3 Haziran 2026 Çarşamba

John Docker - Şiddetin Kökenleri - Notlar

Din, Tarih ve Soykırım

The Origins of Violence_ Religion, History and Genocide, Pluto Press, Londra, 2008

 


Önsöz

(Benedetto Croce) geçmişi araştırmanın temelinde bugünün yaşamına duyulan ilgi yatar.

Şiddet dünyada her yerde mevcut

Kaygı ve mutsuzluk kişinin kalıcı yoldaşları olarak kalmalı...

 

Şiddetin kökenlerini anlamak için primatolojiye, evrime, avcı-toplayıcı toplumlara ve antik döneme kadar geriye gitmek gerekir.

 

Giriş

Kitabın odak noktası bireyler arası değil, gruplar arası şiddettir.

 

Raphaël Lemkin ("soykırım" terimini türeten kişi)

Lemkin'e göre soykırım ve sömürgecilik arasında ayrılmaz bir bağ vardır.

Soykırımın iki aşaması vardır: birincisi, ezilen grubun ulusal modelinin yok edilmesi; diğeri ise zalimin ulusal modelinin dayatılmasıdır.

Şiddet anormal olmaktan çok, insan faaliyetinin kendine özgü bir özelliğidir. İnsanlık tarihi şiddetin tarihidir.

 

Mikhail Bakhtin’in Menippea kavramı: felsefi fikirleri ve hakikati fantastik/esnek durumlar içinde test eden bir türdür.

 

Temel Kavramlar

Soykırım: "gruplar arası şiddet teorisi; bu, bu kitabın çerçeve hikayesidir."

 

Süpersesyonizm (Supersessionism): "Bazı halkların, kendilerini tarihin gerçek mirasçıları olarak gören diğer halklar ve gruplar tarafından silinebileceği, ortadan kaldırılabileceği veya yerlerine başka halkların geçebileceği görüşüdür."

 

Mağduriyet: "Daha önceki esaret, zulüm ve acının, diğer topraklarda veya adalarda daha sonra şiddeti, fetihleri ve yıkımları meşrulaştırdığına dair... bir inanç ve anlatı."

 

Seçilmiş Kişiler: "Tanrı ya da tanrılar tarafından kutsandığını iddia eden bir grup tarafından savunulan inanç."

 

Vaat Edilmiş Topraklar: "başka bir yerden gelen... bir halkın, başka bir ülkede fetih ve kolonileştirme yoluyla nihai sığınağı bulması için... bir baba tanrı tarafından ilahi bir şekilde yardım edilmesi."

 

Kültür Getirenler: "Başka yerlerden sömürgeci ve fatih olarak gelen, kendilerini üstün bilgi olarak gördükleri şeye sahip kültür taşıyıcıları olarak görenleri ifade eder."

 

Onurlu Sömürgecilik: "Yüksek bir ahlaki bilince sahip olan onurlu sömürgeciler aslında tarihteki masumiyetlerine dair kendilerine güvence verirler."

 

Tarih boyunca uluslararası hukuk (doğal hukuk, uluslar hukuku vb.) fetih, sömürgecilik ve soykırımı engellemek yerine çoğu zaman bunu kolaylaştırmış ve meşrulaştırmıştır.

 

Thukydides'in Peloponnesos Savaşı Tarihi (özellikle Melos'un Atina tarafından yok edildiği Melian Diyaloğu), demokrasilerin şiddet ve soykırımdan muaf olduğu efsanesini çürütür. "Güçlü olan haklıdır" (kudret doktrini) anlayışı emperyal demokrasilerin temel ilkesi haline gelir.

 

Eski Bir Uygulama Olarak Soykırım: Şempanzeler, İnsanlar, Tarım Toplumu

Jane Goodall, savaşın bireylerden ziyade gruplar arasındaki çatışmayı içermesi nedeniyle soykırım yoluyla grup seçiminde belirleyici bir rol oynadığını ifade eder.

 

Jared Diamond, soykırımın milyonlarca yıldır insanlığın ve insanlık öncesi mirasın bir parçası olduğunu savunur.

 

Paola Cavalieri, Platon'un insanlarla hayvanların bir zamanlar ortak bir yaşam sürüp felsefi konularda sohbet ettikleri yönündeki aktarımına dikkat çeker.

 

Hugh Brody, avcı-toplayıcı yaşam biçimi ile tarım toplumu arasındaki farkların insanlık tarihinin merkezinde yer aldığını belirtir.

 

Dan Stone, Holokost gibi kitle katliamlarının yalnızca bürokratik bir soğukkanlılıkla işlendiği veya faillerin psikopat olduğu yönündeki ayrımlara karşı çıkarak, faillerin tutku ve duygularıyla hareket ettiklerini ve modern ile modern öncesi arasındaki çizginin sanıldığı kadar keskin olmadığını vurgular.

 

Raphaël Lemkin

1944 tarihli Axis Rule in Occupied Europe eserinde Yunanca genos (ırk/kabile) ve Latince -cide (öldürme) kelimelerini birleştirerek "soykırım" terimini türetmiştir.

Lemkin'e göre soykırım bir grubun ulusal, kültürel, sosyal, ekonomik, biyolojik ve dini varlık temellerini yok etmeyi amaçlayan koordineli bir plandır.

 

Jane Goodall

1960 yılında Louis Leakey'in desteğiyle Tanzanya'nın Gombe bölgesinde şempanze davranışlarını incelemeye başlamıştır.

Şempanzelerde bölgesellik sadece yaşam alanını korumakla kalmaz; sınırları genişletmek, cinsel partner kazanmak ve komşu grupları etkisiz hale getirmek işlevini görür.

Goodall, şempanzelerin kurbanlarını aciz bırakana kadar saldırdıklarını ve net bir öldürme davranışı/niyeti sergilediklerini belirtir.

 

Jared Diamond

Avcı-toplayıcılar daha çeşitli beslenmiş, daha az çalışmış (haftada ~12-19 saat) ve daha sağlıklı/uzun boylu olmuşlardır. Tarımla gelen yüksek karbonhidratlı tek tip diyet (mısır, pirinç); diş çürüklerine, bodurlaşmaya, kansızlığa ve yetersiz beslenmeye yol açmıştır.

 

Gıdanın depolanması; sınıf ayrımlarını, cinsel baskıyı ve tam zamanlı "profesyonel katillerden oluşan orduları" doğurmuştur.

 

Galarrwuy Yunupingu

Aborijin lider Galarrwuy Yunupingu, sömürgecilerin yerlileri "göçebe", kendilerini ise "yerleşimci" olarak tanımlamasındaki tarihsel tutarsızlığı eleştirir.

 

Hugh Brody

Son 6000 yılda soykırımların ve kitle katliamlarının en amansız motoru; amansızca yeni toprak isteyen tarım-kent toplumlarıdır.

 

Antik Yunan dünyasında soykırım ve soykırımın sorgulanması: Herodot ve Thukydides

Antik dünyada kuşatılan bir kentin düşmesi durumunda erkeklerin katledilmesi, kadın ve çocukların köleleştirilmesi ve kentin kolonileştirilmesi "günün düzeni" (olağan uygulama) idi.

 

Tarih Yazımı

Herodotos ve Thukydides; Yunanları ve özellikle "demokratik Atina"yı kendi eleştirilerinden muaf tutmamış, tarihi etik bir sorgulama alanı olarak kurmuşlardır.

Söz konusu antik metinlerdeki "insanlığın genel yasaları" vurgusu, modern uluslararası insani hukuka (örneğin Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi Yargıcı Shahabuddeen'in kararlarına) kaynaklık etmiştir.

 

Herodotos

Perslerin Sakız, Midilli ve Bozcaada gibi İyon adalarında halkı bir uçtan diğer uca el ele tutuşarak "avlaması" ve insanları yurtlarından sürmesi, antik çağdaki erken etnik temizlik/insansızlaştırma örneklerinden biridir.

 

Massaget Kraliçesi Tomyris’in, Pers Kralı Cyrus’un genişleme hırsına karşı barış ve özgürlük vurgusu…

Etiyopya kralının, adil olmayan ve başkasının toprağına göz diken Pers hakimiyetine karşı ahlaki direnişi….

Silah taşımayan, komşuları tarafından kutsal kabul edilen ve sığınanları koruyan Argippililer topluluğu…

 

Thukydides

Atina’nın Pers tehdidini savuşturduktan sonra kendisinin baskıcı bir imparatorluğa dönüşmesi…

 

Perikles, Atina’nın büyüklüğünü ve şanını savunurken imparatorluğun bir "tiranlığa" dönüştüğünü ve tebaa halklar tarafından nefret edildiğini kabul eder; ancak Atina’nın üstünlüğü için bunun sürdürülmesi gerektiğini savunur.

 

Herrenvolk (Etnik) Demokrasi: Kendi vatandaşları (Atinalı erkekler) için eşitlik ve özgürlük sunarken, dışarıdaki halkları köleleştiren ve sömüren çifte standartlı demokrasi modeli.

 

Soykırım ve Milletlerin Onuru

Atina, demokratik ve özgürlükçü idealinden uzaklaşarak baskıcı bir "tiran imparatorluğa" dönüşmüştür.

 

(M.Ö. 427) Demagog Cleon, isyan eden Midilli halkının merhamet gösterilmeden tamamen katledilmesini savunur. İmparatorluk çıkarlarının acıma duygusundan önce geldiğini belirtir. Atinalılar son anda kararlarını değiştirip katliamı önleseler de adayı Atinalı yerleşimcilere dağıtarak mülksüzleştirirler.

 

Güçlü olan yapabileceğini yapar, zayıf olan ise kabul etmesi gerekeni kabul eder

(M.Ö. 416) Tarafsız kalmak isteyen Melos adasını işgal eden Atinalılar, ahlak ve adaleti tamamen reddederler.

Meloslular teslim olmayınca, Atinalılar yetişkin erkekleri katletmiş, kadın ve çocukları köle olarak satmış ve adaya 500 Atinalı koloni yerleştirmiştir.

 

Atina Sicilya'yı İşgal Ediyor

Atina, kibri yüzünden Syracuse'a (Sicilya) saldırmış ancak ağır bir hezimete uğramıştır.

 

Atina'ya Meydan Okuma

Atinalılar kendilerini; mitolojik kahramanları Theseus gibi her zaman fedakar, zayıfları koruyan, tiranlığa karşı duran uygar bir güç (Perikles'in Cenaze Konuşması'ndaki idealize edilmiş imaj) olarak görüyorlardı.

Thukydides’in tarihi, Atina'nın bu idealize edilmiş imajını tamamen çürütür. Nitekim Atinalı olmayanlar gözünde Theseus bile Ariadne'yi terk eden, sözünü tutmayarak babasının intiharına yol açan ve Helen'i kaçıran karmaşık/olumsuz bir figürdür.

 

Thukydides, savaşın aşırı stresinin evrensel adalet düşüncesini yıktığını ve tüm Yunan dünyasında karakter bozulmasına yol açtığını vurgular.

 

Sonuç: Geleceğe Yönelik Konuşmak

Thukydides’in anti-emperyalist ve insan haklarını savunan duruşu; 1948 BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, BM Soykırım Sözleşmesi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM/ICC) Tüzüğü gibi modern uluslararası insancıl hukuk metinlerinin antik çağdaki ilk habercisi ve temeli kabul edilir.

 

Antik Yunan trajedisinde soykırım, travma ve dünyanın altüst olması: Aeschylus ve Euripides

Lemkin'in Analiz Yöntemi

1. Arka Plan (Tarihsel): Tarihsel süreç.

 

2. Soykırıma Yol Açan Koşullar: Fanatizm, irredentizm, politik/sosyal kriz, ekonomik sömürü, sömürgeci genişleme/askeri fetih, mağdur grubun erişilebilirliği, soykırımcı değerlerin gelişimi (yabancıyı küçümseme vb.) ve mağdur grubu zayıflatan faktörler.

 

3. Soykırım Yöntem ve Teknikleri:

a) Fiziksel: Katliam, sakatlama, geçim kaynaklarından yoksun bırakma (açlık, sürgün), kölelik.

b) Biyolojik: Ailelerin ayrılması, sterilizasyon, fetüsün yok edilmesi.

c) Kültürel: Kültürel sembollerin yağmalanması/yıkılması, liderlerin yok edilmesi, kültür merkezlerinin yıkılması, kültürel faaliyetlerin yasaklanması, zorla din değiştirme, demoralizasyon.

 

4. Soykırımcılar (Sorumluluk): Niyet, motivasyon, suçluluk duyguları, demoralizasyon, mağdur gruba tutum, grup içi muhalefet.

 

5. Propaganda: Suçun rasyonelleştirilmesi, hoşgörüsüzlüğe başvurulması, gözdağı, yanlış beyan ve böl-yönet politikaları.

 

6. Mağdur Grubun Yanıtları:

a) Aktif: Teslim olma, kaçış (intihar, saklanma), asimilasyon, kılık değiştirme, direnç, göç.

b) Pasif: Terör, soykırımcı suçları kavrama.

 

7. Dış Grupların Tepkileri: Muhalefet, bağışlama, iş birliği, soykırım durumunu istismar etme (moral bozukluğu), korku.

 

8. Sonrası: Kültürel kayıplar, nüfus ve ekonomi değişiklikleri, maddi/manevi bozulma, siyasi ve sosyal değişimler.

 

Aeschylus'un Agamemnon Oyununda Soykırım Bilinci

Truva Savaşı askeri fetih ve Priam'dan intikam alma amacı taşır. Ancak sefer başlamadan önce Agamemnon, tanrıça Artemis'i yatıştırmak adına kendi kızı Iphigenia'yı kurban eder.

Agamemnon, Truva'yı ve halkını yok etme niyetinden gurur duyar; savaşı ve yıkımı tamamen haklı görür. Şehrin zenginliğinin yok olmasından memnuniyet duyar.

Agamemnon, eşi Clytemnestra'nın gösterdiği hürmeti Asyalı/İranlı bir yaltaklanma olarak değerlendirerek küçümser.

Truva Prensesi Cassandra köleleştirilir. Cinsel objeye (cariye) dönüştürülerek ailesinden koparılır.

Cassandra, teslim olmaz ve ölüme yürümeyi seçer.

Agamemnon eve döndüğünde, kızının intikamını almak isteyen karısı Clytemnestra tarafından öldürülür.

Clytemnestra bu eylemle adaletin sağlandığına ve intikam döngüsünün biteceğine inansa da bu bir yanılsamadır.

 

Euripides'in Hecabe Oyununda Fail ve Mağdur Bilinci: Terör ve Travma

Kraliçe Hecabe ve Truvalı kadınlar, galip Yunan ordusu (özellikle Odysseus) tarafından köleleştirilip yurtlarından edilerek sürgün edilir.

Odysseus, Aşil'in hayaletini yatıştırmak için Hecabe'nin kızı Polyxena'nın kurban edilmesini savunur. Hecabe'nin insani ve ahlaki ricalarına karşı Odysseus son derece mekanik, duygusuz bir tutum sergiler.

Polyxena kölelik sefaleti yerine onurlu bir ölümü seçerek kurban edilmeyi kabul eder.

Komşu Trakya Kralı Polymestor, dost görünmesine rağmen Truva'nın yıkımını fırsat bilip altınlarını çalmak için Hecabe'nin oğlu Polydorus'u öldürür ve cesedini denize atar.

Tüm çocuklarını ve krallığını kaybeden Hecabe, yaşadığı derin travma sonrasında bir intikamcıya dönüşür. Agamemnon'un göz yummasıyla Polymestor'u tuzağa düşürür, iki oğlunu öldürür ve Polymestor'un gözlerini kör eder. Zulme uğrayan mağdurun zamanla cani bir zalime dönüşmesinin trajideki acı örneğidir.

Hem Hecabe hem de Agamemnon kendi eylemleriyle adaletin nihai olarak tecelli ettiğini sansalar da, şiddet ve intikam kehanetler doğrultusunda yeni felaketleri beslemeye devam eder.

 

Andromache: Rahatsız Eden Yabancı Olarak Köle

Truvalı kadınlar, yurtlarından sürüldükten sonra kimlik, statü, bedensel bütünlük ve kültür kaybı yaşarlar. Kendilerini "Hades'te ölülerin hayatını yaşayan" veya bir tür "hiçlik dehşeti" içindeki varlıklar olarak tanımlarlar.

 

Euripides’in Andromache oyununda Hektor'un dul eşi Andromache, Yunanistan’da Neoptolemus'un cariyesi ve Hermione'nin kölesi yapılır.

 

Spartalı Hermione ve babası Menelaus, Andromache’ye saldırırken klasik bir Oryantalist nefret dili kullanırlar. "Siz Doğulular hepiniz aynısınız; büyücü, ensest, çok eşli ve cani ahlakına sahipsiniz" diyerek kendi zulümlerini meşrulaştırırlar.

 

Andromache, "Asyalı bir köle" olarak görülmesine rağmen boyun eğmez. Belagati, içgörüsü ve adaleti savunmasıyla Hermione ve Menelaus’un yüzeysel "Yunan özdenetim" iddiasını çökertir.

 

Savaş, soykırım, kadın ve çocuk acısı: Truva Kadınları

Yunanlılar, yüzlerce anne ve çocuğu birbirinden ayırarak farklı efendilere dağıtır.

Odysseus’un kışkırtmasıyla Yunanlılar, Hektor’un küçük oğlu Astyanax’ı surlardan aşağı atarak öldürme kararı alırlar (Böyle büyük bir adamın oğlu yaşamamalı, ileride intikam alabilir).

Hecabe, torununun ölüm haberiyle akıl sağlığının sınırına gelir; Cassandra deliliğe sürüklenir.

Odysseus, felaket getiren kararları soğukkanlılıkla alan bürokratik bir zihniyet sergiler.

 

Sonuç

Truva'nın yok oluşu, tüm insanlığın mirasının daralmasıdır.

Savaş sırasında Hecabe ve Truvalı kadınlar tanrıların kendilerini terk ettiğine inanır ("Neden tanrılara yakarayım ki? Çağrımızı kimse duymadı").

 

Poseidon ve Athene, Yunanlıların zafer sarhoşluğu içinde tapınakları kirletmesinden, kutsal alanlara ve mezarlara saygısızlık etmesinden (soykırımcı gaddarlık) dehşete düşerler.

Athene ve Poseidon, Yunan filolarını deniz yolculuğunda aralıksız fırtına ve kasırgalarla yok etmek üzere anlaşırlar. Nitekim Menelaus Helen oyununda Mısır kıyılarına vurmuş, 7 yıl boyunca fırtınalarda perişan olmuştur. Antik Yunan trajedisi, soykırımcı suçluların (Agamemnon, Menelaus, Odysseus) ilahi güçlerce ağır bir yıkımla cezalandırıldığını gösterir.

 

Ütopya ve Distopya: Platon ve Cicero'nun Cumhuriyetleri

Atina kendisini adaletin, aydınlanmanın, zayıfları koruyan merhametin ve özverili müdahalenin temsilcisi ("seçilmiş halk") olarak konumlandırır (Perikles ve Theseus Mitosu).

Melos adasındaki katliam ve Truvalı kadınların köleleştirilmesi gibi tarihsel ve trajik gerçekler, bu idealist imajı yıkar. İmparatorluk kurmak; ahlaki bozulma, güvensizlik ve soykırımsal yıkım getirir.

 

Cicero, Cumhuriyet’in 3. Kitabında sarsıcı bir tespitte bulunur: "Sizin avantajlarınız başkalarının dezavantajlarıdır... Bir imparatorluk inşa etmek, diğer insanların topraklarına el koymayı içerir."

 

Platon

Platon’un metinlerinde iki farklı Sokrates

Sokrates'in diyalojik dönemi (Sempozyum): Gerçeğin hazır olmadığı, kolektif arayışla doğduğu, övgü ile aşağılamanın iç içe geçtiği çoksesli yapı. Sokrates burada ebe veya çöpçatan gibidir.

 

Sokrates'in otoriter dönemi (Cumhuriyet): Cumhuriyet’te Sokrates mutlak otoritedir. Muhatapları pasiftir ve soru-cevap yapısı bir tür "ilmihal" (kateşizm) düzeyine iner.

 

Platon’un sunduğu ütopya, 20. yüzyıl totaliter rejimlerini önceden haber veren kontrol mekanizmaları barındırır:

Toplumu yöneten seçkin sınıf öjenik ilkelere göre yetiştirilir.

Muhafızlar arasında özel aile ve özel mülkiyet yasaktır. Eşler ve çocuklar ortaktır. Toplu çiftleşme festivalleri düzenlenir, çocuklar ebeveynlerini tanımadan devlet kreşlerinde büyütülür.

"Kusurlu" veya aşağı görülen doğmuş çocukların "sessizce ve gizlice yok edilecek olması", Platon'un ütopyasındaki karanlık ve distopik boyutu açığa çıkarır.

 

Cumhuriyet’in son bölümünde anlatılan ölüp dirilen askerin anlattıkları:

Agamemnon insanlıktan nefret ettiği için bir kartal, Orpheus kadından doğmamak için bir kuğu, Odysseus ise tüm dünyevi hırslarından arındığı için sıradan ve sakin bir insan hayatını tercih eder.

 

Cicero

Platon’un Cumhuriyet’inde Sokrates mutlak bir otoritedir ve söylem monolojiktir. Cicero’nun Cumhuriyet’inde ise (MÖ 129'da geçer) Scipio Aemilianus, Gaius Laelius ve Lucius Furius Philus gibi karakterler bağımsız yazar-düşünürler olarak hareket ederler. Hiçbir karakter mutlak hakikati elinde tutmaz

Scipio Aemilianus, Cicero tarafından idealize edilen geleneksel Roma erdemlerinin temsilcisidir. Ancak tarihsel olarak Scipio (MÖ 146'da Kartaca'yı, MÖ 132'de Numantia'yı haritadan silen), “soykırımcı” ve imha savaşçısıdır.

 

Scipio Roma’yı tarihin telosu olarak konumlandırır.

 

İmparatorluğun, Roma'nın, doğal hukukun erdemlerini tartışmak

Laelius Cumhuriyet’in 3. kitabında doğal hukukun evrensel, ebedi ve değişmez olduğunu; Roma’nın imparatorluk ve savaşlarının bu adalet (sadece savunma veya düşmanı cezalandırma amacıyla yapılan "haklı savaş") ilkesine dayandığını iddia eder.

Philus, doğal hukuk kavramını çökertir: Adalet doğanın bir parçası olsaydı her toplumda aynı olurdu. Ancak toplumların gelenekleri son derece farklıdır. Mısır'da boğaya tapılır, Persler tapınakları yakar, Galyalılar insan kurban eder, Romalılar ise Alplerin ötesindekilere zeytin dikmeyi yasaklar.

"Romalılar başkalarının topraklarına el koyarak bir dünya imparatorluğu edindiler... Eğer Romalılar adil davranıp başkalarının mallarını iade etmeye karar verseydi, hemen kulübelerde yaşamaya dönerlerdi."

 

Emperyalizm ilahi bir takdir değil, çıplak bir kişisel çıkar ve mülksüzleştirme hareketidir.

 

"Scipio’nun Rüyası"

(Altıncı Kitap'ta yer alan rüya anlatısı)

Scipio rüyasında ölmüş dedesi Africanus ile göğe yükselir ve evrenden yeryüzüne bakar. Roma İmparatorluğu’nun devasa ihtişamı, evrenin sonsuzluğunda "yüzeyde bir noktadan başka bir şey değildir".

 

 

Mağduriyet ve soykırım: İncil'in Çıkışı, Virgil'in Aeneid'i

Raphaël Lemkin’in belirttiği üzere, geçmişte zulme uğrayanların zalime dönüşmesi, soykırım tarihinin tekrar eden bir özelliğidir.

İsrailliler ve Truvalılar, anlatının başında zulmün kurbanları iken, anlatının sonunda fatih ve yok edici konumuna geçerler.

 

Mağduriyet ve soykırıma yönelik şiddet: Exodus ve Aeneid

Edward Said, Exodus hikayesinin kurtuluş vaadinin, bir başkası (Kenanlılar) için yok oluş anlamına geldiğini vurgular. Bu anlatı, Siyonizm'den New England'daki Püritenlere kadar birçok sömürgeci projeye "kutsal bir meşruiyet" sağlamıştır.

 

Çıkış (ve Joshua ve Hakimler)

İsrailoğulları sürgünden kaçarken, kaçtıkları Mısır imparatorluğunun hiyerarşik ve otoriter yapısını vaat edilmiş topraklarda yeniden kurmuşlardır.

 

Robert P. Carroll’ın belirttiği gibi, İncil'deki Tanrı figürü bazen keyfi, vahşi, peygamberleri bile aldatabilen ve kendi halkı (İsrailoğulları) için diğer halkların toptan imhasını emreden bir karakterdir.

 

Spinoza, Musa'nın yasalarının bir özgürleşme değil, halkı "çocuklaştırarak" mutlak itaate zorlayan bir tür "ikinci esaret" yarattığını savunur.

 

Joshua kitabındaki anlatılar, "nefes alan herkesi kılıçtan geçirme" emriyle, bir toplumun tamamen yok edilip yerine başkasının ikame edildiği bir işgal stratejisini meşrulaştırır.

Dini anlatıların sunduğu "mağduriyetin şiddeti meşrulaştırması" formülü, bugün hala Filistin-İsrail çatışması gibi modern yerleşimci-sömürgecilik durumlarını anlamak ve eleştirmek için temel bir araçtır.

 

Bir halkın tarihini silip üzerine başkasınınkini yazma mantığı, Tesniye 12:2–3’teki "Kenan'daki yerel tanrıların, isimlerin ve ibadet yerlerinin tamamen yok edilmesi" emriyle meşrulaştırılmaya çalışılır.

 

Aeneis

Truvalı Aeneas ve halkı, sıradan göçebeler değil; yerleşik toplumları istila edip ele geçiren sahiplenici göçebelerdir.

 

Mısır’daki kölelikten çıkıp Kenan’ı fetheden İsrailoğulları gibi, Truvalılar da yanan kentlerinden kaçan "kurbanlar" iken, İtalya’yı (Latinler, Etrüskler, Rutulileri) fetheden "faillere/fatihlere" dönüşürler.

 

Truvalılar kendilerini uygarlık taşıyıcısı görürken, aslında hali hazırda kentleşmiş ve tarımla uğraşan İtalyan halklarını uygarlaştırma vaadiyle "öldürüyorlar".

 

Walter Benjamin’in dediği gibi: "Her uygarlık belgesi, aynı zamanda bir barbarlık belgesidir."

 

Anlatı ve karşı anlatı: fethin, sömürgeleştirmenin, imparatorluğun maliyetleri

Hem Aeneis’teki Jüpiter hem de Kitab-ı Mukaddes’teki Yahweh, kralları/liderleri mutlak bir "doğrusal kader" (teleoloji) doğrultusunda yönlendiren yüce tanrılardır.

 

Her iki metin: Kendini kurbanlıktan çıkarıp "kültür getiren üstün güç" ilan eder.

Yerli halk yok edilir, asimile edilir veya hafızası silinir.

Liderler (Aeneas, Musa) tanrısal buyruklara uyarken kendi içsel etik özerkliklerini kaybederler.

 

Kadınlar ve erkekler

Aeneis’in ana eril anlatısında kadınlar (Creusa, Dido, Iris'in kışkırttığı Truvalı kadınlar); ilahi kadere, imparatorluk kurma misyonuna ve savaşa engel oluşturan, "irrasyonel deliliğe" kapılan ya da feda edilen figürlerdir. Aeneas imparatorluk kurmak için kadınları geride bırakmak zorundadır.

Kadınlar (Dido, Celaeno, Juno, Exodus'taki Zipporah); baba tanrıların ve dindar/itaatkar erkeklerin (Aeneas, Musa) körü körüne uyduğu yıkıcı ilahi buyruklara direnen, bağımsız ve ahlaki güce sahip aktörlerdir.

 

Lavinia, Roma'yı kurma sürecinde hiçbir iradesi olmayan, sevgisiz bir evliliğe zorlanan yavan bir nesne/araçken; Dido güçlü, tutkulu ve eril fetihçiliğe meydan okuyan bağımsız bir kadındır.

 

Oryantalizm ve Avrupa kimliği

Aeneas ve Truvalılar Batı'ya (İtalya) geldiklerinde, giysileri (süslü pelerinler, safran rengi kumaşlar) ve üslupları nedeniyle Doğu/Frigya kökenli, kadınsı (effeminate) olarak aşağılanırlar.

Juno, Jüpiter’den Truvalıların kazandıktan sonra Latinleri Doğu kültürüne dönüştürmemesini; aksine Truvalıların Doğu kimliğini bırakıp "erkeksi Latin/Avrupa" kimliğine bürünmesini ister.

Truvalıların Latinus’a gidişi modern sömürgeciliğin prototipidir: Bir yandan "Biz sadece kumsalda sığınacak küçük bir toprak parçası isteyen zavallı evsizleriz" diyerek insani/doğal hukuk dili kullanırlar; diğer yandan Aeneas'ın kılıcını, askeri gücünü ve ilahi kaderin kaçınılmazlığını ima ederek tehdit savururlar.

 

Çözüm

Ne Aeneas ne de Musa ilahi emirlerin yarattığı katliamları ve adaletsizliği sorgular.

 

Truvalılar Yunanların yıkımına uğramış kurbanlarken, İtalya'ya geldiklerinde yerli halkı yok eden/haraca bağlayan "yeni Yunanlar" (Agamemnon, Ulysses) haline gelirler.

 

Yerleşimci fatihler kendilerini her zaman haklı görürken; yerlilerin çığlığı, kadınların bağımsız direnci ve Doğu'yla olan diyaloğun zenginliği Batı imparatorluk aygıtı tarafından yok edilmiştir.

 

Britanya'daki Romalı yerleşimci emperyalizmi: Tacitus'un Agricola ve Germania'sındaki anlatı ve karşı anlatı

Agricola ve Germania; biyografi, övgü (methiye), etnografya, askeri tarih ve aile tarihi gibi farklı türler arasında geçiş yapar. Bu metinler Menippea tarzının etkisiyle net ve düzgün bir biçimde tamamlanmamış, metinsel gerilimleri çözümsüz bırakan bir yapı sergiler.

 

Olumlu anlatı

Tacitus'un kayınpederi ve Britanya valisi olan Agricola; felsefeyle ilgilenen, askeri disipline sahip, bilge ve onurlu bir sömürgeci/imparatorluk kurucusu olarak sunulur.

 

Romalıların dünyayı fethetme hakkı, onların tanrılar/kader tarafından seçilmiş bir halk olmasına ve askeri disiplinlerine bağlanır.

Romalılar tarihsel bilince sahipken; Britanyalılar ve Almanlar kökenlerini ve dünyayı sorgulamayan, tarihsel bilinci eksik "barbarlar" olarak görülür.

 

Karşı anlatı

Kaledonya lideri Calgacus'un sözleri aracılığıyla Roma’nın yağmacılığı, soygunculuğu ve zorbalığı sertçe eleştirilir: "Soygunculuğa, kasaplığa ve yağmacılığa yalancı 'hükümet' adını veriyorlar; bir ıssızlık yaratıp adına barış diyorlar."

 

Romalıların Britanya'ya getirdiği hamamlar, ziyafetler ve toga gibi "uygarlık" öğelerinin aslında yerli halkı köleleştirme ve kendi öz kültürlerinden koparma aracı (asimilasyon) olduğu vurgulanır.

 

Sonuç: bölünmüş bir miras

Romalıların seçilmişliği, medeniyet/barbarlık ayrımı ve yerleşik olan-göçebe olan (Sarmatyalılar örneği) ayrımı; Aydınlanma ve sonraki dönemlerde Avrupa'daki ırkçı ideolojilere, Batı merkezciliğe ve Asya karşıtı oryantalist söylemlere zemin hazırlamıştır.

 

Onurlu sömürgeci

Destekçiler ve maceracılar

Andrew Fitzmaurice, erken modern dönem İngiliz sömürge destekçilerinin (maceracıların) yalnızca açgözlülük ve kâr hırsıyla hareket etmediğini savunur.

Onların, Cicero ve Tacitus gibi Romalı ahlakçılardan devralınan neo-Roma hümanist idealleri (kamu yararı, erdem, vita activa / aktif yaşam, onur ve şan) ile hareket ettiklerini ileri sürer.

 

Quentin Skinner ve Fitzmaurice’in yaklaşımı, sömürgeleştirenlerin yüksek ideallerine odaklanırken sömürgeleştirilenlerin (Kızılderililer ve Afrikalı köleler) yaşadığı yıkımı ve soykırımı göz ardı eden dar ve Avrupa-merkezci bir rasyonalizm sunmaktadır.

Thomas More’un Ütopya’sından ilham alan ideal devlet kurma arzusu, yerli halkların zararına işleyen yıkıcı bir güce dönüşmüştür.

 

Kurucu efsaneler

John Dee ve George Peckham gibi destekçiler, 1170 yılında Galli Prens Madoc’un Atlantik’i geçip koloni kurduğu, hatta Meksika yerlilerinin dilindeki bazı kelimelerin (örneğin penguen) Galce kökenli olduğu gibi fantezileri hukuki emsal olarak sunmuşlardır.

 

Virgil’in Aeneis destanında Truva’dan kaçan Aeneas’ın toprak işleyen, şehir kuran "uygar" kültür taşıyıcısı rolü, Avrupa sömürgeciliğinin ana şablonu olmuştur.

 

12. yüzyıl efsanelerinde Truvalı Brutus’un Britanya’ya gelip adadaki yerli devleri (örneğin Gogmagog) yenerek Londra’yı ("Yeni Truva") kurması, yerli halkların mülksüzleştirilmesini haklı çıkaran tarihsel bir kinaye olarak kullanılmıştır.

 

Uluslararası hukuk, erken modern İngiliz tarzı

Uluslararası hukuk, sömürgeciliği düzenlemek ve yerli mülksüzleştirmeyi yasallaştırmak için nasıl bir "repertuvar" olarak kullanıldı.

 

Salamanca Ekolü, din ve papalığın egemenlik iddiasını reddetmiş; ancak Roma doğal hukukuna dayanarak insanların her yerde seyahat etme, yerleşme, ticaret yapma ve maden çıkarma gibi "evrensel dostluk ve konukseverlik" hakları olduğunu savunmuştur.

 

John Donne’ın Çelişkili Mantığı (1622):

Eğer yerliler toprağı ekmiyorsa, o toprak işlenmemiştir (res nullius / hiç kimsenin malı) ve sömürgeciler tarafından alınabilir.

Eğer yerliler toprağı ekiyor ve bolluk üretiyorsa ama bunu sömürgecilerle paylaşmıyor/ticaret yapmıyorsa, uluslar hukukuna göre bu durumu düzeltmek için güç (şiddet) kullanmak meşrudur.

 

Yerli halklar kendi topraklarını korumak için barışçıl kılıklı sömürgecilere direndiğinde, sömürgeciler kendilerini "doğal hakları engellenmiş mağdurlar" olarak kurgulamış ve şiddeti "Adil Savaş" (Just War) kılıfı altında meşrulaştırmışlardır (Aeneas’ın Harpy’lere karşı kendini savunma iddiasında olduğu gibi).

 

Biyografi ve ahlak

Tarihçi Andrew Fitzmaurice'in neo-Roma hümanisti maceracılara duyduğu hayranlık, bu figürlerin gerçek eylemleriyle (korsanlık, katliam ve hatta yamyamlık) çelişmektedir.

Richard Hore (1536): Labrador'da mahsur kalan İngiliz mürettebatın açlıktan birbirini yemesi ve bir Fransız gemisini zorla ele geçirmesi, "onurlu sömürgecilik" söylemini sarsan ilk örneklerden biridir.

Sir Humphrey Gilbert: Londra'da hümanist bir akademi kurmak isteyen eğitimli bir beyefendi olmasına rağmen, İrlanda'da (Munster) kadın ve çocukları kapsayan katliamlar yapmış, psikolojik harp amacıyla "kesik kafalar koridoru" oluşturmuştur.

 

Sömürgeleştirme hakkı

Sömürgeciler, Kenan diyarının fethini ve Perizlilerin (Perizzites) yok edilmesini emreden Eski Ahit pasajlarını, Amerika'daki yerli halkları mülksüzleştirmek ve yok etmek için ilahi bir yetki olarak kullanmışlardır.

 

Orta Çağ ve Erken Modern dönem İngiliz kültüründe yerliler; yamyam, vahşi ve devasa yaratıklar (Gogmagog) olarak kurgulanmış, böylece fethe tabi tutulmaları "uygarlık ve dindarlık getirme" kılıfına sokulmuştur.

 

Shakespeare'in Fırtına’sında onurlu kolonizasyon

Prospero: Kendini adanın meşru sahibi ve uygarlık getiren hamisi olarak görür. Kendi mağduriyet geçmişini (Milano'dan sürülmesi) Caliban üzerindeki tahakkümünün gerekçesi yapar.

Caliban: Adanın asıl sahibi olduğunu belirterek dil, toprak ve özgürlük kaybına karşı direnir.

 

Çözüm

Eğer sömürgecilik ve imparatorluğun soykırıma yol açan sonuçları olmasaydı, erken modern dönem İngiliz uluslararası hukuk kavramlarına ve mitlerine Nietzsche ve Foucault'nun ruhuyla gülünebilirdi.

 

Holokost'un kökeni Aydınlanma mıydı?

Zygmunt Bauman'a göre Holokost, insanlığın bir anlık deliliği veya tarihin bir sapması ("kanserli bir büyüme") değildir. Aksine modernitenin ve Aydınlanma'nın getirdiği araçsal aklın, bürokratik verimliliğin ve toplum mühendisliğinin nihai ürünüdür. Aydınlanma'nın insanları soyut kategorilere ayırma, sınıflandırma, her şeyi rasyonelleştirme ve nesneleştirme takıntısı, insanları "kişiliksizleştirmiş" ve bürokratik bir endüstriyel katliamı mümkün kılmıştır.

 

Adorno ve Horkheimer

Aydınlanma, insanı doğanın ve cehaletin baskısından kurtarma vaadiyle yola çıkmış; ancak "araçsal akıl" dominant hale geldikçe kendi zıddına, yani barbarlığa ve totaliter bir tahakküme dönüşmüştür.

 

George L. Mosse

On sekizinci yüzyıl Aydınlanması "modern ırkçılığın beşiğidir". Aydınlanma'nın gözlem, ölçüm, antropoloji ve fizyonomi merakı; Antik Yunan güzellik ve orantı idealleriyle birleşmiş, bilim ile estetik iç içe geçerek insanları dış görünüşlerine göre "sınıflandıran" ırkçı yargıların temeli atılmıştır.

 

Robert Wokler

Wokler, Bauman ve Adorno'nun kötümserliğini reddeder. On sekizinci yüzyıl Aydınlanma projesinin özünde evrensel insan hakları, hoşgörü, bağnazlıkla mücadele ve uluslararası bir "insanlık partisi" kurma ideali olduğunu vurgular. Holokost'a yol açan şey Aydınlanma değil, onun ilkelerine ihanet eden şiddet yanlısı Fransız Devrimi ve modern ulus-devlet anlayışıdır. Hakları devlet otoritesine bağlayan ve "ötekileri" etnik/ulusal kategorilerle dışlayan totaliter yapı, ulus-devlet milliyetçiliğinin sonucudur.

 

Ernst Cassirer (Aydınlanma Felsefesi)

Cassirer, Alman ve Avrupa düşüncesinin özünün militarist veya ırkçı olmadığını; Leibniz, Lessing ve Goethe gibi isimlerle simgelenen hümanist, hoşgörülü, çoğulcu ve kozmopolit bir ruha sahip olduğunu savunur. Nazizm, bu ruhun gerçekleşmesi değil, tamamen yıkılmasıdır.

 

Spinoza

Jonathan Israel, Genevieve Lloyd ve Moira Gatens gibi araştırmacıların dikkat çektiği üzere Spinoza; zihnin her şeyi kontrol edebileceği kibirine karşı çıkmış, belirsizliğin ve bilginin sınırlarının değerini vurgulamıştır.

 

Spinoza'nın felsefesi (Monizm/Tekçilik), evreni tek bir maddeden (Tanrı veya Doğa) ibaret görür. Burada nihai bir amaç veya mutlak dayatma yoktur; bu da farklılıkların, çeşitliliğin, zihin-beden bütünlüğünün ve insani duygulanımların gelişmesine imkan tanır.

 

Radikal Aydınlanma; kadınların özgürleşmesini, ifade ve düşünce özgürlüğünü, anti-otoriter ve kozmopolit bir Kamusal Alanı savunmuştur.

 

Toland

Jan Assmann'ın belirttiği gibi Toland, Spinoza'nın "Deus sive Natura" (Tanrı doğadır, Doğa Tanrıdır) ilkesini benimseyerek panteizmin erken savunucularından biri olmuştur.

 

Toland, 1696'da yayımladığı Hıristiyanlık Gizemli Değil (Christianity Not Mysterious) eserinde Spinoza gibi mucizeleri ve dogmaları radikal bir adli/tarihsel metin eleştirisine tabi tutmuştur. Bu tutumu nedeniyle kitabı yakılmış, hakkında tutuklama kararı çıkarılmış ve doğduğu İrlanda'dan sürgün edilmiştir.

 

Toland, bağnaz kitlenin ve iktidar hırsındaki din adamlarının zulmünden korunmak için filozofların "ikili bir dil" kullanması gerektiğini savunur: Halk için dışsal/kamusal (egzoterik) tutum ve sadece yetkin azınlık için gizli/felsefi (ezoterik) hakikat. Toland bu uygulamayı Eski Mısır, Zerdüşt, Doğu felsefeleri ve Antik Yunan geleneklerine dayandırır.

 

Filosemitizm ve İslamofili

Spinoza'nın androzentrik (erkek merkezci) çizgisine karşılık Toland; kadın eğitimi, toplumsal eşitlik ve kadın düşünürlerin hakkını teslim etme konusunda tutkulu bir savunucudur. 5. yüzyılda bağnaz Piskopos Cyril ve fanatik Hıristiyan kalabalık tarafından vahşice katledilen İskenderiyeli Platoncu kadın filozof Hypatia üzerine yazdığı metin son derece radikaldir. Ayrıca Serena'ya Mektuplar (1704) eserinde de kadın-erkek eşitliğini savunmuştur.

 

Toland, Musa'yı "eşsiz bir yasa koyucu" olarak över. Toland, Nasıralı (1718) eserinde Ebionitler (Nasıralılar) üzerinden ilk dönem Hıristiyanlığının İsa'yı bir tanrı değil insan olarak gördüğünü, bu yapının Müslümanlar ve modern Üniteryenler/Sosinyenler tarafından sürdürüldüğünü ileri sürer. Toland'ın bu filosemitik ve İslamofilik (Filoislamik) yaklaşımı, Londra ve Amsterdam gibi metropollerde kiliselerin yanında cami ve sinagogların da bulunabileceği çok kültürlü/çok dinli bir Avrupa vizyonu sunar.

 

Hume, Lyotard, Deleuze

Hume, Dinin Doğal Tarihi (1757) eserinde tektanrıcılığın "kutsal şevk, mezhepçilik ve nefret" doğurduğunu öne sürer. Buna karşılık, insanlığın ilk doğal dini olan çoktanrıcılık (politeizm); katı dogmaları ve bağlayıcı kanonları olmadığı için daha esnek, kozmopolit, uyarlanabilir ve hoşgörülüdür.

 

Tektanrılı mutlak Tanrı karşısında insan kul/köle durumuna düşüp aşağılanırken; insana yakın pagan tanrılar karşısında insan, cesaret, özgürlük ve erdem duygularını geliştirme imkanı bulur.

 

Lyotard, Hume'un çoktanrıcılık vurgusunu postmoderniteler/paganizm kavrayışıyla birleştirir. Pagan anlatılarda mutlak, merkeze yerleşen bir üstdil veya sabit yargı kriteri yoktur. Öyküler sürekli yeniden yazılır, kurgulanır ve değişir. Tıpkı Amazon'daki Cashinahua yerlilerinde veya Yunan mitolojisinde olduğu gibi; tanrılar her şeyi bilen efendiler değil, ucu açık anlatıların parçalarıdır.

 

Deleuze, Hume'un ampirizmini bir "farklılık felsefesi" olarak okur. Ampirizm sadece duyumculuk değildir; öznenin kopuk ve farklı algılar silsilesi içinde kurduğu bir kurgu, hayal gücü ve inanç felsefesidir. Zihin, verilenden verilmeyene geçerek kurgular üretir. Bu yüzden felsefe, akıl ile hayal gücü arasındaki çelişkinin tam ortasında duran, kendi üzerine düşünen yaratıcı bir "hezeyan/fantezi" yapısına bürünür.

 

Çözüm

Aydınlanma'nın temellerinin çok az veya hiç şüphe bilmediğini tarihin aksiyomları olarak görüyoruz.

 

Sonuç: Şiddetin sonu olabilir mi?

Fetih, sömürgeleştirme ve imparatorluk inşası, tarih boyunca hegemonik güçler tarafından her zaman "medeniyet götürme, zayıfı koruma, hukuku yayma" gibi onurlu ve insancıl gerekçelerin arkasına gizlenmiştir.

 

Yirmi birinci yüzyıldaki bu aşırı yerleşimci/yok edici pratiğin en çarpıcı örneği İsrail Siyonizminin Filistinlilerin yaşam temellerini yok etme politikalarıdır.

 

Gandhi'nin düşündüğü şekliyle şiddetsizlik, sadece siyasi bir taktik veya strateji değil; ahlaki bir öz-yansıma, bir "ruh hali" ve canlanmadır. Bu anlayış; Hinduizm, Budizm, Jainizm, Hristiyanlık, İslam ve Yahudilik gibi farklı dinlerin kozmopolit ve çoğulcu bir sentezinden beslenir.

 

Şiddetsizlik fikri gökten zembille inmemiştir; Herodot ve Thukydides'in sömürgecilik eleştirilerinde, Yunan trajedilerinde, Cicero ve Tacitus'un karşı-anlatılarında ve antik Yahudilikteki (örneğin Josephus) barışçıl kanatta zaten mevcuttur. Lemkin'in Soykırım Sözleşmesi ve uluslararası hukuk da bu karşı-geleneklerden beslenmiştir.

 

Aydınlanma, içinde hem muazzam bir özgürleşme potansiyeli hem de sömürgeci/hiyerarşik barbarlık riskleri barındıran çelişkili bir süreçtir. Şiddet ve soykırım döngüsünden çıkışın yolu ise, tarihin araçsal ve yok edici diline karşı Gandhi'nin temsil ettiği, antik geleneklerden süzülen çoğulcu, kozmopolit ve radikal şiddetsizlik (ahimsa) bilincini canlı tutmaktır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder