Fernando
Gomez Aguilera - Saramago'nun Sözleri -
Notlar
Kişisel, edebi ve politik referanslar kataloğu
As Palavras De Saramago, Catálogo de reflexões pessoais,
literárias e políticas, Schwarcz, São Paulo, 2011
Önsöz - Sokaktaki yazarın öyküsü
José Saramago, fildişi kuleleri ve içe dönüklüğü reddederek
"yazar nereye giderse, vatandaş da oraya gider" anlayışını
benimsemiştir. Yazıyı etik ilkelerden ve yurttaşlık görevlerinden ayrı tutmaz.
1980'lerden itibaren dışlananların ve insan haklarının
kararlı bir savunucusu haline gelen Saramago, 1998'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü
aldıktan sonra da eleştirel söylemini yumuşatmamış, aksine sesini dünya çapında
daha geniş kitlelere duyurmuştur.
Saramago; aklın bireysel ve kolektif davranışları
yönlendirmedeki başarısızlığını, demokrasinin içinin boşaltılmasını ve küresel
pazarın insani değerleri yok eden hegemonyasını sertçe kınamıştır. İberizm'i
savunmuş, Kilise'yi eleştirmiş ve Marksizm'in eksikliklerini kabul ederek yeni
bir sol düşünce geliştirmiştir.
Gramsci’nin "aklın karamsarlığı, iradenin
iyimserliği" ilkesiyle hareket ederek toplumun klişelerini yapısöküme
uğratmıştır.
Yazar, gazetecilik kurallarını doğrudan, erişilebilir,
metaforik ve düşündürücü bir dille kullanarak fikirlerini geniş kitlelere
ulaştırmıştır.
Kitap, Saramago'nun 1970'lerin ikinci yarısından Mart 2009'a
kadar olan süreçte gazeteler, dergiler, televizyon/radyo programları ve
röportaj kitaplarından (Armando Baptista Bastos, Juan Arias, Carlos Reis, Jorge
Halperín, João Céu e Silva, Andrés Sorel vb.) yapılan derlemelerden
oluşmaktadır.
…
Yansımalar
Kataloğu
1. José Saramago Adlı Adam
Saramago kamuoyunda görünür olmaktan ve sorgulayıcı
tutumundan keyif alan bir yazardır.
Karakter olarak melankolik, içine kapanık, gururlu, ironik,
sorgulayıcı ve her zaman öfkeye/tepkiye yatkın bir profile sahiptir. Mutluluk
anlayışını uyum ve nezakete dayandırır; laikliğini, hastalığını ve
materyalizmini okuyucularıyla dürüstçe paylaşır.
Azinhaga Köyü
Saramago 1,5 yaşındayken ailesi Lizbon'a taşınmış olsa da,
yirmili yaşlarının sonuna kadar her yıl tatillerini doğduğu Azinhaga köyünde,
anne tarafından büyükanne ve büyükbabası Josefa ile Jerônimo’nun yanında
geçirmiştir. Azinhaga onun için yoksulluğun, yalın saygınlığın ve en saf
anıların mekanıdır.
Köydeki çocukluğu; tarlalardan mısır koçanı toplamak,
karpuz/kavun çalmak, incir ağaçlarına tırmanmak, nehir çamuruna çıplak ayakla
basmak ve büyükanne-büyükbabasının yanında doğayla iç içe bulunmakla geçmiştir.
Saramago küçükken nehirdeki çamuru sessizce izlemekten keyif
alan, yalnızlığı seven, melankolik ve "küçük bir hayvan gibi doğada
kendini evinde hisseden" bir çocuk olduğunu ifade eder.
Çocukluğunun geçtiği asırlık zeytinliklerin kâr odaklı mısır
tarlalarına dönüştürülmesi Saramago'da derin bir üzüntü ve kalp kırıklığı
("çocukluğum çalınmış gibi") yaratmıştır.
“Bizler, sandığımızdan çok daha fazla doğduğumuz (ve
büyüdüğümüz) topraklarız.”
Otoportre
1980’den sonra (58 yaşından sonra) kendi sesini duyuran
Saramago; yazarlığı, vatandaşlığı, komünist siyasi aktivizmi ve huzursuz
entelektüel duruşunu mükemmel bir uyum ve tutarlılık içinde birleştirmiştir.
İroni duygusunu, gerçekliğin onda yarattığı tiksintiye karşı
bir savunma mekanizması ve maske olarak kullanır. Adaletsizlikler karşısında
duyduğu haklı öfkeyi ise ruhuna iyi gelen bir reçete olarak görür.
Kendini "dindar bir ateist" olarak tanımlayan
Saramago, tutarlı bir ateist olmanın yüksek derecede dindarlık gerektirdiğini
savunur.
“Devrim niteliğinde olduğunu düşündüğüm tek değer, önemli
olan tek şey nezakettir.”
“Bence en büyük bilgelik, her şey hakkında göreceli bir
anlayışa sahip olmaktır. Hiçbir şeyi dramatize etmeyin.”
Saramago, bencil bulduğu "mutluluk" kavramı
yerine, bireyin vicdanı, çevresi ve sevdikleriyle kurduğu dengeyi temsil eden
"uyum" kavramına inanır.
Hayatında hiçbir zaman stratejik bir hırs veya kişisel zafer
peşinde koşmadığını, sadece "yapması gerekeni yaptığını" ifade eder.
Ona göre en büyük zafer, aynaya baktığında kendine ihanet etmemiş olmaktan
duyduğu hoşnutluktur.
Hayatının dönüm noktası olarak gördüğü eşi Pilar del Río ile
buluşmasını, önceki tüm yaşamının ona hazırlık olduğunu belirterek anlatır.
Bilgelik pasiflikten değil; dünyaya ve Evren'e ait olmanın
bilincinde olmaktan, doğayla barışçıl bir ilişki kurmaktan ve içtenlikle
"iyi olmaya çalışmaktan" geçer.
“Bedenim ve ruhum açısından acı ve öfke çığlığıyım.”
Ölümünden sonra mezar taşına "Adaletsiz bir dünyaya
girip adaletsiz bir dünyayı terk etmiş olmanın öfkesiyle burada yatıyor"
yazılmasını isteyecek kadar dünyadaki adaletsizliklere karşı öfkelidir. Buna
rağmen "devam etmeliyiz" diyerek mücadeleden vazgeçmez.
Hayatını baştan yaşama şansı olsa, tüm zorluklarına rağmen
her şeyi aynı insanlarla ve aynı ayak izleriyle yeniden yaşamak isteyeceğini
belirtir.
Eğitimin yalnızca bilgi aktarmak (öğretmek) olmadığını; asıl
önemli olanın aileden ve yaşlılardan alınan temel insani değerleri aşılamak
(eğitmek) olduğunu söyler.
Lizbon
1924 baharında, henüz 1,5 yaşındayken ailesi Azinhaga'dan
Lizbon'a taşınmıştır. Ekonomik zorluklar sebebiyle aile sürekli ev ve mahalle
değiştirmek zorunda kalmış (Alto do Pina, Penha de França vb.), Saramago
ilkokul ve teknik lise (Escola Industrial Afonso Domingues) eğitimini bu
şehirde tamamlamıştır.
Ricardo Reis’in Ölüm Yılı, Lizbon Kuşatmasının
Tarihi ve Taş Sal gibi eserleriyle Lizbon imgesini edebiyata
kazandırmış olsa da, kendisini "Lizbon romancısı" olarak tanımlamayı
reddeder.
“Benim Lizbon'um artık yok. Hafızamda sadece sevdiğim
Lizbon var.”
1989 belediye seçimlerinde PCP temsilcisi olarak Lizbon
Belediye Meclis Başkanlığına seçilmiş ve bir süre bu görevi yürütmüştür.
18 Haziran 2010'da Lanzarote'de vefat ettikten sonra naaşı
Lizbon'a getirilmiştir. Külleri, Tagus nehri kıyısında yer alan Casa dos
Bicos'un (Saramago Vakfı Genel Merkezi) önündeki zeytin ağacının dibine
gömülmüştür.
Hayat
Doğduğu evde hiç kitap yoktur; annesi okuma yazma
bilmemektedir. Eğitimini tamamlayamayarak endüstri okuluna gitmiş, iki yıl
boyunca klasik mavi tulumla çilingirlik ve mekanik (motor tamiri) yapmıştır.
Hayatı boyunca ofis işleri, yayıncılık (Editorial Estúdios
Cor prodüksiyon ve edebi yönetmenliği), gazete yöneticiliği (Diário de Notícias
müdür yardımcılığı) gibi pek çok farklı işte çalışmıştır.
25 Kasım 1975'teki siyasi olaylar ve karşı darbe sonucunda
devrim yanlısı gazeteden kovulmuş, 53 yaşında işsiz kalmıştır. Geçimini
sağlamak için yaklaşık 10 bin sayfalık yorucu çeviriler yapmıştır.
Yaşadığı bu dramatik kriz, onun profesyonel bir yazar olarak
tam anlamıyla doğmasını sağlamıştır. "Ya şimdi yazarsın, ya da hiçbir
zaman yazar olmayacaksın" diyerek kendini tamamen edebiyata adamıştır.
İlk gençliğinde yazdığı Terra do Pecado (1947)
romanından sonra uzun yıllar sessiz kalmış; 1980’de Yerden Kaldırıldı (Levantado
do Chão), ardından Manastır Anıtı (Memorial do Convento) ve Ricardo
Reis’in Ölüm Yılı ile Portekiz edebiyatının düzenini sarsarak uluslararası
üne kavuşmuştur.
Zahmetli, sabırlı ve tutarlı bir mücadelenin ardından 1998
yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak zirveye ulaşmıştır.
63 yaşındayken hayatına giren Pilar del Río'nun (1986)
hayatının merkezi olduğunu, onunla birlikte "dünyanın başladığı
saati" bulduğunu ifade eder.
“Hayatımda referans olarak kalan bir şey varsa o da
[büyükannem ve büyükbabamın] bana değerleri aktardığı gerçeğidir. Onlar, kemer
sıkma ve ahlaki katılıklarından dolayı benim en iyi öğretmenlerimdi.”
Portekiz
Saramago kendini her zaman öncelikle Portekizli bir yazar
olarak görmüştür.
1992 yılında İsa Mesih’e göre İncil romanının Portekiz
hükümeti tarafından Avrupa Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilmesinin sansürlenmesi
üzerine büyük bir kırgınlık yaşamış, bu demokratik skandala tepki olarak
Kanarya Adaları’ndaki Lanzarote kentine yerleşmiştir.
Portekiz toplumunun derin bir ilgisizlik, bencilce bir
kayıtsızlık, özeleştiri eksikliği ve ülke projesinden yoksun bir şekilde
günübirlik yaşadığını savunmuştur. Ülkenin spiritüel ve zihinsel boyutunun
küçüldüğünü sert bir dille eleştirmiştir.
İspanya ile sürdürülen kardeşlik ilişkisini desteklemiş,
İber Yarımadası'nı kendi evi gibi gördüğünü ifade etmiştir.
Etik
Açık bir rasyonalist olarak "eğer etik aklı
yönetmiyorsa, akıl etiği küçümseyecektir" diyerek aklın önünde etiğin yer
alması gerektiğini savunmuştur.
Dünyanın sorunlarının büyük felsefi teorilerle değil,
"nezaket devrimi" ile çözülebileceğini; insan onurunu hiçe sayan
sisteme karşı silahlı değil ahlaki bir isyan gerektiğini savunmuştur.
Tanrı
Tanrı inancını insan bilincini ve toplulukları şekillendiren
antropolojik ve kültürel bir olgu ("Tanrı faktörü") olarak ele alır.
Ölüm olmasaydı Tanrı'ya da gerek kalmazdı; ölüm ve Tanrı
aynı madalyonun iki yüzüdür.
Hıristiyanlığın kan, acı, fedakarlık, feragat ve günah
üzerine kurulmuş bir "korku dini" olduğunu savunur.
Kilisenin asıl amacının ruhları kurtarmak değil, bedenleri
kontrol etmek ve baskı altına almak olduğunu söyler. Engizisyon gibi tarihsel
kurumları ve dogmatik yapıyı sertçe eleştirir; Kilisenin varlığını
sürdürebilmesi için ölüm ve diriliş olgusuna muhtaç olduğunu vurgular.
İsa Mesih’e Göre İncil romanında İsa'yı insanlaştırıp
İncil'deki çelişkileri gözler önüne serdiği ve Kabil (2009) eserinde
Eski Ahit'teki dogmalarla hesaplaştığı için Vatikan ve Portekiz'in muhafazakar
hükümeti tarafından hedef alınmış, sansürlenmiştir.
Akıl
Saramago, hümanizm ve aydınlanma düşüncesini felsefesinin
temeline koyar. Rasyonalizminin Voltaireci köklerden beslendiğini;
şüpheciliğinin, ironisinin ve insanoğlunun deliliğine yönelik şefkatinin
buradan geldiğini belirtir.
Körlük Üzerine Deneme romanının, aklın rasyonel
olarak kullanılmadığı dünyaya yönelik bir alegori ve metafordur. İnsanoğlunun
aklı yok etmek, başkalarını sömürmek ve insan hayatını hiçe saymak için
kullandığını; etik tarafından yönetilmeyen aklın yıkıcı bir silaha dönüştüğünü
ve bizi "akıl körlüğü"ne sürüklediğini ifade eder.
Karamsarlık
Saramago’nun karamsarlığı asla bir teslimiyet ya da
eylemsizlik (nihilizm) değildir. Aksine, eyleme geçiren, eleştirel direnişi ve
dünyayı değiştirme arzusunu besleyen itici bir güçtür.
Duruşunu Gramsci’nin "Mantıksal olarak kötümser, irade
olarak iyimser" sözüyle özetler. Kendini "iyimser şüpheci"
olarak tanımlayarak bardağın yarısının boş olduğunu söyler.
Karamsarlığının sebebinin kendisi değil, "dünyanın
berbat durumda olması" olduğunu belirtir.
Bizi başka bir cehennemle tehdit etmeye gerek olmadığını,
dünyadaki adaletsizlikler, kan ve gözyaşı yüzünden "zaten cehennemin
içinde yaşadığımızı" vurgular.
İnsan
“İnsanın insan olarak ölümcül hastalığı bencilliktir.”
“İnsan, her şeyden önce insana karşı zalimdir, çünkü
aşağılayabilen, işkence edebilen tek kişi biziz ve bunu buna karşı olması
gereken bir şeyle, yani insan aklıyla yapıyoruz.”
“Eğer insan olmak akılla, duyarlılıkla, saygıyla
yönlendirilmek anlamına geliyorsa, gerçekten insan olmadığımızı düşünüyorum.”
“Mutlak öncelik insan olmalıdır. Bunun dışında başka bir
öncelik tanımıyorum.”
Lanzarote
“Lanzarote benim taş salımdır.”
Adanın kurak, sert, bazalt ve volkanik manzaralarını kendi
"taş salı" olarak görmüş; buradaki sessizlik ve huzurun yazı tarzını
daha derin, katı ve disiplinli hale getirdiğini ifade etmiştir. Adada halk
tarafından çok sevilmiş, "Evlatlık Oğul" unvanıyla
onurlandırılmıştır.
Ölüm
Ölüm dışarıdan gelen bir düşman değil, doğuştan beri
içimizde taşıdığımız bir parçadır.
Ölümün Aralıkları (As Intermitências da Morte)
romanında işlediği gibi, ölümün ortadan kalkmasının sonsuz bir yaşlılığa ve
çözülemez bir toplumsal kaosa (emeklilik, sigorta ve devlet sistemlerinin
çöküşüne) yol açacağını, bu yüzden yaşamak için ölmenin şart olduğunu
savunur.
Ölüm karşısında sevginin bile çaresiz olduğunu, asıl acı
verici şeyin hayattan koparılmak ve unutulmak olduğunu belirtir.
“Ölüme karşı tek savunmamız sevgidir.”
2. Çünkü Ben Bir Yazarım
Saramago, edebiyatı hayatın bir parçası olarak görür;
romantik ilham perileri mitini kesinlikle reddeder. Kendini sıkı yükümlülüklere
ve demir bir disipline tabi tutan sistemli bir "çalışan" olarak
tanımlar.
Edebi türlerin (roman, şiir, deneme, felsefe) katı
sınırlarla birbirinden ayrılmasına karşı çıkar.
Edebiyat
Edebiyatın dünyayı toplumsal olarak dönüştürmediğini,
edebiyatı yalnızca toplumsal açıdan değil, dönüştürenin de dünya olduğunu kabul
etmeliyiz.
Çatalın bir işlevi vardır, edebiyatın işlevi yoktur.
Yazarlar ulusal edebiyatı, çevirmenler ise evrensel
edebiyatı yaratır.
Yazar
Uzun hazırlık ve düşünme süreçlerinden sonra yazmaya
başladığında çok hızlı yazdığını (ortalama 6-8 ayda bir kitap), metinleri
üzerinde sürekli işkence çekercesine oynamadığını, ikinci aşamanın daha çok
düzyazıyı gözden geçirmekten ibaret olduğunu belirtir.
Saramago’ya göre yazmanın en derindeki temel nedeni ölmek
istememektir. Yazmak ölümü geri iter, yaşamın alanını genişletir. Aynı zamanda
içten içe dünyayı ve insanı "anlamak" için yazar.
Belirli bir ritüeli olmamakla birlikte, genellikle günde 7-8
saat çalışan, sınırını her gün iki ila üç sayfa yazmak olarak koyan ve bu
hedefe ulaştığında masadan kalkan istikrarlı bir çalışma rutinine sahiptir.
Bir kitaba başlayabilmesi için kafasının içinde yazdıklarını
söyleyen o "sesi" duyması gerekir. Cümlelerin kendi "iç
müziğine" sahip olması, yazdığı her kelimenin yeni hissedilmesi onun için
esastır; aksi takdirde yazmaya devam etmez.
Yazar-Anlatıcı
Saramago, geleneksel, olayların dışında kalan veya pasif bir
anlatıcı figürünü reddeder. Bunun yerine eserlerinin merkezine, hikayenin tek
sahibi olan etten kemikten yazarın varlığını ve sorumluluğunu taşıyan güçlü bir
"yazar-anlatıcı" yerleştirir.
Yazar-anlatıcı; zamanı öznel olarak yeniden düzenler, konu
dışı açıklamalarla araya girer, okuyucuyla doğrudan suç ortaklığı kurar ve
olayların kronolojisinin ötesinde tam bir egemenlik sergiler. Saramago bu
durumu kendini bir romancıdan ziyade "fikir geliştiren bir tür şair"
veya "yazan değil, konuşan biri" olarak hayal etmesiyle açıklar.
Stil
Saramago’nun dili; klasiklerin (özellikle António Vieira,
Raul Brandão ve Camões) zenginliğinden beslenmekle birlikte, günlük konuşma
dilinin akışını ve sözlü anlatım mekanizmalarını yansıtır. Doğrudan ve dolaylı
söylemleri geleneksel kurallara uymadan, kesintisiz bir nehir gibi birbirine
bağlar.
İroni, onun dünyadaki trajik gerçekliğe, acılara ve insan
deliliğine karşı takındığı mesafeli, akıllı ve koruyucu bir duruştur; asla ucuz
bir saldırganlık barındırmaz.
Şiir yazarken her şeyi bilinçli olarak
"uydurduğunu/kurguladığını", ancak romanlarında şiirsel özselliğin
anlatı akışı içinde hiçbir zorlama olmaksızın kendiliğinden "ortaya
çıktığını" dile getirir.
Diyalogları diğer unsurlardan yalıtmak yerine, çevredeki
gürültüyü ve atmosferi tıpkı bir orkestradaki enstrümanlar gibi tek bir sürekli
akıntı içinde birleştirir.
Hikayesi ne kadar çılgınca veya fantastik olursa olsun,
romanın mimarisine ve malzeme sağlamlığına bir mühendis gibi önem verdiğini;
hiçbir şeyin sarsılmaması için sağlam bir kiriş sistemi kurduğunu söyler.
Düz bir çizgide anlatmak yerine anlatıdan sapıp başka
konulara değinmeyi (konu dışına çıkmayı) sever. Bu üslup tavrını Portekiz
edebiyatında özellikle Almeida Garrett’e borçlu olduğunu açıkça ifade eder.
Günümüz medyasının bilgi bombardımanı ve cinayet/şiddet
haberlerini kanıksatması karşısında insanların duyarsızlaştığını, bu
duyarsızlığı aşmak için edebiyatta alegoriye (örn. Körlük Üzerine Deneme)
başvurulması gerektiğini ifade eder.
Roman
Saramago, romanı katı kuralları olan dar bir tür olarak
değil; şiiri, dramı, felsefeyi, bilimi ve ahlakı sarsıcı bir şekilde bünyesine
katan bütüncül bir ifade alanı olarak görür. Onu, insanlığın karmaşıklığını ve
labirentlerini kapsayan melez bir evren olarak tanımlar.
Romanı Homeros'un eserlerindeki gibi her şeyin bir araya
gelebileceği bir "toplam" (romanizasyon/homeerizasyon) olarak
tasarlar. Kendini geleneksel bir romancıdan ziyade, karakter denemeleri yazan
veya fikirlerini kurgu yoluyla işleyen bir denemeci
olarak konumlandırır.
Tarih
Geleneksel, arkeolojik bir "tarihsel romancı"
olmayı kesinlikle reddeder. Amacının geçmişi yeniden kurmak değil, "Tarihi
romanın içine koymak" ve resmi tarih yazımının unuttuğu, gömdüğü sıradan
insanların sesini duyurmak olduğunu vurgular.
Tarih bir bilim değildir. Bu bir kurgu... Tarihçiler
kronolojik, doğrusal ve mantıksal bir gerçeklik sunarlar. Ama gerçek şu ki bu
bir bakış açısına dayanan bir montajdır.
Tarihsel gerçek yoktur. Tarih kurgudan başka bir şey
değildir.
Kadın
Saramago’nun romanlarında kadınlar (Blimunda, Lídia, Maria
Sara, Mecdelli Meryem, Doktorun Karısı vb.) insanlığın en erdemli, duyarlı,
sağduyulu ve onurlu temsilcileridir.
rkek karakterlerini daha kırılgan, güvensiz, karmaşık ve
zayıf bulurken; kadınların gerçekliği anlama konusunda daha derin, cömert ve
cesur olduklarını savunur. İnsanlığın henüz gerçekleşmemiş olan umudunu
kadınlarda görür.
Saramago’nun eserlerinde ana aksiyonun ardında her zaman
sade, gösterişsiz ve retorikten arınmış bir aşk hikayesi bulunur. Aşkı, bireyin
ölüm karşısında tek sığınağı ve "bir ömür boyu ihtimal" olarak
tanımlar.
Aşk ilişkilerinde eylemin ve duygunun kurallarını kadın
karakterlerin koyduğunu, erkeğin bu süreçte kadını takip eden bir motor gibi
davrandığını belirtir.
Özgün edebi eserleri
Saramago, külliyatını iki ana döngü halinde özetler: “Bir
kapı İncil'le [İsa Mesih'e Göre İncil] kapandı ve diğeri Körlük Üzerine Deneme
ile açıldı.” İlk dönemde tarihi geniş bir açıyla ele alırken, ikinci
dönemde odağı daraltarak insanı ana motif almış; bireysel ve kolektif
durumumuzu incelemiştir.
1960'ların sonlarında eleştirmenlik yapan yazar, yaratma
sürecine paralel olarak kendi metinleri üzerinde derinlemesine düşünmüş;
eserlerinin hangi koşullarda, hangi politik ve sosyal çalkantılarla doğduğunu
her zaman berrak bir şekilde açıklamıştır.
Yerden Kaldırılan (Levantado do Chão)
Alentejo’daki köylülerin yaşamını, toprak sahiplerinin
baskısını ve halkın "kalkma/yükselme" mücadelesini anlatır. Yazar,
Lavre’de iki ay geçirerek, insanları dinleyerek, onların gerçek hayat
hikayelerini ve sözlü dilini harmanlayarak bu destansı eseri inşa etmiştir.
Başlığı, insanları ezen ağırlığa karşı tepki veren o kaldırma hareketinden
alır.
Manastır Anıtı (Memorial do Convento)
1711-1739 yılları arasında geçen olayları, dönemin arşiv
belgelerini inceleyerek, sarayın ihtişamı ile halkın çektiklerini harmanlayan;
fantastik unsurları (Passarola/uçan makine) gerçeğin içine entegre eden barok
bir başyapıttır.
Ricardo Reis'in Ölüm Yılı (O Ano da Morte de Ricardo Reis)
Fernando Pessoa’nın heteronimi Ricardo Reis’in 1935/1936
Lizbon’una dönüşünü konu alır. Reis’in "dünyanın gösterisiyle yetinen
bilge kişi" anlayışıyla, çalkantılı ve yağmurlu bir dönemin Lizbon
gerçekliğini çatıştırır. Gerçek ile hayal arasındaki sınırları ortadan
kaldırmayı amaçlar.
Taş Sal (A Balsa de Pedra)
İber Yarımadası’nın (Portekiz ve İspanya) jeolojik, kültürel
ve siyasi nedenlerle Avrupa’dan kopup Atlas Okyanusu’nda Latin Amerika’ya doğru
yola çıkışını anlatan politik ve kültürel bir metafordur.
Saramago’ya göre gerçek olan her şey rahatsız edicidir;
duyularla algılananlar gerçekliğin tamamını vermez. Fantastik unsurları bile
gerçeği zenginleştirmek, onu daha yoğun ve ormancı hale getirmek için kullanır.
Lizbon Kuşatmasının Tarihi (História do Cerco de Lizboa)
Raimundo Silva adlı bir proofreader'ın (müshih/düzeltmen)
1147 yılındaki Lizbon Kuşatması'nı anlatan tarihi belgede "Haçlılar
Portekizlilere yardım etmeyecektir" diyerek kelimeyi değiştirmesiyle
başlar. Kitap, iç içe geçmiş dairesel duvarlar gibi hem tarihin hem anlatıcının
hem de o eleştirmenin (Raimundo Silva) hikayesini çok katmanlı bir yapıda
sunar.
İsa Mesih'e Göre İncil (O Evangeljo Segundo Jesus Cristo)
Seville'de bir sokaktan geçerken gördüğü optik yanılsama
("İsa Mesih'e Göre İncil" yazısını okuduğunu sanması) sonucu
doğmuştur. Tanrı'yı ve kilisenin otoritesini sorgulayan, insanları ve ulusal
bilinci derinden sarsan cesur bir romandır.
Körlük Üzerine Deneme (Ensaio sobre a Cegueira)
Toplumun rasyonel ve ahlaki çöküşünü, ani bir "beyaz
körlük" salgını üzerinden ele alır. İnsanın hayatta kalma mücadelesini ve
mantıksız mantık kullanımının sürüklediği şiddet sarmalını işleyen, alegorik
bir çağdaş dünya teşhisidir.
Tüm İsimler (Todos os Nomes)
Doğum, ölüm ve nüfus müdürlüğü arşivleri etrafında
şekillenen; mezarlıkta ölülerin isimlerini ararken hayatın ve sevginin anlamını
keşfeden Bay José'nin hikayesidir. Varoluş ve kimlik üzerine bir deneme
niteliğindedir.
Saramago, karakterlerini gerçek hayattan doğrudan
kopyalamadığını, onları bir kurutma kağıdı gibi çevresindeki her şeyi içine
alan iç dünyasından ve hipotezlerinden ürettiğini belirtir.
İsa Mesih'e Göre İncil'e kadar olan eserlerini bir
heykelin "yüzeyini yontmaya" benzetirken; Körlük Üzerine Deneme
ve sonrasındaki kitaplarını doğrudan "taşın içine, öze girmek" olarak
tanımlar.
İstemsiz Üçleme (Körlük, Tüm İsimler, Mağara)
Başlangıçta bilinçli tasarlanmasa da, bu üç romanın
dünyamızın, modern tüketim toplumunun (alışveriş merkezlerinin yarattığı
yabancılaşma) ve insanlık durumunun birer eleştirisi olarak bir araya geldiğini
vurgular.
Ölümün Aralıkları (As Intermitências da Morte)
Ölümün bir günlüğüne (veya bir süreliğine) ortadan
kalkmasının toplumda yaratacağı kaosu inceleyen; ölümü karamsar bir karanlıkla
değil, ironik, hafif ve hayatın kıymetini hatırlatan bir mizahla ele aldığı
eseridir.
Romanlarının neredeyse tamamının (ölümün durması, heteronim
Ricardo Reis'in hayata dönmesi veya İber Yarımadası'nın kopması gibi)
"imkânsız" bir başlangıç noktasından hareket ettiğini ve rasyonel bir
kurguyla bunu nasıl inandırıcı kıldığını açıklar.
Bütün külliyatının "hatanın yansıması" olarak
okunabileceğini; bilginin, duyuların yanılması ve şüphenin insanı anlamak için
temel yollar olduğunu ifade eder.
Filin Yolculuğu (A Viagem do Elefante)
Avusturya Arşidükü Maximilian'ın çeyiz olarak Portekiz'den
Lizbon'a getirilen Solomon adındaki bir filin Portekiz'den Roma'ya kadar uzanan
gerçek tarihi yolculuğunu anlatır. Saramago bu kitabı karanlık bir döneminde
(ciddi sağlık sorunları ve hastane süreçlerinde) yazdığını, eserin mizahi
tonuyla ve Portekiz diline adanmış bir övgü/vasiyet niteliği taşıdığını
belirtir.
Okuyucular
Saramago’ya göre okuyucu pasif bir tüketici değildir.
Kurgunun kurallarını ve anlatıcının hilelerini bilerek metne giren, onu
kafasındaki sesle ve duraklamalarla müzikal bir performans gibi yorumlayan
aktif bir "suç ortağıdır."
Yazar olduğumu ancak okuyucularım olduğunu keşfettiğimde
keşfederim.
Nobel Ödülü
İsveç Akademisi, 8 Ekim 1998'de Saramago'yu "hayal
gücü, şefkat ve ironi ile desteklenen benzetmelerle geçici bir gerçekliği
anlaşılır kılma yeteneği" nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık
görmüştür. Bu, Portekizceye verilen ilk Nobel ödülüdür.
Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandığını Frankfurt Havaalanı'nda
uçak kapısındayken bir Lufthansa görevlisinden öğrenmiştir.
"Nobel bana daha fazla ben olma fırsatı
veriyor" diyerek ödülü İnsan Hakları Beyannamesi'nin savunuculuğuna ve
mazlumların sesini duyurmaya adamıştır.
3. Olduğum Vatandaş
Saramago, edebiyatı sadece estetik bir uğraş olarak görmez.
Yazar kimliğinin yanına her zaman toplumsal acılara, haksızlıklara ve
adaletsizliklere duyarlı olan vatandaş kimliğini koyar.
Bağlılık
Yazarın, eserinin arkasına sığınarak vatandaşlık
görevlerinden kaçamayacağını savunur.
Yazarın herhangi bir rolü varsa o da rahatsız etmektir.
Her insan, dünyadaki adaletsizliklerden, sömürüden ve
başkalarının acılarından sorumludur.
Ütopyayı tembelliğe davetiye çıkaran, gerçekleşeceği belirsiz
bir gelecek vaadiyle insanları kandıran bir aldatmaca olarak görür.
Önemli olanın uzak bir gelecek değil, "yarın"
olduğunu; yarının ise bugün yaptıklarımızın bir sonucu olduğunu vurgular.
Kendinizi teslim etmeyin; öfkeli olalım.
Komünizm
1969’dan itibaren Portekiz Komünist Partisi’ne (PCP)
katılmış ve yaşamının sonuna kadar komünist kimliğine sadık kalmıştır. Bu
aidiyeti bir dogmadan ziyade, dünyadaki adaletsizliklere karşı duyduğu
içgüdüsel bir tepki olarak tanımlar ve bunu "hormonal komünizm"
olarak nitelendirir.
Partinin sadık bir üyesi olmasına rağmen, edebi eserlerinde
parti çizgisini dayatmamıştır. Engels’in sözünü uyarlayarak, bir edebi eserde
ideolojik mesaja ne kadar az dikkat edilirse, o eserin (ve ideolojinin) o kadar
iyi olacağını savunmuştur.
SSCB ve Doğu Bloku ülkelerinin uygulamalarını açıkça
eleştirmiş; Stalinizmin ve bürokratik rejimlerin işçi sınıfına karşı suçlar
işlediğini, gerçek sosyalizmin bu olmadığını vurgulamıştır.
Sadece maddi üretim araçlarını kamulaştırmakla sosyalizmin
kurulamayacağını, öncelikli olarak insanların birbirine saygı duyduğu bir
"sosyalist zihniyet" ve ahlaki dönüşüm yaratılması gerektiğini
savunmuştur.
Vatandaşlık
Saramago, günümüz toplumlarında vatandaşların sivil
sorumluluklarını terk ettiğini, refah toplumunun tembelliği ve "tüketim
sapkınlığı" içinde birer tüketiciye dönüştürüldüğünü belirtir. İnsanlar
artık ne düşündükleriyle değil, ne kazandıklarıyla veya hangi markaları
tükettikleriyle yargılanmaktadır.
Demokratik ifadenin en yüksek anı, aynı zamanda demokratik
uygulamadan vazgeçilme anıdır.
Hayır
Saramago için "Hayır," tatminsiz bir gerçekliğe,
adaletsizliğe, eşitsizliğe ve statükoya karşı durmanın en temel aracıdır. Rutin
olan "Evet"e karşı eleştirel özerkliği yeniden kazandıran, onuru ve
insan haklarını savunan kurucu bir direniş eylemidir.
En sevdiğim kelime ‘hayır.’
Demokrasi
Bugün sahip olduğumuz sistemin gerçek bir demokrasi
olmadığını, aksine bir serap veya zenginlerin egemenliği anlamına gelen bir
plütokrasi olduğunu öne sürer.
Biz yurttaşlar mümkün olan tüm demokratik özgürlüklere
sahibiz ama elimiz kolumuz bağlı çünkü hükümeti değiştirebiliriz ama iktidarı
değiştiremeyiz.
İberizm
Saramago, Portekiz ile İspanya arasındaki tarihsel
güvensizliklerin ve "kötülük hep İspanya'dan gelir" önyargısının
artık aşılması gerektiğini savunur. Bölgesel çeşitliliklere, dillere ve
kültürel tekilliklere saygı duyan, federal ve çok uluslu bir yapıda İberya
çatısı altında birleşmeyi önerir.
İber Yarımadası’nı, Kuzey Avrupa ve ABD’den gelen tekdüze
ekonomik ve kültürel istilaya karşı direnecek ortak bir "kültürel
kale" olarak görür.
Latin Amerika
Saramago, 1492’den beri Amerika’nın asıl sahipleri olan
yerli halkların (Chiapas, Mapuche, Quechua vb.) maruz kaldığı sömürüyü,
dışlanmayı ve yavaş soykırımı en büyük insanlık ayıbı olarak nitelendirir.
Meksika’daki Chiapas hareketini (Zapatismoyu) ve yerli
halkların kendi topluluk bilinciyle gösterdiği onurlu direnişi derin bir
saygıyla destekler.
ABD'nin kıta üzerindeki hegemonyasını ve Serbest Ticaret
Anlaşmaları'nı eleştirirken; Kolombiya'daki FARC gibi silahlı yapıları
ideolojik birer gerilla olarak değil, halka zarar veren suç çeteleri olarak
tanımlar.
2003 yılında Küba'da feribot kaçıran üç kişinin kurşuna
dizilmesi olayından sonra rejimin insan hakları uygulamalarına açıkça mesafe
koymuş, ancak bu tavrın hiçbir zaman Küba halkıyla olan dayanışmasını
bitirmediğini, bir entelektüelin dostlarına da yanlış yaptıklarında doğruyu
söyleme sorumluluğu olduğunu belirtmiştir.
Avrupa
Saramago, Avrupa entegrasyon süreçlerine ve AB'ye karşı
mesafeli/şüpheci bir duruş sergilemiştir. Avrupa'nın ortak bir sosyal
siyasetten ziyade, en zengin ülkelerin (özellikle Almanya'nın) çıkarlarını
gözeten bir tüccarlar ve piyasa konseyi olduğunu savunur.
Politika
Saramago, günümüz politikasının asıl belirleyicisinin ulusal
hükümetler değil, görünmez ve ulusüstü finansal güçler, çokuluslu şirketler
olduğunu savunur. Siyasetçilerin bu ekonomik sistemin
"komisyoncularına" dönüştüğünü belirtir.
Ekonomik küreselleşmenin, kapitalist sistemin ve ABD
emperyalizminin dayattığı yeni bir tür totalitarizm olduğunu; vatandaşların
tüketim çarkı içinde eritilerek siyasi iradelerinin ve tepki haklarının
ellerinden alındığını ifade eder.
Medya
Gazetelerin ve televizyonların artık bağımsız birer haberci
değil; devlet, bankalar ve dev şirketler üçgeninde şekillenen birer "gazetecilik
şirketi" veya sermaye sözcüsü haline geldiğini savunur.
En kötü gazeteci bukalemun gibi davranan, her zaman ortama
göre renk değiştirmeye hazır olandır.
Bilginin fazlalığı vatandaşları çok daha cahil hale
getirebilir.
İnsan Hakları
1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin otuz maddesinin
de kâğıt üzerinde kaldığını, neoliberal küreselleşme ile insan haklarının
kökten uyumsuz olduğunu savunur.
Sol siyasetin sürekli karmaşık yeni programlar yazmak
yerine, elinin altındaki bu İnsan Hakları Şartı’nı hayata geçirmesinin tek
başına devrimci bir adım olacağını belirtir.
Herkes haklardan bahsediyor ama kimse görevlerden
bahsetmiyor. Belki de İnsani Görevler Günü'nü icat etmek kötü bir fikir
olmayabilir.
Demokrasi olmadan insan hakları olamaz ama insan hakları
olmadan demokrasi de olmaz.
Eleştirel Düşünce
Saramago, çağımızın en büyük tehlikesinin bireylerin
düşünme, eleştirme ve tepki verme kapasitesini yitirdiği bir "sıfır
düşünce" (tek düşünce) dönemine girmesi olduğunu savunur. İnsanlar, bilgi
bombardımanı altında bırakılarak bilinçli bir cehalete ve entelektüel
tembelliğe sürüklenmektedir.
Nesillerin geleceği önemsemeden, yalnızca şimdiki anın
zaferi ve bireysel çıkarları için yaşamasını "akıl körlüğü" olarak
nitelendirir.
Kiliseler ve katedraller tarih boyunca belirli bir manevi
değerin arandığı yerler olmuştur. Artık değerler alışveriş merkezlerinde
kazanılıyor. Onlar zamanımızın katedralleri.
Geleneksel diktatörlüklerin bir yüzü olduğunu (Hitler,
Franco, Pinochet), ancak bugünkü sistemin (otoriter kapitalizm) yüzünün
olmadığını, piyasanın her yerde olup soyut bir adla hüküm sürdüğünü ifade eder.
Hükümetler yalnızca gerçek gücün komisyoncularıdır.
Bir ruh hastalığı var: Yurttaş kayıtsızlığının kötülüğü.
Hepimiz ahlaki açıdan hastayız.
Saramago, toplumu iyileştirmenin itici gücü olan 18. yüzyıl
Aydınlanma (Aydınlanma/İllüstrasyon) ruhunun ve bilincin yok olduğunu, bunun
yerini "sinizm" (alaycılık) ve kâr odaklı kayıtsızlığın aldığını
söyler. İdeolojilerin bittiği söylemine karşı sinizmin kendisinin en güçlü
ideolojiye dönüştüğünü savunur.
Çoğul doğruların zamanı bitti. Artık evrensel yalanlar
çağında yaşıyoruz.
Modern sistemin insanları işini kaybetme korkusuyla felç
ettiğini, bu korkunun işçi sınıfının militanlığını yok ettiğini ve toplumu
derin bir uyuşukluğa ittiğini dile getirir.
Tüketim kültürünün insanın tüm zihinsel alanını kapladığını;
bireyin artık bir "vatandaş" değil, hevesle "satın alan bir
müşteri" kılındığını eleştirir.
Üç cinsiyet vardır: kadın, erkek
ve güç. Güç insanları değiştirir.
Kârlar özelleştirilir, hepimiz zararı üstleniriz.
Bir şeyleri değiştirmenin tek yolu sabırsız olmaktır.
…
