2 Haziran 2026 Salı

Julius R. Ruff - Erken Modern Avrupa'da Şiddet - Notlar

Julius R. Ruff - Erken Modern Avrupa'da Şiddet - Notlar

Violence in Early Modem Europe 1500-1800

Mütercim: Didem Türkoğlu, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2011

 


Giriş: Erken Modern Avrupa'da Şiddet Sorunu

Günümüz modern toplumlarında medya, basılı yayınlar ve son dakika haberleri nedeniyle kamuoyunda şiddetin en yaygın olduğu çağda yaşandığına ve durumun giderek kötüleştiğine dair güçlü bir inanç vardır.

Sosyologlar ve modern toplum kuramcıları (Tönnies, Durkheim vb.) sanayileşme, şehirleşme ve aile kurumunun zayıflaması gibi nedenlerle 1960'lardan doksanlı yıllara kadar uzanan bir suç dalgasına odaklanmışlardır.

 

Ancak tarihçilerin uzun vadeli (kronolojik) araştırmaları Avrupalıların beş yüz yıl önce, şimdiki mirasçılarına kıyasla çok daha fazla şiddet içeren bir toplum oluşturduğunu ortaya çıkarıyor. Şiddet... erken modern dönemde kişiler arası ilişkilere dair söylemin bir parçasıydı.

 

Çalışma Batı Avrupa'ya odaklanmaktadır.

1500–1800 dönemi, Batı Avrupa'da olağanüstü dönüşümlerin yaşandığı bir süreçtir.

Devletler kurumlarını güçlendirmiş, ceza hukukunu sistemleştirmiştir.

Protestan ve Katolik reformları toplumu uysallaştırma konusunda devlete yardımcı olmuştur.

Daimi ve profesyonel ordular kurulmuştur.

 

Çalışmada iç savaş ve devrimlerdeki askeri şiddet değil, sivil halkın gündelik şiddeti (cinayet, tecavüz, soygun, kargaşa) incelenmektedir.

 

Norbert Elias, bireylerin ve grupların davranış normlarını içselleştirmesini inceler. Elias'a göre devletin şiddet tekelini eline almasıyla insanlarda bir özdenetim mekanizması gelişmiştir.

 

Kitabın içeriği

Birinci Bölüm: Popüler kültür ve edebiyat üzerinden erken modern dönemdeki şiddet ve tehlike algısı işlenecektir.

 

İkinci Bölüm: Bireysel silahlanma, devletin güç tekelini kurma çabaları ve orduların sivillere oluşturduğu tehdit incelenecektir.

 

Üçüncü Bölüm: Hukukun uygulanışı, polis gücünün yetersizliği, mahkeme dışı uzlaşma yöntemleri (düello, kan davası, hakemlik) ve devlet cezalarının şiddet atmosferine etkisi ele alınacaktır.

 

Dördüncü Bölüm: Bireysel ve tanıdıklar arası şiddet biçimleri (saldırı, cinayet, aile içi şiddet, tecavüz, bebek katli) değerlendirilecektir.

 

Beşinci Bölüm: Genç erkek çeteleri, festivaller ve spor etkinlikleri gibi alanlarda ritüelleşmiş şiddet olgusu tartışılacaktır.

 

Altıncı Bölüm: Geçim derdi, vergi ve dini anlaşmazlıklardan kaynaklanan halk protestoları ve toplu eylemler incelenecektir.

 

Yedinci Bölüm: Kaçakçılar, soyguncular ve suç örgütlerinin uyguladığı şiddet ele alınacaktır.

 

ŞİDDETİN TEMSİLLERİ

Erken modern Avrupa'da şiddet olaylarına dair gerçeklikler ile kamuoyunun şiddet algısı arasında ciddi farklar mevcuttu. Şiddetin kamuoyundaki yansımaları sadece somut verilere değil, aynı zamanda toplumun korku ve güvende hissetme sınırlarını şekillendiren algılara dayanıyordu.

Örneğin, 26 Mayıs 1755'te Valence'te idam edilen kaçakçı Louis Mandrin'in hikayesi, kamuoyunun şiddeti nasıl dolaylı yollarla algıladığına dair çarpıcı bir örnektir:

"Aziz Andreas haçına benzeyen 'X' şeklindeki bir yapıya bağladı, demir bir sopayla kollarını bacaklarını kırdı ve ölü adamdan arta kalanları, izleyenler suçunun sonuçlarını görebilsin diye bir çark üzerinde sergiledi."

 

Sözlü Kültürden Yazılı Kültüre

Erken modern Avrupa büyük oranda okuma yazma bilmeyen, şifahi ve görsel aktarıma dayalı bir sözlü kültüre sahipti.

İnsanlar özellikle kötü haberleri ve korku verici söylentileri hızla yayma eğilimindeydi.

Şiddet, bu sözlü aktarımın en popüler konularından biriydi.

1718 yılına ait bir Londra polis raporunda, halkın sokaklardaki şiddet algısı şu şekilde betimlenmiştir:

"Şimdilerde kahvehaneler, tavernalar, dükkanlar ve benzeri yerlerdeki ortak şikayet, müşterilerin karanlık bastıktan sonra dükkanlara ve tavernalara gitmeye çekindikleri hakkındadır. Eğer karanlıkta dışarı çıkarlarsa peruk ve şapkalarının kafalarından, kılıçlarının bellerinden çalınacağını düşünüyorlar ve belki de bıçaklanacaklarından, dövüleceklerinden, kör edileceklerinden korkuyorlar..."

 

Kırsalda da benzer panikler söylentilerle büyüyordu; örneğin 1789'da Fransa'da yaşanan "Büyük Korku" (la Grande Peur) sırasında haydutların gezindiği söylentisi köylülerin silahlanmasına ve asillere saldırmasına yol açmıştır.

 

Kültürün sözlü niteliği, atasözlerine de yansımıştı (örneğin Hollanda'daki "Yüz Hollandalı, yüz bıçak" sözü gibi).

Kukla gösterileri (İngiltere'deki vahşi "Punch ve Judy" ve Fransa'daki "Guignol") halkı şiddete güldüren popüler eğlenceler arasındaydı.

 

Zamanla sözlü kültür ile matbu kültür bir arada yaşamaya başladı.

Okuma yazma oranının düşüklüğüne rağmen, matbu buyruklar, ilanlar ve hikayeler yüksek sesle okunarak geniş kitlelere ulaşıyordu.

İsveç'te 1686 kilise emriyle okuma sınavları yapılmış ve neredeyse herkes okumayı öğrenmişti, ancak 1770'te dahi yazma bilenlerin oranı sadece %20 civarındaydı.

 

Matbu Malzeme Biçimleri

Yayıncılar, sansasyonel şiddet temsillerinin çok iyi sattığını erken dönemde keşfettiler.

 

Afişler (Broadsheets / Bilderbogen / Pliegos sueltos / Canards)

Duvarlara asılan tek yüzü basılı bu kağıtlar birincil haber kaynağıydı.

Okuma yazma bilmeyenlerin ilgisini çekmek için resimli diziler (ilk çizgi roman benzerleri) ve tanıdık popüler ezgilerle söylenen baladlar (şarkılar) kullanılıyordu. Örneğin 1635 tarihli Murder upon Murder baladı Thomas Sherwood ve Elizabeth Evans'ın kanlı eylemlerini anlatıyordu:

"Ah cinayet, hırs ile cinayet, / Günahın pis kokusudur cinayet."

Benzer canard'lar seyyar satıcılar (Bänkelsänger) tarafından şarkılar eşliğinde satılıyordu.

1796 tarihli bir Fransız canard'ı, zenginlerden çalıp fakirlerle paylaştığı söylenen haydut Poulailler'i övüyordu:

"Herkes der ki bu Poulailler / Durdurduğunda onları / Örnek: Öldürmedi kimseyi... / Para verecektir para."

Yayıncılar, Frankenstein kasabasındaki (1606) mezarcıların 1500 kişiyi zehirleyip cesetlerini soyduğu yönündeki batıl inançları sömüren uydurma haberlerle satışlarını artırıyorlardı.

Şiddet tasvirleri, 18. yüzyılda İngiliz sanatçı William Hogarth'ın Acımasızlığın Dört Aşaması adlı dörtlü gravür serisinde (Tom Nero'nun sevgilisi Ann Gill'i vahşice katletmesini içeren Acımasızlığın Mükemmelliği dahil) doruğa ulaştı.

 

Elkitapları ve Küçük Kitapçıklar (Chapbooks / Skillingtryck / Literatura de cordel / Bibliothèque bleue)

Afişlerden türeyen, katlanmış sayfalardan oluşan bu ucuz kitapçıklar 17. yüzyılda afişlerin yerini alarak daha detaylı anlatılara olanak sağladı.

Suçluların darağacındaki sözde itiraflarını içeren elkitapları (örneğin İngiltere'deki Newgate Papazının İfadesi) idam günlerinde kapış kapış satılıyordu.

Gazeteler: 17. yüzyılda haftalık, daha sonra günlük olarak (Londra'da Daily Courant 1702, Paris'te 1777) ortaya çıkan modern gazeteler de okuyucu çekmek için şiddet ve suç haberlerine geniş yer veriyordu. Bu ucuz malzemeler dükkanlar yerine sokaklarda, pazarlarda seyyar çerçiler ve körler dayanışma dernekleri gibi marjinal gruplar tarafından dağıtılıyordu.

 

Şiddet Temaları

Popüler basındaki şiddet anlatıları sıklıkla ahlaki ve didaktik bir üslup taşıyor, "küçük günahların kaçınılmaz şekilde daha büyüklerini işlemeye yol açacağı" mesajını veriyordu. Ancak tarihçiler bu popüler edebiyatın tarihsel güvenilirliğini sorgulamaktadır. Örneğin, İngiltere'deki idamların büyük çoğunluğu mülkiyet suçlarından kaynaklanırken, matbu eserlerde neredeyse tüm mahkumlar cinayetten idam edilmiş gibi gösterilerek gerçekler çarpıtılıyordu. Poulailler örneğinde olduğu gibi, gerçekte 5 kişilik bir kümes hırsızı olan biri, canard'larda "500 kişilik bir çetenin lideri, soylu bir haydut" olarak resmediliyordu.

 

Popüler metinlerde haydutlar üç klişe tiplemeye büründürülüyordu:

Gaddar Haydut: Ahlaki muğlaklık barındırmayan gaddar ve cani tiplemesi (Örn. ailesiyle mağarada yaşayıp insan eti yiyen İskoç Sawney Beane).

Muzip Haydut: Şiddet ve mizahı harmanlayan tipleme (Örn. İrlandalı Patrick Fleming).

Soylu Haydut (Sosyal Eşkıya): "Zenginden alıp fakire veren" tipleme (Örn. Diego Corrientes, Robin Hood, James Hind, Rob Roy, Louis Mandrin, Cartouche). Bu anlatılarda soylu haydut bir adaletsizliğin kurbanı olarak suça başlar, sadece kendini korumak için öldürür, krala sadıktır ve sadece ihanetle yakalanıp ölür. Yetkililer bu soylu imajı yıkmak için karşı-anlatılar yayınlatıyor ve idamı onun nihai kötülüğünün kanıtı olarak sunuyorlardı.

 

Özellikle sansasyonel aile içi cinayetler, çocuk katliamları popüler basının gözdesiydi.

 

Kadın düşmanlığı ve dini öğretiler kadınları "şehvetli, mantıksız ve şiddete eğilimli" sunduğu için, ideal olan itaatkar kadındı.

Basın, kocalarını öldüren kadınları (İngiltere'de yakılarak cezalandırılan petty treason / küçük ihanet suçu) veya gayrimeşru çocuklarını lağıma atan kadınları ahlaki ibret hikayeleri olarak sunuyordu.

 

Din Savaşları ve Otuz Yıl Savaşları sırasında askerlerin sivillere uyguladığı tecavüz, yağma ve işkence (Jacques Callot'un Savaşın Getirdiği Sefalet ve Felaket gravürleri veya Grimmelshausen'ın Simplicius Simplicissimus eseri) sansasyonel bir şekilde tasvir ediliyordu.

 

Algılar

Şehirlerde basının gelişmesiyle, artan okuryazarlık ve abartılı suç haberleri halkta yoğun bir kişisel güvenlik endişesi (suç paniği) yaratıyordu.

Aslında şiddet genel olarak düşüşte olmasına rağmen, medya şiddetin sürekli yükseldiği algısını oluşturuyordu.

Samuel Pepys'in 1664 günlüğünde gece duyduğu seslerden dolayı "ya şişlendilerse" diye ter içinde uyanması bu korkunun bir kanıtıdır.

1783 tarihli The Gentleman's Magazine dergisi, gazetelerin soygun ve kötülük haberleri dışında hiçbir şeyle dolu olmadığından yakınmıştır.

Basın, suçluların argo veya Rotwelsch gibi kendilerine özgü dilleri (jargonları) olduğunu vurgulayarak "tehlikeli bir suç altkültürü" algısını besliyordu. 1763'te Chelmsford Chronicle gazetesinin Colchester'daki haydutlukları abartarak yayınlaması, yerel halkın silahlanmasına ve yetkililerin şüpheli beyaz önlüklüleri delilsiz tutuklamasına (klasik bir medya paniği) neden olmuştur.

 

DEVLETLER, SİLAHLAR VE ORDULAR

Max Weber: Modern devletin güç kullanımını tekeli altına almaya yönelik hak iddiası, onun için sahip olduğu bağlayıcı yargı ve devamlı icraat karakteri kadar yaşamsaldır.

Ancak 1500-1800 yılları arasında devletlerin şiddet üzerindeki kontrolü çok zayıftı, merkezi polis organları yoktu ve yerel asayiş yetersizdi.

 

Silahlar

1500 yılında devlet şiddet araçlarını tekeline almaktan çok uzaktı; soylular kişisel kaleleri, cephanelikleri ve özel ordularıyla kraliyet otoritesine kafa tutuyorlardı. Leicester Kontu Robert Dudley'nin 200 süvari ve 500 piyadeyi donatacak kişisel cephanesi vardı. Tudor hükümdarları (VII. Henry ve I. Elizabeth) asillerin silahlı maiyetlerine kısıtlamalar getirerek ve alternatif milis güçleri kurarak bu gücü kırmaya çalıştı.

Kıta Avrupası'nda ise soylular düşmanlarına saldırmak için bravi adı verilen silahlı kiralık çeteler kuruyordu. İnsan ticareti yaparlar, para için istek üzerine her gün başka birini öldürebilecek yabancıları getirirler.

 

Birçok soylu düpedüz eşkıyalığa başlamıştı (Papalık'ta Alfonso Piccolomini, Katalonya'da Perot Rocaguinarda, Fransa'da Guilleri kardeşler).

 

Sıradan halkın da iş bıçakları, uzun yay, tatar yayı ve savaş artığı mızrak, kılıç, piştov gibi silahlarla şiddet uygulama potansiyeli yüksekti.

1475'te Troyes'te yapılan bir sayımda 2400 hanede 2436 küt/sivri silah ve 547 ilkel misket tüfeği bulunmuştu.

Devletlerin silah yasakları ve ruhsatlama çabaları (Floransa'da I. Cosimo de' Medici, Venedik Onlar Konseyi, Fransa'da Guyenne valisinin silahsızlandırma kampanyası) çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlandı.

İngiltere'de avlanma yasaları (örneğin 1723 Waltham Kara Kanunu) asıl olarak halkı silahsızlandırmayı hedefliyordu.

Sir William Blackstone bu yasaların gizli amacını şöyle açıklamıştır: kitleleri silahsızlandırarak halk ayaklanmalarının ve yönetime karşı direnişin önlenmesi…

 

Askeri Şiddet

16. yüzyıldan itibaren askeri teknolojideki değişimler (tatar yayları, toplar, taşınabilir ateşli silahlar ve alçak tahkimatlar - trace italienne) orduların muazzam ölçüde büyümesini zorunlu kıldı.

Fransa'nın asker sayısı 1451'de 20.000 iken, 1710'da 350.000'i aşmıştı.

Savaş harcamaları devlet bütçelerinin %75'ine ulaşıyordu, ancak idari ve mali yetersizlikler nedeniyle askerin beslenmesi, giydirilmesi ve maaşlarının ödenmesi sağlanamıyordu.

Ordular çoğunlukla "ayaktakımı" ve suçlulardan oluşuyordu.

 

Erzak yetersizliği nedeniyle ordular "araziden beslenmek" zorundaydı; bu da askerlerin köylülerin yiyecek ve hayvanlarını gasp etmesi anlamına geliyordu. Maaşlar aylarca ödenmediği için askerler firar ediyor veya isyan çıkarıyordu. İspanyol Felemenk Ordusu Antwerp'i 1576'da yağmalayarak 8000 vatandaşı katletti ve 1000 evi yıktı.

 

Savaş geleneği gereği düşman tebaasının mülklerini yok etmek meşru kabul ediliyordu. İtalyan paralı ordularındaki guastatori (harap ediciler) tarımı felç ediyordu.

1688-1689 kışında XIV. Louis'nin emriyle Palatina bölgesi sistemli bir şekilde yakılıp yıkıldı ve Mannheim'da tüm vatandaşlar katledildi.

Teslim olmayan şehirlerin kuşatma sonrası yağmalanması rutin bir şiddetti; Magdeburg'un 1631'de düşmesiyle nüfusun %85'i (25.000 kişi) katledildi veya yangında öldü.

 

Savaşların yol açtığı asıl yıkım doğrudan askeri şiddetten ziyade, orduların yaydığı salgın hastalıklar (tifüs, dizanteri, veba) ve kıtlıktı.

Savaş döneminde Almanya nüfusunun %15 ila %20'sini kaybetmiştir.

Askerlerin kış döneminde sivil evlerde zorunlu konaklaması (utensile) ve şehirlerdeki garnizon askerlerinin (örneğin Paris'teki Gardes Françaises) karıştığı ölümcül bar kavgaları sivilleri mağdur ediyordu.

 

17. yüzyılın ortalarından itibaren askeri taktiklerdeki (Nassau'lu Maurice'in piyade ateş disiplini) ve askeri hukuktaki (Artikelbrief) gelişmeler, firar ve talana ölüm cezası getirerek askeri disiplini artırdı.

"İspanyol Yolu" üzerindeki erzak depoları, Fransızların munitionnaires (sözleşmeli tedarikçiler) sistemi ve verimliliği korumak için para karşılığı talanı sınırlayan Kontributionssystem (katkı payı sistemi) sayesinde askeri şiddet 18. yüzyılda dizginlendi. Ancak terhis edilen askerlerin sivil hayata uyum sağlayamaması, suç oranlarını seferberlik sonlarında fırlatıyordu

 

Ordular ve İç Düzen

Gelişmiş bir polis gücünün yokluğunda ordu, iç düzeni sağlamak için devletin elindeki tek gerçek silahtı.

Fransız monarşisi Protestan Huguenotların Nantes Bildirisi ile kazandıkları "devlet içinde devlet" niteliğindeki 80 kadar tahkimatını (Montpellier ve La Rochelle kuşatmalarıyla) ordu gücüyle yıktı.

Devletler ayrıca büyük köylü isyanlarını (Fransa'da Nu-Pieds, Un Savaşı) ve şehir ayaklanmalarını (Londra'da Gordon Ayaklanması) bastırmak için orduya güvendi. Ancak ordu kalabalık kontrolü eğitimi almadığı için süngü ve tüfekle müdahale ediyor, bu da ağır can kayıplarına yol açıyordu (Gordon Ayaklanması'nda ordu 285 kişiyi öldürdü). İngiltere'de 1715 tarihli Kargaşa Kanunu (Riot Act) ile kargaşaları bastırmada askere yasal yetki verilmişse de, askerler "orantısız güç" kullanımı nedeniyle sivil mahkemelerde cinayetle yargılanma riskiyle karşı karşıya kalıyordu.

 

ADALET

Erken modern Avrupa'da devlet adaleti, "yargı devrimi" (judicial revolution) adı verilen bir süreçle yerel ve geleneksel çözüm yollarının yerini almaya başladı. Ancak bu süreç yavaş ilerledi; resmi polis ve askeri gücün zayıf olması nedeniyle devlet mahkemeleri tabanın işbirliğine bağımlıydı.

 

İntikam, Onur ve Şiddet

Şiddet içeren suçlar karşısında bireyin ilk tepkisi kişisel intikam almaktı, çünkü saldırı fiziksel zararın ötesinde kişisel "onur"un (reputation) zedelenmesi anlamına geliyordu.

Onur, kişinin toplum nezdindeki değeriydi. Erkek onuru cesaret, fiziksel güç ve mesleki dürüstlükle; kadın onuru ise tevazu, sadakat ve namusla tanımlanıyordu.

En ufak bir sözlü hakaret, jest (şapkanın çıkarılmaması) veya bir kadına "orospu" denmesi onuru yerle bir ediyordu.

16. yüzyılda Fransız bir hakim onurun değerini şöyle vurgulamıştır:

"Bir malın ya da mirasın kaybı bir şekilde telafi edilebilir, ancak hayatın ya da onurun kaybı telafi edilemez."

 

İspanyol oyun yazarı Tirso de Molina da hakaretler karşısındaki tavrı şöyle aktarmıştır:

"Kim ki onu aşağılarsa / Bir İspanyol ertelemez ölümü / Ertelemez intikamını hiçbir zaman."

 

Düello

Aristokratlar onur meselelerini çözmek için sıkça düelloya başvuruyordu.

Düello, ortaçağın dövüşle yargılama geleneğinden evrimleşen, iki tarafın eşit silahlarla ve kurallar çerçevesinde yaptığı onur dövüşüydü.

1547'de Vivonne ve Chabot arasındaki son resmi adli düellodan sonra düellolar yasadışılaştı, ancak daha da basitleşerek yaygınlaştı.

1613'te Guise Şövalyesi ile Baron de Luz'un oğlu arasındaki düello öncesi yazılan meydan okuma mektubunda aristokratik onur anlayışı açıkça görülmektedir:

"Babamın ruhunun huzur bulması için elimde kılıçla sizinle karşı karşıya gelme şerefini bana bahşetmenizi rica ederim..."

 

Kiliseler (1563 Trento Konsili) ve hükümdarlar (Fransa'da XIII. Louis'nin 1643 fermanı) düelloyu "lese-majeste" (majesteye hakaret) kapsamında yasaklamıştı. Ancak yasayı uygulayanların da aynı değerleri paylaşması nedeniyle düellolar uzun süre önlenemedi.

1627'de 22 kişiyi öldürmüş Bouteville Kontu François de Montmorency'nin Place Royale'deki düellosu sonrası idam edilmesi, devletin şiddet tekelini kurma kararlılığını gösterdi. Zamanla saray adabının yayılması ve "Şeref Meseleleri Mahkemesi" (Tribunal du point d'honneur) gibi kurumların kurulmasıyla düellolar azaldı.

 

Kan Davaları

Özellikle devlet adaletinin zayıf olduğu yalıtılmış veya dağlık bölgelerde (Friuli, Korsika, Sicilya, İskoçya Highlands) kan davaları kuşaklar boyu sürüp giden kişisel savaşları temsil ediyordu.

Kan davaları "onuru kurtarmayı" hedefleyen yazısız kurallara göre işliyordu. 1511'de Friuli'de Zambarlano ve Strumiero aileleri arasındaki kan davasında 50 asilzade katledilmiş ve cesetleri "köpek maması" yapılmak üzere sokaklarda bırakılmıştır.

 

Yargı-Altı Uzlaşma

Mahkemelerin pahalı ve acımasız olması nedeniyle, insanlar davalaşmak yerine yargı-altı yöntemlerle uzlaşmayı tercih ediyorlardı.

"Kötü bir anlaşma iyi bir davaya yeğdir" sözü bu durumu özetler. Failin kurbanın ailesine diyet ödemesini ve özür dilemesini içeren bu anlaşmalar (Fransa'da accommodements, İspanya'da amistads, Almanya'da Sühneverträgen) dini liderler, senyörler, noterler veya resmi arabulucular (apaiseurs / juges de sang) vasıtasıyla yapılıyordu.

Komşular ve loncalar da yaramazlık yapan üyelerini kendi parajustice (gayriresmi adalet) mekanizmalarıyla (dövüp kanala atma - maling) cezalandırıyorlardı. 18. yüzyıla gelindiğinde devlet adaletinin kabulü arttı; çünkü devlet "orta halli" mülk sahibi sınıfların (jüriler, jandarmalar) işbirliğini kazanmıştı.

 

Polis

Kolluk kuvvetleri kaynak yetersizliğinden dolayı çok zayıftı. Fransa kırsalında devriye gezen Maréchaussée (Jandarma) birimi 1789'da sadece 4114 kişiden oluşuyordu ve tüm ülkeyi denetlemeye yetmiyordu.

Polis ancak yerel halkın ihbar ettiği serserileri tutuklayabiliyordu. Yerel halkın onaylamadığı bir konuda (örneğin 1754'te Saint-Sulpice-des-Faleyrens'te pazar günü oynanan bowling oyununu durdurmaya çalışırken) polislere saldırılıp öldürülebiliyordu.

İspanya'daki Santa Hermandad (Kutsal Kardeşlik) milisleri de zayıf ve etkisizdi.  İngiltere ve Hollanda'da ise asayiş, amatör ve ücretsiz hizmet veren yerel sakinlere (constable, baljuw, drossard) bırakılmıştı.

Şehirlerde geceleri kapılar kapatılıyor, ancak düzenli kent polisi sadece Paris'te (1667'de kurulan Polis Amirliği ve 3000 memur) mevcuttu. Londra ise 18. yüzyıl sonuna dek ortaçağdan kalma gece bekçileriyle korunuyordu.

 

Adli İşkence

Roma-kilise hukukunun geçerli olduğu Kıta Avrupası'nda ölüm cezası verilebilmesi için "tam ispat" (en az iki görgü tanığı veya sanığın itirafı) gerekiyordu; dolayısıyla dolaylı deliller olduğunda itiraf almak üzere "adli işkence" (judicial torture) yasal bir kanıt toplama aracı olarak kullanılıyordu. Jürinin dolaylı delillerle karar verebildiği İngiliz ortak hukukunda ise işkence neredeyse hiç uygulanmadı (sadece 1540-1640 arasında siyasi suçlarda uygulandı).

 

İşkence iki aşamada yapılıyordu [258]:

Hazırlık niteliğinde işkence (torture préparatoire): Hüküm vermek için itiraf almak amacıyla yapılan işkence.

Ön işkence (torture préalable): İdamdan önce suç ortaklarının isimlerini almak için yapılan işkence.

Yaşlılar, hamileler ve çocuklar işkenceden muaftı.

En yaygın işkenceler Filistin askısı (strappado), kelebek vida, işkence sehpası (rack) ve su yutturmaydı.

Adli işkence 17. yüzyılın sonlarından itibaren hızla azaldı (örneğin Libourne'da 1696-1789 arasında 1529 sanıktan sadece birine işkence yapıldı) ve 18. yüzyıl sonunda resmen kaldırıldı.

John Langbein'e göre bu düşüşün nedeni aydınların eleştirilerinden ziyade, adli ispat kurallarının değişmesi ve ölüm cezası dışındaki yeni cezalandırma yöntemlerinin (kadırga laboru, sürgün, hapishane) benimsenmesiydi.

 

Ceza

Erken modern dönemde cezalar, devlete en ucuza mal olacak bedensel ve aşağılayıcı cezalardan oluşuyordu. Ufak suçlar için kulak kesme, el kesme, dilin delinmesi gibi sakatlama cezaları; pazar yerlerinde kırbaçlama ve omuz veya alına kızgın demirle damga basma (Fransa'da hırsızlar için "V" harfi) uygulanıyordu. En yaygın aşağılama cezası boyundurukta (pillory) teşhir edilmekti; kalabalık buradaki mahkumlara çöp ve taş atarak ölümlerine sebep olabiliyordu.

 

Ölüm cezası gerektiren suçların kapsamı geniştir (cinayet, tecavüz, vatana ihanet, kundakçılık, düello, kalpazanlık, hırsızlık). Sosyal statüye göre infaz yöntemi değişiyordu; asillerin başı kılıçla kesilirken, sıradan suçlular asılıyordu. En ağır suçlar için cellat tarafından kemiklerin kırıldığı çark cezası (breaking on the wheel), kazıkta yakılma, kadınlar için canlı canlı gömülme ve vatan hainleri için vücudun atlarla parçalanması (quartering) uygulanıyordu.

Pieter Bruegel'in 1559 tarihli Adalet gravürü bu gaddar cezaların eksiksiz bir portresidir.

 

Michel Foucault'ya göre bu kamusal törenler, hükümdarın mutlak gücünü sergileyen ve halka ders veren siyasi gösterilerdi. İdamları izlemek için Londra Tyburn'de veya Sevil'de 20.000 ila 100.000 kişilik muazzam kalabalıklar toplanıyordu.

Katolik ülkelerde mahkumlar idamdan önce kilise önünde diz çöküp Tanrı'dan ve kraldan af diliyordu (amende honorable). Kalabalık, celladın beceriksizliğine (örneğin kafa kesmek için beş balta darbesi vurmasına) veya haksız gaddarlığa karşı ayaklanabiliyordu.

 

16 ve 17. yüzyıllardan itibaren idam cezalarının sayısında büyük bir düşüş yaşandı. Fransa'da yargıçlar mahkumun acısını azaltmak için celladın infaz sırasında mahkumu çabucak boğmasını emreden gizli bir yumuşatma hükmü (retentum) eklemeye başladılar. İdamların yerini yavaş yavaş yeni cezalandırma yöntemleri aldı:

Kadırga Mahkumiyeti (Kürek): Savaş gemilerinde kürekçi ihtiyacını karşılamak için mahkumların canı bağışlanıp buralara gönderiliyordu.

Sürgün (Transportation): Mahkumların deniz aşırı sömürgelere gönderilmesi.

Islah Evleri (Bridewells / Rasphuis): İlk hapishanemsi kurumlar (Londra'da 1555, Amsterdam'da 1596) yoksulları ve suçluları sıkı çalışmayla adam etmek için kuruldu.

Norbert Elias'ın teorisi çerçevesinde seçkinlerin hassasiyetlerinin artması ve acı ile ölümün kamusal alandan çekilmesi (uygarlık süreci) cezaların gaddarlığını azalttı ve sonunda halka açık idamları tamamen ortadan kaldırdı.

 

KİŞİLER ARASI ŞİDDET SÖYLEMİ

Erken modern Avrupa'da en sık görülen şiddet olayları rastlantısal saldırılar değil, "birincil ortak" (primary associate) olan komşular, aile bireyleri, tanıdıklar ve iş arkadaşları arasında gerçekleşen şiddetti. Şiddet, insan ilişkileri söyleminin ve sosyalleşme şeklinin olağan bir parçasıydı.

 

Cinayet ve Saldırı

Önceden tasarlanmış cinayetler azdı; şiddet olaylarının çoğu ani barbarlık patlamaları ve adam öldürmelerden ibaretti.

28 Aralık 1739'da Gensac'ta bir tavernada borç meselesi yüzünden çıkan tartışmada Pierre Lavialle'nin bastonuyla vurmasına karşılık Fouignet-Sauvel'in av bıçağını çekerek Pierre'i öldürmesi bunun tipik bir örneğidir.

Bu kavgaların altında yatan temel mesele fiziksel yaralanmadan ziyade, insan içinde hakarete uğramaktan (özellikle "hırsız", "müflis" veya "fahişe" denmesi) kaynaklanan onur ve saygınlık kaybıydı.

 

Kafaya alınan darbeler (çünkü kafa, şapka veya peruk takılan onurlu bir bölgeydi) kışkırtma sayılırdı ve adli raporlardaki yaraların %50'sini oluşturuyordu. Şiddet olaylarının %98-99'u genç ve bekar erkekler arasında, sosyalleşme mekanları olan taverna ve kabarelerde aşırı alkol tüketimiyle tetikleniyordu. Sıcak yaz ayları, hafta sonları, dini bayramlar ve sokağa çıkma yasağının olduğu geceler şiddetin tırmandığı zamanlardı. 1600'den 1800'e kadar olan dönemde cinayet oranlarında (örneğin Amsterdam'da 100.000 kişide 47'den 1'e kadar) büyük bir düşüş yaşandı.

 

Aile İçi Şiddet

Aile içi şiddet ezici çoğunlukla kocanın karısına, çocuklarına, hizmetçilerine veya çıraklarına uyguladığı şiddetti. Erken modern yasaları ve dini öğretileri (St. Paul, ahlakçı Benedicti ve "moderate correction / ölçülü ıslah" kuralı) kocaya karısını terbiye etmek için fiziksel güç kullanma yetkisi veriyordu.

Karısını dövmek için kullanılacak sopanın kocanın başparmağından kalın olmamasını öngören "rule of thumb" (başparmak kuralı) buna dayanıyordu. Yargıçlar evlilik işlerine karışmaktan kaçınıyor, şiddet şikayetinde bulunan kadınları çoğunlukla hapsediyor veya kocalarına iade ediyorlardı.

 

Katolik ve Protestan kiliseleri boşanmayı yasaklamıştı, ancak aşırı zulüm durumunda yatak ve sofraların ayrılmasını içeren yasal ayrılığa (ayrı yaşama) izin veriliyordu; ayrılık taleplerinin %47,5'i fiziksel şiddet gerekçesiyle kadınlardan geliyordu. Komşular ve aileler sadece şiddet ölümcül raddeye ulaştığında (örneğin Elizabeth Spinkes vakasındaki gibi sokakta darp edilme) araya giriyordu. 18. yüzyıl sonlarından itibaren yeni davranış normlarının yayılmasıyla aile içi şiddet toplumsal olarak kabul edilemez hale geldi.

 

Tecavüz

Tecavüz, fiziksel yalnızlık, ekonomik bağımlılık veya yaş nedeniyle en savunmasız olan kadınları (tarım işçileri, ev hizmetçileri ve 6-12 yaş arası küçük kızları) hedef alıyordu. Mahkemelere yansıyan tecavüz davaları son derece düşüktü; çünkü kadınlar utanç duyuyor ve mahkemelerin kurbanın iffetini sorgulayan şüpheci yaklaşımlarından korkuyorlardı. Sir Matthew Hale bu şüpheciliği şöyle özetlemiştir:

"Hatırlanmalıdır ki... bu suçlamada bulunmak kolaydır, fakat suçun kanıtlaması zordur ve her zaman masum olmasa da, suç lanan tarafın kendini savunması daha da güçtür."

 

Hatalı tıbbi bilgilere göre, tecavüz sonucu hamile kalan bir kadının "cinsel birleşmeden zevk aldığı (orgazm olduğu)" varsayılıyordu:

"Tecavüz, bir kadının zorla ırzına geçmektir, ancak gebe kalırsa tecavüz değildir, çünkü rıza göstermeden gebe kalamaz."

 

Bu nedenle kadınlar tecavüz yerine ispatı daha kolay olan "tecavüze teşebbüs" davası açmayı seçiyorlardı.

Mahkemeler tecavüzcüleri nadiren idama gönderiyor, genellikle kurbanın statüsüne göre para cezası, sürgün veya çeyiz ödetme cezaları veriyordu. Hukukçu Daniel Jousse şöyle yazmıştı:

"Her türlü kadına tecavüz edilebilir... Cezanın şiddeti kadının statüsüne göre belirlenir."

 

Yeni Doğan Bebeklerin Örnek Öldürülmesi (Neonatisid)

Doğum kontrol yöntemlerinin olmaması nedeniyle istenmeyen hamilelikler çok sayıdaydı. Evlilik dışı hamile kalan bekar kadınlar ve özellikle hizmetçiler toplum tarafından dışlanıyor, işlerinden atılıyor ve yoksulluk yardımlarından mahrum bırakılıyorlardı. Bu çaresizlik içinde birçok kadın hamileliğini saklıyor, yalnız başına doğum yapıyor ve bebeğini boğarak öldürüyordu.

 

16. yüzyılda din reformları ve devletlerin mülkiyet ve miras haklarını koruma arzusu nedeniyle bebek cinayetlerine karşı çok sert yasalar çıkarıldı. 1556 Fransız ve 1624 İngiliz yasalarına göre, hamileliğini gizleyen ve bebeği ölü bulan bir kadın, bebeği öldürdüğü varsayılarak (suçsuzluğu kanıtlanana dek) doğrudan suçlu kabul ediliyordu. Bu durum büyük bir kovuşturma dalgasına yol açtı; mahkemeler kadınları cadılıktan sonra en çok bebek cinayeti sebebiyle idam ettirdi. 17. yüzyıl sonlarından itibaren adli tıp yöntemlerinin gelişmesi (akciğer testi - hydrostatic test), doğum sancısı çılgınlığı ve bebek hazırlığı yapmış olma savunmalarının kabulüyle mahkumiyet ve idam oranları hızla düştü.

 

TOPLU RİTÜEL ŞİDDET

Genç Erkek Çeteleri

İlk evlilik yaşının 25-28 gibi geç bir döneme denk gelmesi nedeniyle genç erkekler buluğ çağı ile evlilik arasındaki 10-15 yılı "gençlik manastırlarında" (abbey of misrule) geçiriyorlardı.

Bu çetelerin görevi yerel ahlakı ve evlilikleri denetlemekti.

Uygun bulmadıkları evlilikleri (dışarıdan bir damat gelmesi, yaşlı dulun genç kızla evlenmesi) tencere tava çalarak, kedi bağırtarak gürültülü curcunalarla (charivari / Katzenmusik) protesto ediyor ve haraç kesiyorlardı.

Kadın egemenliğine boyun eğen kocaları eşeğe ters bindirip kasabada gezdirerek rezil ediyorlardı.

Zina yapanları kırbaçlıyor ve ahlak dışı eylemleri cezalandırıyorlardı.

 

Karnavallar ve Festivaller

Festivaller (Budalalar Bayramı, Karnaval, Mayıs Günü, Pentikost, Yaz Ortası şenlikleri) toplumsal hiyerarşinin altüst edildiği, bedensel ve cinsel sınırların yıkıldığı serbestlik dönemleriydi.

Karnaval, Büyük Perhiz öncesi bolca et yenilen, içki içilen ve cinsel sınırların aşıldığı bir dönemdi.

Kutlamalar genellikle Karnavalı temsil eden bir kuklanın sembolik olarak asılması, yakılması veya kafasının kesilmesiyle biterdi.

 

Mob Football (Geleneksel Futbol)

Yüzlerce kişinin katıldığı, hiçbir kuralın bulunmadığı, oyuncuların kol ve bacaklarının kırıldığı, hatta ölümlerin yaşandığı gaddar bir oyundu.

Fransa'daki versiyonu la soule ve İtalya'daki calcio da benzer şekilde eski hesapların kapatıldığı şiddetli çarpışmalardı.

 

Hayvan Dövüşleri

Boğa kızdırma (bull-baiting), porsuk kızdırma, boğa koşuları (Stamford boğa koşusunda boğa köprüden nehre atılırdı) ve İspanyol boğa güreşleri (asillerin atlı mızrak dövüşünden zamanla piyade matadorların kitle gösterisine dönüşen sporu) en popüler eğlencelerdi.

Kaz çekme (goose-pulling), horoz fırlatma (throwing at cocks), horoz dövüşleri ve şenlik ateşlerine canlı kedilerin atılması (Paris yaz ortası şenlikleri, Ypres Kattenwoensdag) sıradan ritüel eziyetlerdi.

 

Festivaller ve Şidddet

Karnavalın "güvenlik supabı" olma işlevi zaman zaman genel isyanlara ve katliamlara (1511 Udine Karnavalı katliamı, Romans Karnavalı, Londra Günah Çıkarma Salısı ayaklanmaları) dönüşebiliyordu.

Din reformcuları (Katolik ve Protestanlar) ve merkezileşen devletler, bu ahlaksızlık ve kargaşa kaynağı festivallere karşı büyük bir savaş açtılar. Seçkinlerin popüler kültürden çekilmesiyle bu oyunlar hamiliklerini kaybetti. Venedik'te 1705'te köprü dövüşleri (Guerre dei Pugni), Stamford'da 1839'da boğa koşusu yasaklandı.

Sanayi devrimi ve 6 günlük ziraat dışı çalışma takvimi eski bayramları tamamen yok etti.

 

HALK PROTESTOSU

Erken modern dönem halk protestoları, iktisadi (kapitalist entegrasyon), siyasi (devletin merkezileşmesi ve vergiler) ve dini (Reformasyon) değişimlere direnen, özünde "muhafazakar ve gelenekselci" hareketlerdi.

 

Halk Protestosunun Özelliği ve Oluşumu

Protesto eylemleri dilekçeler, kaçış (Owingen 1584), davalar veya doğrudan şiddet içerebiliyordu.

Kalabalıkları bir araya getiren unsurlar akrabalık bağları (Abjat örneği), mahalle ve kadın dayanışma ağları (Rotterdamlı midyeci Kaat Mossel), ortak mesleki bağlar (loncalar, kalfalar) ve taverna sosyalleşmesiydi.

Protestocular eylemlerini "doğa kanunu" veya "ilahi kanun" temelinde meşrulaştırıyor ve krala sadakat beyan ediyorlardı ("gabelle'siz Kral çok yaşa!").

 

Gözdağı

Gözdağı, kurbanların mülklerine zarar vererek veya onları tehdit ederek eylemlerinden vazgeçirmeyi amaçlıyordu.

 

E. P. Thompson'ın London Gazette üzerinden incelediği imzasız mektuplar, toprak sahiplerini, fırıncıları ve tahsildarları doğrudan hedef alıyordu.

1756 tarihli bir un tacirine yazılan mektup ahlaki ekonomiyi özetliyordu.

Eğer unu Bristoll'a götürmekten vazgeçmezsen senin kafanı... ezeceğiz."

Mülk sahiplerinin tarlalarda başak toplamayı engellemesine karşı yazılan tehdit mektupları da mülklerin yakılacağını ilan ediyordu.

Sabotajlar, çitlerin yıkılması, hayvanların sakatlanması ve Soubès köyünde senyörün pencereleri altında 15 yıl boyunca curcuna koparılması en yaygın gözdağı yöntemleriydi.

 

Karışıklık (Riot)

Devletler yasadışı toplanmaları Kargaşa Kanunlarıyla ağır şekilde cezalandırıyordu. Ancak asayiş güçlerinin zayıflığı nedeniyle genellikle sadece birkaç elebaşı asılıyor, kalabalığın geri kalanı affediliyordu.

 

Yiyecek Karışıklıkları (Ekmek Ayaklanmaları)

Kıtlık ve tahıl fiyatlarının serbest bırakılmasıyla patlak veriyordu.

Kalabalık, ahlaki ekonomi (moral economy) temelinde un depolarını basıyor ve malları kendi belirledikleri "adil fiyat"tan satarak parasını tüccara veriyordu (taxation populaire / halk vergisi).

1585'te Napoli'de ekmek somununu küçülten seçmen üye Storace, kalabalık tarafından yakalanıp öldürülmüş, cesedi parçalanıp sokaklarda sürüklenmiştir.

Tahılların büyük şehirlere gönderilmesini engellemek için kurulan yasadışı yol barikatları (entrave) da yaygındı.

 

Tarımsal Yeniliklere Karşı Çıkan Karışıklıklar

Ortak meraların çitle çevrilmesine (enclosure) ve bataklıkların kurutulmasına karşı çitlerin, bentlerin yıkılması eylemleriydi (İngiltere'de 1626-1632 Batı İsyanı ve Dean Ormanı'ndaki "Skimmington" çetesi).

 

Vergi Karşıtı Karışıklıklar

Yeni gümrük ve arazi vergilerine karşı (Santiago de Compostela 1683, Amsterdam 1748) vergi tahsildarlarının evlerinin yıkılması.

 

İdari ve Polis Düzenlemeleri

Madrid'de 1766'da şapka ve pelerin giyilmesini yasaklayan fermana karşı çıkan ve asayişi felç eden Esquilache Ayaklanması.

 

Din Ayaklanmaları

Kutsal olanı savunmak ve sapkınlıktan arınmak amacıyla yapılan şiddetli eylemler (Pamiers 1566 Pentikost olayları ve Londra'da Katolik haklarını tanıyan yasaya karşı çıkan ve şehri ateşe veren 1780 Gordon Ayaklanmaları).

 

İşçi ve Makine Kırma Ayaklanmaları

Ücretlerin düşürülmesine ve işlerini ellerinden alan dokuma tezgahlarına karşı yapılan makine kırma eylemleri (1675 Londra Dokumacılar Ayaklanması).

 

Siyaset ve Söylenti Ayaklanmaları

Lahey'de 1672'de cumhuriyetçi Jan de Witt ve kardeşinin linç edilip cesetlerinin parçalanması ve Paris'te 1750'de çocukların polis tarafından kaçırıldığı söylentisiyle polislere yapılan saldırılar.

 

Kalabalığın Kimliği

Ayaklanmacılar sefil serseriler değil, "menu peuple" (küçük insanlar) denen hali vakti yerinde, yerleşik dükkan sahipleri, zanaatkarlar ve küçük mülk sahipleriydi. Tamamen yoksul olanlar ise marjinalleştirildikleri için bu eylemlerde yer almıyorlardı.

Kadınların katılımı çok yüksekti (İngiltere'deki ayaklanmaların üçte biri); çünkü kadınlar pazar alışverişini yönetiyordu ve kanunlar karşısında "ceza almayacakları" yönünde bir inanç mevcuttu (Oudewater 1628 ayaklanmasındaki "bizi dövüşmekten yargılamazlar" sözü gibi). Erkekler de cezadan kaçmak için kadın kılığına giriyordu.

 

İsyan (Rebellion)

1525 Alman Köylü Savaşı (Sıradan İnsanın Devrimi)

Toprak ağalarının vergileri ve angaryaları artırmasına karşı, din reformunun ve "ilahi kanun"un meşrulaştırıcı gücüyle başladı. Yukarı Savabya köylülerinin yayınladığı On İki Madde programıyla serfliğin kaldırılmasını istediler. Köylüler, manastırları ve kaleleri yakıp yıktı. Prenslere bağlı Savabya Birliği ordusu isyanı kanlı bir şekilde bastırdı ve yaklaşık 100.000 köylüyü katletti.

 

1640 Katalan İsyanı (Guerra dels Segadors)

Olivares'in Katalan yasalarını çiğneyerek İspanyol ordusunu zorla halk arasında konaklatması ve vergi talep etmesi üzerine başladı. Çiftçiler ve Diputació (bölge meclisi) komitesi İspanyol naibini öldürerek Fransa ile ittifak kurdu ve isyan 1652'ye kadar sürdü.

 

1702 Camisard İsyanı

XIV. Louis'nin Nantes Fermanı'nı iptal etmesi üzerine Cevennes bölgesindeki Huguenot Protestanların peygamberlik kehanetlerinin etkisiyle başlattığı din gerilla savaşıydı.

 

ÖRGÜTLÜ SUÇ

Haydutluk

Eric Hobsbawm'ın romantik "soylu haydut" (zenginden alıp fakire veren sosyal eşkıya) tezi, mahkeme arşivlerinde karşılık bulmamaktadır. Gerçek haydutlar gaddardı ve kurbanlarını soymak için şiddet kullanıyorlardı.

 

Yol Kesme (Karayolu Soygunculuğu): Seyahat edenleri, kervanları hedef alan silahlı saldırılardı.

Şehirlerdeki yatakçılar ve çalıntı mal alıcıları çetelerin can damarıydı.

Nivet "Fanfaron" (1728) vakasında olduğu gibi, soyguncular kurbanların boğazlarını kesiyor, postalarla kaçıyor ve çalıntı mücevherleri şehirde eritiyorlardı.

 

Meskun Hane Saldırıları (Ev Soygunculuğu): Issız zengin çiftliklerine kılık değiştirip gece yarısı saldırmak.

Hırsızlar, paranın yerini öğrenmek için ev sahiplerini dövüyor ve ayaklarını ateşte yakıyorlardı (chauffeurs / yakıcılar).

 

Sığır Hırsızlığı: Sınır bölgelerinde klanlar arası çatışmalara yol açan hırsızlıklar.

 

Haydutluk, devletlerin yetki sınırlarının kesiştiği yalıtılmış alanlarda ve ormanlarda serpilirdi.

Savaş sonlarındaki askeri terhisler ve firarlar suç çetelerinin saflarını fırlatıyordu (İngiltere'de savaş sonraları yol kesme soygunları %50 artıyordu). Savaş dönemlerinde Scania'daki snapphanar çeteleri, Meuse vadisindeki Zwartmaker (Karalayıcılar) çeteleri ve 1790'lar Fransız işgali altındaki Flandre'da Bakelandt çetesi ile Mainz'da giyotinle idam edilen Schinderhannes (Johannes Bückler) çetesi terör estiriyordu.

 

Haydutların sosyal kökeni yoksulluk, serseriliğin suç sayılması, asker kaçaklığı ve etnik/dinsel dışlanmışlıktı.

Çingeneler (Romanlar): Göçebe yaşamları nedeniyle yasaklanan bu grup, uğradıkları zulüm sonrası kiliseleri ve çiftlikleri soyan büyük çetelere katıldılar.

 

Yahudiler: Mülk edinme ve lonca kısıtlamaları nedeniyle çerçilik ve simsar kılığında soyguna ve yatakçılığa yönelen yoksul Aşkenaziler.

 

Moriskolar: Granada dağlarında Katolik kilisesini ve tahsildarlarını hedef alan monfi (sürgün) çeteleri.

 

Batenburgers: 1540-1580 arasında dini fanatiklikle kiliseleri ve manastırları soyan gizli militan Anabaptistler.

 

Deri Yüzücüler (Bokkerijders): "Onursuz insanlar" (unehrliche Leute) sayılarak toplumdan dışlanan, sakat hayvan kesen deri yüzücüler, 18. yüzyılda haraç kesen ve kiliseleri soyan "Teke-binicileri" çetesini kurdular.

 

Çete üyeleri çoğunlukla genç ve erkekti (yaş ortalaması 20-33) .

Kadınlar ise dilenci kılığında istihbarat topluyor ve çalınan kıyafetleri dikerek elden çıkarıyordu.

Ancak Brötanya'da Marie Lescalier ve Marion de Faouet gibi gaddar kadınların yönettiği aile çeteleri de vardı.

Büyük çeteler sanılanın aksine kalıcı ordular değil, küçük fluid (akışkan) grupların gevşek birliğiydi.

Suçlular aralarında anlaşmak için takma isimler (Koca Burun, Dişsiz, Tourangeau) ve gizli jargonlar kullanıyorlardı.

 

Kaçakçılık

Devletlerin tuz (gabelle) ve tütün gibi dolaylı vergi ve tekelleri artırması kaçakçılığı cazip hale getirdi.

 

Brötanya'da vergisiz satılan tuz, sınırın hemen ötesindeki Maine'de 40 kat daha pahalıydı; dolayısıyla binlerce köylü kıyafetlerine, ekmek somunlarına veya aç bırakılmış köpeklerin sırtına tuz paketleri bağlayarak kaçakçılık yapıyordu.

Süvariler ve her kademeden keşiş/rahibeler (Montpellier rahibeleri manastırda tütün satıyordu) bu yasadışı ticarete bulaşmıştı.

 

18. yüzyılda vergilerin ağırlaşmasıyla ortaya çıkan profesyonel çeteler, 100 atlı kervanlarla sınırları aşıp kasaba meydanlarında davul çalarak kaçak mallar satıyorlardı.

 

Devletler kaçakçılığın cezasını kürek mahkumiyetine ve idama fırlatınca (1729 Fransız fermanı, 1746 İngiliz kanunu), çeteler de şiddet seviyesini fırlattı.

 

İspiyoncuları vahşice katlediyorlardı (Sussexli Daniel Chater'ın burnunun ve cinsel organının kesilip boğulması).

Vergi tahsildarlarıyla düzenli askeri çarpışmalar yapıyorlardı (Poligny'de 1706'da 4 saat süren tuz çatışması, 1782 Roussillon çatışması).

Zamanla bu kaçakçılar azılı yol kesen soygunculara dönüştüler.

19. yüzyıl başında jandarmanın ve modern vergi yönetiminin güçlenmesiyle militarize kaçakçılık ortadan kalktı.

 

SONUÇ

1500 yılında Avrupa şehirleri, geceleri kapıları kapatılan, caddeleri zincirlerle bloke edilen ve asayişi korumak için kalın taş surların ardına saklanan (Nürnberg, Paris, Floransa) tehlikeli kalelerdi.

1800'e gelindiğinde bu surlar yıkılarak yerlerine geniş bulvarlar yapıldı ve şehirler dışarıya açıldı. Bu değişim, modern devletin güç kullanımını tekeline almasının, asayişi sağlamada düzenli orduların yerini alan profesyonel sivil polis güçlerinin (Sir Robert Peel'in 1829'da kurduğu Londra Metropol Polisi - "bobbies", jandarma modelleri) kurulmasının bir sonucuydu.

Uygarlık sürecinin tabana yayılmasıyla (halk oyunlarındaki gaddarlığın, hayvan eziyetlerinin ve curcunaların ortadan kalkması) toplumsal şiddet kabul edilemez hale geldi ve cinayet oranları dramatik bir şekilde düştü.

Devlet adaleti kişisel intikamı ve düelloları aşındırdı, cezai şiddeti (kamuya açık idamlar, bedensel sakatlamalar) ortadan kaldırarak hapishane odaklı yeni bir sisteme geçti.

Her ne kadar modern çağ kendi büyük savaş ve soykırım şiddetlerini yaratmış olsa da gündelik asayiş ve kişisel güvenlik açısından modern Avrupalı ve dünya toplumları, 500 yıl önceki atalarının yaşadığı tehlikeli dünyadan çok daha güvenli bir yere kavuşmuştur.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder