John
Docker - Şiddetin Kökenleri -
Notlar
Din, Tarih ve Soykırım
The Origins of Violence_ Religion, History and Genocide, Pluto
Press, Londra, 2008
Önsöz
(Benedetto Croce) geçmişi araştırmanın temelinde bugünün
yaşamına duyulan ilgi yatar.
Şiddet dünyada her yerde mevcut
Kaygı ve mutsuzluk kişinin kalıcı yoldaşları olarak
kalmalı...
Şiddetin kökenlerini anlamak için primatolojiye, evrime,
avcı-toplayıcı toplumlara ve antik döneme kadar geriye gitmek gerekir.
Giriş
Kitabın odak noktası bireyler arası değil, gruplar arası
şiddettir.
Raphaël Lemkin ("soykırım" terimini türeten
kişi)
Lemkin'e göre soykırım ve sömürgecilik arasında ayrılmaz bir
bağ vardır.
Soykırımın iki aşaması vardır: birincisi, ezilen grubun
ulusal modelinin yok edilmesi; diğeri ise zalimin ulusal modelinin
dayatılmasıdır.
Şiddet anormal olmaktan çok, insan faaliyetinin kendine özgü
bir özelliğidir. İnsanlık tarihi şiddetin tarihidir.
Mikhail Bakhtin’in Menippea kavramı: felsefi fikirleri ve
hakikati fantastik/esnek durumlar içinde test eden bir türdür.
Temel Kavramlar
Soykırım: "gruplar arası şiddet teorisi; bu, bu
kitabın çerçeve hikayesidir."
Süpersesyonizm (Supersessionism): "Bazı
halkların, kendilerini tarihin gerçek mirasçıları olarak gören diğer halklar ve
gruplar tarafından silinebileceği, ortadan kaldırılabileceği veya yerlerine
başka halkların geçebileceği görüşüdür."
Mağduriyet: "Daha önceki esaret, zulüm ve
acının, diğer topraklarda veya adalarda daha sonra şiddeti, fetihleri ve
yıkımları meşrulaştırdığına dair... bir inanç ve anlatı."
Seçilmiş Kişiler: "Tanrı ya da tanrılar
tarafından kutsandığını iddia eden bir grup tarafından savunulan inanç."
Vaat Edilmiş Topraklar: "başka bir yerden
gelen... bir halkın, başka bir ülkede fetih ve kolonileştirme yoluyla nihai
sığınağı bulması için... bir baba tanrı tarafından ilahi bir şekilde yardım
edilmesi."
Kültür Getirenler: "Başka yerlerden sömürgeci ve
fatih olarak gelen, kendilerini üstün bilgi olarak gördükleri şeye sahip kültür
taşıyıcıları olarak görenleri ifade eder."
Onurlu Sömürgecilik: "Yüksek bir ahlaki bilince
sahip olan onurlu sömürgeciler aslında tarihteki masumiyetlerine dair
kendilerine güvence verirler."
Tarih boyunca uluslararası hukuk (doğal hukuk, uluslar
hukuku vb.) fetih, sömürgecilik ve soykırımı engellemek yerine çoğu zaman bunu
kolaylaştırmış ve meşrulaştırmıştır.
Thukydides'in Peloponnesos Savaşı Tarihi (özellikle Melos'un
Atina tarafından yok edildiği Melian Diyaloğu), demokrasilerin şiddet ve
soykırımdan muaf olduğu efsanesini çürütür. "Güçlü olan haklıdır"
(kudret doktrini) anlayışı emperyal demokrasilerin temel ilkesi haline gelir.
Eski Bir Uygulama Olarak Soykırım: Şempanzeler, İnsanlar, Tarım Toplumu
Jane Goodall, savaşın bireylerden ziyade gruplar arasındaki
çatışmayı içermesi nedeniyle soykırım yoluyla grup seçiminde belirleyici bir
rol oynadığını ifade eder.
Jared Diamond, soykırımın milyonlarca yıldır insanlığın ve
insanlık öncesi mirasın bir parçası olduğunu savunur.
Paola Cavalieri, Platon'un insanlarla hayvanların bir
zamanlar ortak bir yaşam sürüp felsefi konularda sohbet ettikleri yönündeki
aktarımına dikkat çeker.
Hugh Brody, avcı-toplayıcı yaşam biçimi ile tarım toplumu
arasındaki farkların insanlık tarihinin merkezinde yer aldığını belirtir.
Dan Stone, Holokost gibi kitle katliamlarının yalnızca
bürokratik bir soğukkanlılıkla işlendiği veya faillerin psikopat olduğu
yönündeki ayrımlara karşı çıkarak, faillerin tutku ve duygularıyla hareket
ettiklerini ve modern ile modern öncesi arasındaki çizginin sanıldığı kadar
keskin olmadığını vurgular.
Raphaël Lemkin
1944 tarihli Axis Rule in Occupied Europe eserinde Yunanca
genos (ırk/kabile) ve Latince -cide (öldürme) kelimelerini birleştirerek
"soykırım" terimini türetmiştir.
Lemkin'e göre soykırım bir grubun ulusal, kültürel, sosyal,
ekonomik, biyolojik ve dini varlık temellerini yok etmeyi amaçlayan koordineli
bir plandır.
Jane Goodall
1960 yılında Louis Leakey'in desteğiyle Tanzanya'nın Gombe
bölgesinde şempanze davranışlarını incelemeye başlamıştır.
Şempanzelerde bölgesellik sadece yaşam alanını korumakla
kalmaz; sınırları genişletmek, cinsel partner kazanmak ve komşu grupları
etkisiz hale getirmek işlevini görür.
Goodall, şempanzelerin kurbanlarını aciz bırakana kadar
saldırdıklarını ve net bir öldürme davranışı/niyeti sergilediklerini belirtir.
Jared Diamond
Avcı-toplayıcılar daha çeşitli beslenmiş, daha az çalışmış
(haftada ~12-19 saat) ve daha sağlıklı/uzun boylu olmuşlardır. Tarımla gelen
yüksek karbonhidratlı tek tip diyet (mısır, pirinç); diş çürüklerine,
bodurlaşmaya, kansızlığa ve yetersiz beslenmeye yol açmıştır.
Gıdanın depolanması; sınıf ayrımlarını, cinsel baskıyı ve
tam zamanlı "profesyonel katillerden oluşan orduları" doğurmuştur.
Galarrwuy Yunupingu
Aborijin lider Galarrwuy Yunupingu, sömürgecilerin yerlileri
"göçebe", kendilerini ise "yerleşimci" olarak
tanımlamasındaki tarihsel tutarsızlığı eleştirir.
Hugh Brody
Son 6000 yılda soykırımların ve kitle katliamlarının en
amansız motoru; amansızca yeni toprak isteyen tarım-kent toplumlarıdır.
Antik Yunan dünyasında soykırım ve soykırımın sorgulanması: Herodot ve
Thukydides
Antik dünyada kuşatılan bir kentin düşmesi durumunda
erkeklerin katledilmesi, kadın ve çocukların köleleştirilmesi ve kentin
kolonileştirilmesi "günün düzeni" (olağan uygulama) idi.
Tarih Yazımı
Herodotos ve Thukydides; Yunanları ve özellikle
"demokratik Atina"yı kendi eleştirilerinden muaf tutmamış, tarihi
etik bir sorgulama alanı olarak kurmuşlardır.
Söz konusu antik metinlerdeki "insanlığın genel
yasaları" vurgusu, modern uluslararası insani hukuka (örneğin Eski
Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi Yargıcı Shahabuddeen'in kararlarına)
kaynaklık etmiştir.
Herodotos
Perslerin Sakız, Midilli ve Bozcaada gibi İyon adalarında
halkı bir uçtan diğer uca el ele tutuşarak "avlaması" ve insanları
yurtlarından sürmesi, antik çağdaki erken etnik temizlik/insansızlaştırma
örneklerinden biridir.
Massaget Kraliçesi Tomyris’in, Pers Kralı Cyrus’un genişleme
hırsına karşı barış ve özgürlük vurgusu…
Etiyopya kralının, adil olmayan ve başkasının toprağına göz
diken Pers hakimiyetine karşı ahlaki direnişi….
Silah taşımayan, komşuları tarafından kutsal kabul edilen ve
sığınanları koruyan Argippililer topluluğu…
Thukydides
Atina’nın Pers tehdidini savuşturduktan sonra kendisinin
baskıcı bir imparatorluğa dönüşmesi…
Perikles, Atina’nın büyüklüğünü ve şanını savunurken
imparatorluğun bir "tiranlığa" dönüştüğünü ve tebaa halklar
tarafından nefret edildiğini kabul eder; ancak Atina’nın üstünlüğü için bunun
sürdürülmesi gerektiğini savunur.
Herrenvolk (Etnik) Demokrasi: Kendi vatandaşları
(Atinalı erkekler) için eşitlik ve özgürlük sunarken, dışarıdaki halkları
köleleştiren ve sömüren çifte standartlı demokrasi modeli.
Soykırım ve Milletlerin Onuru
Atina, demokratik ve özgürlükçü idealinden uzaklaşarak
baskıcı bir "tiran imparatorluğa" dönüşmüştür.
(M.Ö. 427) Demagog Cleon, isyan eden Midilli halkının
merhamet gösterilmeden tamamen katledilmesini savunur. İmparatorluk
çıkarlarının acıma duygusundan önce geldiğini belirtir. Atinalılar son anda
kararlarını değiştirip katliamı önleseler de adayı Atinalı yerleşimcilere
dağıtarak mülksüzleştirirler.
Güçlü olan yapabileceğini yapar, zayıf olan ise kabul etmesi
gerekeni kabul eder
(M.Ö. 416) Tarafsız kalmak isteyen Melos adasını işgal eden
Atinalılar, ahlak ve adaleti tamamen reddederler.
Meloslular teslim olmayınca, Atinalılar yetişkin erkekleri
katletmiş, kadın ve çocukları köle olarak satmış ve adaya 500 Atinalı koloni
yerleştirmiştir.
Atina Sicilya'yı İşgal Ediyor
Atina, kibri yüzünden Syracuse'a (Sicilya) saldırmış ancak
ağır bir hezimete uğramıştır.
Atina'ya Meydan Okuma
Atinalılar kendilerini; mitolojik kahramanları Theseus gibi
her zaman fedakar, zayıfları koruyan, tiranlığa karşı duran uygar bir güç
(Perikles'in Cenaze Konuşması'ndaki idealize edilmiş imaj) olarak görüyorlardı.
Thukydides’in tarihi, Atina'nın bu idealize edilmiş imajını
tamamen çürütür. Nitekim Atinalı olmayanlar gözünde Theseus bile Ariadne'yi
terk eden, sözünü tutmayarak babasının intiharına yol açan ve Helen'i kaçıran
karmaşık/olumsuz bir figürdür.
Thukydides, savaşın aşırı stresinin evrensel adalet
düşüncesini yıktığını ve tüm Yunan dünyasında karakter bozulmasına yol açtığını
vurgular.
Sonuç: Geleceğe Yönelik Konuşmak
Thukydides’in anti-emperyalist ve insan haklarını savunan
duruşu; 1948 BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, BM Soykırım Sözleşmesi ve
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM/ICC) Tüzüğü gibi modern uluslararası insancıl
hukuk metinlerinin antik çağdaki ilk habercisi ve temeli kabul edilir.
Antik Yunan trajedisinde soykırım, travma ve dünyanın altüst olması:
Aeschylus ve Euripides
Lemkin'in Analiz Yöntemi
1. Arka Plan (Tarihsel): Tarihsel süreç.
2. Soykırıma Yol Açan Koşullar: Fanatizm, irredentizm,
politik/sosyal kriz, ekonomik sömürü, sömürgeci genişleme/askeri fetih, mağdur
grubun erişilebilirliği, soykırımcı değerlerin gelişimi (yabancıyı küçümseme
vb.) ve mağdur grubu zayıflatan faktörler.
3. Soykırım Yöntem ve Teknikleri:
a) Fiziksel: Katliam, sakatlama, geçim kaynaklarından yoksun
bırakma (açlık, sürgün), kölelik.
b) Biyolojik: Ailelerin ayrılması, sterilizasyon, fetüsün
yok edilmesi.
c) Kültürel: Kültürel sembollerin yağmalanması/yıkılması,
liderlerin yok edilmesi, kültür merkezlerinin yıkılması, kültürel faaliyetlerin
yasaklanması, zorla din değiştirme, demoralizasyon.
4. Soykırımcılar (Sorumluluk): Niyet, motivasyon, suçluluk
duyguları, demoralizasyon, mağdur gruba tutum, grup içi muhalefet.
5. Propaganda: Suçun rasyonelleştirilmesi, hoşgörüsüzlüğe
başvurulması, gözdağı, yanlış beyan ve böl-yönet politikaları.
6. Mağdur Grubun Yanıtları:
a) Aktif: Teslim olma, kaçış (intihar, saklanma),
asimilasyon, kılık değiştirme, direnç, göç.
b) Pasif: Terör, soykırımcı suçları kavrama.
7. Dış Grupların Tepkileri: Muhalefet, bağışlama, iş birliği,
soykırım durumunu istismar etme (moral bozukluğu), korku.
8. Sonrası: Kültürel kayıplar, nüfus ve ekonomi
değişiklikleri, maddi/manevi bozulma, siyasi ve sosyal değişimler.
Aeschylus'un Agamemnon Oyununda Soykırım Bilinci
Truva Savaşı askeri fetih ve Priam'dan intikam alma amacı
taşır. Ancak sefer başlamadan önce Agamemnon, tanrıça Artemis'i yatıştırmak
adına kendi kızı Iphigenia'yı kurban eder.
Agamemnon, Truva'yı ve halkını yok etme niyetinden gurur
duyar; savaşı ve yıkımı tamamen haklı görür. Şehrin zenginliğinin yok
olmasından memnuniyet duyar.
Agamemnon, eşi Clytemnestra'nın gösterdiği hürmeti
Asyalı/İranlı bir yaltaklanma olarak değerlendirerek küçümser.
Truva Prensesi Cassandra köleleştirilir. Cinsel objeye (cariye)
dönüştürülerek ailesinden koparılır.
Cassandra, teslim olmaz ve ölüme yürümeyi seçer.
Agamemnon eve döndüğünde, kızının intikamını almak isteyen
karısı Clytemnestra tarafından öldürülür.
Clytemnestra bu eylemle adaletin sağlandığına ve intikam
döngüsünün biteceğine inansa da bu bir yanılsamadır.
Euripides'in Hecabe Oyununda Fail ve Mağdur Bilinci: Terör ve Travma
Kraliçe Hecabe ve Truvalı kadınlar, galip Yunan ordusu
(özellikle Odysseus) tarafından köleleştirilip yurtlarından edilerek sürgün
edilir.
Odysseus, Aşil'in hayaletini yatıştırmak için Hecabe'nin
kızı Polyxena'nın kurban edilmesini savunur. Hecabe'nin insani ve ahlaki
ricalarına karşı Odysseus son derece mekanik, duygusuz bir tutum sergiler.
Polyxena kölelik sefaleti yerine onurlu bir ölümü seçerek
kurban edilmeyi kabul eder.
Komşu Trakya Kralı Polymestor, dost görünmesine rağmen
Truva'nın yıkımını fırsat bilip altınlarını çalmak için Hecabe'nin oğlu
Polydorus'u öldürür ve cesedini denize atar.
Tüm çocuklarını ve krallığını kaybeden Hecabe, yaşadığı
derin travma sonrasında bir intikamcıya dönüşür. Agamemnon'un göz yummasıyla
Polymestor'u tuzağa düşürür, iki oğlunu öldürür ve Polymestor'un gözlerini kör
eder. Zulme uğrayan mağdurun zamanla cani bir zalime dönüşmesinin trajideki acı
örneğidir.
Hem Hecabe hem de Agamemnon kendi eylemleriyle adaletin
nihai olarak tecelli ettiğini sansalar da, şiddet ve intikam kehanetler
doğrultusunda yeni felaketleri beslemeye devam eder.
Andromache: Rahatsız Eden Yabancı Olarak Köle
Truvalı kadınlar, yurtlarından sürüldükten sonra kimlik,
statü, bedensel bütünlük ve kültür kaybı yaşarlar. Kendilerini "Hades'te
ölülerin hayatını yaşayan" veya bir tür "hiçlik dehşeti"
içindeki varlıklar olarak tanımlarlar.
Euripides’in Andromache oyununda Hektor'un dul eşi
Andromache, Yunanistan’da Neoptolemus'un cariyesi ve Hermione'nin kölesi
yapılır.
Spartalı Hermione ve babası Menelaus, Andromache’ye
saldırırken klasik bir Oryantalist nefret dili kullanırlar. "Siz Doğulular
hepiniz aynısınız; büyücü, ensest, çok eşli ve cani ahlakına sahipsiniz"
diyerek kendi zulümlerini meşrulaştırırlar.
Andromache, "Asyalı bir köle" olarak görülmesine
rağmen boyun eğmez. Belagati, içgörüsü ve adaleti savunmasıyla Hermione ve
Menelaus’un yüzeysel "Yunan özdenetim" iddiasını çökertir.
Savaş, soykırım, kadın ve çocuk acısı: Truva Kadınları
Yunanlılar, yüzlerce anne ve çocuğu birbirinden ayırarak
farklı efendilere dağıtır.
Odysseus’un kışkırtmasıyla Yunanlılar, Hektor’un küçük oğlu
Astyanax’ı surlardan aşağı atarak öldürme kararı alırlar (Böyle büyük bir
adamın oğlu yaşamamalı, ileride intikam alabilir).
Hecabe, torununun ölüm haberiyle akıl sağlığının sınırına
gelir; Cassandra deliliğe sürüklenir.
Odysseus, felaket getiren kararları soğukkanlılıkla alan bürokratik
bir zihniyet sergiler.
Sonuç
Truva'nın yok oluşu, tüm insanlığın mirasının daralmasıdır.
Savaş sırasında Hecabe ve Truvalı kadınlar tanrıların
kendilerini terk ettiğine inanır ("Neden tanrılara yakarayım ki? Çağrımızı
kimse duymadı").
Poseidon ve Athene, Yunanlıların zafer sarhoşluğu içinde
tapınakları kirletmesinden, kutsal alanlara ve mezarlara saygısızlık etmesinden
(soykırımcı gaddarlık) dehşete düşerler.
Athene ve Poseidon, Yunan filolarını deniz yolculuğunda
aralıksız fırtına ve kasırgalarla yok etmek üzere anlaşırlar. Nitekim Menelaus
Helen oyununda Mısır kıyılarına vurmuş, 7 yıl boyunca fırtınalarda perişan
olmuştur. Antik Yunan trajedisi, soykırımcı suçluların (Agamemnon, Menelaus,
Odysseus) ilahi güçlerce ağır bir yıkımla cezalandırıldığını gösterir.
Ütopya ve Distopya: Platon ve Cicero'nun Cumhuriyetleri
Atina kendisini adaletin, aydınlanmanın, zayıfları koruyan
merhametin ve özverili müdahalenin temsilcisi ("seçilmiş halk")
olarak konumlandırır (Perikles ve Theseus Mitosu).
Melos adasındaki katliam ve Truvalı kadınların
köleleştirilmesi gibi tarihsel ve trajik gerçekler, bu idealist imajı yıkar.
İmparatorluk kurmak; ahlaki bozulma, güvensizlik ve soykırımsal yıkım getirir.
Cicero, Cumhuriyet’in 3. Kitabında sarsıcı bir tespitte
bulunur: "Sizin avantajlarınız başkalarının dezavantajlarıdır... Bir
imparatorluk inşa etmek, diğer insanların topraklarına el koymayı içerir."
Platon
Platon’un metinlerinde iki farklı Sokrates
Sokrates'in diyalojik dönemi (Sempozyum): Gerçeğin
hazır olmadığı, kolektif arayışla doğduğu, övgü ile aşağılamanın iç içe geçtiği
çoksesli yapı. Sokrates burada ebe veya çöpçatan gibidir.
Sokrates'in otoriter dönemi (Cumhuriyet): Cumhuriyet’te
Sokrates mutlak otoritedir. Muhatapları pasiftir ve soru-cevap yapısı bir tür
"ilmihal" (kateşizm) düzeyine iner.
Platon’un sunduğu ütopya, 20. yüzyıl totaliter rejimlerini
önceden haber veren kontrol mekanizmaları barındırır:
Toplumu yöneten seçkin sınıf öjenik ilkelere göre
yetiştirilir.
Muhafızlar arasında özel aile ve özel mülkiyet yasaktır.
Eşler ve çocuklar ortaktır. Toplu çiftleşme festivalleri düzenlenir, çocuklar
ebeveynlerini tanımadan devlet kreşlerinde büyütülür.
"Kusurlu" veya aşağı görülen doğmuş çocukların
"sessizce ve gizlice yok edilecek olması", Platon'un ütopyasındaki
karanlık ve distopik boyutu açığa çıkarır.
Cumhuriyet’in son bölümünde anlatılan ölüp dirilen askerin
anlattıkları:
Agamemnon insanlıktan nefret ettiği için bir kartal, Orpheus
kadından doğmamak için bir kuğu, Odysseus ise tüm dünyevi hırslarından arındığı
için sıradan ve sakin bir insan hayatını tercih eder.
Cicero
Platon’un Cumhuriyet’inde Sokrates mutlak bir otoritedir ve
söylem monolojiktir. Cicero’nun Cumhuriyet’inde ise (MÖ 129'da geçer) Scipio
Aemilianus, Gaius Laelius ve Lucius Furius Philus gibi karakterler bağımsız
yazar-düşünürler olarak hareket ederler. Hiçbir karakter mutlak hakikati elinde
tutmaz
Scipio Aemilianus, Cicero tarafından idealize edilen
geleneksel Roma erdemlerinin temsilcisidir. Ancak tarihsel olarak Scipio (MÖ
146'da Kartaca'yı, MÖ 132'de Numantia'yı haritadan silen), “soykırımcı” ve imha
savaşçısıdır.
Scipio Roma’yı tarihin telosu olarak konumlandırır.
İmparatorluğun, Roma'nın, doğal hukukun erdemlerini tartışmak
Laelius Cumhuriyet’in 3. kitabında doğal hukukun evrensel,
ebedi ve değişmez olduğunu; Roma’nın imparatorluk ve savaşlarının bu adalet
(sadece savunma veya düşmanı cezalandırma amacıyla yapılan "haklı
savaş") ilkesine dayandığını iddia eder.
Philus, doğal hukuk kavramını çökertir: Adalet doğanın bir
parçası olsaydı her toplumda aynı olurdu. Ancak toplumların gelenekleri son
derece farklıdır. Mısır'da boğaya tapılır, Persler tapınakları yakar,
Galyalılar insan kurban eder, Romalılar ise Alplerin ötesindekilere zeytin
dikmeyi yasaklar.
"Romalılar başkalarının topraklarına el koyarak bir
dünya imparatorluğu edindiler... Eğer Romalılar adil davranıp başkalarının
mallarını iade etmeye karar verseydi, hemen kulübelerde yaşamaya
dönerlerdi."
Emperyalizm ilahi bir takdir değil, çıplak bir kişisel çıkar
ve mülksüzleştirme hareketidir.
"Scipio’nun Rüyası"
(Altıncı Kitap'ta yer alan rüya anlatısı)
Scipio rüyasında ölmüş dedesi Africanus ile göğe yükselir ve
evrenden yeryüzüne bakar. Roma İmparatorluğu’nun devasa ihtişamı, evrenin
sonsuzluğunda "yüzeyde bir noktadan başka bir şey değildir".
Mağduriyet ve soykırım: İncil'in Çıkışı, Virgil'in Aeneid'i
Raphaël Lemkin’in belirttiği üzere, geçmişte zulme
uğrayanların zalime dönüşmesi, soykırım tarihinin tekrar eden bir özelliğidir.
İsrailliler ve Truvalılar, anlatının başında zulmün
kurbanları iken, anlatının sonunda fatih ve yok edici konumuna geçerler.
Mağduriyet ve soykırıma yönelik şiddet: Exodus ve Aeneid
Edward Said, Exodus hikayesinin kurtuluş vaadinin, bir
başkası (Kenanlılar) için yok oluş anlamına geldiğini vurgular. Bu anlatı,
Siyonizm'den New England'daki Püritenlere kadar birçok sömürgeci projeye
"kutsal bir meşruiyet" sağlamıştır.
Çıkış (ve Joshua ve Hakimler)
İsrailoğulları sürgünden kaçarken, kaçtıkları Mısır
imparatorluğunun hiyerarşik ve otoriter yapısını vaat edilmiş topraklarda
yeniden kurmuşlardır.
Robert P. Carroll’ın belirttiği gibi, İncil'deki Tanrı
figürü bazen keyfi, vahşi, peygamberleri bile aldatabilen ve kendi halkı
(İsrailoğulları) için diğer halkların toptan imhasını emreden bir karakterdir.
Spinoza, Musa'nın yasalarının bir özgürleşme değil, halkı
"çocuklaştırarak" mutlak itaate zorlayan bir tür "ikinci
esaret" yarattığını savunur.
Joshua kitabındaki anlatılar, "nefes alan herkesi
kılıçtan geçirme" emriyle, bir toplumun tamamen yok edilip yerine
başkasının ikame edildiği bir işgal stratejisini meşrulaştırır.
Dini anlatıların sunduğu "mağduriyetin şiddeti
meşrulaştırması" formülü, bugün hala Filistin-İsrail çatışması gibi modern
yerleşimci-sömürgecilik durumlarını anlamak ve eleştirmek için temel bir
araçtır.
Bir halkın tarihini silip üzerine başkasınınkini yazma
mantığı, Tesniye 12:2–3’teki "Kenan'daki yerel tanrıların, isimlerin ve
ibadet yerlerinin tamamen yok edilmesi" emriyle meşrulaştırılmaya
çalışılır.
Aeneis
Truvalı Aeneas ve halkı, sıradan göçebeler değil; yerleşik
toplumları istila edip ele geçiren sahiplenici göçebelerdir.
Mısır’daki kölelikten çıkıp Kenan’ı fetheden İsrailoğulları
gibi, Truvalılar da yanan kentlerinden kaçan "kurbanlar" iken,
İtalya’yı (Latinler, Etrüskler, Rutulileri) fetheden
"faillere/fatihlere" dönüşürler.
Truvalılar kendilerini uygarlık taşıyıcısı görürken, aslında
hali hazırda kentleşmiş ve tarımla uğraşan İtalyan halklarını uygarlaştırma
vaadiyle "öldürüyorlar".
Walter Benjamin’in dediği gibi: "Her uygarlık belgesi,
aynı zamanda bir barbarlık belgesidir."
Anlatı ve karşı anlatı: fethin, sömürgeleştirmenin, imparatorluğun
maliyetleri
Hem Aeneis’teki Jüpiter hem de Kitab-ı Mukaddes’teki Yahweh,
kralları/liderleri mutlak bir "doğrusal kader" (teleoloji)
doğrultusunda yönlendiren yüce tanrılardır.
Her iki metin: Kendini kurbanlıktan çıkarıp "kültür
getiren üstün güç" ilan eder.
Yerli halk yok edilir, asimile edilir veya hafızası silinir.
Liderler (Aeneas, Musa) tanrısal buyruklara uyarken kendi
içsel etik özerkliklerini kaybederler.
Kadınlar ve erkekler
Aeneis’in ana eril anlatısında kadınlar (Creusa, Dido,
Iris'in kışkırttığı Truvalı kadınlar); ilahi kadere, imparatorluk kurma
misyonuna ve savaşa engel oluşturan, "irrasyonel deliliğe" kapılan ya
da feda edilen figürlerdir. Aeneas imparatorluk kurmak için kadınları geride
bırakmak zorundadır.
Kadınlar (Dido, Celaeno, Juno, Exodus'taki Zipporah); baba
tanrıların ve dindar/itaatkar erkeklerin (Aeneas, Musa) körü körüne uyduğu
yıkıcı ilahi buyruklara direnen, bağımsız ve ahlaki güce sahip aktörlerdir.
Lavinia, Roma'yı kurma sürecinde hiçbir iradesi olmayan,
sevgisiz bir evliliğe zorlanan yavan bir nesne/araçken; Dido güçlü, tutkulu ve
eril fetihçiliğe meydan okuyan bağımsız bir kadındır.
Oryantalizm ve Avrupa kimliği
Aeneas ve Truvalılar Batı'ya (İtalya) geldiklerinde,
giysileri (süslü pelerinler, safran rengi kumaşlar) ve üslupları nedeniyle
Doğu/Frigya kökenli, kadınsı (effeminate) olarak aşağılanırlar.
Juno, Jüpiter’den Truvalıların kazandıktan sonra Latinleri
Doğu kültürüne dönüştürmemesini; aksine Truvalıların Doğu kimliğini bırakıp
"erkeksi Latin/Avrupa" kimliğine bürünmesini ister.
Truvalıların Latinus’a gidişi modern sömürgeciliğin
prototipidir: Bir yandan "Biz sadece kumsalda sığınacak küçük bir toprak
parçası isteyen zavallı evsizleriz" diyerek insani/doğal hukuk dili
kullanırlar; diğer yandan Aeneas'ın kılıcını, askeri gücünü ve ilahi kaderin
kaçınılmazlığını ima ederek tehdit savururlar.
Çözüm
Ne Aeneas ne de Musa ilahi emirlerin yarattığı katliamları
ve adaletsizliği sorgular.
Truvalılar Yunanların yıkımına uğramış kurbanlarken,
İtalya'ya geldiklerinde yerli halkı yok eden/haraca bağlayan "yeni
Yunanlar" (Agamemnon, Ulysses) haline gelirler.
Yerleşimci fatihler kendilerini her zaman haklı görürken;
yerlilerin çığlığı, kadınların bağımsız direnci ve Doğu'yla olan diyaloğun
zenginliği Batı imparatorluk aygıtı tarafından yok edilmiştir.
Britanya'daki Romalı yerleşimci emperyalizmi: Tacitus'un Agricola ve
Germania'sındaki anlatı ve karşı anlatı
Agricola ve Germania; biyografi, övgü (methiye), etnografya,
askeri tarih ve aile tarihi gibi farklı türler arasında geçiş yapar. Bu
metinler Menippea tarzının etkisiyle net ve düzgün bir biçimde tamamlanmamış,
metinsel gerilimleri çözümsüz bırakan bir yapı sergiler.
Olumlu anlatı
Tacitus'un kayınpederi ve Britanya valisi olan Agricola;
felsefeyle ilgilenen, askeri disipline sahip, bilge ve onurlu bir
sömürgeci/imparatorluk kurucusu olarak sunulur.
Romalıların dünyayı fethetme hakkı, onların tanrılar/kader
tarafından seçilmiş bir halk olmasına ve askeri disiplinlerine bağlanır.
Romalılar tarihsel bilince sahipken; Britanyalılar ve
Almanlar kökenlerini ve dünyayı sorgulamayan, tarihsel bilinci eksik
"barbarlar" olarak görülür.
Karşı anlatı
Kaledonya lideri Calgacus'un sözleri aracılığıyla Roma’nın
yağmacılığı, soygunculuğu ve zorbalığı sertçe eleştirilir: "Soygunculuğa,
kasaplığa ve yağmacılığa yalancı 'hükümet' adını veriyorlar; bir ıssızlık
yaratıp adına barış diyorlar."
Romalıların Britanya'ya getirdiği hamamlar, ziyafetler ve
toga gibi "uygarlık" öğelerinin aslında yerli halkı köleleştirme ve
kendi öz kültürlerinden koparma aracı (asimilasyon) olduğu vurgulanır.
Sonuç: bölünmüş bir miras
Romalıların seçilmişliği, medeniyet/barbarlık ayrımı ve
yerleşik olan-göçebe olan (Sarmatyalılar örneği) ayrımı; Aydınlanma ve sonraki
dönemlerde Avrupa'daki ırkçı ideolojilere, Batı merkezciliğe ve Asya karşıtı
oryantalist söylemlere zemin hazırlamıştır.
Onurlu sömürgeci
Destekçiler ve maceracılar
Andrew Fitzmaurice, erken modern dönem İngiliz sömürge
destekçilerinin (maceracıların) yalnızca açgözlülük ve kâr hırsıyla hareket
etmediğini savunur.
Onların, Cicero ve Tacitus gibi Romalı ahlakçılardan
devralınan neo-Roma hümanist idealleri (kamu yararı, erdem, vita activa / aktif
yaşam, onur ve şan) ile hareket ettiklerini ileri sürer.
Quentin Skinner ve Fitzmaurice’in yaklaşımı,
sömürgeleştirenlerin yüksek ideallerine odaklanırken sömürgeleştirilenlerin
(Kızılderililer ve Afrikalı köleler) yaşadığı yıkımı ve soykırımı göz ardı eden
dar ve Avrupa-merkezci bir rasyonalizm sunmaktadır.
Thomas More’un Ütopya’sından ilham alan ideal devlet kurma
arzusu, yerli halkların zararına işleyen yıkıcı bir güce dönüşmüştür.
Kurucu efsaneler
John Dee ve George Peckham gibi destekçiler, 1170 yılında
Galli Prens Madoc’un Atlantik’i geçip koloni kurduğu, hatta Meksika
yerlilerinin dilindeki bazı kelimelerin (örneğin penguen) Galce kökenli olduğu
gibi fantezileri hukuki emsal olarak sunmuşlardır.
Virgil’in Aeneis destanında Truva’dan kaçan Aeneas’ın toprak
işleyen, şehir kuran "uygar" kültür taşıyıcısı rolü, Avrupa
sömürgeciliğinin ana şablonu olmuştur.
12. yüzyıl efsanelerinde Truvalı Brutus’un Britanya’ya gelip
adadaki yerli devleri (örneğin Gogmagog) yenerek Londra’yı ("Yeni
Truva") kurması, yerli halkların mülksüzleştirilmesini haklı çıkaran
tarihsel bir kinaye olarak kullanılmıştır.
Uluslararası hukuk, erken modern İngiliz tarzı
Uluslararası hukuk, sömürgeciliği düzenlemek ve yerli
mülksüzleştirmeyi yasallaştırmak için nasıl bir "repertuvar" olarak
kullanıldı.
Salamanca Ekolü, din ve papalığın egemenlik iddiasını
reddetmiş; ancak Roma doğal hukukuna dayanarak insanların her yerde seyahat
etme, yerleşme, ticaret yapma ve maden çıkarma gibi "evrensel dostluk ve
konukseverlik" hakları olduğunu savunmuştur.
John Donne’ın Çelişkili Mantığı (1622):
Eğer yerliler toprağı ekmiyorsa, o toprak işlenmemiştir (res
nullius / hiç kimsenin malı) ve sömürgeciler tarafından alınabilir.
Eğer yerliler toprağı ekiyor ve bolluk üretiyorsa ama bunu
sömürgecilerle paylaşmıyor/ticaret yapmıyorsa, uluslar hukukuna göre bu durumu
düzeltmek için güç (şiddet) kullanmak meşrudur.
Yerli halklar kendi topraklarını korumak için barışçıl
kılıklı sömürgecilere direndiğinde, sömürgeciler kendilerini "doğal
hakları engellenmiş mağdurlar" olarak kurgulamış ve şiddeti "Adil
Savaş" (Just War) kılıfı altında meşrulaştırmışlardır (Aeneas’ın
Harpy’lere karşı kendini savunma iddiasında olduğu gibi).
Biyografi ve ahlak
Tarihçi Andrew Fitzmaurice'in neo-Roma hümanisti
maceracılara duyduğu hayranlık, bu figürlerin gerçek eylemleriyle (korsanlık,
katliam ve hatta yamyamlık) çelişmektedir.
Richard Hore (1536): Labrador'da mahsur kalan İngiliz
mürettebatın açlıktan birbirini yemesi ve bir Fransız gemisini zorla ele
geçirmesi, "onurlu sömürgecilik" söylemini sarsan ilk örneklerden
biridir.
Sir Humphrey Gilbert: Londra'da hümanist bir akademi kurmak
isteyen eğitimli bir beyefendi olmasına rağmen, İrlanda'da (Munster) kadın ve
çocukları kapsayan katliamlar yapmış, psikolojik harp amacıyla "kesik
kafalar koridoru" oluşturmuştur.
Sömürgeleştirme hakkı
Sömürgeciler, Kenan diyarının fethini ve Perizlilerin
(Perizzites) yok edilmesini emreden Eski Ahit pasajlarını, Amerika'daki yerli
halkları mülksüzleştirmek ve yok etmek için ilahi bir yetki olarak
kullanmışlardır.
Orta Çağ ve Erken Modern dönem İngiliz kültüründe yerliler;
yamyam, vahşi ve devasa yaratıklar (Gogmagog) olarak kurgulanmış, böylece fethe
tabi tutulmaları "uygarlık ve dindarlık getirme" kılıfına
sokulmuştur.
Shakespeare'in Fırtına’sında onurlu kolonizasyon
Prospero: Kendini adanın meşru sahibi ve uygarlık getiren
hamisi olarak görür. Kendi mağduriyet geçmişini (Milano'dan sürülmesi) Caliban
üzerindeki tahakkümünün gerekçesi yapar.
Caliban: Adanın asıl sahibi olduğunu belirterek dil, toprak
ve özgürlük kaybına karşı direnir.
Çözüm
Eğer sömürgecilik ve imparatorluğun soykırıma yol açan
sonuçları olmasaydı, erken modern dönem İngiliz uluslararası hukuk kavramlarına
ve mitlerine Nietzsche ve Foucault'nun ruhuyla gülünebilirdi.
Holokost'un kökeni Aydınlanma mıydı?
Zygmunt Bauman'a göre Holokost, insanlığın bir anlık
deliliği veya tarihin bir sapması ("kanserli bir büyüme") değildir.
Aksine modernitenin ve Aydınlanma'nın getirdiği araçsal aklın, bürokratik
verimliliğin ve toplum mühendisliğinin nihai ürünüdür. Aydınlanma'nın insanları
soyut kategorilere ayırma, sınıflandırma, her şeyi rasyonelleştirme ve
nesneleştirme takıntısı, insanları "kişiliksizleştirmiş" ve
bürokratik bir endüstriyel katliamı mümkün kılmıştır.
Adorno ve Horkheimer
Aydınlanma, insanı doğanın ve cehaletin baskısından kurtarma
vaadiyle yola çıkmış; ancak "araçsal akıl" dominant hale geldikçe
kendi zıddına, yani barbarlığa ve totaliter bir tahakküme dönüşmüştür.
George L. Mosse
On sekizinci yüzyıl Aydınlanması "modern ırkçılığın
beşiğidir". Aydınlanma'nın gözlem, ölçüm, antropoloji ve fizyonomi merakı;
Antik Yunan güzellik ve orantı idealleriyle birleşmiş, bilim ile estetik iç içe
geçerek insanları dış görünüşlerine göre "sınıflandıran" ırkçı
yargıların temeli atılmıştır.
Robert Wokler
Wokler, Bauman ve Adorno'nun kötümserliğini reddeder. On
sekizinci yüzyıl Aydınlanma projesinin özünde evrensel insan hakları, hoşgörü,
bağnazlıkla mücadele ve uluslararası bir "insanlık partisi" kurma
ideali olduğunu vurgular. Holokost'a yol açan şey Aydınlanma değil, onun
ilkelerine ihanet eden şiddet yanlısı Fransız Devrimi ve modern ulus-devlet
anlayışıdır. Hakları devlet otoritesine bağlayan ve "ötekileri"
etnik/ulusal kategorilerle dışlayan totaliter yapı, ulus-devlet milliyetçiliğinin
sonucudur.
Ernst Cassirer (Aydınlanma Felsefesi)
Cassirer, Alman ve Avrupa düşüncesinin özünün militarist
veya ırkçı olmadığını; Leibniz, Lessing ve Goethe gibi isimlerle simgelenen
hümanist, hoşgörülü, çoğulcu ve kozmopolit bir ruha sahip olduğunu savunur.
Nazizm, bu ruhun gerçekleşmesi değil, tamamen yıkılmasıdır.
Spinoza
Jonathan Israel, Genevieve Lloyd ve Moira Gatens gibi
araştırmacıların dikkat çektiği üzere Spinoza; zihnin her şeyi kontrol
edebileceği kibirine karşı çıkmış, belirsizliğin ve bilginin sınırlarının
değerini vurgulamıştır.
Spinoza'nın felsefesi (Monizm/Tekçilik), evreni tek bir
maddeden (Tanrı veya Doğa) ibaret görür. Burada nihai bir amaç veya mutlak
dayatma yoktur; bu da farklılıkların, çeşitliliğin, zihin-beden bütünlüğünün ve
insani duygulanımların gelişmesine imkan tanır.
Radikal Aydınlanma; kadınların özgürleşmesini, ifade ve
düşünce özgürlüğünü, anti-otoriter ve kozmopolit bir Kamusal Alanı savunmuştur.
Toland
Jan Assmann'ın belirttiği gibi Toland, Spinoza'nın
"Deus sive Natura" (Tanrı doğadır, Doğa Tanrıdır) ilkesini
benimseyerek panteizmin erken savunucularından biri olmuştur.
Toland, 1696'da yayımladığı Hıristiyanlık Gizemli Değil
(Christianity Not Mysterious) eserinde Spinoza gibi mucizeleri ve dogmaları
radikal bir adli/tarihsel metin eleştirisine tabi tutmuştur. Bu tutumu
nedeniyle kitabı yakılmış, hakkında tutuklama kararı çıkarılmış ve doğduğu
İrlanda'dan sürgün edilmiştir.
Toland, bağnaz kitlenin ve iktidar hırsındaki din
adamlarının zulmünden korunmak için filozofların "ikili bir dil"
kullanması gerektiğini savunur: Halk için dışsal/kamusal (egzoterik) tutum ve
sadece yetkin azınlık için gizli/felsefi (ezoterik) hakikat. Toland bu
uygulamayı Eski Mısır, Zerdüşt, Doğu felsefeleri ve Antik Yunan geleneklerine
dayandırır.
Filosemitizm ve İslamofili
Spinoza'nın androzentrik (erkek merkezci) çizgisine karşılık
Toland; kadın eğitimi, toplumsal eşitlik ve kadın düşünürlerin hakkını teslim
etme konusunda tutkulu bir savunucudur. 5. yüzyılda bağnaz Piskopos Cyril ve
fanatik Hıristiyan kalabalık tarafından vahşice katledilen İskenderiyeli
Platoncu kadın filozof Hypatia üzerine yazdığı metin son derece radikaldir.
Ayrıca Serena'ya Mektuplar (1704) eserinde de kadın-erkek eşitliğini
savunmuştur.
Toland, Musa'yı "eşsiz bir yasa koyucu" olarak
över. Toland, Nasıralı (1718) eserinde Ebionitler (Nasıralılar) üzerinden ilk
dönem Hıristiyanlığının İsa'yı bir tanrı değil insan olarak gördüğünü, bu
yapının Müslümanlar ve modern Üniteryenler/Sosinyenler tarafından
sürdürüldüğünü ileri sürer. Toland'ın bu filosemitik ve İslamofilik
(Filoislamik) yaklaşımı, Londra ve Amsterdam gibi metropollerde kiliselerin
yanında cami ve sinagogların da bulunabileceği çok kültürlü/çok dinli bir
Avrupa vizyonu sunar.
Hume, Lyotard, Deleuze
Hume, Dinin Doğal Tarihi (1757) eserinde tektanrıcılığın
"kutsal şevk, mezhepçilik ve nefret" doğurduğunu öne sürer. Buna
karşılık, insanlığın ilk doğal dini olan çoktanrıcılık (politeizm); katı
dogmaları ve bağlayıcı kanonları olmadığı için daha esnek, kozmopolit,
uyarlanabilir ve hoşgörülüdür.
Tektanrılı mutlak Tanrı karşısında insan kul/köle durumuna
düşüp aşağılanırken; insana yakın pagan tanrılar karşısında insan, cesaret,
özgürlük ve erdem duygularını geliştirme imkanı bulur.
Lyotard, Hume'un çoktanrıcılık vurgusunu
postmoderniteler/paganizm kavrayışıyla birleştirir. Pagan anlatılarda mutlak,
merkeze yerleşen bir üstdil veya sabit yargı kriteri yoktur. Öyküler sürekli
yeniden yazılır, kurgulanır ve değişir. Tıpkı Amazon'daki Cashinahua
yerlilerinde veya Yunan mitolojisinde olduğu gibi; tanrılar her şeyi bilen
efendiler değil, ucu açık anlatıların parçalarıdır.
Deleuze, Hume'un ampirizmini bir "farklılık
felsefesi" olarak okur. Ampirizm sadece duyumculuk değildir; öznenin kopuk
ve farklı algılar silsilesi içinde kurduğu bir kurgu, hayal gücü ve inanç
felsefesidir. Zihin, verilenden verilmeyene geçerek kurgular üretir. Bu yüzden
felsefe, akıl ile hayal gücü arasındaki çelişkinin tam ortasında duran, kendi
üzerine düşünen yaratıcı bir "hezeyan/fantezi" yapısına bürünür.
Çözüm
Aydınlanma'nın temellerinin çok az veya hiç şüphe
bilmediğini tarihin aksiyomları olarak görüyoruz.
Sonuç: Şiddetin sonu olabilir mi?
Fetih, sömürgeleştirme ve imparatorluk inşası, tarih boyunca
hegemonik güçler tarafından her zaman "medeniyet götürme, zayıfı koruma,
hukuku yayma" gibi onurlu ve insancıl gerekçelerin arkasına gizlenmiştir.
Yirmi birinci yüzyıldaki bu aşırı yerleşimci/yok edici
pratiğin en çarpıcı örneği İsrail Siyonizminin Filistinlilerin yaşam
temellerini yok etme politikalarıdır.
Gandhi'nin düşündüğü şekliyle şiddetsizlik, sadece siyasi
bir taktik veya strateji değil; ahlaki bir öz-yansıma, bir "ruh hali"
ve canlanmadır. Bu anlayış; Hinduizm, Budizm, Jainizm, Hristiyanlık, İslam ve
Yahudilik gibi farklı dinlerin kozmopolit ve çoğulcu bir sentezinden beslenir.
Şiddetsizlik fikri gökten zembille inmemiştir; Herodot ve
Thukydides'in sömürgecilik eleştirilerinde, Yunan trajedilerinde, Cicero ve
Tacitus'un karşı-anlatılarında ve antik Yahudilikteki (örneğin Josephus)
barışçıl kanatta zaten mevcuttur. Lemkin'in Soykırım Sözleşmesi ve uluslararası
hukuk da bu karşı-geleneklerden beslenmiştir.
Aydınlanma, içinde hem muazzam bir özgürleşme potansiyeli
hem de sömürgeci/hiyerarşik barbarlık riskleri barındıran çelişkili bir
süreçtir. Şiddet ve soykırım döngüsünden çıkışın yolu ise, tarihin araçsal ve
yok edici diline karşı Gandhi'nin temsil ettiği, antik geleneklerden süzülen
çoğulcu, kozmopolit ve radikal şiddetsizlik (ahimsa) bilincini canlı tutmaktır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder