Julius
R. Ruff - Erken Modern Avrupa'da Şiddet -
Notlar
Violence in Early Modem Europe 1500-1800
Mütercim: Didem Türkoğlu, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları,
2011
Giriş: Erken Modern Avrupa'da Şiddet Sorunu
Günümüz modern toplumlarında medya, basılı yayınlar ve son
dakika haberleri nedeniyle kamuoyunda şiddetin en yaygın olduğu çağda
yaşandığına ve durumun giderek kötüleştiğine dair güçlü bir inanç vardır.
Sosyologlar ve modern toplum kuramcıları (Tönnies, Durkheim
vb.) sanayileşme, şehirleşme ve aile kurumunun zayıflaması gibi nedenlerle
1960'lardan doksanlı yıllara kadar uzanan bir suç dalgasına odaklanmışlardır.
Ancak tarihçilerin uzun vadeli (kronolojik) araştırmaları Avrupalıların
beş yüz yıl önce, şimdiki mirasçılarına kıyasla çok daha fazla şiddet içeren
bir toplum oluşturduğunu ortaya çıkarıyor. Şiddet... erken modern dönemde
kişiler arası ilişkilere dair söylemin bir parçasıydı.
Çalışma Batı Avrupa'ya odaklanmaktadır.
1500–1800 dönemi, Batı Avrupa'da olağanüstü dönüşümlerin
yaşandığı bir süreçtir.
Devletler kurumlarını güçlendirmiş, ceza hukukunu
sistemleştirmiştir.
Protestan ve Katolik reformları toplumu uysallaştırma
konusunda devlete yardımcı olmuştur.
Daimi ve profesyonel ordular kurulmuştur.
Çalışmada iç savaş ve devrimlerdeki askeri şiddet değil,
sivil halkın gündelik şiddeti (cinayet, tecavüz, soygun, kargaşa)
incelenmektedir.
Norbert Elias, bireylerin ve grupların davranış normlarını
içselleştirmesini inceler. Elias'a göre devletin şiddet tekelini eline
almasıyla insanlarda bir özdenetim mekanizması gelişmiştir.
Kitabın içeriği
Birinci Bölüm: Popüler kültür ve edebiyat üzerinden
erken modern dönemdeki şiddet ve tehlike algısı işlenecektir.
İkinci Bölüm: Bireysel silahlanma, devletin güç
tekelini kurma çabaları ve orduların sivillere oluşturduğu tehdit
incelenecektir.
Üçüncü Bölüm: Hukukun uygulanışı, polis gücünün
yetersizliği, mahkeme dışı uzlaşma yöntemleri (düello, kan davası, hakemlik) ve
devlet cezalarının şiddet atmosferine etkisi ele alınacaktır.
Dördüncü Bölüm: Bireysel ve tanıdıklar arası şiddet
biçimleri (saldırı, cinayet, aile içi şiddet, tecavüz, bebek katli)
değerlendirilecektir.
Beşinci Bölüm: Genç erkek çeteleri, festivaller ve
spor etkinlikleri gibi alanlarda ritüelleşmiş şiddet olgusu tartışılacaktır.
Altıncı Bölüm: Geçim derdi, vergi ve dini
anlaşmazlıklardan kaynaklanan halk protestoları ve toplu eylemler
incelenecektir.
Yedinci Bölüm: Kaçakçılar, soyguncular ve suç
örgütlerinin uyguladığı şiddet ele alınacaktır.
ŞİDDETİN TEMSİLLERİ
Erken modern Avrupa'da şiddet olaylarına dair gerçeklikler
ile kamuoyunun şiddet algısı arasında ciddi farklar mevcuttu. Şiddetin
kamuoyundaki yansımaları sadece somut verilere değil, aynı zamanda toplumun
korku ve güvende hissetme sınırlarını şekillendiren algılara dayanıyordu.
Örneğin, 26 Mayıs 1755'te Valence'te idam edilen kaçakçı
Louis Mandrin'in hikayesi, kamuoyunun şiddeti nasıl dolaylı yollarla
algıladığına dair çarpıcı bir örnektir:
"Aziz Andreas haçına benzeyen 'X' şeklindeki bir yapıya
bağladı, demir bir sopayla kollarını bacaklarını kırdı ve ölü adamdan arta
kalanları, izleyenler suçunun sonuçlarını görebilsin diye bir çark üzerinde
sergiledi."
Sözlü Kültürden Yazılı Kültüre
Erken modern Avrupa büyük oranda okuma yazma bilmeyen,
şifahi ve görsel aktarıma dayalı bir sözlü kültüre sahipti.
İnsanlar özellikle kötü haberleri ve korku verici
söylentileri hızla yayma eğilimindeydi.
Şiddet, bu sözlü aktarımın en popüler konularından biriydi.
1718 yılına ait bir Londra polis raporunda, halkın
sokaklardaki şiddet algısı şu şekilde betimlenmiştir:
"Şimdilerde kahvehaneler, tavernalar, dükkanlar ve
benzeri yerlerdeki ortak şikayet, müşterilerin karanlık bastıktan sonra
dükkanlara ve tavernalara gitmeye çekindikleri hakkındadır. Eğer karanlıkta
dışarı çıkarlarsa peruk ve şapkalarının kafalarından, kılıçlarının bellerinden
çalınacağını düşünüyorlar ve belki de bıçaklanacaklarından, dövüleceklerinden,
kör edileceklerinden korkuyorlar..."
Kırsalda da benzer panikler söylentilerle büyüyordu; örneğin
1789'da Fransa'da yaşanan "Büyük Korku" (la Grande Peur) sırasında
haydutların gezindiği söylentisi köylülerin silahlanmasına ve asillere
saldırmasına yol açmıştır.
Kültürün sözlü niteliği, atasözlerine de yansımıştı (örneğin
Hollanda'daki "Yüz Hollandalı, yüz bıçak" sözü gibi).
Kukla gösterileri (İngiltere'deki vahşi "Punch ve
Judy" ve Fransa'daki "Guignol") halkı şiddete güldüren popüler
eğlenceler arasındaydı.
Zamanla sözlü kültür ile matbu kültür bir arada yaşamaya
başladı.
Okuma yazma oranının düşüklüğüne rağmen, matbu buyruklar,
ilanlar ve hikayeler yüksek sesle okunarak geniş kitlelere ulaşıyordu.
İsveç'te 1686 kilise emriyle okuma sınavları yapılmış ve
neredeyse herkes okumayı öğrenmişti, ancak 1770'te dahi yazma bilenlerin oranı
sadece %20 civarındaydı.
Matbu Malzeme Biçimleri
Yayıncılar, sansasyonel şiddet temsillerinin çok iyi
sattığını erken dönemde keşfettiler.
Afişler (Broadsheets / Bilderbogen / Pliegos sueltos / Canards)
Duvarlara asılan tek yüzü basılı bu kağıtlar birincil haber
kaynağıydı.
Okuma yazma bilmeyenlerin ilgisini çekmek için resimli
diziler (ilk çizgi roman benzerleri) ve tanıdık popüler ezgilerle söylenen
baladlar (şarkılar) kullanılıyordu. Örneğin 1635 tarihli Murder upon Murder
baladı Thomas Sherwood ve Elizabeth Evans'ın kanlı eylemlerini anlatıyordu:
"Ah cinayet, hırs ile cinayet, / Günahın pis kokusudur
cinayet."
Benzer canard'lar seyyar satıcılar (Bänkelsänger) tarafından
şarkılar eşliğinde satılıyordu.
1796 tarihli bir Fransız canard'ı, zenginlerden çalıp
fakirlerle paylaştığı söylenen haydut Poulailler'i övüyordu:
"Herkes der ki bu Poulailler / Durdurduğunda onları /
Örnek: Öldürmedi kimseyi... / Para verecektir para."
Yayıncılar, Frankenstein kasabasındaki (1606) mezarcıların
1500 kişiyi zehirleyip cesetlerini soyduğu yönündeki batıl inançları sömüren
uydurma haberlerle satışlarını artırıyorlardı.
Şiddet tasvirleri, 18. yüzyılda İngiliz sanatçı William
Hogarth'ın Acımasızlığın Dört Aşaması adlı dörtlü gravür serisinde (Tom
Nero'nun sevgilisi Ann Gill'i vahşice katletmesini içeren Acımasızlığın
Mükemmelliği dahil) doruğa ulaştı.
Elkitapları ve Küçük Kitapçıklar (Chapbooks / Skillingtryck / Literatura de
cordel / Bibliothèque bleue)
Afişlerden türeyen, katlanmış sayfalardan oluşan bu ucuz
kitapçıklar 17. yüzyılda afişlerin yerini alarak daha detaylı anlatılara olanak
sağladı.
Suçluların darağacındaki sözde itiraflarını içeren
elkitapları (örneğin İngiltere'deki Newgate Papazının İfadesi) idam günlerinde
kapış kapış satılıyordu.
Gazeteler: 17. yüzyılda haftalık, daha sonra günlük olarak
(Londra'da Daily Courant 1702, Paris'te 1777) ortaya çıkan modern gazeteler de
okuyucu çekmek için şiddet ve suç haberlerine geniş yer veriyordu. Bu ucuz
malzemeler dükkanlar yerine sokaklarda, pazarlarda seyyar çerçiler ve körler
dayanışma dernekleri gibi marjinal gruplar tarafından dağıtılıyordu.
Şiddet Temaları
Popüler basındaki şiddet anlatıları sıklıkla ahlaki ve
didaktik bir üslup taşıyor, "küçük günahların kaçınılmaz şekilde daha
büyüklerini işlemeye yol açacağı" mesajını veriyordu. Ancak tarihçiler bu
popüler edebiyatın tarihsel güvenilirliğini sorgulamaktadır. Örneğin,
İngiltere'deki idamların büyük çoğunluğu mülkiyet suçlarından kaynaklanırken,
matbu eserlerde neredeyse tüm mahkumlar cinayetten idam edilmiş gibi
gösterilerek gerçekler çarpıtılıyordu. Poulailler örneğinde olduğu gibi,
gerçekte 5 kişilik bir kümes hırsızı olan biri, canard'larda "500 kişilik
bir çetenin lideri, soylu bir haydut" olarak resmediliyordu.
Popüler metinlerde haydutlar üç klişe tiplemeye
büründürülüyordu:
Gaddar Haydut: Ahlaki muğlaklık barındırmayan gaddar
ve cani tiplemesi (Örn. ailesiyle mağarada yaşayıp insan eti yiyen İskoç Sawney
Beane).
Muzip Haydut: Şiddet ve mizahı harmanlayan tipleme
(Örn. İrlandalı Patrick Fleming).
Soylu Haydut (Sosyal Eşkıya): "Zenginden alıp
fakire veren" tipleme (Örn. Diego Corrientes, Robin Hood, James Hind, Rob
Roy, Louis Mandrin, Cartouche). Bu anlatılarda soylu haydut bir adaletsizliğin
kurbanı olarak suça başlar, sadece kendini korumak için öldürür, krala sadıktır
ve sadece ihanetle yakalanıp ölür. Yetkililer bu soylu imajı yıkmak için
karşı-anlatılar yayınlatıyor ve idamı onun nihai kötülüğünün kanıtı olarak
sunuyorlardı.
Özellikle sansasyonel aile içi cinayetler, çocuk katliamları
popüler basının gözdesiydi.
Kadın düşmanlığı ve dini öğretiler kadınları "şehvetli,
mantıksız ve şiddete eğilimli" sunduğu için, ideal olan itaatkar kadındı.
Basın, kocalarını öldüren kadınları (İngiltere'de yakılarak
cezalandırılan petty treason / küçük ihanet suçu) veya gayrimeşru çocuklarını
lağıma atan kadınları ahlaki ibret hikayeleri olarak sunuyordu.
Din Savaşları ve Otuz Yıl Savaşları sırasında askerlerin
sivillere uyguladığı tecavüz, yağma ve işkence (Jacques Callot'un Savaşın
Getirdiği Sefalet ve Felaket gravürleri veya Grimmelshausen'ın Simplicius
Simplicissimus eseri) sansasyonel bir şekilde tasvir ediliyordu.
Algılar
Şehirlerde basının gelişmesiyle, artan okuryazarlık ve
abartılı suç haberleri halkta yoğun bir kişisel güvenlik endişesi (suç paniği)
yaratıyordu.
Aslında şiddet genel olarak düşüşte olmasına rağmen, medya
şiddetin sürekli yükseldiği algısını oluşturuyordu.
Samuel Pepys'in 1664 günlüğünde gece duyduğu seslerden
dolayı "ya şişlendilerse" diye ter içinde uyanması bu korkunun bir
kanıtıdır.
1783 tarihli The Gentleman's Magazine dergisi, gazetelerin
soygun ve kötülük haberleri dışında hiçbir şeyle dolu olmadığından yakınmıştır.
Basın, suçluların argo veya Rotwelsch gibi kendilerine özgü
dilleri (jargonları) olduğunu vurgulayarak "tehlikeli bir suç
altkültürü" algısını besliyordu. 1763'te Chelmsford Chronicle gazetesinin
Colchester'daki haydutlukları abartarak yayınlaması, yerel halkın
silahlanmasına ve yetkililerin şüpheli beyaz önlüklüleri delilsiz tutuklamasına
(klasik bir medya paniği) neden olmuştur.
DEVLETLER, SİLAHLAR VE ORDULAR
Max Weber: Modern devletin güç kullanımını tekeli altına
almaya yönelik hak iddiası, onun için sahip olduğu bağlayıcı yargı ve devamlı
icraat karakteri kadar yaşamsaldır.
Ancak 1500-1800 yılları arasında devletlerin şiddet
üzerindeki kontrolü çok zayıftı, merkezi polis organları yoktu ve yerel asayiş
yetersizdi.
Silahlar
1500 yılında devlet şiddet araçlarını tekeline almaktan çok
uzaktı; soylular kişisel kaleleri, cephanelikleri ve özel ordularıyla kraliyet
otoritesine kafa tutuyorlardı. Leicester Kontu Robert Dudley'nin 200 süvari ve
500 piyadeyi donatacak kişisel cephanesi vardı. Tudor hükümdarları (VII. Henry
ve I. Elizabeth) asillerin silahlı maiyetlerine kısıtlamalar getirerek ve
alternatif milis güçleri kurarak bu gücü kırmaya çalıştı.
Kıta Avrupası'nda ise soylular düşmanlarına saldırmak için
bravi adı verilen silahlı kiralık çeteler kuruyordu. İnsan ticareti yaparlar,
para için istek üzerine her gün başka birini öldürebilecek yabancıları
getirirler.
Birçok soylu düpedüz eşkıyalığa başlamıştı (Papalık'ta
Alfonso Piccolomini, Katalonya'da Perot Rocaguinarda, Fransa'da Guilleri
kardeşler).
Sıradan halkın da iş bıçakları, uzun yay, tatar yayı ve
savaş artığı mızrak, kılıç, piştov gibi silahlarla şiddet uygulama potansiyeli
yüksekti.
1475'te Troyes'te yapılan bir sayımda 2400 hanede 2436
küt/sivri silah ve 547 ilkel misket tüfeği bulunmuştu.
Devletlerin silah yasakları ve ruhsatlama çabaları
(Floransa'da I. Cosimo de' Medici, Venedik Onlar Konseyi, Fransa'da Guyenne
valisinin silahsızlandırma kampanyası) çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlandı.
İngiltere'de avlanma yasaları (örneğin 1723 Waltham Kara
Kanunu) asıl olarak halkı silahsızlandırmayı hedefliyordu.
Sir William Blackstone bu yasaların gizli amacını şöyle
açıklamıştır: kitleleri silahsızlandırarak halk ayaklanmalarının ve yönetime
karşı direnişin önlenmesi…
Askeri Şiddet
16. yüzyıldan itibaren askeri teknolojideki değişimler
(tatar yayları, toplar, taşınabilir ateşli silahlar ve alçak tahkimatlar -
trace italienne) orduların muazzam ölçüde büyümesini zorunlu kıldı.
Fransa'nın asker sayısı 1451'de 20.000 iken, 1710'da
350.000'i aşmıştı.
Savaş harcamaları devlet bütçelerinin %75'ine ulaşıyordu,
ancak idari ve mali yetersizlikler nedeniyle askerin beslenmesi, giydirilmesi
ve maaşlarının ödenmesi sağlanamıyordu.
Ordular çoğunlukla "ayaktakımı" ve suçlulardan
oluşuyordu.
Erzak yetersizliği nedeniyle ordular "araziden
beslenmek" zorundaydı; bu da askerlerin köylülerin yiyecek ve hayvanlarını
gasp etmesi anlamına geliyordu. Maaşlar aylarca ödenmediği için askerler firar
ediyor veya isyan çıkarıyordu. İspanyol Felemenk Ordusu Antwerp'i 1576'da
yağmalayarak 8000 vatandaşı katletti ve 1000 evi yıktı.
Savaş geleneği gereği düşman tebaasının mülklerini yok etmek
meşru kabul ediliyordu. İtalyan paralı ordularındaki guastatori (harap
ediciler) tarımı felç ediyordu.
1688-1689 kışında XIV. Louis'nin emriyle Palatina bölgesi
sistemli bir şekilde yakılıp yıkıldı ve Mannheim'da tüm vatandaşlar katledildi.
Teslim olmayan şehirlerin kuşatma sonrası yağmalanması rutin
bir şiddetti; Magdeburg'un 1631'de düşmesiyle nüfusun %85'i (25.000 kişi)
katledildi veya yangında öldü.
Savaşların yol açtığı asıl yıkım doğrudan askeri şiddetten
ziyade, orduların yaydığı salgın hastalıklar (tifüs, dizanteri, veba) ve
kıtlıktı.
Savaş döneminde Almanya nüfusunun %15 ila %20'sini
kaybetmiştir.
Askerlerin kış döneminde sivil evlerde zorunlu konaklaması
(utensile) ve şehirlerdeki garnizon askerlerinin (örneğin Paris'teki Gardes
Françaises) karıştığı ölümcül bar kavgaları sivilleri mağdur ediyordu.
17. yüzyılın ortalarından itibaren askeri taktiklerdeki
(Nassau'lu Maurice'in piyade ateş disiplini) ve askeri hukuktaki (Artikelbrief)
gelişmeler, firar ve talana ölüm cezası getirerek askeri disiplini artırdı.
"İspanyol Yolu" üzerindeki erzak depoları,
Fransızların munitionnaires (sözleşmeli tedarikçiler) sistemi ve verimliliği
korumak için para karşılığı talanı sınırlayan Kontributionssystem (katkı payı
sistemi) sayesinde askeri şiddet 18. yüzyılda dizginlendi. Ancak terhis edilen
askerlerin sivil hayata uyum sağlayamaması, suç oranlarını seferberlik
sonlarında fırlatıyordu
Ordular ve İç Düzen
Gelişmiş bir polis gücünün yokluğunda ordu, iç düzeni
sağlamak için devletin elindeki tek gerçek silahtı.
Fransız monarşisi Protestan Huguenotların Nantes Bildirisi
ile kazandıkları "devlet içinde devlet" niteliğindeki 80 kadar
tahkimatını (Montpellier ve La Rochelle kuşatmalarıyla) ordu gücüyle yıktı.
Devletler ayrıca büyük köylü isyanlarını (Fransa'da
Nu-Pieds, Un Savaşı) ve şehir ayaklanmalarını (Londra'da Gordon Ayaklanması)
bastırmak için orduya güvendi. Ancak ordu kalabalık kontrolü eğitimi almadığı
için süngü ve tüfekle müdahale ediyor, bu da ağır can kayıplarına yol açıyordu
(Gordon Ayaklanması'nda ordu 285 kişiyi öldürdü). İngiltere'de 1715 tarihli
Kargaşa Kanunu (Riot Act) ile kargaşaları bastırmada askere yasal yetki
verilmişse de, askerler "orantısız güç" kullanımı nedeniyle sivil
mahkemelerde cinayetle yargılanma riskiyle karşı karşıya kalıyordu.
ADALET
Erken modern Avrupa'da devlet adaleti, "yargı
devrimi" (judicial revolution) adı verilen bir süreçle yerel ve geleneksel
çözüm yollarının yerini almaya başladı. Ancak bu süreç yavaş ilerledi; resmi
polis ve askeri gücün zayıf olması nedeniyle devlet mahkemeleri tabanın
işbirliğine bağımlıydı.
İntikam, Onur ve Şiddet
Şiddet içeren suçlar karşısında bireyin ilk tepkisi kişisel
intikam almaktı, çünkü saldırı fiziksel zararın ötesinde kişisel
"onur"un (reputation) zedelenmesi anlamına geliyordu.
Onur, kişinin toplum nezdindeki değeriydi. Erkek onuru
cesaret, fiziksel güç ve mesleki dürüstlükle; kadın onuru ise tevazu, sadakat
ve namusla tanımlanıyordu.
En ufak bir sözlü hakaret, jest (şapkanın çıkarılmaması)
veya bir kadına "orospu" denmesi onuru yerle bir ediyordu.
16. yüzyılda Fransız bir hakim onurun değerini şöyle
vurgulamıştır:
"Bir malın ya da mirasın kaybı bir şekilde telafi
edilebilir, ancak hayatın ya da onurun kaybı telafi edilemez."
İspanyol oyun yazarı Tirso de Molina da hakaretler
karşısındaki tavrı şöyle aktarmıştır:
"Kim ki onu aşağılarsa / Bir İspanyol ertelemez ölümü /
Ertelemez intikamını hiçbir zaman."
Düello
Aristokratlar onur meselelerini çözmek için sıkça düelloya
başvuruyordu.
Düello, ortaçağın dövüşle yargılama geleneğinden evrimleşen,
iki tarafın eşit silahlarla ve kurallar çerçevesinde yaptığı onur dövüşüydü.
1547'de Vivonne ve Chabot arasındaki son resmi adli
düellodan sonra düellolar yasadışılaştı, ancak daha da basitleşerek yaygınlaştı.
1613'te Guise Şövalyesi ile Baron de Luz'un oğlu arasındaki
düello öncesi yazılan meydan okuma mektubunda aristokratik onur anlayışı açıkça
görülmektedir:
"Babamın ruhunun huzur bulması için elimde kılıçla
sizinle karşı karşıya gelme şerefini bana bahşetmenizi rica ederim..."
Kiliseler (1563 Trento Konsili) ve hükümdarlar (Fransa'da
XIII. Louis'nin 1643 fermanı) düelloyu "lese-majeste" (majesteye
hakaret) kapsamında yasaklamıştı. Ancak yasayı uygulayanların da aynı değerleri
paylaşması nedeniyle düellolar uzun süre önlenemedi.
1627'de 22 kişiyi öldürmüş Bouteville Kontu François de
Montmorency'nin Place Royale'deki düellosu sonrası idam edilmesi, devletin
şiddet tekelini kurma kararlılığını gösterdi. Zamanla saray adabının yayılması
ve "Şeref Meseleleri Mahkemesi" (Tribunal du point d'honneur) gibi
kurumların kurulmasıyla düellolar azaldı.
Kan Davaları
Özellikle devlet adaletinin zayıf olduğu yalıtılmış veya
dağlık bölgelerde (Friuli, Korsika, Sicilya, İskoçya Highlands) kan davaları
kuşaklar boyu sürüp giden kişisel savaşları temsil ediyordu.
Kan davaları "onuru kurtarmayı" hedefleyen yazısız
kurallara göre işliyordu. 1511'de Friuli'de Zambarlano ve Strumiero aileleri
arasındaki kan davasında 50 asilzade katledilmiş ve cesetleri "köpek
maması" yapılmak üzere sokaklarda bırakılmıştır.
Yargı-Altı Uzlaşma
Mahkemelerin pahalı ve acımasız olması nedeniyle, insanlar
davalaşmak yerine yargı-altı yöntemlerle uzlaşmayı tercih ediyorlardı.
"Kötü bir anlaşma iyi bir davaya yeğdir" sözü bu
durumu özetler. Failin kurbanın ailesine diyet ödemesini ve özür dilemesini
içeren bu anlaşmalar (Fransa'da accommodements, İspanya'da amistads, Almanya'da
Sühneverträgen) dini liderler, senyörler, noterler veya resmi arabulucular
(apaiseurs / juges de sang) vasıtasıyla yapılıyordu.
Komşular ve loncalar da yaramazlık yapan üyelerini kendi
parajustice (gayriresmi adalet) mekanizmalarıyla (dövüp kanala atma - maling)
cezalandırıyorlardı. 18. yüzyıla gelindiğinde devlet adaletinin kabulü arttı;
çünkü devlet "orta halli" mülk sahibi sınıfların (jüriler,
jandarmalar) işbirliğini kazanmıştı.
Polis
Kolluk kuvvetleri kaynak yetersizliğinden dolayı çok zayıftı.
Fransa kırsalında devriye gezen Maréchaussée (Jandarma) birimi 1789'da sadece
4114 kişiden oluşuyordu ve tüm ülkeyi denetlemeye yetmiyordu.
Polis ancak yerel halkın ihbar ettiği serserileri
tutuklayabiliyordu. Yerel halkın onaylamadığı bir konuda (örneğin 1754'te
Saint-Sulpice-des-Faleyrens'te pazar günü oynanan bowling oyununu durdurmaya
çalışırken) polislere saldırılıp öldürülebiliyordu.
İspanya'daki Santa Hermandad (Kutsal Kardeşlik) milisleri de
zayıf ve etkisizdi. İngiltere ve
Hollanda'da ise asayiş, amatör ve ücretsiz hizmet veren yerel sakinlere
(constable, baljuw, drossard) bırakılmıştı.
Şehirlerde geceleri kapılar kapatılıyor, ancak düzenli kent
polisi sadece Paris'te (1667'de kurulan Polis Amirliği ve 3000 memur) mevcuttu.
Londra ise 18. yüzyıl sonuna dek ortaçağdan kalma gece bekçileriyle korunuyordu.
Adli İşkence
Roma-kilise hukukunun geçerli olduğu Kıta Avrupası'nda ölüm
cezası verilebilmesi için "tam ispat" (en az iki görgü tanığı veya
sanığın itirafı) gerekiyordu; dolayısıyla dolaylı deliller olduğunda itiraf
almak üzere "adli işkence" (judicial torture) yasal bir kanıt toplama
aracı olarak kullanılıyordu. Jürinin dolaylı delillerle karar verebildiği
İngiliz ortak hukukunda ise işkence neredeyse hiç uygulanmadı (sadece 1540-1640
arasında siyasi suçlarda uygulandı).
İşkence iki aşamada yapılıyordu [258]:
Hazırlık niteliğinde işkence (torture préparatoire): Hüküm
vermek için itiraf almak amacıyla yapılan işkence.
Ön işkence (torture préalable): İdamdan önce suç
ortaklarının isimlerini almak için yapılan işkence.
Yaşlılar, hamileler ve çocuklar işkenceden muaftı.
En yaygın işkenceler Filistin askısı (strappado), kelebek
vida, işkence sehpası (rack) ve su yutturmaydı.
Adli işkence 17. yüzyılın sonlarından itibaren hızla azaldı
(örneğin Libourne'da 1696-1789 arasında 1529 sanıktan sadece birine işkence
yapıldı) ve 18. yüzyıl sonunda resmen kaldırıldı.
John Langbein'e göre bu düşüşün nedeni aydınların
eleştirilerinden ziyade, adli ispat kurallarının değişmesi ve ölüm cezası
dışındaki yeni cezalandırma yöntemlerinin (kadırga laboru, sürgün, hapishane)
benimsenmesiydi.
Ceza
Erken modern dönemde cezalar, devlete en ucuza mal olacak
bedensel ve aşağılayıcı cezalardan oluşuyordu. Ufak suçlar için kulak kesme, el
kesme, dilin delinmesi gibi sakatlama cezaları; pazar yerlerinde kırbaçlama ve
omuz veya alına kızgın demirle damga basma (Fransa'da hırsızlar için
"V" harfi) uygulanıyordu. En yaygın aşağılama cezası boyundurukta
(pillory) teşhir edilmekti; kalabalık buradaki mahkumlara çöp ve taş atarak
ölümlerine sebep olabiliyordu.
Ölüm cezası gerektiren suçların kapsamı geniştir (cinayet,
tecavüz, vatana ihanet, kundakçılık, düello, kalpazanlık, hırsızlık). Sosyal
statüye göre infaz yöntemi değişiyordu; asillerin başı kılıçla kesilirken,
sıradan suçlular asılıyordu. En ağır suçlar için cellat tarafından kemiklerin
kırıldığı çark cezası (breaking on the wheel), kazıkta yakılma, kadınlar için
canlı canlı gömülme ve vatan hainleri için vücudun atlarla parçalanması
(quartering) uygulanıyordu.
Pieter Bruegel'in 1559 tarihli Adalet gravürü bu gaddar
cezaların eksiksiz bir portresidir.
Michel Foucault'ya göre bu kamusal törenler, hükümdarın
mutlak gücünü sergileyen ve halka ders veren siyasi gösterilerdi. İdamları
izlemek için Londra Tyburn'de veya Sevil'de 20.000 ila 100.000 kişilik muazzam
kalabalıklar toplanıyordu.
Katolik ülkelerde mahkumlar idamdan önce kilise önünde diz
çöküp Tanrı'dan ve kraldan af diliyordu (amende honorable). Kalabalık, celladın
beceriksizliğine (örneğin kafa kesmek için beş balta darbesi vurmasına) veya
haksız gaddarlığa karşı ayaklanabiliyordu.
16 ve 17. yüzyıllardan itibaren idam cezalarının sayısında
büyük bir düşüş yaşandı. Fransa'da yargıçlar mahkumun acısını azaltmak için
celladın infaz sırasında mahkumu çabucak boğmasını emreden gizli bir yumuşatma
hükmü (retentum) eklemeye başladılar. İdamların yerini yavaş yavaş yeni
cezalandırma yöntemleri aldı:
Kadırga Mahkumiyeti (Kürek): Savaş gemilerinde kürekçi
ihtiyacını karşılamak için mahkumların canı bağışlanıp buralara gönderiliyordu.
Sürgün (Transportation): Mahkumların deniz aşırı sömürgelere
gönderilmesi.
Islah Evleri (Bridewells / Rasphuis): İlk hapishanemsi
kurumlar (Londra'da 1555, Amsterdam'da 1596) yoksulları ve suçluları sıkı
çalışmayla adam etmek için kuruldu.
Norbert Elias'ın teorisi çerçevesinde seçkinlerin
hassasiyetlerinin artması ve acı ile ölümün kamusal alandan çekilmesi (uygarlık
süreci) cezaların gaddarlığını azalttı ve sonunda halka açık idamları tamamen
ortadan kaldırdı.
KİŞİLER ARASI ŞİDDET SÖYLEMİ
Erken modern Avrupa'da en sık görülen şiddet olayları
rastlantısal saldırılar değil, "birincil ortak" (primary associate)
olan komşular, aile bireyleri, tanıdıklar ve iş arkadaşları arasında
gerçekleşen şiddetti. Şiddet, insan ilişkileri söyleminin ve sosyalleşme
şeklinin olağan bir parçasıydı.
Cinayet ve Saldırı
Önceden tasarlanmış cinayetler azdı; şiddet olaylarının çoğu
ani barbarlık patlamaları ve adam öldürmelerden ibaretti.
28 Aralık 1739'da Gensac'ta bir tavernada borç meselesi
yüzünden çıkan tartışmada Pierre Lavialle'nin bastonuyla vurmasına karşılık
Fouignet-Sauvel'in av bıçağını çekerek Pierre'i öldürmesi bunun tipik bir
örneğidir.
Bu kavgaların altında yatan temel mesele fiziksel
yaralanmadan ziyade, insan içinde hakarete uğramaktan (özellikle
"hırsız", "müflis" veya "fahişe" denmesi)
kaynaklanan onur ve saygınlık kaybıydı.
Kafaya alınan darbeler (çünkü kafa, şapka veya peruk takılan
onurlu bir bölgeydi) kışkırtma sayılırdı ve adli raporlardaki yaraların
%50'sini oluşturuyordu. Şiddet olaylarının %98-99'u genç ve bekar erkekler
arasında, sosyalleşme mekanları olan taverna ve kabarelerde aşırı alkol
tüketimiyle tetikleniyordu. Sıcak yaz ayları, hafta sonları, dini bayramlar ve
sokağa çıkma yasağının olduğu geceler şiddetin tırmandığı zamanlardı. 1600'den
1800'e kadar olan dönemde cinayet oranlarında (örneğin Amsterdam'da 100.000
kişide 47'den 1'e kadar) büyük bir düşüş yaşandı.
Aile İçi Şiddet
Aile içi şiddet ezici çoğunlukla kocanın karısına,
çocuklarına, hizmetçilerine veya çıraklarına uyguladığı şiddetti. Erken modern
yasaları ve dini öğretileri (St. Paul, ahlakçı Benedicti ve "moderate
correction / ölçülü ıslah" kuralı) kocaya karısını terbiye etmek için
fiziksel güç kullanma yetkisi veriyordu.
Karısını dövmek için kullanılacak sopanın kocanın
başparmağından kalın olmamasını öngören "rule of thumb" (başparmak
kuralı) buna dayanıyordu. Yargıçlar evlilik işlerine karışmaktan kaçınıyor,
şiddet şikayetinde bulunan kadınları çoğunlukla hapsediyor veya kocalarına iade
ediyorlardı.
Katolik ve Protestan kiliseleri boşanmayı yasaklamıştı,
ancak aşırı zulüm durumunda yatak ve sofraların ayrılmasını içeren yasal
ayrılığa (ayrı yaşama) izin veriliyordu; ayrılık taleplerinin %47,5'i fiziksel
şiddet gerekçesiyle kadınlardan geliyordu. Komşular ve aileler sadece şiddet
ölümcül raddeye ulaştığında (örneğin Elizabeth Spinkes vakasındaki gibi sokakta
darp edilme) araya giriyordu. 18. yüzyıl sonlarından itibaren yeni davranış
normlarının yayılmasıyla aile içi şiddet toplumsal olarak kabul edilemez hale
geldi.
Tecavüz
Tecavüz, fiziksel yalnızlık, ekonomik bağımlılık veya yaş
nedeniyle en savunmasız olan kadınları (tarım işçileri, ev hizmetçileri ve 6-12
yaş arası küçük kızları) hedef alıyordu. Mahkemelere yansıyan tecavüz davaları
son derece düşüktü; çünkü kadınlar utanç duyuyor ve mahkemelerin kurbanın
iffetini sorgulayan şüpheci yaklaşımlarından korkuyorlardı. Sir Matthew Hale bu
şüpheciliği şöyle özetlemiştir:
"Hatırlanmalıdır ki... bu suçlamada bulunmak kolaydır,
fakat suçun kanıtlaması zordur ve her zaman masum olmasa da, suç lanan tarafın
kendini savunması daha da güçtür."
Hatalı tıbbi bilgilere göre, tecavüz sonucu hamile kalan bir
kadının "cinsel birleşmeden zevk aldığı (orgazm olduğu)"
varsayılıyordu:
"Tecavüz, bir kadının zorla ırzına geçmektir, ancak
gebe kalırsa tecavüz değildir, çünkü rıza göstermeden gebe kalamaz."
Bu nedenle kadınlar tecavüz yerine ispatı daha kolay olan
"tecavüze teşebbüs" davası açmayı seçiyorlardı.
Mahkemeler tecavüzcüleri nadiren idama gönderiyor,
genellikle kurbanın statüsüne göre para cezası, sürgün veya çeyiz ödetme
cezaları veriyordu. Hukukçu Daniel Jousse şöyle yazmıştı:
"Her türlü kadına tecavüz edilebilir... Cezanın şiddeti
kadının statüsüne göre belirlenir."
Yeni Doğan Bebeklerin Örnek Öldürülmesi (Neonatisid)
Doğum kontrol yöntemlerinin olmaması nedeniyle istenmeyen
hamilelikler çok sayıdaydı. Evlilik dışı hamile kalan bekar kadınlar ve
özellikle hizmetçiler toplum tarafından dışlanıyor, işlerinden atılıyor ve
yoksulluk yardımlarından mahrum bırakılıyorlardı. Bu çaresizlik içinde birçok
kadın hamileliğini saklıyor, yalnız başına doğum yapıyor ve bebeğini boğarak
öldürüyordu.
16. yüzyılda din reformları ve devletlerin mülkiyet ve miras
haklarını koruma arzusu nedeniyle bebek cinayetlerine karşı çok sert yasalar
çıkarıldı. 1556 Fransız ve 1624 İngiliz yasalarına göre, hamileliğini gizleyen
ve bebeği ölü bulan bir kadın, bebeği öldürdüğü varsayılarak (suçsuzluğu
kanıtlanana dek) doğrudan suçlu kabul ediliyordu. Bu durum büyük bir kovuşturma
dalgasına yol açtı; mahkemeler kadınları cadılıktan sonra en çok bebek cinayeti
sebebiyle idam ettirdi. 17. yüzyıl sonlarından itibaren adli tıp yöntemlerinin
gelişmesi (akciğer testi - hydrostatic test), doğum sancısı çılgınlığı ve bebek
hazırlığı yapmış olma savunmalarının kabulüyle mahkumiyet ve idam oranları
hızla düştü.
TOPLU RİTÜEL ŞİDDET
Genç Erkek Çeteleri
İlk evlilik yaşının 25-28 gibi geç bir döneme denk gelmesi
nedeniyle genç erkekler buluğ çağı ile evlilik arasındaki 10-15 yılı
"gençlik manastırlarında" (abbey of misrule) geçiriyorlardı.
Bu çetelerin görevi yerel ahlakı ve evlilikleri denetlemekti.
Uygun bulmadıkları evlilikleri (dışarıdan bir damat gelmesi,
yaşlı dulun genç kızla evlenmesi) tencere tava çalarak, kedi bağırtarak
gürültülü curcunalarla (charivari / Katzenmusik) protesto ediyor ve haraç
kesiyorlardı.
Kadın egemenliğine boyun eğen kocaları eşeğe ters bindirip
kasabada gezdirerek rezil ediyorlardı.
Zina yapanları kırbaçlıyor ve ahlak dışı eylemleri
cezalandırıyorlardı.
Karnavallar ve Festivaller
Festivaller (Budalalar Bayramı, Karnaval, Mayıs Günü,
Pentikost, Yaz Ortası şenlikleri) toplumsal hiyerarşinin altüst edildiği,
bedensel ve cinsel sınırların yıkıldığı serbestlik dönemleriydi.
Karnaval, Büyük Perhiz öncesi bolca et yenilen, içki içilen
ve cinsel sınırların aşıldığı bir dönemdi.
Kutlamalar genellikle Karnavalı temsil eden bir kuklanın
sembolik olarak asılması, yakılması veya kafasının kesilmesiyle biterdi.
Mob Football (Geleneksel Futbol)
Yüzlerce kişinin katıldığı, hiçbir kuralın bulunmadığı,
oyuncuların kol ve bacaklarının kırıldığı, hatta ölümlerin yaşandığı gaddar bir
oyundu.
Fransa'daki versiyonu la soule ve İtalya'daki calcio da
benzer şekilde eski hesapların kapatıldığı şiddetli çarpışmalardı.
Hayvan Dövüşleri
Boğa kızdırma (bull-baiting), porsuk kızdırma,
boğa koşuları (Stamford boğa koşusunda boğa köprüden nehre atılırdı) ve
İspanyol boğa güreşleri (asillerin atlı mızrak dövüşünden zamanla piyade
matadorların kitle gösterisine dönüşen sporu) en popüler eğlencelerdi.
Kaz çekme (goose-pulling), horoz fırlatma (throwing at
cocks), horoz dövüşleri ve şenlik ateşlerine canlı kedilerin atılması (Paris
yaz ortası şenlikleri, Ypres Kattenwoensdag) sıradan ritüel eziyetlerdi.
Festivaller ve Şidddet
Karnavalın "güvenlik supabı" olma işlevi zaman
zaman genel isyanlara ve katliamlara (1511 Udine Karnavalı katliamı, Romans
Karnavalı, Londra Günah Çıkarma Salısı ayaklanmaları) dönüşebiliyordu.
Din reformcuları (Katolik ve Protestanlar) ve merkezileşen
devletler, bu ahlaksızlık ve kargaşa kaynağı festivallere karşı büyük bir savaş
açtılar. Seçkinlerin popüler kültürden çekilmesiyle bu oyunlar hamiliklerini
kaybetti. Venedik'te 1705'te köprü dövüşleri (Guerre dei Pugni), Stamford'da
1839'da boğa koşusu yasaklandı.
Sanayi devrimi ve 6 günlük ziraat dışı çalışma takvimi eski
bayramları tamamen yok etti.
HALK PROTESTOSU
Erken modern dönem halk protestoları, iktisadi (kapitalist
entegrasyon), siyasi (devletin merkezileşmesi ve vergiler) ve dini
(Reformasyon) değişimlere direnen, özünde "muhafazakar ve
gelenekselci" hareketlerdi.
Halk Protestosunun Özelliği ve Oluşumu
Protesto eylemleri dilekçeler, kaçış (Owingen 1584), davalar
veya doğrudan şiddet içerebiliyordu.
Kalabalıkları bir araya getiren unsurlar akrabalık bağları
(Abjat örneği), mahalle ve kadın dayanışma ağları (Rotterdamlı midyeci Kaat
Mossel), ortak mesleki bağlar (loncalar, kalfalar) ve taverna sosyalleşmesiydi.
Protestocular eylemlerini "doğa kanunu" veya
"ilahi kanun" temelinde meşrulaştırıyor ve krala sadakat beyan
ediyorlardı ("gabelle'siz Kral çok yaşa!").
Gözdağı
Gözdağı, kurbanların mülklerine zarar vererek veya onları
tehdit ederek eylemlerinden vazgeçirmeyi amaçlıyordu.
E. P. Thompson'ın London Gazette üzerinden incelediği
imzasız mektuplar, toprak sahiplerini, fırıncıları ve tahsildarları doğrudan
hedef alıyordu.
1756 tarihli bir un tacirine yazılan mektup ahlaki ekonomiyi
özetliyordu.
Eğer unu Bristoll'a götürmekten vazgeçmezsen senin kafanı...
ezeceğiz."
Mülk sahiplerinin tarlalarda başak toplamayı engellemesine
karşı yazılan tehdit mektupları da mülklerin yakılacağını ilan ediyordu.
Sabotajlar, çitlerin yıkılması, hayvanların sakatlanması ve
Soubès köyünde senyörün pencereleri altında 15 yıl boyunca curcuna koparılması
en yaygın gözdağı yöntemleriydi.
Karışıklık (Riot)
Devletler yasadışı toplanmaları Kargaşa Kanunlarıyla ağır
şekilde cezalandırıyordu. Ancak asayiş güçlerinin zayıflığı
nedeniyle genellikle sadece birkaç elebaşı asılıyor, kalabalığın geri kalanı
affediliyordu.
Yiyecek Karışıklıkları (Ekmek Ayaklanmaları)
Kıtlık ve tahıl fiyatlarının serbest bırakılmasıyla patlak
veriyordu.
Kalabalık, ahlaki ekonomi (moral economy) temelinde un
depolarını basıyor ve malları kendi belirledikleri "adil fiyat"tan
satarak parasını tüccara veriyordu (taxation populaire / halk vergisi).
1585'te Napoli'de ekmek somununu küçülten seçmen üye
Storace, kalabalık tarafından yakalanıp öldürülmüş, cesedi parçalanıp
sokaklarda sürüklenmiştir.
Tahılların büyük şehirlere gönderilmesini engellemek için
kurulan yasadışı yol barikatları (entrave) da yaygındı.
Tarımsal Yeniliklere Karşı Çıkan Karışıklıklar
Ortak meraların çitle çevrilmesine (enclosure) ve
bataklıkların kurutulmasına karşı çitlerin, bentlerin yıkılması eylemleriydi
(İngiltere'de 1626-1632 Batı İsyanı ve Dean Ormanı'ndaki
"Skimmington" çetesi).
Vergi Karşıtı Karışıklıklar
Yeni gümrük ve arazi vergilerine karşı (Santiago de
Compostela 1683, Amsterdam 1748) vergi tahsildarlarının evlerinin yıkılması.
İdari ve Polis Düzenlemeleri
Madrid'de 1766'da şapka ve pelerin giyilmesini yasaklayan
fermana karşı çıkan ve asayişi felç eden Esquilache Ayaklanması.
Din Ayaklanmaları
Kutsal olanı savunmak ve sapkınlıktan arınmak amacıyla
yapılan şiddetli eylemler (Pamiers 1566 Pentikost olayları ve Londra'da Katolik
haklarını tanıyan yasaya karşı çıkan ve şehri ateşe veren 1780 Gordon
Ayaklanmaları).
İşçi ve Makine Kırma Ayaklanmaları
Ücretlerin düşürülmesine ve işlerini ellerinden alan dokuma
tezgahlarına karşı yapılan makine kırma eylemleri (1675 Londra Dokumacılar
Ayaklanması).
Siyaset ve Söylenti Ayaklanmaları
Lahey'de 1672'de cumhuriyetçi Jan de Witt ve kardeşinin linç
edilip cesetlerinin parçalanması ve Paris'te 1750'de çocukların polis
tarafından kaçırıldığı söylentisiyle polislere yapılan saldırılar.
Kalabalığın Kimliği
Ayaklanmacılar sefil serseriler değil, "menu
peuple" (küçük insanlar) denen hali vakti yerinde, yerleşik dükkan
sahipleri, zanaatkarlar ve küçük mülk sahipleriydi. Tamamen yoksul olanlar ise
marjinalleştirildikleri için bu eylemlerde yer almıyorlardı.
Kadınların katılımı çok yüksekti (İngiltere'deki
ayaklanmaların üçte biri); çünkü kadınlar pazar alışverişini yönetiyordu ve
kanunlar karşısında "ceza almayacakları" yönünde bir inanç mevcuttu
(Oudewater 1628 ayaklanmasındaki "bizi dövüşmekten yargılamazlar"
sözü gibi). Erkekler de cezadan kaçmak için kadın kılığına giriyordu.
İsyan (Rebellion)
1525 Alman Köylü Savaşı (Sıradan İnsanın Devrimi)
Toprak ağalarının vergileri ve angaryaları artırmasına
karşı, din reformunun ve "ilahi kanun"un meşrulaştırıcı gücüyle
başladı. Yukarı Savabya köylülerinin yayınladığı On İki Madde programıyla
serfliğin kaldırılmasını istediler. Köylüler, manastırları ve kaleleri yakıp
yıktı. Prenslere bağlı Savabya Birliği ordusu isyanı kanlı bir şekilde bastırdı
ve yaklaşık 100.000 köylüyü katletti.
1640 Katalan İsyanı (Guerra dels Segadors)
Olivares'in Katalan yasalarını çiğneyerek İspanyol ordusunu
zorla halk arasında konaklatması ve vergi talep etmesi üzerine başladı.
Çiftçiler ve Diputació (bölge meclisi) komitesi İspanyol naibini öldürerek
Fransa ile ittifak kurdu ve isyan 1652'ye kadar sürdü.
1702 Camisard İsyanı
XIV. Louis'nin Nantes Fermanı'nı iptal etmesi üzerine
Cevennes bölgesindeki Huguenot Protestanların peygamberlik kehanetlerinin
etkisiyle başlattığı din gerilla savaşıydı.
ÖRGÜTLÜ SUÇ
Haydutluk
Eric Hobsbawm'ın romantik "soylu haydut"
(zenginden alıp fakire veren sosyal eşkıya) tezi, mahkeme arşivlerinde karşılık
bulmamaktadır. Gerçek haydutlar gaddardı ve
kurbanlarını soymak için şiddet kullanıyorlardı.
Yol Kesme (Karayolu Soygunculuğu): Seyahat edenleri,
kervanları hedef alan silahlı saldırılardı.
Şehirlerdeki yatakçılar ve çalıntı mal alıcıları çetelerin
can damarıydı.
Nivet "Fanfaron" (1728) vakasında olduğu gibi,
soyguncular kurbanların boğazlarını kesiyor, postalarla kaçıyor ve çalıntı
mücevherleri şehirde eritiyorlardı.
Meskun Hane Saldırıları (Ev Soygunculuğu): Issız
zengin çiftliklerine kılık değiştirip gece yarısı saldırmak.
Hırsızlar, paranın yerini öğrenmek için ev sahiplerini
dövüyor ve ayaklarını ateşte yakıyorlardı (chauffeurs / yakıcılar).
Sığır Hırsızlığı: Sınır bölgelerinde klanlar arası
çatışmalara yol açan hırsızlıklar.
Haydutluk, devletlerin yetki sınırlarının kesiştiği
yalıtılmış alanlarda ve ormanlarda serpilirdi.
Savaş sonlarındaki askeri terhisler ve firarlar suç
çetelerinin saflarını fırlatıyordu (İngiltere'de savaş sonraları yol kesme
soygunları %50 artıyordu). Savaş dönemlerinde Scania'daki snapphanar çeteleri,
Meuse vadisindeki Zwartmaker (Karalayıcılar) çeteleri ve 1790'lar Fransız
işgali altındaki Flandre'da Bakelandt çetesi ile Mainz'da giyotinle idam edilen
Schinderhannes (Johannes Bückler) çetesi terör estiriyordu.
Haydutların sosyal kökeni yoksulluk, serseriliğin suç
sayılması, asker kaçaklığı ve etnik/dinsel dışlanmışlıktı.
Çingeneler (Romanlar): Göçebe yaşamları nedeniyle
yasaklanan bu grup, uğradıkları zulüm sonrası kiliseleri ve çiftlikleri soyan
büyük çetelere katıldılar.
Yahudiler: Mülk edinme ve lonca kısıtlamaları
nedeniyle çerçilik ve simsar kılığında soyguna ve yatakçılığa yönelen yoksul
Aşkenaziler.
Moriskolar: Granada dağlarında Katolik kilisesini ve
tahsildarlarını hedef alan monfi (sürgün) çeteleri.
Batenburgers: 1540-1580 arasında dini fanatiklikle
kiliseleri ve manastırları soyan gizli militan Anabaptistler.
Deri Yüzücüler (Bokkerijders): "Onursuz
insanlar" (unehrliche Leute) sayılarak toplumdan dışlanan, sakat hayvan
kesen deri yüzücüler, 18. yüzyılda haraç kesen ve kiliseleri soyan
"Teke-binicileri" çetesini kurdular.
Çete üyeleri çoğunlukla genç ve erkekti (yaş ortalaması
20-33) .
Kadınlar ise dilenci kılığında istihbarat topluyor ve
çalınan kıyafetleri dikerek elden çıkarıyordu.
Ancak Brötanya'da Marie Lescalier ve Marion de Faouet gibi
gaddar kadınların yönettiği aile çeteleri de vardı.
Büyük çeteler sanılanın aksine kalıcı ordular değil, küçük
fluid (akışkan) grupların gevşek birliğiydi.
Suçlular aralarında anlaşmak için takma isimler (Koca Burun,
Dişsiz, Tourangeau) ve gizli jargonlar kullanıyorlardı.
Kaçakçılık
Devletlerin tuz (gabelle) ve tütün gibi dolaylı vergi ve
tekelleri artırması kaçakçılığı cazip hale getirdi.
Brötanya'da vergisiz satılan tuz, sınırın hemen ötesindeki
Maine'de 40 kat daha pahalıydı; dolayısıyla binlerce köylü kıyafetlerine, ekmek
somunlarına veya aç bırakılmış köpeklerin sırtına tuz paketleri bağlayarak
kaçakçılık yapıyordu.
Süvariler ve her kademeden keşiş/rahibeler (Montpellier
rahibeleri manastırda tütün satıyordu) bu yasadışı ticarete bulaşmıştı.
18. yüzyılda vergilerin ağırlaşmasıyla ortaya çıkan
profesyonel çeteler, 100 atlı kervanlarla sınırları aşıp kasaba meydanlarında
davul çalarak kaçak mallar satıyorlardı.
Devletler kaçakçılığın cezasını kürek mahkumiyetine ve idama
fırlatınca (1729 Fransız fermanı, 1746 İngiliz kanunu), çeteler de şiddet
seviyesini fırlattı.
İspiyoncuları vahşice katlediyorlardı (Sussexli Daniel
Chater'ın burnunun ve cinsel organının kesilip boğulması).
Vergi tahsildarlarıyla düzenli askeri çarpışmalar
yapıyorlardı (Poligny'de 1706'da 4 saat süren tuz çatışması, 1782 Roussillon
çatışması).
Zamanla bu kaçakçılar azılı yol kesen soygunculara
dönüştüler.
19. yüzyıl başında jandarmanın ve modern vergi yönetiminin
güçlenmesiyle militarize kaçakçılık ortadan kalktı.
SONUÇ
1500 yılında Avrupa şehirleri, geceleri kapıları kapatılan,
caddeleri zincirlerle bloke edilen ve asayişi korumak için kalın taş surların
ardına saklanan (Nürnberg, Paris, Floransa) tehlikeli kalelerdi.
1800'e gelindiğinde bu surlar yıkılarak yerlerine geniş
bulvarlar yapıldı ve şehirler dışarıya açıldı. Bu değişim, modern devletin güç
kullanımını tekeline almasının, asayişi sağlamada düzenli orduların yerini alan
profesyonel sivil polis güçlerinin (Sir Robert Peel'in 1829'da kurduğu Londra
Metropol Polisi - "bobbies", jandarma modelleri) kurulmasının bir
sonucuydu.
Uygarlık sürecinin tabana yayılmasıyla (halk oyunlarındaki gaddarlığın, hayvan eziyetlerinin ve curcunaların ortadan kalkması) toplumsal şiddet kabul edilemez hale geldi ve cinayet oranları dramatik bir şekilde düştü.
Devlet adaleti kişisel intikamı ve düelloları aşındırdı,
cezai şiddeti (kamuya açık idamlar, bedensel sakatlamalar) ortadan kaldırarak
hapishane odaklı yeni bir sisteme geçti.
Her ne kadar modern çağ kendi büyük savaş ve soykırım
şiddetlerini yaratmış olsa da gündelik asayiş ve kişisel güvenlik açısından
modern Avrupalı ve dünya toplumları, 500 yıl önceki atalarının yaşadığı
tehlikeli dünyadan çok daha güvenli bir yere kavuşmuştur.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder