11 Nisan 2022 Pazartesi

Jack Holland - Mizojini - Kadından Nefretin Evrensel Tarihi - Notlar

Jack Holland - Mizojini - Kadından Nefretin Evrensel Tarihi - Notlar

Dünyanın En Eski Önyargısı

A Brief History of Misogyny: The World’s Oldest Prejudice

Mütercim: Erdoğan Okyay, İmge Yayınları, Ankara, 2016

 


Önsöz

Jack Holland, 2002 yılında kadın düşmanlığı (mizojini) tarihini araştırmaya başlar. Orta Çağ cadı avlarından Kuzey Kore cezaevlerindeki zulümlere, edebi metinlerden tarihsel arşivlere kadar geniş bir veri grubunu inceler.

2004 yılı Mart ayında kitabın taslağını bitirdikten hemen sonra ender görülen ve ölümcül olan NK/T-hücre lenf kanserine yakalanır.

 

Giriş

Mizojini (kadın düşmanlığı), insanlık tarihinin en dirençli, en uyumlu ve en yıkıcı yapısal inşa süreçlerinden biridir. Bu olgu, Pakistan’ın Pencab eyaletinde Mukhtaran Bibi’nin toplu tecavüzle "cezalandırılmasından" Kuzey Kore’deki Kaechon Tutukevi’nde kadınların maruz kaldığı biyolojik şiddete; Nijerya’da Amina Lawal’ın taşlanarak ölüme mahkûm edilmesinden ABD’nin Fort Bragg askeri üssündeki koca cinayetlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada, "evrensel ve zamansız" bir karakter sergilemektedir. Mizojini sadece tarihsel bir kalıntı değil, günümüz toplumsal yapısını şekillendiren canlı bir patolojidir.

 

Belfast’ta birbirine düşman Katolik ve Protestan grupların üzerinde uzlaştığı tek semantik zemin, kadını aşağılayan "cunt" (kancık) kelimesidir.

Belfast argosunda kullanılan "to stiff" deyimi hem "bir kadınla yatmak" hem de "öldürmek" anlamına gelir. Bu semantik özdeşlik, kurbanın sadece kişiliksizleştirilmesini değil, tamamen nesneleştirilerek "cansız bir bedene" (stiff) indirgenmesini temsil eder.

Erkeğin kadına duyduğu yoğun arzu ve bu arzunun yarattığı bağımlılıktan duyulan ontolojik korku. Bu nefret, arzunun kontrol edilememesinin yarattığı hayal kırıklığının kadına yansıtılmasıdır.

Kadının Bakire Meryem şahsında göklere çıkarılırken aynı zamanda insanlığın cennetten kovulmasından sorumlu tutulması da bu ikileme örnektir.

 

Bu modern şiddet sarmalının ve dilsel aşağılamanın entelektüel temelleri, Batı medeniyetinin kurucu unsurları olan Antik Yunan felsefesi ve Musevi söylencelerinin bilinçli tercihlerine dayanır.

 

1 Pandora’nın Kızları

Batı kültürünü besleyen iki yaradılış mitinde kadının (Havva ve Pandora) varoluşa kötülük ve ölüm getiren bir ceza olarak kurgulanır.

Antik Yunan düşüncesi, Batı medeniyetinin rasyonel temellerini atarken aynı zamanda kadını "öteki" olarak konumlandıran felsefi düalizmin de beşiği olmuştur. Yunan söylencelerine göre kadın, insanlığın başlangıcında var olan organik bir unsur değil, erkekleri cezalandırmak için gönderilmiş bir "Kalon Kakon" (Güzel Felaket) olarak kurgulanmıştır.

Prometheus, ateşi gökyüzünden çalarak yeryüzüne indirmişti. Bu kandırmaya çok öfkelenen Zeus, bir “armağan” verme bahanesiyle, erkeklere “örneği görülmemiş bir kötülük” tasarlamıştı: Vereceği bir armağanla hem erkeklerin eğlenmesini sağlayacak hem de onların, felaketleriyle sarmaş dolaş yaşamalarına yol açacaktı. Gökyüzünün ortak armağanı Pandora! Yunanca yazıldığı gibi καλv κaκov (Kalon Kakon), yani “Güzel Felaket”. O, Tanrıçalarla kıyaslanacak kadar güzeldi.

 

Amazon efsaneleri

Savaşçı ve egemen kadın imajına duyulan korku ve bu korkunun Atina sanatında (Parthenon kabartmaları dahil) tecavüz ve şiddet estetiğiyle pornografik bir biçimde temsil edildi.

 

Kelt mitolojisi

Cennet, kadınlarla ve arzuyla doludur. Arzu olumlu bir güçtür; "ilk günah" yoktur.

 

Sümer mitolojisi (Gılgamış)

Tanrılar ölümü tüm insanlığa pay etmiştir. Kadın, ölümün veya sefaletin sorumlusu değildir.

 

Euripides ve Sophokles'in oyunlarında (Medea, Klytemnestra, Antigone) toplumsal sınırları aşan ve doğadan aldıkları güçle aile/devlet otoritesine başkaldıran kadınlar dikkat çeker.

Lanet size! Benimle alay edilse de kadınları aşağılamaktan hiç vazgeçmeyeceğim. Çünkü onlar her zaman baştan aşağı kötüler. Onları edepli olmaya eğitmeyenler, izin versinler de gelecekte onları da aşağılayayım." (Euripides, Hippolytos)

 

Aristoteles, kadını "sakat doğmuş bir erkek" olarak tanımlayarak biyolojik bir aşağılık kuramı geliştirdi.

Aristoteles'in teorisi, sadece felsefi bir tartışma olarak kalmamış; 17. yüzyıl bilimsel devrimine kadar kadının kamusal ve bilimsel alandan dışlanmasını meşrulaştıran "bilimsel" bir cam tavan işlevi görmüştür. Platon’un akıl-beden düalizmiyle birleşen bu anlayış, kadını değişkenliğin, duygunun ve bedensel zaafın temsilcisi olarak kodlamıştır.

 

(Antik dönemde Sparta’da kadınların durumu, genele kıyasla istisnadır: Askeri bir toplum olan Sparta’da kadınlar mülk edinebilir, spor yapabilirdi)

 

2 Kapılardaki Kadınlar

Roma’da kadınlar, kamusal alanda Yunanlı hemcinslerinden daha görünür olsalar da Patria Potestas (baba otoritesi) altında ağır hukuki kısıtlamalara tabiydiler.

Romulus yasaları kocaya karısı üzerinde yaşam ve ölüm hakkı tanır, başı açık sokağa çıkan ya da şarap içen kadınların dövülerek öldürülmesi yasaldır.

Roma mizojinisi, kadının özgürleşme potansiyeline karşı duyulan kolektif bir siyasi korku üzerine inşa edilmiştir.

 

Yaşlı Cato, kadınları "zapt edilemez vahşi yaratıklar" olarak tanımlayarak, onlara tanınacak en küçük hakkın erkek egemenliğinin sonu olacağını savunmuştur.

 

Roma tarihi, erkek egemen iktidar yapısına karşı cinselliği ve zekâyı silah olarak kullanan kadınlarla doludur. Özellikle Genç Agrippina, "erkeksi bir despotizm" ve hırsla imparatorluk yönetiminde hak iddia etmiştir. Oğlu Nero tarafından gönderilen cellat yatağına girdiğinde, Agrippina’nın cellada karnını göstererek "Hançerini buraya, Nero'yu taşıyan rahime sapla!" diye haykırması, Roma'nın kadın bedeni üzerinden yürüttüğü siyasi baskıya karşı en çarpıcı ve tiyatral direniş örneğidir.

 

Roma'ya yayılan Bacchus dinindeki cinsel taşkınlıklar, köle isyanı korkusu ve Senato kararıyla 7000 kadın katledilmiştir.

Romalı tarihçi Sallust, Catilina'nın Komplosu (Bellum Catilinae) adlı eserinde Catiline komplosuna karışan, eğitimli, dans eden, şiir yazan ve cinsel arzusunu gizlemeyen "modern" Romalı kadını, soylu kadın Sempronia'yı MÖ 63 yılındaki darbe girişiminin ahlaki ve toplumsal çöküş simgesi olarak tanıtır.

 

Romalı yazarların Kleopatra'yı "erkekleri güçsüzleştiren ve fahişelikle devletleri yıkan" bir iblis olarak kurgular.

 

3 İlahi Müdahale

Dönemin katı Musevi yasalarına meydan okuyarak adet gören ve zina ile suçlanan kadınları koruması, etrafında geniş bir kadın havari grubu toplanmasını sağladı.

Hıristiyanlık, başlangıçta kadınlara sunduğu manevi eşitlik vaadiyle yayılsa da kurumsallaştıkça kadını "günahın kapısı" olarak gören radikal bir teolojiye dönüştü.

Havari Pavlus’un hiyerarşik düzenlemeleri, Tertullian’ın "Şeytanı davet eden sensin! Tanrı’nın görüntüsü olan erkeği sen yere vurdun" suçlamasıyla zirveye ulaşmıştır. Bu dönemde "Çöl Babaları"nın dünyadan el etek çekme girişimleri, aslında kurtulmaya çalıştıkları cinsel arzudan kaçamamalarının yarattığı bir hüsrandır. Bu keşişler, hâlâ fantezilerini süsleyen kadına duydukları arzuyu, ona karşı şiddetli bir nefret besleyerek bastırmaya çalışmışlardır. Kadın, erkeğin kendi günahının yansıması haline getirilmiştir.

 

415 yılında İskenderiyeli matematikçi Hypatia'nın fanatik bir Hıristiyan grup tarafından istiridye kabuklarıyla derisinin yüzülerek katledilmesi, insanlık tarihinin en trajik kırılmalarından biridir. Bu vahşet, Antik Çağ'ın "akıllı kadın" imgesinin sonunu ve Orta Çağ'ın "şeytani büyücü/cadı" imgesinin başlangıcını temsil eder. Hypatia’nın bedeni üzerindeki bu parçalama eylemi, teolojik nefretin entelektüel kadına yönelik sistematik saldırısıdır.

 

4 “Cennetin Kraliçesi”nden “İblis Kadın”a

Orta Çağ mizojinisi, kadını insanlıktan çıkarmanın iki zıt kutbunu (Bakire Meryem ve Günahkâr Havva) aynı anda yönetmiştir. Meryem kültü, kadını aşırı yücelterek aslında gerçek kadını kişiliksizleştirmiştir.

 

431 Efes Konsili ile Meryem'i "Tanrı Anası" (Theotokos) ilan eder.

Bedeninin göğe kabulü ve "Lekesiz Gebelik" dogmalarıyla cinsellik dışı, soyut ve gerçek dışı bir mükemmellik seviyesine çıkarılır.

 

Meryem’in "günahsızlığı" bir dogma haline getirildiğinde, gerçek dünyadaki tüm kadınlar otomatik olarak "Havva’nın günahkâr kızları" kategorisine itilmiştir. İdeal kadının (Meryem) ulaşılamaz ve insanüstü bir kurgu haline gelmesi, gerçek kadınların "cadı" veya "iblis" olarak yaftalanmasını kolaylaştırmıştır. Meryem kültünün zirve yaptığı dönemde cadı avlarının başlaması bir ironi değil, bu "ideal kadın" kurgusunun zorunlu sonucudur.

 

5 Ey Cesur Yeni Dünya

1500-1800 yılları arasında Avrupa’da bilimsel, toplumsal, ekonomik ve siyasal alanda dünyayı değiştirmeyi amaçlayan devrimci atılımlar baş göstermiş; kutsal ve tabu görülen yerleşik kurumların gücü sorgulanmaya başlandı.

Bu yapının yıkıntıları üzerinde modern dünya biçimlenecektir.

 

"Mizojini" (kadın düşmanlığı) kavramı ilk kez bu dönemde, 1656 yılında ortaya çıktı.

 

Galileo Galilei'nin 1609'da teleskopunu gökyüzüne doğrultarak hareket halindeki heliosentrik (güneş merkezli) evreni keşfetmesi, Kilise, İncil ve Aristoteles'in statik dünya görüşünü temelinden sarstı.

 

Evrenin yapısıyla ilgili buluşunun eski kaynakların... hatalar içerdiğini kanıtlaması / bu kaynaklarda yer alan başka bilgilerin de hatalı olabileceğini ortaya koymuş oldu.

 

17. yüzyılın başlarında İngiltere'de kadının hukuksal olarak hiçbir hakkı bulunmuyordu.

Babasının velayetinden kocasının boyunduruğuna geçen kadının tüm mülkü evlilikle el değiştiriyordu.

 

Kadınların toplumsal statüleri giysilerine de yansımış; 17. yüzyıl sonlarında bedenlerini sımsıkı saran korse eziyeti başlamıştır.

Genç kızların solgun görünmesi için ishal ilaçları verilmiş, korse nedeniyle ölen 20 yaşındaki bir kadının otopsi raporunda şu ifadelere yer verilmiştir:

"Kaburga kemiklerinin karaciğeri deldiği ve diğer karın organlarının da az çok zarar gördüğü saptandı..."

Kocalarını öldüren kadınlar odun ateşinde yakılarak öldürülüyordu.

 

Reformasyon hareketi, rahiplerin evlenmesine izin vererek evlilik kurumunun değerini yükseltmiş ve kadının aile içindeki konumunu güçlendirmiştir.

Ancak Protestanlığın kurumsallaşmasıyla kadınların hak talepleri bastırılmış; John Knox, kadınların söz sahibi olmasına karşı "Korkunç Kadın Hegemonyasına Karşı İlk Ateşli İşaret" başlıklı bir metin kaleme almıştır.

Babaerkil yapının yeniden güç kazanmasıyla, Püriten John Milton’un Kaybolan Cennet eserindeki şu sözleri dönemin ruhunu özetler: "Tanrı için sadece erkek, Tanrı ve erkek için ise kadın."

İngiltere’de kadınların eğitim hakkından söz edildiğinde Kral I. James bu fikri şu sözlerle reddetmiş: "Kadınların bilgili olmalarının istenmesi, tilkilerin ehlileştirilmesi gibi bir şey. Böylece kadınlar sadece daha kurnaz olacaklardır."

Buna rağmen 1600'lerde Londra’da %10 olan kadın okuryazarlık oranı, 40 yıl sonra iki katına çıkmış; 1754'te her üç kadından biri evlilik belgesini imzalayacak duruma gelmiştir.

 

John Locke, aklın doğuşta boş bir sayfa olduğunu savunan "empirizm" felsefesiyle, kadınların aşağılık bir varlık olarak görülmesinin doğuştan gelen bir özellik değil, eğitimsizliklerinin bir ürünü olduğunu savunarak kadın düşmanlığının temellerini sarsmıştır. Locke, Havva'nın günahı üzerinden kadınlara acı çekmeyi reva gören dinsel dogmaları eleştirmiş ve kadınların korse içinde hapsedilmesine karşı çıkmıştır.

Dönemin ilk feministlerinden Mary Astell ise şu tarihi soruyu sormuştur: "Bütün insanlar hür doğdularsa, o zaman nasıl oluyor da bütün kadınlar esaret yaşıyorlar?"

 

Ancak bilimsel ilerlemelere rağmen kadın düşmanlığı hız kesmemiş; cadı avlarının en yoğun dönemi, Locke’un bireysel hakları savunduğu bu dönemle çakışmıştır.

16 ve 17. yüzyıllarda edebiyat, kadın düşmanı klişelerle doludur.

William Shakespeare’in oyunlarında da kadınlara yönelik düşmanca ifadeler yer alır. Hamlet ve Kral Lear gibi büyük trajedilerinde kadınlar felaketlerin kaynağı olarak sunulur.

Hamlet’in annesi Gertrud’a öfkesi tüm kadınlara yönelir: "Kadın! Zayıflık senin adın."

Aynı şekilde Kral Lear oyununda da kadın bedeni ve cinselliği iğrenç dizelerle resmedilir: "Kemerden aşağısı Centaur'dur tümüyle, Kemere kadar yukarısı, kadındır bütünüyle. Bunlar hep Tanrılara özgü şeyler, Diğer yanda ise şeytana ait olan, onun mülkü nesneler."

 

1660'lardan sonra saray çevresinde cinsel ahlak çökmüş; Rochester Kontu John Wilmot gibi şairler kadınlara "fahişe" diyen son derece kaba ve pornografik bir dil kullanmışlardır.

Bu dönemde Aphra Behn, İngiltere'nin ilk profesyonel kadın tiyatro yazarı olarak öne çıkmış; erkek meslektaşlarının kadın düşmanlığına karşı durarak erkeklerin cinsel iktidarsızlıklarıyla alay eden The Disappointment adlı şiiri kaleme almıştır.

 

Daniel Defoe (Moll Flanders, Roxana) kadınların bağımsızlığını savunmuş ve rızasız evlilikleri tecavüzle bir tutmuştur. Onun kahramanı Roxana, ekonomik bağımsızlığını korumak adına evliliği reddeden bir kadın prototipidir: "onurun ve evliliğin özgür bir kadının bağımsız yaşamıyla nasıl bağdaşacağını bilemiyorum."

Buna karşın, Samuel Richardson’un Pamela ya da Ödüllendirilmiş İffetlilik romanı, burjuva ahlakının simgesi olarak "iffetli/aseksüel kadın" imajını idealize etmiştir.

 

Dönemin en etkili kadın düşmanlarından biri olan Jean Jacques Rousseau, aydınlanma mantığını kadının boyunduruk altına alınmasını haklı çıkarmak için kullanmıştır.

Rousseau, Emile eserinde kadının doğası gereği erkeğe itaat etmesi gerektiğini iddia eder: "Eğer kadın, kendisiyle erkek arasındaki eşitsizlikten yakınırsa bunda haksızdır... Tam tersine bu, mantıksal bir düşüncenin sonucu."

 

6 Viktoryenlerin Sırları

Avrupalıların sömürgecilik faaliyetleriyle tanıdıkları diğer kültürlerde de kadın düşmanlı görülmüştür. Özellikle adet görme (menstrüasyon) neredeyse tüm ilkel ve gelişmiş toplumlarda (Macusi Kızılderilileri'nden Hindu-Brahmanlar'a kadar) erkeklere uğursuzluk getiren, tabulaştırılmış bir olgu olarak algılanmıştır.

 

Uzakdoğu öğretilerinde (Taoizm, Hinduizm, Budizm) beden Batı'daki gibi "günahkâr" olarak görülmemiş, cinsel aşk Nirvana'ya veya ölümsüzlüğe ulaşmanın bir yolu olarak törenselleştirilmiştir.

Taoizm'de dişi (Yin) ve erkek (Yang) güçlerinin dengesi aranmış; uzun yaşam için kadının vajinal akıntısının emilmesi yöntemleri kitaplaştırılmıştır.

Budist Tantra mezhebinde de cinsel taşkınlıklar dinsel aydınlanmanın parçası sayılmıştır.

Ancak bu cinsel değer, kadının toplumsal olarak ezilmesini engellememiştir.

 

Konfüçyüs (MÖ 551-479) öğretisi, kadını tamamen bastıran katı bir babaerkil sistem kurmuştur.

Çinli ozan Fu Hsuan, kadının acıklı durumunu şöyle anlatır: "Kadın olarak doğmak gerçekten acı. Böylesine aşağılanmış bir yaratık düşünülemez! ... İyi gitmeyen ne varsa, hepsinden kadın sorumlu..."

 

Çin’de kadınların dış dünyayla teması kesilmiş, üst sınıflarda "Lotus Ayak" adı verilen ve küçük kız çocuklarının ayak kemiklerinin kırılarak bağlanmasını içeren acılı sakatlama geleneği 10. yüzyıldan 1949 yılına kadar sürdürülmüştür.

 

Hindistan'da Mahabharata destanında kız çocuğunun doğumu felaket olarak nitelendirilmiştir. Ülkede yalnızca tapınaklarda hizmet eden fahişelerin (Devadasi) eğitim almasına izin verilmiştir.

En korkunç gelenek ise dul kalan kadınların, ölen kocalarının cesediyle birlikte canlı canlı yakılmasını öngören Sati töresidir. 1780 yılında Marwar Rajası öldüğünde 64 karısı bu şekilde yakılmıştır.

 

İngiltere'de 1792 yılında Mary Wollstonecraft, feminist hareketin miladı kabul edilen Kadın Hakları Hakkında Bir Savunma kitabını yazmıştır. Bu cesur çıkışı nedeniyle muhafazakâr çevrelerce "eteklik giymiş sırtlan" olarak adlandırılan Wollstonecraft, kadınların yüzeyselliğini doğuştan gelen bir özellik olarak değil, eğitimsizliğin bir sonucu olarak görmüş ve her türlü ahlaki yenilginin temelinde beden odaklı yaşamın yattığını savunmuştur.

 

Sanayi Devrimi ile birlikte kadınlar fabrikalarda çok ucuz işgücü haline gelmişlerdir.

Kadınların haftalık kazancı erkek işçilerin yarısından azdı. Charles Dickens ve Jack London bu işçi mahallelerindeki korkunç sefaleti ve kadına şiddeti kayda geçirmiştir.

 

Viktoryen dönemde orta sınıf kadını cinsellikten arındırılmış, iyi bir eşin cinsel ilişkiden zevk almaması gerektiği savunulmuştur.

Dr. William Acton, kadının cinsel haz duymasının deliliğe ve kansere yol açabileceğini iddia etmiştir.

Cinsel arzu duyan kadınlar "nemfomanyak" olarak damgalanmış; mastürbasyon yapan genç kızları "tedavi etmek" adına klitoridektomi (klitorisin kızgın demir ve cımbızla kesilip alınması) ameliyatları gerçekleştirilmiştir. Dr. Isaac Baker Brown bu ameliyatların ateşli bir savunucusuydu ve Kilise tarafından destekleniyordu.

 

Yetişkin kadın cinselliğinden korkan Viktoryen erkekleri, çocuksu saflığı kutsayan bir küçük kız çocuğu kültü (Kate Greenaway resimleri gibi) yaratmıştır. Ancak bu hayranlığın öbür yüzünde korkunç bir çocuk fuhşu piyasası oluşmuş; Londra West End'de yaşları 5 ile 15 arasında değişen binlerce çocuk fahişeliğe itilmiştir.

 

1847'de İskoçyalı Dr. James Young Simpson, doğum sancılarını dindirmek için eter ve ardından kloroform kullanmaya başlamıştır. Ancak Kilise, doğum sancısının Havva’nın günahına verilen ilahi bir ceza olduğunu savunarak Simpson'ı aforoz etmiştir.

Din adamları kloroformu "şeytanın eseri" olarak nitelendirmiş, ancak Kraliçe Victoria'nın kendi doğumlarında kloroform kullanması bu tartışmaları susturmuştur.

 

1888 yılında Londra'da fahişeleri katleden Karındeşen Jack, Viktoryen dönem kadın nefretinin patolojik bir doruk noktasıdır. Katil, kurbanlarının rahimlerini ve cinsel organlarını cerrahi bir titizlikle kesip çıkarmış, adeta tıbbi bir otopsi yaparcasına kadın bedenini cezalandırmıştır. Viktoryen toplum bu vahşeti bir seks cinayeti olarak görmemiş; halktan bazı kadınlar katilin "namuslu kadınları koruduğunu" iddia edebilmiştir.

 

7 Üstinsan Çağında Mizojini

19 yüzyılın başlarında kadınlar seçme hakkı kazanmaya başlamıştır; ilk olarak 1893'te Yeni Zelanda, ardından Rusya (1917), İngiltere (1918) ve ABD (1920) kadınlara seçme hakkı tanımıştır. Ancak bu siyasi ilerleme, felsefi ve bilimsel alanda yeni karşı tepkilere yol açmıştır.

 

Sigmund Freud, Aristoteles'in "sakatlanmış erkek" tezini modern psikolojiye uyarladı. Freud, genç kızların erkek cinsel organını görerek "penis kıskançlığı" (penis envy) yaşadıklarını ve kadınların ancak klitoral (erkeksi) cinsellikten vazgeçip vajinal (annelik/üremsel) cinselliğe geçerek "normalleşebileceğini" iddia etmiştir. Bu görüş, kadın düşmanlığını biyolojik bir yetersizliğe verilen normal bir tepki olarak meşrulaştırdı.

 

Yahudi asıllı Otto Weininger, yazdığı Cinsiyet ve Karakter kitabıyla kadın düşmanlığını felsefi bir doruğa ulaştırmıştır. Weininger, kadının hiçbir ontolojik özü olmadığını savunmuştur: "Kadınların varlıkları ve özleri yoktur. Onlar varolmuyorlar, onlar bir hiçtirler."

 "Kadın, cinsellikten başka bir şey değildir. Hatta o, sözcüğün tam anlamıyla cinselliğin kendisidir."

Weininger, kadınlar ile Yahudiler arasında ahlaki güvenilmezlik ve zeka azlığı yönünden doğrudan benzerlikler kurmuştur.

 

Nazi ideolojisi kadını "çocuk, mutfak, kilise" (Kinder, Küche, Kirche) üçlemesine hapsetmiş; kürtajı yasaklayıp çok çocuk doğuran annelere onur nişanı vermiştir. Julius Streicher’in Der Stürmer dergisi ise antisemitizmi pornografik kadın fantezileriyle birleştirmiştir.

 

Karl Marx ve Friedrich Engels, kadının ezilmesini özel mülkiyetin ve kapitalizmin bir sonucu olarak görmüşlerdir.

1917 Sovyet Devrimi'nden sonra Lenin, kadınlara tam eşitlik sağlamaya çalışmış ve Sovyetler Birliği 1920'de kürtajı yasallaştıran ilk ülke olmuştur. Ancak Stalin döneminde bu politikalar tersine dönmüş ve kürtaj yeniden yasaklanmıştır.

Mao dönemi Çin’inde de Kültür Devrimi sırasında kadınlara etek giymek yasaklanmış, tek çocuk politikası altında kadınlar zorla kürtaja maruz bırakılmıştır.

 

Totaliter rejimler kadın bedenini bir devlet mülkü olarak görmüştür.

Kuzey Kore toplama kamplarından kaçan Lee Soon-ok, kamplarda hamile kadınların karınlarının askeri çizmelerle ezildiğini ve yeni doğan bebeklerin annelerinin gözü önünde boğularak katledildiğini tanıklığıyla anlatmıştır.

 

1937'deki Nanking Katliamı’nda Japon askerleri on binlerce kadına tecavüz etmiş ve bedenlerini vahşice sakatlamıştır.

1990'lardaki Balkan Savaşları'nda ise Sırp ordusu, Müslüman ve Hırvat kadınları hamile bırakarak etnik yapıyı bozmayı amaçlayan sistematik tecavüz kampları kurmuştur.

Bu vahşetin gerisinde, kadını sadece erkek tohumunu taşıyan bir kuluçka makinesi olarak gören Aristotelesçi arkaik fantezi yatmaktadır.

 

8 Beden Üzerinden Siyaset

1955-1960'larda doğum kontrol hapının bulunması, kadınlara eşlerine veya erkeklere danışmaksızın kendi doğurganlıkları üzerinde karar verme hakkı tanımıştır. Bu durum, cinsiyetler arası hiyerarşiyi sarsmış ve kadınlara gerçek anlamda cinsel eşitlik kapısını aramıştır. Theodore Roosevelt gibi muhafazakâr liderler ise doğum kontrolünü "ırka karşı işlenmiş bir cinayet" olarak görmüştür.

 

Katolik Kilisesi, doğum kontrol yöntemlerine ve kürtaja karşı katı bir savaş yürütmüştür.

Papa VI. Paul 1968’deki Humanae Vitae genelgesiyle doğum kontrolünü kesin olarak yasaklamış, Papa II. Jan Paul ise bu öğretiyi şaşmaz ilan etmiştir. Bu katı tutum nedeniyle Brezilya gibi kürtajın yasak olduğu ülkelerde her yıl yoksul kesimden yaklaşık 50.000 kadın kaçak kürtajlar yüzünden can vermiştir.

ABD’de ise muhafazakâr başkanlar (Reagan ve Bush) kürtaj bilgilendirmesi yapan uluslararası kliniklerin fonlarını kesen "Gag Rule" politikasını uygulamıştır.

 

ABD'de radikal kürtaj karşıtları kürtaj kliniklerine bombalı saldırılar düzenlemiş, buralarda çalışan doktorları (Dr. David Gunn, Dr. John Britton, Dr. Barnett Slepian) soğukkanlılıkla öldürmüşlerdir.

Bu militanlar (Paul Hill, James Kopp), kürtajı Yahudi Soykırımı (Holokost) ile bir tutarak cinayetlerini "bebekleri ölüm kamplarından kurtarma" fantezisiyle savunmuşlardır.

 

İmam Gazali (1058-1111) gibi muhafazakâr bilginler, kadının itaatsizliğine karşılık adet görme ve hamilelik dahil 18 ilahi ceza listelemiş, kadının kendi üzerinde egemen olamayacağını savunmuştur.

 

1979 İran İslam Devrimi (Humeyni), kadınları kamusal alandan silmiş, örtünmeyen kadınlara 74 kırbaç cezası getirmiş ve evlilik yaşını 13'e düşürmüştür. Pakistan’da diktatör Zia-ul-Haq döneminde yürürlüğe giren yasalarla, tecavüze uğrayan bir kadının bunu kanıtlaması için 4 erkek tanık getirmesi zorunlu kılınmıştır; aksi takdirde kadın "evlilik dışı ilişkiden" suçlu bulunarak taşlanarak idam (Zafran Bibi davası) veya kırbaçlanma cezası almıştır.

 

Mizojini, Taliban rejiminin (1996-2001) kurucu ilkesi olmuştur. Kadınların çalışması, okula gitmesi, erkek doktorlarca muayene edilmesi tamamen yasaklanmış; sokakta sadece başından topuğuna kadar örten kalın "burka" giysisiyle ve erkek bir akrabasının eşliğinde yürümelerine izin verilmiştir. Burkası altından beyaz ayakkabısı görünen kadınlar kırbaçlanmış, oje süren bir kadının ise parmakları kesilmiştir. Kadın bedeni ve cinselliği, Taliban erkek kardeşliği için tam bir panik ve kaçış nesnesine dönüştürülmüştür.

 

Sonuç: Mizojinin Anlamını Kavramak

Irkçılık toplumda bir ayıp olarak kabul edilirken, kadın düşmanlığı yüzyıllar boyunca "toplumun sağduyusu" (ortak akıl) olarak içselleştirilmiş ve normal karşılanmıştır.

Günümüzde bile kürtaj edilen fetüslerin neredeyse tamamının dişi olması veya toprak mülkiyetinin %1'inden azının kadınlara ait olması bu durumun devam ettiğini gösterir.

 

Rolling Stones’un albüm kapaklarından modern rap müziğin ("fahişe", "sürtük" söylemleri) söz dağarına kadar popüler kültür, kadın düşmanlığı virüsünü taşımaya ve yaymaya devam etmektedir.

 

Erkeğin kadından duyduğu korku, aslında kendi acizliğinden ve doğaya olan bağımlılığından duyduğu korkudur.

Antik söylencelerdeki Pandora ve Havva, erkeğin cennetteki ölümsüzlük ve bağımsızlık rüyasını yıkarak onu "gerçek dünyaya" (çalışmaya, yaşlanmaya ve ölüme) mahkûm etmiştir. Erkekler bu bağımlılık gerçeğiyle yüzleşmemek için, kadını "doğayı, değişimi ve günahı temsil eden" daha alt bir varlık olarak damgalayan ikili (düalist) düşünce sistemleri inşa etmişlerdir.

 

Aklın boş bir levha olduğunu iddia eden "Tabula Rasa" kuramı kadın hakları mücadelesinde zaman zaman eşitliği savunmak için kullanıldı ancak cinsiyetler arasındaki biyolojik farklılıkları tamamen yadsıdığı için tehlikeliydi. Charles Darwin’in evrim kuramı, insanı doğanın dışına çıkaran bu kuramı sarsmıştır. Kadın ve erkeğin eşitliği, deneysel olarak "aynı" olmalarına değil; adalet, hak eşitliği ve kişi onuruna saygı gibi ahlaki ilkelere dayanmalıdır.

 

İnsan türü, diğer primatlardan farklı olarak gizli yumurtlama (hidden ovulation) özelliğine sahiptir. Bu evrimsel gelişme, kadını sadece çiftleşme döngülerine bağımlı olmaktan kurtarmış; ona partnerini özgürce seçme, reddetme ve kendi bedeni üzerinde karar verme hakkı tanımıştır.

 

Kadın düşmanlığına karşı mücadele, kadının cinsel ve biyolojik varlığını (güzelliğini, bedenini) yadsımakla değil; onun kendi kaderini tayin etme ve bedensel egemenlik haklarına sonuna kadar sahip çıkmasıyla kazanılacaktır.

… 

4 Nisan 2022 Pazartesi

Charles Baudelaire - Paris Sıkıntısı

Charles Baudelaire - Paris Sıkıntısı

 


Yabancı

Söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok…

Bulutları severim... işte şu... şu geçip giden bulutları...

 

Yaşlı Kadının Umutsuzluğu

…beğenilme zamanı geçti, arı yaratıklar bile beğenmiyor artık bizi

 

Sanatçının Duası

Yalnızlık, sessizlik, gökyüzünün benzersiz arılığı!

Hep böyle acı mı çekmeli, yoksa hep kaçmalı mı güzelden?

 

Şakacının Biri

…yakışıklı bey zavallı hayvanın önünde saygıyla eğildi, şapkasını çıkardı: “Mutlu yıllar dilerim,” dedi,

 

İki Kişilik Oda

Duvarlarda hiçbir sanat pisliği yok.

…korkunç, ağır bir vuruş çınladı kapıda, tıpkı cehennemsi düşlerdeki gibi, mideme bir kazma indi sanki.

…Saniyeler güçle, görkemle belirdi şimdi, her biri, saatten fışkırdıkça, “Ben Yaşamım, katlanılmaz, amansız Yaşamım!” diyor

 

Herkese Kendi Düşü

Kül rengi, engin bir gök…

 

Deli ile Venüs

…sular bile uyumuş gibi. Sessiz bir eğlence var burada,

 

Köpek ve Şişe

Hüzünlü yaşamımın yakışıksız yoldaşı, sen de kitleye benziyorsun. Ona da güzel kokular sunmaya gelmez hiç

 

Kötü Camcı

Kimi insanlar vardın, hep seyirci kalırlar; hiçbir eylemi gerçekleştiremezler,

…bir gün bir ormanı ateşlemişti. Söylediğine bakılırsa, ormanın söylendiği kadar kolay tutuşup tutuşmadığım görmek istiyordu.

Sokakta gördüğüm ilk insan bir camcı oldu, tiz ve uyumsuz bağırtısı…

 

Sabah Saat Birde

Hele şükür! Yalnızım!

Sevdiklerimin ruhları, şakıdıklarımın ruhları, bana güç verin, tutun beni, beni yalandan, dünyanın o baştan çıkarıcı pisliklerinden kurtarın

 

Yabanıl Kadınla Cici Sevgili

Gerçekten de ölçüsüzce ve acımasızca yoruyorsunuz beni, canım…

 

Kalabalıklar

Kalabalık, yalnızlık: etkin ve verimli ozanın birbirleriyle kolayca değiştirebileceği eşit deyimler. Yalnızlığını kalabalıkla doldurmasını bilmeyen kişi telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez.

 

Dullar

Yaşam kötürümlerinin buluşma yeridir bu gölgeli köşeler.

Bu ıssız kanepeler üzerinde dul kadınlar…

 

Yaşlı Hokkabaz

Her şeyden el çekmiş, her şeyden vazgeçmişti. Yazgısını tamamlamıştı.

 

Pasta

Yolculuktaydım

Sakin sakin ekmeğimi keserken, çok hafif bir gürültü üzerine başımı kaldırdım.

…gözleriyle ekmeğimi yiyordu.

“Ekmeğin pasta diye adlandırıldığı, tam bir kardeş kavgası doğuracak kadar ender bir katık olduğu görkemli bir ülke varmış demek!”

 

Saat

Çinliler kedilerin gözlerinden okur saati.

 

Saçlarda Bir Yarımküre

Saçlarında tüm gördüklerimi, tüm duyduklarımı, tüm işittiklerimi bir bilseydin!

Yelken ve serenlerle dolu koca bir düş var saçlarında…

 

Yolculuğa Çağrı

Çok güzel bir ülke, bir bolluk ülkesi varmış, öyle derler, o ülkeyi eski bir dostla görmeyi kuruyorum. Bizim Kuzey’in sislerine gömülmüş, eşsiz bir ülke, Batı’nın Doğu’su, Avrupa’nın Çin’i denilebilecek bir ülke…

Düşler! Hep düşler! Ruh ne denli hırslı, ne denli inceyse, düşler de gerçekleşebilecek olandan o denli uzaklaşır.

 

Yoksulun Oyuncağı

…yoksul çocuk zengin çocuğa kendi oyuncağını gösteriyor

 

Perilerin Armağanları

Zavallı Perilerin işleri başlarından aşkındı…

 

Yoldan Çıkışlar ya da Eros, Plutus ve Ün

Çok görkemli iki Şeytan’la onlar kadar olağanüstü bir dişi Şeytan, / Gelip önümde durdular,

…Ama yazık ki uyandım,

 

Akşamın Alacakaranlığı

 

Yalnızlık

La Bruyère bir yerlerde, “Yalnız olamamanın büyük mutsuzluğu!” der kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.

 

Tasarılar

Sarayı ne yapayım ben?

“Bugün düşümde üç evim oldu,” dedi kendi kendine, “üçünde de aynı hazzı buldum. Ruhum böyle rahatça dolaştıktan sonra, yer değiştirsin diye neden zorlayayım bedenimi?...

                                                                                                                                 

Güzel Dorothée

Güneş dimdik inen korkunç ışığıyla eziyor kenti

…tembel Dorothée’yi hangi zorlu neden yürütüyor böyle?

 

Yoksulların Gözleri

Söz vermiştik birbirimize, tüm düşüncelerimiz bir olacaktı…

Anlaşmak böylesine güçtür işte, düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir sevgili meleğim, sevişenler arasında bile!

 

Kahramanca Bir Ölüm

Fancioulle çok iyi bir soytarıydı,

Prens / Güzel sanatların tutkulu âşığıydı

Suçlu beyzadeler güldürünün tadını son kez çıkarmışlardı. Aynı gece hepsi yaşamdan silindi.

 

Kalp Para

…yalvaran gözlerin dilsiz konuşmasından daha üzücü bir şey bilmiyorum

…bir insana umduğundan daha fazlasını verip onu şaşkınlığa düşürmekten tatlı haz yoktur.

 

Cömert Kumarbaz

Ölümcül bir güzelliğin damgasını taşıyan, garip erkek ve kadın yüzleri vardı

Ruh öyle ele gelmez bir şeydir ki, çoğu zaman öylesine yararsız, arada sırada da öylesine rahatsız edicidir ki, bir gezintide kartvizit kaybetmek kadar bile üzmedi beni bu kayıp.

 

İp

Birçok kez poz vermişti bana,

…gözüme çarpan ilk şey, şu dolabın kapağına asılmış küçük dostum…

 

İççağrılar

…dört oğlan çocuğu, oynaya oynaya yorulmaktan olacak, baş başa vermiş, konuşuyorlardı.

 

Asa

 

Sarhoş Olun

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda: tek sorun bu.

Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.

 

Ne Çabuk!

Denizin uçları güç fark edilebilen bu uçsuz bucaksız teknesinden yüz kez fışkırmıştı güneş… (çeviri!)

Bir ben kederliydim, olmayacak gibi kederli. Tanrısı elinden alınan bir papaz gibiydim,

 

Pencereler

Bir mumla aydınlanmış bir pencereden daha derin, daha gizemli, daha verimli, daha karanlık, daha göz kamaştırıcı nesne yoktur.

 

Resim Yapma İsteği

Güzel, güzelden de fazla, şaşırtıcı. Karayla dolup taşıyor: esinlediği her şey de gececil, derin. Gözleri, içlerinde belirsizce gizem ışıldayan iki mağara, bakışı şimşek gibi aydınlatıyor: karanlıklarda bir patlama.

Kimi kadınlar vardır yenme ve tatlarını çıkarma isteği verirler insana; oysa bu, bakışlarının altında ağır ağır ölme isteği veriyor.

 

Ay’ın İyilikleri

Sen beşiğinde uyurken, gelgeç isteklilerin şahı olan Ay pencereden baktı, “Bu çocuğu beğendim,” dedi.

 

Gerçeği Hangisi?

(Benedicta) gözleri büyüklük, güzellik, şan isteği, ölümsüzlük inancı veren ne varsa, hepsine yönelik bir istek yayardı ortalığa.

…ben kendisini tanıdıktan birkaç gün sonra öldü

 

Cins Bir At

Çok çirkin. Çok hoş gene de!

 

Ayna

Korkunç bir adam giriyor içeriye, aynada kendine bakıyor.

“Kendinizi görünce tiksintiden başka bir şey duymayacağınıza göre, ne diye bakıyorsunuz aynaya?”

 

Liman

…izlemekte bir tür gizemli ve soylu haz vardır.

 

Odalık Portreleri

Erkeklere özgü bir salonda … dört adam sigara tüttürüp içki içiyordu.

 

“Her erkek bir toyluk çağı geçirmiştir” diyordu bu adam: “Orman perisinin bulunmadığı yerde, hiç tiksinti duyulmadan meşe gövdelerinin kucaklandığı çağdır bu.

 

Kusursuz bir uşağa sövemeyecek, bu uşağı kovamayacak kadar fazladır adalet duygum.

 

Çapkın Nişancı

Zaman’ı öldürmek için birkaç kurşun atmanın hoş olacağım söyledi.

…şu kuklaya bakın. Onu sizin yerinize koyuyorum,

Nişan kuklasının başı uçuvermişti.

“Sevgili meleğim, becerikliliğimden dolayı size ne kadar teşekkür etsem az!”

 

Çorba ve Bulutlar

 

Atış Yeri ile Mezarlık

…ölüm tapmağı yanında öldürme sanatını öğrenmeye gelen sabırsız ölümlüler!

 

Yitik Ayla

…aylam birdenbire başımdan kayıp yolun balçığı içine düştü. Almaya cesaret edemedim.

 

Matmazel Bistouri

Hekimsin sen, değil mi…

 

Any Where Out Of The World Dünyanın Dışında Olsun da Neresi Olursa Olsun

…bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir…

 

Yoksulları Gebertelim!

Büyük bir susuzlukla dışarıya çıktım. Öyle ya, kötü kitapların tutkulu hazzı kendisiyle oranlı bir açık hava ve ferahlama gereksinimi doğurur.

Dilencinin üzerine atıldım birden. Bir yumrukta, bir gözünü açılmaz ettim,

 

İyi Köpekler

“Beni de al yanma, ikimizin yoksunluğundan bir tür mutluluk doğar belki!” demiş köpekler…

 

Sonuç

Seviyorum seni, rezil başkent!

 

Spleen De Paris

Türkçeleştiren: Tahsin Yücel

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

6. Basım Nisan 2013

2 Nisan 2022 Cumartesi

Kelimelerin Mekânı

Jacques Ranciere - Kelimelerin Mekânı

Mallarme'den Broodthaers'e

 


Jacques Rancière’in 2004’te Marcel Broodthaers sergisi kapsamında yaptığı konuşmanın metni

Broodthaers eserinde Mallarmé'nin kelimelerinin yerine siyah çizgiler koyarak şiiri plastikleştiriyor.

 

Bir Zar Atımı Asla Ortadan Kaldırmayacak Rastlantıyı

Broodthaers Mallarme'yi "çağdaş sanatın kurucusu" olarak görür.

 

Marcel Broodthaers bir ressam değildir. Şairliği bir kenara bırakması bir plastik sanatçı olmak için değildir. Bir sanatçı olmak içindir,

 

L'espace des mots: De Mallarme a Broodthaers

Türkçeleştiren: Elif Karakaya

Lemis Yayınları, 2020

 

1 Nisan 2022 Cuma

Orlando

Virginia Woolf - Orlando




Oğlan -günün modası cinsiyetini bir parça gizlese de erkek olduğu besbelliydi- bir Mağribi'nin çatı kirişlerinden sallanan kafasını doğramakla meşguldü.

…ancak on altı yaşındaydı

 

Orlando derin uykudayken, Kraliçe parşömeni imzalayıp mührünü koydu, önce

Başpiskopos'a, sonra da Kral'a ait olan o büyük manastır binasını resmen Orlando'nun babasına verdi.

 

(Kraliçe) delikanlıyı kendisine Haznedar ve Vekilharç olarak atadı; Orlando'nun boynuna görevini simgeleyen zincirler takt

 

Elizabeth dönemiydi; o dönemin ahlak anlayışı bizimkinden farklıydı; şairleri de; iklimi de; hatta sebzeleri de.

 

Tarihçilerin anlatıldığına göre bu adalarda Büyük Don kadar şiddetlisi görülmemişti. Kuşlar havada donuyor, yere taş gibi düşüyorlardı (s. 29).

 

Az bulunur güzellikte bir akşamdı. Güneş batarken Londra'nın bütün kubbeleri, irili ufaklı kuleleri ve sivrilikleri, ateş almış gibi kızıllaşan bulutların önünde kapkara yükseliyorlardı.

 

İnsanlar büyük dondan, paten kaymadan ya da karnavaldan söz ederken onları dinliyordu, ama bir lekeyi silmek ister gibi elini alnına sürmek dışında, bütün bunlara kendisinin de tanık olduğunu gösteren bir tavrı yoktu.

 

Orlando tamamen münzevi bir hayat sürdürmeye başladı. Bunun nedeni kısmen sarayda gözden düşmesi ve kapıldığı derin kederdi…

 

Okuma hastalığı bir kez insanın vücuduna girince onu öyle güçsüz düşürür ki, vücut mürekkep hokkasında yaşayan ve tüy kalemde cerahatlenen öbür belaya kolayca yem olur. Talihsiz kişi yazmaya başlar.

 

Ben Jonson onun arkadaşıydı ve o da arkadaşları hakkında kötü söz söylemezdi.

Hayır, diye tamamladı sözünü, edebiyatın altın çağı geride kaldı; edebiyatın altın çağı Yunandaydı; Elizabeth dönemi her bakımdan Yunanın aşağısındaydı (s. 72).

 

Neden sadece demek istediğimizi söylemekle yetinmeyiz ki?

 

Sözlerinin özü şuydu: Şöhret insana köstek olur, daraltır, tanınmamışlıksa insanı pus gibi kuşatır…

 

Arşidüşes Harriet Griselda ayakkabısının tokasını sıkılaştırmak üzere eğildiğinde Orlando, ansızın ve anlatılmaz bir şekilde, çok uzaklarda Aşk'ın kanat çırpışlarını duydu (s. 95).

 

3. Bölüm

(Orlando İstanbul’da)

10 Mayıs Perşembe

Türkler Sultan'a başkaldırdılar, şehri ateşe verdiler, ellerine geçirdikleri bütün yabancıları ya kılıçla kestiler ya da falakaya yatırdılar.

 

(Bayılıp uzunca bir süre baygın yatan Orlando, uyandığında artık erkek değil kadındır)

Dünya kurulalı beri hiçbir insan ondan daha baş döndürücü görünmemiştir. Erkeğin gücüyle kadının zarafeti bir bedende birleşmişti.

 

İngiltere'nin Osmanlı devletindeki büyükelçisi sıska bir köpeğin eşliğinde, eşek sırtında, yanında bir Çingene'yle İstanbul'dan ayrıldı.

 

Bir hafta içinde Bursa'nın dışındaki tepelik bölgeye ulaştılar,

 

Bir akşam, kamp ateşinin etrafına toplanmış otururlarken, Tesalya dağlarının arkasında güneş kızıl ışıltılarla battığı sırada Orlando, "Yemesi iyi!" diye bağırdı. (Çingenelerde "güzel" sözcüğü yoktur. En yakını budur.)

 

Doğa güzel mi yoksa acımasız mı diye düşünmeye başladı; sonra bu güzellik nasıl bir şey diye sordu kendine; nesnelerin içinde miydi yoksa sadece kendi içinde mi; böylece gerçekliğin doğasına geçti, o da onu hakikate götürdü, hakikat de Aşk'a, Arkadaşlık'a, Şiir'e… / s. 116

 

Yavaş yavaş Orlando kendisiyle Çingeneler arasında bir fark olduğunu hissetmeye başladı,

 

İnsanın en büyük tutkusu, başkalarını kendi inandığı şeye inandırmaktır. Kendisinin değer verdiği bir şeye başkalarının hiç değer vermemesi kadar mutluluğunu kökünden sarsan, içini öfkeyle dolduran bir şey olamaz.

 

Orlando ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Çingenelerden ayrılıp yeniden büyükelçi olmayı dayanılmaz buluyordu.

(Orlando İngiltere’ye dönüyor)

 

4. Bölüm

…önce karşı koyup sonra teslim olmaktan daha muhteşem bir şey yoktur…

 

evine döner dönmez, / kendisine karşı üç büyük dava açılmış olduğunu öğrendi;

(1) Ölmüştü ve bu nedenle mal-mülk sahibi olamazdı; (2) Bir kadındı, ki bu da birincisiyle aynı anlama gelirdi; (3) Rosina Pepita adında bir dansçıyla evlenen bir İngiliz düküydü; o kadından üç oğlu olmuştu, bu çocuklar şimdi babalarının ölmüş olduğunu, bütün malvarlığının da kendilerine miras kaldığını iddia ediyorlardı (s. 134).

 

Shakespeare'in saçma sapan bir şarkısının yoksullara ve kötülere, dünyanın bütün vaizlerinden ve hayırseverlerinden daha çok yararı dokunmuştur.

Düşüncelerimizi kaplayan incecik bir zar olana kadar biçimlendirmeliyiz kelimelerimizi. Düşünceler kutsaldır filan.

…Orlando inananda hızla bağnazlaşıyordu (s. 138).

 

Arşidük, ateşli bir evlenme teklifi yaptı.

…yanıtını almak üzere ertesi gün geri gelecekti.

 

"Yemin ederim ki Leydi Orlando bu!" diye haykırdı.

Onun davası sıradan insanların çok ilgisini çekiyordu. Kalabalığın arasında gerçekten sıkışıp kalacaktı –

 

…sosyeteden sonsuza dek uzak duracağına yemin ederek yatağına gitti. Ama kararlarında acele ettiği ortaya çıktı.

 

İnsan belki de ancak göremediği bir şeye tümüyle inanabilir.

…yanılsama yaratabilen kadının dünyaya çok büyük yardımı dokunur

 

Hava dünya için neyse hayaller de insan ruhu için odur. O yumuşak havayı dürüp kaldırın, bitkiler ölür, renkler solar.

Gerçek, bizi öldürür. Hayat bir düştür. Uyanmak bizi öldürür. Düşlerimizi çalan hayatımızı da çalmış olur - (isterseniz altı sayfa daha böylece sürebilir ama üslup yorucu, iyisi mi vazgeçelim). / s. 160-161

 

Her yer kapkaranlıktı; her yerde kuşku; her yerde karmaşa vardı. On sekizinci yüzyıl sona ermişti; on dokuzuncu yüzyıl başlamıştı.

 

5. Bölüm

(19. asrın nemli havaları ve evlilik furyası… Orlando evlenmeye karar veriyor)

(Karga tüyü elinde, kırda koşarken düştü ve bileğini kırdı)

…at sırtında bir adam gördü,

"Madam," diye bağırdı adam, yere atlarken, "yaralanmışsınız!"

"Ben ölmüşüm, beyefendi!" diye yanıt verdi Orlando.

Birkaç dakika sonra nişanlandılar.

 

(Evlendiği kişi de Orlando gibi; erkek görünümlü ama erkek değil.)

…iki saat daha konuştular, belki Horn Burnu hakkında belki değil, konuştuklarını yazıya dökmenin gerçekten bir yararı yok, çünkü birbirlerini o kadar iyi tanıyorlardı ki, hiçbir şey söylemeseler de (…) hiç fark etmezdi.

 

6. Bölüm

(Birkaç asır önce yazdıklarıyla eğlenen Greene ile karşılaşıyor. Greene bu defa nazik biri.)

 

…dürüstçe söylenebilecekten daha fazlasını düşlemek ve sigara tabakasından bir sigara, hatta puro almak…

 

Orlando (…) bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi.

 

…şimdiki zamanda bulunulmasından daha korkunç bir aydınlanma olabilir mi?

 

Ulusal Biyografi Sözlüğü ne derse desin, bir insan hayatının gerçek uzunluğu hep tartışma konusu olmuştur.

 

Özet

Olaylar 17. asırda başlıyor. Hayat hikâyesi konu edilen eleman Kraliçe Elizabeth döneminde asilzade olarak dünyaya geliyor. Yazıya meraklıdır; çocukken şiir yazmaya başlar. Çocukluğunda sarayda Kraliçeye hizmet ediyor. Çapkınlıklarıyla dikkat çekiyor. Yetişkin zamanlarında Rusya elçiliğinde görevliyken prenses Sasha’ya âşık oluyor. Aşkına karşılık göremiyor ve yazıya dönüyor. Yazılarını ünlü bir şair olan Greene'e gösteriyor. Greene, yazılarıyla eğleniyor. 

2. Charles döneminde Türk topraklarına gönderiliyor. Uyuyor ve uyurken ülkede isyan çıkıyor. İsyancılar bütün yabancılar öldürüyor, Orlando’yu uyurken gördükleri için nasılsa ölmüş deyip sağ bırakıyorlar. Orlando bu uzun uykudan kadın olarak uyanıyor. Çingene Rüstem’in yardımıyla şehirden ayrılıyor. Bursa’da çingenelerle zaman geçiriyor fakat onlara uyum sağlayamıyor. İngiltere’ye dönüyor. Kılık değiştirerek cinsiyetlerin avantajlarını kullanmaya çalışıyor.

Evlilik tekliflerine sıkça maruz kalan Orlando, ünlü şairlerle ve sonra hikâye yazan fahişelerle zaman geçiriyor. Nihayet bir gemi kaptanıyla evleniyor. 

17. asırda başlayan roman, 11 Ekim 1928 Perşembe günü (Orlando’nun yayınlandığı gün) sona eriyor. Orlando’nun hayatının yaklaşık 300 yılı konu ediliyor ve bu 300 yıl boyunca Orlando çoğunlukla 30’lu yaşlarında.


Türkçeleştiren: İlknur Özdemir

Kırmızı Kedi Yayınları, 2. Basım 2015