Jack
Holland - Mizojini - Kadından Nefretin
Evrensel Tarihi - Notlar
Dünyanın En Eski Önyargısı
A Brief History of Misogyny: The World’s Oldest Prejudice
Mütercim: Erdoğan Okyay, İmge Yayınları, Ankara, 2016
Önsöz
Jack Holland, 2002 yılında kadın düşmanlığı (mizojini)
tarihini araştırmaya başlar. Orta Çağ cadı avlarından Kuzey Kore
cezaevlerindeki zulümlere, edebi metinlerden tarihsel arşivlere kadar geniş bir
veri grubunu inceler.
2004 yılı Mart ayında kitabın taslağını bitirdikten hemen
sonra ender görülen ve ölümcül olan NK/T-hücre lenf kanserine yakalanır.
Giriş
Mizojini (kadın düşmanlığı), insanlık tarihinin en dirençli,
en uyumlu ve en yıkıcı yapısal inşa süreçlerinden biridir. Bu olgu, Pakistan’ın
Pencab eyaletinde Mukhtaran Bibi’nin toplu tecavüzle
"cezalandırılmasından" Kuzey Kore’deki Kaechon Tutukevi’nde
kadınların maruz kaldığı biyolojik şiddete; Nijerya’da Amina Lawal’ın
taşlanarak ölüme mahkûm edilmesinden ABD’nin Fort Bragg askeri üssündeki koca
cinayetlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada, "evrensel ve
zamansız" bir karakter sergilemektedir. Mizojini sadece tarihsel bir
kalıntı değil, günümüz toplumsal yapısını şekillendiren canlı bir patolojidir.
Belfast’ta birbirine düşman Katolik ve Protestan grupların
üzerinde uzlaştığı tek semantik zemin, kadını aşağılayan "cunt"
(kancık) kelimesidir.
Belfast argosunda kullanılan "to stiff" deyimi hem
"bir kadınla yatmak" hem de "öldürmek" anlamına gelir. Bu
semantik özdeşlik, kurbanın sadece kişiliksizleştirilmesini değil, tamamen
nesneleştirilerek "cansız bir bedene" (stiff) indirgenmesini temsil
eder.
Erkeğin kadına duyduğu yoğun arzu ve bu arzunun yarattığı
bağımlılıktan duyulan ontolojik korku. Bu nefret, arzunun kontrol
edilememesinin yarattığı hayal kırıklığının kadına yansıtılmasıdır.
Kadının Bakire Meryem şahsında göklere çıkarılırken aynı
zamanda insanlığın cennetten kovulmasından sorumlu tutulması da bu ikileme
örnektir.
Bu modern şiddet sarmalının ve dilsel aşağılamanın
entelektüel temelleri, Batı medeniyetinin kurucu unsurları olan Antik Yunan
felsefesi ve Musevi söylencelerinin bilinçli tercihlerine dayanır.
1 Pandora’nın Kızları
Batı kültürünü besleyen iki yaradılış mitinde kadının (Havva
ve Pandora) varoluşa kötülük ve ölüm getiren bir ceza olarak kurgulanır.
Antik Yunan düşüncesi, Batı medeniyetinin rasyonel
temellerini atarken aynı zamanda kadını "öteki" olarak konumlandıran
felsefi düalizmin de beşiği olmuştur. Yunan söylencelerine göre kadın,
insanlığın başlangıcında var olan organik bir unsur değil, erkekleri
cezalandırmak için gönderilmiş bir "Kalon Kakon" (Güzel Felaket)
olarak kurgulanmıştır.
Prometheus, ateşi gökyüzünden çalarak yeryüzüne indirmişti.
Bu kandırmaya çok öfkelenen Zeus, bir “armağan” verme bahanesiyle, erkeklere
“örneği görülmemiş bir kötülük” tasarlamıştı: Vereceği bir armağanla hem
erkeklerin eğlenmesini sağlayacak hem de onların, felaketleriyle sarmaş dolaş
yaşamalarına yol açacaktı. Gökyüzünün ortak armağanı Pandora! Yunanca yazıldığı
gibi καλὸv κaκov
(Kalon Kakon), yani “Güzel Felaket”. O, Tanrıçalarla kıyaslanacak kadar
güzeldi.
Amazon efsaneleri
Savaşçı ve egemen kadın imajına duyulan korku ve bu korkunun
Atina sanatında (Parthenon kabartmaları dahil) tecavüz ve şiddet estetiğiyle
pornografik bir biçimde temsil edildi.
Kelt mitolojisi
Cennet, kadınlarla ve arzuyla doludur. Arzu olumlu bir
güçtür; "ilk günah" yoktur.
Sümer mitolojisi (Gılgamış)
Tanrılar ölümü tüm insanlığa pay etmiştir. Kadın, ölümün
veya sefaletin sorumlusu değildir.
Euripides ve Sophokles'in oyunlarında (Medea, Klytemnestra,
Antigone) toplumsal sınırları aşan ve doğadan aldıkları güçle aile/devlet
otoritesine başkaldıran kadınlar dikkat çeker.
Lanet size! Benimle alay edilse de kadınları aşağılamaktan
hiç vazgeçmeyeceğim. Çünkü onlar her zaman baştan aşağı kötüler. Onları edepli
olmaya eğitmeyenler, izin versinler de gelecekte onları da aşağılayayım."
(Euripides, Hippolytos)
Aristoteles, kadını "sakat doğmuş bir
erkek" olarak tanımlayarak biyolojik bir aşağılık kuramı geliştirdi.
Aristoteles'in teorisi, sadece felsefi bir tartışma olarak
kalmamış; 17. yüzyıl bilimsel devrimine kadar kadının kamusal ve bilimsel
alandan dışlanmasını meşrulaştıran "bilimsel" bir cam tavan işlevi
görmüştür. Platon’un akıl-beden düalizmiyle birleşen bu anlayış, kadını
değişkenliğin, duygunun ve bedensel zaafın temsilcisi olarak kodlamıştır.
(Antik dönemde Sparta’da kadınların durumu, genele kıyasla
istisnadır: Askeri bir toplum olan Sparta’da kadınlar mülk edinebilir, spor yapabilirdi)
2 Kapılardaki Kadınlar
Roma’da kadınlar, kamusal alanda Yunanlı hemcinslerinden
daha görünür olsalar da Patria Potestas (baba otoritesi) altında ağır hukuki
kısıtlamalara tabiydiler.
Romulus yasaları kocaya karısı üzerinde yaşam ve ölüm hakkı
tanır, başı açık sokağa çıkan ya da şarap içen kadınların dövülerek öldürülmesi
yasaldır.
Roma mizojinisi, kadının özgürleşme potansiyeline karşı
duyulan kolektif bir siyasi korku üzerine inşa edilmiştir.
Yaşlı Cato, kadınları "zapt edilemez vahşi
yaratıklar" olarak tanımlayarak, onlara tanınacak en küçük hakkın erkek
egemenliğinin sonu olacağını savunmuştur.
Roma tarihi, erkek egemen iktidar yapısına karşı cinselliği
ve zekâyı silah olarak kullanan kadınlarla doludur. Özellikle Genç Agrippina,
"erkeksi bir despotizm" ve hırsla imparatorluk yönetiminde hak iddia
etmiştir. Oğlu Nero tarafından gönderilen cellat yatağına girdiğinde,
Agrippina’nın cellada karnını göstererek "Hançerini buraya, Nero'yu
taşıyan rahime sapla!" diye haykırması, Roma'nın kadın bedeni üzerinden
yürüttüğü siyasi baskıya karşı en çarpıcı ve tiyatral direniş örneğidir.
Roma'ya yayılan Bacchus dinindeki cinsel taşkınlıklar, köle
isyanı korkusu ve Senato kararıyla 7000 kadın katledilmiştir.
Romalı tarihçi Sallust, Catilina'nın Komplosu (Bellum
Catilinae) adlı eserinde Catiline komplosuna karışan, eğitimli, dans eden, şiir
yazan ve cinsel arzusunu gizlemeyen "modern" Romalı kadını, soylu
kadın Sempronia'yı MÖ 63 yılındaki darbe girişiminin ahlaki ve toplumsal çöküş
simgesi olarak tanıtır.
Romalı yazarların Kleopatra'yı "erkekleri
güçsüzleştiren ve fahişelikle devletleri yıkan" bir iblis olarak kurgular.
3 İlahi Müdahale
Dönemin katı Musevi yasalarına meydan okuyarak adet gören ve
zina ile suçlanan kadınları koruması, etrafında geniş bir kadın havari grubu
toplanmasını sağladı.
Hıristiyanlık, başlangıçta kadınlara sunduğu manevi eşitlik
vaadiyle yayılsa da kurumsallaştıkça kadını "günahın kapısı" olarak
gören radikal bir teolojiye dönüştü.
Havari Pavlus’un hiyerarşik düzenlemeleri, Tertullian’ın
"Şeytanı davet eden sensin! Tanrı’nın görüntüsü olan erkeği sen yere
vurdun" suçlamasıyla zirveye ulaşmıştır. Bu dönemde "Çöl
Babaları"nın dünyadan el etek çekme girişimleri, aslında kurtulmaya
çalıştıkları cinsel arzudan kaçamamalarının yarattığı bir hüsrandır. Bu
keşişler, hâlâ fantezilerini süsleyen kadına duydukları arzuyu, ona karşı
şiddetli bir nefret besleyerek bastırmaya çalışmışlardır. Kadın, erkeğin kendi
günahının yansıması haline getirilmiştir.
415 yılında İskenderiyeli matematikçi Hypatia'nın fanatik
bir Hıristiyan grup tarafından istiridye kabuklarıyla derisinin yüzülerek
katledilmesi, insanlık tarihinin en trajik kırılmalarından biridir. Bu vahşet,
Antik Çağ'ın "akıllı kadın" imgesinin sonunu ve Orta Çağ'ın
"şeytani büyücü/cadı" imgesinin başlangıcını temsil eder. Hypatia’nın
bedeni üzerindeki bu parçalama eylemi, teolojik nefretin entelektüel kadına
yönelik sistematik saldırısıdır.
4 “Cennetin Kraliçesi”nden “İblis Kadın”a
Orta Çağ mizojinisi, kadını insanlıktan çıkarmanın iki zıt
kutbunu (Bakire Meryem ve Günahkâr Havva) aynı anda yönetmiştir. Meryem kültü,
kadını aşırı yücelterek aslında gerçek kadını kişiliksizleştirmiştir.
431 Efes Konsili ile Meryem'i "Tanrı Anası"
(Theotokos) ilan eder.
Bedeninin göğe kabulü ve "Lekesiz Gebelik"
dogmalarıyla cinsellik dışı, soyut ve gerçek dışı bir mükemmellik seviyesine
çıkarılır.
Meryem’in "günahsızlığı" bir dogma haline
getirildiğinde, gerçek dünyadaki tüm kadınlar otomatik olarak "Havva’nın
günahkâr kızları" kategorisine itilmiştir. İdeal kadının (Meryem)
ulaşılamaz ve insanüstü bir kurgu haline gelmesi, gerçek kadınların
"cadı" veya "iblis" olarak yaftalanmasını
kolaylaştırmıştır. Meryem kültünün zirve yaptığı dönemde cadı avlarının
başlaması bir ironi değil, bu "ideal kadın" kurgusunun zorunlu
sonucudur.
5 Ey Cesur Yeni Dünya
1500-1800 yılları arasında Avrupa’da bilimsel, toplumsal,
ekonomik ve siyasal alanda dünyayı değiştirmeyi amaçlayan devrimci atılımlar
baş göstermiş; kutsal ve tabu görülen yerleşik kurumların gücü sorgulanmaya
başlandı.
Bu yapının yıkıntıları üzerinde modern dünya biçimlenecektir.
"Mizojini" (kadın düşmanlığı) kavramı ilk kez bu
dönemde, 1656 yılında ortaya çıktı.
Galileo Galilei'nin 1609'da teleskopunu gökyüzüne
doğrultarak hareket halindeki heliosentrik (güneş merkezli) evreni keşfetmesi,
Kilise, İncil ve Aristoteles'in statik dünya görüşünü temelinden sarstı.
Evrenin yapısıyla ilgili buluşunun eski kaynakların...
hatalar içerdiğini kanıtlaması / bu kaynaklarda yer alan başka bilgilerin de
hatalı olabileceğini ortaya koymuş oldu.
17. yüzyılın başlarında İngiltere'de kadının hukuksal olarak
hiçbir hakkı bulunmuyordu.
Babasının velayetinden kocasının boyunduruğuna geçen kadının
tüm mülkü evlilikle el değiştiriyordu.
Kadınların toplumsal statüleri giysilerine de yansımış; 17.
yüzyıl sonlarında bedenlerini sımsıkı saran korse eziyeti başlamıştır.
Genç kızların solgun görünmesi için ishal ilaçları verilmiş,
korse nedeniyle ölen 20 yaşındaki bir kadının otopsi raporunda şu ifadelere yer
verilmiştir:
"Kaburga kemiklerinin karaciğeri deldiği ve diğer karın
organlarının da az çok zarar gördüğü saptandı..."
Kocalarını öldüren kadınlar odun ateşinde yakılarak
öldürülüyordu.
Reformasyon hareketi, rahiplerin evlenmesine izin vererek
evlilik kurumunun değerini yükseltmiş ve kadının aile içindeki konumunu
güçlendirmiştir.
Ancak Protestanlığın kurumsallaşmasıyla kadınların hak
talepleri bastırılmış; John Knox, kadınların söz sahibi olmasına karşı
"Korkunç Kadın Hegemonyasına Karşı İlk Ateşli İşaret" başlıklı bir
metin kaleme almıştır.
Babaerkil yapının yeniden güç kazanmasıyla, Püriten John
Milton’un Kaybolan Cennet eserindeki şu sözleri dönemin ruhunu özetler: "Tanrı
için sadece erkek, Tanrı ve erkek için ise kadın."
İngiltere’de kadınların eğitim hakkından söz edildiğinde Kral
I. James bu fikri şu sözlerle reddetmiş: "Kadınların bilgili olmalarının
istenmesi, tilkilerin ehlileştirilmesi gibi bir şey. Böylece kadınlar sadece
daha kurnaz olacaklardır."
Buna rağmen 1600'lerde Londra’da %10 olan kadın okuryazarlık
oranı, 40 yıl sonra iki katına çıkmış; 1754'te her üç kadından biri evlilik
belgesini imzalayacak duruma gelmiştir.
John Locke, aklın doğuşta boş bir sayfa olduğunu savunan
"empirizm" felsefesiyle, kadınların aşağılık bir varlık olarak
görülmesinin doğuştan gelen bir özellik değil, eğitimsizliklerinin bir ürünü
olduğunu savunarak kadın düşmanlığının temellerini sarsmıştır. Locke, Havva'nın
günahı üzerinden kadınlara acı çekmeyi reva gören dinsel dogmaları eleştirmiş
ve kadınların korse içinde hapsedilmesine karşı çıkmıştır.
Dönemin ilk feministlerinden Mary Astell ise şu tarihi
soruyu sormuştur: "Bütün insanlar hür doğdularsa, o zaman nasıl oluyor da
bütün kadınlar esaret yaşıyorlar?"
Ancak bilimsel ilerlemelere rağmen kadın düşmanlığı hız
kesmemiş; cadı avlarının en yoğun dönemi, Locke’un bireysel hakları savunduğu
bu dönemle çakışmıştır.
16 ve 17. yüzyıllarda edebiyat, kadın düşmanı klişelerle
doludur.
William Shakespeare’in oyunlarında da kadınlara yönelik
düşmanca ifadeler yer alır. Hamlet ve Kral Lear gibi büyük trajedilerinde kadınlar
felaketlerin kaynağı olarak sunulur.
Hamlet’in annesi Gertrud’a öfkesi tüm kadınlara yönelir: "Kadın!
Zayıflık senin adın."
Aynı şekilde Kral Lear oyununda da kadın bedeni ve
cinselliği iğrenç dizelerle resmedilir: "Kemerden aşağısı Centaur'dur
tümüyle, Kemere kadar yukarısı, kadındır bütünüyle. Bunlar hep Tanrılara özgü
şeyler, Diğer yanda ise şeytana ait olan, onun mülkü nesneler."
1660'lardan sonra saray çevresinde cinsel ahlak çökmüş;
Rochester Kontu John Wilmot gibi şairler kadınlara "fahişe" diyen son
derece kaba ve pornografik bir dil kullanmışlardır.
Bu dönemde Aphra Behn, İngiltere'nin ilk profesyonel kadın
tiyatro yazarı olarak öne çıkmış; erkek meslektaşlarının kadın düşmanlığına
karşı durarak erkeklerin cinsel iktidarsızlıklarıyla alay eden The
Disappointment adlı şiiri kaleme almıştır.
Daniel Defoe (Moll Flanders, Roxana) kadınların
bağımsızlığını savunmuş ve rızasız evlilikleri tecavüzle bir tutmuştur. Onun
kahramanı Roxana, ekonomik bağımsızlığını korumak adına evliliği reddeden bir
kadın prototipidir: "onurun ve evliliğin özgür bir kadının bağımsız
yaşamıyla nasıl bağdaşacağını bilemiyorum."
Buna karşın, Samuel Richardson’un Pamela ya da
Ödüllendirilmiş İffetlilik romanı, burjuva ahlakının simgesi olarak
"iffetli/aseksüel kadın" imajını idealize etmiştir.
Dönemin en etkili kadın düşmanlarından biri olan Jean
Jacques Rousseau, aydınlanma mantığını kadının boyunduruk altına alınmasını
haklı çıkarmak için kullanmıştır.
Rousseau, Emile eserinde kadının doğası gereği erkeğe itaat
etmesi gerektiğini iddia eder: "Eğer kadın, kendisiyle erkek arasındaki
eşitsizlikten yakınırsa bunda haksızdır... Tam tersine bu, mantıksal bir
düşüncenin sonucu."
6 Viktoryenlerin Sırları
Avrupalıların sömürgecilik faaliyetleriyle tanıdıkları diğer
kültürlerde de kadın düşmanlı görülmüştür. Özellikle adet görme (menstrüasyon)
neredeyse tüm ilkel ve gelişmiş toplumlarda (Macusi Kızılderilileri'nden
Hindu-Brahmanlar'a kadar) erkeklere uğursuzluk getiren, tabulaştırılmış bir
olgu olarak algılanmıştır.
Uzakdoğu öğretilerinde (Taoizm, Hinduizm, Budizm) beden
Batı'daki gibi "günahkâr" olarak görülmemiş, cinsel aşk Nirvana'ya
veya ölümsüzlüğe ulaşmanın bir yolu olarak törenselleştirilmiştir.
Taoizm'de dişi (Yin) ve erkek (Yang) güçlerinin dengesi
aranmış; uzun yaşam için kadının vajinal akıntısının emilmesi yöntemleri
kitaplaştırılmıştır.
Budist Tantra mezhebinde de cinsel taşkınlıklar dinsel
aydınlanmanın parçası sayılmıştır.
Ancak bu cinsel değer, kadının toplumsal olarak ezilmesini
engellememiştir.
Konfüçyüs (MÖ 551-479) öğretisi, kadını tamamen bastıran
katı bir babaerkil sistem kurmuştur.
Çinli ozan Fu Hsuan, kadının acıklı durumunu şöyle anlatır: "Kadın
olarak doğmak gerçekten acı. Böylesine aşağılanmış bir yaratık düşünülemez! ...
İyi gitmeyen ne varsa, hepsinden kadın sorumlu..."
Çin’de kadınların dış dünyayla teması kesilmiş, üst
sınıflarda "Lotus Ayak" adı verilen ve küçük kız çocuklarının ayak
kemiklerinin kırılarak bağlanmasını içeren acılı sakatlama geleneği 10.
yüzyıldan 1949 yılına kadar sürdürülmüştür.
Hindistan'da Mahabharata destanında kız çocuğunun doğumu
felaket olarak nitelendirilmiştir. Ülkede yalnızca tapınaklarda hizmet eden
fahişelerin (Devadasi) eğitim almasına izin verilmiştir.
En korkunç gelenek ise dul kalan kadınların, ölen
kocalarının cesediyle birlikte canlı canlı yakılmasını öngören Sati töresidir.
1780 yılında Marwar Rajası öldüğünde 64 karısı bu şekilde yakılmıştır.
İngiltere'de 1792 yılında Mary Wollstonecraft, feminist
hareketin miladı kabul edilen Kadın Hakları Hakkında Bir Savunma kitabını
yazmıştır. Bu cesur çıkışı nedeniyle muhafazakâr çevrelerce "eteklik
giymiş sırtlan" olarak adlandırılan Wollstonecraft, kadınların
yüzeyselliğini doğuştan gelen bir özellik olarak değil, eğitimsizliğin bir
sonucu olarak görmüş ve her türlü ahlaki yenilginin temelinde beden odaklı
yaşamın yattığını savunmuştur.
Sanayi Devrimi ile birlikte kadınlar fabrikalarda çok ucuz
işgücü haline gelmişlerdir.
Kadınların haftalık kazancı erkek işçilerin yarısından azdı.
Charles Dickens ve Jack London bu işçi mahallelerindeki korkunç sefaleti ve
kadına şiddeti kayda geçirmiştir.
Viktoryen dönemde orta sınıf kadını cinsellikten
arındırılmış, iyi bir eşin cinsel ilişkiden zevk almaması gerektiği
savunulmuştur.
Dr. William Acton, kadının cinsel haz duymasının deliliğe ve
kansere yol açabileceğini iddia etmiştir.
Cinsel arzu duyan kadınlar "nemfomanyak" olarak
damgalanmış; mastürbasyon yapan genç kızları "tedavi etmek" adına
klitoridektomi (klitorisin kızgın demir ve cımbızla kesilip alınması)
ameliyatları gerçekleştirilmiştir. Dr. Isaac Baker Brown bu ameliyatların
ateşli bir savunucusuydu ve Kilise tarafından destekleniyordu.
Yetişkin kadın cinselliğinden korkan Viktoryen erkekleri,
çocuksu saflığı kutsayan bir küçük kız çocuğu kültü (Kate Greenaway resimleri
gibi) yaratmıştır. Ancak bu hayranlığın öbür yüzünde korkunç bir çocuk fuhşu
piyasası oluşmuş; Londra West End'de yaşları 5 ile 15 arasında değişen binlerce
çocuk fahişeliğe itilmiştir.
1847'de İskoçyalı Dr. James Young Simpson, doğum sancılarını
dindirmek için eter ve ardından kloroform kullanmaya başlamıştır. Ancak Kilise,
doğum sancısının Havva’nın günahına verilen ilahi bir ceza olduğunu savunarak
Simpson'ı aforoz etmiştir.
Din adamları kloroformu "şeytanın eseri" olarak
nitelendirmiş, ancak Kraliçe Victoria'nın kendi doğumlarında kloroform
kullanması bu tartışmaları susturmuştur.
1888 yılında Londra'da fahişeleri katleden Karındeşen Jack,
Viktoryen dönem kadın nefretinin patolojik bir doruk noktasıdır. Katil,
kurbanlarının rahimlerini ve cinsel organlarını cerrahi bir titizlikle kesip
çıkarmış, adeta tıbbi bir otopsi yaparcasına kadın bedenini cezalandırmıştır.
Viktoryen toplum bu vahşeti bir seks cinayeti olarak görmemiş; halktan bazı
kadınlar katilin "namuslu kadınları koruduğunu" iddia edebilmiştir.
7 Üstinsan Çağında Mizojini
19 yüzyılın başlarında kadınlar seçme hakkı kazanmaya
başlamıştır; ilk olarak 1893'te Yeni Zelanda, ardından Rusya (1917), İngiltere
(1918) ve ABD (1920) kadınlara seçme hakkı tanımıştır. Ancak bu siyasi
ilerleme, felsefi ve bilimsel alanda yeni karşı tepkilere yol açmıştır.
Sigmund Freud, Aristoteles'in "sakatlanmış erkek"
tezini modern psikolojiye uyarladı. Freud, genç kızların erkek cinsel organını
görerek "penis kıskançlığı" (penis envy) yaşadıklarını ve kadınların
ancak klitoral (erkeksi) cinsellikten vazgeçip vajinal (annelik/üremsel)
cinselliğe geçerek "normalleşebileceğini" iddia etmiştir. Bu görüş,
kadın düşmanlığını biyolojik bir yetersizliğe verilen normal bir tepki olarak
meşrulaştırdı.
Yahudi asıllı Otto Weininger, yazdığı Cinsiyet ve Karakter
kitabıyla kadın düşmanlığını felsefi bir doruğa ulaştırmıştır. Weininger,
kadının hiçbir ontolojik özü olmadığını savunmuştur: "Kadınların
varlıkları ve özleri yoktur. Onlar varolmuyorlar, onlar bir hiçtirler."
"Kadın,
cinsellikten başka bir şey değildir. Hatta o, sözcüğün tam anlamıyla
cinselliğin kendisidir."
Weininger, kadınlar ile Yahudiler arasında ahlaki
güvenilmezlik ve zeka azlığı yönünden doğrudan benzerlikler kurmuştur.
Nazi ideolojisi kadını "çocuk, mutfak, kilise"
(Kinder, Küche, Kirche) üçlemesine hapsetmiş; kürtajı yasaklayıp çok çocuk
doğuran annelere onur nişanı vermiştir. Julius Streicher’in Der Stürmer dergisi
ise antisemitizmi pornografik kadın fantezileriyle birleştirmiştir.
Karl Marx ve Friedrich Engels, kadının ezilmesini özel
mülkiyetin ve kapitalizmin bir sonucu olarak görmüşlerdir.
1917 Sovyet Devrimi'nden sonra Lenin, kadınlara tam eşitlik
sağlamaya çalışmış ve Sovyetler Birliği 1920'de kürtajı yasallaştıran ilk ülke
olmuştur. Ancak Stalin döneminde bu politikalar tersine dönmüş ve kürtaj
yeniden yasaklanmıştır.
Mao dönemi Çin’inde de Kültür Devrimi sırasında kadınlara
etek giymek yasaklanmış, tek çocuk politikası altında kadınlar zorla kürtaja
maruz bırakılmıştır.
Totaliter rejimler kadın bedenini bir devlet mülkü olarak
görmüştür.
Kuzey Kore toplama kamplarından kaçan Lee Soon-ok, kamplarda
hamile kadınların karınlarının askeri çizmelerle ezildiğini ve yeni doğan
bebeklerin annelerinin gözü önünde boğularak katledildiğini tanıklığıyla
anlatmıştır.
1937'deki Nanking Katliamı’nda Japon askerleri on binlerce
kadına tecavüz etmiş ve bedenlerini vahşice sakatlamıştır.
1990'lardaki Balkan Savaşları'nda ise Sırp ordusu, Müslüman
ve Hırvat kadınları hamile bırakarak etnik yapıyı bozmayı amaçlayan sistematik
tecavüz kampları kurmuştur.
Bu vahşetin gerisinde, kadını sadece erkek tohumunu taşıyan
bir kuluçka makinesi olarak gören Aristotelesçi arkaik fantezi yatmaktadır.
8 Beden Üzerinden Siyaset
1955-1960'larda doğum kontrol hapının bulunması, kadınlara
eşlerine veya erkeklere danışmaksızın kendi doğurganlıkları üzerinde karar
verme hakkı tanımıştır. Bu durum, cinsiyetler arası hiyerarşiyi sarsmış ve
kadınlara gerçek anlamda cinsel eşitlik kapısını aramıştır. Theodore Roosevelt
gibi muhafazakâr liderler ise doğum kontrolünü "ırka karşı işlenmiş bir
cinayet" olarak görmüştür.
Katolik Kilisesi, doğum kontrol yöntemlerine ve kürtaja
karşı katı bir savaş yürütmüştür.
Papa VI. Paul 1968’deki Humanae Vitae genelgesiyle doğum
kontrolünü kesin olarak yasaklamış, Papa II. Jan Paul ise bu öğretiyi şaşmaz
ilan etmiştir. Bu katı tutum nedeniyle Brezilya gibi kürtajın yasak olduğu
ülkelerde her yıl yoksul kesimden yaklaşık 50.000 kadın kaçak kürtajlar
yüzünden can vermiştir.
ABD’de ise muhafazakâr başkanlar (Reagan ve Bush) kürtaj
bilgilendirmesi yapan uluslararası kliniklerin fonlarını kesen "Gag
Rule" politikasını uygulamıştır.
ABD'de radikal kürtaj karşıtları kürtaj kliniklerine bombalı
saldırılar düzenlemiş, buralarda çalışan doktorları (Dr. David Gunn, Dr. John
Britton, Dr. Barnett Slepian) soğukkanlılıkla öldürmüşlerdir.
Bu militanlar (Paul Hill, James Kopp), kürtajı Yahudi
Soykırımı (Holokost) ile bir tutarak cinayetlerini "bebekleri ölüm
kamplarından kurtarma" fantezisiyle savunmuşlardır.
İmam Gazali (1058-1111) gibi muhafazakâr bilginler, kadının
itaatsizliğine karşılık adet görme ve hamilelik dahil 18 ilahi ceza listelemiş,
kadının kendi üzerinde egemen olamayacağını savunmuştur.
1979 İran İslam Devrimi (Humeyni), kadınları kamusal alandan
silmiş, örtünmeyen kadınlara 74 kırbaç cezası getirmiş ve evlilik yaşını 13'e
düşürmüştür. Pakistan’da diktatör Zia-ul-Haq döneminde yürürlüğe giren
yasalarla, tecavüze uğrayan bir kadının bunu kanıtlaması için 4 erkek tanık
getirmesi zorunlu kılınmıştır; aksi takdirde kadın "evlilik dışı
ilişkiden" suçlu bulunarak taşlanarak idam (Zafran Bibi davası) veya
kırbaçlanma cezası almıştır.
Mizojini, Taliban rejiminin (1996-2001) kurucu ilkesi
olmuştur. Kadınların çalışması, okula gitmesi, erkek doktorlarca muayene
edilmesi tamamen yasaklanmış; sokakta sadece başından topuğuna kadar örten
kalın "burka" giysisiyle ve erkek bir akrabasının eşliğinde
yürümelerine izin verilmiştir. Burkası altından beyaz ayakkabısı görünen
kadınlar kırbaçlanmış, oje süren bir kadının ise parmakları kesilmiştir. Kadın
bedeni ve cinselliği, Taliban erkek kardeşliği için tam bir panik ve kaçış
nesnesine dönüştürülmüştür.
Sonuç: Mizojinin
Anlamını Kavramak
Irkçılık toplumda bir ayıp olarak kabul edilirken, kadın
düşmanlığı yüzyıllar boyunca "toplumun sağduyusu" (ortak akıl) olarak
içselleştirilmiş ve normal karşılanmıştır.
Günümüzde bile kürtaj edilen fetüslerin neredeyse tamamının
dişi olması veya toprak mülkiyetinin %1'inden azının kadınlara ait olması bu
durumun devam ettiğini gösterir.
Rolling Stones’un albüm kapaklarından modern rap müziğin
("fahişe", "sürtük" söylemleri) söz dağarına kadar popüler
kültür, kadın düşmanlığı virüsünü taşımaya ve yaymaya devam etmektedir.
Erkeğin kadından duyduğu korku, aslında kendi acizliğinden
ve doğaya olan bağımlılığından duyduğu korkudur.
Antik söylencelerdeki Pandora ve Havva, erkeğin cennetteki
ölümsüzlük ve bağımsızlık rüyasını yıkarak onu "gerçek dünyaya"
(çalışmaya, yaşlanmaya ve ölüme) mahkûm etmiştir. Erkekler bu bağımlılık
gerçeğiyle yüzleşmemek için, kadını "doğayı, değişimi ve günahı temsil
eden" daha alt bir varlık olarak damgalayan ikili (düalist) düşünce
sistemleri inşa etmişlerdir.
Aklın boş bir levha olduğunu iddia eden "Tabula
Rasa" kuramı kadın hakları mücadelesinde zaman zaman eşitliği
savunmak için kullanıldı ancak cinsiyetler arasındaki biyolojik farklılıkları
tamamen yadsıdığı için tehlikeliydi. Charles Darwin’in evrim kuramı, insanı
doğanın dışına çıkaran bu kuramı sarsmıştır. Kadın ve erkeğin eşitliği,
deneysel olarak "aynı" olmalarına değil; adalet, hak eşitliği ve kişi
onuruna saygı gibi ahlaki ilkelere dayanmalıdır.
İnsan türü, diğer primatlardan farklı olarak gizli
yumurtlama (hidden ovulation) özelliğine sahiptir. Bu evrimsel gelişme, kadını
sadece çiftleşme döngülerine bağımlı olmaktan kurtarmış; ona partnerini özgürce
seçme, reddetme ve kendi bedeni üzerinde karar verme hakkı tanımıştır.
Kadın düşmanlığına karşı mücadele, kadının cinsel ve
biyolojik varlığını (güzelliğini, bedenini) yadsımakla değil; onun kendi
kaderini tayin etme ve bedensel egemenlik haklarına sonuna kadar sahip
çıkmasıyla kazanılacaktır.
…
