Jutta
Bakonyi, Berit Bliesemann de Guevara - Şiddetin
Mikro-Sosyolojisi - Notlar
Kolektif Şiddetin Kalıplarını ve Dinamiklerini Çözmek
A Micro-Sociology of Violence, Deciphering Patterns and
Dynamics Of Collective Violence, Routledge, 2012
Kitap, kolektif şiddeti şekillendiren sosyal süreçlerin,
dinamiklerin ve kurumların daha derinlemesine anlaşılmasını amaçlamaktadır. Şiddetin
toplumsal mantığa bağlı toplumsal bir pratik olduğunu ve kolektif biçimiyle
yinelenen kalıplar olarak ortaya çıktığını ileri sürüyor.
Araştırmalar, kolektif şiddetin, en azından belli bir süre
devam etmesi halinde, örgütlenmeyi hedeflediğini ve dolayısıyla kurucu ve
bütünleştirici mekanizmalar geliştirdiğini gösteriyor.
Giriş - Şiddet Mozaiği
Jutta Bakonyi, Berit Bliesemann de Guevara
Şiddet (özellikle kolektif şiddet ve savaşlar); temel bir
düzen eksikliği, kaos veya rasyonel olmayan bir patoloji değildir. Zaman ve
mekân içinde izleneblenecek yinelenen kalıplara ve işlevsel mantıklara
sahiptir.
Geleneksel yaklaşımlar (modernizasyon teorileri vb.), Üçüncü
Dünya'daki çatışmaları "başarısız devlet" veya "otorite
eksikliği" olarak kodlar ve çözümü Batılı devlet modellerini ihraç etmekte
(devlet inşası) arar.
Devlet her zaman aktörlerden biridir.
Metodolojik Çerçeve
Habitus (Pierre Bourdieu): Aktörlerin tarihsel ve
öznel deneyimleri ile toplumsal konumları tarafından şekillendirilen algı ve
eylem eğilimleri.
Eylem Repertuvarı (Charles Tilly): Belirli bir sosyal
grubun iddialarını ifade etmek için yararlanabileceği, tarihsel olarak gelişmiş
araç ve seçenekler dizisi. İnsanların şiddete başvurup başvurmayacağı ve hangi
yöntemi seçeceği (yaralanmaya açıklık ve yaralanma yeteneği) bu birikimle
önceden şekillenir.
Şiddet, toplumsal kurallara ve geçmiş deneyimlere dayalı
yerleşik bir eylemdir.
İnsanların eninde sonunda şiddeti kullanıp kullanmayacağı ve
nasıl kullanacağı... daha önceki şiddet deneyimleri tarafından önceden
şekillenmiştir.
Kolektif şiddet hazırlık ve seferberlik gerektirir. Başarılı
bir şiddet örgütünün (protesto hareketi, milis, çete vb.) çözmek zorunda olduğu
üç temel örgütsel görev (tessera) vardır:
1. Sosyal Sınırların Etkinleştirilmesi: Bu süreçte iki aktör
öne çıkar; siyasi girişimciler ve şiddet uzmanları.
"Biz/öteki" kutuplaşmasını sertleştirir.
2. Savaşçıların İşe Alınması: Potansiyel faillerin mobilize
edilmesi ve şiddet uzmanlarının (askeri geçmişe sahip olanlar ya da paralı
askerler/eşkıyalar) kültürel sermayelerinin devreye sokulması.
3. Ekonomik Kaynakların Seferber Edilmesi: Max Weber’in
ideal-tipik sınıflandırmasına dayanan finansman biçimleri; gönüllü katkılar
(dış destekler), gasp/haraç paraları (yağma, koruma ücreti) ve istikrarlı bir
vergi ekonomisi/kendi ekonomik faaliyetleridir. Örgütler güçlendikçe gasp
ekonomisinden düzenli vergi ve yarı devlet yapılarına geçme eğilimi
gösterirler.
Şiddet, sürekli bir eylem biçimi olarak çok fazla kaynak
tükettiği için kendi kendini sınırlama eğilimindedir. Akut kolektif şiddet,
zamanla kurucu ve bütünleştirici özellikler geliştirerek "ne barış ne de
savaş" olarak özetlenebilecek yeni şiddet emirlerini (şiddet düzenlerini)
ortaya çıkarır.
Bir çatışmanın veya şiddetin uzun süre devam edebilmesi
(Kolombiya örneğinde olduğu gibi) toplumsal sınırların çizilmesine, muhalif
grupların kurulmasına, savaşçı toplanmasına ve sürekli ekonomik kaynak teminine
bağlıdır.
Bu önkoşullar tam sağlanamadığında şiddet, ancak yerel
siyasi/sosyal ağlara entegre olduğu ölçüde dinamik kazanan veya aniden başlayıp
biten yıkıcı isyanlara dönüşür.
Şiddet Düzenleri
Şiddet sürekli bir tırmanma (aşırılık) olarak varlığını
sürdüremez; çünkü kaynakları ve insan gücünü hızla tüketir.
Şiddet homojen dağılmaz; bir bölgede yıkım sürerken hemen
yanındaki bölgede günlük hayat rutininde devam edebilir.
Şiddet sadece medyadaki spektaküler olaylardan ibaret
değildir; kurumsallaşarak insanların günlük yaşamının bir parçası haline gelir
ve kendi kural ve düzenlemeleri olan bir "toplumsal eylem alanı"
(Bourdieu) oluşturur.
Yerel şiddet alanları dünyadan kopuk veya egzotik değildir;
aksine "dünya toplumunun" bir parçasıdır.
İlişkilerin Sürdürülmesi Olarak Ayaklanmalar: Hindistan, Gujarat'ta
Hindu-Müslüman Şiddeti ve Siyasi Arabuluculuk
Ward Berenschot
27 Şubat 2002'de Hindistan'ın Gujarat eyaletindeki küçük bir
kasaba olan Godhra'nın tren istasyonunun hemen dışında bir tren vagonunun
yakılması sonucu 58 kişi öldü.
Tren yangını bir "tetikleyici" işlevi görmüş, devlet/polis
destekli Hindu çetelerin Müslüman mahallelerine yönelik tek taraflı, koordineli
ve son derece vahşi saldırılarına (pogrom) dönüşmüştür.
Şiddet, siyasi liderlerin (örneğin yerel politikacı Shailesh
Macwana), Hindu milliyetçisi örgütlerin (VHP, RSS, Bajrang Dal) ve polisin
doğrudan yönlendirmesiyle gerçekleşmiştir. Kalabalıklar kendiliğinden değil;
tütün (masala), para, alkol, silah sağlanarak ve korku söylemleri üretilerek
sahaya sürülmüştür.
Polis tarafsızlığını yitirerek Hindu çetelerle işbirliği
yapmış, Müslüman hedeflere ateş açmış, failleri korumuştur.
Şiddet, bu aktörlerin (politikacılar, polis, suç örgütleri
(goondas) ve sağcı aktivistler) hem kendi aralarındaki bağımlılık ilişkilerini
sürdürmelerinin hem de devlet kaynakları ve sivil halk üzerindeki
otoritelerini/güçlerini sağlamlaştırmalarının bir aracıdır.
Vatandaşların hantallık, yolsuzluk ve tepkisizlik nedeniyle
devlet kurumlarıyla doğrudan iletişim kuramaması, siyasetçileri zorunlu birer
"arabulucu" haline getirir.
Siyasetçiler vatandaşların gündelik bürokratik işlerini çözmeye
harcayarak kendilerine borçlu ve sadık bir kitle yaratırlar.
Bu sürekli müdahale hali, devlet ile toplum arasındaki
sınırı ortadan kaldırarak devleti yerel siyasetin nüfuz ettiği "süngerimsi
bir arayüze" dönüştürür.
Polis, rüşvet çarkları nedeniyle siyasetçilere tabidir.
Suç örgütleri yasadışı işletmelerini polis baskınlarından
korumak için siyasi desteğe ihtiyaç duyarlar. Bunun karşılığında siyasetçilere
seçim finansmanı ve rakipleri sindirmek için fiziki güç ("kas gücü")
sağlarlar.
Hindu milliyetçi örgütler, sağlık ve eğitim gibi alternatif
hizmetler sunarak ve kendi üyelerini devlet kadrolarına yerleştirerek mahalle
düzeyinde devasa bir patronaj ve bağlılık ağı kurarlar.
Alt düzey parti çalışanları ve suçlular için şiddet
eylemlerini organize etmek; üst düzey siyasetçilerin gözüne girmek,
"iyilik havuzunda" kredi biriktirmek ve gelecekteki siyasi/bürokratik
çıkarlarını garanti altına almak için stratejik bir fırsattır.
Kitlesel Şiddetin Ahlaki Ekonomileri: Somali 1988-1991
Jutta Bakonyi
Somali iç savaşı
1981’de sürgündeki kentli elitler tarafından kurulan SNM,
1988’deki Hargeysa ve Burco bombardımanları sonrasında alt klan tabanlı
kitlesel bir halk hareketine dönüştü.
Dış desteği kesilen SNM, varlığını sürdürebilmek için
klanların geleneksel yardımlaşma ve dayanışma kurumu olan Qaaraan sistemine
dahil oldu. Bu durum, sivil halkı doğrudan savaşın aktörü ve lojistik
sağlayıcısı haline getirdi.
Klan sistemine entegrasyon, yaşlıların (Senato/Guurti)
askeri alımlarda ve lojistikte söz sahibi olmasını sağladı.
SNM’nin örgütsel modelini ve mobilizasyon taktiklerini
kopyalayarak Birleşik Somali Kongresi (USC) kuruldu.
Rejimin çöküşünün yakın olduğunu gören gençlerin ve firar
eden askerlerin coşkuyla katılımı, klan yaşlılarının denetimsiz milisler
kurmasıyla birleşince USC, sahadaki şiddet üzerinde denetimi kaybetti.
Savaş bölgelerinden gelen sığınmacılar genç işsiz nüfusunu
artırmış, gıda tedarik zincirlerinin kesilmesi fiyatları yükseltmiş ve
toplumsal hoşnutsuzluğu tırmandırmıştır.
Ayaklanma; hırsızlar, yağmacılar, firar eden kolluk
kuvvetleri ve klan temelli çetelerin dahil olduğu anarşik bir yapıya
bürünmüştür. Klanlar (Habr Gedir, Abgaal, Murosade, Hawadle) kendi aralarında
rekabete girmiştir.
İlk yağma dalgası devlet dairelerini, bankaları, kamu
işletmelerini ve hatta yabancı büyükelçilikleri (örn. ABD Büyükelçiliği) hedef
almıştır.
Şiddet kısa sürede tüm Darood klan ailesine yayılmış, USC
güçleri ve çeteler ayrım gözetmeksizin Darood mensuplarını hedef alarak
kitlesel kıyımlara ve kaçışlara yol açmıştır.
Yerinden Olma, Geri Dönüş ve Hac Yolculuğu: Kolombiya'da Şiddet ve
Şiddetsizlik Toplumsal Düzenlerinin İnşası
Nora Christine Braun
2001-2002 yıllarında AUC paramiliter güçleri, onlarca yıldır
ELN gerillalarının kontrolünde olan Catatumbo'ya saldırarak katliamlar
gerçekleştirmiş ve 25.000 köylüyü yerinden etmiştir. Cúcuta gibi kentlerin
gecekondu mahallelerine sığınan köylüler; işsizlik, yoksulluk ve şehirde de
devam eden paramiliter baskısı nedeniyle "Şehirde açlıktan ölmektense
evimizde vurulmayı tercih ederiz" diyerek geri dönme kararı almıştır.
Kolombiya'daki zorunlu iç göç ve çatışmalar 19. yüzyıldaki
ulus inşası süreçlerine ve 1940-50'lerdeki La Violencia (Liberal-Muhafazakar iç
savaşı) dönemine dayanır.
Tarihsel süreçte zorla yerinden edilen halk,
ideolojik/politik çizgilere göre ayrışarak coğrafi olarak parçalanmış alanlar
oluşturmuştur.
Yalnızca silahla meşruiyet sağlanamayacağı için aktörler
"patron-müşteri" (kayırmacı) ilişkileri kurar. Gerillalar ve
paramiliterler yol, okul yapıp istihdam sağlarken; devlet/ordu ise kalkınma
projeleriyle sivil-askeri alan ayrımını bulanıklaştırarak halkın desteğini veya
bağımlılığını kazanmaya çalışır.
Köylüler silahlı hiçbir aktörün (ordu dahil) giremediği,
insan haklarına ve sivil yaşama dayalı özerk "barış ve direniş
toplulukları" inşa ederek tarafların Manocu mantığını reddetmişlerdir.
İnsani Yardımseverlik, Şiddet ve Kuzey Uganda'daki Kamp
Adam Branch
Uganda hükümeti, LRA'nın (Tanrının Direniş Ordusu)
barbarlığını vurgulayıp kendisini "terörle mücadele eden meşru
devlet" olarak sunarak uluslararası meşruiyet kazanmıştır. Bu ahlaki
söylem, devletin Acholi halkını zorla toplama kamplarına kapatmasını ve
uyguladığı ağır kontrgerilla şiddetini görünmez kılmıştır.
Kamp düzeni, Acholi halkını yalnızca "biyolojik olarak
hayatta tutulan" ama tüm siyasi haklar ve temsil imkanlarından yoksun
bırakılan (çıplak hayat) edilgen nesnelere dönüştürmüştür. Yardımın kesilmesi
tehdidi ve kamptaki disiplin uygulamaları, devletin siyasi muhalefeti ezmesini
kolaylaştırmıştır.
Bütün bu baskı, kontrol ve depolitizasyon çabalarına rağmen
kamp sakinleri tamamen pasif kalmamış; sahte isim listeleri vermek, devlete
karşı hak taleplerini sürdürmek ve alternatif toplumsal ağlar kurmak suretiyle
kendi direniş ve siyaset biçimlerini üretmeyi başarmışlardır.
İnsani söylem, krizleri ve şiddetin etkilerini "teknik
ve istatistiksel bir sorun" (beslenme oranları, nüfus sayıları, hastalık
verileri) olarak ele alır. Şiddet teknikleştirildiği için çözümü de
teknikleştirilir; bu durum yardım kuruluşlarının uzman bilgisini ve
müdahalesini meşrulaştırır.
Yardım alıcıları; kendi adlarına hareket edemeyen, korunmaya
ihtiyaç duyan pasif aktörler olarak kurgulanır.
Yardım kuruluşları, halkın bu direnme, yağmalama veya boyun
eğmeme potansiyeliyle baş edebilmek için askeri güçlere dayanmak zorundadır. Bu
durum halkın gözünde insani yardım ile hükümet/ordu şiddetini ayrıştırılamaz
hale getirir.
Şiddet ve insani yardım
birbirini besler. İnsani yardım, kampların uzun vadede sürdürülmesini
sağlayarak yerinden edilmeyi kalıcılaştırır; şiddet ise yardımın muhalefetle
karşılaşmadan yürütülmesini güvence altına alır.
Amerika'da 'İhlalci Nesneler': Ondokuzuncu Yüzyıl Kızılderili Savaşları
Sırasında Ganimet Koleksiyonunda Mimesis ve Şiddet
Cora Bender
ABD ordusunun 19. yüzyıldaki Kızılderili Savaşları sırasında
uyguladığı yöntemler, "düşmanın (yerlilerin) varsayılan vahşetini/savaş
tekniklerini taklit etme" esasına dayanır. Ordu, "vahşi" olarak
nitelendirdiği düşmanı yok edebilmek için onun seviyesine inmiş ve mimetik
(taklitçi) bir şiddet benimsemiştir.
Savaş meydanında vücut parçası veya eser toplamak, zamanla
etnografik/arkeolojik koleksiyonculuğa ve Smithsonian Enstitüsü gibi bilimsel
kurumlara evrilmiştir. Bu durum, devletin uyguladığı şiddetin
rasyonelleştirilip kurumlar aracılığıyla dönüştürülmesini simgeler.
General Crook’un kurmay subayı Yüzbaşı John Gregory Bourke, aktif
bir savaşçı, aynı zamanda antropoloji/etnografi yazarı ve koleksiyoncudur. Öldürdüğü
insanların kulaklarından lamba altlığı yapar.
Sınırdaki (Frontier) mimetik şiddet ve beden parçası toplama
pratikleri tamamen yok olmamıştır.
Yağmur ve Baskınlar: Kuzey Kenya'da Şiddetli Hayvan Baskını
Karen M. Witsenburg, Wario R. Adano
Gözlemciler, STK'lar ve neo-Malthusçu yaklaşımlar (örn.
Thomas Homer-Dixon) genellikle çatışmaların kuraklık ve kaynak kıtlığından
kaynaklandığını savunur. Ancak Kuzey Kenya (Marsabit ve Moyale) verileri bunun
aksini göstermektedir.
Kurak yıllarda yıllık ortalama şiddet kaynaklı ölüm sayısı
23 iken, yağışlı yıllarda bu sayı 50'ye çıkmaktadır (yaklaşık iki katı).
Yağışlı mevsimde meranın bol olması sebebiyle hayvanlar daha
güçlü, sağlıklı ve besilidir. Uzun mesafeli intikallere dayanıklıdırlar.
Bitki örtüsü daha sık ve gür olduğu için baskıncıların
saklanması kolaylaşır. Ayrıca yağmur, hayvanların ve baskıncıların ayak
izlerini siler.
1963'teki bağımsızlıktan bu yana bölge nüfusu ve etnik
çeşitlilik (Borana, Gabra, Rendille, Samburu, Turkana vb.) artmıştır. Nüfus
artışına rağmen, toplam şiddet olayı sayısında zaman içinde oransal bir düşüş
gözlemlenmiştir.
Saldırılarda sadece hayvanların çalınmayıp cesetlerin
parçalanması, şiddetin yalnızca ekonomik bir kaynak ele geçirme eylemi
olmadığını; düşmanı insanlıktan çıkarma, ritüel ve sembolik aşağılama amacı
taşıdığını gösterir.
Karanlıkta ve kargaşada kendi üyelerini vurmamak için ağaç
kabuğu veya kumaş gibi ayırt edici etiketler kullanılır.
Sık yaşanan kuraklıklar nedeniyle erkek gücünün sürüleri
uzun süre terk edememesi, günümüzde devasa baskınların azalmasına; ancak küçük
ölçekli ve sık saldırıların devam etmesine yol açmıştır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder