3 Haziran 2026 Çarşamba

Pierre Clastres - Şiddetin Arkeolojisi - Notlar

Pierre Clastres - Şiddetin Arkeolojisi - Notlar

Archeology of Violence, (Translated by Jeanine Herman), Scmiotext(e), New York, 2010

 


Giriş

Eduardo Viveiros de Castro

Pierre Clastres’in 1980 yılında Fransızca olarak yayımlanan Şiddetin Arkeolojisi (Recherches d'anthropologie politique) başlıklı derlemesi, yazarın 1977’deki erken ölümünden (43 yaşında) önceki dönemde yaşadığı yoğun entelektüel üretkenliği belgelemektedir. Bu metinler, 1974 tarihli Devlete Karşı Toplum ile bir bütünlük oluşturur ve "devlete karşı toplum" kavramını yeniden ele alarak şiddet ile devlet arasındaki ilişkiyi inceler.

 

1950'lerden 1960'lara geçişte Fransız antropolojisinde yetişen bu kuşak; Pierre Clastres, Lucien Sebag ve Claude Lévi-Strauss

Sebag, Lévi-Strauss’un izinden giderek mitlere, rüyalara ve psikanalize yönelirken; Clastres toplumsal kurumsallaşmanın araçları olan ritüellere, güce ve iktidara odaklanmıştır.

 

Clastres hem Marksizm’e hem de Yapısalcılığa karşı mesafeli bir duruş sergilemiştir. Marksizm toplumu üretimde, Yapısalcılık ise değişimde/mübadelede temellendirerek ilkel toplumsallığın özgün yapısını gözden kaçırmıştır.

 

İlkel kültürler "üretim karşıtı birer makine" gibi işler. Birikim, zorunlu yeniden dağıtım veya ritüel yıkım yoluyla engellenir.

Clastres’in ilkel toplumları, Lévi-Strauss’un "soğuk toplumlar" kavramının siyasi ifadesidir.

İlkel toplum, "başka bir dünyanın mümkün olduğunun" ve kapitalizm/devlet dışında da bir yaşam kurulabileceğinin tarihsel ve kavramsal somutlaşmasıdır.

 

Devlet ve toplumsal sınıflar tarihsel bir zorunluluk değil, kaçınılabilecek bir "talihsizlik"tir.

 

İlkel toplumlar eksiklik, ihtiyaç veya mantıksızlık üzerinden tanımlanmaz; kendi içinde tutarlı, özerk yapılardır.

"Vahşi düşünce", ilkel insanlara özgü değil; evcilleştirilmemiş her özgür düşüncenin potansiyelidir.

 

İlkel toplumlar devletsizdir çünkü Devleti bilmedikleri için değil, Devletleşmeyi engellemek (devlete karşı durmak) için kurumsallaşmışlardır.

 

Birey, Devletin bir ürünüdür ("Devlet-Ben"). Birey ve Devlet birbirini doğurur. İlkel toplumlar ise "bireylerden" değil, "tekilliklerden" oluşan, öznesiz bir çokluk biçimidir.

 

Clastres Eserinin İki Farklı Felsefi Okuması

Fenomenolojik / İnsancı Okuma

Bu yaklaşıma göre siyaset bir temsil biçimidir; toplum kendi imgesini aksettireceği bir "ayna" arar.

"Güçsüz Şef", toplumun bölünmesini engellemek için icat edilmiş aşkın/simgesel bir yanılsamadır.

 

Materyalist / Göçebe / Akış Odaklı Okuma

Clastres'ın ilkel toplumu, "bölgesel bir kayıt makinesi"dir. Savaş ise güç kazanmak için değil, kod çözücü/aşırı kodlayıcı Despot'un (Devletin) ortaya çıkmasını engelleyen merkezkaç bir "Savaş Makinesi"dir.

 

Clastres, ilkel toplumun Devlete karşı olduğu kadar değiş-tokuşa da karşı olduğunu savunur. Savaş, bu bağımsızlığı koruyan bir dışsallık aygıtıdır.

 

Amazon yerli toplumlarında (Ovalar) yapılan ritüeller, ölüleri yaşayanlardan azami derecede ayırmaya dayanır. Devlete karşı toplum, hafızaya karşı toplumdur; ölenlerin hatırlanarak aşkın bir "atalar hiyerarşisine" (And Dağları/İnka modelindeki gibi bir Devlet yapısına) dönüşmesi engellenir.

 

Son Sınır

İspanyol fatihlerden günümüz siyasetçilerine ve girişimcilerine kadar süregelen "Eldorado" (zenginlikler ülkesi) arayışı, Amazon'un bakir bölgelerini tehdit etmektedir. Ancak Yanomamiler, coğrafyanın çetin koşulları (aşılmaz nehirler, bataklıklar, sıtma) sayesinde henüz "devlet" ve sömürgecilik aygıtıyla tanışmamış, dünyadaki son özgür ilkel topluluklardan biri olarak kalabilmiştir.

 

Yanomamilerde hiçbir şey karşılıksız verilmez. Bir takas teklifini reddetmek düşmanlık, hatta savaş sebebi sayılabilir.

 

Erkek çocukların öfke, şiddet ve saldırganlık göstermeleri teşvik edilir; çocuklarına vurulduğunda anneler "Sen de ona daha sert vur!" diyerek yanıt verir. Bu pedagojik tutum, toplumun bekasını sağlayan savaşçı tipolojisini üretir.

 

Şamanlar, ruhları (hekurani) çağırmak ve diğer kabilelerden gelen hastalıkları defetmek için burna üflenen yeşil tozu (epena/yopo) yüksek dozda kullanırlar.

 

Savaşta ölen bir savaşçının cesedi yakılır.

 

Yanomamiler arasındaki savaşların sıklığı, misilleme (öç) kültürü ve kadın kaçırma/mülk edinme gibi dinamikler net bir şekilde görülüyor.

 

Yanomamilerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için günde ortalama yalnızca 3 saat çalışmaları yeterlidir; zamanlarının büyük çoğunluğunu sosyal etkileşime, uyuşturucu/şamanik ritüellere, eğlenceye ve dinlenmeye ayırırlar.

 

Yüksek bebek ölüm oranına rağmen hayatta kalan bireyler oldukça dirençli, güçlü ve sağlıklı bir fiziksel yapıya sahiptir.

 

Fırtına veya kasırga gibi doğa olayları doğrudan düşman şamanların gönderdiği kötü ruhlar olarak yorumlanır. Şamanlar ve kabile üyeleri toplu ritüellerle bu ruhları defetmeye çalışır.

 

Yanomami kültürünün en kutsal ritüellerinden biri ölülerin kemik tozlarının muz püresine karıştırılarak akrabalar ve dost kabileler tarafından ritüel olarak tüketilmesidir (endoyamyamlık).

 

Yabancılara ve kendi aralarındaki kişilere yönelik kaba şakalar, cinsellik odaklı takılmalar ve doğruyu söylememe (bilerek yanlış bilgi verme/yalan söyleme) kültürün mizahi ve koruyucu bir unsuru olarak öne çıkar.

 

Vahşi Etnografi (Yanoama)

Klasik etnolojide antropolog dışarıdan bakar

Elena Valero Neolitik çağda yaşayan bir Kızılderili toplumunun mahremiyetini ve zenginliğini “içeriden" aktarmıştır.

Valero kaçırıldığında 11 yaşındadır.

 

Şamanların çağırdığı Hekouras (ruhlar/doğa güçleri), şamanın sadece kullandığı dışsal bir araç değil; onun varlığının kökü, özü ve onu ayakta tutan hayati gücüdür.

 

Yanoama toplumu devletsiz ve ilkel bir toplum olarak, iktidar ile zorlamayı/baskıyı birbirinden ayırır. Şef (Fusiwe), kabile üzerinde emir verme yetkisine veya gerçek bir güce sahip değildir; yetkisi prestij, hitabet, cömertlik ve saygıya dayanır.

 

Fusiwe, kabilesini kendi kişisel arzusu doğrultusunda bir savaşa sürüklemeye çalıştığında, kabile onun otoritesini reddetmiş ve onu yalnız bırakmıştır.

 

Ölen yakınların kemik küllerinin muz püresine karıştırılarak tüketilmesi ritüeli, yaşayanlar ile ölüler arasındaki uzlaşma ve bağlılık mekanizmasıdır. Küller asla tek başına değil, her zaman bitkisel bir gıdayla karıştırılarak ve toplulukça tüketilir.

 

Yolculuğun En Güzel Anı

Turistler yerli halkı birer insan olarak değil; satın alınacak, fotoğraflanacak ve tüketilecek egzotik nesneler ("vazgeçilmez bir turist deneyimi") olarak görürler.

Yerliler, gelen turistlerin mantığını çözmüş ve pazarlık/fotoğraf çekimi süreçlerini ticarete dökmüştür.

 

Turistler, romantize edilmiş "soylu ve edilgen vahşi" imajıyla karşılaşmayı beklerken; paranın değerini bilen, kuralları koyan ve kendilerine aldırış etmeyen pragmatik insanlarla karşılaşırlar.

 

Arzularına tam anlamıyla ulaşamayan ve pazarlık gücünü yitiren turistler, dönüş yolunda yerlileri "tembel, nankör ve paraya tapmış hırsızlar" olarak nitelendirerek kendi başarısızlıklarını ve üstünlük illüzyonlarını öfkeyle maskelemeye çalışırlar.

 

Etnosit

Soykırım (Genocide): İnsanları fiziksel bedenlerinde öldürmektir (ırkçı zihniyet, Öteki'yi mutlak kötü görerek tamamen yok etmek ister).

Etnosit (Ethnocide): İnsanları zihinlerinde/ruhlarında öldürmektir. Fiziksel bir katliamdan ziyade, bir topluluğun kültürünün, yaşam ve düşünce biçiminin sistematik olarak yok edilmesidir.

 

Etnositçi zihniyet öteki'nin farklılığını "yanlış/aşağı" bulur ancak dönüştürülebilir olduğunu savunur ("O da insandır, onu Hristiyanlaştırarak veya medenileştirerek kurtarabiliriz"). Bu tutum, Öteki'ni "Kendisine/Aynı'ya" dönüştürerek özgün kimliğini yok eder.

 

İlkel toplumlar devletsiz oldukları için etnosit uygulamazlar. Etnosit yapabilmek için Devlet aygıtına ihtiyaç vardır.

Devlet, doğası gereği merkezcil bir güçtür; çokluğu Tek'e dönüştürmeyi, farklılıkları törpüleyip homojenleştirmeyi hedefler.

 

Barbar/Eski devletlerde (İnkalar vb.) etnosit, siyasi ve dini itaatin sağlanmasıyla sınırlıyken; Batı uygarlığında sınırsızdır.

 

Bunun temel nedeni kapitalist üretim sistemidir. Kapitalizm doğayı, insanı, kaynakları ve mekânı sadece "üretkenlik" süzgecinden geçirir.

 

Doğayla uyumlu yaşayan ilkel topluluklar Batı gözünde "israf" olarak görülür. Bu sistem ilkel halklara tek bir dayatmada bulunur: "Ya üretime boyun eğip etnosite uğrayacaksın ya da yok olup soykırıma maruz kalacaksın."

 

Güney Amerika Yerlilerinin Mitleri ve Ritüelleri

Güney Amerika, Avrupalıların gelişinden yaklaşık 30.000 yıl öncesine dayanan köklü bir yerleşim geçmişine ve sanılanın aksine yüksek bir nüfus yoğunluğuna sahipti.

 

Kıta genelinde yüzlerce farklı dil, lehçe ve izole dil konuşulmaktaydı.

Dillerdeki bu heterojenliğe rağmen, sosyoekonomik yaşam, mitolojik yapı ve ritüeller açısından kıta genelinde belirgin bir homojenlik vardır.

 

Tupi-Guarani kabileleri ortak dili konuşmalarına rağmen kendi aralarında sürekli savaş halinde yaşamışlardır.

 

Avrupalıların ve İnkaların "Uygarlar" (And medeniyetleri) ve "Vahşiler" (Orman/Savana halkları) şeklindeki etnosantrik (ırk/kültür merkezci) ayrımı yerine; antropolojik açıdan asıl karşıtlık Devletli toplumlar (And dünyası) ile Devletsiz / İlkel toplumlar (Orman kabileleri) arasındadır.

 

Orman toplumlarında dini alan ile günlük yaşam ayrışmamıştır. Doğa olayları, kazalar veya hastalıklar rastlantı değil, doğaüstü güçlerin müdahalesi olarak yorumlanır.

Batılı anlamda tek tanrılı veya tapınılan merkezi tanrı figürleri yoktur. Mitlerde geçen Güneş, Ay veya İkizler gibi kültürel kahramanlar toplumsal kuralları (Hukuk) koyan, ancak insan hayatına müdahale etmeyen ve tapınma nesnesi olmayan soyut simgelerdir.

 

Mitolojik Atalar toplumun kurucu ilkelerini simgeleyen olumlu figürlerken; yeni ölülerin ruhları yaşayanlara zarar verebilecek tehlikeli güçler olarak görülür.

 

Ölen kişinin adının tabu olması, eşyalarının imha edilmesi, köyün terk edilmesi: Amaç ölüleri anmak değil, onları hafızadan silmek ve yaşayanların alanından uzaklaştırmaktır.

 

Yanomami (küllerin muz püresiyle içilmesi) ve Guayaki (cesedin pişirilip yenmesi) gibi gruplarda görülen akraba yamyamlığı, ölüyü tamamen yok ederek onun mezar biçiminde mekânsal bir dayanak bulmasını engellemek ve yaşayanlar ile ölüler arasındaki bağı kesin olarak kesmek amacını taşır.

 

Şaman

Hastalık bedensel bir arızadan ziyade, doğaüstü saldırılar veya tabu ihlalleri sonucu ruhun bedenden ayrılması durumudur.

Şaman "toplum tarafından bakılan bir deli" değil; sıkı bir çilecilik (oruç, uykusuzluk, tecrit, halüsinojen madde kullanımı) ve inisiyasyon sürecinden geçmiş bir hekim, aracı ve savaşçıdır.

Şaman, iyileşmeyen hastalıklar veya salgın durumlarında kabilenin günah keçisi olup öldürülme riskiyle yaşar.

 

Şaman bir "doktordan" ziyade bir "yolcudur". Transa geçerek (yoğun tütün veya uyuşturucu kullanımıyla) kayıp ruhu aramak üzere görünmez dünyaya seyahat eder.

 

Ruh, bireyin öz ismiyle birleşmiştir. Ağır hastalıklar "yanlış isim verilmesi" olarak teşhis edilir; şaman tanrılardan doğru ismi öğrenip hastaya getirerek onu iyileştirir.

 

Şaman, trans sırasında jaguar veya kuş gibi hayvanlara dönüşebilir. Hastaya üfleme, tütün dumanı salma, masaj ve hastalıklı bölgeyi emme yöntemlerini kullanır.

 

Şaman sadece hekim değil; rüya yorumlayan, kehanette bulunan, savaşa karar veren ve düşmana hastalık gönderen siyasi/toplumsal bir figürdür.

 

Yeni bir çocuğun doğumu kozmik dengeyi bozar ve ölüm güçlerini uyandırır. Tupi-Guarani kabilelerindeki couvade uygulamasında, çocuk doğarken baba hamakta uzanıp oruç tutar; aksi takdirde bebek ve anne riske girer. Guayaki'lerde baba ormana gidip vahşi bir hayvan öldürmek zorundadır.

 

Çocukluktan yetişkinliğe geçiş bir "ölüm ve yeniden doğuş" olarak yaşanır. Çocukluk dünyasından kopuş acı verici fiziksel sınavlarla (kırbaçlanma, arı/karınca sokması, yara izi bırakma) mühürlenir.

 

And halkları

Orman kabileleri avcı/toplayıcı dinamiklere bağlı "bölge insanı" iken, And halkları binlerce yıldır toprağa bağlı, yoğun tarım yapan "dünya insanlarıdır" (köylülerdir).

 

Din tamamen mevsim döngülerini, ürün bolluğunu ve lama sürülerinin verimini güvenceye almaya yöneliktir.

 

Güneş, Ay, Yıldızlar ve Pachamama (Toprak Ana) ilahi güçlerdir. Mısır koçanı simgelerine (Sara-Mama) adaklar sunulur; mısır tarlalarına lama kanı serpilir.

 

And halkları ölüleri mumyalayıp (Mallki) mezar odalarına veya mağaralara koyarlar.

Akrabalar mumyalanmış ataları ziyaret eder, onlara danışır, özel törenlerde onları giydirip süsler. Ölüler toplumsal hayatın bir parçası olmaya devam eder.

 

Huaca (Kutsal Güç/Mekân): Doğaüstü güç taşıdığına inanılan her şeydir; kutsal dağlar, pınarlar, taşlar, ataların mumyaları, hatta yol kenarlarındaki taş yığınları (Apacheta). Bütün bir coğrafya huaca sistemiyle kutsal bir koda kavuşur.

 

Conopa (Ev Kültü): Aileleri ve evleri koruyan, verimlilik sağlayan küçük muskalar, garip şekilli taşlar veya hayvan biçimli heykelciklerdir. Tarlalara gömülür veya belirli günlerde kurban sunularak saklandığı yerden çıkarılır.

 

İnkalar

İnkalar, 13. yüzyılda Cuzco çevresinde küçük bir çiftçi kabile iken kısa sürede devasa bir imparatorluk (12-15 milyon nüfuslu) ve bürokratik bir devlet mekanizması kurmuşlardır.

 

İnka toplumu aşırı hiyerarşiktir. En tepede "Güneş'in Temsilcisi" olan İmparator yer alır. İnkalar, fethettikleri halkların yerel inançlarını yok etmek yerine; mevcut dini yapının üzerine kendi güneş merkezli devlet dinlerini bir "üst kodlama" (super-encoding) olarak eklemişlerdir.

 

Güneş Tanrısı (Inti): İmparatorluğun resmi devlet dinidir. İnkalar fethettikleri her bölgede toprakları üçe bölmüş (Aile, Devlet ve Güneş toprağı) ve Inti adına tapınaklar inşa ettirmişlerdir.

 

Aclla (Güneş'in Bakireleri): Güzelliklerine göre imparatorluk genelinden seçilen kadınlardır. Manastırlarda (aclla-huasi) kurbanlık kumaşlar ve chicha (mısır birası) üretirler. Ciddi kriz anlarında (salgın, felaket, imparatorun ölümü) çocuk veya kadın kurbanı (Capacocha) olarak sunulabilirler.

 

Vilca-Oma: Hiyerarşinin en tepesindeki Güneş Başrahibidir (genellikle imparatorun akrabasıdır).

 

Inti Raymi (Kış Gündönümü - 21 Haziran): Güneş'in ve onun yeryüzündeki oğlu İnka'nın kutlandığı en büyük bayramdır.

 

Capac Raymi (Yaz Gündönümü - 21 Aralık): Genç soyluların erkekliğe ve aristokrasiye adım attığı geçiş (huarachicoy) festivalidir.

 

Citua (Eylül Ayı - Arınma Bayramı): Şehirdeki tüm kötülüklerin, hastalıkların ve felaketlerin kovulduğu, askeri birliklerin dört bir yöne koştuğu toplu arınma ritüelidir.

 

İşlenen günahların sosyo-kozmik düzeni bozduğuna inanılır. Falcılar koka yaprakları, tükürük ve kurban edilen lama akciğerlerini inceleyerek suçu tespit eder; toplu itiraf oturumları düzenlenir.

 

Tupi-Guarani halkları

Tupi-Guarani halkları (Güney Amerika orman kuşağı) tipik şamanistik geleneklere sahip olmakla birlikte, onları diğer orman toplumlarından ayıran radikal bir "peygamberlik" (karizmatik kehanet) olgusu geliştirmişlerdir.

 

Peygamberler (Karaí) şaman veya rahip değildir; şifa dağıtmazlar. Babalarının bir tanrı olduğunu söyleyerek akrabalık bağlarını ve toplumsal düzeni reddederler. Babanın reddi, ilkel toplumun temel yapı taşı olan soy bağının reddidir.

 

Peygamberlerin ana mesajı şudur: "Dünya kötü, yeryüzü çirkin ve bozuldu! Onu terk edelim!"

 

Peygamberler, insanları ensest yasağı dahil tüm geleneksel kuralları yıkmaya ve ölüm sınavından geçmeden, fiziken ulaşılabilecek olan "Kötülüğün Olmadığı Diyar"a (Ywy Marãey) yöneltmiştir.

 

Binlerce yerli, köylerini ve tarlalarını bırakarak aylarca süren oruçlar ve danslar eşliğinde doğuya (güneşin doğduğu yöne/okyanusa) veya batıya doğru yürümüştür. 16. yüzyılda 10.000 kişilik bir grubun başlattığı göçten 10 yıl sonra Peru'ya sadece 300 kişi canlı ulaşabilmiştir. Bu hareket, pratik olarak kitlesel bir intihara/yıkıma dönüşmüştür.

 

1947'deki son kitlesel göçün (Santos/Brezilya) ardından kalan Guarani toplulukları, coğrafi göçü bırakıp içsel-metafiziksel spekülasyona yönelmişler; kutsal ilahiler ve mitolojik tefekkür yoluyla mevcut dünyanın sonunu beklemeye devam etmektedirler.

 

İlkel Toplumlarda Güç

Antik Yunan’dan (Platon, Aristoteles, Herakleitos) bu yana Batı siyasi düşüncesi, toplumu ve siyaseti "emredenler ve itaat edenler" (yöneten/yönetilen) ayrımından ibaret görmüştür. Bu bakışa göre kralsız, emirsiz ve kanunsuz bir insan topluluğu "gerçek bir toplum" sayılamaz.

Avrupalıların "vahşi" olarak nitelediği kabilelerde liderler/reisler mevcuttur; ancak bu reislerin topluluğa emir verme, yaptırım uygulama veya ceza kesme gibi siyasi güçleri ve yetkileri yoktur.

 

Reis, toplumun "ücretsiz bir memuru" gibidir. Görevi iç hiyerarşi kurmak değil, topluluğun bütünlüğünü ve özerkliğini dış dünyaya karşı temsil etmektir.

Reisin sahip olduğu şey güç (iktidar) değil, prestijdir. Sözü dinlenir ama emre dönüşmez.

 

İlkel toplumlar devletsizdir, çünkü devletin ortaya çıkmasını ve toplumun "yöneten/yönetilen" şeklinde bölünmesini aktif olarak engeller ve reddederler.

 

Devlet, insanlık tarihinin kaçınılmaz bir kaderi değil; belirli koşullarda doğmuş tarihsel bir kurumdur.

 

Özgürlük, Talihsizlik, Adlandırılamayan

La Boétie’nin Temel Sorusu: İnsanlar (çoğunluk) nasıl olur da tek bir kişiye sadece itaat etmekle kalmaz, ona kendi istekleriyle hizmet etmek ve köle olmak isterler?

 

La Boétie'ye göre insan doğası gereği özgürdür. Ancak belirsiz, mantık dışı bir "talihsizlik" (kötü bir tesadüf/kaza) sonucu toplum bölünmüş; özgürlük arzusu yerini kölelik arzusuna bırakmıştır.

 

Özgürlüğünü kaybeden insan, insanlığını da kaybeder; ne melek ne de hayvan olan "adlandırılamayan" (innommable) yabancılaşmış bir varlığa dönüşür.

 

İlkel toplumlar "devletsiz" toplumlar değildir; "Devlete karşı" toplumlardır.

 

İlkel Ekonomi

Klasik ve biçimci (formalist) iktisadi antropoloji, ilkel toplumların ekonomisini bir "yoksulluk ve hayatta kalma (geçimlik) ekonomisi" olarak görür. Bu yaklaşıma göre ilkel insan, kıtlık ve doğa koşulları altında sürekli ezilen, donmaktan veya açlıktan ölmemek için durmaksızın çalışan zavallı bir varlıktır.

 

İlkel toplumlar yoksulluk içinde kıvranmaz; aksine, kendi tanımladıkları ihtiyaçları tam anlamıyla karşıladıkları için "orijinal refah toplumları"dır.

 

İlkel üretim sistemi, kâr etmek veya piyasaya mal sunmak için (değişim üretimi) değil; hanenin ve topluluğun doğrudan ihtiyacını karşılamak için (tüketim üretimi) çalışır.

İlkel insan daha fazla üretebilecek, stok yapabilecek ve teknolojik kapasitesini artırabilecek durumdadır; ancak daha fazlasını istemez. Doğada zaten var olan bolluk varken gereksiz yere çalışmayı ve yük taşımayı reddeder.

 

Bir reisten beklenen ana özellikler cömertlik ve hitabet yeteneğidir. Reis, prestij kazanmak için topluluğa sürekli mal dağıtmak zorundadır. Bunu yaparken de kimseyi sömüremez; aksine, çok eşlilik veya akraba desteği yoluyla kendisini ve yakın çevresini sömürerek fazlalık üretir. Yani toplum reisi sömürür, reis toplumu değil.

 

Lider, lider kaldığı sürece topluma sürekli cömertlik borçludur. Bu ebedi borç, iktidarın toplumdan ayrışıp dikey bir güç organına (Devlete) dönüşmesini engeller.

 

Borcun yönü tersine döndüğünde (Toplum -> Reis/Kral) ve halk yöneticilere "haraç/vergi" ödemeye başladığında, bölünmemiş ilkel toplum sona erer; devletli, sınıflı ve hiyerarşik toplum doğar.

 

İlkel toplumlar üretim karşıtı makinelerdir.

 

Aydınlanmaya Dönüş

Batı aklı, tahakkümün kökenini sorgulamamış, onu toplumun "doğal hali" sanmıştır.

Avrupalılar devletsiz, hiyerarşisiz ve emretmeyen şefleri olan kabileleri görünce şaşırmış; bölünme içermeyen bir yapıyı "toplum" olarak kabul edemedikleri için vahşileri "medenileştirilmesi/denetlenmesi gereken varlıklar" olarak görmüşlerdir.

 

İlkel toplumda Hukuk/Yasa insan kararından değil, ilahi/mitolojik zamandan (atalardan, tanrılardan) kaynaklanır.

 

Siyasi alan bir "arzu" alanıdır. İktidar arzusu, ona simetrik olarak eşlik eden "boyun eğme arzusu" (gönüllü kölelik) olmadan gerçekleşemez. İlkel toplum, işte bu "kötü arzuyu" (bölünme ve egemenlik arzusunu) sürekli olarak bastıran, engelleyen bir kurumdur.

 

Marksistler ve Antropolojileri

Yapısalcı ve Marksist antropolojiler ilkel toplumlar bakımından "radikal bir hiçlik" üretmekten öteye gidemediler.

 

Ekonomi siyasetten doğar. Toplumsal bölünmenin, sınıfların ve eşitsizliğin kökeninde üretim ilişkileri değil; iktidar ilişkileri, siyaset ve Devlet yatar.

 

Şiddetin Arkeolojisi: İlkel Toplumlarda Savaş

Etnolojik söylem, ilkel toplumların şiddeti kontrol altına alma ve ritüelleştirme çabalarına odaklanırken, savaş gerçeğini göz ardı etme eğilimindedir. Bu durum, ilkel sosyal varlığın silahlı çatışmanın dışında geliştiği yönünde yanıltıcı bir izlenim yaratır.

 

Avrupalıların "Vahşiler" ile karşılaşması, Batı düşüncesinin hiyerarşi ve devlet merkezli toplum anlayışını sarsmıştır. Tarihsel tanıklıklar ve gözlemler, ilkel halkların savaşçı niteliğini ve şiddetin bu toplumların merkezinde yer aldığını ortaya koyar.

 

Hobbes'a göre devletin yokluğu, herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir düzen yaratır.

Hobbes, Amerikan yerlilerinin yoğun savaşçı ruhunun farkındaydı; bu yüzden onların gerçek savaşlarında kesinliğinin çarpıcı bir teyidini gördü: Devletin yokluğu, savaşın genelleşmesine izin verir ve toplum kurumunu imkansız kılar.

 

Geleneksel ve modern teoriler ilkel savaşı açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Leroi-Gourhan, şiddeti insan biyolojisinin ve avcılık tekniklerinin bir uzantısı olarak görerek savaşı "insan avı" şeklinde kavramsallaştırır.

Savaşın amacının her zaman beslenme olduğunu ve bu tür saldırganlığın hedefinin yenmeye mahkum bir av olarak insan olduğunu varsaymadığımız sürece, Leroi-Gourhan'ın savaşı avcılığa indirgemesinin hiçbir temeli yoktur.

 

Marksist Söylem: savaşı ilkel ekonominin yoksulluğuna, kaynak kıtlığına veya protein eksikliğine bağlar.

Güncel araştırmalar, ilkel ekonominin aksine kıtlık değil, bolluk ekonomisi olduğunu göstermektedir: dolayısıyla şiddet yoksullukla bağlantılı değildir.

 

Yapısalcı Söylem: Lévi-Strauss, savaş ve ticareti aynı sürecin iki zıt yüzü olarak tanımlar ve savaşı "başarısız olmuş ticari işlemler" olarak görerek ikincil bir konuma iter.

Ticari alışverişler, barışçıl bir şekilde çözülebilecek potansiyel savaşları temsil eder ve savaşlar, talihsiz işlemlerin sonucudur.

 

İlkel ekonomide baskın olan Ev İçi Üretim Biçimi, her topluluğun kendi üyelerinin ihtiyaç duyduğu her şeyi (yiyecek ve aletler) üretmesini hedefler.

Bu ekonomik kendi kendine yeterlilik (otarşi) ideali, aslında siyasi bağımsızlık idealini gizler. Kendi üretimiyle yaşamını sürdürebilen ilkel topluluk, komşu gruplarla ekonomik ilişki kurma ihtiyacı duymaz.

 

İlkel toplum, varoluşu gereği ticarete girerek özerkliğini ve özgürlüğünü kaybetme riskini reddeder. Dolayısıyla ilkel savaşları anlamak için, gerçekte var olmayan bir "ekonomik/ticari ihtiyacı" varsaymaktan kaçınmak gerekir.

 

Hobbes ilkel toplumu sadece "savaş" üzerinden düşünüp değişimi dışlamıştır; Lévi-Strauss ise ilkel toplumu sadece "değişim" üzerinden düşünüp savaşı dışlamıştır.

 

Savaş ve değişim aynı düzlemde ve birinden diğerine kademeli geçilen bir süreklilik içinde ele alınamaz. Savaş konusunda yanılmak, toplumun özü konusunda yanılmaktır.

 

İlkel toplum zengin-fakir, sömüren-sömürülen veya emreden-itaat eden şeklinde bölünüp hiyerarşileşmeyi engeller.

 

Her topluluk belirli bir bölge üzerinde münhasır hak iddia eder. Bu dışlama eylemi doğrudan siyasal bir boyuttur: Öteki'ne karşı var olmak.

 

Her topluluk kendini bir "Biz" olarak konumlandırır ve diğer topluluklardan mutlak farklılığını ortaya koyar.

 

Eğer tüm topluluklar birbiriyle tam bir özdeşleşme ve dostluk kurarsa, kendilerini özerk kılan "farklılıklarını" ve "Biz" olma niteliklerini kaybederler.

 

İlkel toplum ne özgürlüğünü yok eden evrensel bir barışa razı olur, ne de eşitliğini yok eden genel bir savaşa teslim olur.

 

Topluluklar tek başlarına savaşmanın risklerini azaltmak için müttefik ararlar. İttifak bir amaç değil, savaşı en az riskle yürütmek için bir araçtır.

İki grup kadın değişimi yaparken asıl hedefleri romantik veya ekonomik bir bağ değil, siyasi-askeri bir dayanışma ve ittifak kurmaktır.

 

Lévi-Strauss, ilkel toplumu "bir değişim/takas toplumu" (akrabalık, mal ve kadın değişimi) olarak görür.

İlkel toplum değişimi arzulamaz; aksine bağımsızlığını korumak için değişim ihtiyacını en aza indirmeye çalışır ("otarkik ideal").

 

Savaş, grupların birbirine kaynamasını ve tek bir merkez altında birleşmesini engeller. Grupların arasındaki mesafeyi koruyarak siyasi bağımsızlığı ve özerkliği garantiler. Savaş biterse ilkel toplumun kalbi de durur.

 

İlkel toplum devlete karşı bir toplumdur.

 

Vahşi Savaşçının Acıları

Klasik ilkel toplumda tüm erkekler "potansiyel" ve zaman zaman savaşa giden savaşçılardır. Ancak Kuzey ve Güney Amerika örneklerinde (Iroquois, Sioux, Abipone, Guaicuru, Chulupi/Nivaklé) görüldüğü üzere, bazı toplumlar savaşı kurumsallaştırarak "savaşçı toplumlara" dönüşmüştür.

 

Savaşçılık soy veya mülkiyetle devredilen bir ayrıcalık değildir; tamamen kişisel cesaret, risk ve liyakatle elde edilen toplumsal bir prestijdir (asalet). Toplum, savaşçıya kahramanlığını yansıtan bir ayna işlevi görür.

 

16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Chaco kabilelerinin nüfusu üçte ikiden fazla azalmıştır.

Nüfus azalmasının asıl nedeni düşük doğum oranıdır. Genç kadınlar savaşçıların eşi olmayı kabul etmiş, ancak çocuklarının annesi olmayı reddetmişlerdir.

Kendi çocuklarını doğurmak istemeyen toplum, hayatta kalabilmek için savaşın amaçlarından birini başkalarının (örneğin İspanyolların veya düşman kabilelerin) çocuklarını esir almaya dönüştürmüştür. Bir yanda ölüm verme isteği (savaşçılar), diğer yanda doğurmama isteği (kadınlar) birleşerek kabilenin kendi sonunu hazırlayan bir "kolektif ölüm arzusu" yaratmıştır.

 

Savaş başlarda yalnızca prestij amaçlıyken; zamanla tütün, pamuk, sığır ve silah gibi tüketim maddelerini İspanyol kolonilerinden yağmalamaya dönüşmüştür. Toplum dışarıya (İspanyollara), kabile ise içeriye (yiyeceği getiren savaşçılara) bağımlı hale gelmiştir. Guaicuru dilinde savaşçı/avcı için kullanılan Niadagaguadi kelimesinin kelime anlamı "yemek yediğimiz kişiler"dir.

 

İlk zafer bir son değil, başlangıçtır. Savaşçı kazandığı şanla yetinemez; toplum ve arkadaşları ondan hep daha fazlasını bekler. Savaşçı "ilerlemeye mahkûmdur".

 

Tutsak alınan bir savaşçı işkence görse dahi kaçmaya çalışmaz. Kaçmak "affedilemez bir suçtur". Tutsak düştüğü an kendi toplumu gözünde zaten ölmüştür.

 

Savaşçı hiçbir zaman hedefine ulaşıp huzura eremez. Görevini tamamladığı, en büyük bireysel kahramanlığı sergilediği tek an, mutlak zaferle birlikte ölümünü de kazandığı andır. Savaşçı, özünde "ölüm için var olan" bir figürdür.

 

İlkel toplum, savaşçıya sınırsız şan ve prestij sunarak onu sürekli ölüme doğru sürükler. Savaşçıyı bu aralıksız risk sarmalında eriterek, onun toplumsal bir egemen veya ayrı bir iktidar sınıfı haline gelmesini engeller.

 

Bir kuşun alayına maruz kalıp kör olan Kaanokle'lerin birbirine düşmesini, bencilce davranmasını ve komik durumlara düşmesini anlatır.

Mit, gerçekte saygı duyulan korkusuz savaşçıyı grotesque ve muhtaç bir sakat olarak göstererek onunla alay eder.

"Körler ülkesinde tek gözlü adam kral olur" mantığını kırar; rehberlik eden yarı-kör adam bile güç elde edemez. Mit, toplumsal eşitlik ve bölünmeme ilkesini olumlar; toplumsal düzeni tehdit edebilecek savaşçı figürünü alay yoluyla etkisizleştirir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder