Pierre
Clastres - Şiddetin Arkeolojisi -
Notlar
Archeology of Violence, (Translated by Jeanine Herman), Scmiotext(e),
New York, 2010
Giriş
Eduardo Viveiros de Castro
Pierre Clastres’in 1980 yılında Fransızca olarak yayımlanan
Şiddetin Arkeolojisi (Recherches d'anthropologie politique) başlıklı derlemesi,
yazarın 1977’deki erken ölümünden (43 yaşında) önceki dönemde yaşadığı yoğun
entelektüel üretkenliği belgelemektedir. Bu metinler, 1974 tarihli Devlete
Karşı Toplum ile bir bütünlük oluşturur ve "devlete karşı toplum"
kavramını yeniden ele alarak şiddet ile devlet arasındaki ilişkiyi inceler.
1950'lerden 1960'lara geçişte Fransız antropolojisinde
yetişen bu kuşak; Pierre Clastres, Lucien Sebag ve Claude Lévi-Strauss
Sebag, Lévi-Strauss’un izinden giderek mitlere, rüyalara ve
psikanalize yönelirken; Clastres toplumsal kurumsallaşmanın araçları olan
ritüellere, güce ve iktidara odaklanmıştır.
Clastres hem Marksizm’e hem de Yapısalcılığa karşı mesafeli
bir duruş sergilemiştir. Marksizm toplumu üretimde, Yapısalcılık ise
değişimde/mübadelede temellendirerek ilkel toplumsallığın özgün yapısını gözden
kaçırmıştır.
İlkel kültürler "üretim karşıtı birer makine" gibi
işler. Birikim, zorunlu yeniden dağıtım veya ritüel yıkım yoluyla engellenir.
Clastres’in ilkel toplumları, Lévi-Strauss’un "soğuk
toplumlar" kavramının siyasi ifadesidir.
İlkel toplum, "başka bir dünyanın mümkün
olduğunun" ve kapitalizm/devlet dışında da bir yaşam kurulabileceğinin
tarihsel ve kavramsal somutlaşmasıdır.
Devlet ve toplumsal sınıflar tarihsel bir zorunluluk değil,
kaçınılabilecek bir "talihsizlik"tir.
İlkel toplumlar eksiklik, ihtiyaç veya mantıksızlık
üzerinden tanımlanmaz; kendi içinde tutarlı, özerk yapılardır.
"Vahşi düşünce", ilkel insanlara özgü değil;
evcilleştirilmemiş her özgür düşüncenin potansiyelidir.
İlkel toplumlar devletsizdir çünkü Devleti bilmedikleri için
değil, Devletleşmeyi engellemek (devlete karşı durmak) için
kurumsallaşmışlardır.
Birey, Devletin bir ürünüdür ("Devlet-Ben"). Birey
ve Devlet birbirini doğurur. İlkel toplumlar ise "bireylerden" değil,
"tekilliklerden" oluşan, öznesiz bir çokluk biçimidir.
Clastres Eserinin İki Farklı Felsefi Okuması
Fenomenolojik / İnsancı Okuma
Bu yaklaşıma göre siyaset bir temsil biçimidir; toplum kendi
imgesini aksettireceği bir "ayna" arar.
"Güçsüz Şef", toplumun bölünmesini engellemek için
icat edilmiş aşkın/simgesel bir yanılsamadır.
Materyalist / Göçebe / Akış Odaklı Okuma
Clastres'ın ilkel toplumu, "bölgesel bir kayıt
makinesi"dir. Savaş ise güç kazanmak için değil, kod çözücü/aşırı
kodlayıcı Despot'un (Devletin) ortaya çıkmasını engelleyen merkezkaç bir
"Savaş Makinesi"dir.
Clastres, ilkel toplumun Devlete karşı olduğu kadar
değiş-tokuşa da karşı olduğunu savunur. Savaş, bu bağımsızlığı koruyan bir
dışsallık aygıtıdır.
Amazon yerli toplumlarında (Ovalar) yapılan ritüeller,
ölüleri yaşayanlardan azami derecede ayırmaya dayanır. Devlete karşı toplum,
hafızaya karşı toplumdur; ölenlerin hatırlanarak aşkın bir "atalar
hiyerarşisine" (And Dağları/İnka modelindeki gibi bir Devlet yapısına)
dönüşmesi engellenir.
Son Sınır
İspanyol fatihlerden günümüz siyasetçilerine ve
girişimcilerine kadar süregelen "Eldorado" (zenginlikler ülkesi)
arayışı, Amazon'un bakir bölgelerini tehdit etmektedir. Ancak Yanomamiler,
coğrafyanın çetin koşulları (aşılmaz nehirler, bataklıklar, sıtma) sayesinde
henüz "devlet" ve sömürgecilik aygıtıyla tanışmamış, dünyadaki son
özgür ilkel topluluklardan biri olarak kalabilmiştir.
Yanomamilerde hiçbir şey karşılıksız verilmez. Bir takas
teklifini reddetmek düşmanlık, hatta savaş sebebi sayılabilir.
Erkek çocukların öfke, şiddet ve saldırganlık göstermeleri
teşvik edilir; çocuklarına vurulduğunda anneler "Sen de ona daha sert
vur!" diyerek yanıt verir. Bu pedagojik tutum, toplumun bekasını sağlayan
savaşçı tipolojisini üretir.
Şamanlar, ruhları (hekurani) çağırmak ve diğer kabilelerden
gelen hastalıkları defetmek için burna üflenen yeşil tozu (epena/yopo) yüksek
dozda kullanırlar.
Savaşta ölen bir savaşçının cesedi yakılır.
Yanomamiler arasındaki savaşların sıklığı, misilleme (öç)
kültürü ve kadın kaçırma/mülk edinme gibi dinamikler net bir şekilde görülüyor.
Yanomamilerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için günde
ortalama yalnızca 3 saat çalışmaları yeterlidir; zamanlarının büyük çoğunluğunu
sosyal etkileşime, uyuşturucu/şamanik ritüellere, eğlenceye ve dinlenmeye
ayırırlar.
Yüksek bebek ölüm oranına rağmen hayatta kalan bireyler
oldukça dirençli, güçlü ve sağlıklı bir fiziksel yapıya sahiptir.
Fırtına veya kasırga gibi doğa olayları doğrudan düşman
şamanların gönderdiği kötü ruhlar olarak yorumlanır. Şamanlar ve kabile üyeleri
toplu ritüellerle bu ruhları defetmeye çalışır.
Yanomami kültürünün en kutsal ritüellerinden biri ölülerin
kemik tozlarının muz püresine karıştırılarak akrabalar ve dost kabileler
tarafından ritüel olarak tüketilmesidir (endoyamyamlık).
Yabancılara ve kendi aralarındaki kişilere yönelik kaba
şakalar, cinsellik odaklı takılmalar ve doğruyu söylememe (bilerek yanlış bilgi
verme/yalan söyleme) kültürün mizahi ve koruyucu bir unsuru olarak öne çıkar.
Vahşi Etnografi (Yanoama)
Klasik etnolojide antropolog dışarıdan bakar
Elena Valero Neolitik çağda yaşayan bir Kızılderili
toplumunun mahremiyetini ve zenginliğini “içeriden" aktarmıştır.
Valero kaçırıldığında 11 yaşındadır.
Şamanların çağırdığı Hekouras (ruhlar/doğa güçleri),
şamanın sadece kullandığı dışsal bir araç değil; onun varlığının kökü, özü ve
onu ayakta tutan hayati gücüdür.
Yanoama toplumu devletsiz ve ilkel bir toplum olarak,
iktidar ile zorlamayı/baskıyı birbirinden ayırır. Şef (Fusiwe), kabile üzerinde
emir verme yetkisine veya gerçek bir güce sahip değildir; yetkisi prestij,
hitabet, cömertlik ve saygıya dayanır.
Fusiwe, kabilesini kendi kişisel arzusu doğrultusunda bir
savaşa sürüklemeye çalıştığında, kabile onun otoritesini reddetmiş ve onu
yalnız bırakmıştır.
Ölen yakınların kemik küllerinin muz püresine karıştırılarak
tüketilmesi ritüeli, yaşayanlar ile ölüler arasındaki uzlaşma ve bağlılık
mekanizmasıdır. Küller asla tek başına değil, her zaman bitkisel bir gıdayla
karıştırılarak ve toplulukça tüketilir.
Yolculuğun En Güzel Anı
Turistler yerli halkı birer insan olarak değil; satın
alınacak, fotoğraflanacak ve tüketilecek egzotik nesneler ("vazgeçilmez
bir turist deneyimi") olarak görürler.
Yerliler, gelen turistlerin mantığını çözmüş ve
pazarlık/fotoğraf çekimi süreçlerini ticarete dökmüştür.
Turistler, romantize edilmiş "soylu ve edilgen
vahşi" imajıyla karşılaşmayı beklerken; paranın değerini bilen, kuralları
koyan ve kendilerine aldırış etmeyen pragmatik insanlarla karşılaşırlar.
Arzularına tam anlamıyla ulaşamayan ve pazarlık gücünü
yitiren turistler, dönüş yolunda yerlileri "tembel, nankör ve paraya
tapmış hırsızlar" olarak nitelendirerek kendi başarısızlıklarını ve
üstünlük illüzyonlarını öfkeyle maskelemeye çalışırlar.
Etnosit
Soykırım (Genocide): İnsanları fiziksel bedenlerinde
öldürmektir (ırkçı zihniyet, Öteki'yi mutlak kötü görerek tamamen yok etmek
ister).
Etnosit (Ethnocide): İnsanları zihinlerinde/ruhlarında
öldürmektir. Fiziksel bir katliamdan ziyade, bir topluluğun kültürünün, yaşam
ve düşünce biçiminin sistematik olarak yok edilmesidir.
Etnositçi zihniyet öteki'nin farklılığını
"yanlış/aşağı" bulur ancak dönüştürülebilir olduğunu savunur ("O
da insandır, onu Hristiyanlaştırarak veya medenileştirerek
kurtarabiliriz"). Bu tutum, Öteki'ni "Kendisine/Aynı'ya"
dönüştürerek özgün kimliğini yok eder.
İlkel toplumlar devletsiz oldukları için etnosit
uygulamazlar. Etnosit yapabilmek için Devlet aygıtına ihtiyaç vardır.
Devlet, doğası gereği merkezcil bir güçtür; çokluğu Tek'e
dönüştürmeyi, farklılıkları törpüleyip homojenleştirmeyi hedefler.
Barbar/Eski devletlerde (İnkalar vb.) etnosit, siyasi ve
dini itaatin sağlanmasıyla sınırlıyken; Batı uygarlığında sınırsızdır.
Bunun temel nedeni kapitalist üretim sistemidir. Kapitalizm
doğayı, insanı, kaynakları ve mekânı sadece "üretkenlik" süzgecinden
geçirir.
Doğayla uyumlu yaşayan ilkel topluluklar Batı gözünde
"israf" olarak görülür. Bu sistem ilkel halklara tek bir dayatmada
bulunur: "Ya üretime boyun eğip etnosite uğrayacaksın ya da yok olup
soykırıma maruz kalacaksın."
Güney Amerika Yerlilerinin Mitleri ve Ritüelleri
Güney Amerika, Avrupalıların gelişinden yaklaşık 30.000 yıl
öncesine dayanan köklü bir yerleşim geçmişine ve sanılanın aksine yüksek bir
nüfus yoğunluğuna sahipti.
Kıta genelinde yüzlerce farklı dil, lehçe ve izole dil
konuşulmaktaydı.
Dillerdeki bu heterojenliğe rağmen, sosyoekonomik yaşam,
mitolojik yapı ve ritüeller açısından kıta genelinde belirgin bir homojenlik
vardır.
Tupi-Guarani kabileleri ortak dili konuşmalarına rağmen
kendi aralarında sürekli savaş halinde yaşamışlardır.
Avrupalıların ve İnkaların "Uygarlar" (And
medeniyetleri) ve "Vahşiler" (Orman/Savana halkları) şeklindeki
etnosantrik (ırk/kültür merkezci) ayrımı yerine; antropolojik açıdan asıl
karşıtlık Devletli toplumlar (And dünyası) ile Devletsiz / İlkel toplumlar
(Orman kabileleri) arasındadır.
Orman toplumlarında dini alan ile günlük yaşam
ayrışmamıştır. Doğa olayları, kazalar veya hastalıklar rastlantı değil,
doğaüstü güçlerin müdahalesi olarak yorumlanır.
Batılı anlamda tek tanrılı veya tapınılan merkezi tanrı
figürleri yoktur. Mitlerde geçen Güneş, Ay veya İkizler gibi kültürel
kahramanlar toplumsal kuralları (Hukuk) koyan, ancak insan hayatına müdahale
etmeyen ve tapınma nesnesi olmayan soyut simgelerdir.
Mitolojik Atalar toplumun kurucu ilkelerini simgeleyen
olumlu figürlerken; yeni ölülerin ruhları yaşayanlara zarar verebilecek
tehlikeli güçler olarak görülür.
Ölen kişinin adının tabu olması, eşyalarının imha edilmesi,
köyün terk edilmesi: Amaç ölüleri anmak değil, onları hafızadan silmek ve
yaşayanların alanından uzaklaştırmaktır.
Yanomami (küllerin muz püresiyle içilmesi) ve Guayaki
(cesedin pişirilip yenmesi) gibi gruplarda görülen akraba yamyamlığı, ölüyü
tamamen yok ederek onun mezar biçiminde mekânsal bir dayanak bulmasını
engellemek ve yaşayanlar ile ölüler arasındaki bağı kesin olarak kesmek amacını
taşır.
Şaman
Hastalık bedensel bir arızadan ziyade, doğaüstü saldırılar
veya tabu ihlalleri sonucu ruhun bedenden ayrılması durumudur.
Şaman "toplum tarafından bakılan bir deli" değil;
sıkı bir çilecilik (oruç, uykusuzluk, tecrit, halüsinojen madde kullanımı) ve
inisiyasyon sürecinden geçmiş bir hekim, aracı ve savaşçıdır.
Şaman, iyileşmeyen hastalıklar veya salgın durumlarında
kabilenin günah keçisi olup öldürülme riskiyle yaşar.
Şaman bir "doktordan" ziyade bir
"yolcudur". Transa geçerek (yoğun tütün veya uyuşturucu kullanımıyla)
kayıp ruhu aramak üzere görünmez dünyaya seyahat eder.
Ruh, bireyin öz ismiyle
birleşmiştir. Ağır hastalıklar "yanlış isim verilmesi" olarak teşhis
edilir; şaman tanrılardan doğru ismi öğrenip hastaya getirerek onu iyileştirir.
Şaman, trans sırasında jaguar veya kuş gibi hayvanlara
dönüşebilir. Hastaya üfleme, tütün dumanı salma, masaj ve hastalıklı bölgeyi
emme yöntemlerini kullanır.
Şaman sadece hekim değil; rüya yorumlayan, kehanette
bulunan, savaşa karar veren ve düşmana hastalık gönderen siyasi/toplumsal bir
figürdür.
Yeni bir çocuğun doğumu kozmik dengeyi bozar ve ölüm
güçlerini uyandırır. Tupi-Guarani kabilelerindeki couvade uygulamasında, çocuk
doğarken baba hamakta uzanıp oruç tutar; aksi takdirde bebek ve anne riske
girer. Guayaki'lerde baba ormana gidip vahşi bir hayvan öldürmek zorundadır.
Çocukluktan yetişkinliğe geçiş bir "ölüm ve yeniden
doğuş" olarak yaşanır. Çocukluk dünyasından kopuş acı verici fiziksel
sınavlarla (kırbaçlanma, arı/karınca sokması, yara izi bırakma) mühürlenir.
And halkları
Orman kabileleri avcı/toplayıcı dinamiklere bağlı
"bölge insanı" iken, And halkları binlerce yıldır toprağa bağlı,
yoğun tarım yapan "dünya insanlarıdır" (köylülerdir).
Din tamamen mevsim döngülerini, ürün bolluğunu ve lama
sürülerinin verimini güvenceye almaya yöneliktir.
Güneş, Ay, Yıldızlar ve Pachamama (Toprak Ana) ilahi
güçlerdir. Mısır koçanı simgelerine (Sara-Mama) adaklar sunulur; mısır
tarlalarına lama kanı serpilir.
And halkları ölüleri mumyalayıp (Mallki) mezar odalarına
veya mağaralara koyarlar.
Akrabalar mumyalanmış ataları ziyaret eder, onlara danışır,
özel törenlerde onları giydirip süsler. Ölüler toplumsal hayatın bir parçası
olmaya devam eder.
Huaca (Kutsal Güç/Mekân):
Doğaüstü güç taşıdığına inanılan her şeydir; kutsal dağlar, pınarlar, taşlar,
ataların mumyaları, hatta yol kenarlarındaki taş yığınları (Apacheta). Bütün
bir coğrafya huaca sistemiyle kutsal bir koda kavuşur.
Conopa (Ev Kültü):
Aileleri ve evleri koruyan, verimlilik sağlayan küçük muskalar, garip şekilli
taşlar veya hayvan biçimli heykelciklerdir. Tarlalara gömülür veya belirli
günlerde kurban sunularak saklandığı yerden çıkarılır.
İnkalar
İnkalar, 13. yüzyılda Cuzco çevresinde küçük bir çiftçi
kabile iken kısa sürede devasa bir imparatorluk (12-15 milyon nüfuslu) ve
bürokratik bir devlet mekanizması kurmuşlardır.
İnka toplumu aşırı hiyerarşiktir. En tepede "Güneş'in
Temsilcisi" olan İmparator yer alır. İnkalar, fethettikleri halkların
yerel inançlarını yok etmek yerine; mevcut dini yapının üzerine kendi güneş
merkezli devlet dinlerini bir "üst kodlama" (super-encoding) olarak
eklemişlerdir.
Güneş Tanrısı (Inti): İmparatorluğun resmi devlet dinidir.
İnkalar fethettikleri her bölgede toprakları üçe bölmüş (Aile, Devlet ve Güneş
toprağı) ve Inti adına tapınaklar inşa ettirmişlerdir.
Aclla (Güneş'in
Bakireleri): Güzelliklerine göre imparatorluk genelinden seçilen kadınlardır.
Manastırlarda (aclla-huasi) kurbanlık kumaşlar ve chicha (mısır birası)
üretirler. Ciddi kriz anlarında (salgın, felaket, imparatorun ölümü) çocuk veya
kadın kurbanı (Capacocha) olarak sunulabilirler.
Vilca-Oma: Hiyerarşinin en tepesindeki Güneş Başrahibidir
(genellikle imparatorun akrabasıdır).
Inti Raymi (Kış Gündönümü - 21 Haziran): Güneş'in ve onun
yeryüzündeki oğlu İnka'nın kutlandığı en büyük bayramdır.
Capac Raymi (Yaz Gündönümü - 21 Aralık): Genç soyluların
erkekliğe ve aristokrasiye adım attığı geçiş (huarachicoy) festivalidir.
Citua (Eylül Ayı - Arınma Bayramı): Şehirdeki tüm
kötülüklerin, hastalıkların ve felaketlerin kovulduğu, askeri birliklerin dört
bir yöne koştuğu toplu arınma ritüelidir.
İşlenen günahların sosyo-kozmik düzeni bozduğuna inanılır.
Falcılar koka yaprakları, tükürük ve kurban edilen lama akciğerlerini
inceleyerek suçu tespit eder; toplu itiraf oturumları düzenlenir.
Tupi-Guarani halkları
Tupi-Guarani halkları (Güney Amerika orman kuşağı) tipik
şamanistik geleneklere sahip olmakla birlikte, onları diğer orman
toplumlarından ayıran radikal bir "peygamberlik" (karizmatik kehanet)
olgusu geliştirmişlerdir.
Peygamberler (Karaí) şaman veya rahip değildir; şifa
dağıtmazlar. Babalarının bir tanrı olduğunu söyleyerek akrabalık bağlarını ve
toplumsal düzeni reddederler. Babanın reddi, ilkel toplumun temel yapı taşı
olan soy bağının reddidir.
Peygamberlerin ana mesajı şudur: "Dünya kötü, yeryüzü
çirkin ve bozuldu! Onu terk edelim!"
Peygamberler, insanları ensest yasağı dahil tüm geleneksel
kuralları yıkmaya ve ölüm sınavından geçmeden, fiziken ulaşılabilecek olan
"Kötülüğün Olmadığı Diyar"a (Ywy Marãey) yöneltmiştir.
Binlerce yerli, köylerini ve tarlalarını bırakarak aylarca
süren oruçlar ve danslar eşliğinde doğuya (güneşin doğduğu yöne/okyanusa) veya
batıya doğru yürümüştür. 16. yüzyılda 10.000 kişilik bir grubun başlattığı
göçten 10 yıl sonra Peru'ya sadece 300 kişi canlı ulaşabilmiştir. Bu hareket,
pratik olarak kitlesel bir intihara/yıkıma dönüşmüştür.
1947'deki son kitlesel göçün (Santos/Brezilya) ardından
kalan Guarani toplulukları, coğrafi göçü bırakıp içsel-metafiziksel
spekülasyona yönelmişler; kutsal ilahiler ve mitolojik tefekkür yoluyla mevcut
dünyanın sonunu beklemeye devam etmektedirler.
İlkel Toplumlarda Güç
Antik Yunan’dan (Platon, Aristoteles, Herakleitos) bu yana
Batı siyasi düşüncesi, toplumu ve siyaseti "emredenler ve itaat
edenler" (yöneten/yönetilen) ayrımından ibaret görmüştür. Bu bakışa göre
kralsız, emirsiz ve kanunsuz bir insan topluluğu "gerçek bir toplum"
sayılamaz.
Avrupalıların "vahşi" olarak nitelediği
kabilelerde liderler/reisler mevcuttur; ancak bu reislerin topluluğa emir
verme, yaptırım uygulama veya ceza kesme gibi siyasi güçleri ve yetkileri
yoktur.
Reis, toplumun "ücretsiz bir memuru" gibidir.
Görevi iç hiyerarşi kurmak değil, topluluğun bütünlüğünü ve özerkliğini dış
dünyaya karşı temsil etmektir.
Reisin sahip olduğu şey güç (iktidar) değil, prestijdir.
Sözü dinlenir ama emre dönüşmez.
İlkel toplumlar devletsizdir, çünkü devletin ortaya
çıkmasını ve toplumun "yöneten/yönetilen" şeklinde bölünmesini aktif
olarak engeller ve reddederler.
Devlet, insanlık tarihinin kaçınılmaz bir kaderi değil;
belirli koşullarda doğmuş tarihsel bir kurumdur.
Özgürlük, Talihsizlik, Adlandırılamayan
La Boétie’nin Temel Sorusu: İnsanlar (çoğunluk) nasıl olur
da tek bir kişiye sadece itaat etmekle kalmaz, ona kendi istekleriyle hizmet
etmek ve köle olmak isterler?
La Boétie'ye göre insan doğası gereği özgürdür. Ancak
belirsiz, mantık dışı bir "talihsizlik" (kötü bir tesadüf/kaza)
sonucu toplum bölünmüş; özgürlük arzusu yerini kölelik arzusuna bırakmıştır.
Özgürlüğünü kaybeden insan, insanlığını da kaybeder; ne
melek ne de hayvan olan "adlandırılamayan" (innommable) yabancılaşmış
bir varlığa dönüşür.
İlkel toplumlar "devletsiz" toplumlar değildir;
"Devlete karşı" toplumlardır.
İlkel Ekonomi
Klasik ve biçimci (formalist) iktisadi antropoloji, ilkel
toplumların ekonomisini bir "yoksulluk ve hayatta kalma (geçimlik)
ekonomisi" olarak görür. Bu yaklaşıma göre ilkel insan, kıtlık ve doğa
koşulları altında sürekli ezilen, donmaktan veya açlıktan ölmemek için
durmaksızın çalışan zavallı bir varlıktır.
İlkel toplumlar yoksulluk içinde kıvranmaz; aksine, kendi
tanımladıkları ihtiyaçları tam anlamıyla karşıladıkları için "orijinal
refah toplumları"dır.
İlkel üretim sistemi, kâr etmek veya piyasaya mal sunmak
için (değişim üretimi) değil; hanenin ve topluluğun doğrudan ihtiyacını
karşılamak için (tüketim üretimi) çalışır.
İlkel insan daha fazla üretebilecek, stok yapabilecek ve
teknolojik kapasitesini artırabilecek durumdadır; ancak daha fazlasını istemez.
Doğada zaten var olan bolluk varken gereksiz yere çalışmayı ve yük taşımayı
reddeder.
Bir reisten beklenen ana özellikler cömertlik ve hitabet
yeteneğidir. Reis, prestij kazanmak için topluluğa sürekli mal dağıtmak
zorundadır. Bunu yaparken de kimseyi sömüremez; aksine, çok eşlilik veya akraba
desteği yoluyla kendisini ve yakın çevresini sömürerek fazlalık üretir. Yani
toplum reisi sömürür, reis toplumu değil.
Lider, lider kaldığı sürece topluma sürekli cömertlik
borçludur. Bu ebedi borç, iktidarın toplumdan ayrışıp dikey bir güç organına
(Devlete) dönüşmesini engeller.
Borcun yönü tersine döndüğünde (Toplum -> Reis/Kral) ve
halk yöneticilere "haraç/vergi" ödemeye başladığında, bölünmemiş
ilkel toplum sona erer; devletli, sınıflı ve hiyerarşik toplum doğar.
İlkel toplumlar üretim karşıtı makinelerdir.
Aydınlanmaya Dönüş
Batı aklı, tahakkümün kökenini sorgulamamış, onu toplumun
"doğal hali" sanmıştır.
Avrupalılar devletsiz, hiyerarşisiz ve emretmeyen şefleri
olan kabileleri görünce şaşırmış; bölünme içermeyen bir yapıyı
"toplum" olarak kabul edemedikleri için vahşileri
"medenileştirilmesi/denetlenmesi gereken varlıklar" olarak görmüşlerdir.
İlkel toplumda Hukuk/Yasa insan kararından değil,
ilahi/mitolojik zamandan (atalardan, tanrılardan) kaynaklanır.
Siyasi alan bir "arzu" alanıdır. İktidar arzusu,
ona simetrik olarak eşlik eden "boyun eğme arzusu" (gönüllü kölelik)
olmadan gerçekleşemez. İlkel toplum, işte bu "kötü arzuyu" (bölünme
ve egemenlik arzusunu) sürekli olarak bastıran, engelleyen bir kurumdur.
Marksistler ve Antropolojileri
Yapısalcı ve Marksist antropolojiler ilkel toplumlar
bakımından "radikal bir hiçlik" üretmekten öteye gidemediler.
Ekonomi siyasetten doğar. Toplumsal bölünmenin, sınıfların
ve eşitsizliğin kökeninde üretim ilişkileri değil; iktidar ilişkileri, siyaset
ve Devlet yatar.
Şiddetin Arkeolojisi: İlkel Toplumlarda Savaş
Etnolojik söylem, ilkel toplumların şiddeti kontrol altına
alma ve ritüelleştirme çabalarına odaklanırken, savaş gerçeğini göz ardı etme
eğilimindedir. Bu durum, ilkel sosyal varlığın silahlı çatışmanın dışında
geliştiği yönünde yanıltıcı bir izlenim yaratır.
Avrupalıların "Vahşiler" ile karşılaşması, Batı
düşüncesinin hiyerarşi ve devlet merkezli toplum anlayışını sarsmıştır.
Tarihsel tanıklıklar ve gözlemler, ilkel halkların savaşçı niteliğini ve
şiddetin bu toplumların merkezinde yer aldığını ortaya koyar.
Hobbes'a göre devletin yokluğu, herkesin herkesle savaş
halinde olduğu bir düzen yaratır.
Hobbes, Amerikan yerlilerinin yoğun savaşçı ruhunun
farkındaydı; bu yüzden onların gerçek savaşlarında kesinliğinin çarpıcı bir
teyidini gördü: Devletin yokluğu, savaşın genelleşmesine izin verir ve toplum
kurumunu imkansız kılar.
Geleneksel ve modern teoriler ilkel savaşı açıklamakta
yetersiz kalmaktadır.
Leroi-Gourhan, şiddeti insan biyolojisinin ve avcılık
tekniklerinin bir uzantısı olarak görerek savaşı "insan avı" şeklinde
kavramsallaştırır.
Savaşın amacının her zaman beslenme olduğunu ve bu tür
saldırganlığın hedefinin yenmeye mahkum bir av olarak insan olduğunu
varsaymadığımız sürece, Leroi-Gourhan'ın savaşı avcılığa indirgemesinin hiçbir
temeli yoktur.
Marksist Söylem: savaşı ilkel ekonominin yoksulluğuna,
kaynak kıtlığına veya protein eksikliğine bağlar.
Güncel araştırmalar, ilkel ekonominin aksine kıtlık değil,
bolluk ekonomisi olduğunu göstermektedir: dolayısıyla şiddet yoksullukla
bağlantılı değildir.
Yapısalcı Söylem: Lévi-Strauss, savaş ve ticareti aynı
sürecin iki zıt yüzü olarak tanımlar ve savaşı "başarısız olmuş ticari
işlemler" olarak görerek ikincil bir konuma iter.
Ticari alışverişler, barışçıl bir şekilde çözülebilecek
potansiyel savaşları temsil eder ve savaşlar, talihsiz işlemlerin sonucudur.
İlkel ekonomide baskın olan Ev İçi Üretim Biçimi, her
topluluğun kendi üyelerinin ihtiyaç duyduğu her şeyi (yiyecek ve aletler)
üretmesini hedefler.
Bu ekonomik kendi kendine yeterlilik (otarşi) ideali,
aslında siyasi bağımsızlık idealini gizler. Kendi üretimiyle yaşamını
sürdürebilen ilkel topluluk, komşu gruplarla ekonomik ilişki kurma ihtiyacı
duymaz.
İlkel toplum, varoluşu gereği ticarete girerek özerkliğini
ve özgürlüğünü kaybetme riskini reddeder. Dolayısıyla ilkel savaşları anlamak
için, gerçekte var olmayan bir "ekonomik/ticari ihtiyacı"
varsaymaktan kaçınmak gerekir.
Hobbes ilkel toplumu sadece "savaş" üzerinden
düşünüp değişimi dışlamıştır; Lévi-Strauss ise ilkel toplumu sadece
"değişim" üzerinden düşünüp savaşı dışlamıştır.
Savaş ve değişim aynı düzlemde ve birinden diğerine kademeli
geçilen bir süreklilik içinde ele alınamaz. Savaş
konusunda yanılmak, toplumun özü konusunda yanılmaktır.
İlkel toplum zengin-fakir, sömüren-sömürülen veya
emreden-itaat eden şeklinde bölünüp hiyerarşileşmeyi engeller.
Her topluluk belirli bir bölge üzerinde münhasır hak iddia
eder. Bu dışlama eylemi doğrudan siyasal bir boyuttur: Öteki'ne karşı var
olmak.
Her topluluk kendini bir "Biz" olarak
konumlandırır ve diğer topluluklardan mutlak farklılığını ortaya koyar.
Eğer tüm topluluklar birbiriyle tam bir özdeşleşme ve
dostluk kurarsa, kendilerini özerk kılan "farklılıklarını" ve
"Biz" olma niteliklerini kaybederler.
İlkel toplum ne özgürlüğünü yok eden evrensel bir barışa
razı olur, ne de eşitliğini yok eden genel bir savaşa teslim olur.
Topluluklar tek başlarına savaşmanın risklerini azaltmak
için müttefik ararlar. İttifak bir amaç değil, savaşı en az riskle yürütmek
için bir araçtır.
İki grup kadın değişimi yaparken asıl hedefleri romantik
veya ekonomik bir bağ değil, siyasi-askeri bir dayanışma ve ittifak kurmaktır.
Lévi-Strauss, ilkel toplumu "bir değişim/takas
toplumu" (akrabalık, mal ve kadın değişimi) olarak görür.
İlkel toplum değişimi arzulamaz; aksine bağımsızlığını
korumak için değişim ihtiyacını en aza indirmeye çalışır ("otarkik
ideal").
Savaş, grupların birbirine kaynamasını ve tek bir merkez
altında birleşmesini engeller. Grupların arasındaki mesafeyi koruyarak siyasi
bağımsızlığı ve özerkliği garantiler. Savaş biterse ilkel toplumun kalbi de
durur.
İlkel toplum devlete karşı bir toplumdur.
Vahşi Savaşçının Acıları
Klasik ilkel toplumda tüm erkekler "potansiyel" ve
zaman zaman savaşa giden savaşçılardır. Ancak Kuzey ve Güney Amerika
örneklerinde (Iroquois, Sioux, Abipone, Guaicuru, Chulupi/Nivaklé) görüldüğü
üzere, bazı toplumlar savaşı kurumsallaştırarak "savaşçı toplumlara"
dönüşmüştür.
Savaşçılık soy veya mülkiyetle devredilen bir ayrıcalık
değildir; tamamen kişisel cesaret, risk ve liyakatle elde edilen toplumsal bir
prestijdir (asalet). Toplum, savaşçıya kahramanlığını yansıtan bir ayna işlevi
görür.
16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Chaco kabilelerinin nüfusu
üçte ikiden fazla azalmıştır.
Nüfus azalmasının asıl nedeni düşük doğum oranıdır. Genç
kadınlar savaşçıların eşi olmayı kabul etmiş, ancak çocuklarının annesi olmayı
reddetmişlerdir.
Kendi çocuklarını doğurmak istemeyen toplum, hayatta
kalabilmek için savaşın amaçlarından birini başkalarının (örneğin İspanyolların
veya düşman kabilelerin) çocuklarını esir almaya dönüştürmüştür. Bir yanda ölüm
verme isteği (savaşçılar), diğer yanda doğurmama isteği (kadınlar) birleşerek
kabilenin kendi sonunu hazırlayan bir "kolektif ölüm arzusu"
yaratmıştır.
Savaş başlarda yalnızca prestij amaçlıyken; zamanla tütün,
pamuk, sığır ve silah gibi tüketim maddelerini İspanyol kolonilerinden
yağmalamaya dönüşmüştür. Toplum dışarıya (İspanyollara), kabile ise içeriye
(yiyeceği getiren savaşçılara) bağımlı hale gelmiştir. Guaicuru dilinde
savaşçı/avcı için kullanılan Niadagaguadi kelimesinin kelime anlamı "yemek
yediğimiz kişiler"dir.
İlk zafer bir son değil, başlangıçtır. Savaşçı kazandığı
şanla yetinemez; toplum ve arkadaşları ondan hep daha fazlasını bekler. Savaşçı
"ilerlemeye mahkûmdur".
Tutsak alınan bir savaşçı işkence görse dahi kaçmaya
çalışmaz. Kaçmak "affedilemez bir suçtur". Tutsak düştüğü an kendi
toplumu gözünde zaten ölmüştür.
Savaşçı hiçbir zaman hedefine ulaşıp huzura eremez. Görevini
tamamladığı, en büyük bireysel kahramanlığı sergilediği tek an, mutlak zaferle
birlikte ölümünü de kazandığı andır. Savaşçı, özünde "ölüm için var
olan" bir figürdür.
İlkel toplum, savaşçıya sınırsız şan ve prestij sunarak onu
sürekli ölüme doğru sürükler. Savaşçıyı bu aralıksız risk sarmalında eriterek,
onun toplumsal bir egemen veya ayrı bir iktidar sınıfı haline gelmesini
engeller.
Bir kuşun alayına maruz kalıp kör olan Kaanokle'lerin
birbirine düşmesini, bencilce davranmasını ve komik durumlara düşmesini
anlatır.
Mit, gerçekte saygı duyulan korkusuz savaşçıyı grotesque ve
muhtaç bir sakat olarak göstererek onunla alay eder.
"Körler ülkesinde tek gözlü adam kral olur"
mantığını kırar; rehberlik eden yarı-kör adam bile güç elde edemez. Mit,
toplumsal eşitlik ve bölünmeme ilkesini olumlar; toplumsal düzeni tehdit
edebilecek savaşçı figürünü alay yoluyla etkisizleştirir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder