramını", Urfe'nin ise "Dünya/Herkes"i temsil ettiğini açıklar. Kitabın asıl adını uzun süre Tanrı Oyunu (The Godgame) olarak düşündüğünü belirtir.

 

Romancının en hayati işlevinin topluma dair özgür görüşler sunmak olduğunu savunur.

 

Marksist diyalektiğin tarihi kısmen haklı çıkardığını düşünse de, Marx'ın "emeğe ve çalışma sınıfına" yüklediği kutsallığa katılmaz. İşin/çalışmanın doğası gereği can sıkıcı ve depresif olduğunu savunur.

 

İngiltere gibi köklü ülkelerde düz bir "sosyalist gerçekçilik" veya propaganda romanı yazmanın sanatsal değer yaratmayacağını belirtir. Politik yazmak isteyen bir yazarın Orwell tarzı allegori ve masal formuna yönelmesi gerektiğini ifade eder.

 

Romanın asıl konusunun geçmiş değil, şimdiki zaman olması gerektiğine inanır. Geçmiş hakkında bilgi edinmek için kurgusal romanlar yerine orijinal tarihsel metinlerin okunmasını tavsiye eder.

 

John Fowles'la Bir Röportaj, James Campbell

1974 yılında Contemporary Literature dergisi (Sonbahar 1976 sayısı) için gerçekleştirilen röportajdır.

 

Fowles, ilk taslakları çok hızlı ve sezgisel bir şekilde yazdığını (örneğin Koleksiyoncu’nun ilk taslağını bir ayda bitirdiğini), ancak revizyon (düzeltme) sürecinin bir akademisyen titizliği, soğukkanlılık ve ustalık gerektirdiğini belirtir.

Karakterlere özgürlük vermenin yazarlıkta sadece bir "oyun" olduğunu savunur.

 

Kendi doğal üslubunun birinci şahıs ("ben") anlatıcı olduğunu, her şeyi bilen üçüncü şahıs anlatıcı rolünde kendisini tam anlamıyla evinde hissetmediğini ifade eder.

 

Büyücü (The Magus): Gençlik yıllarında yazdığı, çok fazla şey anlatmaya çalıştığı için karmaşıklaşan ama okunabilirliği yüksek bir roman olarak görür. Alain-Fournier’nin Büyük Meaulnes eserinin ve Kafka'nın bir nevi yeniden işlenmesidir. Amacı Tanrı'yı değil, insanın "Tanrı kavramını" sorgulamaktır. İleride kitabı yeniden yazmayı hedeflemektedir.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman): Zihninde beliren "denize bakan sırtı dönük bir kadın" imgesiyle başlamıştır. Viktorya dönemine ait detayları ve diyalogları Punch dergisinden ve dönemin antolojilerinden faydalanarak kurgulamıştır.

 

Camus, Sartre ve Gide'in üzerindeki büyük etkisini kabul eder. Eserlerinde temel olarak varoluşçuluğun "özgür irade, kendini seçme, özgünlük (authenticity) ve kötü niyet (bad faith)" kavramlarını işler. Büyücü'deki Nicholas özgün olmayan adamı, Alison ise kendini seçen insanı temsil eder.

 

Evrenin derinden "kadınsı" olduğuna inanır. Romanlarındaki kadın karakterler (Miranda, Sarah, Alison) erkeklere kıyasla kendilerinin ve hayatın daha çok farkındadır.

 

İngiliz romanının ve yayıncılığının krizde olduğunu, genç yazarların büyük isimleri (Greene, Forster) taklit ederek "güvenli oynadıklarını" belirtir.

 

Kendisini sosyal demokrat olarak tanımlar. Kapitalizmin kontrolden çıktığını düşünmekle birlikte, Marksist/sosyalist gerçekçiliğin romanda sanatsal bir değer yaratamayacağına inanır. İngiltere'de yaşama sebebi ise dildir.

 

John Fowles’la Adalarda ve... Gizli Vadiler, Aaron Latham

1977 yılında The Washington Post (Book World) için gerçekleştirilen röportajdır.

 

Fowles, adalara olan ilgisinin psikolojik ve derin bir tutku (cinsel bir tercih gibi) olduğunu ifade eder. Eserlerinin hemen hepsinde ada imgesi mevcuttur:

Koleksiyoncu: Kızın tutulduğu izole ev mecazi bir adadır.

Büyücü: Gerçek bir Yunan adasında geçer.

Fransız Teğmenin Kadını: Lyme Regis kasabası zaman ve mekan açısından bir adadır.

Daniel Martin: Nil’deki bir adaya yapılan yolculukla doruğa ulaşır.

 

Fowles, "gizli vadi" kavramını "içsel bir ada" olarak tanımlar. Daniel Martin kitabını içindeki gizli vadiye yapılmış, benliği keşfetmeyi amaçlayan ve "bencil" bir yolculuk olarak görür.

 

Adaların dışarıdan bakıldığında kapalı ve gizemli, kıyısında durulduğunda ise denize karşı sonsuz bir açıklık hissi sunduğunu belirtir.

 

Daniel Martin / Kitabı doğrusal bir hikaye olarak değil, bir "manzara" olarak tasarlamıştır.

 

Büyücü gibi romanlarındaki "oyun" kavramının hayatındaki asıl önemli şeyleri (doğa ve insan hayatına saygı anlamına gelen hümanizm) gölgelediğini düşünerek bu yeni yönelimi seçmiştir.

 

Büyücü (The Magus): Kitabın temel şemasının, yaşlı bir adamın genç bir adama Tanrı'nın yüzüne takılan maskeleri (batıl inançtan psikiyatriye) göstermesi olduğunu belirtir. Gerçekçi bir dille efsane yaratmaya çalışmasını bir hata olarak görür ve bu nedenle kitabı yeniden yazmıştır. Akademik açıdan en başarısız ama insani açıdan en zengin kitabı olduğunu düşünür.

 

Melville'in Pierre romanını başarısız bulmakla birlikte Büyücü ile özdeşleştirir.

 

Austen ve Joyce'u büyük yazarlar olarak kabul etmekle birlikte, takipçileri/taklitçileri üzerindeki etkilerini "kötü ve uğursuz" bulur. Austen olmasaydı Elizabeth Taylor'ın, Joyce olmasaydı William Faulkner'ın daha iyi birer yazar olacağını iddia eder.

 

Yazar John Fowles ile röportaj, David North

14 Kasım 1977 tarihinde Kanada’nın haftalık haber dergisi Maclean’s için, yeni romanı Daniel Martin’in lansmanı için Toronto’da bulunan yazarla gerçekleştirilen röportajdır.

 

Yazarlığı öğretilebilir bir "yaratıcı yazarlık" becerisi olarak değil, doğuştan gelen genetik bir yetenek ve erken yaşta yaşanan bir "kayıp duygusu" ile bağdaştırır.

 

Bebeklikte anne ile olan birleşme hissinin kaybı ve ayrı bir kimlik kazanma sürecinin, yazarlarda dünyayı daha mükemmel kılma ve sürekli hikaye/mit anlatma takıntısını doğurduğunu ifade eder (Thomas Hardy örneğinde olduğu gibi).

Günlük sabit kelime kotaları (örneğin 1000 kelime) koymadığını, ilham veya "rüzgar" estiğinde yazdığını söyler. Kendisini 19. yüzyıldan kalma amatör bir papaz veya bahçıvan gibi görür.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman): Zanaat ve teknik üslup taklidi açısından asla aşamayacağı en güzel kitabı olduğunu kabul eder.

 

Daniel Martin: Şimdiye kadar yazdığı en iddialı, riskli ve uzun (300.000 kelimelik) çalışmadır. Okuyucuyu çabuk tüketilen bir kurgu yerine, 20. yüzyıl insanının zihinsel "manzarası" üzerinde derin bir yolculuğa davet eder.

 

John Fowles: Özel Bir Röportaj, Tony Graham, Hilary Arnold, Sappho Durrell ve John Thackara

15-31 Aralık 1977 tarihli Sosyalist Mücadele (Socialist Challenge) dergisinin 17. sayısında yayımlanan röportajdır.

 

Fowles, toplumsal eşitlik ile kişusal özgürlük arasındaki gerilimde dişil prensibin hakim olduğu dönemlerin daha az yıkıcı olduğunu savunur. Eril prensipli toplumları "sağcı, kanun ve düzene kafayı takmış, esnek olmayan ve kuralcı" bulur.

 

Sosyalizmin çoğunlukla erkekler tarafından ve erkek egemen bir çağda tasarlanmış olması nedeniyle esnek olmayan, saldırgan bir tona büründüğünü ifade eder.

Dünyanın asıl temel sorununun siyasi olmaktan ziyade biyolojik (aşırı nüfus ve nitelikli eğitimin eksikliği) olduğunu belirtir.

Yalnızca ekonomik kazanca ve satın alma gücüne odaklanan bir sosyalizmin "kendi boğazını keseceğini" ifade eder.

 

Ciddi sanatçıların toplumu eleştiren bağımsız bireyler olduğunu ve hiçbir toplumun bu eleştiri olmadan sağlıklı kalamayacağını vurgular.

 

Marksist eleştirmen György Lukács’ın "modern sanatın trajedisi, onun gerçek toplumsal temelinden uzaklaşmasıdır" fikrine katılır.

 

Yeşil Kalmak: Romancı John Fowles'la Bir Röportaj, Devon McNamara

1 Şubat 1979 tarihli The Christian Science Monitor dergisinde yayımlanan röportajdır.

 

Fowles kendisini "edebi bir şahsiyet" olarak değil, doğaya hayati derecede ihtiyaç duyan biri olarak tanımlar. İnsanlardan ziyade doğayla bire bir ilişki kurmayı daha kolay ve zengin bulur.

Modern kapitalist toplumun sunduğu özgürlüğün aldatıcı olduğunu; insanların ihtiyaç duymadıkları şeyleri tüketmeye zorlandığı, manipüle edilmiş bir sistemde yaşadıklarını savunur.

Romanın en büyük işlevinin "doğru duyguyu" işlemek ve duyguları rafine etmek olduğunu belirtir. Romanı dil için bir "doğal koruma alanı" olarak görür ve kelimelerin hayal gücündeki değerini kaybettiği modern dünyadan endişe duyar.

 

Sinema ve televizyonu "ahlak dışı" ve "gevşek" bulur. Görsel imgelerin okuyucunun/izleyicinin hayal gücünü felç ettiğini, okumanın ise zihni aktif tuttuğunu savunur. Koleksiyoncu uyarlamasını hayal kırıklığı, Büyücü film uyarlamasını ise tam bir felaket olarak nitelemektedir.

 

Romancıların "şimdiki zamanı" ve geçmişi canlı biçimde hissedebilme yeteneğiyle doğduğunu ifade eder. Viktorya dönemini işlediği Fransız Teğmenin Kadını'nda olduğu gibi kurgusal bir geçmişi hayata geçirmenin bu duyguyla mümkün olduğunu anlatır.

 

Büyücü romanını ergenlik çağının dille ifade edilemeyen arzularına bir özlem olarak görür. Kitabı gözden geçirirken "yeşil kalmanın (genç/coşkulu kalmanın) akıllıca büyümek kadar değerli olduğuna" karar verip metni koruduğunu ifade eder.

 

John Fowles, Christopher Rigsby

1979 yılında gerçekleştirilen ve Radikal Hayal Gücü ve Liberal Gelenek: İngiliz ve Amerikalı Romancılarla Röportajlar (1982) kitabında yayımlanan röportajdır.

 

Kendisini İşçi Partisi'nin sol kanadına yakın hisseden bir liberal/sosyalist olarak tanımlar. Ancak Gramsci'nin "kültürel hegemonya" kavramına atıfta bulunarak, hem sağın hem de solun aşırı güçlü devlet yapılarıyla bireyi koşullandırdığını ve pasifleştirdiğini savunur.

 

Yazar, hayatı boyunca edebiyattan ziyade doğa bilimleri ve tarihle ilgilendiğini söyler. Sol siyasetin doğaya ve doğa bilimlerine karşı ilgisizliğini en büyük zayıflığı olarak görür ve Avrupa'da "Yeşil" partilerin yükselişini bu eksikliğe bağlar.

 

Tarihteki kültürel ve siyasi ilerleme dönemlerinin dişil prensibin yükselişiyle bağlantılı olduğunu savunur.

 

Erkeklerin soyut oyun sistemlerine, mantığa, kuralcı düzene ve yapay statü savaşlarına aşırı takıntılı olduğunu; kadınların ise gerçeklik ve canlılığın temsilcisi olduğunu iddia eder.

 

Fransız Teğmenin Kadını'ndaki Sarah Woodruff ve Büyücü'deki Lily gibi karakterlerin cinselliği manipülatif biçimde kullanmasını bir "evrimsel ve özgürleştirici ahlak" çerçevesinde değerlendirir; ezilen bir tarafın egemen güce karşı kullandığı araçlar olarak görür.

 

Bir romancı için en değerli geri bildirimin eleştirmenlerden değil, doğrudan okuyuculardan gelen mektuplar olduğunu belirtir.

 

Modern okuyucunun zihninin sinematik görsellerle şekillendiğini kabul etmekle birlikte, romanın sinemanın yapamadığı derinlikli içsel dünyayı sunması gerektiğinin altını çizer.

 

John Fowles'la Bir Buluşma, Raman K. Singh

(Modern Edebiyat Dergisi, 8:21, 1980-81)

Fowles, katı ve tamamen rasyonel kalıplara oturmadığı için kendisiyle geleneksel anlamda bir "röportaj" yapılamayacağını, bunun ancak bir "karşılaşma" olabileceğini ifade eder.

 

Televizyonun insanları görsel olarak koşullandırması yüzünden toplumun derinlemesine okuma becerisini kaybettiğini düşünür. Buna rağmen romanın yok olmayacağını, 18. yüzyıldaki gibi elit/eğitimli bir azınlık sanatı formuna geri döneceğini savunur.

 

30 yaşın altındaki bireylerin olgun ve iyi bir roman yazmasının çok zor olduğunu, gençlerin henüz dünyayı ve dili yeterince tanımadığını vurgular.

 

Kitaplarında sıklıkla orta sınıf karakterleri ele aldığını ifade eder. Türkiye'den gelen bir İngilizce öğretmeninin "Ülkemde yoksulluk varken öğrencilerime ne söyleyeceğim, kim İngiliz orta sınıfını okumak ister?" sorusunu aktarır.

 

Fowles, sanatı ve romanı sosyal adaletsizliklerin panzehiri olarak görür.

 

İnsan hayatının %90'ının koşullanmalardan oluştuğunu, ancak geriye kalan o küçük "şüphe ve özgür irade" payının vital (hayati) önem taşıdığını belirtir. Romanlarının temel odağı bu özgürlüğe ve kendini tanımaya ulaşma çabasıdır.

 

Kendisini Jung'cu anlamda mantıksal değil, "yaratıcı ve dişil" bir zihne sahip olarak tanımlar. Dişil prensibin birleştirici, erkek prensibinin ise ayırıcı olduğunu; kadın haklarını sonuna kadar desteklemekle birlikte, kadınlığın yarı mistik/annelik yönlerinin reddedilmesini yanlış bulur.

 

Yazar Tıkanması / "Writer's block" kavramını bir Batı nevrozu olarak görür. Bu durumun yaratım sürecinin doğal ve verimli bir parçası olduğunu belirtir.

 

Büyücü'yü yazarken Charles Dickens'ın Büyük Beklentiler eserini ders olarak okuttuğunu, bu yüzden Conchis karakterinin farkında olmadan Miss Havisham'a benzediğini ve Shakespeare'in Fırtına (The Tempest) oyununun da eser üzerinde bilinçli bir etkisi olduğunu kabul eder.

 

John Fowles'la Bir Röportaj, Carol M.Barnum

1984 yılında gerçekleştirilen ve Modern Fiction Studies dergisinde (Bahar 1985) yayımlanan röportajdır.

 

İnsanlığın "ilk günahını" diğer türlere karşı gösterdiği küçümseme ve kayıtsızlık olarak görür.

Doğanın (veya gerçekliğin) tam anlamıyla sanat ya da bilimle tanımlanamayacağını söyler. İnsan doğayla ilişki kurduğunda bunu bir deneyim ve his olarak yaşamalıdır; bunu kelimelere dökmeye çalışmak müdahaleci ve küçültücüdür.

 

Yazarın toplumu doğrudan değiştiremeyeceğini, romanın sadece bireylerin hayata bakış açısını "biraz zorlayabileceğini veya onlara yol gösterebileceğini" savunur.

 

Batı toplumunun bencil, saldırgan ve aşırı derecede orta sınıf (burjuva) ahlakının baskısı altında olduğunu belirtir.

 

İyi bir yazarın en büyük yeteneğinin "dışarıda bırakmak" (eksiltmek) olduğunu savunur. Aşırı ayrıntılı betimlemelerin okuyucunun zihnindeki imgelem özgürlüğünü kısıtladığını; yazarın sadece ipuçları verip resmi tamamlama işini okuyucuya bırakması gerektiğini söyler.

 

Yazmayı bir tür "kendi kendine terapi" olarak görür. Sanatın, yazarların içindeki dengesizlikleri veya takıntıları nesnelleştirip ortadan kaldırmasını sağlayan bir araç olduğunu ifade eder.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman): Sarah karakterinin motivasyonlarını ve ahlaki tutumunu bilerek açık bıraktığını söyler. Kimseyi tek bir yorum için suçlamadığını, feminizm veya diğer devrimlerin haklı nedenlerle başlayıp zamanla tiranlığa dönüşme riskine dikkat çeker.

 

Eliot'un felsefesini sevmese de dilinin ve Çorak Ülke (The Waste Land) eserinin kendi kuşağı üzerinde kaçınılmaz bir etkisi olduğunu söyler. Philip Larkin'i ise politik görüşlerine katılmasa da dönemin en büyük İngiliz şairi olarak nitelendirir.

 

John Fowles'la Bir Röportaj, Jan Reif

1985

 

John Fowles, özgürlüğü siyasi bir doktrinden ziyade bireysel ve ahlaki bir boyutta ele alır. Özgürlüğün tek başına değil, ilişkiler üzerinden tanımlanabileceğini savunur.

 

Özgünlüğü insanın kendine ve başkalarına dürüst olması şeklinde tanımlar. Varoluşçuluğun dışsal ahlak idealinden ziyade samimiyete önem verir.

 

Görüşlerinin gençliğindeki varoluşçuluktan zamanla doğa bilimci bir yaklaşıma evrildiğini, doğanın sunduğu düzenin varoluşsal çelişkileri galip gelerek aştığını belirtir.

Aristos kitabında geçen "Nemo" kavramını, insanın hiç kimse olma korkusu ve bunun yarattığı üretici enerji olarak açıklar:

"Nemo derken hiç kimse olma ya da hiç kimse olmama korkusunu kastettim... Varoluşun hiçbir şey olduğu, tamamen zaman kaybı olduğu düşüncesi... aynı zamanda bir bakıma da enerji kaynağıdır."

 

Gençlikte tutkunun yeri olduğunu ancak yaşlandıkça uyum ile tutkunun aynı anda sürdürülemeyeceğini söyler.

 

Büyücü (The Magus)

Nicholas karakterinin bencilliğinin ve tanrı oyunundaki acımasızlığın gerçek hayatın bir yansıması olduğunu, kitabın amacının mutlak yanıtlar sunmak olmadığını dile getirir:

"Sıradan hayatın acımasız olduğunu düşünüyorum... Tanrı'ya inanmamamın nedenlerinden biri de bu... Hayat zulümle ve olayların neden olduğunu ya da olduğunu bilmemekle doludur."

 

Daniel Martin

Geleneksel kronolojik anlatıyı kırarak olayları duygusal mesafelerle sunmayı hedeflediğini ve modern sanattaki karamsarlık baskısına karşı mutlu bir sonu tercih ettiğini belirtir.

 

John Fowles'la Bir Konuşma, Carlin Romano

1986

 

Fowles, ABD'deki yazar turlarının İngiltere'dekilerden daha farklı işletildiğini ve kendisinin bu turlara pek katılmadığını belirtir. İngiliz eleştiri anlayışını "balıkçı okulu" olarak nitelendirerek, yazarları henüz hayattayken adeta ölmüş gibi soğuk bir mantıkla incelemelerinden rahatsızlığını dile getirir:

"Seni soğuk bir tabağa koyuyorlar, sonra fileto yapıp parçalara ayırıyorlar. Biliyorsunuz, İngiltere'de yazarı küçültmek bir nevi moda."

 

Bir romancının fikir sahibi olması gerektiğini savunur. Roman kurgusunun, ağır felsefi fikirleri okuyucuya sunmada tatlandırıcı bir işlev gördüğünü ifade eder.

 

Okuma eyleminin yazarla okur arasında bireysel bir süreç olduğunu ve okuyucuya alternatif seçenekler sunmayı sevdiğini vurgular.

 

Kendisini profesyonel bir filozof olarak görmediğini, antik dönem filozoflarından Platon ve Herakleitos'u edebi yönleri nedeniyle sevdiğini anlatır. Modern Fransız teorisyenlerin (Derrida, Lacan) dilini son derece karmaşık ve belirsiz bulduğunu belirtir.

 

Ayrıcalıklı kesimlere dair geçmişte söylediği bazı sözlerin "faşist" olarak algılanmasını reddeder. Kendisini demokratik bir sosyalist ve nadir bulunan bir İngiliz Cumhuriyetçisi olarak tanımlar.

 

Yaratıcı yazarlık kurslarına karşı olduğunu, bu tür kurumların tekdüze ve sadece hocalarını memnun etmeye çalışan yazarlar ürettiğini savunur.

 

John Fowles'la röportaj, Katherine Tarbox

1988

 

Fowles kendini yalnızca bir "romancı" olarak tanımlamaz; bunu sınırlayıcı bulur. Kendisini esas olarak "hayatın deneyimleyicisi" olarak görür ve yazmayı hayatı ve kendini keşfetme yolu olarak benimser.

 

Fowles'a göre yazarlık gerçek anlamda bir "meslektir" (çağrıdır/çağrılıştır); sadece para kazanmak için yapılan ticari bir iş değildir.

 

Fowles için en zor süreç revize etmektir (Büyücü romanındaki hipnotizma bölümünü yazarken yaşadığı tıkanıklığı örnek verir). Ayrıca, kasete kaydedilen gerçek konuşma ile edebi roman diyaloğu arasındaki farka dikkat çekerek, mimesis (yansıtma) baskısından kurtulup iyi diyalog yazmanın son derece zor olduğunu belirtir (bu konuda Evelyn Waugh'u takdir eder).

 

Yazma hızının yaşlandıkça yavaşladığını söyler (Koleksiyoncu’nun ilk taslağını bir ayda yazmıştır). Sürecin şansa değil, sanatçının zihnini yönlendiren güçlü bilinçdışına bağlı olduğuna inanır.

 

Lyme'da yaşamasını sadece doğa sevgisine değil, bir romancının topluma dışarıdan, nesnel bir gözle bakma zorunluluğuna ("içsel sürgün") bağlar.

 

Yazarken kitlelere değil, tek bir soyut bireye (bire bir ilişki) hitap ettiğini ifade eder. İlk ve en önemli okuyucusunun ise her zaman kendisi olduğunu söyler.

 

Her sorunun yanıtlandığı romanları sevmez. Romanın en temel işlevi okuyucuya dolduracağı boşluklar ve bir gizem duygusu bırakmaktır.

 

İngiliz eleştirmenlerin bir "okul müdürü" edasıyla yazarlara öğrenci muamelesi yapmasını son derece itici bulur. Amerikalı eleştirmenlerin olumsuz yazsalar bile yazara yetişkin gibi yaklaştığını belirtir.

 

Özgürlüğü zenginlik veya sınırsız davranma hakkı olarak gören "kapitalist" anlayışı reddeder. Ona göre gerçek özgürlük, kendini tanımakla (öz-farkındalıkla) eş anlamlıdır. Bu bakımdan siyasi olarak kendisini sosyalist tarafta konumlandırır ve varoluşçuluğun sosyalizmi destekleyen bir argüman olduğunu savunur.

 

Yazarların ve sanatçıların temel görevinin toplumun biçtiği rolleri ve medya manipülasyonlarını sorgulamak, "diğer insanlardan farklı olmak" olduğunu söyler.

 

İçindeki "kadın hayalet" (anima) fikrinin ona her zaman çekici geldiğini belirtir. Maço bakış açısından nefret ettiğini, hayattaki kadın ilkesine ve genel anlamda feminizme büyük bir sempati duyduğunu ifade eder.

 

Büyücü (The Magus): Romanın temelinde, hepimizin belirsiz dersler veren bir "tanrı oyununun" (Conchis) içinde olduğumuz fikri yatar. Kitabı bir "ergenlik ürünü" olarak nitelendiren aşağılayıcı ifadelere karşılık, yazarların içlerinde varoluşun büyüsüne kapılan genç/ergen bir yönü her zaman korumaları gerektiğini savunur.

 

Mantissa (Mantissa): Sanat ve yazma sürecini aynı zamanda alaycı bir oyun olarak gördüğünü; modern edebiyat eleştirisinin fazla ciddi ve dindar havasına karşı insanlara kendisini eleştirme fırsatı vermek için bu kitabı yazdığını açıklar.

 

Fowles, Fowles'u Anlatıyor, Susan Onega

1988

 

Angry Young Men

Fowles kendisini bu hareketin bir parçası olarak görmediğini belirtir. Hareketin İngiliz sanatını temizleme işlevi gördüğünü ancak işçi sınıfı odağının tematik açıdan kısıtlayıcı olduğunu, orta sınıf yaşamının romancıya daha zengin malzemeler sunduğunu savunur.

 

Yazar adaylarına "ne olursanız olun ama öğretmen olmayın" tavsiyesinde bulunur. Edebiyatı analiz etmek ile yaratıcı şekilde yazmanın tamamen farklı yetenekler olduğunu, akademik analizin yaratıcılığı beslemediğini vurgular.

 

Fowles, katı planlara göre yazmadığını; belirsizlikten, yol ayrımlarından ve zihinde aniden beliren tek bir görsel imgeden yola çıktığını anlatır. Yazmanın "şamanist" ve akıl dışı anlar barındırdığını söyler.

 

Bir romancının en büyük becerilerinden birinin "neyi dışarıda bırakacağını bilmek" olduğunu savunur. Diyaloglarda boşluklar bırakarak ve gereksiz ayrıntıları eleyerek okuyucunun hayal gücüne alan açılması gerektiğini ifade eder.

 

Gençlik yıllarında varoluşçuluktan etkilense de zamanla bu sınırları aştığını, özellikle Daniel Martin gibi eserlerinde modern Avrupa karamsarlığına karşı "mutlu son" denemeleri yaptığını aktarır.

 

John Fowles: Kurgu Sanatı CIX, James R. Baker

1989

 

Fowles, II. Dünya Savaşı sonrasında Oxford’a girmesini bir "sığınak ve kaçış" olarak tanımlar. Eğitime devam ettiği prestijli okulda (public school) öğrenci temsilcisi/müdürü olarak edindiği güç deneyiminin ve ardından Deniz Piyadeleri'ndeki askerlik hizmetinin, onda kamu otoritesinin tüm biçimlerine karşı ömür boyu sürecek bir nefret geliştirdiğini ifade eder.

 

Almanca yerine Fransızca okuma kararını yaşamındaki dönüm noktalarından biri olarak görür. Fransız hümanist geleneğinin (özellikle Montaigne, Molière, Pascal ve 19. yüzyıl şairlerinin) kendisini İngiliz geleneğinde olmayan bir derinlikle tanıştırdığını savunur.

 

Sanatın ve yazarların akademisyenler veya eleştirmenler tarafından belirli etiketikler/türler altına hapsedilmesine (kategorize edilmesine) şiddetle karşı çıkar. Doğanın aşırı bilimselleştirilip türlere ayrılmasına duyduğu tepkiyi, edebiyatın kuramsallaştırılmasına karşı da gösterir.

 

Erotizmin sanattaki gücüne inandığını ancak bunu açık bir pornografiye dönüştürmenin (özellikle Amerikan kurgusunda gördüğü şekliyle) gizemi kırdığını ve erotiği yok ettiğini söyler. Mantissa romanının da yazarların üzerindeki bu erotik baskıyla ("erotik succubus") dalga geçmek amacıyla yazıldığını açıklar.

 

Doğa ile olan ilişkisini insanlarla veya Tanrı ile olan ilişkisinden çok daha gerçek ve zengin bulur. İnsanların ve kitapların insanı sıkabileceğini ancak doğanın asla sıkmayacağını vurgular.

 

Yazarlık yeteneği dışında resme ve sanat tarihine büyük bir ilgi duyduğunu, görsel imgelerin kurgularının temel çıkış noktası olduğunu yineler.

 

Kutsal Olmayan Bir Engizisyon, Dianne L Vipond

Twentieth Century Literature dergisinde (Bahar 1996) yayımlanan röportajdır.

 

Akademisyenlerin sürekli "gerçekler" peşinde koştuğunu, ancak bir romancının dünyasının bundan farklı olduğunu belirtir. Kendisini modern bir yazardan ziyade geleneksel kabile şamanlarına benzetir.

 

Roman yazmayı "eski aşk maceralarına" benzetir; yazar için en heyecan verici kısmın, metnin yazıldığı "an ve yer" olduğunu ifade eder.

 

Kendisini "cinsiyet açısından bir bukalemun" olarak tanımlar. İyi bir romancı olmasını kısmen bünyesindeki kadınsı tarafa ve açıkça cinsel olarak tiplendirilmemiş olmaya bağlar.

 

Eserlerindeki ikiz, paralel karakter ve çift unsurlarını "imkansız bir özgürlüğe duyulan özlem" ve başka biri olma arzusuyla açıklar.

 

Aristos kitabında geliştirdiği "Nemo" kavramına değinerek, insanın kendisini "hiç kimse" olarak hissetmesinin onu şiddete ve mantıksızlığa sürüklediğini belirtir. Hümanizmi ise temelde şiddete duyulan nefret ve bir uzlaşma felsefesi olarak tanımlar.

 

Ağaç (The Tree) adlı eserine de atıfta bulunarak; "Aramak" eylemini bilimsel ve analitik bilgi toplama hırsıyla, "Bakmak" eylemini ise anın varoluşsal farkındalığıyla (Zen benzeri bir tefekkür) özdeşleştirir. Batı dünyasının "bakma" sanatını kaybettiğini savunur.

 

Yazma sürecini ormanda yürümeye ve yol ayrımlarına gelmeye benzetir; seçilmeyen her yolun bir "kayıp" hissi yarattığını ve sanatın temelinde bu telafi edilemez kaybın arayışının yattığını vurgular.

 

Tıkanmış Bir Yazar, David Streitfeld

6 Mayıs 1996 tarihinde The Washington Post gazetesinde yayımlanan röportajdır.

 

Metin, İngiliz edebiyatının dev isimlerinden John Fowles'un (Koleksiyoncu, Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını, Daniel Martin, Ağaç, Mantis vb.) yaşamının son dönemine, geçirdiği felç sonrasındaki fiziksel ve zihinsel durumuna, eşi Elizabeth'in kaybına ve sanat anlayışına odaklanan duygusal ve derinlikli bir portredir.

 

Fowles, 1988 yılında (62 yaşındayken) felç geçirmiştir. Beynindeki hasar nedeniyle denge duygusunu kaybetmiş ve hayal gücünün eskisi gibi çalışmadığını hissetmeye başlamıştır.

 

1985 yapımı Kurtçuk (A Maggot) romanından sonra yeni bir roman yayınlayamamıştır. Kendisini "kurumuş yaşlı bir süt ineğine" benzetse de doğayla kurduğu ilişki sayesinde durumu kabullenmiştir.

 

Fowles’un kurgusundaki kadın karakterlerin ve edebi başarısının arkasındaki en büyük güç eşi Elizabeth’ti. Elizabeth'in 1990 yılında kanserden ölümü Fowles'u derinden sarsmıştır.

 

Fowles yaşamı boyunca kadınlara duyduğu hayranlığı saklamamış; ancak bunu cinsel/saldırgan bir eylemden ziyade estetik, manevi ve ilham verici bir disiplin olarak görmüştür.

 

Fowles, hayatının büyük kısmını İngiltere’nin Lyme Regis kasabasında, Manş Denizi’ne bakan 200 yıllık tarihi bir evde ve onun yabani, müdahale edilmemiş bahçesinde geçirmiştir.

 

Bahçesindeki bitkiler, böcekler ve canlılar arasında hiçbir ayrım gözetmediğini, doğanın bu duru haline yakınlığının Hristiyanların "panteizm" dediği kavrama benzediğini ifade eder.

 

Fowles’u çağdaşlarından ayıran en önemli özelliklerden biri romanlarında ahlak, kişisel özgürlük ve dürüstlük meselelerini cesurca işlemesidir. Eleştirmen John Gardner onu "eserleri edebi klasik sayılabilecek yaşayan tek romancı" olarak nitelendirmiştir.

 

Fowles, tüm büyük yazarların sanatı üretebilmek için özünde "bencil" olduklarını dürüstçe itiraf eder.

 

Tarihin Sonsuz Dersleri, Socialist Review

Socialist Review dergisinin Mayıs 1997 sayısında (Sayı: 16-17) yayımlanan röportajdır.

 

Geleneksel Hristiyan etiği ve banliyö dindarlığından uzak büyüdüğünü belirten Fowles, çocukluğundan itibaren Robin Hood anlatısından etkilendiğini ifade eder.

 

Sosyalist yaklaşımını ve pratik ahlakını Robin Hood efsanesindeki iki ilkeye bağlar: "Zenginlerden şüphelen, fakirleri koru." Din adamlarına, üniformalara ve gösterişe karşı duyduğu nefretin kökeninde bu mit yatar.

 

İnsanın aynı anda hem benzersiz bir birey hem de toplumun bir parçası olmak arasında bölündüğünü vurgular.

 

Kırmızı-beyaz-mavi sembolleriyle temsil edilen milliyetçi ve şovenist Britanya anlayışından nefret ettiğini belirtir. Gerçek vatanı olarak gördüğü İngiltere'nin yanı sıra kendisini Fransa ve Yunanistan'a ait hisseder.

 

Tony Blair'in "Yeni İşçi Partisi" anlayışına kıyasla, geleneksel İşçi Partisi çizgisini (John Prescott gibi isimleri) tercih ettiğini, ancak politik sistemden hayal kırıklığına uğramayı zaten kanıksadığını ifade eder.

 

Marx'ın toplumsal/sosyal benliği çok iyi açıkladığını, ancak bireyin "benzersiz" arzuları ve içsel ihtiyaçları konusunda henüz tam bir yanıt verilemediğini ekler.

 

Amerika Birleşik Devletleri'ni ise sürekli başarısızlığın eşiğinde bocalayan bir "deney" olarak nitelendirir ve ABD'nin korktuğu tedaviyi (sosyal ilkeleri) uygulaması gerektiğini savunur.

 

Güzel Bir Günde Fowles, Melissa Denes

22 Kasım 1998 tarihinde Sunday Telegraph Magazine dergisinde yayımlanan röportajdır.

 

Fowles'un 1969 yapımı ünlü eseri Fransız Teğmenin Kadını, geçtiği yer olan Lyme Regis kasabasını ve meşhur Cobb mendireğini devasa bir turizm merkezine dönüştürmüştür. Fowles, sakin kasabasını işgal eden turistlerden ("grockles") ve popüler kültürün yüzeyselliğinden oldukça şikayetçidir.

 

Malcolm Bradbury gibi eleştirmenler, Fowles'un Viktorya dönemi romanını 20. yüzyıl teknikleriyle yeniden inşa ederek ilk postmodern romanlardan birine imza attığını ve A. S. Byatt gibi dönemin birçok yazarına öncülük ettiğini vurgular.

 

Fowles, Manş Denizi'ne bakan 200 yıllık Regency tarzı muazzam evi Belmont'u; Doğu Anglia Üniversitesi, Oxford New College ve British Council gibi kurumların yönetiminde genç ve geleceğin yetenekli yazarlarına ilham verecek bir okuma ve çalışma merkezi ("yazarlar inziva yeri") olarak devretmeyi planlamaktadır.

 

İnsanlığın doğaya verdiği tahribat, türlerin yok oluşu ve fındık farelerinin bahçesinden kaybolması gibi detaylar karşısında tam bir doğa savunucusudur. Kendisini hem "ateist" hem de "hümanist" olarak tanımlar; ancak dünyanın gidişatı konusunda iyimser olunamayacağını savunur.

 

İlk eşi Elizabeth'in 1990'daki ölümünün ardından derin bir yalnızlığa çekilen Fowles, 1998'de uzun yıllardır tanıdığı Sarah ile evlenmiştir.

 

Kadınların zekasına, yaşam enerjisine ve estetiğine hayatı boyunca hayranlık duymuştur. Romanlarında da erkeklerin kendi bencilliklerinde boğulduğunu, kadın karakterlerin ise her zaman daha güçlü, bilge ve dönüştürücü olduğunu kabul eder.

 

John Fowles'la Diyalog, Dianne L. Vipond

1999

 

Söyleşi; Fowles'un makalelerinden oluşan Solucan Delikleri (Wormholes) kitabından şiir anlayışına, sinema uyarlamalarına bakışından Zen Budizmine, doğa/çevre tutkusundan feminen felsefeye ve henüz tamamlayamadığı son roman projelerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

 

Solucan Delikleri (Wormholes)

Denemelerini profesyonel bir denemeci edasıyla değil; bir yazarın okuyucularıyla yaşam hakkındaki düşüncelerini paylaşma arzusuyla yazdığını belirtir. Yazarların sürekli değişim ve kararsızlık içinde olması gerektiğini savunur.

 

Şiirin mutlaka şok edici olması gerekmediğini ama okuyucuyu şaşırtması ve sarsması gerektiğini ifade eder. Anna Ahmatova, William Blake, Shakespeare ve Kavafis beğendiği şairler arasındadır.

 

Fransız devrimi döneminde siyah bir kadının yaşadığı varoluşsal ikilemi anlatan Claire de Duras'nın Ourika romanını beyazperdeye uyarlamak için Amerikalı akademisyen Lisa Colletta ile çalıştığını belirtir.

 

Batı toplumunun aşırı tüketimci ve zengin yapısına karşı Zen Budizminin ciddiyetine ve sadeliğine ihtiyaç duyulduğunu söyler.

 

Evrimsel biyolog Edward O. Wilson ve jeolog/paleontolog Stephen Jay Gould'u yaşayan en değerli beyinler olarak görür. Bilimin doğayla kurduğu bağı beslediğini ifade eder.

 

Açıkça feminist bir tutuma sahip olduğunu, kadınların toplumsal ve düşünsel alanda daha fazla güç sahibi olması durumunda dünyanın çok daha mutlu ve yaşanabilir bir yer olacağını savunur. Erkek zihniyetinin hâlâ "Taş Devri" kalıplarından kurtulamadığını belirtir.

 

Yaşlılığına ve geçirdiği rahatsızlıklara rağmen 20. yüzyılın karmaşık yapısını ve mozaik dokusunu ele alan son bir roman (Biletler / Tickets) yazma arzusunu koruduğunu ifade eder.

 

Lyme Regis'teki evini genç yazarlar ve edebiyat öğrencileri için bir eğitim ve çalışma merkezine dönüştürme planlarını yineler.

…