Kitle İletişimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitle İletişimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2026 Cumartesi

Wolfgang Sofsky – Mahremiyet, Bir Manifesto - Notlar

Wolfgang Sofsky – Mahremiyet, Bir Manifesto  - Notlar

Verteidigung des Privaten: Eine Streitschrift, Verlag C.H. Beck, Münih, 2007

Translated by Steven Rendall, Princeton University Pres, Oxford, 2008

 


İzler

Anton B. sabah binadan ayrıldığında, üç kez kaydedilmişti bile. Anne ve babasıyla yaptığı konuşma bir telefon şirketinin bilgisayarına kaydedilmişti.

Kapıdan çıktığı an apartmandaki kameralara kaydedilir, ailesiyle yaptığı telefon görüşmeleri telekomünikasyon şirketi tarafından arşivlenir.

Şirketinin yer altı otoparkına ulaşmadan önce bile, kamusal alandaki varlığının neredeyse her anı kaydedilmişti. Ofisine, bilgisayar çipi bulunan ve kayıt altına alınan bir kart kullanarak girdi.

 

Bilgisayar ile klavye arasına yerleştirilen donanımsal tuş kaydediciler (keylogger), güvenilir konumlarda çalışan kişilerin bile yazdığı her şeyi kaydeder.

Vergi dairesi, banka hesaplarını ve kredi kartıyla yapılan otel ödemelerini kişinin bilgisi dışında inceleyebilir.

Akıllı sağlık kartları, acil bakımı kolaylaştırma bahanesiyle "teşhislerin, tedavilerin ve reçetelerin yanı sıra organ bağışı anlaşmasının da kaydedildiği bir bilgisayar çipi" barındırır.

Sokaklarda dolaşan neredeyse görünmez küçük gözetleme dronları, şüpheli sesleri dinleyen birer vızıltı kaynağıdır.

Süpermarket girişlerindeki X-ray cihazları kişinin kıyafetlerinin veya iç çamaşırlarının altında ne sakladığını göstermekle kalmıyor, çıplak vücut şeklini de açıkça gösteriyor.

İnternet servis sağlayıcıları, ziyaret edilen web siteleri, alışveriş geçmişleri ve arama motoru verileri anında kaydedilir.

Şeffaf vatandaş bilgisayar çağında hayatın ne kadar kolay olduğunu takdir ediyor. Gözetlenmemeyi, anonim olmayı, ulaşılamaz olmayı tereddütsüz bir şekilde reddediyor. Kişisel özgürlüğünün azaldığını hissetmiyor.

 

Medya toplumunun yasasına göre, görülmeyen kimse yok sayılır. İnsanların korktuğu şey gözlemlenmek değil, kimsenin onlara dikkat etmemesidir.

 

Güç ve Gizlilik​

Güç her zaman etki alanını genişletmeye çalışır.

İnsanların egemenliğe uyması (uygunluğu) kuralları ve kurumları kalıcı kılar.

Gizliliğin savunulması, özgürlüğü kurtarmaya yönelik ilk adımdır.

Özel alan, egemenlikten arınmış ve bireyin kontrolü altındaki tek kaledir.

 

Totaliter sistemlerde gizliliğin yok edilmesi, insanlığın yok edilmesine giden ilk adımdır.

Demokratik rejimlerde ise gözetim ve kısıtlamalar; "güvenlik, kamu sağlığı, bakım ve düzen" bahasıyla ve hukuk/ahlak kılıfı altında meşrulaştırılarak yürütülür.

Polis devletleri suistimalleri, tutuklamaları, işkenceleri ve infazları araç olarak kullanır.

Siyaset dışı kalmak, oy vermemek, iktidar oyunlarına kayıtsız kalmak modern ideolojiler tarafından "demokrasiye ihanet" olarak nitelendirilir.

Oysa siyasi özgürlük, her şeyden önce siyasetten özgürlüktür.

 

Modern devlet, tebaasına duyduğu derin şüphe nedeniyle "her şeyi" bilmek ister.

Gözetimin genel bir şüpheye dönüşmesiyle "Herkes gözetleniyor, herkes suçlu olabilir" mantığı yerleşir.

Herkesin gözetlendiği ve şüpheli görüldüğü bir ortamda toplumsal güven yok olur, bireyler arasındaki sosyal bağlar kopar.

 

Retrospektifler​

Duvar, tekerlek, saban veya yazı gibi insanlığın en önemli keşiflerinden biridir. Mesafe sağlar ve saldırılara karşı koruma sağlar.

 

Antik Roma

Kamusal (publicus) ve özel (privatus) arasında kesin bir ayrım vardı. Devlet dininin olmaması, mülk devrinin serbestliği gibi alanlar özeldi ancak yönetici elitlerin evlilikleri, vasiyetleri ve ahlaki yaşamları kamu denetimine ve eleştirisine tabidir.

 

Erken Rönesans

Belediyeler, ailelerin özel alanına şüpheyle yaklaşarak özel binaların inşasını, evlilik törenlerini, çeyiz miktarlarını, davetli sayılarını ve hatta giyim kuşamı (hangi düğmelerin, kürklerin takılacağını) resmi moda kılavuzlarıyla düzenlemiştir.

 

Kilise

Fransisken ve Dominikan rahipleri ruhani danışman ve günah çıkarıcı olarak ailelerin iç dünyasına nüfuz etmiş, duyuların kullanımını canonical kurallarla denetlemiştir.

 

Fransız Devrimi

Ulus adına tüm özel çıkarlar bastırıldı.

Giysiler ideolojik birer işaret haline geldi, vatansever kokart takmayanların hayatı tehlikeye girdi.

Mahremiyetin dağılımı sınıfsal olarak eşitsiz olmuştur]. Yoksullar tek bir odaya sıkışırken, üst sınıflar kendilerine ait odalara sahipti.

 

Manastırlar, kışlalar, cezaevleri ve akıl hastaneleri zamanın değişiminden muaftır.

Bu kapalı kurumlardaki disiplin gücü "tecrit, bedenin eğitimi, her yönden görünürlük" ilkelerine dayanarak insanların zihnine nüfuz etmiştir.

 

Özgürlük ve Gizlilik​

Saldırıya uğramayan kişi özgürdür. Gizlilik, kişisel özgürlüğün kalesidir.

Dışarıdan gelen davetsiz misafirler (meraklı komşular, bürokratlar, ahlakçılar) yalnız bırakılma hakkını ihlal eder.

Özgürlük ancak mesafe ve hareketlilik arttıkça büyür.

Büyük şehir, bireye ihtiyaç duyduğu anonimliği sunar.

Modern özel alanın mekânı büyük şehirdir.

Homojenleşme / Kamuoyu baskısı ve dışarıdan yönlendirmeler, tutum ve fikirleri tek tipleştirir, bireysel eylem enerjisini azaltır.

Mahremiyet ahlaki iyiliği garanti etmez, kendi başına bir amaçtır.

 

Modern devletin "bakım ve önlem sağlama" vaadi, vatandaşlarını mülksüzleştiren ve haklarından mahrum bırakan bir tahakküm mekanizmasıdır.

Mahremiyet kalesi, devlet gücünün sınırsızca genişlemesini engelleyen yegane engeldir.

 

Benliğin Toprakları​

Bir insanın bütünlüğü, bağımsızlığının veya vicdanının tanınmasıyla başlamaz. Özü, insanın haysiyetinde veya onurunda değil, aksine yalnız bırakılmasında bulunur.

 

Görmek ve duymaktan farklı olarak dokunma, mesafeyi ortadan kaldırır ve insanı doğrudan etkiler. İstenmeyen dokunuşlar doğrudan birer tahakküm eylemidir.

Kütüphanedeki masalar, park bankları gibi geçici sabit alanlar ve ceket, çanta gibi kişisel eşyalar kimliğimizin maddi altyapısını oluşturur.

Israrcı bakışlar, kaba gürültüler (cep telefonları, yüksek sesli müzik) ve başkalarının salgıları/kokuları (ter, tükürük vb.) kişisel alanı ihlal eden birer akustik ve hijyenik çevre kirliliğidir.

 

Nezaket ve görgü kuralları, erdem ve ahlakla değil, biçimin gerekleriyle insanları birbirinden uzak tutar.

Görgü kuralları düşmanlığı sınırlar içinde tutarak barışçıl ve mesafeli bir birlikte yaşam sağlar.

Nezaketin sonu aynı zamanda özgürlüğün ve sosyal güvenliğin de yok olması anlamına gelir.

Kişisel alanın klasik yıkımı tutuklamadır; polisin sert müdahaleleriyle mahkumun vücudu üzerindeki dokunma yasağı kaldırılır ve kişi çaresizliğe sürüklenir.

X-ray cihazları ve didik didik aranan çantalar, yabancı ellerin mahrem alana girmesinin yarattığı o nahoş hissi kalıcı kılar.

 

Vücudun Sırları​

İnsanlar kendilerini başkaları tarafından görülmeye bırakmadan önce görünümlerini düzeltirler.

Banyo, yatakla birlikte insanın dış kabuğunu bırakıp utanç duygusunu silip atabileceği son sığınaktır.

 

Utanç, toplumsal aşağılanma korkusundan kaynaklanmaz.

Kişi kendini başkalarının gözüyle görmeden önce kendi gözüyle gözlemlediği için utanır.

 

Cinsel sapkınlıklar, bağımlılıklar veya psikiyatrik geçmişler gibi sırlar ifşa olduğunda toplumsal felaket ve itibar suikastı başlar.

 

Acı, en temel bireyselleştirme ilkesidir.

Acı paylaşılamaz veya temsil edilemez, kişi bedeninin kafesine hapsolur.

 

Ölüm hastanelere ve bakımevlerine hapsedilmiş, ölmekte olan insan sahte bir iyileşme tiyatrosuyla korkusuyla yalnız bırakılmıştır.

 

İntihar, en özel eylemdir, en büyük antisosyal eylemdir.

Toplum, bu radikal özgürlük eylemini hemen "depresyon" veya "genetik kusur" gibi uzman tanımlarıyla patolojikleştirmeye çalışır.

 

Günümüzde insanlar para ve geçici bir şöhret için bedenlerini ve en mahrem hikayelerini televizyonlarda gönüllü olarak sergilemektedir.

 

Modern devlet etik kurullar bahanesiyle bedenin derinliklerine nüfuz eder.

Sonuçta, insan hayatının ne zaman başlayıp ne zaman sona erdiğine egemen olan karar verir.

Devlet, organ naklini kolaylaştırmak adına "beyin ölümü" kavramını tanımlayarak varlığını kanıtlar; iç organlar kamu yetkililerinin eline geçer.

 

Özel Alanlar

Ev, bireyi hiçliğin korkusundan koruyan bir kabuktur.

 

19. yüzyıl burjuva evi, misafirlerin kabul edildiği salonlar ile yatak odası gibi yasak alanları birbirinden kalın sınırlarla ayırıyordu.

Kanalizasyon ve sifonlu tuvaletlerin kararnameyle zorunlu kılınması bile o dönemde özgürlüğe saldırı olarak protesto edilmişti.

 

Bireysel oda ve kişisel alan, ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında "demokratikleşerek" alt ve orta sınıflara yayılabildi.

 

Çalışma odası, yatak odası ve hatta bireysel daireler, bireyin toplumun veya aile bireylerinin bakışlarından kaçabileceği alanlardır.

 

Yıllardır yaşadığımız mekândaki nesneler (eski bir sandalye, çekmeceli dolap, çocukluk oyuncağı) ile bedenimiz arasında bir tür "uyurgezer güven duygusu" oluşur. Karanlıkta bile elimizin neyin nerede olduğunu bilmesi, özel alanın bedenimizle bütünleştiğini gösterir. Bu düzene yetkisiz müdahale, yaşam alanımıza doğrudan bir saldırıdır.

 

Araba, hem kamusal bir statü sembolü hem de "tekerlekli bir özel oda"dır. İnsanlar trafik sıkışıklığında bile dışarıya kapalı bu alanda makyaj yapabilir, diş fırçalayabilir, yalnız kalabilir veya anonimce hareket edebilirler.

 

İğne deliği kadar küçültülen dinleme cihazları (böcekler), yönlü mikrofonlar ve pencerelerdeki titreşimi okuyan lazer teknolojisi, evlerin duvarlarını akustik olarak saydam hale getirir (Lazer mikrofon teknolojisiyle kilometrelerce uzaktan pencere titreşimleri okunarak odadaki en gizli konuşmalar bile filtrelenip kaydedilebilir). Kameranın varlığı insanı temkinli olmaya zorlarken, görünmeyen böcekler insanı tuzağa düşürür.

 

Kapıların, duvarların kaldırılması veya cam mimari, insan utanç ve mahremiyet alanlarını siler.

Çocuğun korunması, aile içi şiddet, terör veya organize suçla mücadele gerekçeleriyle kamuoyu ve devlet; yatak odalarına ve aile içi ilişkilere müdahale eder.

 

Baskınlar özel alana yapılan en acımasız müdahaledir. Evin işgal edilmesi, eşyaların acımasızca tahrip edilmesi ve mahremiyet havasının yok edilmesi, insanlarda tam bir çaresizlik ve derin bir güvensizlik bırakır.

 

Özel Mülk​iyet

Özel mülkiyet modern dünyada sürekli olarak ahlaki açıdan eleştirilir.

Rousseau'nun mitine göre bir araziyi çitle çeviren ilk kişi mülkiyet toplumunu kurmuştur.

Ancak gerçekte eşitsizlik hırsızlıktan değil, iş bölümü ve yeteneklerin uzmanlaşmasından doğmuştur.

 

Mülkiyet, insanlar arasındaki sınırları çizerek barışçıl bir düzen oluşturur.

 

Hiçbir şeye sahip olmayan biri hiçbir şey paylaşamaz.

Benim olanın senin olandan ayrılması toplumsal düzeni yaratır.

 

Mülkiyetin ortadan kaldırılması, bireyi kamusal bir figüre indirger.

Özel mülkiyetin siyasi güvencesi olmadan kişisel özgürlük olmaz.

 

Devletin mülkiyeti vergilerle millileştirmesi bireysel özgürlüğe yönelik büyük bir tecavüzdür.

 

Vergiler belirli bir amaçla toplanmaz, siyasetçiler bunları keyfi olarak israf edebilir.

Oysa devletin birincil görevi refah sağlamak değil, sadece koruma ve güvenlik sağlamaktır.

 

Vergileri toplamak için bankacılık gizliliği kaldırılır, mali ve sosyal yetkililer tüm hesaplara erişir, banka müşterisi şeffaflaştırılır.

 

Kazanılan gelirin vergilendirilmesi bu nedenle gizli bir tür zorunlu çalışmadır. Birey artık kendi üzerinde tekel sahibi değildir.

İnsanlar bu sömürüden ancak kayıt dışı ekonomiye kaçarak kurtulabilir.

 

Bilgi​

Toplumda her birey diğerinin zihnindekini okumaya, onu gözlemlemeye çalışır.

 

Kendini sunma sanatı, "herkes gibi görünmemek ama aynı zamanda hiç kimse gibi de görünmemek" dengesidir. Aşırı eksantriklik toplumu tuhaf yalnızlar topluluğuna, aşırı uyumculuk ise karakter yoksunu fırsatçılar topluluğuna dönüştürür.

 

İnsanlar hareketlerini, jestlerini, dil sürçmelerini ve beden dillerini tamamen kontrol edemezler. Deneyimli bir gözlemci, kişinin göstermek istediğinden fazlasını okur.

 

Hain / Maliyet-fayda analizi yapar, çıkarı uğruna güveni satar. Ancak bilgiyi sattığı an alıcı gözünde değerini yitirir.

 

Röntgenci ve Hacker / Motivasyonu ticari veya ideolojik değil, merak ve şehvettir. Yasaklanan bölgeyi izinsiz ele geçirme zaferiyle yetinir; çoğu zaman kurbana doğrudan zarar vermeden sadece izler.

 

Standartlaştırılmış formlar (gelir, aile, mülk kayıtları) bireyin hayatını bürokratik denetime açar.

 

Terör, suç ve istikrarsızlık gerekçeleriyle devlet; vatandaşına sürekli şüpheyle yaklaşan, "uzun hafızalı, kocaman kulaklı ve gözlü bir Leviathan"a dönüşür. Toplanan anonim veriler birleştirildiğinde birey tamamen şeffaf hale gelir.

 

Bankalar, kart şirketleri ve reklamcılar, kişisel tüketici profilleri oluşturmak için veri toplar. Müşteriler genellikle indirim veya kolaylık karşılığında kendi veri izlerini isteyerek bırakırlar.

 

Devlet ile özel sektörün veri birleştirme kapasitesi, bireyin gözlemlenmediği hiçbir alan bırakmaz. Devlet, şirketlerin topladığı devasa verileri kullanarak kendi gözetim ağını tamamlar.

 

Düşünce Özgürlüğü​

Kırbaç kullanmaktan vazgeçmek isteyen her güç, eylemleri gözlemlemeli ve düşünceleri yönlendirmelidir; tehlikeli bağlantıları ortadan kaldırmak ve yıkıcı eylemleri durdurmak için insanların ne yaptığını takip etmelidir.

 

Gözlem bedenle sınırlı kaldığından, iktidar düşünceleri yönlendirmek ister.

 

Zihnin politikası, insanların ne düşündüğünü öğrenmeyi değil, onlara ne düşünebileceklerini aşılamayı amaçlar.

Propaganda, sansür ve pedagojiyle zihne nüfuz edilerek içsel bir hapishane kurulur.

 

Yakın ortaklıklarda kişi kendini kaybedip tamamen partnerinin zihnine bağımlı hale gelebilir.

 

Beyin yıkama; "lider", "vatan", "düşman" gibi klişe formüllerle hayal gücünü yok eder.

Siyasi amaçlar için kelimeler yeniden tanımlanır. Örneğin; işten çıkarmalara "kolaylaştırma", tehditlere "barış teklifi", fetihlere "özgürlük savaşları", hükümet müdahalelerine "vatandaşı koruma" denir.

 

Okullardaki egzersizler, ezberler ve hataların kırmızı kalemle cezalandırılması normu inşa eder.

Sınavlar, bilgi doğrulamasını bir güç töreniyle birleştiren gözetim araçlarıdır.

 

Tarih resmi mitlerle sürekli yeniden yazılır, kolektif suçlar inkar edilir ve resmi görüşe aykırı özel anılar dışlanır.

 

Sadece görüş çeşitliliği gerçeği ortaya çıkarabilir.

Sansür ve yasaklamalar zihinsel uyuşukluğa yol açar.

 

Fanatizm ve şiddetin temeli dini coşkuda değil, gerçekten inanmak istemeyen bir inancın kırılganlığındadır.

Gerçek inanç, dogmalarda değil kişisel kutsal deneyimde yatar.

 

Kötüye kullanılamayan bir özgürlük, özgürlük değildir.

Kültürel rölativizm ve hoşgörü çağrıları entelektüel korkaklığı gizler.

 

İnsanların uyumculuk içinde yaşamasının sorumlusu sosyal koşullar değil, kendi tembellikleri ve korkaklıklarıdır.

İnsanlar kendi akıllarını kullanmak yerine başkalarının onlar adına karar vermesini tercih ederler.

 

Tembellik, korkaklık ve ilgisizlik hâlâ bağımlılığın en önemli nedenleridir.

Kendi isteğiyle eleştiri silahlarını bırakan herkes, yargılama ve karar verme gücünü de bırakır.

 

Sonuçta, herkes tamamen şeffaf öznelere dönüştü…

Özel alan çoktan ortadan kalktı.

Artık gözlemlenmesine ve soruşturulmasına gerek yok, çünkü herkesin zaten ne düşündüğü ve ne yaptığı biliniyor.

…

 

4 Haziran 2026 Perşembe

Roger Stahl - Savaş Oyunları A.Ş. - Notlar

Roger Stahl - Savaş Oyunları A.Ş.  - Notlar

Militainment, inc. War, Media and Popular Culture

Mütercim: Yavuz Alogan, Ayrıntı Yayınları, 2010

 


Yakınlaşın!

Giriş

21. yüzyılın şafağında savaş, konvansiyonel sınırlarını aşarak gündelik hayatın kılcal damarlarına sızan bir tüketim nesnesine dönüşmüştür.

 

Kamboçya gibi geçmişte ağır yıkımlar, toplu katliamlar ve kara mayınları felaketi yaşamış ülkelerde turistler, bir yanda görkemli Angkor Vat’ı gezerken, diğer yanda trajediden bir "cazibe" ve tüketim metası üretimine katkı yaparlar.

 

ABD'deki eğlence merkezlerinde tank sürme, helikopter simülatörleriyle savaşı deneyimleme olanakları sunulmaktadır.

 

Savaş sadece sahada verilmez; yurttaşı savaşa onay vermeye ve askeri şiddeti "oynamaya" davet eden sembolik bir dönüşümle inşa edilir.

İktidar mekanizmaları iletişim araçlarıyla toplumu "emperyalist özne" olarak konumlandırır ve şiddeti meşrulaştırır.

 

11 Eylül saldırılarından sonra kısa bir süre gerçekçi şiddet sahneleri içeren savaş filmleri askıya alındı fakat çok kısa bir süre. Black Hawk Down, Behind Enemy Lines gibi filmleri derhal vizyona sokarak büyük gişe hasılatı elde ettiler.

Savaş haberleri ve filmleri, kamuoyunun savaşa yönelik tutumunu ölçen ve yönlendiren siyasal bir araç/eğlence metası hâline getirildi.

 

Eğlence, her zaman propaganda için bir araç (damar) olarak kullanıldı.

 

Tarihsel olarak yurttaşın bizzat askerlik yapması (demokratik katılım ve sorumluluk), yürütme organının savaş çıkarma gücünü denetleyen bir unsurdu.

Vietnam protestolarından sonra zorunlu askerliğin kaldırılıp tamamen profesyonel/gönüllü orduya geçilmesi, yurttaşı savaşın ahlaki ve siyasi sorumluluğundan kopardı.

Yurttaş artık savaş kararlarında söz sahibi bir "fail" değil, savaşı uzaktan izleyen ve tüketen bir "yurttaş-seyirci" hâline geldi.

Savaş, halkı ikna etmek için "satılması gereken olumsuz bir durum" olmaktan çıkıp; patlamış mısır eşliğinde zevkle tüketilen, pazarlanabilir ticari bir medyatik ürüne dönüştü.

 

1990'ların sonundan itibaren Pentagon, ordunun kamusal imajını şekillendirmek için realiti TV türlerini bir uygulama alanı olarak benimsedi.

2003 Irak İşgali'nde uygulanan bu sistem, sıradan bir sivil gazeteci üzerinden izleyiciye savaşa güvenli bir şekilde dâhil olma fantezisi sundu.

Muhabir, bir savaş haberinin ötesinde "askercilik oynayan yurttaşın hazlarına aracılık eden" bir vekile dönüştü; yayınlar sıra dışı spor gösterilerinin yarattığı adrenalin ve görsellikle eşleşti.

 

1. Her Şeyi Tüketen Savaş - Seyircilikten İnteraktif Katılıma

Vietnam Savaşı sonrası Amerikan toplumunda baş gösteren "Vietnam Sendromu" (yani halkın devlet şiddetine duyduğu derin güvensizlik) 1991 Körfez Savaşı ile birlikte stratejik bir halkla ilişkiler zaferine dönüştürülerek defedildi.

 

Yurttaş-Seyirci

1991, savaşın "oturma odası savaşı" olarak kurgulandığı milattır. Pentagon-medya ittifakı, savaşı ticari bir TV programı gibi paketleyerek yurttaşı steril bir "seyirci" konumuna sabitlemiştir.

Slavoj Zizek’in "kafeinsiz kahve" veya "yağsız krema" metaforuyla açıkladığı gibi, bu dönemde halka sunulan şey "savaşsız bir savaştır." Şiddeti olmayan, sadece pırıltılı görsellerden oluşan bir simülasyon.

 

Temiz Savaş

Savaşın vahşeti, "ceset" yerine "etkisiz hale getirme," "sivil ölümü" yerine "çok yönlü hasar" (collateral damage) gibi steril kavramlarla örtülmüştür.

Akıllı silahlara duyulan hayranlık, izleyiciyi "bombanın gözünden" bakmaya (nişangah kamerası) davet eder. Bu perspektif, izleyiciyi teknik bir "fail" konumuna sokarken, aslında onu demokratik sorumluluğundan tamamen koparan bir illüzyondur.

 

Birlikleri Destekleme

"Birlikleri destekleme" (Support the Troops) retoriği, demokratik katılımı felç eden (paralysis of democratic agency) en güçlü araçlardan biridir. Bu söylem, savaşı başlatan siyasi iradenin sorgulanmasını engeller ve her türlü muhalefeti "asker düşmanı" olarak kodlayarak sivil tartışma alanını sömürgeleştirir.

Bu retorik yurttaşa "siyaseti tartışacak konumda olmadığını" hissettirerek onu bir "destekleyici" figürüne indirger.

 

Seyirlik Savaş

Seyirlik savaşta amaç ikna etmek (klasik propaganda) değil, halkı uyuşturup tartışmayı tamamen ortadan kaldırmaktır.

 

1991 Körfez Savaşı; prime time'da başlatılan, kurgusal televizyon filmleriyle (The Heroes of Desert Storm) desteklenen, spor müsabakası havasında ve hediyelik eşya/model oyuncak satışlarıyla tüketilebilir bir "eğlenceli şiddet" şöleni olarak kurgulanmıştır.

 

İnteraktif Savaş ve Sanal Yurttaş-Asker

Psikolojik operasyonlar, medya yönetimi ve sivil alanın denetimi ("netsavaşı"), topyekun savaştan daha kapsamlı hale gelmiştir.

 

9/11 sonrası ABD ordusu, dış tehdit odaklı yapıdan; hafif, yüksek teknolojili, dünyada her an her yeri vurabilen ve sivil hayatı da kapsayan bir "küresel polis gücüne" (RMA - Askeri İşlerde Devrim) dönüştürülmüştür.

 

Yeni Savaş, Yeni Ordu

Seyirlik savaş yurttaşı afyonlayıp pasif bir izleyici kıldysa; interaktif savaş, yurttaşın enerjisini "interaktif amfetamin" ile doğrudan eyleme yönlendirir.

Yurttaş, tarihsel "yurttaş-asker" idealindeki gibi savaş kararlarında söz sahibi bir siyasi özne değil; aksine, ordu-şirket-medya kompleksi tarafından mikro-düzeyde yönetilen, kimliği içeriden sömürgeleştirilmiş bir askeri ilgi nesnesidir.

 

9/11 Kopuşu ve Ötesi

9/11, felaket filmlerinin (Die Hard, Independence Day, Armageddon) yıllardır işlediği kent yıkımı sahnelerinin gerçeğe dönüşmesiydi. Olay, hem sinematografik görselliğiyle "seyir" kültürünün zirvesini temsil etti hem de ekran ile savaş arasındaki geleneksel ilişkiyi patlatarak yeni bir dönemi başlattı.

 

Devlet ve askeri-medya tesisi, orduyu demokratikleştirip sivilleştirmek yerine; tam aksine sivil alanı yukarıdan aşağıya doğru askerileştirdi.

 

2003 Irak İşgali / Savaş haberlerinin realiti TV ve video oyunu estetiğiyle birleşmesi, izleyiciyi "adrenalin artışı olarak savaş" fantezisine ve katılımcı bir ruh haline soktu.

 

İnteraktif Savaş İçin İyileştirme

Er Ryan'ı Kurtarmak ve Kara Şahin Düştü gibi yapımlar, izleyiciyi kan ve çamur saçılan çatışma sahnelerinin tam ortasına yerleştirir. Kamera nesnel konumunu kaybedip izleyiciyi askerin bedenine sokar.

 

Sivil yayın organlarında otosansür uygulanarak kendi askerlerinin ölümü gizlenir ve "temiz savaş" algısı korunur.

 

Top Gun (1986) mantığı, 2008’de Pentagon desteğiyle çekilen Iron Man filminde zirveye ulaşır. Gerçek silah üreticisi Raytheon’un geliştirdiği askeri dış-iskelet (exoskeleton) teknolojisi ile filmin zırhı arasında kurulan bağ, bedeni askeri bir makineye dönüştürme ve "silahta birinci tekil şahıs olarak ustalaşma" fantezisini besler.

 

İnteraktif savaş, yurttaşı sanal bir savaşçı kılarak silahlandırıyor gibi görünse de gerçekte yurttaşı siyasal karar alma süreçlerinden tamamen yalıtır ve silahsızlandırır. Yurttaş askeri aygıtın bir öznesi değil, nesnesidir.

 

Asker alma söylemi, sadece fiilen orduya yazılma çağrısı olmaktan çıkıp sivil yaşamın geneline yayılan bir kültürel duruma dönüşmüştür.

 

2. Spor ve Askerileştirilmiş Siyasi Yapı Büyük Oyun

1991 / Çöl Fırtınası Harekatı’nın hemen ardından gerçekleştirilen organizasyonda; stadyumun üzerinden uçan F-14 jetleri, ellerinde bayraklarla sahnede yer alan askerler, Whitney Houston’ın marşı ve ABC kanalının yayını "Körfez Savaşı: Şampiyonluk Müsabakası" olarak adlandırması, spor ile askeri retoriğin ilk büyük bütünleşmesini simgeler.

 

Spor ve savaş arasındaki tarihsel ortaklık, yeni yüzyılın "İmparatorluk" mantığıyla güncellenmiştir. Stadyumlar artık sadece müsabaka alanları değil, Humvee'lerin, Apache helikopterlerinin ve jet uçuşlarının sergilendiği birer "yurtseverlik ayini" mekanıdır.

 

2003 / Yayınların askeri gemi USS Preble üzerinden yapılması, skorbordlarda cephedeki askerlerin mesajlarına yer verilmesi, stadyum çevresinin uçuşa kapalı bölge ilan edilerek askeri güvenlik önlemleriyle donatılması, spor alanını doğrudan askeri bir gösteri mekanına çevirmiştir.

 

Antik Yunan’da aethlos (atlet yarışması / savaşçı mücadelesi) kavramından, Eisenhower’ın "Sporun amacı gençleri savaşa hazırlamaktır" fikrine ve Reagan’ın "Spor, savaşa en yakın öldürücü olmayan etkinliktir" sözüne kadar spor-savaş ilişkisi tarihsel bir altyapıya sahiptir.

 

Sıra Dışı İmparatorluk

Michael Hardt ve Antonio Negri'nin İmparatorluk kuramına göre, küresel siyasal yapı artık merkez/çevre veya Birinci Dünya/Üçüncü Dünya karşıtlıklarıyla işlemez. Ulus-devletler, ulusötesi şirketler, NATO/BM gibi yapılar ve STK'lardan oluşan esnek bir matris mevcuttur.

 

Savaş, devletler arası bir çatışmadan ziyade İmparatorluk'un iç istikrarını sağlayan süregiden bir "polis eylemi" ve kendini dönüştürme halini almıştır.

 

Geleneksel Sporlar

Çizgiseldir, hedef ve skora yöneliktir, alan/toprak kazanma ve kolonizasyon metaforlarına dayanır.

 

Sıra Dışı Sporlar

Süreç yönelimlidir, benliği keşif alanı olarak görür, göçebedir. Bedeni makine, mekan ve kültürün organik bir birleşimi (siborg) haline getirir. Spor ile sanat arasındaki sınırları muğlaklaştırır.

 

Georges Bataille'ın çerçevesinden bu durum, şiddetin ve felaket hissinin gündelik bedene dağıtıldığı yeni bir kurban ritüelidir.

 

Bir Oyun Sahası Olarak Savaş Alanı

Survivor, Fear Factor ve özellikle MTV'nin Jackass programları, sınırlarını zorlayan, acı çeken veya kendine işkence eden bedeni popüler bir metaya dönüştürdü.

 

Vin Diesel'in canlandırdığı Xander Cage karakteri, sıra dışı sporlar kültürünün Soğuk Savaş sonrası terörizm motifiyle birleşimidir.

 

Beden artık bir mücadele alanı, bir "Tek Kişilik Ordu"dur.

 

Uçuruma Bakmak

Sıra dışı sporların görsel dili, seyirciyi dışarıdan bir izleyici olmaktan çıkarıp küçük, hafif ve ucuz kameralar (kask kamerası, el kamerası) aracılığıyla tehlike içindeki bedenin yerine ("sanal bir özne") koyar.

 

Aşırı Markalaşma ve Bin Yıllık Ordu?

ABD Deniz Kuvvetleri, Düşman Hattı / Behind Enemy Lines filmine devasa askeri teçhizat ve personel desteği vererek senaryo üzerinde söz sahibi olmuş ve filmi bir askere alma afişi gibi kurgulamıştır.

Donanma, "Hayatınızı Hızlandırın" sloganıyla sinemalarda gösterilen reklamlarda kariyer veya yurtseverlik yerine "vurulma ihtimalinin ve tehlikenin getirdiği heyecanı" öne çıkarmıştır.

 

Ordu, sadece bir meslek değil; logosu spor kıyafetlerine ve Sears koleksiyonlarına basılan, NASCAR ve rodeo takımlarına sponsor olan dolaylı bir tüketim markasına/kimliğine dönüştürülmüştür.

 

3. Naklen Savaş Herkes İçin Acemi Birliği

MTV'deki Real World/Road Rules, TBS'deki War Games, Fox'taki Boot Camp, CBS'teki American Fighter Pilot ve VH1'deki Military Diaries gibi şovlar, ordunun lojistik ve ekipman desteğiyle çekilmiştir.

 

Kişiselleştirmek, Savaşı Depolitize Etmek

1970'li ve 80'li yılların filmleri (Avcı, Kıyamet, Müfreze) savaşı siyasal bir eleştiriden ziyade bireysel bir "iç kriz" veya "varoluşsal dehşet" olarak ele almıştır. Rambo gibi filmler ise savaşı tutsak askerleri kurtarma fantezisine indirgemiştir.

 

Er Ryan'ı Kurtarmak, Kara Şahin Düştü gibi filmlerle birlikte savaşın "neden çıkarıldığı" (politik/stratejik gerekçeleri) tamamen arka plana itilmiştir. Savaşın tek amacı "kendi askerlerimizi ve silah arkadaşlarımızı kurtarmak" haline getirilmiştir.

 

"Askeri kurtarma" anlatısı sayesinde savaş ne kadar kanlı ve vahşi olursa olsun, arkadaşını kurtarmaya çalışan askerin meşruiyeti üzerinden haklı çıkarılmış ve kamusal/siyasal tartışma alanının dışına taşınmıştır.

 

2003 Irak İşgali'nde esir düşen er Jessica Lynch'in kurtarılma hikayesi, Pentagon tarafından miğfer kameralarıyla çekilmiş ve bir Hollywood drama kalıbı (Er Ryan anlatısı) kullanılarak basına sunulmuştur.

 

Reality TV Olarak İliştirme

Aksiyon filmlerinin dev yapımcısı Jerry Bruckheimer (Top Gun, Kara Şahin Düştü) ve Reality TV türünün öncülerinden Bertram van Munster (COPS, The Amazing Race), askeri operasyonları birer kurgusal eğlence şovuna ve propaganda malzemesine dönüştürmüştür.

 

Anlık canlı yayın baskısı (24 saatlik haber çevrimi), derinlemesine analizi, tarihsel bağlamı ve "Neden?" sorusunu ortadan kaldırmıştır.

Gazetecilik çözümsellikten uzaklaşarak tamamen duyusal bir deneyime (çölü geçmek, barut koklamak, gece görüşüyle izlemek) indirgenmiştir. Savaşın stratejik ve insani boyutları silinmiş, mekanizmanın iç işleyişine odaklanılmıştır.

Gazeteciler haberin tarafsız gözlemcisi olmaktan çıkıp hikayenin "kendi yaralarını gösteren", çöldeki zorlu yaşam mücadelesini anlatan birer "sanal asker" haline gelmiştir.

 

Maryland'de ölen muhabirler için düzenlenen askeri tören; savaşı Pentagon'a iliştirilmeden, bağımsız ("tek yanlı") olarak takip ederken ölen onlarca gazeteciyi görmezden gelmiştir.

Tören, gazetecileri iktidarı denetleyen dördüncü güç olarak değil, orduya ve devlet stratejisine hizmet eden askeri personeller gibi konumlandırmıştır.

 

4. Savaş Oyunları

PlayStation 2 konsollarının füze sistemlerinde kullanılabilecek güçte görülüp ihracat kısıtlamasına tabi tutulması, ordunun dron yönlendirmede Xbox ve PlayStation kumandalarından yararlanması veya Raytheon'un oyuncuları işe alması; askeri teknoloji ile tüketici elektroniği arasındaki sınırın kalktığını gösterir.

 

1991'de General Schwarzkopf o dönem Amerikalılara savaşın "bir video oyunu olmadığını" hatırlatmak zorunda hissetmişti. Ancak aradan geçen on iki yılda bu metafor tamamen doğallaşmış ve sivil alanda kabul görmüştür.

21. yüzyıl savaş oyunları sivil zihniyeti militarize eden interaktif birer askeri heyecan gezisine dönüşmüştür.

 

Üç ana unsur olan eğitim, savaş ve askere alma, ekran mantığı içinde birleşmektedir.

 

Eğitim

Geleneksel olarak askeri teknolojilerin zamanla sivil hayata aktarılması beklenirken, burada süreç tam tersine işlemiştir. Ordu, yüksek maliyetli askeri simülatörler yerine piyasadaki ucuz ve gelişmiş ticari oyunları modifiye ederek erlerin ve piyadelerin eğitiminde kullanmıştır. Deniz Piyadeleri, popüler nişancı oyunu Doom'u modifiye ederek "Marine Doom" haline getirmiş ve tekrarlamalı karar almayı öğretmek için kullanmıştır.

Simülatörler artık en alt düzeydeki piyade erlerine kadar yayılmıştır.

 

Savaş

Bu oyunlarda etik, moral veya ideolojik kaygılardan kaçınılır ve kaba güç kullanımına dayalı bir terörle savaş retoriği sunulur. Örneğin, Conflict: Desert Storm oyununun reklamlarındaki alt başlığı şudur: "Diplomatlar Yok. Müzakere Yok. Teslim Olmak Yok."

 

"Oyun zamanı" sürekli bir eylemi öne çıkaran ve etik düşünceyi baskılayan zamansal bir estetiktir.

 

Call of Duty 4 / Oyunun AC-130 Spectre helikopterinden kızılötesi kamerayla ateş açılan "Yukarıdan Ölüm" bölümü, Pentagon'un medyaya dağıttığı gerçek kızılötesi görüntülerle birebir uyuşmaktadır.

 

Asker Alma

Ordu, 2003 yılında E3 fuarında Stryker tugayı askerleri, zırhlı araçlar ve helikopterden sarkan Ulusal Muhafızların katıldığı 500.000 dolarlık devasa bir şovla, geliştirdiği ücretsiz America's Army oyununu tanıtmıştır.

Üretimi üç yıl süren ve 7.5 milyon dolara (normal oyunların üç katı) mal olan bu oyun, ordunun 700 milyon dolarlık reklam bütçesinin bir parçasıdır.

Pentagon'un bir askeri kaydetmek için harcadığı ortalama 15.000 dolarlık maliyet göz önüne alındığında, oyunun yılda 300 asker kazandırması maliyetleri amorti etmesini sağlamaktadır. 2005 yılında orduya yazılanların %40'ı daha önce bu oyunu oynamıştır.

 

Oyundaki gerçeklik / silah sesleri, nefes alışverişleri, hedef menzilleri ve Ft. Benning askeri kampı büyük bir titizlikle ("Triple-A" kalitesinde) canlandırılmıştır. Ancak bu gerçekçilik, savaştaki insan acılarını kapsamaz. Oyuncular vurulduğunda sessizce yere yığılır, cesetler adeta cennete yükseliyormuş gibi kaybolur; çünkü vahşetin açıkça gösterilmesi orduya katılımı zayıflatacaktır.

 

Savaş Oynama

Savaş gösterisi / vurguyu akılcı bir soru olan 'Neden savaşıyoruz?' dan, 'İşte savaşıyoruz!'un baş döndürücü biçimde sergilenmesine kaydırmak için oluşur ve oyun zamanı, yurttaşı, sanal da olsa, 'Nasıl savaşırız?'ın mekanik hazlarıyla bütünleştirir.

 

5. Eğlence Olarak Savaşla Oynamak

Savaşı Satın Almak

11 Eylül sonrası Amerikan dayanışması tüketim çılgınlığına dönüştürülmüştür. Başkan Bush, halka terörizmle başa çıkmanın en iyi yolunun Florida'daki Disney World'e gidip eğlenmek ve dilediğince tüketmek olduğunu tavsiye etmiştir.

 

Vladimir Putin, Jacques Chirac, Saddam Hüseyin ve Usame bin Laden gibi figürlerin konuşan bebekleri ve Crazy Debbie's'in büstleri patlatıldığında kan kırmızı kıvılcımlar saçan "Terörist Kafasını Havaya Uçuran" havai fişekleri yoğun talep görmüştür.

 

2005 yılında Iraklı isyancılar, Amerikan askerini rehin aldıklarını iddia ettikleri bir fotoğraf yayımlamışlardır. Ancak fotoğraftaki askerin aslında Dragon Models şirketine ait ultra-gerçekçi "Cody" aksiyon figürü olduğu ortaya çıkmıştır. Bu olay, gerçek dünya ile savaş oyuncakları arasındaki sınırların tamamen çöktüğünü gösteren çarpıcı bir örnektir.

 

Çember Tamamlanıyor: İstikrarsızlık ve Direniş Noktaları

Ernst Friedrich, 1924 tarihli "Krieg dem Krieg!" (Savaşa Karşı Savaş) adlı ünlü kitabında, çocukların savaş oyuncaklarıyla nasıl eğitildiğini gösterdikten sonra parçalanmış insan bedenleri ve yüzlerin fotoğraflarını yan yana getirerek tam bir "şok terapisi" uygulamıştır. Bu karşı-kültürel girişim daha sonra Naziler tarafından hapse atılarak ve müzesi tahrip edilerek bastırılmıştır.

 

Sanatçılar ve aktivistler, interaktif savaş kültürüne karşı üç ana yöntem geliştirmiştir: Çökertme, Hızlandırma ve Tersine Çevirme.

 

Çökertme

Anne-Marie Schleiner liderliğindeki eylemciler, popüler nişancı oyunu Counter-Strike oyununun kodlarına müdahale ederek sanal duvarlara ve zeminlere barış sloganları yazmış ve kalp resimleri spreylemişlerdir.

 

Joseph De Lappe ordu destekli America’s Army oyununa girerek siber tüfeğini bırakmış ve sohbet satırına Irak'ta ölen gerçek ABD askerlerinin isimlerini, yaşlarını ve ölüm tarihlerini yazmaya başlamıştır.

 

Hızlandırma

Mad dergisi, Bush yönetiminin Irak işgal planları sırasında Star Wars: Attack of the Clones filminden esinlenerek "Gulf Wars II: Clone of the Attack" posterini yayımlayarak halkın savaşla olan sinematik ilişkisini absürtleştirmiştir.

 

Iraklı sanatçı Wafaa Bilal, kendini küçük bir odaya kapatmış ve bilgisayara bağlı sarı boya atan bir paintball silahını internet kullanıcılarının kontrolüne açmıştır

. Web sayfası birinci tekil şahıs nişancı oyun ekranına benzeyen bu projede, Bilal'e karşı internet üzerinden 65.000'den fazla atış yapılmıştır. Bilal, insansız hava aracı saldırısıyla ölen erkek kardeşi ve babasının acısını bu "gerilim" üzerinden dünyaya yansıtmıştır.

 

Tersine Çevirme

Eva ve Franco Mattes, Hollywood tarzı Amerikan propaganda ikonografisini Avrupa Birliği'ne uyarlayarak Kuzey Kore nükleer programı bahanesiyle ABD'nin Çin'i işgal ettiği hayali bir filmin afişini yaymış ve kültürel çifte standartları ortaya koymuştur.

 

Jesse Petrilla’nın popüler Quest for Saddam oyunu, İslami gruplar tarafından hacklenip The Night of Bush Capturing (Bush Avı) oyununa dönüştürülmüştü. Wafaa Bilal bu oyunu değiştirerek kendi yüzünü canlı bomba yeleği giymiş bir karakter olarak oyuna eklemiş ve "Sanal Mücahit" adıyla sergilemiştir.

FBI soruşturmasına ve okul yönetimi tarafından sansüre uğrayan proje, ABD liderini öldürmeyi hedefleyen oyunlar "terörist" sayılırken, diğer ülke liderlerini öldürmeyi hedefleyen batılı oyunların neden normal kabul edildiği sorusunu ortaya koymuştur.

 

Gerçekçilik Gerçekliğe Karşı

Yapay olarak kurgulanan tüketilebilir "gerçekçilik" çabası büyüdükçe, sistem gerçekliğin müdahalesine karşı daha hassas hale gelir.

Aktivistlerin müdahaleleri, bu capillary (kılcal) çatlakları kışkırtarak bütün deneyimi sorgulatan sistemik krizler yaratır.

 

6. Sorgulama

Özel Gösterimlerden Gösterim Sonrasına

Pentagon'un sinemalarda gösterilen 4 dakikalık Enduring Freedom: The Opening Chapter filmi; belgesel, realiti şov ve askeri reklam karışımı yeni nesil tekno-savaş propagandasını temsil eder.

Seyirciden özveri istemez, sadece "gösteri başlıyor" mesajını verir ve insanları sanal olarak güverteye sıçratmayı hedefler.

 

Uzayan işgal, artan ABD askeri kayıpları ve yüz binlerle ifade edilen Iraklı sivil ölümleri (yüksek sivil zayiat raporları), savaşın "hızlı ve heyecanlı bir zafer dansı" olduğu mitini yıkmış; Irak Sendromu kamusal bilince yerleşmiştir.

 

Savaş haberlerinin basındaki oranı %24'ten %4'e gerilemiştir.

İlgisizlik ve azalmaya rağmen askeri-medya kanalları inceltilmiş olarak varlığını sürdürür.

 

Nihayetinde orduyu bir fantezi oyununun ötesine taşıyarak gerçek askeri piyonlara dönüştürmeyen bir bilince ihtiyaç vardır.

Hedef, devlet şiddetini yetkilendiren gücü elinde tutan: sorumluluğun taşıdığı ağırlığın bilincinde olan bir yurttaş... sivil kültür geliştirmek olmalıdır.

… 

15 Haziran 2025 Pazar

Yalçın Küçük - Kir Teorisi - Tekeliyet'te Aydın ve Sanat-Edebiyat

Yalçın Küçük - Kir Teorisi - Tekeliyet'te Aydın ve Sanat-Edebiyat

Yalçın Küçük, B. Sadık Albayrak, Taylan Kara

Doğu Kitabevi, 2018


 

ÖNSÖZLER

Cahilliğin teşhis ve tedavisinde Kir Teorisi

Confessions of an Economic Heretic

 

Yalnızca demokrasi mi, tekeliyet'te bitmeyen ne kalmıştır? İnsana dair bü^ar özelliklerin ve güzelliklerin sona erdiği bir yerdeyiz.

Kir Teorisi'nin temel kaynakları açısından bakarsak, roman bitmiştir. Romanın bittiğini üç büyük yazarla anlıyoruz Bir, Kafka'dır, Dönüşüm, 1915, Kafka, geç kalmıştır onu yazmakta! Dönüşüm'e roman diyebilir misiniz? İki: Cesur Yeni Dünya, 1932, Huxley! Dünya'nın en çok roman sayılan kitabıdır; roman diyebilir misiniz? Roman değildir. Peki, üçüncüsü, Orwell, Hayvan Çiftliği, 1945. Bu üç yazarla, özellikle Kafka'yla ve Huxley'le birlikte dünyada roman bitmiştir. Neden? İkisi de insanı yazmaz. İkisinde de insan yoktur. Bunun kahramanı bir böcektir, öbürünün kahramanı fabrikalardır. Orwell, hayvanları kahraman yapmıştır.

 

İnsan bütün dünyada artık burjuva değil, bilinen bütün tariflerin dışındadır, insan yoktur. İnsan olmadığı yerde, insanların hiç insanı merak elmediği bir zamanda' roman bitmiştir.

 

…emperyalizm ve tekeller bir kâğıdın iki yüzü gibidir

 

Bir nokta şudur, biz, 1963 yılına kadar Avrupalı idil, Avrupa Birliği'ne başvurduk. İslamizm, yobazizm, tarikatlar ve akepe, işte bizi bu karakterimizden, artık kendimiz olan kültür ve ahlakımızdan koparmak için, acımasız bir aşiret savaşı için örgütlendi, saldırıyor, savaştadır.

 

Cumhuriyete düşman kitapları iki kişiyle beraber görüyoruz Ahmet Altan, bir de bu tür romanları tahrik eden Murat Belge'dir. İkisi de babasının çocuğuydu. Çetin Altan hapse girdiği için onun iki çocuğu da bu Cumhuriyet'e düşmandırlar, başka hiçbir özellikleri yoktur.

 

Sadık'ın yazılarını okuduğum zaman, neredeyse kendi yazılarımı mı, Sadık'ın yazılan mı ayırt edemiyorum.

 

2002 - 2007 veya 2008'i aşağı yukarı Tayyip Beyefendinin ve akepe'nin birinci dönemi sayabiliriz. Acemi dönemidir ve 2008'den sonra asıl dönemi, şer'i, gerici ve tam manasıyla bilgisizliğe dayalı, diktatoryal bir hava içinde başka bir dönemi başladı. Bunu en iyi bir şekilde Orta Çağ dönemi olarak söyleyebilirim. Türkiye Orta Çağ'ı yaşadı.

 

…bizdeki cahilleşme İslamlaşmayla beraberdir. Aşağı yukarı 1947'de bütün dünyada Truman doktrini ile başladı.

Orta Çağ, cahilleştirme hapislerle beraber olur. 2007-2008'de aynı şeyi akepe de başlattı.

Trump / Bir tek özelliği var, müthiş bir islam düşmanıdır. İslamın kökünü kazıdı. Suudi Arabistan'da, biliyor: kadınlar sinemaya, maça gitmeye başladı. Türkiye'de de Tayyip Erdoğan büyük bir dönüş yaptı. Yumuşak bir islama döndü.

Yalçın Küçük, 2018

 

Eleştiriyle tarih yazmak ve tarih yapmak

Darlık içinde insan eylemi yoktur; iradesizdir. Zamanı ve mekânı daraltılan insan istemeyi ve elde etmek için harekete geçmeyi, eylemle değiştirmeyi unutmuştur.

 

Pazar mekanizması içinde, insana zararlı süpermarket malları pazarlanma mantığıyla satılarak tükettiriliyor.

…hepsi Tekeliyet düzenine uygun darlık içinde bir insan imal etmek içindir. Artık yalnızca "işaret edileni" gören bir okur-izler kitlesi yaratılmıştır. Darlık içinde insan bu şartlandırmaya boyun eğmiştir.

 

Kir Teorisi, Yalçın Küçük Hocamızın buluşudur. Kitabımızın teorik bölümleri onun eseridir

 

Gerilmiş karnı gecenin (Mustafa Göksoy)

 

Kir Teorisi ortak bir kitaptır; kitabı oluşturan eleştiri ve incelemelerin büyük bölümü daha önce çeşitli internet kanallarında yayınlandı

 

Eleştiri, aklı özgürleştirme eylemidir; özgürleşen aklın iradeyle donanması, hayatı değiştirmek için harekete geçmesi, insanın tarih yapmaya Erişmesidir.

B. Sadık Albayrak, 2017

 

 

Edebiyatla ahmaklaştırma, felsefeyle çökertme

İnsanı kafasından yakaladınız mı, kol ve bacak kolay gelir.

Gramsci

 

Bu toplum edebiyatla ahmaklaşmış, felsefeyle çökertilmiştir.

 

Çöküş biraz da dipnotlarla, atıflarla, binlerce sayfa akademik yazıyla, edebiyatla yaratılan iklimle olmuştur.

Tarihin altın kuralı hiç şaşmaz: Körleştiren körleşir.

Ahmaklaştıranlar ilk önce ahmaklaşır.

 

Bu kitap körleştirenlerin körlüğünü, ahmaklaştıranların ahmaklıklarını teşhir etmektedir.

Özgürleşmek, insanın yakalandığı yerden başlar. İnsan, nereden yakalandıysa oradan özgürleşir. Gövdelerin, bacakların, kolların özgürleşmesi, kafaların kurtulmasına bağlıdır.

 

KİR TEORİSİNE GİRİŞ

…tekelli düzen, bir kendi kendini kirletme ve bir insan aklını yoketme savaşıdır. Tekeller düzeni insanı akılsızlaştırmak, "deraisonner' etmek ve insanı kir içinde yaşamaya alıştırmak için sürekli bir savaş halidir.

 

Bir Kir Teorisi

"kir" teorisinin açılımına, Gonçarov'u, yeniden okumayı önererek, başlamak istiyorum.

 

Oblomov'u yeniden ve en kısa ölçülerde özetlemek zorunluluğunu duyuyorum. Çok ünlüdür, ancak büyük bir edebi değer taşıdığım düşülmemek gerekiyor, edebi yazıcılıkta, bizim Ahmet Mithat Efendi'den pek az ileridedir.

 

Romanın başında, Oblomov, kalabalık ve büyük bir konağın dairesinde, köylülerinden gelen paralarla, kurnaz ve yaşlı uşağı Zahar ile, yine de, bir "yaşam" sürdürmektedir, Ancak romanın sonuna doğru, buradan da düşmekte, başka bir yere kiraya çıkmakta, bir izbede, evsahibesi ilkel ve dul ile, bir kir batağında büyük bir "mutluluğu" sürdürmektedir. Oblomov'un bize öğrettiği, asalak sınıfların tembelliği değil, insanoğlu'nun da tıpkı, piçleşen bitkiler ve soyunu yitiren köpekler türünden yozlaşabildikleridir.

 

Soğuk Savaş'ta en yoğun operasyonlar Hollywood'a yönelik oluyor.

 

Lekelemek için yazarların, sanatçıların seçilmesi şaşırtıcı değildir. Yazarlar, sanatçılar, bilim adamları ve eğitimciler, demokrasiden nefret edenlerin ilk hedefleridir.

 

İonesco, tekeller düzencinin yarattığı tipleri çok iyi gösteriyordu; tekil bilgileri genel ve koyu aptallıklarının maskesidir.

 

…saptamalarıma göre, eytivi, star tivi ve kendilerinin entivi dedikleri benim "natava" tabir ettiğim tivi, tümüyle Amerikan kadroları tarafından yönetiliyorlar.

Bunlar / kir saçan aletlerdir.

 

Sevda Demirel, Tanju Çolak, Metin Ağır (Kaçan) vs.

İnsanlarımız, pisliğe battıkça, kire bulandıkça, daha doğrusu vücut halinde kir oldukları zaman, yükseliyorlar. Yükselmek için sadece kirlenmek gerekiyor. Beğenilmek için yalnızca pis olmak yetiyor. İnsanlarımız mutlu olmak için sadece pisleri görmek İstiyor ve kir'i yüksek tutuyor.

 

Demirel ile şapka

Şapka, Demirel'e ait olunca, ülkemizin siyasal tarihinde, tabansızlığı, sözünün sahibi olmamayı ve dirençsizliği temsil ediyor.

Demirel, pek az rastlanır, çocuk-sevgisiz bir insan'dır.

Deniz, Hüseyin ve Yusuf

…idam kararı Anayasa Mahkemesinden dönmesine karşın, Demirel'in aşın gayretkeşliği ile verilen oyların sonucunda, öldürülmüşlerdir.

Demirel'in uzun başbakanlıkları dönelinde hiçbir af yasası çıkmamıştır.

İşte Tanrı'nın kendisinden çocuk esirgediği, işte hiçbir çocuğa sevgiyle yaklaşmamış, işte gül türü üç çocuğu ipe yollarken büyük mutluluk duymuş, işte hiçbir dilde "af' sözcüğünü bilmeyen bir kimseye, bu sadist medyanın, "baba" demesi, baba sözcüğünü bozmak anlamına gelmektedir.

 

Dil, insanoğlunun mucizevi bir soyutlamasıdır. Bir halk ne kadar soyutlayabiliyorsa ve bir dil ne kadar nüans verebiliyorsa, o dil o kadar güzeldir.

 

Tekellerin bu hamamböceklerini beslemesi, hayatta tutması bile büyük bir karşılıktır.

Saussure'ün katkısını, insan düşüncesi için bir kanser sayıyorum

Saussure'de bu var, Saussure'ün ünlü önermelerinden birisi / dil ve düşüncenin bir sayfanın iki yüzü olmaları üzerinedir; diğer yüze dokunmadan bir yüzü kesip çıkarmak mümkün değildir.

Defter'deki dil perişanlığım bir darbe yemiş veya aşırı ölçüde kir tutmuş beyinlerinin ürünü olduğunu görebiliyorum.

 

Batı, aynı zamanda, Aydınlanma Çağıdır.

Ey Solcu, aydınlanmacı yazar ve filozofların hepsi materyalisttir.

Aydınlanma Çağı Batı'da ay tutulmasını yaşamaktadır.

Aydınlanmacı Batı, senin halâ hazinen'dir.

Buna karşı çıkan hamamböceklerinin hepsi, Dünya Bankası ile Para Fonu'nun helalarından besleniyorlar.

 

Nurdan Gürbilek'in, mırıltıya methiye yazması, güzele düşman ve kir'e âşık olmasından ileri geliyor. /

Gürbilek, bir Latife Tekin hayranıdır ve Tekin'in yazmayarak mırıldandığını ileri sürerek büyük haz almaktadır.

 

Demirel'in başbakanlığıyla başlayan dönem, belki 1966 başlangıcıdır, ülkemizde bir "otuz yıllık iç savaşlar" dönemidir.

Defter, bu kir düzeninin kanalizasyonlarından birisidir.

 

Walt Disney / Çıkışı ile sosyalizmin yükselişi arasında bir denklik var.

Ariel Dorfman, Armand Mattelart'ın Türkçeye Emperyalist Kültür Sanayi ve Walt Disney, adıyla çevrilen kitabında bu düşünceyi doğrulayan, Disney çizgi filmlerinin kapitalist ideolojiyi nasıl meşrulaştırdığını sergileyen ayrıntılı incelemeler var.

 

Trafik Canavarı" ya da "Enflasyon Canavarı", emekçi halkın sırtındaki sülük oligarkları kamufle etmek için, tekellerin tellaklarının buldukları sözlerdir.

Ey Solcu, toplumsal ve sınıfsal olayları, hayvanlarla açıklayanların kendileri hayvandır.

 

Erdal İnönü, aptallığa vurarak, ülkemizdeki ilk Amerikan burslusu ve "Morrison" adıyla tanınan Demirel’i, en yıprandığı zamanda, başbakanlık koltuğuna oturtan adamdır ve Madam Çiller'e, muhtemelen Amerikan yurttaşı olduğunu bilerek, yine başbakanlık koltuğunu sunan yaratıktır.

 

2002-2017: Bir Karanlık Tarih

İslamlaşma & Cahilleşme & Kirlenme

1947 yılında bir Amerikan donanması İstanbul'a gelmişti / İsrael 1948 yılında kurulmuştur.

 

Truman Doktrini'nden hemen sonra Türk Ordusu'na eğitim vermiş, en yeni silahları sağlamıştır. Amerika'da eğitime gitmeyen subayımız kalmadı

…şimdi, Suriye’de Amerika ne yapıyor ve yaptığı şudur, Kürtlere, yepyeni silahlar ve çok ciddi eğitim vermektedir. Kürtleri hem silahlandırmakta ve hem de eğitmektedir.

 

Profesör Albert Wohlstetter bir stratejisttir, ancak Amerika Birleşik Devletleri'nde darbe mühendisi olarak bertiyordu. Gider, inceler ve gittiği yerde bir darbe olması kesindir. 1979 başlarında Türkiye'ye geldi

Evren, 12 Eylül 1980 ihtilalini yaptı. İslamcıdır ve İslam'ı Türkiye'ye Silahlı Kuvvetler getirdi.

 

Kenan Evren de Yahudi kökenlidir ve Hilmi Özkök türünden, Manisalıdır. Manisa, Yahudileri ile ünlüdür, tabii Yahudi Kökenli olma ihtimali yüksektir.

 

Binali Bey, Amerika'da, Fareed Zhakaria ile konuşmuşla

Ferit Zekeriya, çok açık olarak, Wasnington' da Hükümet, 15 Temmuz'a inanmamaktadır, demektedir. Washington için ortada bir darbe yoktur, diyorlar. Merkel de ayrıca Almanya açısından bunu söylediler. Demek ki, 15 Temmuz'da bir darbe olmamıştı ve yok olmuştur.

 

1977 yılında "terörist" Menahem Begin Likud Partisi adıyla, İsrael'de, hükümete geldi. Şiddetin ve Yahudi şeriatı iktidarıdır.

1978 yılında, Papa İkinci Jean Paul dönemi başladı ve aydınlanmaya karşı savaş açtı. Katolizm'in Hıristiyan şeriatına döndüğü yıldır.

1980 yılında Türkiye'de Kenan Evren başkanlığında, darbe yapıldı. Orgeneral Evren, İbrani asıllıdır ve Türkiye'de "islam altın çağı" başlıyordu. Orgeneral Turgut Sunalp liderliğinde Likud tipi bir parti kuruldu. İç içedirler.

 

İbrani asıl müslümanların kapısındayız.

 

Akepe, bir Likud'dur.

Her ikisi de bir emekçi karşıtıdır. Aşırı Batı ve Amerika yanlısıdırlar.

 

Akepe'yi, Nasuhi Güngör'ün kitabına göre, "Yenilikçi Hareket" Gülen ile bir avuç Refah Partililer, birlikte kurdular.

Kılıçdaroğlu'nun Yahudi olduğundan hiç kuşku duyamıyoruz. Bir "Karay" yahudisi'dir.

Soyadları Kara Bulut idi, değiştirdiler

 

"Kara" okumak anlamında bir fildir. Yahudi dilinde bunlara "Karaim" diyorlar, "Karalar" anlamındadır, çoğuldur ve biz ise "Karay" diyoruz, Ruslar da öyle diyorlar. "Bulut" ise İbrani'de "Arman" sözcüğüdür

 

BİRİNCİ BÖLÜM

KİR'Lİ EDEBİYAT

Küçük burjuva edebiyatı tarih bilincinden yoksundur.

Zamanı an'da takılıp kalmıştır. Geçmişinden nefret eder, geleceğinden umutsuzdur, bütün gücüyle an'ı yakalamaya ve yaşamaya odaklanmıştır.

Küçük burjuva edebiyatı estetik bayağılığını, kurgu yoksulluğunu "anlatı" adı verilen bir tür icat ederek gizlemeye çalışır.

 

Burjuvanın sanat sevicisi olarak portresi

12 Mart Darbesiyle, neredeyse aynı günlerde, 12 büyük sermayedarın imzaladıkları bir protokolle burjuvazinin en önemli örgütlerinden TÜSİAD’ın kuruluşu ilan edilir. Aynı yıllarda Nejat Eczaabaşı'nın öncülüğünde bir başka sermaye örgütü daha kurulur; İKSV

 

En büyük devletçi bunlardır. Hapishanelerine kapattıkları sosyalistleri devlet düşmanı ve yıkıcısı olmakla suçlarlar. En büyük devlet düşmanı bunlardır; devletin ekonomiden elini çekmesini savunurlar, bütün devlet mallarım özelleştirme adı altında mülkiyetlerine geçirmeyi becermişlerdir. Polis ve asker maaşlarını, rektör ve profesör ücretlerini ödemek için vergiyi halktan toplarlar. Sonra bunları ücretini ödettikleri halkın üstüne salarlar. Satılan devlet mallarını özelleştirmek için krediyi devlet bankasından alırlar.

 

İş çevirirken, yıkımın altında kalacaklara teskin edici, göz boyayıcı işlere ihtiyaç vardır. Bunu da sanattan daha iyi ne yapabilir.

 

(12 Eylül’den sonra) toplumcu gerçekçiliğe karşı bireyciliği, "gerçeküstücülüğü", bunalım edebiyatını, yapısalcılığı, biçimciliği savunan kültür sanat dergileri de sahneye çıktı.

Hürriyet Gösteri dergisi

Gösteri'nin başında, 35 yıldır Doğan Hızlan vardır. D. Hızlan, aynı zamanda, piyasa edebiyatının ödül mekanizmasının da başındadır. Her yıl on beşten fazla edebiyat yarışmasında jüri başkanlığı yapmaktadır.

Gösteri için şunu da ekleyebiliriz; bu bayağılaşmanın propagandisti olarak misyonunu başarıyla yerine getirmiştir ve adları bile düzeysizlik çağrışımı yüklü, Ot, Kafa, Bavul, Cins, Sabitfikir, Hayvan vs. dergilerine dağılarak üç aylık aralarla inzivaya çekilmiştir.

Genellikle melankolik bir yitmişlik içinde çırpınan kalemlerin doldurduğu bu dergilerin sayfaları da, kapkara, gri ya da çamur renklidir. Melankolik yazı, bu koyuluğun içinde belirir ve çıkışsızlığı imleyen karanlığın içinde boğulur.

 

Yarın’dan Adam Sanat ve Notos’a bir tipoloji: Semih Gümüş

2005'e kadar, 20 yıl yayınım sürdüren Adam Sanat'tan, bugün piyasa edebiyatının en önemli belirleyicilerinden Semih Gümüş çıkmıştır.

Notos, günümüzün tipik piyasa edebiyatı dergilerinden biridir. Temel işlevini, toplumcu gerçekçi edebiyatı karalamak, silmek, bireyci ve bayağı piyasa edebiyatıın yüceltmek olarak tanımlayabiliriz.

Yalçın Küçük'ün "Küfür Romanları" kitabıyla kategorize ettiği edebiyatın yayınlanması, pazarlanması ve starlaştırılmasında Adam Yayınları'nın, Sanat dergisinin yazarlarının büyük katkısı vardır.

 

Gerçekçi edebiyatın etkisizleştirilerek bireyci ve biçimci edebiyatın egemen olmasında Yeni Gündem'in ve İletişim Yayınları'nın kilit bir rolü vardır.

…

 

Dün "doğuyu bombalamak lazım" diyen Tuğba Ekinci isimli şahısla Radikal'de söyleşi yapan Armağan Çağlayan bir süre sonra Ot Dergisi'nde hümanizm, duyarlılık vs. yazabilir.

 

Yıllarca holding hasırımda yazanlar neden 3-5 bin kişinin ancak okuduğu bu dergilerde yazar? Ya da bu dergide yazdıklarını niçin ana akım gazetelerdeki köşelerinde veya milyonlarca seyircisi olan programlarda hiç dile getirmezler? Çünkü "solculuk yapmak" ile yaşam, onlar için keskin sınırlarla ayrılmıştır. Normal yaşamlarında kapitalizmin bütün konforlarını yaşarken, bu tür dergilerde yazarak kendilerine haysiyet edinmektedirler.

 

…reçete çok basittir.

Kapağa Suruç Katliamı’nı, arka sayfaya Didem Madak’ın bir şiirini koyarsan ara sayfalan Radikal Gazetesi yapabilirsin. Okura adı olmayan bir Taraf Gazetesi, tanımlanmamış bir Radikal 2 okutmak istersen kapağa bir Nâzım Hikmet arkaya bir Nilgün Marmara koymalısın...

 

Yeni başlayanlar için edebiyat ödülleri

Türkiye’de edebiyat ödüllerine gelen dosyalar okunmaz. Bu benim kişisel hezeyanım değil yıllarca jüri üyeliği yapmış kişilerin kendi beyanlarıdır.

 

Türkiye’de edebiyat ödüllerinin çok büyük bir çoğunluğu toplam 5-10 kişinin mutlak kontrolü altındadır.

 

Sadece Doğan Hızlan bir yılda tam 16 (on altı) edebiyat ödülünde jüri üyesidir.

 

Ödül vermede esas ve en önemli ölçütlerden birisi amiyane tabirle “ahbap çavuş ilişkisi”dir.

 

Yunus Nadi Ödülleri'ni son 15 yılda 12 kez Can Yayınları almıştır; jürideki 5 yazarın 4'ü Can yayınlarının yazarları, bunlardan birisi de editörüdür.

 

Can Yayınlarının editörü Faruk Duman'ın jüri üyesi olduğu kurul 2014 yılında Başar Başarır'a Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü vermiştir. Hemen ertesi yıl Dünya Kitap Ödülü'nü ise Faruk Duman alır, bu kez jüride ise Başar Başarır vardır.

 

Yazar Kaan Turhan, 2014 yılında Şakir Şırıldak Şiir Yarışması adlı SAHTE bir şiir yarışması düzenlemişti.

Bu sahte şiir yarışmasına tam 80 (seksen) şair katılır. Bu şairlerin arasında PEN üyesi olanlar da vardır.

 

Kültür Bakanlığı'nın örtülü ödeneğini dağıtması için gizlice görevlendirilen kurul üyesi kişi, şeffaflığın öneminden söz ediyor!

Cumhurbaşkanlığı uçağından inmeyen, iktidarın kahvaltısından çıkmayan eleştirmen, entelektüelin iktidara mesafesinden söz ediyor!

Jüri üyesi olduğu yarışmada oğluna ödül veren şair, edebiyat ödüllerindeki torpillerden yakmıyor!

…

 

2000'ler şiirinin birinci niteliği, korkak bir ben'in şiiri oluşu ise, ikinci niteliği de bu ben'in kim olduğunun belirsiz oluşudur.

…toplumsal koordinatlardan yoksun birinin kimliğini belirli biçimde anlamamız mümkün değildir.

 

2000'ler şiiri, büyük ölçüde kendinden nefret eden bir öznenin şiiridir. Doğmuş olmaktan pişman olduğunu söyler. Şiirlerde en çok kullanılan sözcüklerden biri ölüm'dür.

 

İnsanı zavallılaştırmada, küçültmede birbirleriyle yarışıyorlar.

 

Korku kekelemesi, akıl kekelemesine, mantık çöküntüsüne evrilmektedir.

Dinsel kavram ve imajlar bu şiiri sarmıştır

 

90'larda şiirin apolitikleşerek özgürleştiğini söyleyenler, 2000'lerde bütünüyle edebiyat dünyasına hâkim oldular.

…

 

Ölmüşük de habarımız yok ya da Öykü Gazetesi’nin hikâyeleri

Bu metinlerin yazarları ve gazetenin editörleri, öykünün her şeyden önce bir edebi dil gerektirdiğini unutmuş görünüyorlar. Günlük dille öykü yazıyorlar; her şeyi "bir şekilde" halletmek istiyorlar.

…

 

Klişe laflar vardır:

-Yazarın çağma tanıklığı...

-Katmanlı dil...

-Yazarın kendi içine yaptığı yolculuk...

 

Encounter

Derginin yazarları arasında Bertrand Russell, Arthur Koestler, Issiah Berlin, İgnazio Silone, Jose Louis Borges, Vladimir Nabokov, Hannah Arendt vardı. Bugünün nitelemesiyle "sol liberal" bir yayın politikası izleyen derginin kırmızıçizgisi, ABD'nin hiçbir konuda eleştirilmemesiydi.

Osman Çutsay'ın deyişiyle "Belgeli Birikim Gericiliği", ülkemizde devrimci sosyalizmi çökertmek için Encounter'in bile yapamadığını yapmıştır.

CİA, gerçekçi olmayan bir edebiyatı ve sanatı destekliyordu. Çünkü gerçekçilik izleyicide eleştirel bilinci uyandırıyordu.

 

Soğuk Savaşın kültürel cephesi, kapitalizme karşı mücadelede insanlığı kafada silahsızlandırmıştır. Ufku kapitalizmden ötesine kapalı bir düşünürler ve sanatçılar kuşağı ortaya çıkmıştır.

 

Dünyayı sömürü cehennemi yapan sermaye, kültürü de insanın bütün kurtuluş umutlarını yok eden bir bayağılık labirentine çevirmiştir.

…

 

(Jeremy Stubbs)

Heidegger, elinin tersiyle yaptığı aşağılayıcı jestle, teknoloji ve bilimleri, Varlık'ı anlamaktan oluşan büyük projeden uzaklaştırır. Derrida, batı düşüncesinin kalbinde, varsayılan kesinlik arayışını redderek Heidegger'in düşüncesini devam ettirir. Lacan'daki "epistemolojik kopma" psikanaliste, biyolojinin ya da bugün bizim nöroloji dediğimiz bilimin rolünü göz ardı etme iznini verir; bu artık kendini sadece Sembolik'e adamak içindir.

…

 

Bilgisiz, inançsız, kitaptan ve insanlıktan nasibini almamış bir kuşak; kindar ve dindar. İktidarı ele geçirdiler

 

Türkiye'de egemen sınıfın Nâzım Hikmet, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Arif Damar'ı ve birçok toplumcu yazarı hapse atması, edebiyatın ideoloji ve politika üretiminde ve yaygınlaştırmada etkili işlevinin çok iyi bilindiğini gösterir.

 

Küçük burjuva edebiyatı gerçekçiliğe düşmandır.

Küçük burjuva edebiyatı tarih bilincinden yoksundur. Zamanı an'da takılıp kalmıştır. Geçmişinden nefret eder, geleceğinden umutsuzdur, bütün gücüyle an'ı yakalamaya ve yaşamaya odaklanmıştır.

 

Akılcı eleştiri, yargılama ve değerlendirme ölçütlerinin yıkımı demek olan post- modem sanatta bayağılık bir estetik kategori haline getirilmiş bulunuyor. Piyasanın bütün insani değerleri sıfırlayan mantığı estetiğe de uyarlanmıştır.

 

AYDINSIZLAŞMA

…üç aydın okulu oldu; bunlara jakoben aydınlar, narodnik aydınlar ve jön Türkler diyoruz.

 

…kaç aydın, şöhreti, tekmeleyebilir ve ayağından bağlıdır, şöhrete tekme, darağacı'nda boyunda ilmik, sandalyeyi tekmelemekten daha zordur.

 

Hapishaneler, "istemek" fiilini unutturma kamplarıdır.

Tekeliyet, bir hapishanedir.

Akape'yi tekeller çıkardı. Akepe Türkiye'yi tarihinin en büyük hapishanesi yaptı.

Bu küçük dünyada en sahte olan ise Nobel Ödül'leridir.

Olanlara değil, olmayanlara verilmektedir. Edebiyat ödülü veriyorlarsa, orada edebiyat yoktur, demek istiyorlar.

 

Sartre ve Russell'in "aydın" sahnesini tutmaları ise, Soğuk Savaş'ın ateşinin yükseldiği zamandadır

 

Türkiye'nin üniversiteleri, savcılardan daha yasakçıdırlar.

 

Jakobenler mi, gelmeseler, Büyük Ekim Devrimi'ni düşünemeyiz. Narodnik aydını gözümüzün önüne getirmezsek, daha sonraki hiçbir Rus aydınını anlayamayız.

Jön Türk aydın olmasaydı, Cumhuriyet Devrimi olamazdı; bunlar, Halide'dir, Cavit'tir, Doktor Nâzım'dır, Kemal'dir ve pek çok Kemal'dirler

 

Yeni bir Cumhuriyet için

Yaban'da, inkılâpçı aydın Ahmet Celâl, Kurtuluş mücadelesi karşısında hiçbir duyarlılık göstermeyen köylülere öfkeyle soruyordu:

İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa'dan yana olmaz?

-           Biz Türk değiliz ki, beyim.

-           Ya nesiniz?

-           Biz İslâmız, elhamdülillâh... O senin dediklerin Haymana'da yaşarlar."

Yüz yıl sonra, bu köylülerin torunları, "insan Türk olur da, nasıl Cumhuriyet'ten yana olmaz?" sorusuna benzer bir cevap verdiler. Bir millet değil, cemaat; halk değil, tebaa olduklarını ilan ettiler.

 

Otuzlu yıllarda, Kadro dergisi benzeri, cumhuriyetin erken başlayan çürümesini ve çöküşünü durdurma girişimleri vardır.

Köy Enstitüleriyle, Anadolu'yu ceha­letten kurtaracak ve halkı yurttaşa dönüştürecek aydınlanma tohumlan ekilmiştir.

 

12 Mart Darbesi, en büyük yıkımı aydınlar üzerinde yaptı. Edebiyatımızın gerçekçilikten, biçimciliğe ve burjuva bireyciliğine kaymasının koşulları hazırlandı. 70'lerde iç savaş tırmandırıldı, ilk kurbanları aydınlar oldu.

…

 

Kar romanı en bayağı siyasal şablonların, en klişe karikatür karakterlerin, en kaba sol düşmanlığının hiçbir özen gösterilmeden olduğu gibi okurun kafasına boca edildiği bir Siyasal İslam güzellemesidir.

 

Cumhuriyetçi, Atatürkçü, Kemalist kitlelerin düşünsel önderleri Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi yazarlar sırayla katledildi.

Bu bir dönüştürmedir. Bugün, sağdan sola siyasal yelpazenin değişik yerlerinde duran A. T. Kışlalı, U. Mumcu, B. Üçok, Türkan Saylan, N. Hablemitoğlu gibi aydınların boşalttığı yerlere Celal Şengör ve İlber Ortaylı gibi yazarlar konumlanmıştır.

 

Bir an düşünün:

U. Mumcu'nun F. Gülen'i övdüğü bir satır, bir cümle, bir yazı ya da bir ima var mıdır?

A. T. Kışlalı'nın böyle bir şey yaptığını aklınıza getirebilir misiniz?

…

 

Mustafa Armağan adlı kişinin Atatürk ile ilgili hakaretlerine İ. Ortaylı şöyle yanıt verir:

"Herif kendine göre tarihi çarpıtıyor. Bunlar cahil adamlar, ne bilirler tarihi. Bir bok bildikleri yok. Ne okuyacak ne bilecek. Allah'ın hödüğü suratına baksan halde turp sattırmazsın."  

Cumhuriyetçi kitleler de bu sözleri alkışlamaktadır. Ancak burada "küçük" birkaç ayrıntı vardır.

İ. Ortaylı "hödük", "cahil", "bir b.k bilmeyen", "pazarda turp bile satamayacak adam" dediği bu kişiyle birlikte "Resmi Tarih Yalanları" ve "Tarihin Sınırlarına Yolculuk" adlı iki kitap yazmıştır.

Ayrıca İ. Ortaylı, "Gelenekten Geleceğe" adlı kitabının önsözünde, "hödük", "cahil", "bir b.k bilmeyen" ve "pazarda turp bile satamayacak adama", "Dostum Mustafa Armağan" diye hitap eder.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KİR’Lİ PORTRELER

 

Haklı doğmuş kılavuzlar, kargalar, burunlar ve Etyen Mahçupyan, Baskın Oran, Fuat Keyman ve Nilüfer Göle

 

E. Mahçupyan Zaman gazetesinde "Bu adamı beğeniyorum vesse¬lam" başlıklı yazısında meşhur G. Soros hakkında şunları yazmıştır:

"[B]ir işadamının servetini demokratlaşma ve özgürleşme gibi amaç¬lara hasretmesi dünyanın hiçbir yanında kolay değil.

 

E. Mahçupyan, 1994'ten beri "İslami duyarlılığı ağır basan" partilere oy verdiğini hiç saklamamıştır.

Bir diğer söyleşisinde ise oyunu 11 kez AKP’ye verdiğini açıklamıştır.

Bu desteği karşılıksız kalmamış, ödülünü almış ve "başbakan başdanışmanlığına kadar "yükseltilmiştir".

 

Baskın Oran / AKP Ergenekon konusunda çok sağlam bir siyasi irade sergiledi.

 

Fuat Keyman / Keyman, 2010 yılında bir sempozyumda "Türkiye'nin 2012-2017 yılları arasında AB’ye tam üye olacağını düşündüğünü" söylemiştir.

Ne muazzam bir ileri görüşlülük!

 

Nilüfer Göle / burka ile ilgili sorulan bir soruya şu yanıtı vermiş: "Burka azınlığın gücü, modernitenin aydınlık dünyasından kopuş. Gölgeyi, karanlığı hatırlatıyor bana. Ne güzel!"

 

Gündüz Vassaf / Vassafın yazdıklarına göre neredeyse herkes, her şey totaliterdir.

Cehenneme Övgü kitabında "totaliter" sözcüğü tam 120 kez geçmektedir.

G. Vassaf adeta bir "totaliterlik dedektörü"dür; hiç fark etmediğiniz yerlerdeki "gizli totaliterliklerinizi anında teşhis eder. G. Vassaf her yerde totalitarizm görür ama en çok da egemenlere karşı mücadele edenlerde görür.

 

Karşısında tankı, topu, tüfeği, yüz binlerce askeri olan bir ordu varken G. Vassaf'm gözleri şiddet diye tanka taş atan çocuğu görür. Sistematik bir şekilde örgütlenmiş devasa bir kurumsal gücü değil ama çocuğun elindeki taşın şiddetini yazar. Olur da eğer yazarsa, ikisi birbirine denkmiş gibi ele alır, ikisini birden mahkûm eder.

 

Vassaf uydurmaktadır.

Hiçbir şey bilmediği bir konuda kara bir cehalet içinde yorum yapmakta, ahkam kesmektedir.

 

Bir liberal için antisovyetik olmamak, kimliğinde büyük bir eksikliktir.

Cumhuriyet Gazetesi'nin tutuklu yazar ve gazetecileri için yazdığı mektupta tek bir satırda bile tutuklayanları eleştirmemesi büyük bir başarıdır.

 

Yalçın Küçük'ün yeni kitabı Çıkış 2 ile şunu biliyoruz; Boğaziçi Üniversitesi, en büyük korkusu Atatürk ve Cumhuriyet Türkiye'si olan akademisyenler ve yazarlar yetiştirme yuvasıdır.

 

Gericiliğin Gündüz Vassaf eliyle tekrarlanan bir başka klişesi de 27 Mayıs ile 12 Mart ve 12 Eylül'ü özdeşleştirme politikasıdır. Bu üçünü, biçimsel olarak askeri darbe benzerliğinde, niteliksel olarak da ortaklaştırmaya çalışırlar. 27 Mayıs'ın AKP benzeri bir DP diktatörlüğünü yıktığını ve burjuva demokratik devrimin son halkası olduğunu toplumsal bilinçten kazımaya çalışırlar.

 

Nuray Mert / "Evrim teorisi de, adından da anlaşılacağı gibi bir 'teori'dir, yani varsayımdır."

Nuray Mert, Kadir Mısıroğlu'ndan çok mu uzaktadır?

Burada evrim teorisini falan tartışmayacağım. Profesör doktor titri olan Nuray Mert, "teori" ile "varsayım" arasındaki farkın ne olduğunu bilmiyor. Prof. Dr. Nuray Mert, "teori" sözcüğünü "herkesin aklına gelen ilk şeyi kafasına göre sallaması" zannediyor.

 

Ali Nesin, referandumdaki kararın hukuksuz olduğunu kendisi de kabul etmektedir, ama "susun ses çıkarmayın" demektedir.

Şaka değil, Ali Nesin, "yetmez ama evet" diyerek ülkeyi bir iç savaştan kurtarmış! Kurtarmasa kim bilir ne halde olurduk!

Ali Nesin'den Aziz Nesin çıkmaz, çıkamaz; ama Ali Nesin'den 3 tane Baskın Oran, 2 tane Ufuk Uras, sınırsız Nuray Mert çıkar.

 

"Yetmez ama evet" sloganıyla tanıştığımız son anayasa referandumu ile ilgili olarak Fatsa eski belediye başkam Fikri Sönmez'in oğlu Naci Sönmez evet oyu vereceğini açıklamıştı.

 

Ahmaklaştıranlar, ilk önce ahmaklaşır.

 

Ünsal Oskay'ın Roman ve Etik kitabı, O. Pamuk yazıcılığının roman ve etik anlayışı açısından nasıl geçersiz olduğunu, sistemin ahlakını yeniden üreterek nasıl pekiştirdiğini görmemizi sağlayan bilgiler içeriyor. Kendisini geçersizleştiren bir kitaba O. Pamuk'un bundan hiç yüksünmeksizin sunuş yazmasından daha tuhaf ne olabilir?

 

Roman ve Etik kitabı, Ünsal Oskay'ın ölümünden sonra yayınlanmış bir çalışması. Bir anlamda yazarın vasiyet kitabı olarak okunabilir. O. Pamuk gibi, kitabın tezlerine bütünüyle karşıt bir yazarın bu vasiyet kitabına sunuş yazması, kültürün ve edebiyatın piyasalaşma sürecinde geldiği durumu gösteren tipik bir örnektir.

 

Murat Belge, Ömer Laçiner, Baskın Oran, Oral Çalışlar, Ufuk Uras, Ahmet İnsel...

Bu grubun neredeyse yansı, Fethullahçıların düzenlediği Abant toplantılarının değişmez konuşmacısı oldular.

Nurettin Veren'in ifadesine göre Abant toplantılarına katılanlara, zarf içinde 2-3 bin dolar verilmekteydi.

 

Yazdığı sayısız yazıyla yıllarca AKP'yi destekleyen M. Belge…

 

E. Kongar’ın edebi değerlendirmelerinin ‘Vektörel toplamı” sıfırdır.

…değerlendirmelerin içeriği bir yana en önemli sorunu yönsüz olmalarıdır.

 

Piyasa “deştirmeni”, eleştirmen değil, çok satan kitaplar için bir “talep yaratma memuru”dur.

 

Akp diktatörlüğü öküzün boynuzlarında değil, Koç, Sabancı, Ülker türünden tekellerin omuzunda yükselmektedir. Burjuvanın bırakın "demokrat ve uygar" olmasını, insan olup olmadığını tartışmamız gerekmektedir.

 

Eyüp Can, bu büyük yetenek, yarın Zaman gazetesinin ya da Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni olabilir. Buna kim şaşırabilir? Eyüp Can'ın bu gazetelerin genel yayın yönetmenlerinden ne eksiği vardır? Tam tersine sağcı olduğunu hiç inkâr etmeden yıllarca "özgürlükçü solcu" bir gazeteyi çıkarmış ve bu gazeteyi sol diye başarıyla satmıştır.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

KİR’Lİ ELEŞTİRİ

…cahilleşme, eninde-sonunda bir "darbe" ve bir "mektep" işidir. "İmam-Hatip" mektepleri gereklidir ve en çok İmam-Hatip açan Süleyman Demirel'dir.

"12 Eylül" ve darbe ile "İslamlaşma" bir arada geldiler.

 

Akif in çok yakını, Profesör Emin Erişirgil, "Mehmet Akif, yalnız Batı uygarlığını değil, Doğu uygarlığım da sevmez" demişti ve doğrudur, ancak pek eksiktir. Doğrusu "bilmez" olmalıdır.

Ve bildikleri çok azdır çünkü olağanüstü tembeldir, Kahire'de iş verdiler, Üniversite'de hoca yaptılar, öğrencileri Mısırlı'ydı ve Arapça bilmiyordu, yıllardır öğrenmemişti; demek "Kuran" çevirisi bir hikâyedir.

 

Kerime Nadir / romanlarının toplam satışının beş milyonu bulduğunu biliyoruz.

 

Gorki'nin formülasyonu şudur ve temeldir.

"Ama eğer, yazar o tek bir bakkal, memur ya da dişçiyi, yirmi, otuz ya da hatta yüz bakkalın, memur ya da işçinin sınıfsal özelliklerinin, alışkanlıklarının, tavır, hareket, inanç ve konuşma biçiminin en özgün örneklerini sergilemişse, bu özellikler tek bir bakkal, memur ya da işçinin kişiliğini özetleyebilmiş, toplayabilmişse, bir tip yaratmış demektir, işte bu sanattır". Ve pek güzel, Gorkiy'nin bu tarifini, Marx'ta, "somutun zenginliğinde soyutlama" olarak buluyoruz. Sanat budur ve tip yoksa, roman yoktur. Tabii Livaneli'de hiç bulamıyoruz.

 

Garip Akımı, insanı bir zavallı, bir "garip" yaratık olarak görüyordu, güzel ve öğreniyoruz, peki bu sözcük ne, gurbet'te yaşayan anlamındadır, kimsesiz ve zavallıdırlar.

…hepsi devlet memuruydular ve hepsi Nâzım'a düşmandılar. Büyük aydın o sırada hapisteydi, kurtarmak için bir kampanya düzenlemek bir yana, adım bile ağızlarına almadılar. Nâzım'a, aydına demek istiyorum, düşmandılar.

 

Kerime Nadir / Kerime Hanım'ın İbrani adı, "Kerem'dir". Ve tabii İbrani’dir.

 

Muazzez Tahsin Berkant / Muazzez Selanikli'dir, Fevziye Lisesi'nde okudu ve Kör Kemal'imiz ise dağlıdır.

 

Yaşar Modalı kızların hemen hepsine evlenme teklif etmişti / Yaşar'ın Kayseri'den doğrudan doğruya Moda'ya indiğini varsayabiliriz

Yaşar'ın ilk eşi Yahudi'dir ve sonraki ise en azından Kürt-Yahudi kökündendir. Yaşar güce eğilimlidir. O kadar öyle ki, Atilla İlhan, "ağaları yazdı ve ağalara tapınırdı" diyordu ve yazıyordu. Doğrudur.

 

Annem'in babası, Hatay'ın alınmasında en büyük çetenin reisiydi, otuz çetesi vardı, şimdi Sabuniler, Suriye'nin, güçte Koç Ailesidir, evlerinde Çerkezce konuşuyorlar, Annem çok Atatürkçüydü, ben zaman zaman kemalizmi çok eleştirdim, yalnız Büyük Kurtancı'yı hep sevdim, Annem'den kaynaklanmaktadır.

 

Mithat Cemal Kuntay'ın "Üç İstanbul" romanı / Türkçenin en güzel romanlarındandır.

 

Hamdi Koç, benim gördüğüm en bilgisiz ve en kaba yazıcıdır

Ömründe bir başka roman okumuş birisinin Hamdi'yi okuyabileceğini hiç düşünmüyorum. Ben, Sadık Albayrak'ın yazdığı Hamdi'yi okurken dahi gerçekten "hasta" olmak üzere olduğumu duyuyordum

 

Yalçın Küçük’ün “Kurtuluş Yazısı”

Türk entelektüel yaşamının kısırlığı, Y. Küçük'ün altını daha çok çizmiş, onu tarihten ekonomiye, siyasetten edebiyata kadar birçok alanda çalışmaya zorlamıştır.

N. Hikmet, S. Ali ve özellikle de popülerliği ile hakkında yazılanların zıtlığını dikkate aldığımda Yaşar Kemal gibi yazarlar için bu yazılanları yazmak bir cürettir. Y. Küçük, yazdıkları hep bir cüreti yükseltip eşikler oluşturan, sonra bu eşikleri yine kendisi geçen bir yazardır. Eşikleri hep fazlaca yüksek olagelmiş, cüreti ise bu eşikleri aşmak için hep canlı kalmıştır.

…

 

"Vasatlığa Giriş Dersleri"ni, ben insanlığa giriş dersleri olarak okumayı öneriyorum. Taylan Kara'nın kitabındaki vasat, günümüzün ortalama insanını tanımlıyor.

…