3 Haziran 2026 Çarşamba

Sighard Neckel, Michael Schwab-Trapp - Şiddet Düzenleri - Notlar

Sighard Neckel, Michael Schwab-Trapp - Şiddet Düzenleri - Notlar

Şiddet Düzenleri: Şiddet ve Savaşın Siyasal Sosyolojisine Katkılar

Ordnungen der Gewalt, Beiträge zu einer politischen Soziologie der Gewalt und des Krieges, Springer Fachmedien Wiesbaden, Wiesbaden, 1999

 


Bu kitap Haziran 1998'de Alman Sosyoloji Derneği'nin "Siyaset Sosyolojisi" bölümü tarafından Siegen Üniversitesi'nde düzenlenen "Savaş ve Şiddet" konulu konferansın belgelerinden oluşuyor.

Kitaptaki makaleler şiddet ve savaş sosyolojisine ampirik, teorik ve tarihsel açılardan yaklaşmaktadır.

 

Şiddet - Eylem - Kültür

Ronald Hitzler – Bir Etkinlik Olarak Şiddet

Eylem tipolojisi açısından terimlerin açıklığa kavuşturulması için öneriler

 

Sosyolojide şiddet üzerine asgari bir tanım uzlaşısı bile yoktur.

Bunun ana nedeni, Faillerin eylemleri ile Mağdur/İzleyicilerin deneyimleri arasındaki analitik farkın gözden kaçırılmasıdır. Sosyoloji genel olarak failin niyetinden ziyade mağdurun acısına veya toplumun reaksiyonuna odaklanmış, bu da analitik netliği bozmuştur.

 

Şiddet olgusunu tam olarak kavrayabilmek için iki ayrı perspektifin birbirine indirgenemez olduğunu kabul etmek gerekir.

Fail Perspektifi

Mağdur / İzleyici Perspektifi

 

Bir fail kasıtlı olarak şiddet uygulayabilir ancak mağdur bunu "şiddet" olarak algılamayabilir.

Bir kişi bir olayı "şiddet" olarak deneyimleyebilir/etiketleyebilir ancak ortada kasıtlı olarak şiddet uygulayan bir fail olmayabilir.

 

Alfred Schütz'ün eylem kuramına göre, şiddet uygulayan fail -sadece zevk almak veya alışkanlıktan yapıyor olsa bile- eylemine öznel bir anlam atfeder.

 

Hannah Arendt'in belirttiği gibi şiddet bir "amaç-araç" ilişkisidir. Ancak gözlemci (izleyici), failin eylemindeki anlamı kavrayamadığında şiddeti "anlamsız, kör bir eylem" olarak etiketler.

 

Şiddetin Eylem-Teorik Tipolojisi

1.     Eyleme dönüşmeyen düşünsel şiddet

2.     Sosyal olmayan şiddet (kendine zarar verme)

3.     Sosyal eylem olarak şiddet: Baskı araçlarının başka insanlara yöneltilmesi.

Tek taraflı - Doğrudan: Bağlı birini kırbaçlamak.

Tek taraflı - Dolaylı: Birine bombalı mektup göndermek.

Karşılıklı - Doğrudan: Yumruk yumruğa kavga etmek.

Karşılıklı - Dolaylı: İki tarafın birbiriyle ilgili rehineler alması.

4.     Proto-Politik Eylem Olarak Şiddet: İkinci bir kişinin rızasını almak veya zorlamak suretiyle, üçüncü bir kişinin davranışını baskı araçlarıyla değiştirmeyi/yönlendirmeyi amaçlamak.

 

5.     Politik Eylem Olarak Şiddet: Bu tür baskı ve zorlama araçlarını kullanarak toplumsal yaşamda kalıcı, bağlayıcı bir düzen kurmayı amaçlamak (Tahakküm / Gewaltherrschaft).

 

Sosyolojik bir analize başlamadan önce kendimize ilk sormamız gereken soru şudur: "Şu an kimin perspektifinden konuşuyoruz?"

Eğer failin bakış açısından bakıyorsak bir Eylem Teorisi (kasıt, amaç, araç kullanımı); eğer mağdurun veya izleyicinin bakış açısından bakıyorsak bir Tanımlama/Etiketleme Teorisi (deneyim, algı, anlam atfetme) yürütmeliyiz. Bu iki düzlemi birbirine karıştırmak, sosyolojideki şiddet tartışmalarını çıkmaza sokan temel etkendir.

 

Alexander Milanes - Kendini Savunma

Yasallaştırılmış şiddetin stratejik operasyonelleştirilmesi üzerine

İlettiğiniz metin, Alman Ceza Kanunu’nun (StGB) meşru müdafaayı düzenleyen 32. Maddesi (§ 32) ekseninde; meşru müdafaanın hukuk sosyolojisi, siyaset felsefesi ve eylem teorisi (action theory) açısından detaylı bir akademik/sosyolojik analizi…

 

Saldırıya uğrayan kişi yalnızca kendi kişisel haklarını korumaz; hukuka aykırı saldırıya direnerek genel hukuk düzeninin sürdürülmesine de hizmet eder ("Hakkın adaletsizliğe geri çekilmek zorunda olmaması" ilkesi).

 

John Locke: Saldırgan sadece bireye saldırmaz; akıl ve eşitlik kurallarının dışına çıkarak tüm toplumsal yaşamın temellerine ve insanlığa savaş açmış sayılır. Bu nedenle herkes ona karşı meşru müdafaa hakkına sahiptir.

 

Thomas Hobbes: "Doğa durumu"ndan "Devlet durumu"na geçilirken bireyler haklarını egemene (devlete) devrederler. Ancak Hobbes'a göre hiç kimse canını veya beden bütünlüğünü koruma hakkını sözleşmeyle devredemez. Devlet yardımı o anda mevcut değilse, bireyin kendini koruma hakkı kendiliğinden geri gelir.

 

Çatışma sonrasında "kurban durumuna düşmekten kurtulan" birey, bu kez hukuk önünde "fail" durumuna düşme tehlikesiyle karşılaşır. Mahkeme süreci, olayın kendisinden ziyade, olayın hukuki bir dille yeniden anlatılması ve stratejik olarak kurgulanması (usule ilişkin stratejiler) haline gelir.

 

Christoph Liell - Şiddetin İkili Doğası

Söylemsel inşa ve sosyal uygulama

Modern toplumlar kendilerini uygar, pasifize edilmiş ve şiddetten arınmış olarak tanımlarken; medya, siyaset ve kamuoyu şiddetin sürekli arttığı ve her yerde olduğu algısını ("dramatizasyon") üretmektedir.

 

Medya ve nicel araştırmalar, münferit olayları toplumsal bir "korku iklimi" ve "güvenlik krizi" olarak sunarak şiddet söylemini dramatize eder.

 

Şiddetin Tanımsal Belirsizliği

Dar Tanım: Şiddeti "insanların insanlar üzerindeki fiziksel zorlayıcı etkisi" ile sınırlar.

Geniş Tanım: Şiddeti "insanın kendini gerçekleştirmesinin önündeki her türlü engel" (yapısal/psikolojik şiddet) olarak görür.

 

Şiddet "özsel" bir nesnelliğe sahip değildir; tanımı bağlama göre değişir.

 

Aydınlanmacı / Modernleşmeci Söylem (Hobbes, Elias):

Şiddet ve modern toplum birbirinin zıddıdır. Devletin şiddet tekelini kurması ve medenileşme süreci toplum içi şiddeti azaltır.

 

Rasyonellik Eleştirisi ve Şiddetin Gizemleştirilmesi (Sorel, Bataille, Jünger, Fanon):

Burjuva toplumunun darlığına ve devlet aklına karşı şiddet; arındırıcı, kendiliğinden ve özgürleştirici bir güç olarak kutsanır.

Bu yaklaşım, şiddetin sadece bir araç olmadığını, aktörün öznelliğini ve eylem çerçevesini dönüştüren kendine özgü bir dinamiğe sahip olduğunu gösterir.

 

Eleştirel / Agnostik Modernite Söylemi (Bauman, Derrida, Sofsky, Popitz):

Şiddet, modernitenin sapması veya istisnası değil; kurucu bir bileşenidir (Örn. Holokost deneyimi).

 

Dirk Triller - Duyguların Gücü - Güç Duyguları

Sağcı derilerin müzik sahnesinde şiddet içeren fanteziler ve duygusallık

Grupları ayakta tutan esas unsur; stilizasyon, semboller ve müzik aracılığıyla üretilen kolektif duygusallık ve hayali/gerçek şiddet deneyimidir.

Gruplar duygusal açıdan istikrarlı sistemlerdir.

 

Dazlak kültürü homojen bir neo-Nazi hareketi değildir; apolitik, solcu ve aşırı sağcı kanatları içeren geniş bir yelpazedir.

Bu çeşitlilik, bireylere farklı deneyim alanları (reggae/ska ile dans etmekten aşırı sağcı eylemselliğe kadar) ve geçiş imkânları sunar.

 

Şiddet fantezilerinin arkasında erkeklik hegemonyasını kaybetme korkusu, statü utancı ve aşağılık duygusu yatar. Nefret, bu utancı gurur ve güce dönüştürme tepkisidir.

 

Sağcı dazlak sahnelerinde şiddet, duygular ve semboller aracılığıyla Popitz'in temel iktidar biçimleri yeniden üretilir.

 

Savaş Sosyolojisi

Trutz von Trotha - Savaş Biçimleri

Askeri harekât gücünün tipolojisi üzerine

Savaş; kolektif, örgütlü, maddi zarar vermeye ve mutlak şiddete (öldürmeye) dayalı, silah teknolojisinin kullanıldığı bir eylemdir.

Savaş, hem başkalarını öldürme hem de kendisinin öldürülmesine izin verme "hazır olma durumunu" (veya emirlere boyun eğmeyi) gerektirir.

 

Savaşta olağan kurallar ve yaptırımlar askıya alınır. Sürpriz, pusular ve belirsizlik ana unsurdur; toplumlar bu öngörülemezlikle başa çıkmak için ritüeller, siperler veya lojistik sistemler geliştirir.

 

Savaş Tipolojisi

1.     Topyekûn Savaş (Total War)

Savaşan ve hedef alınan toplumun tüm üyelerini kapsar. Asker-sivil ayrımı ortadan kalkar; herkes "savaş makinesinin" bir parçası veya mutlak şiddetin hedefidir.

 

2.     Pasifleştirme Savaşı

Batılı devlet egemenliği ütopyasını ve bölgesel devlet yönetimini kurmak/dayatmak amacıyla yürütülen fetih savaşlarıdır.

 

3.     Neo-Hobbesçu Savaş

Zayıf örgütlenmenin, çürüyen devlet otoritesinin ve kurumsal yapının olmadığı veya dağıldığı coğrafyalardaki çatışmalardır.

 

Katliamda rasyonel, askeri veya politik hedefler arka plana düşer; eyleme tamamen "öldürmenin kendi mantığı" ve imha arzusu hakim olur.

 

19. yüzyılın son üçte birindeki silah devrimi (özellikle Maxim makineli tüfeği), sömürgeci güçlere ezici bir teknolojik üstünlük sağladı. Metropol askeri kanadı (örn. Alman Genelkurmayı) makineli tüfeğin Avrupa'daki kullanımını tartışırken, sömürgelerde kısıtlamasız kullanımını derhal onayladı.

 

Katliam anlık bir öfke/sarhoşluk iken; açlık ve susuzluk yavaş, nesnel ve mesafeli bir öldürme tekniğidir. Katilin mağdura karşı küçümseyici kayıtsızlığı mekânsal bir boyut kazanır.

 

Mekânsal Şiddet Silsilesi

Katliam: Şiddet alanı, silahın yetiştiği yerle sınırlıdır.

Açlık/Kuşatma (Örn. Omaheke Çölü): Alan genişler, kaçış yolları ve kaynaklar kesilir.

Kamp (Toplama Kampı): Güç artık hareket gerektirmez; dikenli teller ve kulelerle kural/tahakküm maddileşir. Mağdur tamamen nesneleşir ve soykırımcı yönetim tamamlanır.

 

Neo-Hobbesçu savaş zayıf/çöken devletlerin veya devletsizleşmiş alanların savaşıdır. Amacı devlet inşa etmek değil; yağma, şöhret, bölgesel hakimiyet ve şiddetin kendisidir (Hobbesçu "herkesin herkese karşı savaşı"na dönüş).

 

Geleceğin çatışma haritası; devlet otoritesinin eridiği alanlarda gelişen Neo-Hobbesçu savaşlar ve bunlara karşı yürütülen yeni tip pasifleştirme savaşları tarafından şekillendirilecektir.

 

Jens Warburg - Yok Etme Makineleri

Sanayileşmiş savaş alanı

Savaş olgusu, sadece ölü sayıları (100 veya 1000 kişi gibi keyfi sınırlar) gibi nicel kriterlerle açıklanamaz.

Bir şiddet olayının "savaş" olarak nitelendirilebilmesi için, toplumda bireyler arasındaki anlaşmazlıkları düzenleyen ve şiddeti tekelleştiren bir devlet/düzenleyici otorite yapısının varlığı şarttır.

 

Tek taraflı güç kullanımı veya sivillerin eylem yetisinden mahrum bırakılarak öldürülmesi (katliam/soykırım), bir ordu tarafından yapılsa bile tek başına savaş değildir.

 

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren makineli silahlar, kullanıcısının bireysel yeteneğinden bağımsız olarak çok kısa sürede (saniyeler içinde) muazzam bir yıkım gücü üretmiştir.

Sanayileşmiş silahlar sürekli malzeme ve mühimmat tedriki gerektirdiğinden, cephe ile arka bölge (hinterland) arasında kopmaz bir lojistik bağ kurulmuştur.

 

Savaş artık mevsimsel bir "sefer" olmaktan çıkıp, sanayi üretimine bağlı olarak kesintisiz bir hal almıştır.

 

Savaş, siyasi amaçlar için araçsal olarak kullanılsa bile bir kez serbest kaldığında kontrolden çıkma, barış sonrasında da toplumları dönüştürme ve etki bırakma eğilimindedir.

 

Disiplin artık subayların bireysel baskısından değil, makinelerin ürettiği nesnel şiddetten doğmuştur.

 

Eylemi yapan ile kurban arasındaki fiziki ve zihinsel mesafe artmış; bu durum askerlerin sorumluluk hissetmeden yıkıcı gücü uygulayabilmesini (nesneleştirme) kolaylaştırmıştır.

 

Savaş Sonrası Toplum (Almanya Örneği)

Savaştan dönen askerler, evde kalan ve yaşanan sefaleti anlamak istemeyen sivil toplum tarafından dışlanmış ve anlaşılmamıştır. Yas süreçleri tamamlanamamıştır.

Yaşanan aşırı şiddet deneyimleri konuşulamayıp kapsüllenmiş; gaziler aracılığıyla şiddet evlerin içine, kadınlara ve çocuklara taşınmıştır.

Yenilginin kabul edilmediği, "arkadan bıçaklanma" (Hancherschok) efsanesinin yayıldığı ve "cephe yoldaşlığı" mitinin kutsandığı savaş sonrası ortam, bu travmatize olmuş kitleleri demokratik olmayan, şiddet odaklı ve Nasyonal Sosyalist fikirlere açık hale getirmiştir.

 

Michael Schwab-Trapp - Srebrenica - Fikir Birliği Oluşturma Etkinliği Mi?

Söylemsel seçkinler ve Yugoslavya savaşına ilişkin söylem

Medya, siyaset ve akademi alanında söz sahibi olan, kamuoyunu yönlendirme ve söylemi başlatma kapasitesine sahip figürlerdir.

Söylemsel seçkinlerin otoritesi, toplum nezdinde kabul görmüş prestijlerinden ve temsil ettikleri "söylem toplulukları"ndan gelir.

 

Srebrenitsa Katliamı (Temmuz 1995), Alman dış ve güvenlik politikasındaki pasifist gelenekten askeri müdahaleyi meşrulaştıran çizgiye geçişte kilit bir sembol işlevi görmüştür.

Sırp saldırganlığı "yeni bir faşizm" veya soykırım olarak tanımlanmış, İkinci Dünya Savaşı ve Nazi geçmişiyle paralellikler kurulmuştur.

 

Joschka Fischer, Jürgen Habermas ve Daniel Cohn-Bendit gibi Alman solunun önde gelen isimleri, Srebrenitsa sonrasında pasifist uzlaşıya veda etmişlerdir.

 

Şiddet - Devlet - Modernite

Gerhard Armanski - Şiddet Makinesi

Yüzyılın işareti ve damgası olarak kamp

20. yüzyıldaki kitlesel şiddet tesadüf değildir. İki ana biçim altında gelişmiştir:

Savaş alanındaki 'sıcak' dövüş (dünya savaşları).

Dövüşmeyen/dövüşemeyen rakibin 'soğuk' elenmesi (kamplar).

 

Şiddet, modernitenin dışındaki bir sapma değil; merkezinde radikalleşen kendi öz ürünüdür.

 

Kamplar, mahkûmlar için mantığı kavranamaz, korkunun donup günlük hayata dönüştüğü, insanın öznesizleştiği ve kurban ile fail rollerinin uç noktada karşı karşıya geldiği çarpık bir "yeni evren" yaratmıştır.

 

Nasyonal Sosyalist (Nazi) Toplama Kampları: İnsanların yok edilmesi ve aşağılanması doğrudan hedeftir.

Sovyet (Stalinist) GULag Sistemi: Amacı, ülkenin hızla sanayileşmesi, zorla kolektifleştirilmesi, birincil sosyalist birikim ve köle emeğiyle büyük projelerin (kanallar, madenler, altyapı) hayata geçirilmesidir.

 

Her iki sistem de 19. yüzyılın Aydınlanmacı "insanın sürekli ilerlemesi ve mükemmelleşmesi" inancını paramparça etmiş; modern bürokrasi ve tekniğin ne kadar korkunç yıkım araçlarına dönüşebileceğini kanıtlayarak medeniyetin eşiği/sonu olmuştur.

 

Peter Imbusch - Şiddete Modern Ve Postmodern Bakış Açıları

Şiddet, sosyal bilimler ve politik antropoloji için merkezi bir kavram olmasına rağmen; klasik ve modern sosyal teorilerde ya "devletin şiddet tekelini kurmasıyla çözülmüş" kabul edilerek ya da göz ardı edilerek ihmal edilmiş/unutulmuştur.

 

19. yüzyıldan bu yana egemen olan toplumsal kalkınma ve modernleşme kuramları, şiddetin uygarlaşma süreciyle birlikte kademeli olarak ortadan kalkacağına inanmıştır.

Erken modern dönemden itibaren şiddet azalmamış, aksine teknik imkanlarla radikalleşmiştir.

 

Şiddet ile modern uygarlık arasında sosyal kuramlar

N. Elias, T. Hobbes, S. Freud, K. Marx, M. Weber, E. Durkheim: Şiddet ve barbarlık modern öncesi döneme aittir. 20. yüzyıl suçları (Auschwitz, Stalinizm) medeniyetin henüz tamamlanmamış olmasından veya geçici "nüksetmelerden" kaynaklanır.

 

T. Adorno, M. Horkheimer, W. Sofsky: Barbarlık, modernitenin eksikliğinden değil, aşırı başarısından kaynaklanır. Akıl araçsallaşmış, bürokrasi soykırımın hizmetine girmiştir (Baltadan atom bombasına doğrudan hat).

 

Z. Bauman, K. G. Zinn, S. Freud: Modernite şiddet için yeterli değil ama gerekli koşuldur. Şiddet tekelinin devlette toplanması yıkım gücünü artırmış, rasyonellik ahlaki duyarsızlık yaratmıştır.

 

H. P. Duerr, W. Sofsky, H. Popitz: Medeniyet süreci bir Avrupa merkezli mittir. Şiddet insanın doğasında/kültüründe sabittir. Modern kurumlar şiddeti yok etmemiş, sadece yıkıcı yaratıcılığı sınırsızca büyütmüştür.

 

Postmodern Dönemde Şiddet

Holokost veya GULag birer "çağ dışı barbarlık" değil, modernitenin düzen kurma, "çelişki ve yabancıyı ortadan kaldırma" arzusu doğrultusunda uyguladığı sosyal mühendislik (bahçecilik) faaliyetleridir.

 

Postmodern sosyoloji, şiddetin "toplumsal nedenlerini" (sosyo-ekonomik arka plan) aramaktan ziyade, şiddeti "saf bir toplumsal eylem biçimi" (sebepsiz, gerekçesiz ve bağımsız bir durum) olarak inceler.

 

Klasik devletlerarası savaşların yerini, toplumun kılcal damarlarına yayılan "moleküler iç savaşlar" almıştır (H. M. Enzensberger).

 

Modernitenin kolektif ve devlet merkezli kimlik yapılarının çözülmesiyle merkezde bir boşluk oluşmuş; bu boşluğu "neo-kabileci" (neo-tribal) varsayılan topluluklar doldurmuştur (Zygmunt Bauman).

 

Modernite şiddeti "bastırarak" veya "patoloji" ilan ederek sorunu çözdüğünü varsaymış, ancak 20. yüzyılın kitlesel makro suçları bu özgüveni yıkmıştır.

 

Wolfgang Knöbl - Yola Bağlı Gelişmeler ve Şiddet

'Uzun' 19. Yüzyılda Prusya, Almanya, İngiltere ve ABD'de devlet iktidar yapılarının doğuşu

Max Weber ve Heinrich Popitz gibi düşünürler modern devleti "şiddet tekelini elinde tutan yapı" olarak tanımlamış, ancak sosyoloji uzun süre bu tekelin sahada (polis ve ordu aracılığıyla) fiilen nasıl kurulduğunu araştırmayı ihmal etmiştir.

 

Sanayi Öncesi Dönemde İç Güvenlik

Prusya: Güvenlik neredeyse tamamen orduya dayanıyordu. Büyük şehirlerin çoğunun garnizon kenti olması (Berlin nüfusunun %20'sinden fazlası askerdi) ordunun doğrudan polis işlevi görmesini sağladı. Polisimsi yapıların kurulması artan suça değil; krallığın, kent burjuvazisinin özerklik arayışlarını baskılama arzusuna dayalıydı.

 

Örgütlü kitlelerin ve grevlerin ortaya çıkmasıyla eski yöntemler (küçük polis gücü ve ordu müdahalesi) yetersiz kaldı. Asker konuşlandırmanın ölümlere ve devletin meşruiyet kaybına yol açması üzerine 1870'lerden itibaren sistematik ve güçlü bir polis teşkilatı inşa edildi.

 

İngiltere: Güçlü bir merkezi ordu varlığı yoktu (35.000 kişilik ordunun çoğu kolonilerdeydi). Şehirler askeri varlığa sert tepki gösterdiği için güvenlik, yarı zamanlı yerel idarecilerce sağlandı. Israrlı kolektif protestolara (açlık isyanları vb.) rağmen devlet uzun süre profesyonel bir polis kurmaya direnç gösterdi.

 

Siyasi işçi hareketi Liberal Parti'den geç ayrıldığı ve devrimci bir tehdit oluşturmadığı için devlet sistemli bir polis reformuna veya sert tedbirlere ihtiyaç duymadı.

 

ABD: İç güvenlik tamamen yerel bir mesele olarak görüldü. Düzenli ordu son derece zayıftı (1800'de sadece 4.000 asker). Güney eyaletlerinde köle nüfusunun denetimi dahi profesyonel bir polisle değil, köle sahiplerinin ve topluluğun kendi imkanlarıyla yürütüldü.

 

Federal devlet veya eyaletler düzeyinde merkezi bir polis politikası ya da tekelci devlet gücü uygulanmadı.

 

Polis reformlarını ve güvenlik aygıtının büyümesini tetikleyen unsur bireysel şiddet suçları veya sanayileşmenin suç oranını artırması değildir. Belirleyici olan, seçkinlerin kamu düzenine tehdit olarak gördüğü kolektif şiddet ve protestolardır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder