Anthony
Giddens - Ulus Devlet ve Şiddet -
Notlar
The Nation-State and Violence
Mütercim: Cumhur Atay, 2. Basım, Kalkedon Yayınları, 2008
Giriş
Bu kitap, tamamı günümüz dünyasında tarihsel materyalizmin
geçerliliği ile ilgili üç ciltlik bir çalışmanın ikinci cildidir.
Modern dünyayı ve moderniteyi şekillendiren tek güç
kapitalizm değildir.
Marx'ın üretici güçlerin gelişimine dayalı genel tarihsel
şeması (tarihsel materyalizm), modern ulus-devletlerin geleneksel devletlerden
niteliksel olarak nasıl ayrıldığını açıklamada yetersiz kalır.
Gözetleme (bilgi denetimi), askeri güç ve şiddet araçlarının
denetimi gibi hayati olgular, gerek Marksizm gerekse diğer klasik 19. yüzyıl
toplum kuramları (Max Weber dâhil) tarafından yeterince analiz edilmemiştir.
Klasik kuramcılar 20. yüzyıla damgasını vuran endüstriyel savaşın,
totalitarizmin ve nükleer tiranlığın tahripkar boyutunu öngörememişlerdir.
Moderniteyi Vareden Dört Kurumsal Yapı
Yoğun Gözetleme: Bilginin toplanması, depolanması ve
nüfusun idari olarak denetlenmesi.
Kapitalist Girişim: Üretim araçlarının özel
mülkiyetine ve meta üretimine dayalı ekonomik yapı.
Endüstriyel Üretim (Sanayicilik): Maddi doğanın
iktisadi ve teknolojik amaçlarla dönüştürülmesi.
Şiddet Araçlarının Merkezi Denetimi: Askeri gücün ve
meşru şiddet araçlarının devlet bünyesinde merkezileştirilerek için
pasifleştirilmesi.
Geleneksel (sınıflara bölünmüş) devletler parçalıdır.
Mutlakiyetçi devletler, kişisel olmayan idari iktidar ve
egemenlik anlayışıyla modern ulus-devletin ilk habercisidir.
Ulus-devletin doğuşu geleneksel şehir/kırsal kesim ayrımının
çözülmesini ve net idari sınırların çizilmesini gerektirir.
Ulus-devletler yüksek idari yoğunlaşmaları ve gözetleme
kapasiteleri gereği özünde çokbaşlı (farklı denetim mekanizmalarına açık)
yapılardır.
Ulus-devletler tek başlarına var olamazlar; ancak diğer
ulus-devletlerle kurdukları sistemik ve refleksif uluslararası ilişkiler ağı
içinde doğarlar.
Modern devlet, kendi toprakları içinde şiddeti tekeline
alarak toplumu içsel olarak "pasifleştirmiştir".
Modern dünya; kapitalizm, sanayicilik ve ulus-devlet
sisteminin birbiriyle kesişmesiyle oluşmuştur.
Sanayi ile askeri teknolojinin birleşimi, küresel askeri
düzeni ve Birinci, İkinci, Üçüncü Dünya ayrımlarını şekillendirmiştir.
Küresel bağlantıların artması ulus-devletin egemenliğini yok
etmez; aksine ulus-devlet modelinin tüm dünyaya yayılmasının temel koşuludur.
Eleştirel kuram sadece "kapitalizmin sosyalizm
tarafından aşılmasına" odaklanamaz; gözetleme, askeri güç ve
sanayileşmenin yarattığı küresel riskleri ve felaket imkânlarını da ele almak
zorundadır.
1. Devlet, Toplum ve Modern Tarih
İktidar ve Tahakküm
Fail olmak (eyleyici), olayların gidişatına müdahale
edebilmek ve bir fark yaratabilmek demektir. Bu "dönüştürücü
kapasite" iktidarın en temel tanımıdır.
İktidar, toplumsal sistemlerin zaman ve mekan içindeki
sürekliliğini sağlayan iki temel kaynak türüne dayanır:
Üretimde kullanılan maddi araçlar, nesneler ve doğal güçler
üzerindeki denetim (tahsis edici kaynaklar).
İnsanların kendi faaliyetleri ve bedenleri üzerindeki
denetim araçları (otorite kaynakları).
İktidar Kapları: iktidarın üretildiği sınırlandırılmış
fiziki/idari mekanlardır.
Bir mahal, 4 unsur bir araya geldiğinde güçlü bir iktidar
kabına dönüşür:
Gözetleme (Surveillance)
Nüfusun çevrelenmesi ve idari uzmanlaşma
Askeri/polis iktidarı ve yaptırımlar
İdeoloji
Devlet Kavramı: Bazı Ön Yorumlar
"Devlet" kavramı gündelik dilde hem yönetim/idare
aygıtını hem de bu idareye tabi olan tüm toplumsal sistemi ifade etmek için
kullanılır.
Durkheim, devleti "toplumsal düşünce organı" ve
toplumla iletişim kuran, müzakere eden bir mekanizma olarak görür.
Durkheim, devletin kaçınılmaz olarak toplumun ve
yönetilenlerin çıkarlarını temsil ettiğini varsayarak safça bir yaklaşım
sergiler.
Weber devleti; (1) şiddet araçlarının meşru tekel iddiası,
(2) belirli bir bölge/toprak parçası (bölgesellik) ve (3) idari kadro
(bürokrasi) üzerinden tanımlar.
Siyasal alan sadece "güç/şiddet kullanımı" ile
tanımlanamaz. Bir örgütlenmenin "siyasal" boyutu, onun otorite
kaynaklarını (idari iktidarı) tanzim etme yetisidir.
Hegel’e göre sivil toplum ve modern devlet birbirini
doğuran, ilişki içinde var olan yapılardır.
Marx, Hegel’i tersine çevirerek devleti sivil toplumun
(ekonomik/sınıfsal ilişkilerin) bir uzantısı/yansıması sayar.
Marx’ın yaklaşımı ekonomik indirgemeciliğe düşer ve siyasal
alanın bağımsız iktidarını gözden kaçırır.
Modern devlet, idari kapsayıcılığı sayesinde toplumun her
alanına sızmıştır.
Toplum Kuramında Devlet, Ulus-Devlet ve Askeri İktidar
Sosyoloji ulus-devletin ne olduğu ve doğası üzerine
yeterince kuramsal çalışma yapmamış, 20. yüzyıla damgasını vuran askeri
kurumları, savaşı ve nükleer/askeri şiddeti neredeyse tamamen görmezden
gelmiştir.
Otto Hintze, Marksizm'in aksine uluslar arasındaki
çatışmanın ve askeri iktidarın, kapitalizmin ve ulus-devletin gelişiminde asli
bir rol oynadığını savundu.
Modern Marksist yazılar ulus-devleti hâlâ ekonomik
ilişkilere indirgemektedir.
Marksizm'i terk edip Nietzsche'ye yönelen Fransız "Yeni
Filozoflar" iktidarı her yerde var olan kurgusal bir ağ olarak
tanımlayarak kavramı muğlaklaştırmışlardır.
Mevcut savaş literatürü ya savaşı insan doğasının değişmez
bir parçası sayarak aşırı genelleme yapmakta ya da nükleer tehdit gibi konulara
odaklanarak dar ve taktiksel bir zaman aralığına sıkışmaktadır.
Süreksizliğe Dayalı Modern Tarih Yorumu
Tarihi sadece "toplumsal değişim" ile denk tutmak
yanlıştır.
Sınıflara bölünmüş ilk toplumların (tarım
devletleri/uygarlıklar) ortaya çıkışı tarihsel ritimde ilk büyük hareketliliği
("sıcak kültürler") başlatmıştır.
Modernliğin ve sanayi kapitalizminin doğuşu (son 300 yıl),
önceki dönemlerle kıyaslanamayacak derecede hızlı, küresel ve süreksiz bir
dönüşüm yaratmıştır.
Marx’ın tarihsel materyalizmi de üretim güçlerinin
gelişimini merkeze alan evrimci bir çizgiye sadık kalmıştır.
Sosyolojinin temel görevi, 20. yüzyılın sonunda içinde
yaşadığımız bu kökten "yeni dünyanın" doğasını ve bizi geçmişten
ayıran süreksizlikleri analiz etmektir.
Ulus-devlet ve onun oluşturduğu ulus-devletler sistemi,
modern tarihte yaşanan bu büyük altüst oluşların, kopuşların en somut kurumsal
ifadesidir.
Geleneksel Devlet: Tahakküm ve Askeri İktidar
Geleneksel Devletlerde Şehir ve Kırsal Kesim
Geleneksel toplumlarda şehir, temel iktidar kabıdır.
Geleneksel devletlerde nüfusun ezici çoğunluğu şehirlerde
değil, kırsal alanda yaşamaktadır. Bu durum, geleneksel devletlerin tebaaları
üzerindeki idari denetim ve denetim kapasitelerinin ne kadar düşük ve sınırlı
olduğunun bir kanıtıdır.
Gözetleme ve İdari İktidar
Yazı, iddia edildiği gibi konuşmanın basit bir kopyası veya
sadece edebi bir araç olarak doğmamıştır. Yazı, öncelikle Mezopotamya'da çetele
tutmak, sayım yapmak, envanter çıkarmak ve vergi/kaynak dağıtımını koordine
etmek için kullanılan bir idari not etme usulüdür.
Goody'nin Ugarit tabletleri üzerine yaptığı araştırmalar,
ilk yazılı metinlerin ezici çoğunluğunun idari, hukuki, ticari ve istatistiki
belgeler (listeler) olduğunu gösterir.
Yazı sayesinde tarih, yerel geleneksel adetlerin yerini alan
ve muktedirlerin toplumu tanımlayıp denetlemesini sağlayan bir idari aygıt
haline gelmiştir.
İdari iktidar insan faaliyetlerinin zamanlanması ve
mekanlanması (zaman-mekan koordinasyonu) üzerindeki denetimle kendini gösterir.
Geleneksel devletlerde teknolojik imkanlar ve toplumsal
yapının parçalılığı nedeniyle doğrudan gözetim/disiplin iktidarı son derece
kısıtlı bir alanda kalmıştır.
Bölgesellik (Territoriality), Devlet, Toplum
Modern coğrafyanın kurucusu Friedrich Ratzel, devleti
biyolojik bir organizmaya benzeterek sınırları devlet iktidarının dinamik bir
ölçüsü olarak görür.
Modern öncesi devletlerin net, harita üzerinde çizilmiş
kesin sınırları yoktur.
Kesin olarak belirlenmiş, haritayla çizilmiş ve ulusal
egemenliği simgeleyen çizgiler ("sınır" / border) ancak modern
ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla mümkün olmuştur.
Geleneksel devletlerde yönetici elit (askeri/bürokrasi) ile
yönetilen kitle (köylü, tüccar, zanaatkar) arasında derin bir kültürel ve idari
mesafe vardır. Yöneticiler, vergi/haraç aldıkları sürece alt grupların iç
örgütlenmelerine ve geleneklerine müdahale etmezler.
Geleneksel Devletlerde Askeri İktidar
Savaş, geleneksel devletlerin temel uğraşıdır.
Ancak şiddet araçlarını tekeline alamaz, buna gücü yetmez.
merkez dışı askeri iktidar odakları (savaş beyleri, eşkıyalar, korsanlar, yerel
derebeyleri) sürekli varlığını korur.
Geleneksel devletlerde idari merkez toplumun gündelik
yaşamını, adetlerini veya mikro düzeydeki hukuki sorunlarını düzenlemez.
Devlet genel düzeni ve vergi akışını tehdit etmediği sürece
toplumsal sapkınlıklara veya yerel çatışmalara müdahale etmez.
Geleneksel Devlet: Bürokrasi, Sınıf ve İdeoloji
Bürokrasi ve Sınıf Tahakkümü
Patrimonyal yönetim: Siyasi iktidar hükümdarın kişisel
yetkisidir; memurlar görevlerini bir kurumun gereği olarak değil, hükümdara
bağlayarak kişisel bir hak olarak yürütürler.
Weber'in kavramsallaştırmasıyla dirlik, "makam
hakkı" anlamına gelir. Ayni, ücretli ve toprak dirlikleri olarak üçe
ayrılır. Toprak dirliği, yerel halkı merkezdeki hükümdardan ziyade doğrudan
oradaki memura/toprak sahibine bağladığı için memurlara geniş bir özerklik
kazandırır.
Modern kapitalizm öncesi devletlerde egemen sınıf ile köylü
arasındaki ana bağ vergilendirme/yağma ve doğrudan şiddet tehdidi iken; modern
kapitalizmde şiddet araçlarının tekelini elinde tutan güç ile (ulus-devlet),
ekonomik yaptırım gücünü elinde tutan güç (sermaye/işveren) kurumsal olarak
birbirinden ayrılmıştır. Modern çağdaki bu kopuş, sınıf çatışmasını doğrudan
üretim sürecinin ve gündelik işyerinin kalbine yerleştirmiştir.
İdeoloji ve Modern Olmayan Devlet
Geleneksel/sınıflara bölünmüş toplumlarda din ideolojinin
kalıplarına sığamayacak "otantikliğe" sahiptir.
Yazının ortaya çıkışı ve profesyonel din adamı sınıflarının
oluşmasıyla din rasyonelleşmiş, kötülük ve tanrısal düzeni açıklayan teodise
gelişmiştir.
Savaşçı sınıflar ile rahipler arasında sık sık gerilimler
yaşanmıştır.
Rasyonelleşmiş din, halk kitlelerinden ziyade toplumun üst
tabakalarıyla sınırlı bir olgudur.
Geleneksel devletlerde egemen sınıf, tüm halkın
"içselleştirdiği" homojen bir değerler birliği yaratamaz. Çünkü halk
ile egemen sınıf farklı diller, dinler ve geleneklere sahip kültürel bir
kopukluk içindedir.
Sınıflara bölünmüş toplumlarda ideolojik denetim esas olarak
iç avlu, patrimonyal bürokrasi ve askeri liderlik üzerinde yoğunlaşır.
Köylüler kendi cemaat yaşamlarında yüksek bir otonomiye
sahiptir.
Hükümdar, ordu ve bürokrasi üzerindeki otoritesini korumak
için sürekli altındakileri denetlemek, böl-yönet stratejileri uygulamak e
entrikalarla mücadele etmek zorundadır. Bu durum, egemen elitler arasında çok
hızlı bir iktidar devridaimine ve istikrarsızlığa yol açar.
Modern Olmayan Devlet Sistemleri
Kabile Kültürü Sistemleri: Devletin olmadığı, insanlık
tarihinin büyük bölümünü kapsayan ("tarihöncesi") yapılar.
Şehir-Devlet Sistemleri: Genellikle dışa/deniz ticaretine
yönelen, sınırlarını genişletmek için kronik savaşlar yürüten ve en nihayetinde
bir imparatorluk tarafından yutulan yapılar (Örn: Sümerler, Grekler).
Feodal Devlet Sistemleri: Ortaçağ Avrupası ve benzeri
parçalı yapılar.
Büyük Emperyal Oluşumlar (İmparatorluklar): Merkezi bir
imparatorluğun çevresindeki küçük devletler ve kabilelerle kurduğu sistem (Örn:
Çin, Roma, Osmanlı).
Devlet Sistemleri
Hiçbir büyük imparatorluk devletlerin barışçıl
federasyonuyla kurulmamıştır; askeri yayılmayla oluşmuştur.
İmparatorluklarda sınırlar geçişkendir, çatışma ihtimali
süreklidir.
İmparatorluklar kendilerini bildikleri dünyanın jeopolitik
ve kültürel merkezi kabul ederler.
Emperyal genişleme, ekonomik gereksinimleri kendi etki alanı
içinde toplama eğilimindedir.
Mutlakiyetçi Devlet ve Ulus-Devlet
Modern ulus-devlet, sadece tek tek devletlerin içsel
evrimiyle değil; 16. ve 17. yüzyıllarda şekillenen, sınırların, diplomasinin,
küresel deniz gücünün ve karşılıklı tanınmaya dayalı devletler sisteminin
ortaya çıkışıyla (yani bir "küme" ve "sistem" olarak) inşa
edilmiştir.
Mutlakiyetçi Devletler Sistemi
Orta Çağ'da "Avrupa" homojen bir medeniyet değil;
Latin dili, klasik miras ve Hristiyanlık bileşiminden oluşan parçalı bir
yapıydı.
İstanbul'un Fethi (1453) ve Osmanlı'nın Batı'ya doğru
yayılımı, Hristiyanlık dünyasını kıta ölçeğinde kendisini tanımlamaya ve içsel
olarak dönüşmeye zorlamıştır.
Mutlakıyet ile birlikte devletler, geleneksel feodal
beyliklerin gevşek yapısından kurtularak tebaa üzerinde daha merkezi,
"piramitsel" bir otorite kurmuş; bölgesel bütünlük belirginleşmiştir.
Geleneksel devletlerde diplomasi; haraç alma, hediye sunma
veya satın almaktan ibaretti. 16. ve 17. yüzyıldan itibaren (özellikle XIV.
Louis Fransası liderliğinde) daimi elçilikler, diplomatik temsilcilikler ve
diğer devletler hakkında düzenli istihbarat/rapor tutma mekanizmaları
(gözetim/surveillance) kuruldu.
1648 Westphalia Kongresi (Münster ve Osnabrück), tarihte ilk
kez kıta ölçeğindeki devletlerin bir araya gelip bölgesel yetkileri ve
ilişkileri düzenlediği radikal bir dönüm noktasıdır.
17. ve 18. yüzyıl antlaşmalarıyla (örneğin 1718 Flandres
Antlaşması) harita üzerinde net çizgilerle ayrılan ilk modern
"sınırlar" (borders) inşa edilmiştir.
Coğrafi keşifler ve deniz seyahatleriyle birlikte Batı,
dünya tarihindeki tüm büyük imparatorlukların sahip olduğu "yerel
bilgi"nin ötesine geçerek "evrensel bilgi"ye ulaşmıştır.
Organizasyon Olarak Mutlakiyetçi Devlet
Mutlakıyet, modern dünyayı geleneksel devirlerden ayıran
yapısal kopuşların (süreksizliklerin) ilk adımıdır.
Egemenliğin soyutlaştırılması; şehir devletlerinin dar
alanını aşarak bütün bir ülkenin siyasal toplumunu kapsayan
"yurttaşlık" kavramının ve sonrasında cumhuriyetçi/hürriyetçi
teorilerin gelişmesine zemin hazırlamıştır.
XIV. Louis dönemi Fransa'sı, mutlakıyetin en gelişmiş
örneğidir. Saray idareden ayrıştırılmış, doğrudan hükümdara ve merkezi
konseylere bağlı, maaşlı ve meslekten memurlar/bakanlar eliyle hiyerarşik bir
idari ağ kurulmuştur.
Savaş teknolojisindeki gelişmeler şehir surlarını ve
korporatif yapıları askeri açıdan işlevsiz kılmış; özerk şehir komünlerinin
gerilemesi merkezi kraliyet gücünü ("otoritenin yukarı doğru yer
değiştirmesini") pekiştirmiştir.
17. yüzyılda savaş, askeri teknolojilerin ve daimi orduların
gelişmesiyle devletlerin en büyük harcama kalemi ve ana "endüstrisi"
haline gelmiştir.
Mutlakiyetçi Devletten Ulus-Devlete Askeri Güç
1500'lerde var olan siyasal birimlerin büyük bir çoğunluğu,
savaşlar ve işgaller sonucu sonraki yüzyıllarda yok olmuş ya da başka devletler
tarafından yutulmuştur. Günümüzdeki ulus-devletler bu çetin jeopolitik
ayıklanma sürecinden sağ çıkan az sayıda birimden türemiştir.
Barut ve topun kullanımı; surlarla çevrili şehirlerin ve
feodal kalelerin askeri savunma değerini yok etti. Savaş alanları kale ve
şehirlerden açık alanlara kaydı.
Sadece kara parçalarını kontrol eden geleneksel
imparatorlukların aksine; İngiltere ve Hollanda gibi devletler, deniz
rotalarını ve okyanusları kontrol ederek ilk kez küresel çapa ulaşan ticaret ve
yağma imparatorlukları kurmuşlardır.
Ulus-Devlet, Ulus ve Ulusçuluk
Ulusçuluk (Milliyetçilik), psikolojik ve simgesel bir
olgudur. Bireylerin, bir siyasal düzenin üyeleri arasındaki toplumsallığı ve
aidiyeti vurgulayan inanç ve semboller dizisiyle kurduğu bağdır. Ulusçuluk,
doğuşu itibarıyla anayasal mantıktan ziyade Romantizm akımına ve 18. yüzyıl
sonrasına dayanır.
Geleneksel/kabile toplumlarında grup kimliği esas olarak soy
efsanelerine, akrabalık bağlarına ve dinsel sembollere dayanıyordu.
Erken dönem ulusal duyguların temelinde etnik ya da dilsel
birlikten ziyade, devletin ortak bir düşmana karşı farklı sosyal sınıfları ve
tabakaları mobilize etmesi (savaşa sevk etmesi) yatıyordu.
Dil / Fransa'da 1539 Fermanı ve Académie Française'in
kuruluşu gibi devlet müdahaleleri, bölgesel dillerin üzerinde tek bir resmi
dilin ve homojen bir kültürün yerleşmesini sağlamıştır.
Pasaport kontrolü, gümrük memurları, sınır muhafızları ve
merkezi veri koordinasyonuyla doğrudan ve dolaylı gözetim sağlamak modern
ulus-devletin ayırt edici niteliğidir.
Bütün geleneksel devletler şiddet tekelini iddia etseler de,
bu iddiayı bölge üzerinde fiilen ve tam anlamıyla başaran tek yapı
ulus-devlettir.
Kapitalizm, Endüstriyelizm ve Toplumsal Dönüşüm
Kapitalizm Nedir?
Marksistler için endüstriyalizm, kapitalizmin gelişmiş ve
ileri bir aşamasıdır. Marksist olmayan sosyologlar için ise kapitalizm, daha
genel bir kavram olan "endüstriyel toplum"a geçişteki bir dönüşüm
aşamasıdır.
Kapitalizm tarihsel olarak Avrupa'da endüstriyalizmden önce
doğmuştur.
Weber'e göre kapitalist faaliyet (alışveriş yoluyla kâr
sağlama tahmini) tarihin farklı dönemlerinde ve coğrafyalarında (ticari,
finansal vb.) var olmuştur.
Para yalnızca kârı hesaplama aracı değil; zaman-uzay
birikiminin, kaynakları depolamanın, dönüştürmenin ve gücün aracıdır.
Marx, modern öncesi ticari/finansal kâr arayışlarını
"kapitalizm" olarak adlandırmaya isteksizdir. Kapitalizmi 16.
yüzyılda başlayan özgün bir üretim biçimi olarak görür.
Kapitalizmin belirgin nitelikleri:
Metalaşma - Mülkün (özellikle toprağın) ve malların
sınırsızca satılabilir hale gelmesi.
Toplumun çoğunluğunun doğrudan geçim kaynağı üretemeyip
emeğini ücret karşılığı satması; yani emek ve ürün piyasalarının kesişmesi.
Bağımsız bir "ekonomi" oluşturması
ve "özel mülkiyet" temelinde yatırım-kâr-yeniden yatırım döngüsünün
yürümesi.
Kapitalizm ve Endüstriyalizm
18. yüzyılda Adam Smith ve Adam Ferguson gibi düşünürlerde
"endüstri", teknolojiden ziyade insanın disiplinli, özenli ve sorumlu
çalışma eğilimini ifade ediyordu.
Endüstriyalizm sadece bir teknoloji veya fabrika olgusu
değildir; çalışma hayatının evden ayrılıp organizasyonel olarak düzenlendiği
"endüstriyel işyeri" ve buna bağlı ulaşım/haberleşme ağlarının
bütünüdür.
Kapitalizm sürekli genişlemek zorundadır ("büyütülmüş
yeniden-üretim"). Bu durum, maliyetleri düşürmek ve üretkenliği artırmak
için teknolojik yeniliklere ve endüstriyel üretime dayanmayı zorunlu kılar.
İşgücünün merkezi işyerlerinde toplanması, çalışanların
sürekli gözetimini ve disipline edilmesini gerektirir. "Özgür"
ücretli emek, kölelik veya angaryaya göre daha yüksek bir üretim disiplini ve
verimlilik sağlar.
Endüstriyel kapitalizm insan ile doğa arasındaki geleneksel
uyumu (simbiyoz) bozmuştur. Şehir surlarının yıkılmasıyla birlikte tüm ülke
"yaratılmış bir çevre"ye ve ulus-devletin idari uzayına dönüşmüştür.
Kapitalizm ve Devlet: Mutlakıyetten Ulus-Devlete
Metalaştırma ve Devletin Gelişimi
16. - 18. Yüzyıl / Mutlakıyet Dönemi: Mutlak devletin
gelişimi ile kapitalist girişimin ilk yayılması ve toprak ile ürünlerin
metalaştırılması gerçekleşmiştir.
Ulus-Devlet ve Endüstriyel Kapitalizm: Ulus-devletin oluşumu
ile işgücünün (ücretli emeğin) metalaştırılması birleşmiştir.
Toprağın ve ürünlerin metalaşabilmesi hukuk düzenine, para
sistemine ve vergilendirmeye bağlıdır.
Metalaşmanın temel şartı genel bir para ekonomisidir.
Değeri ilkin kıymetli madene bağlı olan para kapitalizmin
gelişimiyle birlikte değerini fiziksel madenden değil, kendisini basan ve
garantör olan devletin/devletler sisteminin siyasi ve idari gücüne duyulan
güvenden almaya başladı. İtibari paraya geçiş, küresel pazarın ve ulus-devlet
sisteminin oluşumuyla doğrudan bağlantılıdır.
Vergi toplama yetkisinin merkezileşmesi, aristokrasinin
geleneksel ayrıcalıklarını zayıflatmış ve kapitalist girişimlere alan açmıştır.
Savaş masrafları kamu maliyesinin ve vergi sisteminin
gelişmesindeki ana motor olmuştur.
Kapitalizm ve Dünya Sistemi Teorisi
Sosyolojideki geleneksel yaklaşımlar, toplumları (ya da
ulus-devletleri) kendi iç dinamikleriyle değişen "yalıtılmış yapılar"
olarak görür. Wallerstein’ın kuramı, toplumsal değişimi küresel/dışsal
ilişkiler bağlamında ele aldığı için bu anlayışa güçlü bir alternatif sunar.
Modernleşme teorisi gelişmeyi ulus-devletlerin
"içsel" bir başarısı/süreci olarak görür.
Bağımlılık teorisi merkez ile çevre arasında eşitsiz bir
gelişim olduğunu söyler ancak çevreyi merkezden farklı dinamiklerle açıklar.
Wallerstein’a göre ise tek bir dünya kapitalist ekonomisi
vardır; merkez (core), yakın-çevre (semi-periphery) çevre (periphery) ülkelerin
hepsi bu tek sistemin parçasıdır.
Uzun 16. Yüzyıl (1450-1640)
Kapitalist dünya ekonomisinin kökeni bu döneme dayanır. Eski
dünya sistemleri (imparatorluklar) "siyasi" olarak bütünleşmişken,
modern dünya sistemi siyasi olarak parçalanmış (çoklu devletler) fakat
"ekonomik" olarak bütünleşmiştir.
Marx’a yakın olduğunu iddia etmesine rağmen Wallerstein,
kapitalizmi "ürünlerin kâr amacıyla piyasada satılması" (piyasa
odaklı) olarak tanımlar.
Piyasaya ve ticarete bu kadar vurgu yapmak, kapitalizmin
asıl ayırıcı unsuru olan işgücünün metalaşmasını (ücretli emek) ve üretim
ilişkilerindeki sınıf dinamiklerini gölgeler.
Wallerstein, devleti ve devletler sistemini adeta küresel
ekonominin veya sermayenin ihtiyaçlarına hizmet eden ikincil bir araç/alt bölüm
olarak görür.
Wallerstein, küresel ölçekteki devasa siyasi ve askerî güç SSCB’yi
küresel kapitalist ekonomide "yakın-çevre"ye yerleştirir. Bu en hafif
tabirle "budalaca" bir derecelendirmedir.
Modernlik tek başına "kapitalizm" demek değildir. Modernliğin,
bir yanda ekonomik düzen olarak kapitalizm, diğer yanda siyasi/askerî bir biçim
olarak ulus-devlet olmak üzere, birbirine eklemlenen ama birbirine
indirgenemeyen kurumsal boyutları vardır.
İdari Güç: Dahili Pasifleştirme
İdari Güç I: Haberleşme ve Bilgi Depolanması
Geleneksel devletlerde sınırlar belirsiz ve idare gevşekken,
ulus-devlette idari yetenekler; endüstrileşme, şehirleşme ve zaman-uzay
kapsayıcılığı ile kesin bölgesel sınırlara denk oturacak şekilde pekişmiştir.
Posta arabaları, demiryolları ve akabinde saat-tarifelerinin
(tarife/zaman çizelgesi) doğuşu, toplumsal yaşamın "ölçülmüş zaman"
ile düzenlenmesini sağladı.
1884 Washington Baş Meridyen Konferansı ile Greenwich sıfır
meridyen kabul edilerek dünya 24 saat dilimine bölündü. Bu, küresel ölçekte
zaman-uzay yakınlaşmasının ve idari koordinasyonun zirve noktasıdır.
Telgrafın icadı: İnsanlık tarihinde bilginin nakli ilk kez
fiziki taşımacılıktan (at, tren, gemi) bağımsız hale gelmiş; "mesafe
sürtüşmesi" sıfıra yakın bir noktaya çekilmiştir.
Kâğıdın ve ardından matbaanın icadı, devletin "kamusal
alanını" ve bürokratik gözetim kapasitesini devasa oranda artırmıştır.
18. yüzyıldan itibaren devletlerin tutmaya başladığı nüfus,
vergi, doğum/ölüm, suç, boşanma ve intihar istatistikleri ("ahlaki
istatistikler"), modern devletin kendi bünyesini tepkisel olarak
öz-düzenlemeye (gözetime) tabi tutmasının temel kaynağıdır.
İdari Güç II: Dahili Pasifleştirme
Geleneksel devletlerde merkezin şiddet araçları üzerindeki
hakimiyeti zayıftı; kırsalda eşkıyalar, korsanlar ve silahlı çeteler yaygındı.
Halkın resmi itaati sadece vergi/maddi teslimiyetle sınırlıydı. Ulus-devlet
ise, meşru şiddet araçlarının tekelini merkezde toplayarak ülke içinde günlük
şiddet düzeyini radikal biçimde düşürmüştür (dahili pasifleştirme).
Devlet, yaptırım yeteneğini açık şiddetten idari gücün
yaygın kullanımına devretmiştir.
Mülksüzleşen köylülerin ve işsiz kitlelerin şehirlere akın
etmesiyle "sosyal problem" olarak görülen sapkınlık, yoksulluk ve
suçluluğu yönetmek için hapishaneler, akıl hastaneleri ve ilkel hastaneler
kurulmuştur.
Disiplin gücü, bireylerin mekan içinde toplanması,
saat-tarifeleriyle hareketlerinin programlanması ve sürekli gözetim altında
tutulması (Bentham'ın Panoptikon modeli) esasından türer.
Geleneksel/feodal toplumlarda üretim ve emek zorlaması
doğrudan şiddete veya askerî güce dayanırken, endüstriyel kapitalizmde şiddet
iş sözleşmesinden sökülüp atılmıştır.
Kapitalist işveren, işçiyi çalıştırmak için silahlı güç
kullanmaz; bunun yerine "saf ekonomik istek" (geçim kaygısı) ve
işyeri içi gözetim mekanizmaları devreye girer.
Şehircilik, Bölgeselleşme ve Tecrit Etme
Modern ulus-devlet ve modern şehirleşme, sadece suçluları
değil; ölüm, delilik, ağır hastalık ve cinsellik gibi rahatsızlık veya kaygı
kaynağı olan durumları gündelik hayatın rutin akışından tecrit etmiştir
(bastırmıştır).
Eski çağlarda mezarlıklar ve ölüm yaşamın ortasındayken,
modern dönemde mezarlıklar kiliselerden ve şehir merkezlerinden
uzaklaştırılmış, ölüm ve delilik rasyonel, gündelik çalışma hayatının dışına
itilerek kurumların (hastane, morg, akıl hastanesi) duvarları arkasına
saklanmıştır.
Sınıf, Egemenlik ve Yurttaşlık
Çoğulculuk
Çoğulculuk geniş anlamda demokrasiyle eşanlamlıdır.
Çoğulculuk, hükümetin siyasi olarak eşit kabul edilen
yurttaşların tercihlerine sürekli duyarlı olması ve gücün keyfi kullanımının
tartışma/ikna yoluyla dengelenmesidir.
Parlamento, mahkemeler, medya ve siyasi tartışmalar siyasi
kararların tartışıldığı “arena” konumundadır.
Çoğulculuk, Yurttaşlık
Marshall’ın ünlü üçlü yurttaşlık hakları ayrımı
Medeni (Sivil) Haklar (18. Yüzyıl): Bireysel özgürlükler,
yerleşme/çalışma serbestisi, ifade özgürlüğü ve kanun önünde eşitlik. Kurumsal
odağı hukuk mahkemeleridir.
Politik Haklar (19. ve 20. Yüzyıl Başı): Siyasi gücün
kullanılmasına seçmen veya aday olarak katılma hakkı. Kurumsal odağı parlamento
ve yerel yönetimlerdir.
Sosyal / Ekonomik Haklar (20. Yüzyıl): Belli bir asgari
hayat standardı, refah ve ekonomik güvenlik hakkı. Kurumsal odağı doğrudan tek
bir devlet organı değil; işyeri ve sendikal arabuluculuk mekanizmalarıdır.
Marshall’ın medeni / politik / ekonomik sıralaması Britanya
örneğine uysa da evrensel değildir. Örneğin 19. yüzyıl Almanya’sında Bismarck,
işçi sınıfının politik haklar kazanmasını engellemek için onlara önceden
sosyal/refah hakları vermiştir.
Gözetim imkanlarının gelişmesi, devletin toplum üzerindeki
idari gücünü artırır. Yöneten ile yönetilen arasındaki karşılıklı bağımlılık
arttıkça, yönetilen grupların yönetenleri etkileme ve hak talep etme imkanları
da büyür. Çoğulculuğun yapısal arka planı bu karşılıklı bağımlılıktır.
Yönetilenlerin sisteme olan güveni/kabullenişi
zayıfladığında "güç sönmesi" yaşanır ve hükümetler denetimi sağlamak
için tekrar ham şiddete başvurmak zorunda kalır.
Burjuva/yurttaşlık hakları kağıt üzerinde evrensel görünse
de pratikte egemen sınıfın asimetrik üstünlüğünü korur.
Yurttaşlık, İdeoloji ve Ulusçuluk
Geleneksel devletlerde "kamu" çok dar bir idari
elit kitlesiyle sınırlıydı. Modern ulus-devlette ise devletin idari gücü ve
gözetimi toplumun kılcal damarlarına kadar yayıldığı için geniş bir kamu alanı
oluşmuştur.
Kitle iletişim araçlarının gelişimi birbirini hiç tanımayan
kitlelerin eş zamanlı olarak aynı bilgi akışına maruz kalmasını sağlamıştır.
Modern ulus-devlette halkın sadece yönetilmesi yetmez;
yurttaşların egemenlik, devlet ve siyaset hakkındaki temel kavramları ortak bir
pratik/kavramsal düzeyde paylaşması gerekir.
Modern devletler kamusal alanda meşruiyet kazanmak için “bilgiyi”
dolaşıma sokar. Bu süreçte hangi bilginin dolaşımda olacağına da karar verir.
Nelerin siyasi tartışmaya açık olduğuna devlet karar verir,
politikaları devlet belirler.
Egemen sınıflar kendi çıkarlarını "ulusal çıkar"
olarak yansıtırlar.
Tarih, gelecekteki toplumsal değişimi ve planlamayı
yönlendirmek amacıyla bilerek ve kontrollü biçimde yeniden yazılır, icat
edilir.
Ulusçuluğun İki Yüzü
Eğer ulusçuluk yurttaşlık haklarıyla (medeni ve politik
özgürlükler) dengelenirse; eşitlikçi, kültürel çeşitliliğe saygılı, demokratik
ve çoğulcu bir ulusal dayanışma yaratır.
Eğer ulusçuluk doğrudan ve sadece devlet egemenliğine
kanalize edilir, yurttaşlık hakları bastırılırsa; ötekini dışlayan, kendi
ulusunun üstünlüğünü savunan imha edici/saldırgan bir "tarihsel
misyon" ideolojisine dönüşür.
Rutinlerin bozulduğu, dış tehdit algısının arttığı veya
yoğun kaygı durumlarında bireylerin "ontolojik güvenliği" (varoluşsal
emniyet hissi) sarsılır. Bu durumlarda kitleler, ortak dili ve sembolleri güçlü
bir şekilde savunan karizmatik/popülist liderlerle tutkulu ve tepkici bir
özdeşleşme içine girerler.
Ortak dil, vatan kavramı ve köken mitleri (tarihsel mahiyet)
aracılığıyla ulusçuluk; hem toplumsal dayanışmanın hem de devlete karşı
muhalefetin siyasal söylemini biçimlendiren ana meşruiyet alanıdır.
Kapitalist Gelişme ve Savaşın Endüstrileşmesi
Uzun Barış
19. yüzyılda Avrupa devletleri kendi aralarında büyük çaplı
çatışmaları önleyen konferanslar ve diplomasi kanalları ("Uzun
Barış") geliştirmişti.
Avrupa içindeki bu görece barış ortamı, askeri teknolojinin
ve gücün Avrupa dışına (Asya, Afrika, Amerika) ihraç edilmesini sağladı.
Avrupa devletleri endüstriyel ve askeri üstünlükleri
sayesinde küresel ölçekte sömürgeleştirme savaşları yürüttü. Sömürgelerden elde
edilen servet ve genişleyen ticaret ağları, Avrupa'daki askeri aygıtın ve
endüstrinin finansmanını daha da kolaylaştırdı.
Kapitalizm araçları sağlasa da, savaşın endüstrileşmesinin
merkezinde ulus-devletlerin kendi siyasal ve bölgesel çıkarları yer alır.
I. Dünya Savaşı / ulusçuluğun sosyalist enternasyonalizme
galip geldiğini gösterdi. Savaşın sonunda imparatorlukların yıkılması ve
"ulusluk" ilkesinin küresel düzeyde yerleşmesiyle birlikte
ulus-devlet, küresel siyasal örgütlenmenin nihai ve baskın biçimi olarak
tescillendi.
Savaş ve Sosyal Değişim
Egemen devlet ile yurttaş arasındaki ilişki bir tür
"ücret/karşılık" ilişkisidir. Devlet egemenlik ve haklar verirken,
buna karşılık yurttaştan askeri hizmet yükümlülüğü talep eder.
Dünya Savaşları
Savaş olmasaydı, sosyalist enternasyonalizmin küresel
siyasette baskın çıkma ihtimali vardı. Ancak savaş, bireyleri ulusal egemenliğe
bağladı.
Rusya’daki devrim sonrası Troçki'nin enternasyonalist
teorisinden uzaklaşılarak "tek ülkede sosyalizm", "zorla
endüstrileşme" ve katı bir bölgesel ulus-devlet yapısı kuruldu.
II. Dünya Savaşı’nda devletler devasa uluslararası tedarik
ağları kurdu. ABD ve Britanya’nın müttefik ekonomilerini entegre etmesi, savaş
sonrası küresel küreselleşmenin ve ABD egemenliğindeki dünya ekonomisinin
temelini attı.
Ulus-Devlet, Endüstriyalizm ve Ordu
9. yüzyıl düşünürleri (Spencer, Comte vb.), endüstrileştikçe
toplumların barışçıl bir yapıya kavuşacağını ve askeri gücün önemini
yitireceğini öngörmüştü. Böyle olmadı.
Sanayileşmiş ülkelerde ordu; uzmanlaşmış, profesyonel bir
yapıya sahiptir ancak kendi başına yönetemeyeceği kadar karmaşık sivil, idari
ve üretici kaynaklara bağımlıdır. Çoğulcu baskılar ve bürokratik uzmanlaşma,
kronik askeri yönetimleri engeller.
Küresel Devlet Sisteminde Ulus-Devletler
Ulus-Devlet ve “Uluslararası İlişkilerdin İcadı
Endüstriyalizm başlangıçtan itibaren savaş sanatlarıyla iç
içe olmuştur.
Ulus-devletin gelişen idari gücü, modern ekonominin
gerektirdiği kaynakları toplamak ve geniş uluslararası politik ilişkiler ağıyla
başa çıkabilmek için elzem hale gelmiştir.
Uluslararası örgütlerin kurulması ulus-devletin evrensel
üstünlüğünü ve meşruiyetini pekiştirmiştir.
Ulus-Devlet Türleri
Dünya sistemi içerisinde baskın olan ve kendi etki
alanlarında hegemonyaya sahip süper güçler ABD ve SSCB’dir.
Odak devletlere coğrafi olarak sınırdaş olan ülkeler
bitişik, tâbi devletlerdir. Politik düzenleri ve reform seçenekleri odak
devlete sıkıca bağlıdır
Merkez / Müttefik Devletler: odak güçlerden biriyle müttefik
olan devletlerdir. İçişlerinde tam egemendirler ancak topraklarında yabancı
üsler bulunabildiği için bağımsız askeri harekât yetenekleri kısıtlanabilir.
Merkez / Müttefik Olmayan Devletler: her iki odak güçle de
müttefik olmayan, bu sayede politika yapmada daha geniş bir esnekliğe sahip
olan merkez devletlerdir.
Çevresel / Müttefik Devletler: Endüstriyel ve askeri
yetenekleri düşük, odak güçlerden coğrafi olarak uzak olan devletlerdir.
Çevresel / Müttefik Olmayan Devletler: Coğrafi olarak odak
güçlerden uzak ve herhangi bir odak güçle ittifak kurmamış, kapasitesi düşük
çevresel devletlerdir.
Klasik Ulus-Devletler: Endüstrileşmiş ekonomi, kapitalist
üretim ve yüksek politik bütünleşmeye sahiptir. Sivil ve askeri otorite
arasında keskin bir ayrım vardır; ordu sadece dış savunmayla ilgilenir.
Sömürgeleşmiş ve Sömürgeleşme Sonrası Devletler:
Sivil-askeri ayrımı zayıftır. Bu devletlerde askeri yönetime (pretor rejimler,
darbeler) doğru güçlü eğilimler mevcuttur. İç pasifleştirme ve kamu düzeni
modern polis ve askeri araçlarla sağlanır.
Dünya Kapitalist Ekonomisi
Kapitalist üretimin baskın olduğu devletlerde
"ekonomik" ile "politik" alanların kurumsal olarak
birbirinden izole/yalıtılmış olması temel bir özelliktir. Bu durum, şirketlere
küresel ölçekte geniş bir hareket alanı sağlar.
Kapitalist şirketler hükümetlerle rekabet edemese de
devletlerin gelirleri ve zenginliği bu şirketlere dayandığından ana devletleri
üzerinde büyük bir etkiye sahiptirler.
Üretim; sermaye, yönetim, teknoloji, işgücü ve hammaddelerin
farklı ülkelerden bir araya getirilmesiyle küresel bir nitelik kazanmıştır.
Şirketler ana ülkelerinin dışında yeni üretim birimleri
kurarak üretimi gelişmiş bölgelerden işçilik ve maliyet avantajı sunan alanlara
kaydırmaktadır.
Uluslararası Düzenler ve Devletlerin Egemenliği
Egemenlik; sınırları belirli bir bölgede yasa yapma ve
uygulama, şiddet araçları üzerinde tekel kurma, iç politikayı kontrol etme ve
ulusal ekonomiyi harcama kapasitesidir.
Egemenlik mutlak veya bölünmez değildir; devletlerin
jeopolitik konumları, askeri güçleri ve uluslararası işbölümündeki yerleriyle
şekillenir ve sınırlanır.
Süper güçlerin kurduğu askeri ittifaklar ve yabancı üsler,
müttefik/tabi devletlerin bağımsız askeri stratejiler izleme yeteneğini ve iç
politika esnekliklerini sınırlandırır.
Kapitalizm, Endüstriyalizm ve Devlet Sistemi
Mevcut dünya sistemini açıklamada literatüre iki ana
yaklaşım hâkimdir: Marksist perspektif ve Uluslararası İlişkiler teorileri.
Marksist yaklaşım devletleri sınıf hâkimiyeti veya kapitalizmin gelişimi için
birer araç olarak görürken, bölgesel sınırlarını açıklamakta yetersiz kalır.
Uluslararası ilişkiler teorisyenleri ise devletleri "aktör" olarak
kabul edip jeopolitik çıkarlara öncelik verir, ancak iç politik çatışmaları ve
kapitalist dönüşümleri göz ardı ederler.
Kapitalizm, geleneksel devletlerden farklılaşan ve
"zorlayıcı olmayan" ekonomik alışverişe izin veren mülkiyet ve hukuk
çerçevelerinin sağlandığı bir devlet sistemi içinde doğmuştur. Endüstriyelizm
ise kapitalizmin yarattığı rekabet ortamında ortaya çıkmış ve Avrupa
devletlerinin tam anlamıyla "ulus-devlet" yapısına dönüşmesini
sağlamıştır. Sömürgecilik ise kapitalist genişlemeye güç kullanarak yardımcı
olmuştur.
Modernlik, Totaliterlik ve Eleştirel Teori
Klasik toplumsal teoriler, özellikle Marksizm ve endüstriyalizm/teknoloji
odaklı teoriler, dünyayı analiz ederken "izleme"
(surveillance/gözetim) ve "askeri güç / endüstriyel savaş araçları"
unsurlarını göz ardı ederler.
Totaliterlik, modern devletin potansiyel/eğilimsel bir
özelliğidir.
Totaliterlik: İzleme ve Şiddet
Totaliterlik kavramı ilk olarak İtalya'da Gentile ve
Mussolini tarafından türetilmiştir. Başlangıçta olumlu/nötr bir anlam taşırken,
1920'lerin sonlarında İtalyan faşizminin muhalefeti bastırması, toplama
kampları kurması ve baskıcı politikaları üzerine eleştirel bir kavrama
dönüşmüştür.
Carl Joachim Friedrich'in tanımına göre totaliterliğin 6
temel özelliği vardır:
Totalist (bütüncül) bir ideoloji.
Diktatör yönetiminde tek parti.
Gelişkin bir gizli polis teşkilatı.
Kitlesel haberleşme (medya) tekel.
Silah/şiddet araçları tekel.
Ekonomik örgütler dahil tüm kurumların kontrolü/tekeli.
Totaliter Yönetimin 4 Temel Unsuru
Gözetim
Bilgi Kodlanması: Kimlik kartları, belgeler ve izinlerle
halkın tüm faaliyetlerinin kayıt altına alınması.
Yoğun Polislik: Faaliyetlerin polis ve ajanlarca sürekli
gözetim altında tutulması.
Töresel Totalizm (İdeolojik/Kültürel Boyut)
Halkın tarihsel köken efsanelerine ve ulusçuluğa başvurarak
geleceğe dönük kitlesel bir kader/misyona (mesihçi amaçlara) yönlendirilmesi.
Terör
Polis gücünün en üst seviyeye çıkarılması; endüstrileşmiş
savaş teknolojilerinin ve toplama kamplarının (sapkın görülen gruplara karşı)
bir baskı aracı olarak kullanılması.
Karizmatik Liderlik
Karizmatik/demagog bir liderin halk kitlesinin desteğini
arkasına alarak yasama, yürütme ve yargı güçlerini kendi şahsında toplaması.
Modernliğin Boyutları
Modern ulus-devletler, geleneksel devletlerden farklı olarak
sınırları içinde yüksek düzeyde bir idari birlik ve "izleme
(gözetim)" kapasitesine sahiptir.
Endüstriyel savaş teknolojisi ile gelişmiş izleme
tekniklerinin (bilgi toplama, fişleme, gözetim) devletin elinde toplanması,
modern devletleri şiddet ve terör araçlarını kullanma konusunda tarihte
görülmemiş bir güce ulaştırmıştır.
İzleme (surveillance) veya gözetim, sadece sınıfsal
hakimiyetin veya kapitalizmin bir türevi değildir; modern devlette en yüksek
seviyeye ulaşmış bağımsız bir güç kaynağıdır.
Refah devletinin sunduğu olanaklar (sağlık, sosyal yardım
vb.) vatandaşların ayrıntılı gözetimi ve verilerinin toplanmasıyla mümkündür.
Modern devletlerde polislik sadece teknik bir idare sorunu
değil, ahlaki ve normatif bir meseledir.
Sapkınlık (deviance), devletin gözetim mekanizmaları sayesinde
biçimlenir.
Modernliğin Dört Kurumsal Boyutu
İzleme (Çoğulculuk / Bilgi Kontrolü): Ulus-devlet bünyesinde
bilginin üretimi, depolanması ve toplumsal faaliyetlerin gözetimi.
Özel Mülkiyet / Kapitalizm (Sınıf): Ekonomik alan ile
politik alanın ayrışması; metalaşmış sermaye ile işgücünün kesişimine dayanan
sınıf ilişkileri.
Askeri Şiddet (Savaşın Endüstrileşmesi): Şiddet araçlarının
devlet yetkililerinin elinde başarıyla tekelleşmesi ve savaşın sanayileşmesi.
Doğanın Dönüşümü (Endüstriyelizm / Yaratılmış Çevre):
Doğanın insan amaçları için pasif bir araç olarak kullanılması; geleneksel
çevrenin yerini teknolojik temelli "oluşturulmuş/inşa edilmiş
çevreye" ve modern şehirciliğe bırakması.
Modernliğin 4 kurumsal boyutuna karşılık olarak gelişen ve toplumsal
değişimi yönlendiren 4 temel toplumsal hareket
Konuşma Özgürlüğü ve Demokratik Hareketler: İzleme
mekanizmalarının ve idari gücün getirdiği güç dengesizliklerini düzeltmeyi,
örgütsel kontrol diyalektiği içinde halkın katılımını genişletmeyi hedefler.
İşçi Hareketleri: Kapitalist üretim ilişkileri ve sınıf
çatışması içinden doğan, işyerindeki çalışma koşullarını ve ekonomik hakları
korumayı amaçlayan hareketlerdir.
Barış Hareketleri: Şiddetin tekel haline gelmesine,
endüstrileşmiş savaşa ve özellikle nükleer tehditlere karşı şiddetsizliği ve
uyumu savunur.
Ekolojik Hareketler (Karşı-Kültür): Endüstriyalizmin doğa
üzerindeki yıkıcı etkilerine karşı durur. Doğal kaynaklara saygı, materyalizm
karşıtlığı ve yaşam alanlarının korunmasını vurgular.
Modern Toplumsal Hareketler
Ulusçu hareketler
Kadın hareketleri
Etnik hareketler
Dinsel dirilişçilik (köktendincilik/canlanmacılık)
Öğrenci hareketleri
Tüketici hareketleri
Toplumsal hareketlerin mücadele alanları
Politik Haklar: Demokratik katılımı genişletmeyi ve
izleme/gözetim gücünü dengelemeyi amaçlar.
Medeni Haklar: Şiddet kullanımını (devletin polis baskısı
veya askeri gücü) sorgulayan barış hareketleri mücadelelerini esas olarak
medeni haklar alanında yürütür.
Ekonomik Haklar: İşçi hareketlerinin asıl mücadele
sahasıdır; kapitalist devletlerde diğer hakların kazanılmasında da tarihsel bir
lokomotif olmuştur.
Ahlaki Zorunluluklar: Ekolojik ve karşı-kültürel hareketler;
teknolojinin ve endüstriyelizmin "ahlaksızlaştırdığı" (anlamdan
yoksun bıraktığı) yaşam alanlarına yeniden ahlaki bir anlam katmayı hedefler.
Modern devletlerin karşı karşıya olduğu krizler
Sınıf Uzlaşması: Kapitalist devletler, sanayi pazarlıkları,
grev hakları ve sosyal refah uygulamalarıyla sınıf çatışmasını ehlileştirerek
bir "uzlaşma" kurarlar. Bu uzlaşmanın bozulması devleti krize sokar.
Anomi ve Hükmedilebilirlik: Hükmetmek, sadece iktidarda
olmak değil, halkın davranışlarını yönlendirebilmektir. Halkın yerleşik kurum
ve değerlerden kopması (anomi), meşruiyet kaybından ziyade sisteme yönelik
genel bir hoşnutsuzluk ve ilgisizlik üretir. Bu durum devletin toplumu
"yönetebilme" (hükmedilebilirlik) kapasitesini doğrudan tehdit eder.
Şiddetin Normatif Politik Teorisine Gereksinim
İşçi hareketleri refah kapitalizminin oluşmasında ve
ekonomik yurttaşlık haklarının kazanılmasında merkezi rol oynamıştır.
Marx, devletin zorlayıcı gücüne karşı "silahlanmış
işçiler/proletarya" fikrini öne sürmüştü. Ancak günümüzde savaş
araçlarının endüstrileşmesi ve kitlesel imha silahlarının gelişmesi nedeniyle,
devletin elindeki askeri güce karşı halkın veya proletaryanın oluşturabileceği
diyalektik bir karşılık/denge kalmamıştır. Silah teknolojisinin ulaştığı boyuta
karşı koyabilecek tarihsel bir aktör yoktur.
Savaşın Dönüşümü
Clausewitzian Dönem (16. Yüzyıl - I. Dünya Savaşı): Savaş,
"politiğin / diplomasinin başka araçlarla devamı" olarak görülüyordu.
Savaş belirli diplomatik hedeflere ulaşmak için sınırlı bir araçtı.
Total Savaş (I. ve II. Dünya Savaşı): Savaşın
sanayileşmesiyle birlikte hedef sadece karşı orduyu yenmek değil, rakip ülkenin
üretim kapasitesini ve sivil halkını (topyekün düşman) imha etmek haline
gelmiştir (örneğin sivil şehirlerin bombalanması, Hiroşima ve Nagazaki).
Nükleer Çağ ve Mantığın Tersine Dönmesi: Nükleer silahlar
Clausewitz’in ilkesini altüst etmiştir. Süper güçler nükleer silahları bir
diplomatik hedefi kazanmak için savaşta kullanamazlar; aksine diplomasilerini
bu silahların salıverilmesini (yani insanlığın yok oluşunu) engellemek üzerine
kurmak zorundadırlar.
20. Yüzyıl Sonunda Eleştirel Teori
Hem Comte hem de Marx, toplumsal bilimlerin ürettiği
bilginin insanlığı "kendi kaderini kontrol ettiği bir geleceğe"
taşıyacağına inanıyordu.
Bu evrimci ve teleolojik (belirli bir amaca doğru ilerleyen)
tarih anlayışı çökmüştür. Tarihin kendiliğinden iyiye giden bir akışı yoktur ve
toplumsal yasaların anlaşılması, otomatik olarak toplumsal kontrol veya
kurtuluş getirmemektedir.
Marx’ın kapitalist üretimin doğasına dair analizleri
günümüzde de büyük oranda geçerlidir.
Marksizm; sömürüyü ve eşitsizliği yalnızca "kapitalizm
ve sınıf mücadelesi" parantezine sıkıştırmıştır. Ancak modern dünyadaki
tahakküm kaynakları sadece kapitalizmden ibaret değildir. Marksizm; devlet
gözetimi/izleme, şiddet araçlarının kontrolü, cinsiyet eşitsizlikleri ve etnik
sömürü konularını açıklamada yetersiz kalmıştır.
"İşçi sınıfı hiçbir şeydir ama her şey olacaktır"
diyen sahip-köle diyalektiği ahlaken çekici olsa da tarihsel olarak yanlış
çıkmıştır. Sömürülenlerin "ayrıcalıklı kurtarıcı aktörler" olduğu
fikri terk edilmelidir.
Eleştirel teori, "teori ile pratiğin zorunlu/kaçınılmaz
birliği" dogmasından sıyrılmalı, olasılıklar evrenine girmelidir.
Eleştirel teori, modernliği tek başına
"kapitalizm" ile açıklamak yerine modernliğin kurumsal boyutlarının
tamamını merkeze almalıdır.
Barış hareketleri, nükleer dehşet dengesi karşısında
taktiksel düzeyde (resmi kanalları da kullanarak) ve "hiçbir nükleer
savaşın olmadığı olası dünyalar" hayal ederek çalışmak zorundadır.
Modern devletlerin idari gözetim kapasitesi artmıştır.
Gözetim artışı totaliter eğilimleri beslese de, idari güç arttıkça buna karşı
çoğulcu katılım ve karşı-denge mekanizmaları geliştirme potansiyeli de
doğmaktadır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder