Adorno etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adorno etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2024 Salı

Vangelis Giannakakis - Negatif Diyalektik ve Olay - Notlar

Vangelis Giannakakis - Negatif Diyalektik ve Olay - Notlar

Kimliksizlik, Kültür ve Bilincin Tarihsel Yeterliliği

Negative Dialectics and Event, Nonidentity, Culture, and the Historical Adequacy of Consciousness, Lexington Books, Londra, 2022

 


Önsöz (Brian O'Connor)

En kötü durum, sahte umutların bittiği ve dehşetin yalın bir şekilde kabul edildiği durumdur. F. H. Bradley ve Adorno'nun belirttiği gibi: "Her şeyin kötü olduğu yerde, en kötüsünü bilmek iyidir."

 

Antik metafizikte görünüş sadece "eksik veya alt seviye" bir gerçeklikken, Eleştirel Teori için görünüş sahtedir ve aldatıcıdır.

 

Bizi sadece görünüş dünyasında tutan felsefi yöntemler de kendi içinde doğru olsalar bile aldatıcı (kötü) kabul edilir.

 

Eğer toplumsal sistem tamamen kötü ve her şeyi kapsayan bir bütünlükse, insanların bu kötülüğü fark edebilmesi teorik olarak imkânsız olmalıdır.

Eleştiri tek başına toplumsal değişimi sağlamaz; "işaret etmek" ile "ikna etmek veya değiştirmek" aynı şey değildir.

 

Kitap yakın tarihteki özgürleştirici kırılma anlarının mevcut devlet/sistem tarafından nasıl kolayca emilip etkisizleştirildiğini inceler.

 

Dönüşüm sağlayan olaylar (events) tarihin akışından türetilemez; bunlar benzersizdir, tekildir. Gerçekleştikten sonra kendi temellerini geriye dönük olarak inşa ederler.

 

Giriş

Eleştirel teori, geçmiş felsefede alternatif bakış açıları bulmayı içeren "olumlu" bir an ile kolektif dönüştürücü pratiği rasyonelleştiren "olumsuz" bir anı barındırır.

 

Eleştirel teoriye göre felsefe tarih dışı değildir; aksine, acıyı artıran gerileyici yaşam biçimlerine karşı toplumsal mücadelenin parçasıdır. Marcuse felsefeyi, "bir yanda özgürlüğün davasını, diğer yanda baskı ve barbarlığın davasını" belirleyen bir direniş biçimi olarak görür. Adorno ise felsefeyi kimliğin içindeki özdeş olmayanın çökelmiş izleriyle ilişkilendirir. Tarih dışı tutum, tarihi kemikleşmiş bir "başarılmış gerçek" olarak düzleştirir.

 

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından hegemonikleşen neoliberal model, tarih bilincini zayıflatmıştır. Günümüzde iklim değişikliği, salgınlar, absürt servet eşitsizlikleri ve neo-emperyalizm tırmanırken, 20. yüzyıl felaketlerinin tanıkları dünyayı terk etmektedir. Bireyin vicdanı ve kararları, meslek birliklerinden ulusal idareye ve kitle kültürünün şemalarına devredilmiştir. Bugün antisemitizmin canlanması ve göçmenlere uygulanan barbarca muameleler karşısında, etkili bir tarihsel bilinç ancak onu var eden olaylara karşı uyanık bir bilinç olmak zorundadır.,

 

 

Olay (event) kavramı, yerleşik bilgiden kaçan ve yorum gerektiren benzersiz bir karşılaşmadır. "Olay" basit olaylardan çığır açan olaylara kadar pratik olarak her şeye atıfta bulunsa da en radikal, en kapsamlı haliyle ele alındığında benzersiz bir felsefi ilgi çekicidir. Olayın geleneksel bilgi tarafından tamamen yutulması onu özünden yoksun bırakır; ancak bir yorum çabası da olmazsa, olay mistisizmin mantıksızlığına ve kör kadere terk edilmiş olur.

 

Adorno’nun deneyim teorisi, kimliksizliğin merkeziliği ve "nesnenin önceliği" hipotezi, olayı düşünmeye son derece uygundur. Olay, "gerçeğin özneye empatik bir şekilde çağrıda bulunduğu anlar" ile düşünce ve eylem tarzında derin dönüşümler yaratan bir çelişkidir. Adorno’ya göre eleştirel düşüncede bağlantı kesintisiz bir geçiş değil, bir "yırtılma" ve "ani bir değişim" meselesidir. Hegelci sentez (tez-antitez-sentez) şemasına karşı çıkan Adorno, hakikatin düşünce ile içeriğin uyumsuzluğundan doğduğunu savunur. Benedetto Croce’nin belirttiği gibi, olumsuz terim olmasaydı gelişme ve hayat olmazdı.

 

Diyalektik çelişki toplumun içinde ampirik olarak deneyimlenir; geç modernitedeki bütünlük, şemalarıyla anlaşmazlık olasılığını ortadan kaldırarak "özdeş olmayan ötekinin... oldukça basit" yok edilmesini hedefler.

Hegel, özne-nesne ikiliğinin bilincinde olsa da verili olanın olumsuzlanmasını tinin kendisine asimile etme pahasına gerçekleştirir. Bu yanılsamayı aşmak için Adorno, saf Ben'in ampirik gerçeklikle aracılığını yeniden kuran bir negatif diyalektik önerir. Bu, özneyi kavramsal olmayan ötekiliğe maruz bırakan bir vurgulu deneyimi gerektirir.

Adorno idealizm ile ampirizm arasında felsefeye oyun ve şans unsurunu dahil ederek, "oyunun doğasında bulunan şans unsurunun, kimlik düşüncesinin genel büyüsü altında bize düşünülemez olanı hatırlatan" yönünü açığa çıkarır. Sınırın gücüyle halihazırda bilinenin ötesine geçildiğinde geçmişin açmazları günümüzün çelişkilerine, oradan da dönüştürücü praksise dönüşür.

 

Adorno’da praksis ve teori ayrılamazdır: "Düşünmenin kendisi her zaman bir davranış biçimidir.

Öznel düşünceyi, nesnel acıyı ve praksiyi birleştiren Adorno’ya göre "acı çekmek" (veya "tutku"), zihnin fiziksel yönüne olumsuz bir çağrıdır ve bilgiyi ilerlemeye zorlayan bedensel bir unsurdur. Felsefe, uzlaşmanın gerçekleşeceği, diyalektiğin sönümleneceği özgürleştirici olay için olumsuzluk üzerinde durmalıdır.

 

Statükoyu tersine çevirebilecek gerçek bir praksis, teorinin, toplumun düşüncenin kemikleşmesine izin verdiği unutkanlığa boyun eğmeyi reddetmesine bağlıdır.

 

Adorno’nun 1942 tarihli "Thesen uber Bedurfnis" (İhtiyaç Üzerine Tezler) metninde belirttiği gibi, geç kapitalist tekel koşullarında ihtiyaçlar o kadar toplumsal olarak dolayımlanmıştır ki doğallık ve sahicilik iddiaları tahakkümün maskesi haline gelmiştir.

Eleştirel sosyal teori, statükonun dış görünüşünü kırmayı ve canlıların şeffaf dayanışmasını açığa çıkarmayı amaçlamalıdır.

 

1968 Mayıs militanlarının acil eylem çağrısı, Alain Badiou’nun felsefesinde bir olaya sadakat (fidelity) kavramıyla karşılık bulur. Olay-özne takımyıldızı, gerçeğin parçasını koruma ve durumun ansiklopedisindeki boşlukları (kavramsız içeriği) araştırma çabasıdır. Adornocu olumsuz ile Badiou’nun olumlamaları birbirine yakındır; her ikisinde de "belirli olumsuzlama" (determinate negation) sayesinde, önceden belirlenmemiş, akışkan ve canlı bir pozitiflik aranır.

 

Bu kitap; tarihsel bilincin anlamını, kültürel şeyleşmeyi, Mayıs 1968'in Adorno üzerindeki etkisini ve negatif diyalektikteki olay kavramını ele alan üç bölümden oluşur.

 

Bölüm I: Felsefe ve Kimliksizlik Kavramı

Negatif Diyalektik ve Bilincin Tarihsel Yeterliliği

Adorno’nun olaya en çok yaklaştığı an, "titreme" (shudder) veya ürperme fikrini akla getirdiği zamandır.

Titremesiz bilinç, şeyleşmiş bilinçtir.

 

Ürperme, ötekini ikincilleştirmek yerine ona asimile eden, eros ile bilgiyi birleştiren bir yapıdır.

Araçsal aklın kurduğu sihirli daire, "bastırılanın geri dönüşü" olan titremeyle delinir. İnsanın doğa üzerindeki hakimiyeti, nesneleri soyut, nicel kavramlara ayırmasıyla kurulmuştur. Oysa kavram her zaman altında kapsadığı tekil nesnelerden "daha az"dır.

 

Sanat, yerleşik düzene (mantık, yasa, sınıflandırma) karşı anlama direnerek mimesis (temsil, hayal gücü) yoluyla doğanın kontrolü yerine onunla karşılıklılık kurar. Felsefe de kavram yoluyla kavramın ötesine geçerek mimesis ile rasyonel dolayımı diyalojik bir ilişkiye sokar.

Sonuçta felsefe ve sanatın hakikat içerikleri birleşir.

Diyalektik, düşüncenin nesneye karşı hissettiği suçluluğun tetiklediği tutarlı kimliksizlik duygusudur.

 

Epistemolojinin Metakritiği ve Nesnenin Önceliği

Özne ve nesne ayrımı hem gerçektir (biliş alanındaki gerçek bölünmeyi yansıtır) hem de yanıltıcıdır (sihirli bir şekilde değişmezliğe dönüştürülüp kemikleştirilmemelidir). Adorno’nun materyalizmine göre, özne de nihayetinde bir nesnedir ve bilincin kendisi nesne aracılığıyla vardır.

 

Kant, "kendinde şey" (Ding an sich) ayrımıyla nesneyi öznel büyüden kurtarmaya çalışsa da onu özne için şeyin olumsuzu olarak belirleyerek bir tıkanmaya (blok) yol açmıştır.

Böylece kendinde şey soyut metodolojik bir varsayıma dönüşmüştür.

İdealizmdeki aşkın özne (transcendental subject) kuramı, kapitalist modernitenin insanoğlunun şeyleşmesini yansıtan soyut, rasyonel ilişkilerinin bir simgesidir. Düşünmek ancak kendi başkalığına açıldığında ve nesnenin önceliğini kabul ettiğinde totoloji olmaktan kurtulur.

Varoluş zihne, zihin de varoluşa indirgenemez.

 

Hegel

Şeyleşmiş deneyimin düzelticisi, kavramsal olmayan yönü takdir eden "özdeş olmayan deneyim"dir. Hegel ampirizm ve Kant metafiziğini eleştirirken analizin canlı olanı öldürdüğünü söyler.

Hegel, özne ve nesneyi "mutlak"ın ifadeleri olarak görür ve gerçeği "kimliğin ve kimliksizliğin özdeşliği" olarak tanımlar. Hegel’de belirleme bir olumsuzlamadır ve şeyler kendi iç doğaları ile dış koşulların ilişkiselliği nedeniyle doğası gereği çelişkilidir. Akıl, mutlak karşıtlıkları ve sabitlikleri askıya alır; yaşam en yüksek canlılıkta karşıtlıklar kurarak kendini kurar. Mutlak, sarmal gelişim boyunca nesnel bütünlüğü kendi olarak tanır. Aklın gerçekleşmesi, başlangıçta yabancılaşmış olan nesnel dünyada öznenin kendini bulmasıyla tamamlanır.

 

Negatif Diyalektik ve Tarih Bilinci

Adorno, Hegel'in sistemi meşrulaştıran olumlu sentez şemasına karşı çıkar: Hegel'in soyut ve gerçek olasılık ayrımına göre, yalnızca gerçekleşmiş bir şey gerçekten mümkündür. Bu tür bir felsefe büyük silahların yanında yer alır. Her zaman farklı olabilecek olanı yok eden bir gerçeklik yargısını benimser.

 

Feuerbach felsefeyi soyuttan duyusal gerçekliğe kaydırmıştır. Marx da bu materyalist eleştiriyi diyalektik sonucuna götürerek, yabancılaşmayı maddi emek ve geçim araçlarının üretimi üzerinden tanımlar. İnsanların beyinlerindeki hayaletler ampirik ve maddi yaşam süreçlerinin yücelmesidir. Adorno, Hegel’e karşı "her şeyin gerçek olmadığını" savunur. Felsefe, bütünün olumsuzluğunu belirlemelidir: Felsefe, Hegel'in tersine bütünün olumsuzluğunu belirleyerek, bir önerme olan belirli olumsuzlama varsayımını son kez tatmin eder. Bütünün gerçek dışı olduğunu her an ortaya koyan ışık hüzmesi, ütopyadan başka bir şey değildir, hâlâ gerçekleştirilecek olan tüm hakikatin ütopyasıdır.

 

Özellik ve Tarihsel İncelik

İlerici bilinç, yara izlerinin farkında olarak deneyim yaşayabilme yeteneğidir. Auschwitz’in ardından şiir yazmanın barbarca olması, sanatın imkansızlığı değil, varoluşa artık hiçbir olumlu anlam atfedilemeyeceğidir.

 

Adorno, zamansallık içindeki bir kopuş olarak "kişisellik" (idiosyncrasy) ve "tarihsel incelik" (historical delicacy) kavramlarını çağrıştırır. Kişisellik, "zamanı gelene karşı sinirsel tepkiler" iken, tarihsel incelik bir durumda neyin artık mümkün olmadığına dair empatik bir farkındalıktır.

Acıya ses verme ihtiyacı tüm hakikatin koşuludur.

 

Bölüm II: Politika ve Olay Kavramı

Adorno, Badiou ve Kaçış Politikası

 

Umutlu Pesimist

Adorno’nun felsefesi "Büyük Otel Abyss" sakinliği ve pratikten kopuklukla suçlanmıştır. Ancak Adorno, gerçekliğin olumsuzlanmasından doğan umuda sadıktır: Sonuçta, gerçekliğin olumsuzlanması yoluyla gerçeklikten koparılan umut, gerçeğin ortaya çıktığı tek biçimdir. Umut olmasaydı, hakikat fikri neredeyse düşünülemezdi ve varlığın kötü olduğunu kabul eden, onu sırf tanındığı için hakikat olarak sunmak en önemli hakikatsizliktir.

 

Adorno, en topyekun felaketi önlemek için "kendinin bilincinde olan bir küresel öznenin" (kolektif politikanın) varlığını zorunlu görür.

 

Adorno'nun "Kırılış"ının Konturları

Diyalektik toplum teorisi fikrini, hem toplumsal sistem hem de kurallar tarafından bizden esirgenmiş olan deneyimin restorasyonu veya - daha alçakgönüllü bir ifadeyle - yeniden kurma çabası gibi bir şey olarak tanımlamaktan çekinmeyeceğim.

 

Geç kapitalist bütünlük, takas ilkesi ve "bütünleşme" baskısıyla her şeyi homojenleştirir. Kültür endüstrisi, "sözde kültür" üreterek insanları deneyimsel bir körlüğe mahkum eder. Pozitif sonsuzluk inancı, sınırlı kavramlarla zengin gerçekliği yutmaya çalışır. Yine de statükonun yapay şemalarına direnen "eleştirel bireyler" ve alternatif entelektüel deneyimler sayesinde kopuşlar mümkündür.

 

Çıkış Olarak Olay

Badiou'da bütünlük, bir gerçekliği bütün halinde düzenleyen "devlet"tir.

Devlet, verili bir durumla ilgili olarak, mümkün olanın biçimsel reçetesi aracılığıyla o duruma özgü imkansızı belirleyen şeydir. Durum her zaman olasılığın sonluluğudur.

 

Geleneksel "bilgi" ansiklopedik, muhafazakar bir rıza rejimidir. "Hakikat" ise ansiklopedinin sınırlarını zorlayan karar verilemez gerçeklerdir. "Gergin" dünyalarda ortaya çıkan bir olay (event), verili gerçekliğin yapısını imkansızı gerçeğe dönüştürerek parçalar. Badiou olay karşısında üç özne tipi tanımlar: sadık (olaysal) özne, tepkisel özne (muhafazakar yenilikçi) ve belirsiz (karanlık/yok edici) özne.

 

Dış/Süreklilikler

Her iki düşünür de bütünlüğü homojenlik ve baskı olarak görür. Ancak Badiou tarihsiciliği eleştirerek "insanlığın sonsuzluk tarihi"ni bireyin sonlu eylemlerindeki sonsuzluk olarak kurar. Adorno ise tarihi süreksiz ve kesintili bir oluş olarak görür. Badiou'nun devletsiz, jenerik komünizm ideali dillerin ve bedenlerin çoğulluğunu savunur. Adorno ise bir olaya koşulsuz "sadakat" kavramını, bireysel özerkliğe sınır koyabileceği için sorunlu görebilir.

 

Kırılma ve/Olacak Olarak Aşkınlık

(İçkin ve aşkın enerji) Adorno, bu ikisinin çıkmazını aşan bir "içkin aşkınlık" (immanent transcendence) ve diyalektik eleştiri modelini savunur. Adorno'nun 1969'da Institut'un işgaline karşı polisi çağırması onun bu pratik aporisini gösterir.

 

Mayıs 1968 ve Adorno

Teori, eleştirisinin bağlı olduğu anı uzatamaz. Süresiz olarak ertelenen bir uygulama artık kendi kendini tatmin eden spekülasyonlara karşı itirazların yapıldığı bir forum değil; bu çoğunlukla yürütme yetkililerinin, pratik değişimin gerektireceği eleştirel düşünceleri boş yere boğmak için kullandıkları bir bahanedir.

 

Yarım asır sonra Mayıs 1968'in küresel öğrenci ve işçi isyanlarının vaatleri unutulmuş gibidir Bugün, "mevcut statüko dışında hiçbir şeyin mümkün olmadığı" inancı hakimdir; bu da ütopik düşünceden yoksunluğu ve devrimci faillik sorununu doğurur.

 

Mayıs 1968, basit bir gençlik öfkesi değil; maddi acılara karşı kolektif bir isyandı. Öğrenci, işçi ve kültürel boyutlardan oluşan bu hareket, kimlikleri parçalamış ve "hepimiz Alman Yahudileriyiz" gibi imkansız tanımlamalar üretmiştir. Savaş sonrası Nazi kadrolarının devlet aygıtında korunması (Maurice Papon, Adenauer hükümetleri) ve emperyalist savaşlar bu isyanın nesnel nedenleridir.

 

Ütopyacı Deneyim ve Praksis Felsefesi

Verili gerçekliğin yorumlanması ve onun ortadan kaldırılması, elbette, kavramın içinde gerçekliğin olumsuzlanması anlamında değil, fakat bir gerçeklik konfigürasyonunun inşasından onun gerçekliğine olan talebin ortaya çıkması anlamında birbiriyle bağlantılıdır.

 

Eleştirel toplum teorisinin bütünlüğü kavraması için diyalektik bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

Teori ile pratik arasındaki doğrudan birlik iddiası, özne ve nesnenin sahte özdeşliğini taklit ederek tahakkümü sürdürür. Adorno'nun 1968 hareketlerini sabırsız ve "teori düşmanı" olmakla eleştirmesi bu nedene dayanır.

 

Marcuse 1968 isyanlarında alternatif bir duyarlık ve küresel öznenin doğuşunu görürken Adorno daha şüphecidir. Adorno ile Marcuse arasındaki mektuplarda (1969) bu teorik ayrım netleşir: Marcuse öğrenci hareketini sistemin çöküşünün tek katalizörü ve "bedensel, fizyolojik" bir isyan olarak savunur. Adorno ise provokasyonlara ve totaliter eğilimlere karşı ihtiyatlılığı elden bırakmaz.

 

Bölüm III: Toplum, Kültürel Eleştiri ve Tarih Bilinci

Sözde Kültür Teorisinin Uygunluğu

Eğitim, Kültür, Yarı Eğitim

Adorno'ya göre gerçek kültür, bireyin özerkliğini kazandığı yetiştirme/eğitim (Bildung / "Eğitim") sürecidir. Ancak geç modernitede kültür, kendi üzerine düşünmeyen bir "sahte kültüre" dönüşmüştür. Bu durum, bilinen ve onaylanan güvenli sınırlar içinde kalan entelektüel deneyim modeli olan "Yarı eğitimli" (Halbbildung) bilinci üretir.

Eğitim projesinin romantik-idealist kökenlerinin aksine, modern benlik tamamen uyum sağlama baskısı altındadır ve bu da bastırılmış bir "saldırganlık" üretir.

 

Kamuoyu ve kişisel görüşler geç kapitalist dünyada birer fetiş ve yanılsama aracıdır. "Normal" ile "sanrısal" (patojenik) görüşler arasındaki çizgi rasyonel kararlarla değil, hakim otorite tarafından çizilir. Kişisel görüşler fetişleştirilirken, bu görüşlere karşı çıkan durumlar bireysel bir yaralanma gibi algılanır. "Sahte haber" ("sahte haber") kavramı da bu şeyleşmiş bilincin bir yansımasıdır. Hakikatin tek yeri, kanaatin yalanına direnmektir.

 

Yarı eğitim, kitle kültürünün ucuz özdeşleştirmeleriyle insanları oyalar.

 

Sahte kültürde, reklam ve tanıtım teknikleriyle popüler kılınan her şey güzel ve doğru kabul edilerek "sıradanlığın barbarlığı" yeniden üretilir. Buna karşılık "neoterik barbarlık" (avangard sanat veya WikiLeaks ifşaatları gibi), yerleşik bilgi ve duyarlılık biçimlerini kıran radikal bir kopuş ve gerçekliğe geri dönüş jestidir. Susan Buck-Morss'un belirttiği gibi, felsefi girişimin amacı, tahakküm ve şeyleşme yapılarının düşüncede tekrarlanmasına direnmektir.

 

Tarihin Erozyonu Bilinç ve Yeni Eski Barbarlık

"Sosyalizm mi barbarlık mı?" ikilemi neoliberal çağda yeni bir boyut kazanır. Sınıf mücadeleleri tarihte ya devrimci yeniden yapılanmayla ya da ortak yıkımla sonuçlanmıştır.

Rosa Luxemburg, I. Dünya Savaşı vahşeti karşısında bu gerilemeyi şöyle tanımlar:

"Burjuva toplumunun barbarlığa gerilemesi ne anlama geliyor? Bu dünya savaşı barbarlığa doğru bir gerilemedir. Emperyalizmin zaferi medeniyetin yok olmasına yol açar..."

 

Marksist gelenekte barbarlık, geç kapitalist gerçekliğin tüm yıkıcı yönlerinin ortak adıdır.

 

Kant'ın insanlığın barışa doğru tarihsel ilerlemesine dayanan aydınlanma iyimserliği, "İstedikleri kadar ve istedikleri konuda tartışın, ama itaat edin!" diyen otoriter bir Prusya gölgesi taşır. Aydınlanma rasyonalitesi, zamanla aklı araçsal amaçlarla özdeşleştirmiş ve kitleleri kontrol etmenin aracına dönüşmüştür.

 

Düşünce mekanizması varoluşu ne kadar bütünüyle boyunduruk altına alırsa, onu yeniden üretmekle o kadar körü körüne tatmin olur. Aydınlanma böylece hiçbir zaman kaçamadığı mitolojiye geri dönüyor.

 

Kısa Yirminci Yüzyıl ve Yeni Eski Barbarlık

Eric Hobsbawm, 1994 yılındaki konuşmasında "yeni eski barbarlık" kavramını, medeniyetin rasyonel ahlak kurallarının bozulması ve tersine çevrilmesi olarak tanımlar. Sovyetler Birliği'nin çöküşü, Enzo Traverso'nun "sol kanat melankoli" (left-wing melancholy) dediği duyguyu doğurmuş ve tarihsel ilerleme diyalektiğini kırmıştır. Yeni eski barbarlık, ahlaki kodların ve tarihsel bilincin tamamen aşınması ve kaybedilmesidir.

 

Neil Postman'ın "Teknopol" (Technopoly) teorisi, tüm kültürel yaşamı teknoloji egemenliğine sokarak düşünceyi işlevselciliğe sıkıştırır. Herbert Marcuse'un işlemsel rasyonaliteyi ve tek boyutlu insanı eleştiren analizleri de bunu destekler. Hatırlama (hafıza) ise verili olguların gücünü kıran ve tarihi koruyan tek dolayımlama biçimidir: "Hafızanın koruduğu tarihtir."

 

Walter Benjamin'in tarih tezlerine atıfta bulunarak, şimdinin kaygısı olarak görülmeyen geçmiş silinir. Teknopol, totaliter bir teknokrasi olarak alternatifleri tamamen görünmez ve ilgisiz kılar: "Teknopol, diğer bir deyişle totaliter teknokrasidir."

 

Ancak günümüzde, genç nesillerin sömürücü sisteme karşı kitlesel seferberlikleri tarihin çarklarını yeniden döndürmekte ve Luxemburg'un ikilemini ("sosyalizm mi barbarlık mı") yeniden canlandırmaktadır.

 

Sonsöz

Franz Xaver Kroetz’in Request Concert (Konser Talebi) oyununun Dublin Corcadorca performansı…

Seyircilerden birinin oyun sırasında fenalaşmasıyla, gerçek, hayali olanda bir delik açmıştı.

 

Walter Benjamin: "Etrafta hâlâ bir dilenci olduğu sürece efsane de olacaktır."

…

 

11 Haziran 2016 Cumartesi

Theodor Adorno - Negatif Diyalektik

Theodor W. Adorno - Negatif Diyalektik
 
Önsöz
Negatif Diyalektik tabiri, geleneği ihlal eder. Diyalektik, daha Platon’da bile, bir düşünme aracı olan olumsuzlama aracılığıyla olumlu bir şey üretme amacı taşırdı; sonraları bu olumluluk “olumsuzlamanın olumsuzlanması” tanımında kısa ve kesin ifadesini bulmuştur. Bu kitap (…) diyalektiği bu olumlayıcı esastan kurtarmayı amaçlamaktadır. (hülasa, Sokrates’e dönüş yapmak çabasıdır)

Burada izlenen yöntem temellendirilmeyecek, gerekçelendirilecektir. (temellendirme yaparsa “dır, dir” etmiş olur ki bu da bir çeşit olumlamadır) (s. 11)

Negatif Diyalektik’e anti-sistem adı verilebilir.

Birinci bölümün çıkış noktası Almanya’da hüküm süren ontolojinin durumu,
İkinci bölüm, negatif diyalektik fikrini ele alıyor,
Üçüncü bölümde negatif diyalektik modelleri ayrıntılı olarak geliştiriliyor.
Metafizik meselelerin yoklandığı son bölümde (…) Kopernik dönüşünde bir eksen kaydırmasına yol açmaya çalışılıyor. (s. 12)

Giriş
Felsefe hâlâ yaşıyor, çünkü onu gerçekleştirme fırsatı kaçırıldı.

Felsefenin özel bir bilim haline gelmeye zorlanması felsefenin tarihsel yazgısının en açık ifadesidir.
Hegel, felsefeyi mutlak tin öğretisi (içinde) gerçekliğin bir uğrağı (…) olarak tanımlayarak sınırlandırmıştı. (s. 16)

Çelişki özdeşliğin hakikatsizliğinin, kavramsallaştırılan şeyin kavramda çözülüşünün işaretidir.
Düşünmek özdeşleştirmektir.

Diyalektik, özdeşliksizliğe dair tutarlı bir farkındalıktır. (s. 17)

Diyalektik sadece olumsuzlamayla ifa edilebilir. (s. 18)

Sezgiler istikrarsızdır
Her bilgi somutlaşmak için rasyonaliteye ihtiyaç duyar. (s. 20)

Kavramsallığı (…) özdeş-olmayana yönlendirmek, negatif diyalektiğin mafsalıdır.

Kavramın büyüsünden arındırılması felsefenin panzehridir.

Felsefi içerik ancak, felsefe tarafından dayatılmadığında kavranabilir.

Bilgi, hiçbir nesnesine tamamen hakim olamaz.

(Düşünce, bağlandığı düşünce nesnesini, ona muhalefet ederek kendini özgürleştirir.)

Felsefe, serimleme görevinden vazgeçerse bilime benzer.

Düşünmek (…) haddizatında bir olumsuzlama, kendine dayatılana direnmedir.

Ben olmayanın (…) soysuz olduğu ideolojisi idealizmde (…) gizliden gizliye hüküm sürer.

Sistem, tine dönüşmüş işkembe, öfkeyse her idealizmin nişanıdır. (s. 32)

Kendi dışında kalan hiçbir şey tarafından sınırlandırılmaz ratio.

Burjuva toplum da, kendini muhafaza etmek (…) için daima genişlemeli, ilerlemeli (…) hiçbir sınıra saygı duymamalı ve aynı kalmamalıdır.
Bir sınıra dayandığında (…) kendini tasfiye etmesi gerektiğini görmüştür. (s. 35)

Kapalı sistemlerin işini bitirmek gerekir.
Hegel (…) bilgiyi sadece direnç gösterene, yani teorik olmayana uygulamak gerektiğini söyleyerek epistemolojiye karşı çıkmıştı. (s. 36)

Hegel’in nesneye karşı özgürlük adını verdiği şeyi felsefeye geri vermenin tek yolu budur.

Felsefece düşünmek modellerle düşünmektir.
Felsefe, nesnelerini kendi içinde harekete geçirmek için başvurduğu şeyi onlara dışarıdan dayatmak zorunda olduğu konusunda kendini ve başkalarını kandırırsa avutucu bir olumlama derekesine iner. Nesnelerin içinde hareketsiz bekleyen şeyin dile gelmek için müdahaleye ihtiyacı vardır, dışarıdan harekete geçirilen güçlerin ve nihayetinde fenomenlerle ilişkilendirilen her teorinin o fenomenlerin içinde durma noktasına geleceği gözden kaçmamalıdır. Bu bağlamda felsefi teori, kendini gerçekleştirerek sonlandırır. (s. 37)

Teori ile tinsel deneyimin etkileşmesi gerekir. Teori her şey için bir yanıt sunamaz ama iliklerine kadar hakikatsiz olan bir dünyaya tepki verir. (s. 39)

Büyük teoremler bile, teferruatlarından arındırıldıklarında, hakikatlerini elinde tutamaz.

Özsel olanın hülasası, özü tahrif eder. (s. 40)

Bu dünyaya ancak tümüyle kendi kalıbına sokamadıkları, zihinsel olarak karşı koyabilir. (s. 47)

Hakikatin kriteri herkese doğrudan iletilebilmesi değildir. Günümüzde iletişime yönelik her adım, hakikati gözden çıkarıp tahrip eder…

Hakikat nesneldir ve akla yatkın değildir. (s. 48)

Kendini nesneye vermek onun niteliksel uğraklarına hakkını vermek demektir. (s. 49)

Niteliksel olanda ısrar (…) kendi üzerinde düşünmeye hizmet eder.
Mantık’a göre niceliksel olan bizzat bir niteliktir. (s. 50)

Bireysellik lağvedilirse, ortaya (…) bilinçsizce emirleri uygulayan bir özne çıkar.

Brecht’in Partinin bin, bireyinse sadece iki gözü vardır sözü, bütün beylik laflar gibi yanlıştır. (s. 52)

Ancak kendini anlamayan düşünceler hakikidir. (s. 53)

Birinci Bölüm
Ontolojiyle İlişki
Heidegger, Varlık bahsiyle Husserl’in kategorik sezgi ya da özlerin görüsü (Wesenschau) öğretisini benimsemiştir.

Yunanca varlık kelimesinin muğlaklığının nedeni Iyonya’da madde, ilke ve salt öz arasında bir ayrım olmamasıdır.

Nedir Varlık? O, kendisidir.
Varlık, bu totolojiden hiçbir şekilde paçayı sıyıramaz. (s. 73)

Bilimler (…) idealist felsefeden koptuktan beri, başarılı bilim dallarının meşruiyetlerini kanıtlamak için ihtiyaç duyduğu tek şey yöntemlerinin beyanıdır. Kendini tefsir eden bilim kendi açısından bir cousa sui’ye dönüşür. (cousa sui / kendinde neden)

Fundamental ontoloji (…) romantik akımları taklit eder ve öznelliği (…) protesto ederek romantizm karşıtı olduğu vehmine kapılır; bu uğrağı Heidegger’in kullanmaktan hiç çekinmediği militarist dille aşmayı amaçlamaktadır. (s. 81)

Ontoloji tinden yola çıkarak tinin paramparça ettiği düzeni ve bu düzenin otoritesini eski haline getirmeyi amaçlar.

Metafizik olarak evsiz barksız ve hiçlik içinde hapis kalmış gibi davranmaları, insanlığı umutsuzluğa düşüren ve onu fiziksel imhayla tehdit eden toplumsal düzeni meşrulaştırma ideolojisidir. Batı toplumunda galebe çalma potansiyeline sahip olan, hayata geçirilmiş özgürlük düşüncesinin çarpıtılarak özgürlüksüzlüğe dönüştüğü Doğu’da ise uzun zamandır iş başında olan baskıya peşinen gösterilen rızada dirilmiş metafiziğin yankıları duyulur. Heidegger kölece düşünmeyi teşvik eder ve (…) hümanizm sözcüğünü kullanmayı reddeder. (s. 90)

Varlığın unutulmuşluğuna yakılan ağıt uzlaşmayı hedef alan sabotajdır.

Varlık tarihinin vahameti denen şey bir hezeyan bağlamıdır ve bertaraf edilmesi gerekmektedir.

Hiçbir şey istemeyen, gereksinimi olmayan düşünce hükümsüzdür. (s. 93)

Hakiki düşünce, doğru şeyi arzulayan düşüncedir.

Kavramsız düşünme, düşünme değildir.
(Bu önerme) Varlığı düşünme çağrısının içini boşaltır. (s. 98)

Dasein / öznenin Almanya’ya özgü mahcup varyantıdır.

Varlık kavramının hakkını vermek için (…) felsefenin ifade edilmeyeni ifade etme arzusunun da kavranması elzemdir.

Varlık sorusuna (…) abartılı bir vurgu yükleyen (…) önermeler, bu sözcükle tahayyül edilebilecek her şeyde kayba yol açar.

Düşüncenin tarihi, izi sürülebildiği ölçüde, Aydınlanmanın diyalektiğidir.

(Mekân ve zaman) belirsizliğiyle belirlidir.
Çünkü belirsizlik belirlilikle karşıtlık içindedir. (s. 117)

Felsefi açıdan meşru bir ontolojinin yeri Varlığın değil kültür endüstrisinin inşasıdır. (s. 119)

Günümüzde insan bir işlevden ibarettir, özgür değildir.

Antropoloji ne kadar somut bir biçimde arzı endam ederse o kadar yanıltıcıdır.

Arriviste antropolojinin insanın ucu açıktır tezi (…) boş bir tezdir.

Varoluş bir uğraktır, bütün değildir. (s. 121)

Bir şeyin ontolojik olması mümkün değildir, sadece önermeler ontolojik olabilir.
Birey uzamsal ve zamansaldır, gerçektir, bir varolandır; Varlık değildir. (s. 122)

Tarihsellik, tarihi tarihsel olmayan bir alana sabitler.

İkinci Bölüm
Negatif Diyalektik
Varolan olmadan Varlık diye bir şey olamaz.

Düşüncenin (…) kendini (…) somut içerikten temizlemeye muktedir olduğu iddiası, yani mutlak bir biçim varsayımı gerçekçi değildir.

Düşünce, düşünülen şey olmadığında kendi kavramıyla çelişir. (s. 131)

Kant, maddenin öznel kurguya dayandırılamayacağını söylemiştir. Değişmez, kendiyle özdeş şey fikri de bununla birlikte çökecektir. (s. 133)

Varolan kavramı da, sahte Varlık kavramının gölgesinden başka bir şey değildir aslında.

Mutlak bir başlangıç ilkesinin öğretildiği her yerde bu başlangıç ilkesinden daha değersiz ve ondan tamamıyla ayrışık olan, ona benzeş bir bağıntılı öğeden de bahsedilir; böylelikle prima philosophia ve düalizm uyum içinde birleşir. Fundamental ontoloji bu düalizmden sakınmak için kendi başlangıç ilkesini belirlemeye özen göstermiştir. (s. 134)

Öznellik, bizatihi düşünme, kendinden değil olgusal unsurlardan, özellikle de toplumdan yola çıkarak izah edilmelidir ama bir yandan da düşünme, yani öznellik bilginin nesnelliğinin koşuludur.
Bu paradoks (…) ele alındığında, diyalektiğin konusu basit bir mantıksal çelişkiden ibaret olur. (s. 136)

Hegel’in diyalektiğinde özdeşlik ve pozitiflik örtüşüyordu; özdeşsizlik ve nesnel olan her şeyin mutlak tine genişletilerek yüceltilmiş öznelliğe dâhil edilmesiyle uzlaşma sağlama beklentisi vardı. Buna karşın, bütünün her tikel belirlenime etki eden kuvveti o tikel belirlenimin olumsuzlanması olmakla kalmaz, kendisi de negatiftir.

Özdeşlik idealizmin psikolojik ve mantıksal uğraklarının ayrımsızlaştığı noktadır. (s. 137)

Teori ve pratik birliği talebi teoriyi karşı konulmaz biçimde pratiğin uşağı haline getirmiş.

Yapılması gereken (…) düşünceye (…) pratiğin önceliğini teori düzeyinde yeniden düşünmektir.

Diyalektik yöntem değildir.
Bir yordam olarak diyalektik, şeyde deneyimlenen çelişki uğruna ve ona karşı çelişki içinde düşünmek demektir.
Bu diyalektik (…) özdeşliğe doğru hareket etmez; daha çok, özdeşliğe şüpheyle yaklaşır. (s. 139)

Özdeşleşme ilkesinin toplumsal modeli mübadeledir.
Mübadele özdeş olmayan tikel varlıkları ve ürünleri kıyaslanabilir, özdeş hale getirir.
Bu ilkenin yayılması bütün dünyayı özdeş olana, bütünlüğe mecbur eder.

Tek bir insan bile canlı emeğinin kendine düşen payından mahrum bırakılmadığında rasyonel özdeşlik sağlanmış, toplum özdeşleştirici düşünceyi aşmış olur. (s. 141)

Her sentezde özdeşlik istenci iş başındadır.

Bilinç, kendi hilesini kavrayabilecek kadar güçlüdür.

Geleneksel felsefenin hatası özdeşliği hedef bellemektir. Özdeşlik görüntüsünü berhava edecek olan güç, düşüncenin gücüdür.

Özdeşlik düşüncesi nesnesini pervasızca sıkıştırdıkça o nesnenin özdeşliğinden o kadar uzaklaşır.

Özdeşliğin varolduğunu, şeyin kendinde halinin kavramına tekabül ettiğini düşünmek düpedüz kibirdir. (s. 143)

İdealar (…) negatif simgelerdir.
İdealar, şeylerin olduklarını iddia ettikleri şeyle gerçekten oldukları şey arasındaki boşluklarda yaşarlar.

Tikel olan hiçbir şey hakiki değildir.

Varolan dolaysız varolmazdığı, ancak kavram üzerinden varolabildiği için, işe (…) kavramla başlamak gerekir. (s. 147)

(zamansallığından dolayı bilinç, “ben” ile özdeş olamaz)

Şu fani hayat dışında bir köken yoktur.

(Senteze karşı fenomenoloji)

İdealist diyalektik de bir köken felsefesiydi. Hegel onu bir çembere, döngüye benzetmiştir. Hareketin sonucunun başlangıcına dönüşü, sonucu geri döndürülemez biçimde ilga eder. (s. 149)

Olumsuzlamanın olumsuzlamasının pozitiflikle eş tutulması özdeşleştirmenin esası, en saf biçimine indirgenmiş biçimsel ilkesidir.

Hakikat kavramını (…) metafizik soruşturmalara uyarak kendi içeriğinden yola çıkmaya gerek yoktur kesinlikle.
Yapılması gereken Max Weber’e başvurmaktır.
Weber (…) ideal tipleri, kendi içinde bir tözselliği olmayan ve istediğinde tekrar akışkanlaştırılabilen nesneye yaklaşmaya yardımcı araçlar olarak ele alır. (s. 156)

Öz ancak, varolanın, olduğunu iddia ettiği şeyle oluşturduğu çelişkide bilinebilir.

Hegel’in özün nesnelliği öğretisinde Varlık henüz kendini göstermemiş tin olarak koyutlanır. Öz, öznenin ilk etapta koyutlamadığı ama peşinden gittiği şeyin kavramındaki özdeşliksizliği hatırlatır.

Metafiziğin teolojik kalıntısına inatla muhalefet eden Nietzsche, öz ve görünüş ayrımını yermiş, pozitivizmin bütünüyle uyum içinde arka plandaki dünyayı (Hinterwelt) taşralılara (Hinterwäldler) havale etmiştir.
Buna göre öz (Wesen), bizatihi düzensizlik / kötücüllük (Unwesen) yasası uyarınca üzeri örtülmesi gereken şeydir. (s. 160)

Hata yapma riskini göze alarak önemli olan şey üzerine düşünmek yerine, önemsiz olanın doğruluğunu araştırma yollu inatçı arzu, gerileyen bilincin en yaygın semptomlarından biridir.
Son model taşralı, arka plandaki dünyanın kendini huzursuz etmesine izin vermez. (s. 161)

Transandantal özne kavramı, varolmayan bir şeyin yine de edimde bulunduğunu, genel bir şeyin yine de tikeli deneyimlediğini savlayan aporetik bir kavramdır ve sabun köpüğü gibidir.

Bilinç yaşayan öznenin işlevidir, bilinç kavramı özne imgesine göre biçimlenmiştir. (s. 174)

Nesnelliğin tahrip edilmesiyle metafizik de tahrip edilmiştir.

Hipostazlaştırma eğiliminin teorik kökeni Kopernik Devrimi denen şeydedir. (s. 182)

(eylem insanları tinin sessizliğinden uzaklaştırır, eyleme geçen tin…)

Tinin eylemi zaman içindedir, tarihseldir. (s. 187)

İhtiras, tinin biçim almadan önceki halidir.

Mutsuz bilinç zihnin kibrinin yol açtığı bir yanılsama değildir, ona içkindir.

(Mitolojiden arındırma, katı akılcılık, imgelemi olumsuz etkiler)
Diyalektik şeylerin içinde bulunur ama onu düşünen bilinç olmadan varolmadığı gibi, o bilincin içinde de buharlaşmaz. Mutlak biçimde tek, farksız, bütüncül bir madde olsaydı diyalektik söz konusu olamazdı. (s. 190)

Üçüncü Bölüm
Modeller
Büyük felsefe, özgürlüğü (…) on yedinci yüzyıldan beri (…) sadece kendi şahsi meselesi ve ilgisi olarak ele almaktadır. (s. 197)

Öznelerin bakıma ihtiyacı vardır ve bu çıkarları (…) özgürlüğü felç etmiştir.
En eski olan şey en fazla saygıya değer olandır ve en fazla saygıya değer olan şey üzerine yemin edilir. (s. 199)

Kendiliğin özdeşliğiyle kendine yabancılaşma en başından itibaren birbirine eşlik eder. (s. 200)

Bütün kötülükler ölümsüzlükten kaynaklanır.

Nevrozların hakikat içeriği şudur: tam da egonun iç bünye üzerindeki hâkimiyetini kaybettiği noktada, egoya, ona yabancı olan, karşısında “ama ben böyle değilim ki” dediği şey aracılığıyla kendi içinde özgür olmadığını gösterirler.

Ben’in bağımsızlığı ve özerkliği hakkında bir hükme varmak için kendi başkalığıyla, Ben-olmayanla ilişki kurmalıdır. Özerkliğin varlığı (…) zıddına (…) ya da özerkliği ondan esirgeyen nesneye bağlıdır. (s. 205)

Özenin kararları bir nedenler zinciri modeline bağlı değildir, her zaman ani bir hamle, bir sıçrama söz konusudur. Bilince dışsal kalan bu gerçek olgu (…) salt bilince dair bir unsur olarak yorumlanır. Saf tinin müdahalesi tasavvur edilebilirmiş gibi, bilincin müdahale etmesi beklenir.

…özne kendini ancak eylemiyle özdeşleştirebildiği sürece özgür olduğunu düşünür ve bu da sadece bilinçli eylemler için söz konusudur.

Bilinç, yani akla uygun kavrayış özgür eylemle aynı şey değildir,
Kant’ta olan tam da budur. Ona göre irade özgürlüğün, özgür eylemde bulunma yetisinin simgesidir.

Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’nde irade eylemi belirli yasa tasarımları uyarınca belirleme yetisi olarak düşünülür.
İrade, rasyonel canlıların tabi olduğu nedenselliktir, özgürlükse bu iradenin yabancı belirleyici nedenlerden bağımsız kalarak etkisini sürdürebilmesini sağlayan yetisidir. (s. 209-210)

Saf pratik akla indirgenmiş irade / bir soyutlama(dır)
Eklenti, tam da bu soyutlamadan kurtulmuş şeyin adı; iradeye gerçeklikte yer açan unsurdur.

Mantık kendine karşı yalıtılmış bir pratiktir. Mantığın öznel bağlılaşığı olan tefekküre dalma davranışı, hiçbir talebi olmayan bir davranıştır. Buna karşın her irade edimi, mantığın otarşik mekanizmasında bir gedik açar.

Büyük rasyonalist filozofların irade tasarımı, iradeyi üzerine pek sorun yapmadan inkâr etmekten ibarettir.
Salt özdeşlik fikri idealistlerin irade olmadan bilinç olamayacağını görmesini engeller.
(Eylem!)

İrade olmadan tam anlamıyla düşünce de mümkün olamaz. Ama idealizm bunun tam tersini savunur. (s. 211-212)

Nedensellik / rasyonalizmin en çetin meselesidir.

Ratio sözcüğündeki belirsizliğin, hem akıl hem neden anlamına gelmesinin nedeni budur.
Hume’a göre, nedenselliğin kanıtı olarak (…) hiçbir dolaysız duyu verisi yoktur.

Kantçı diyalektik yanıltmacalarla dolu bir diyalektiktir.
Ancak tezi de antitezi de kendi içinde çelişkisiz biçimde geliştirir.

Çelişkinin akıl için kaçınılmaz olması çelişkinin aklın ve onun mantığının elinden kaçan bir şey olduğunu gösterir.

Kant, bu çelişkiyi (…) saf ve ampirik özne ayrımı aracılığıyla uzlaştırır.
Özne de kendisinin nesnesidir ve bu haliyle kategoriler aracılığıyla yasal senteze tabidir, bu bakımdan, özgür değildir.
Öznenin ampirik dünyada eylemde bulunabilmesi ancak ve ancak fenomen olarak tasarımlanması yoluyla mümkün olur. (s. 220)

İrade, bilincin kendi efsunundan kurtulmak için muhtaç olduğu güçtür.

Tek akıl diye bir şey gerçekten varolsaydı, hasar görmemiş felsefi akıldan başkası olamazdı.
Fichte ahlaki veçhenin her zaman apaçık olduğu yolundaki formülüyle bu  motifi zirveye taşımıştır.

Apaçıklık uygarlaşmanın alametifarikasıdır; değişmez, özdeş olan iyi sayılır. (s. 221)

Akıldan koparılarak başlı başına bir amaç olduğu beyan edilen (…) irade, akla karşı gelen bütün idealler gibi hâlihazırda bir cürümdür.

Ahlaki kesinlik diye bir şey yoktur.

Düşünce bir davranış biçimi olarak pratiğin bir parçasıdır.

Saf akıl aracılığıyla nedenselliği kurmak
(böylece) yasa sakatlanır.  
Kant sonrası felsefe (…) yasasız özgürlüğün özgürlük olmadığını; özgürlüğün ancak yasayla özdeşleşme aracılığıyla tesis edildiğini savunmuştur.

Hegel’e göre özgürlük zorunluluğu idrak etmektir.
Zorunluluk idrak edilmediği sürece, özgürlük bir hezeyan olarak kalacaktır. (s. 227)

Özgürlük, sürekli kılık değiştiren baskının tezahürlerinde somutlaşır: o da baskıya direnme şeklinde tezahür eder.

Özgürlüksüzlük özgürlük kavramının koşuludur artık. (s. 242)

Radikal bir sağaltım ancak süperegonun bir şekilde tasfiyesiyle mümkün olabilir. (s. 248)

Bireyin kendi adına umut etmesi gereken özgürlük salt kendi özgürlüğü olamaz, bütünün özgürlüğü olmalıdır.

Sadece özgür bir toplum teşekkülünde ortaya çıkabilecek olan özgürlük (…) tikel bireyde aranır. Kişiselci etikte toplu üzerine düşünüm olmadığı gibi kişi üzerine düşünüm de yoktur. (s. 251)

II
Dünya Tini ve Doğa Tarihi
Hegel Üzerine Ara-Söz

…bütün ancak bireysel kendini-koruma ilkesi ve onun dar kafalılığı sayesinde işlerlik kazanır. Her tekil insanı sadece kendine bakmaya zorlayarak nesnelliği dar çerçeveden kavramasını sağlar, dolayısıyla nesnel olarak musibete dönüşür. (s. 284)

Kendi içinde nesnel olan ve kendini yukarıdan dayatan toplumu kavramak yerine, kendi kendine yeten, deneyci ve rasyonel bir bilimsel sistemi hedefleyen öznel ve katı bilim tasarımını devreye sokan da bizatihi dünya tini olmuştur. Eskiden kendinde şeye başkaldıran eleştirel ve aydınlanmacı isyan şimdi bilgiye yönelik bir sabotaja dönüşmüştür. (s. 285)

…evrensel tarih kavramı (…) standartlaşan dünya bütüncül bir sürece yakınlaştıkça sorunlu bir hale gelmiştir.

Geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanacak felaketlere rağmen, tarihte tezahür eden ve onu kaynaştıran daha iyi bir dünya planı olduğunu iddia etmek düpedüz sinikliktir.

Evrensel tarih yabanilikten insanlığa doğru değil, sapandan megaton bombasına doğru ilerlemiştir. (s. 290)

Dünya tinine en uygun tanım kalıcı felakettir.

Felsefe akli olanı derinlemesine kavramak için şimdinin ve gerçeğin anlaşılmasıdır, bir öte yanın inşası değildir. (s. 299)

Üzerinde vuku bulduğu zemin olmadan bir dinamiğe sahip olamaz zaman. Buna karşın, zamanın sürekliliği içinde yeri olmayan bir olgusallık da hayal edilemez. (s. 301)

Hegel Hukuk Felsefesi
…insanın oğlunu ahlaklı yetiştirmesinin en iyi yolu onu iyi yasaları olan bir devletin vatandaşı yapmaktır.
Tözsel birlik mutlak ve hareketsiz bir başlı başına amaçtır.
“İnsan bütün insanlığını devlete borçludur” cümlesi bariz bir abartıdır. (s. 305)

Diyalektik ustası, devlete diyalektikten muaf olma imtiyazı tanır çünkü diyalektiğin burjuva toplumunun aşılmasına yol açacağını kendisi de gayet iyi bilir.

Geneldeki kolektif özne alametleri arttıkça o genelin içinde iz bırakmadan ortadan kaybolur.
Halk tini (…) dünya tini ile bireyler arasında (…) bir köprü kavram işlevi görür. (s. 306)

Hegel’in dünya tininin bir ulustan diğerine gezinmesi, şişirilip metafizik seviyeye çıkarılmış kavimler göçüdür. (s. 309)

…bireyselliğin motoru (…) tutku
Neye erişip erişemeyecekleri, kapsamı sürekli daraltılarak kendilerine sunulan güçsüzler açısından anakronik bir mefhumdur tutku.

…birey artık ne tutku için gerekli kuvvete –güçlü bir ego- haizdir ne de buna gereksinim duyar çünkü bireyi bütünleştiren toplumsal örgütlenme, tutkunun alevlenmesine neden olan aleni direnişleri endişeyle karşılamış, onları tasfiye etmek için, kontrolü ne pahasına olursa olsun kendini topluma uyduran bireylerin eline vermiştir. (s. 310-311)

Değişikliğe yol açacak pratiğin gereksinim duyduğu düşünce ancak genel pratikten muaf tutulmuş bir bireyden çıkabilir. (s. 311)

Kendilerini hiç direnmeden kolektif musibetin eline bırakanlar, kimliklerini kaybederler. (s. 313)

Bizzat öznelliğin kendisi, tözün mutlak biçimi ve mevcut gerçekliğidir.

Hegel, bizzat genellik ve bütüncül özdeşlik kabul ettiği öznelliği tanrılaştırır.

…bu yanlış dünyada yaşayan her yurttaş doğru bir dünyayı dayanılmaz bulacaktır çünkü o dünyaya tahammül edemeyecek kadar hasarlıdır. (s. 319)

Auschwitz’ten sonra
Yaşamaya devam etmek için Auschwitz’i mümkün kılan ve burjuva öznelliğinin temel ilkesi olan duygusuzluğa ihtiyaç vardır.

…sadece başkalarının değil, kendisinin ölümü karşısında da insanın içinde uyanan duygular pek çok açıdan zayıftır. (s. 329)

Hiçbir düşünce hakikaten düşünülemez. Çünkü hakikatin önemli bir unsuru, zamansal esasıyla birlikte sürmesidir; sürem söz konusu olmadığında hakikatten de bahsedilemez; ölüm hakikati ardında hiçbir iz bırakmadan yutar. (s. 336)

Hayatın anlamının soruyu soran kişinin ona yüklediği anlam olduğu yanıtı bu soruya hemen her zaman eşlik eder.
Bu yanıt yanlıştır.
Anlam kavramı, her tür imalatın ötesinde kalan bir nesnellik içerir; imal edilmiş bir anlam çoktan bir kurmacadır, özneyi kolektif olsa bile, kopyalar ve görünürde temin ettiği şeyi onun elinden alır. (s. 340)

Anlamlı bir hayat hayatın anlamını sorgulamaz.
Anlam sorusunun kurtulmak istediği ölümün ta kendisidir. (s. 341)

Özgürlük motifini inkâr eder Schopenhauer.
Schopenhauer bir idealisttir, efsunun sözcüsüdür. Totum (bütün) totemdir.

Ölüme çare yoksa (…) bir anlam iddiasında bulunmak da ideolojiktir.
Dolayısıyla (…) hayatla dolu olmaya dair bütün fikirler (…) öçgözlülükten, içinde boyunduruk altına almaya yönelik bir şiddet edimi barındıran bir arzudan ayrı tutulamaz.
Güçle övünme olmadan mümkün değildir doluluk. (s. 342)

Hiçlik inancı, varlık inancı kadar budalacadır.

Mevcut durum der Beckett, toplama kampındaki durumdan farklı değildir. (s. 344)

Hiçbir şey değişime uğramadan kurtuluşa eremez; kendi ölümünün kapısından geçmemiş hiçbir şey kurtulamaz. (s. 354)

“Müjdeyi duyuyorum ama inancım eksik.”
Faust

---

Negative Dialektik
Türkçeleştiren: Şeyda Öztürk
Metis Yayınları

Ocak 2016